Darultawhid

Gönderen Konu: BATİNİ/EZOTERİK AKIMLAR HAKKINDA!  (Okunma sayısı 591 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1967
  • Değerlendirme Puanı: +50/-0
BATİNİ/EZOTERİK AKIMLAR HAKKINDA!
« : 19.08.2020, 23:59 »
Bismillahirrahmanirrahim,

Bu başlık altında inşallah, İslami ıstılahta "Batini" olarak adlandırılan, ecnebiler tarafından ise "ezoterik düşünce" ismi verilen gizli öğretiler üzerinde duracağız ve konuyla alakalı nakiller yapacağız. İslam mezhepler tarihiyle ilgilenen herkes "Batini" ismini duymuştur. "İç, karın" gibi manalara gelen "batın" kelimesinden türeyen "Batinilik" terimi, dinin zahiri, görünen yüzünün yanı sıra herkes tarafından bilinmeyen bir batini yönü, iç yüzü olduğunu iddia eden her tür felsefi ve dini cereyanın ortak adıdır. Şüphesiz bu, İslam aleminde, İslam’a intisap eden coğrafyalarda ortaya çıkan gizli öğretilere verilen isimdir. Bütün din ve kültürlerde buna benzer gizli topluluk ve örgütler mevcuttur. Gerek İslam’daki gerekse diğer kültürlerdeki gizli öğretilere yabancılar tarafından verilen isim ise ezoterizm’dir. İçrekçilik olarak tercüme edilen bu kelime “Batinilik” ile aynı manayı ifade eder. Bunun zıddı ise ekzoterizm’dir ki bu da dışa açık, içi dışı bir olan anlayışları ifade etmek için kullanılır. Batini anlayış ise ifade ettiğimiz gibi, dışa açık değildir. Kutsal kitaplardaki zahiri/görünen anlamın yanında batini/gizli manaların olduğunu ve bu manaları ancak seçkin bir zümrenin anlayabileceğini iddia ederler. Bu ise bütün kitapların ve peygamberlerin gönderiliş gayesine aykırı bir iddiadır. Zira ilahi vahiy, insanları doğru yola iletmek için, herkesin anlayabileceği tarzda gelmiştir. Bu sebeble Kur’an- Kerim kendisini “Apaçık kitap” anlamında Kitab-ı Mübin olarak vasfeder. Yine Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’e hitaben “Sana indirileni tebliğ et, yoksa risalet görevini yapmamış olursun” (Maide: 67) buyurulmaktadır. Bütün bunlar, şeriatın zahiri üzere olduğunu ve dinde, insanlara anlatılmamış bir bilginin olamayacağını ortaya koymaktadır. Yine Batini düşüncelerin çoğunda Allah anlayışı panteist yani Allah’ın bütün kainatın içinde olduğunu ileri süren tarzdadır. Her toplumdaki Batini gruplar, kendi kültürlerine göre bu anlayışı şekillendirmişler ve vahdet-i vücud, vahdet-i şuhud gibi aralarında çok az fark olan çeşitli panteist versiyonlar ortaya çıkmıştır. Batini topluluklarda “sır” olarak vasfedilen temel düşünce budur yani herşeyin Allah olduğunu savunan vahdet-I vücud küfrüdür. Buna dayalı olarak bu “sırr”a ermiş olan kişilerin artık Allah’la ittihad edip bütünleştikleri yani ilah mertebesine yükseldiklerinden ötürü şeriatın zahiriyle ve haram-helalle, dini ibadetlerle mükellef olmadığı iddiası bir şekilde bütün Batini topluluklarda mevcuttur. Aynı şekilde sihir, simya, cincilik gibi okült (gizli) ilimler de Batini toplulukların uğraştığı işlerdendir. Bütün bunların şeytana ibadet ve ona tabi olma esasına dayandığı aşikardır. Bunların dışında ilahi kitabın zahirinden başka yorumları ve tevilleri olduğunu ileri süren her tür tasavvufi-kelami ekolde de Batiniliğin tesiri vardır. Yani aslında nassları zahirine göre alan Ehli sünnetin dışındaki her mezhep Mutezile'den Eşariliğe, modernistinden Rafizi Şia'sına kadar bir nevi Batinilikten etkilenmiş ve Batiniliğe kapı açmış sayılır, bu hususa da dikkat etmek gerekir.

