Darultawhid

Gönderen Konu: YAYIN SİYASETİMİZ HAKKINDA (ÖNEMLİ)  (Okunma sayısı 520 defa)

0 Üye ve 2 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1967
  • Değerlendirme Puanı: +50/-0
YAYIN SİYASETİMİZ HAKKINDA (ÖNEMLİ)
« : 12.08.2020, 18:13 »
بِسْــــــــــــــــــــــمِ ﷲِ الرَّحْمَـٰنِ الرَّحِيم

Bizler, Darultawhid olarak m. 2007 tarihinden bu yana yayın yapmakta olan bir siteyiz. O zamandan bu zamana kadar sitemizde birçok konuyu ele aldık, birçok fırkaya yönelik reddiyelerde bulunduk. Tabi o zamanki ilmimiz ve menhecimizle şu anki bir değildi, bu yüzden o dönemki seviyeyle şu andaki seviye de haliyle aynı değildi. Elhamdulillah, olması gerekene nazaran birçok eksikler sözkonusu ise de, en azından geçmişte olana nazaran kalite bakımından bir ilerleme sözkonusudur. Bu da Rabb’ul alemin’in bizlere verdiği bir lutuftur. Siteyi ilk açtığımız yıllarda toplumun tamamına hitap edecek tarzda yayınlar yapmaya çalışıyorduk ve bu itibarla sitede birbirinden farklı bir çok konuyu bulmak mümkündü. Ancak, sonraki dönemlerde muhtelif sebebler yüzünden sitenin okuyucu kitlesi belli bir alana hapsolmaya başladı, haliyle siteye gelen sorular, tarafımıza yöneltilen ithamlar vs de ancak belli bir kitleden gelenlerle sınırlı kaldı. Bu kitleden kasdımız da daha ziyade kendisini tevhide nisbet eden çevredir. Hal böyle olunca ister istemez yazdığımız yazılar, reddiyeler vs de bu çevreyle olan diyaloglara göre şekillenmeye başladı. Yani Darultawhidin ilk açıldığı dönemlerde mesela hadis inkarcısı mealcilerle, tasavvufçularla, Rafizi Şiilerle, Hizb’ut Tahrircilerle, Habeşilerle, hatta muhafazakar demokrat çizgideki insanlarla –gerek sitede, gerekse de diğer forum ve sitelerde, bazen de gerçek alemde- münazaralarımız ve karşılıklı reddiyelerimiz olurken, belli bir dönemden sonra bunlar ortadan kalktı ve kendisini tevhid ehli olarak gören çevrelerle yapılan münazaralar, karşılıklı reddiyeler ön plana çıkmaya başladı. Bu tartışmaların da seviyesi her geçen gün düşmeye ve iş kısır çekişme boyutlarına ulaşmaya başladı. Tabi bu seviye azalması, genel anlamda İslami harekette, özel anlamda da kendilerine tevhid ehli diyen, bizim sapık tekfirci olarak gördüğümüz çevrelerdeki seviyesizleşme süreciyle de doğru orantılı seyretti. İlk zamanlarda az da olsa ilimden nasibi olan birtakım davetçiler gündemdeydi. Sonra seviye düşmeye başladı, iki kelime Arapça öğrenip davetçi olarak piyasaya düşen tipler türedi. İçinde yaşadığımız dönemde ise bunlar da ortadan kalkarak yerini tamamen cahillerin hakim olduğu bir ortama bıraktı. Bugün artık Türkiye’de tevhid daveti deyince akla artık cahil birtakım davetçiler geliyor. Bütün bu kişilerin ortak noktası, ilmin hiç bir kapısından girmemiş, mektep medrese görmemiş kişiler olmaları, Arapça’ya vakıf olmamaları, yani Kuran ve sünnet başta olmak üzere İslami kaynaklara başkalarının yardımı olmadan vasıtasız ulaşma imkanlarının olmaması, hatta bir kısmının doğru dürüst Kuran okumasını dahi bilmemesi ve yegane özelliklerinin, zaten cahillerden oluşan çevrelerinde üç beş kitap okuyarak sivrilmiş, ağzı laf yapan şahsiyetler olmalarıdır. Gerçi ilim sahibi olmayan insanların din hakkında ahkam kesmesi, selef-i salihin zamanından beri var olan bir problemdir. Mesela, çoğu bedevilerden müteşekkil olan Hariciler böyleydi. Keza sonraki dönemlerde İslam ümmetinin tamamına yakınını etkisi altına alacak olan sıfat inkarcılığı bidatini ilk ortaya atan kişi olan Cehm bin Safvan da böyle idi. Müfessir Mukatil bin Süleyman, onun hakkında şöyle demiştir:

إِنَّ جَهْمًا وَاللَّهِ مَا حَجَّ الْبَيْتَ وَلا جَالَسَ الْعُلَمَاءَ إِنَّمَا كَانَ رَجُلا قَدْ أُعْطِيَ لِسَانًا

“Cehm, vallahi ne Kabeyi haccetmiş, ne de alimlerin meclisinde bulunmuştur. O ancak kendisine dil (konuşma kabiliyeti) verilmiş bir adamdı!” (Zehebi, Tarih’ul İslam, 3/391)