Batini/ezoterik düşüncenin temelleri Mısır, Yunan, Hint, İran gibi eski medeniyetlere kadar dayanır. Hinduizm, Budizm, Taoizm gibi Doğu dinlerinde zaten batini bir öz mevcuttur. Eski Mısır’da Hermes’e izafe edilen Hermetik düşünce, Yunan’da filozof Pisagor, Yahudi filozofu Philon, Philon’un Tevrat’a yaptığı Batini yorumların daha gelişmiş şekli olan Yahudi Kabbala’sı, Hristiyanlığın içindeki Gnostik (İrfani) ekoller, daha sonraki dönemdeki Masonluk tarzı akımlar, hep Batinilik çerçevesi içinde mütalaa edilebilecek hareketlerdir. İslam’da ise Batinilik deyince genelde selef asrından sonra hicri üçüncü asırdan itibaren ortaya çıkmış olan İsmailiyye mezhebi ve onun etrafında gelişen Karmatilik, Haşhaşilik gibi ekoller akla gelir. Bundan dolayı da Batinilik, tarihin bir devresinde ortaya çıkıp sonra kaybolmuş bir mezhep gibi algılanır. Bu, fevkalade yanlış ve yanıltıcı bir anlayıştır. Ortadan kaybolmak bir yana, Batini anlayış “tasavvuf” adı altında bilhassa hayatiyetini devam ettirmiştir. Hatta denebilir ki –eskiye nazaran biraz gerilemiş olsa da- halen İslam kültürünün hakim olduğu coğrafyada yaygın olan din anlayışı Batiniliktir. İslam dışı coğrafyada da durum farklı değildir. Bugün Batı dünyasında Masonluk gibi Batini/ezoterik örgütlerin hakim olduğu, hatta bu gizli örgütlerin şu an dünya çapında ekonomiye, siyasete, kültür sanat hayatına, medyaya, sivil topluma yön verdiği bilinecek ve düşünülecek olursa Batini anlayışın tehlikesi iyice açığa çıkar. Günümüzde Batini felsefe insanlığın çoğunun bağlı olduğu inançtır desek abartı yapmış olmayız. İnsanların birçoğu tarihi ve felsefi kökenini bilmeden Batinilere ait tekerlemeleri sayıklamaktadır. Batini düşünceden kaynaklanan “İbahiyye” yani haramları helal sayma, ibadetleri gereksiz görme gibi felsefeler; keza bütün dinlerin  eşit ve kardeş olduğu gibi inançlar günümüzdeki halkların çoğuna sirayet etmiştir. Şunu da belirtelim ki Batiniliğin ne olduğu ve nerelerde etkisini gösterdiği anlaşılmadan tarihteki ve günümüzdeki çoğu hadise hakkıyla anlaşılamaz. Mesela bugün çoğu kimse Masonluğu, sadece Yahudiliğin beşinci kol faaliyeti olarak görür. Keza Türkiye’de düne kadar devlet ve toplum hayatında son derece etkili olan Yahudi dönmeleri/Sabataycılar da bir Yahudi mezhebinden ibaret görülmektedir. Aynı şekilde Alevilik de Şia’nın aşırı bir yorumundan ibaret zannedilmektedir. Halbuki bütün bunlar Batini oluşumlardır ve etkin oldukları yerlerde topluma Batini/İbahi anlayışı empoze etmektedirler. Bugün dünya çapındaki ahlaki ve dini yozlaşmanın en büyük sebeblerinden bir tanesi sözkonusu Batini/gizli örgütlerin medya, kültür, sanat, müzik, sinema gibi sektörlerdeki faaliyetleridir. Bu kanallar vasıtasıyla topluma müstehcenlik, fuhuş, eşcinsellik gibi ibahi anlayışların yanı sıra bazen sihir, büyü, vahdet-i vücud gibi Batini inançlar doğrudan empoze edilmektedir. Bunun örneği geçtiğimiz yıllarda vizyona çıkarılan Matrix, Harry Potter, Yüzüklerin Efendisi tarzı filmler ve bu içerikteki çeşitli dizi vs yapımlardır. İşte bütün bu sebeblerle Batiniliğin ne olduğunu anlamak ve Batini düşüncenin temellerinin çürütülmesi son derece önem arzetmektedir. Eğer bu yapılabilirse –ilerde detaylarını aktaracağımız- küresel çaptaki Batini kuşatmanın yarılması Allahın izniyle kolaylaşacaktır.

Biz bu mukaddimede konuyu özet olarak aktarmaya çalıştık. Meselenin tafsilatı ve söylediğimiz hususların dayandığı deliller, aşağıda yayınlayacağımız yazılar ve yapacağımız nakillerle beraber daha iyi anlaşılacaktır inşaallah.