Bidat öncülerinin birçoğu da bu şekilde olan kelamcı ve filozof tabakası idi. Ancak, yine de bu insanlar en azından dönemin şartları gereği Arapça’yı biliyorlardı. Şer’i ilimlere vakıf olmasalar da genel kültür sahibi, günümüzde “aydın” diye tabir edilen cinsten kişilerdi. Yaşadığımız dönemde de yakın zamana kadar İslami ilimlerden çok nasiptar olmasa da doktor, mühendis, avukat, yazar, çizer vb kimliklerle en azından iyi kötü bir entellektüel birikime sahip olarak dini konularda ahkam kesen insanlar mevcuttu, eskisi kadar olmasa da belki halen böyleleri vardır. Fakat bu yukarda saydığımız tipler, bunlardan da farklı bir modeli teşkil ediyor. Zira bu kimseler, ne dini ne dünyevi hiçbir birikimleri olmadığı halde çıkıp dini ilimlerden güncel siyasete kadar her konuda bilgiç bilgiç konuşabiliyorlar. Bundan da kötüsü, bunları adam yerine koyup dinleyen büyük bir kitlenin varlığıdır. Bu da toplumun geldiği seviyeyi daha doğrusu çukur noktasını gösteren bir alamettir. Daha önceki yıllarda iyi kötü bir fikri düzeyi olan İslami hareket önce vasatlaştı, sonra lümpenleşme sürecine girdi. Bu lümpenleşme, varoşlaşma süreci her geçen gün artıyor ve daha fazla mücessem hale geliyor. Artık iş öyle hale geldi ki, adam çıkıp 15 dakika ya da yarım saat her neyse sadece saçmalıyor; dinin, aklın, mantığın, hatta ahlakın bütün sınırlarını alt üst ederek birbiriyle hiç bir alakası olmayan sözleri bir arada zikrederek delil getirdiğini iddia ediyor ve sonra müritleri videonun altına yorum yazarak “hocam çok güzel konuştunuz, Allah razı olsun” vb sözlerle şakşakçılık yapıyor, sonra bunun adı davet oluyor, reddiye oluyor, son noktayı koydu, konuyu bitirdi, tarihi cevap, mükemmel reddiye gibi başlıklarla topluma arz ediliyor. Gerçekten “utanmıyorsan dilediğini yap” hadis-i şerifinin tecellilerini yaşıyoruz. Ama işte asıl problem dediğimiz gibi bütün bunların alıcısının olmasıdır. Düşünün ki adam bugüne kadar tasavvufçulara laf kalabalığı dışında ilmi nitelikte bir tane reddiyede bulunmamış. Tek yaptığı geçmişte güya tarikata girdim adı altında tasavvufçuların ancak ayak takımıyla muhatap olmuş, onların herhangi bir mektebinde medresesinde yer almamış avamdan birtakım kişilerle “konunun uzmanı konuşuyor” edasında çay bahçesinde röportaj yapıp kanalda yayınlamaktan ibaret olduğu halde bu büyük olay oluyor ve tasavvufçuların tabanı bundan dolayı sarsılıyor! Sonra tasavvufçular harekete geçip bu sefer bu kişiye reddiye yapmaya başlıyor! Yani kısacası iki tarafta da tam bir seviyesizlik almış başını gidiyor, ortada reddiye yapılacak bir fikir olmadığı halde karşılıklı reddiyeler havada uçuşuyor!