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1967
  • Değerlendirme Puanı: +50/-0
Ynt: BATİNİ/EZOTERİK AKIMLAR HAKKINDA!
« Yanıtla #1 : 21.08.2020, 23:32 »
Batini mezhebi bugün üç ana damarda devam etmektedir:

1- Gulat Şii fırkaları:
Ali radiyallahu anh ve diğer ehl-i beyt imamlarına ilahlık, peygamberlik gibi özellikler atfeden, haramları helal sayan ve buna benzer küfür itikadlara sahip olan Gali (aşırı) Şii fırkaları her coğrafyada farklı isimler ve ekoller altında faaliyet göstermektedir. Bunların günümüzdeki uzantıları şunlardır:

a) Kızılbaşlık ve Bektaşilik: Batini Şiiliğin Türk toplumu başta olmak üzere Anadolu’da ve Balkanlar gibi civar bölgelerde yaygın olan şeklidir. Son dönemlerde Anadolu Aleviliği veya Türk Aleviliği gibi isimler de alan bu anlayış, daha çok Türklerin eski dini olan Şamanizm’in devamı niteliğindedir.

b) Ehl-i Hak: İran ve Irak’ta çoğunluğu Kürtlerden oluşan bir Alevi-Batini ekolüdür. Bunlara Yaresan veya Ali’yi ilahlaştıran manasında Ali-İlahi de denilir. Türkiye’de Dersim ve civarı bölgelerdeki Kürtler arasında yaygın olan Raya Haq (Hak yolu) adı verilen Kürt Aleviliği de bu mezheple aşağı yukarı aynıdır. Allah yerine daha çok “Hak” ismini kullanırlar ve “Hakk”ı tazim ederler. Tazim ettikleri bu varlığın İblis aleyhilla’ne olduğu iddia edilir, yani aynı Yezidi Kürtleri gibi şeytana tapmakla itham edilmişlerdir. İnançları da Yezidilikle benzerlik arzeder. Yezidilik ve Yaresanilik, Kürtlerin eski inancı olan Zerdüştlüğün yani Mecusiliğin devamı sayılabilir.

c) Nusayrilik: Arap Aleviliği adı verilen bu mezhep, şu an Suriye’de iktidarı elinde tutan zümredir. Türkiye’de İskenderun-Adana-Hatay üçgeninde bu mezhebin çok sayıda müntesibi vardır. Bunların inançları daha çok Hristiyanlığa benzemektedir. A-M-S yani Ali, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem ve de Selman Farisi’nin ilahlığı iddiasına dayalı bir teslis inancı sözkonusudur. Bu zatlar –Allah onlardan razı olsun-, onların iftiralarından uzaktır.
 
d) Dürzilik: Ehli beyt imamlarının yanı sıra Fatimi halifesi Hakim bi Emrillah’ın da ilahlığına inanan bu topluluk, bugün Lübnan’da siyasi ve toplumsal açıdan etkin bir gruptur. Siyonist rejimin işgal ettiği topraklarda da çok sayıda Dürzi vardır ve Yahudilerle araları iyidir.

e) İsmailiyye: Tarihteki Batini mezhebinin ana gövdesini bunlar teşkil ederler. Mısır ve Kuzey Afrika’da uzun süre hüküm süren Fatimi-Ubeydi devleti bunlardandır. Ubeydi’lerden ayrılan Haşhaşiler ve Karmatiler de ayrı yönetimler kurmuşlardır. İsmailiyye, Nizari ve Musta’li olmak üzere iki fırkaya ayrılmıştır. Çoğunluk, meşhur Alamut Haşhaşilerinin lideri Hasan Sabbah’ın mezhebi olan Nizari koluna mensuptur. Bunlar haram helal tanımaz ve şeriatın hükümlerini kabul etmezler. Haşhaşilik günümüzde uluslararası üne sahip Ağa Han ailesi tarafından temsil edilmektedir. Ağa Haniler, İngilizler, Yahudiler ve Masonlarla olan ilişkileri sebebiyle ekonomik ve siyasi nüfuza sahip olmuşlardır. Günümüzde Bohra ismi verilen Musta’li İsmailileri ise Şii-Batini özelliklere sahip olmakla beraber şeri ahkamı kabul ederler, bu açıdan İslam’a daha yakındırlar. İsmailiyye mezhebi günümüzde Hindistan- Pakistan-Afganistan üçgeninde yaygındır. Pakistan devletinin kurucusu Muhammed Ali Cinnah, Batini-İsmaili’dir. Bu ülkelerde Batinilerin büyük etkinliği sözkonusudur. Bazı Arap ülkelerinde de İsmaili nüfus mevcuttur. İsmailiyye eski Yunan filozoflarının yanı sıra Sabiilik, Mecusilik ve Hint dinlerinden etkilenmiştir.