İşte günümüzde sofisiyle selefisiyle İslamcı hareket böylesine seviyesiz günler yaşıyor. Bizler –aşağıda tafsilatını arzedeceğimiz şekilde- bu bataklıktan artık uzaklaşmayı düşünüyoruz, bu yazıyı yazma sebebimiz budur. İmam Şafii’ye atfedilen bir söz vardır. “Hangi alimle tartıştıysam yendim, hangi cahille tartıştıysam yenildim!” Yine onun “Bir tane delille kırk alimi mağlup ettim, lakin kırk delille bir cahili mağlup edemedim” dediği iddia edilir. Bu sözlerin sıhhatini Allah bilir, ancak mana olarak doğru oldukları kesindir. Bugün herkesin teslim ettiği bir hakikat şudur ki, gerek Türkiye’de gerekse diğer ülkelerde İslami hareketler arasında ilmi seviyesi en düşük grup radikal tekfirci olarak bahsedilen çevredir. Bunun kendine göre birçok sebebleri vardır. Halbuki sözde tevhide en yakın gibi görünenler bu kesimdir. Ancak kanaatimce, genelde eğitim ve gelir seviyesi düşük varoş tabir edilen çevrelerden gelen bu insanlar tevhidi ancak istismar ediyorlar, sisteme karşı tepkilerini tevhid adı altında organize ediyorlar. Bu samimiyetsizlikten ötürü bir türlü sağlıklı bir İslami hareket gelişmiyor. Taban böyle olduğu gibi tavan yani davetçiler de aynı kafadalar. Ben şahsen bu son yıllarda, daha önce duymadığım nice safsataları ancak bu çevrede işittim. Mesela eskiden bildiğim, yıllardır tartışılan bir tağuta muhakeme meselesi vardı. Kimileri buna küfür derdi, kimisi zaruretten dolayı caiz olduğunu iddia ederdi. Son yıllarda ise “savunma” diye bir kavram ortaya atıldı. (Temyiz, avukat tutma vs’yi buna ilave edebilirsiniz) Birtakım  varoş zihniyetli bedeviler ilme, dine, hukuka, ahlaka, her türden akıl ve mantık kaidesine ihanet ederek bu kavramları “muhakeme”den ayırdılar. Sonra bunların küfür olduğuna delil istediler! Tabi “savunma” veya “temyiz” veya… adları altında bir delil getiremeyeceğimiz için biz de haliyle müslümanları (!) delilsiz tekfir eden kişiler konumuna düştük! Bu kişilere “savunma” dedikleri şeyin ve diğerlerinin İslam’da, beşeri kanunlarda, örfte, lugatte “muhakeme”nin bir parçası, hatta bizzat kendisi olduğunu adeta yalvararak anlatmaya çalışsak da hiç bir faydası olmadı. Karşımızda, kendisine şu hareketin yanlış denildiği zaman, ben aslında yokum, o hareket de yok, hepsi hayalden ibaret vs şeklinde cevap veren eski Yunan’ın sofist filozoflarından beş beter bir safsatacı olduğu için ancak kendimizi boş yere parçalamaktan başka bir şey elde edememiş olduk. Keza “kafire kafir demeyen kafirdir” kaidesini hatırlatarak bazı fırkaları hatta kendi geçmişlerini tekfir etmeleri gerektiğini söyleyip ilzam etmeye çalıştığımız birtakım tipler, karşımıza “silsile tekfir kaçıncı sıraya kadar devam eder?” safsatasıyla çıktılar. “İkiden sonrasına dair nakil var mı?” diye sordular. Hakikaten yoktu. Fakat olması gerekiyor muydu, kimse bunu sormadı. Zira kişi, küfre iman ismini veriyorsa, Allah’ın kafir dediğine müslüman diyorsa isterse silsilenin bininci kişisi olsun kafirdir. Aklı başında hiç kimse bunun aksini ileri süremeyeceği halde işin usulünü es geçerek lafza takıldılar. Ebu Hanzala gibi en akılları sayılan birisi bile ilim ehlinden oluşan bir mecliste (!) hiç kimsenin silsile tekfirde ikinci kişiden ötesine geçecek bir delil getiremediğini iftiharla (!) Güncel İtikadi Meseleler kitabına kaydetti! Bu sofestailer, safsatalarıyla yanımızdaki adamları bile kandırmayı başardılar. Çünkü fikri kapasite ancak bu kadarına yetiyordu. Şairin dediği gibi “İdrak-i meali bu akla yetmez, zira bu terazu bu sıkleti çekmez!” Başka birileri de tağuta askerlik küfür deyip, sonra bildiğimiz tağutun askeri hakkında “aslında senin o asker olarak gördüğün kişi hakikatte tağutun askeri olmayabilir” dediler. Yıllarca da bu ve benzeri safsatalar hakkında tartıştık. Şimdi geldiğimiz noktada gerçekten yorulduk. Şimdi bu kişilere, sapık tekfircilere, sözde cihadçılara, Kurtuluş savaşçılarına adları her neyse onlara diyoruz ki “Evet, bizi mağlup ettiniz (!), yenildiğimizi kabul ediyoruz! Bizde ilim ehline verecek cevap çok ama sizin gibi safsatacılara verebileceğimiz bir cevap gerçekten yok! İlmi veya dünyevi bilgisi olan kişilerle tartışmayı az çok biliyoruz, lakin 10 küsur senedir köylü kurnazı bedevi kalpazanlarla tartışma yöntemlerini bir türlü öğrenemedik, o yüzden biz çekiliyoruz, siz kendi seviyenizdeki muhataplarla bu işe devam edin, biz artık yokuz!” Yani bundan sonra tevhid ehli geçinen sahtekar davetçiler artık muhatabımız değildir. Mecbur olmadıkça bunlara karşı ne bir reddiye yazarız, ne de cevap veririz. Şu ana kadar bu çevreden seviyeli bir muhatap çıkmadı, çıkacağını da düşünmüyoruz, çünkü öyle zannediyoruz ki tevhide bile bile ihanet eden kişilerin bütün heybeti, asaleti, şahsiyeti Rabbul alemin tarafından çekilip alınıyor öyle ki ahlaken sıradan avamdan daha kötü bir konuma düşüyorlar. Ama olur ki farzı muhal böyle seviyeli bir muhatap çıkana kadar bu sözde radikallerle bir işimiz olmayacaktır inşaallah. Bugüne kadar yaptığımız yayınlar bu kişilere karşı yeter hatta artar bile. Zaten şu ana kadar bize adam akıllı cevap veren birisi olmadı. En son Ebu Hanzala ve diğer bazı davetçiler hakkında video çalışmalarımız oldu, buna karşı bağırıp çağırmaktan, sövüp saymaktan başka doğru dürüst cevap veren hiç kimse çıkmadı. Hiç kimse Ebu Hanzala bunları demedi, diyemedi. Şeri manada tevbe etti de diyemedi. Birileri onun umum bazı sözlerini, daha doğrusu kıvırmalarını getirdiler ama öncesini izah edemediler. Zaten bu son olay da piyasadaki bu sözde davetçilerin maskesini iyice düşürdü. Öyle ki bunların bu tutarsızlık ve çelişkileri tasavvufçuların dahi diline düştü. Kendilerini de temsil ettikleri davayı da rezil ettiler. Bu saatten sonra bizim artık bu rezillere söyleyeceğimiz bir söz yoktur. Onlar illa bir şeyleri izah etmek istiyorsalar, bugüne kadar yazdıklarımıza ilmi cevap versinler yeter, fazlasına gerek kalmaz. Onu da Allahın izniyle yapamayacaklarına göre geriye sadece mahalle ağzıyla laf yarıştırma kalır ki bizim de böyle bir niyetimiz yoktur. Bu tarz kişilerin kendileri zaten muhatabımız değildir. Bu çevrelerin savundukları görüşlerden cevap vermeye değecek olanlarıyla alakalı ise daha önce yayınladığımız çalışmaları tashih edip tekrar neşredebiliriz yahut da yarım kalmış olanları tamamlarız. Bunlar dışında artık bu defteri kapatarak daha köklü çalışmalara yönelmeyi düşünüyoruz. Onun da tafsilatı aşağıda gelecektir inşaallah.

Şimdi, sözlü veya yazılı bir davet çalışmasının iki hususu ihtiva etmesi gerekir:

Birincisi; hakkın kendisinin bütün açıklığıyla ortaya konulması.
İkincisi; bu hakka muhalif batılların deşifre edilmesi ve çürütülmesi.

Şu an bizler birinci gayemiz olan hakka daveti tevhid ve akide konuları başta olmak üzere neşrettiğimiz kitaplar, sesli yayınlar ve makalelerle yerine getirmeye çalışıyoruz.

İkinci meseleyi ise bilhassa batıl din ve mezhep mensuplarına karşı yaptığımız reddiyelerle ifa etmeye gayret ediyoruz.

Bu noktada kendisine reddiye yapılacak toplulukların kimler olduğu veya olması gerektiği üzerinde durmak istiyorum. Bu topluluklardan bir kısmı eski, bir kısmı yenidir. Keza bir kısmı kendisini İslam’a nisbet eden veya İslam adıyla ortaya çıkan topluluklardır. Bir kısmı da İslam iddiası taşımayan, tamamen İslam dışı topluluklardır. Eskiden beri varlığını devam ettiren dinler, Kur’an’da da ismi geçen Yahudiler, Hristiyanlar, Sabiiler ve Mecusilerdir. Keza Kur’an’da bahsedilmese de Budizm,Hinduizm gibi Uzakdoğu dinleri de bu şekilde geleneksel olarak varlığını devam ettiren öğretilerdir. Yaşadığımız coğrafyada bu batıl dinlerden kısmen hayatiyetini devam ettiren ve başkalarına da öğretilerini aktarma iddiasında olan Hristiyanlığın etkisi az da olsa vardır. Bu sebeble, İslam dışı dinlerden daha çok reddiye yapılmayı hak edenler genelde Hristiyanlar olmuştur. Geçmiş alimlerin de en çok reddiye yaptığı din mensupları bunlardır yani Nasara’dır. Bir de asrımızda, eskiden farklı olarak bütün dinleri ve metafizik inançları dışlayan akımlar kitlesel hale gelmiştir. Ateizm, Deizm, Darvinizm (evrimcilik) bunlardan en yaygın olanlarıdır. Keza insanların dünyevi huzur ve saadetini temin etme iddiasıyla ortaya çıkan, lakin bunu dini dışlayarak gerçekleştirme iddiasında olan beşeri ideolojiler de günümüzde yaygınlık kazanmıştır. Komunizm, sosyalizm, demokrasi, laiklik, liberalizm (özgürlükçülük), kapitalizm (serbest piyasacılık), milliyetçilik veya ulusalcılık bunların en yaygın olanları arasındadır. Milliyetçilikten yola çıkarak oluşturulmuş Kemalizm veya Türk İslam sentezi (ülkücülük) tarzı ideolojiler de Türkiye şartlarında etkisini hissettirdiği için bu listeye eklenebilir.

İslam’a intisap eden fırkalara gelince; İmam Abdullah bin Mübarek radiyallahu anh ve başkaları müslümanlar arasındaki 72 bidat fırkasının şu dört temel fırkadan neşet ettiğini bildirmişlerdir: Haricilik, Şia, Kaderiyye ve Mürcie. Cehmiyye ise tekfir edildiğinden dolayı bu 72 fırkaya dahil edilmemiştir. Keza sonradan zuhur eden Batini ekol de İslam dışı sayılmıştır. Gulat-ı Şia denilen aşırı Şii fırkaları da yine 72 İslam fırkasının dışında addedilir. Bu fırkaların günümüzdeki durumu şöyle özetlenebilir:

1- Haricilik: Havaric’in bir çok fırkasından ancak en mutedil olan İbadiyye kolu günümüze ulaşmıştır. Bunların kendilerine has akideleri, fıkıhları, mektep ve medreseleri olup Umman’ın resmi mezhebidir. Bunun dışında bazı Afrika ülkelerinde de mevcudiyetleri devam etmektedir. Hariciliğin günümüzdeki devamı bunlardır. Birilerinin aşırı buldukları herkesi Hariciliğin günümüz uzantısı olarak kabul etmesi ise doğru değildir. Bizim yaşadığımız coğrafyada Hariciler değil, Haricilere benzerlik arzeden, bazı konularda onlarla aynı kanaatleri savunan fırkalar vardır.

2- Şia: İmametin Ali radiyallahu anh ve evladının hakkı olduğunu iddia eden Şia’nın günümüzdeki en yaygın kolu İmamiyye/İsna aşeriyye Şiası olup bunlara Caferi ismi de verilir. Türkiye’de Iğdır bölgesindeki Azeriler arasında bu mezhebin müntesipleri vardır. Ayrıca 1979 İran devriminden sonra artan Şii misyonerliği çalışmaları neticesinde Sünni ve Alevi kökenli bir çok kişi Caferiliği benimsemiştir. İran, Irak ve Azerbeycan’ın çoğu Caferi’dir. Lübnan’da ve Körfez ülkelerinde de yoğun bir Şii nüfus mevcuttur. Ayrıca İmamiyye’ye nazaran daha mutedil sayılan Zeydiyye mezhebi, Yemen halkının çoğunun akidesini teşkil etmektedir. Bunlar dışında daha aşırı görüşlere sahip olan Galiyye veya Gulat-ı Şia fırkaları vardır ki bunları Batini fırkalarla alakalı bahiste ele almanın daha uygun olacağını düşünüyoruz.

3- Kaderiyye: Kaderi tamamen veya kısmen reddeden bu fırka, müstakil bir mezhep olmaktan ziyade çeşitli fırkaları etkilemiş bir ekoldür. Bu akılcı ekolü sonraki dönemlerde Mutezile temsil etmiştir. Günümüzde kader inkarcısı fikirler ve Mutezile’ye ait diğer görüşler Şia’nın ve Neo-Mutezile diyebileceğimiz modernist-mealci zümrelerin içinde yaşamaya devam etmektedir.