Günümüzde bu Gulat Şii fırkalarına mensup olanların dünya çapındaki sayısı 100 milyon civarı, belki daha fazladır. Sadece Türkiye’de en az 10-15 milyon Alevi’den bahsedilmektedir ki bu rakamı 25 milyona kadar çıkartanlar vardır.

2- Tasavvufi tarikatlar: Sünni camianın içerisinden çıkmış olan Nakşibendi, Kadiri, Mevlevi, Rufai gibi tarikatlar da tıpkı Aleviler gibi vahdet-i vücud, vahdet-i şuhud tarzı panteistik inançlara sahip olmaları, yine İslam’da herkesin bilmediği batini ilimler olduğunu iddia etmeleri hasebiyle Batiniliğin devamı sayılırlar. Ancak bu Sünni kökenli Batini oluşumların namaz kılıp oruç tutmaları insanları aldatmaktadır. Tasavvuf etkisinde oluşmuş Nurculuk, Süleymancılık, Habeşilik (Ahbaş), Hint alt kıtasındaki –Taliban’ın da mensup olduğu-Diyobendilik, Birelvilik, Tebliğ Cemaati gibi oluşumlar da Neo-Batini zümreler arasında sayılabilir. Dünya çapında yüzmilyonlarca müntesibi olan bu Sufi oluşumların Türkiye’de ve diğer ülkelerdeki siyasi ve toplumsal etkinliği izaha gerek duymayacak kadar açıktır. Öyle ki –son yıllarda kırılmaya başlasa da- İslam dünyası adı verilen coğrafyadaki hakim İslam anlayışı halen büyük oranda Batini-Sufi bir karakter taşımaktadır.

3- Ezoterik oluşumlar: Batini düşüncenin İslam’a intisap eden coğrafyalardaki diğer bir ayağı da modern çağlarda oluşmuş olan gizli inanç sahibi ezoterik topluluklardır. Bunların en meşhuru ve etkili olanı Masonluktur. Bunun dışında Satanizm, UFO tarikatları, Ruhçuluk, New Age (Yeniçağcılık) gibi modern Batini oluşumlar da mevcuttur. Bu tarz yapılar İslam kültürüne mensup çevrelerde örgütlenirken İslam tarihindeki Alevilik, Bektaşilik gibi Batini ekollerden ya da Mevlana, Yunus Emre, Ahmet Yesevi gibi Batini öncülerin fikirlerinden istifade ederler. Bunlar haricinde liderlerinin peygamberliğine inanan Kadıyanilik, Bahailik gibi oluşumlar da Batini hareketler içerisinde değerlendirilebilir.



Yazının tamamı için şu adrese müracaat ediniz: http://darultawhid.com/tr/forum/index.php?topic=2402.0

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1967
  • Değerlendirme Puanı: +50/-0
BATİNİYYE FIRKASININ TARİHİ VE BELLİ BAŞLI GÖRÜŞLERİ

Kaynak:
Abdulkahir el-Bağdadi (v. 429H)/el-Fark Beyne'l Firak, Çev. Ethem Ruhi Fığlalı, TDV yay. "İSLÂM'A MENSUP OLMADIKLARI HALDE İSLÂM'A NİSBET EDİLEN FIRKALAR" başlıklı bölüm

Bismillahirrahmanirrahim. Bu bölümde inşaallah Şafii fakihlerinden ve Eşari kelamcılarından olan Abdulkahir el-Bağdadi'nin el-Fark Beyne'l Firak adlı meşhur eserinde Batinilik hakkında verdiği bilgileri nakledeceğiz. Gerekli gördüğümüz yerlerde bizim de açıklamalarımız veya itirazlarımız olursa onları da not olarak belirteceğiz inşaallah.

Bu kısmın (Dördüncü Kısım) bölümlerinden onyedincisi, el-Bâtiniyye'nin anlatılması ve İslâm fırkaları topluluğunun dışına çıkışlarının açık­lanması hakkındadır.[648]

Allah sizi mes'ûd eylesin, bilin ki, Bâtiniyye'nin Müslümanların fırkala­rına verdiği zarar, Yahudilerin, Hıristiyan’lar ve Mecusilerinkinden daha büyüktür. Hayır, hayır; Dehriyye'nin (Materialistler) ve kâfirle­rin öteki kollarının sebep olduğu zararlardan daha büyüktür. Bu kadarla da bitmiyor; âhir zamanda çıkacak olan Deccâl'ın zararından da büyüktür; çün­kü ortaya çıktıkları andan bugüne kadar, Bâtiniyye'nin iddialarıyla dînden sapanlar, ortaya çıkacağı zaman Deccâl'ın saptıracağı kimselerden daha da çoktur; zira Deccâl'ın fitnesi kırk günden çok sürmeyecektir. Bâtiniyye'nin rezaletleri ise, kum taneleri ve yağmur damlalarından daha fazladır.