4- Mürcie:
Amellerin imana zarar vermeyeceğini iddia eden bu fırkanın görüşleri bugün Hanefi mezhebinin içinde yaşamaktadır. Ayrıca Ehli sünnete kendilerini nisbet eden Eşari ve Maturidi mezheplerinin iman anlayışı da büyük oranda Mürcie’den etkilenmiştir. Hatta günümüzde İslam’a intisap eden kişilerin –hangi mezhep ve ekolden olurlarsa olsunlar- iman küfür meselelerine bakış açısı büyük oranda Mürcie’ye yakındır.

Bunlar dışında İslam’a intisap ettikleri halde müslüman sayılmayan fırkalara gelince; sıfat inkarcısı Cehmiyye bunlardandır. Cehmiyye’nin kendisi ortadan kalksa da görüşleri devam etmektedir ve bugün Cehmiyye’nin sıfatlar ve de iman konusundaki görüşlerinden etkilenmeyen çok az kişi vardır. Keza İslam’da herkesin bilmediği gizli ilimler olduğunu iddia eden Batini ekol de İslam dışı fırkalar arasındadır. Batini mezhebi bugün üç ana damarda devam etmektedir:

1- Gulat Şii fırkaları:
Ali radiyallahu anh ve diğer ehl-i beyt imamlarına ilahlık, peygamberlik gibi özellikler atfeden, haramları helal sayan ve buna benzer küfür itikadlara sahip olan Gali (aşırı) Şii fırkaları her coğrafyada farklı isimler ve ekoller altında faaliyet göstermektedir. Bunların günümüzdeki uzantıları şunlardır:

a) Kızılbaşlık ve Bektaşilik: Batini Şiiliğin Türk toplumu başta olmak üzere Anadolu’da ve Balkanlar gibi civar bölgelerde yaygın olan şeklidir. Son dönemlerde Anadolu Aleviliği veya Türk Aleviliği gibi isimler de alan bu anlayış, daha çok Türklerin eski dini olan Şamanizm’in devamı niteliğindedir.

b) Ehl-i Hak: İran ve Irak’ta çoğunluğu Kürtlerden oluşan bir Alevi-Batini ekolüdür. Bunlara Yaresan veya Ali’yi ilahlaştıran manasında Ali-İlahi de denilir. Türkiye’de Dersim ve civarı bölgelerdeki Kürtler arasında yaygın olan Raya Haq (Hak yolu) adı verilen Kürt Aleviliği de bu mezheple aşağı yukarı aynıdır. Allah yerine daha çok “Hak” ismini kullanırlar ve “Hakk”ı tazim ederler. Tazim ettikleri bu varlığın İblis aleyhilla’ne olduğu iddia edilir, yani aynı Yezidi Kürtleri gibi şeytana tapmakla itham edilmişlerdir. İnançları da Yezidilikle benzerlik arzeder. Yezidilik ve Yaresanilik, Kürtlerin eski inancı olan Zerdüştlüğün yani Mecusiliğin devamı sayılabilir.

c) Nusayrilik: Arap Aleviliği adı verilen bu mezhep, şu an Suriye’de iktidarı elinde tutan zümredir. Türkiye’de İskenderun-Adana-Hatay üçgeninde bu mezhebin çok sayıda müntesibi vardır. Bunların inançları daha çok Hristiyanlığa benzemektedir. A-M-S yani Ali, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem ve de Selman Farisi’nin ilahlığı iddiasına dayalı bir teslis inancı sözkonusudur. Bu zatlar –Allah onlardan razı olsun-, onların iftiralarından uzaktır.
 
d) Dürzilik: Ehli beyt imamlarının yanı sıra Fatimi halifesi Hakim bi Emrillah’ın da ilahlığına inanan bu topluluk, bugün Lübnan’da siyasi ve toplumsal açıdan etkin bir gruptur. Siyonist rejimin işgal ettiği topraklarda da çok sayıda Dürzi vardır ve Yahudilerle araları iyidir.

e) İsmailiyye: Tarihteki Batini mezhebinin ana gövdesini bunlar teşkil ederler. Mısır ve Kuzey Afrika’da uzun süre hüküm süren Fatimi-Ubeydi devleti bunlardandır. Ubeydi’lerden ayrılan Haşhaşiler ve Karmatiler de ayrı yönetimler kurmuşlardır. İsmailiyye, Nizari ve Musta’li olmak üzere iki fırkaya ayrılmıştır. Çoğunluk, meşhur Alamut Haşhaşilerinin lideri Hasan Sabbah’ın mezhebi olan Nizari koluna mensuptur. Bunlar haram helal tanımaz ve şeriatın hükümlerini kabul etmezler. Haşhaşilik günümüzde uluslararası üne sahip Ağa Han ailesi tarafından temsil edilmektedir. Ağa Haniler, İngilizler, Yahudiler ve Masonlarla olan ilişkileri sebebiyle ekonomik ve siyasi nüfuza sahip olmuşlardır. Günümüzde Bohra ismi verilen Musta’li İsmailileri ise Şii-Batini özelliklere sahip olmakla beraber şeri ahkamı kabul ederler, bu açıdan İslam’a daha yakındırlar. İsmailiyye mezhebi günümüzde Hindistan- Pakistan-Afganistan üçgeninde yaygındır. Pakistan devletinin kurucusu Muhammed Ali Cinnah, Batini-İsmaili’dir. Bu ülkelerde Batinilerin büyük etkinliği sözkonusudur. Bazı Arap ülkelerinde de İsmaili nüfus mevcuttur. İsmailiyye eski Yunan filozoflarının yanı sıra Sabiilik, Mecusilik ve Hint dinlerinden etkilenmiştir.

Günümüzde bu Gulat Şii fırkalarına mensup olanların dünya çapındaki sayısı 100 milyon civarı, belki daha fazladır. Sadece Türkiye’de en az 10-15 milyon Alevi’den bahsedilmektedir ki bu rakamı 25 milyona kadar çıkartanlar vardır.

2- Tasavvufi tarikatlar: Sünni camianın içerisinden çıkmış olan Nakşibendi, Kadiri, Mevlevi, Rufai gibi tarikatlar da tıpkı Aleviler gibi vahdet-i vücud, vahdet-i şuhud tarzı panteistik inançlara sahip olmaları, yine İslam’da herkesin bilmediği batini ilimler olduğunu iddia etmeleri hasebiyle Batiniliğin devamı sayılırlar. Ancak bu Sünni kökenli Batini oluşumların namaz kılıp oruç tutmaları insanları aldatmaktadır. Tasavvuf etkisinde oluşmuş Nurculuk, Süleymancılık, Habeşilik (Ahbaş), Hint alt kıtasındaki –Taliban’ın da mensup olduğu-Diyobendilik, Birelvilik, Tebliğ Cemaati gibi oluşumlar da Neo-Batini zümreler arasında sayılabilir. Dünya çapında yüzmilyonlarca müntesibi olan bu Sufi oluşumların Türkiye’de ve diğer ülkelerdeki siyasi ve toplumsal etkinliği izaha gerek duymayacak kadar açıktır. Öyle ki –son yıllarda kırılmaya başlasa da- İslam dünyası adı verilen coğrafyadaki hakim İslam anlayışı halen büyük oranda Batini-Sufi bir karakter taşımaktadır.

3- Ezoterik oluşumlar: Batini düşüncenin İslam’a intisap eden coğrafyalardaki diğer bir ayağı da modern çağlarda oluşmuş olan gizli inanç sahibi ezoterik topluluklardır. Bunların en meşhuru ve etkili olanı Masonluktur. Bunun dışında Satanizm, UFO tarikatları, Ruhçuluk, New Age (Yeniçağcılık) gibi modern Batini oluşumlar da mevcuttur. Bu tarz yapılar İslam kültürüne mensup çevrelerde örgütlenirken İslam tarihindeki Alevilik, Bektaşilik gibi Batini ekollerden ya da Mevlana, Yunus Emre, Ahmet Yesevi gibi Batini öncülerin fikirlerinden istifade ederler. Bunlar haricinde liderlerinin peygamberliğine inanan Kadıyanilik, Bahailik gibi oluşumlar da Batini hareketler içerisinde değerlendirilebilir.

Ehli Sünnet ise bütün bunların dışında kalan ve Selef-i Salihinin yolunu takip eden hak cemaatin adıdır. Bununla beraber zamanla Ehli sünnetten olduğunu söyleyenler de farklı yollara ayrılmıştır. Selef neslinden sonraki dönemlerde Ehli sünnetin içinde bazı gruplar, selefin nehyettiği kelam ilmiyle uğraşmaya başlamışlardır. Eşari ve Maturidi mezhepleri bu şekilde meydana gelmiştir. Bu iki ekolün birçok fikri Ehli sünnete uygun olmakla beraber sıfatlar, iman, kader vb birçok konuda Cehmiyye, Mürcie ve diğer mezheplerin etkisi altında kalmışlardır. Yine günümüzde selefi olduğunu iddia eden bir çok yapıda da Ehli sünnete muhalif, Cehmiye ve Mürcie gibi fırkaların akidesine benzer küfür ve dalalet akideleri mevcuttur.

Geleneksel olarak mevcut olan bu ekoller ve günümüz uzantıları dışında bir de yeni akım ve cemaatler vardır. Günümüzde İslami motifli hareketleri şu üç başlıkta toplamak mümkündür.

1) Gelenekçiler: Yukarda sayılan köklü mezhep ve ekollere bağlı olan, kendi seleflerinin inanç ve adetlerini devam ettiren, eski tarz eğitim usullerine bağlı olan hareketler Şii, Sünni (Eşari-Maturidi), Selefi (ehl-i hadis) veya Sufi/Batini olsun bu kapsamdadır.

2) Modernistler: Bu geleneksel ekolleri kısmen veya tamamen reddeden, İslam’ı bu asrın anlayışına göre tekrar yorumlamaya çalışan ekol mensuplarıdır. Hadis inkarcısı, tarihselci, reformist vb zihniyetlerdeki birtakım ilahiyatçılar ve Kur’aniyyun adı verilen mealci oluşumlar bu kapsamdadır.

3) Islahçılar: Geleneksel çevrelerden gelen, o referanslarla hareket ediyor görüntüsü veren ancak özde modernist olan, bir nevi geleneksel dini anlayışla modernizmi sentez yapmaya çalışan ve bu surette mevcut toplumu ıslah edeceklerini düşünen yeni dini cemaatlerin ve de “ümmetin kurtuluşu, İslam’ın iktidarı” vb dini görünümlü dünyevi hedefler etrafında hareket eden “Siyasal İslamcı” yapıların tamamı bu kapsamdadır. Hasan el-Benna, Seyyid Kutup, Mevdudi, Takiyyuddin Nebhani gibi teorisyenler ve bunların fikirleri doğrultusunda teşkil edilen İhvan, Cemaat-i İslami, Hizb’ut Tahrir, Türkiye’de Erbakan çizgisindeki Milli Görüş, Tunus’taki Gannuşi önderliğindeki Nahda gibi hareketler bu sınıfa dahildir. Keza araç olarak demokrasiyi benimsememekle beraber hedefler açısından siyasi karakteri ağır basan radikal bazı oluşumlar, bilhassa da –yukarda zikri geçen- cihadçı ya da tekfirci olarak nitelenen hareketler de buna dahildir. Bu hareketlerin bir çoğu selefi referanslarla hareket ettiklerini iddia etseler de aşırı derecede siyasallaşmışlar ve de Suudi Arabistan gibi devletlerin yahut da el-Kaide, İŞİD gibi örgütlerin, ya da daha dar bazı grupların siyasi ajandalarına göre menheclerini, hatta akidelerini şekillendirip değiştirebilmektedirler. Aynı şeyler İran rejimi ve Hizbullah örgütü etrafında şekillenen siyasal Şiilik akımı için de söylenebilir.