Makalât sahipleri, Bâtıniyye davetini kuranların bir cemâat olduğunu anlatırlar. Onlardan biri, el-Kaddâh [649] diye tanınan “Meymûn b. Deysân”dır. Meymûn, Cafer b. Muhanımed es-Sâdık'ın azadlı kölesi idi ve Ehvaz'lı idi. Onlardan bir diğeri de Dendân lâkaplı “Muhammed b. el-Huseyn” idi. Bunların hepsi de Meymûn b. Deysân ile Irak valisinin cezaevinde bu­luştular ve bu cezaevinde Bâtmiyye mezhebini kurdular. Sonra onların propagandaları, cezaevinden kurtulmalarından sonra Dendân tarafından başlatıldı. O, davete (propaganda) Tûz [650] dolaylarında başladı. Bunun üzerine el-Bedeyn [651] diye bilinen el-Cebel halkı ile birlikte el-Cebel 'in Kürtlerinden topluluklar onun dinine girdiler. Sonra Meymûn b. Deysân, Mağrîb bölgele­rine göçtü ve buralarda, kendini Âkil b. Ebî Tâlib'e [652] nisbet ederek onun çağrısına uyunca, kendisinin Muhammed b İsmâîl b. Cafer'in oğul bırakmadan öldüğünü bilmedikleri için kabul ettiler.

Sonra Bâtıniyye'ye davet hususunda, kendisine Hamdan Kırmıt (Karmat) denen bir adam çıktı. Ona, ya yazısını yengeç gibi karmakarışık yazdığı, ya da sık adımlarla yürüdüğü için, bu lâkab (Kırmıt) verilmiştir. Ortaya çıkışının ilk günlerinde, Küfe civarındaki ziraî bölgelerin çiftçilerinden biri idi. el-Karâmıta ona nisbet edildi.

Ondan sonra bid'atlere davet hususunda Ebû Saîd el-Cennâbî [653] ortava çıktı. Hamdân'a uyanlardan biri idi. Bahreyn dolaylarını ele geçirdi ve Benû Senîr [654] onun dâvetine uydu.

Sonra aradan uzunca bir süre geçince, aralarından meşhur Saîd b. el-Huseyn b. Ahmed b. Abdillah b. Meymûn b. Deysân el-Kaddâh çıktı; ama o adını ve nesebini değiştirdi ve kendine uyanlara, “Ben, Ubeydullah b. el-Huseyn b. Muhammed b. İsmâîl b. Cafer es-Sâdık'ım” dedi. Sonra onun fit­nesi, Mağrib'de ortaya çıktı ve bugün onun çocukları, Mısır'ın (devlet) işleri­ni zorla ele geçirmiş durumdadırlar. [655]

Sonra onlardan İbn Zikreveyh b. Mihreveyh ed-Dendânî olarak bilinen biri zuhur etti. Hamdan Kırmıt'ın öğrencilerinden di. Hamdan Kırmit'ın er­kek kardeşi Me'mûn, İran topraklarında ortaya çıktı. Bundan dolayı İran Karmatîlerine “el-Me'mûniyye” denir.

Deylem ülkesine, Bâtıniyye'den Ebû Hatim olarak bilinen bir adam gir­di. Esfâr b. Şirveyh [656] de aralarında olmak üzere Deylem'li birçok kişi onun çağrısına uydu.

Nîşâpûr'da, onların eş-Şa'rânî diye bilinen bir dâîleri (propagandist) zuhur etti. Ebû Bekr b. Haccâc orada vali iken öldürüldü. eş-Şa'rânî, el-Huseyn b. Ali el-Mervezî'yi de davet etmişti. Ondan sonra Muhammed b. Ahmed en-Nesefî, onun davetlerini Mâverâünnehr halkına devam ettirdi. Bendâne diye bilinen Ebû Ya'kûb es-Siczî de aynı şekilde hareket etti. en-Nesefî, onlar adına, “Kitâbû'l-Mahsûl”; Ebû Ya'kûb “Esâsu'd-Da'vet”, “Te'vîlu'ş-Şerâi’ “Keşfu'l-Esrâr” kitaplarını yazdılar. en-Nesefî ve Ben­dâne diye bilinen kişi, sapıklıklarından dolayı öldürüldüler.