Hepsi de asrımızda oluşan bu modernist ve Siyasal İslamcı hareketlerin ortak özelliği “köksüzlük ve nevzuhurluk”tur. Bunların geleneksel dini akımlarla hatta dinin bizzat kendisiyle ancak faydacı /pragmatist tarzda bir ilişkisi sözkonusudur. Konjonktür gerektirdiğinde bütün fikirler sil baştan değişebilmekte veya aynı anda birbiriyle çelişen görüş ve davranışlar zuhur edebilmektedir. Keza bu tarz hareketler, sağlam ilmi temellere dayanmamalarının yanı sıra siyasetle aşırı derecede içli dışlı olmanın da etkisiyle çok çabuk dağılabiliyor, parçalanabiliyor ya da yeni şekiller alabiliyor. O yüzden bu muhdes ekollerle zaruri durumların dışında çok fazla vakit harcamanın bir anlamı olmadığı kanaatindeyiz. Zira bugün büyük kitleleri etkisi altına alan bir hareket, birkaç sene sonra ortadan kalkabiliyor ya da bugün küfür dediği şeye yarın iman ismini verebiliyor, bazen de tersi sözkonusu olabiliyor, dolayısıyla bunlara karşı yapılmış reddiyeler veya haklarında söylenmiş sözler bir anda boşa gidebiliyor.  Bundan dolayı böyle öncesi olmayan, sonrasının da olacağı meçhul olan, gündelik hesaplarla oluşmuş köksüz siyasi hareketler yerine belki bin yıldan fazladır ümmetin gündemini meşgul eden bidat fırkalarına reddiyede bulunmanın daha isabetli olacağı kanaatindeyiz. Kadim bidat fırkalarının da –belli bir seviyesi olan istisnai kişiler dışında-günümüzdeki temsilcilerinden ziyade, geçmişteki davetçilerinin sözleri daha çok çürütülmeye layıktır.

Buraya kadar anlatılanları özetleyecek olursak; hali hazırda İslam adı altında faaliyet gösteren fırkaların bağlı oldukları ekolleri sekiz başlıkta toplayabiliriz:

1- Hak taife olan Ehli sünnet ve’l cemaate bağlı Selefiyye veya ehli hadis mezhebi.
2- Eşariler
3- Maturidiler
4- İmamiyye Şiası
5- Zeydiyye
6- İbadiyye
7- Batini/Sufi ekoller
8- Mutezile (Bu mezhep günümüzde mevcut olmasa da kitaplarının elimizde olması ve etkilerinin devam etmesi hasebiyle bu listeye dahil ettik)

Kendilerine göre tutarlılık iddiasındaki sistemli bir akideleri olan, belli bir literatüre sahip olan mezhep ve ekoller bunlardır. Bir de yukarda bahsettiğimiz üzere yakın tarihte ortaya çıkmış olan modernist akımlar ve Siyasal İslamcı hareketler mevzubahistir, bunlarla beraber 10 adet temel fırkadan bahsedilebilir. Lakin dediğimiz gibi bu son iki ekol, tutarlı ve köklü bir hareket olmaktan uzaktır. O yüzden çalışmalarımızı daha ziyade bu 8 fırka üzerinde yoğunlaştırmamız gerekmektedir. Bunlardan da bilhassa yaşadığımız coğrafyada etkileri hissedilen mezheplere yönelik reddiyelere ağırlık verilmelidir. Bizler inşaallah hadis ehlinin yolu olan selef mezhebine tabiyiz, o gelenek doğrultusunda hareket etmeye çalışıyoruz. İbnu Mesud radiyallahu anh’ın ve diğer selef imamlarının tabir ettiği şekliyle “eski dine”, “ölmüşlerin dinine” bağlıyız. Eskilerin sözlerini asrımız insanının anlayacağı yeni kalıplarla ifade etmek ya da yeni meselelere eskilerin ışığında çözüm aramak haricinde yeni bir söz inşaallah söylemeyeceğiz.
İtikadi mezheplerle alakalı söylenenlerin benzeri fıkhi mezhepler veya görüşler hakkında da söylenebilir. Şu anda hayatiyetini devam ettiren fıkhi mezhepler şunlardır:

1- Hanefilik
2- Şafiilik
3- Malikilik
4- Hanbelilik
5- Zahirilik
6- Caferilik
7- Zeydiyye
8- İbadiyye

İlk beş mezhep Ehli sünnet arasında taraftarı olan mezhepler olup geri kalanları ise bidat ehlinin tabi oldukları mezheplerdir. Rey ehli Hanefilerin ve tam karşılarında diğer uçta yer alan Zahirilerin bazı şazz görüşleri hadis ehlinden olan ekseriyet tarafından eleştirilmiştir. Zahiri ekolünün görüşleri günümüzde daha ziyade kendisine hadis ehli diyen ve selefi olduğunu iddia eden bazı çevrelerde yaşamaktadır. Bu hususlara da yeri geldikçe değineceğiz inşaallah. Bu mezheplerin hiç birisini kabul etmeyen modernistler ise alternatif bir fıkıh inşa edememişlerdir. Hatta yer yer denemelerine rağmen akide, tefsir, hadis usulü, fıkıh usulü gibi alanların hiç birisinde geleneksel literatürle rekabet edecek tarzda tutarlı bir literatür ortaya koyamamışlardır. Bu da inşallah bu ekolün yok olacağının bir alametidir. Siyasal İslamcılar ise bu tarz konulara zaten girmezler, girseler de cehaletlerinden ötürü işin içinden çıkamazlar. Bu sebeble zaruri hallerin dışında bu iki zihniyet mensuplarının fıkıh(sızlık) anlayışlarıyla uğraşmanın da çok gerekli olduğu kanaatinde değiliz.

Uzun sözün kısası, tevhid akidesini ve selef-i salihinin menhecini net bir şekilde ortaya koyduktan sonra yapılacak en önemli iş, bunlara muhalif görüşlere reddiyede bulunmaktır. Ancak bunu yaparken, önem sırasına göre gitmek gerekir. Toplumda en çok etki uyandıran görüşlerden başlayarak etki alanına göre yapılacak reddiyeleri tertip etmek icab eder. Kanaatimizce bugün, en büyük tehdid Hristiyanlık, Şiilik veya Tasavvuf değil bilakis bu batıl akımları dahi tehdid eden sekülerleşme/dünyevileşme akımıdır. Yine bu çerçevede kapitalizmin dayattığı ferdiyetçi, tüketim eksenli anlayışlar ve bunların getirdiği ahlaki çöküntü insanlığın önündeki en büyük tehlikelerdir. Bunların neticesinde i’rad yani dinden yüz çevirme küfrü oluşmaktadır ki artık bu zihniyetteki birisine ne anlatırsanız anlatın, hangi delili getirirseniz getirin işlememekte ve sözkonusu kişi, kaybedeceği dünya zevklerini göz önüne getirerek tevhid davetine karşı duyarsız kalmaktadır. Bugün maalesef dünyanın her köşesinde insanlığın geldiği nokta budur. Bu sebeble, öncelikle insanları bu zevkperest/hedonist anlayıştan kurtaracak, gaflet uykusundan uyandıracak, kalp katılığını giderecek çalışmalara, söylemlere ağırlık verilmelidir. Bundan sonra da hitap ettiğimiz toplumda en çok yaygın olan sapmalara yönelik reddiyeler neşredilmelidir. Selef alimleri, birtakım bidatler toplumda yaygınlaşmadan önce o bidati meşhur etmemek için o konularda konuşmayı hoş görmezlerdi. Lakin sözkonusu bidat yayıldığı zaman da bu sefer susmayı caiz görmediler. Osman bin Said ed-Darimi (rahimehullah) Bişr el-Merisi’ye yaptığı reddiyesinin bir yerinde bu hususta şu rivayetleri nakletmektedir:

فَكَرِهَ ابْنُ الْمُبَارَكِ حِكَايَةَ كَلَامِهِمْ قَبْلَ أَنْ يُعْلِنُوهُ. فَلَمَّا أَعْلَنُوهُ أَنْكَرَ عَلَيْهِمْ وَعَابَهُمْ ذَلِكَ وَكَذَلِكَ قَالَ ابْنُ حَنْبَلٍ: "كُنَّا نَرَى السُّكُوتَ عَنْ هَذَا قبل أَن يَخُوض فِيهِ هَؤُلَاءِ، فَلَمَّا أظهروه وَلم نَجِدْ بُدًّا مِنْ مُخَالَفَتِهِمْ وَالرَّدِّ عَلَيْهِم

“İbn’ul Mübarek, onlar (bidatçiler) görüşlerini açığa vurmadan önce onların sözlerini nakletmeyi uygun bulmazdı. Onlar görüşlerini açığa vurunca onları reddetti ve bu hususta onları ayıpladı.   Keza, Ahmed bin Hanbel de şöyle demiştir: Onlar bu mevzulara dalmadan önce biz bu konuda susmayı uygun bulurduk. Ne zaman ki onlar bunu açığa çıkardılar, biz de onlara muhalefet edip onları reddetmekten başka bir yol bulamadık.” (Darimi, en-Nakd, 1/538)

Bundan dolayı toplumda hiç kimsenin itibar etmediği birtakım şirzime-i kalil tarzındaki azınlıkların, aykırı iddialar ortaya atarak dikkat çekmeye çalışan şarlatanların, ne konuştuğunu bilmeyen cahillerin sözlerini ciddiye alarak bunları reddetmekle uğraşmak doğru değildir. Bunun yerine toplumda kök salmış anlayışlara karşı insanları uyandırmaya çalışmak daha doğru bir davranış olacaktır.

Bizim bundan sonra takip edeceğimiz yayın siyasetiyle alakalı söyleyeceklerimiz özet olarak bunlardır. Rabbimizden bu söylediklerimizi yapabilme hususunda bize kudret ve imkan vermesini diliyoruz. Amin. Velhamdulillahi Rabbil alemin.


 

Related Topics

  Konu / Başlatan Yanıt Son İleti
4 Yanıt
2324 Gösterim
Son İleti 03.01.2020, 03:26
Gönderen: Izhâr'ud Dîn
1 Yanıt
5353 Gösterim
Son İleti 25.02.2020, 01:10
Gönderen: Izhâr'ud Dîn
0 Yanıt
4914 Gösterim
Son İleti 12.05.2016, 04:41
Gönderen: Tevhid Ehli
2 Yanıt
4072 Gösterim
Son İleti 09.02.2020, 16:48
Gönderen: Tevhid Ehli
7 Yanıt
2818 Gösterim
Son İleti 21.02.2020, 01:16
Gönderen: Uhey