Tarihçiler Bâtıniyye davetinin önce el-Me'mûn zamanında ortaya çıktığını-ve el-Mu'tasım zamanında yayıldığını söylerler. Onların söylediklerine göre Mu'tasım'ın ordu kumandanı ve gizlice Babek el-Hurremî'nin yolunda olan el-Afşin de Bâtınîlerin davetlerine girmişti. el-Hurremî, el-Bedeyn'de isyan etmişti ve el-Bedeyn'in dağlıları, Mazdekiyye tarikatının etrafında toplandı. Halife, onlarla savaşmak üzere, Müslüman’ları doğru ve faydalı sonuca götürür zannı ile el-Afşin'i gönderdi. Oysa O gizliden gizliye Bâbekle beraberdi. Bu sebepten onunla savaşta  hareket etme hususunda ağır davranıyordu. Nitekim ona, Müslüman’ların ordusunun za­yıf noktalarını gösterdi; böylece onların pekçoğu öldürüldü. Sonra yardımcı kuvvetler el-Afşin'e yetişti ve ona Muhammed b. Yûsuf es-Suğrî ile Ebû Dulef el-Kasım b. İsâ el-'İclî de katıldılar. Bundan sonra ona, Abdullah b. Tâhir'in kumandanları yetiştiler. Fakat Bâbekiyye ve Karâmita'nın, Müslü­man askerler üzerindeki şiddeti arttı. Öyle ki, Müslümanlar, Bâbekiyye'nin kendilerine gece saldırılarından korkarak Berzend diye bilinen bir şehir kurdular. Her iki taraf arasındaki savaş, Allah'ın Müslümanları Bâbek'e karşı muzaffer kılmasına kadar uzun yıllar sürdü. Neticede Bâbek esir edil­di ve Surre-men-raa da, 223/837-8 yılında idam edildi. Sonra kardeşi İshâk ele geçirildi ve Bağdâd'da, Taberistân ve Curcân Muhammira'sının başı Mâziyyâr ile beraber idam edildi.

(Not: Muhammira: Kızıllar/Kızılbaşlar olarak bilinen fırkadır. İlerde Babekiyye ve Muhammira hakkında geniş bilgi gelecektir. Bu Babek isimli zındık, bugün bilhassa Azerbeycan'da tazim edilmekte ve 'Arap yayılmacılığına karşı mücadele eden milli kahraman' olarak yad edilerek, heykelleri ülkenin dört bir tarafına dikilmektedir! Tevhid Ehli.)

Bâbek öldürülünce, el-Afşin'in vefasızlığı ve Bâbekle yapılan savaşta Müslümanlara ettiği hainlik Halîfe'ye bildirildi. Bunun üzerine o da, onun öldürülmesini ve asılmasını emretti. el-Afşin de bundan dolayı asıldı.

Tarihçiler, Batıniye inanışının esaslarını koyanların Mecûsîlerin oğulları oldukları ve onların seleflerinin dinlerine yatkınlık gösterdiklerini; ancak Müslüman’ların kılıçlarının korkusundan buna açığa çıkarmaya cesare edemediklerini söylerler. Bâtınîler, Bâtınî inanışlı ve Mecûsi inanışlarını üstün gören kimseleri, Usûs (Esâs kelimesinin çoğulu) olarak tayin ederlerdi. Bunlar Kur’an ayetleri ve selam olsun Nebi’nin sünnetlerini, kendi esaslarına uygun olarak yorumlarlardı.


Bu hususun açıklanması şöyledir:

Seneviyye (Dualistler), Nûr (Aydınlık) ve Zulmet (Karanlık)'in iki kadîm yapıcısı (sâni') olduğunu ileri sürmüştür. Bunlardan Nûr, iyi ve faydalı şeylerin faili; Zulmet ise, kötüler ve zararli şeylerin failidir. Bedenler de Nûr ile Zulmetin karışmasından olmuşlardır. Nûr ve Zulmet'ten herbirinin dört tabiatı vardır: Sıcaklık, soğukluk, yaşlık ve kuruluk. Baştaki ilk iki asıl (sıcaklık-soğukluk) ile dört ana tabiat (un­sur), bu âlemin düzenleyici ve idarecileridir. Mecûsîler, iki yaratıcıya inanç hususunda onlara katılırlar. Ancak onlar, yaratıcılardan birinin kadim olup, bunun iyileri yapan ilâh; ötekinin de sonradan olma (muhdes) ve kötü­leri yapan Şeytan olduğunu iddia etmişlerdir. Bâtınî ileri gelenlerinin kitaplarında yazdıklarına göre, İlah nefsi yaratmıştır. Bu bakımdan de ikincidir ve her ikisi bu âlemin idarecileridir. Bu ikisine İkinci ve Birinci adını vermişlerdir; fakat muhtemelen onlara Akıl ve Nefs de demişlerdir. Sonra, “Bu ikisi yedi yıldızın ve ilk tabiatların tedbiriyle bu âlemi düzenlerler” demişlerdir. Onların, “Doğrusu Birinci ve İkinci âlemi yönetirler” sözü, Mecûsîlerin, olan şeyleri biri kadîm, diğeri muhdes iki yapıcıya nisbet eden görüşlerinin aynıdır. Ancak Bâtınîler, iki yapıcıyı (sâni) Birinci İkinci şeklinde açıklarlar. Oysa Mecûsîler, bu ikisinden Yezdan ve Ehrimen olarak söz ederler işte Bâtınîlerin kalplerinde yatan şey budur. Bu bakından, halkı bu görüşlere sevkedecek bir Esâs tayin etmişlerdir.

Onlar, ateşe tapma işini de açıkça ortaya koyamadılar. Onun için Müslü­manlara şöyle diyerek hileli davrandılar. Mescidlerin hepsinde buhur yak­mak ve her mescidde, üzerlerine ne olursa olsun en azından amber ve öd ağacı konacak bir buhurdanlık bulundurmak icâb eder. el-Berâmika (Bermekiler denilen vezir ailesi), (Harun) er-Reşid'e süslü bir şekilde Kabe'nin ortasında, üzerinde ebedi olarak öd ağacı yakılacak bir buhurdanlık koymasını söylemişlerdir. er-Reşîd onların bunu Kabe'de ateşe tapmak ve Kâbe’yi ateş evi kılmak için istediklerini anladı. er-Reşîd'in Bermekîleri yakalayışının sebeplerinden biri budur.

Bâtiniyye, dinin temel esaslarını, şirke dayalı bir şekilde te'vîl ettikten sonra, şeriat hükümlerini de şerîatin kaldırılmasıyla veya Mecûsîlerinkine benzer hükümlere büründürülmesiyle sonuçlanacak bir biçimde yorumlama hilesini kullandılar. Buna işaret eden şey, şerîati kendi istekleri istikame­tinde te'vil etmiş olmalarıdır. Şöyle ki, kendilerine uyanlar için, kız evlâdlar ve kız kardeşlerle evlenmeyi, şarap içmeyi ve bütün zevk verici şeyleri mu­bah kılmışlardır.

Bu husus, şu olayla daha da pekiştirilmiş olmaktadır. Bahreyn ve el-Ahsâ'da Suleymân b. el-Hasan el-Karmatî'den sonra ortaya çıkan bir oğlan, kendine uyan erkeklerin birbiriyle cinsî münasebette (livata=sodomy) bu­lunmalarını bir nizam olarak koymuş ve hattâ kendisiyle cinsî münasebette bulunmak isteyen bir erkeği reddeden gencin öldürülmesini gerekli kılmış­tır. Ayrıca ateşi eliyle söndüren birinin elinin kesilmesini, nefesiyle söndü­renin de dilinin eğilmesini emretmiştir. Bu genç İbn Ebi Zekeriyya et-Tâmî denen kimsedir ve 319/931 yılında ortaya çıkmıştır. Fitnesi,  Yüce Allah’ın onun üstüne, onu yatağında boğazlıyacak birini musallat edişine ka­dar sürmüştür.

Bâtıniyye'nin Mecûsîler’in dinlerine temayül gösterdikleri konusunda söylediklerimizi destekleyen husus, yeryüzünde onlara sevgi ve bağlılık duymayan ve devletin tekrar ellerine geçeceğini zannederek, onların ortaya çıkacakları anı beklemeyen hiçbir Mecûsî'ye rastlamayışımız dır. Onların aklı kıt olanları, bu hususu desteklemek üzere, Mecûsîlerin Zerâdeşt'ten [657] (Zerdüşt) rivayet ettikleri sözü delil getirirler. Buna göre, Zerdüşt, Kuştâsf’a demiştir ki “Mülk, Farslardan Rumlara ve Yunanlılara geçecek, sonra tekrar Farslara dönecektir. Sonra Farslardan Araplar’a geçecek sonra tekrar Farslara dönecektir.” Ona bu hususta Câmâsb [658] yardım etmiş ve zuhurundan tam binbeşyüz yıl geçtikten sonra Acemlere döneceğini iddia etmiştir.           

Bâtıniyye arasında astronomi (ilmu'n-nucûm) bildiğini iddia eden ve Mecûsîlere sımsıkı bağlı olan Ebû Abdillah el-'Aradî adında bir adam vardı. Bu adam bir kitap yazmış ve onda, Allah'ın salât ve selâmı ona olsun Muhammed'in doğumundan sonraki onsekizinci yüzyılın onuncu bin yıla uygun düştüğünü ve bunun da Müşteri (Jüpiter) ve Kavs (Sagittarius) yıldızlarının dönüşü olduğunu belirtmiş ve demiştir ki:

“İşte tam bu sırada Mecûsî hü­kümranlığını geri verecek insan çıkacak ve bütün yeryüzünü istilâ edecek­tir.” O, bu insanın yediyüz yıl hüküm süreceğini iddia etmiştir. Onlar dedi­ler ki:

 “Zerdüşt ve Câmâsb'ın hükümleri, Acem mülkünün İskender zamanında Romalı’lar ve Yunanlı’lara geçişi ve üçyüz sene sonra tekrar Acemler’e dönüşü ve bundan sonra Acem mülkünün Araplar’a geçişi ile ger­çekleşmiştir. Artık o, Câmâsb'ın belirttiği müddetin dolması sonunda, tek­rar Acemlere dönecektir.” Onların söyledikleri vakit,  el-Muktefî ve  el-Muktedir'in zamanlarına uygun düşmektedir. [659]Ancak önceden söyledikleri şey çıkmamış ve bu zaman içinde mülk, Mecûsîlere dönmemiştir.

Karâmita, bu belirtilen zamandan da önce, kendi aralarında, Beklenen'in (el-Muntazar) yedinci yüzyılda ateş üçgeninde ortaya çıkacağını söyleyip du­ruyorlardı. Nitekim el-Ahsâ'dan Süleyman b. Hasan bu iddiaya dayanarak çıkmış; hacılara taarruz etmiş ve pekçoğunu fecî şekilde öldürmüştür. Sonra Mekke'ye girmiş ve Tavaf etmekte olanları öldürmüştür. Kabe örtülerine el koymuş ve öldürdüklerini Zemzem kuyusuna atmıştır. Müslüman askerle­rinden pek çoğunu kırıp geçirmiştir.

Fakat savaşlarından birinde Hecer'e kaçmaya mecbur bırakılmıştır. Bunun üzerine bir kaside yazarak Müslü­manlar’a hitaben şöyle demiştir:

Hecer'e dönüşüm, benim bakımımdan sizi aldattı; ama size, kısaca bir haber gelecektir.

Merih, Bâbil ülkesinde doğduğu ve iki yıldız ona yakınlaştığı zaman, aman sakın, sakının!

Bütün Kitaplarda anılan ben değil miyim? Zumer sûresinde gönderilen ben değil miyim?

Rumların Kayravân'ı, Türkler ve Hazarlara kadar Doğu'da ve Batı'da yeryüzünün insanlarına hükmedeceğim.

İki yıldız sözüyle, Zuhal (Satürn) ve Müşteri (Jüpiter) yıldızlarını demek istemiştir. Bu iki yıldızın Merih'e yaklaşması, onun ortaya çıktığı senelerde olmuştu. Oysa o, içinden çıkıp gittiği memleketinden başka bir yeri ele geçiremedi. Yediyüz yıl hüküm sürmeyi arzulamış ve fakat yedi yıl bile olamamıştır. Üstelik Hit'te [660] bir kadının evinin damından onun kafasına attığı ve beynini dağıttığı bir kerpiçle öldürülmüştür. Bir öldürülen kimse, öldürülenlerin en âdisi ve kaybedilenlerin en adisidir.

İskender devrinden binikiyüz kırk sene sonunda, Zerdüşt târihinden bin beşyüz yıl tamam olmuştur. Ancak bu yılda, yeryüzünün hükümranlığı Mecûsîlere geri gelmemiş; aksine o yıldan sonra İslâm'ın kuşağı yeryüzünde genişlemiş ve yüce Allah Balasağun ülkesini, Tibet topraklarını ve Çin'in birçok bölgesini Müslümanlar için fethetmiştir. Sonra yine o yıldan sonra Müslümanlar için Lemfât'dan [661] Kannuc'a [662] kadar bütün Hind ülkesini feth nasib etmiştir. Hind ülkesi, denizi ile birlikte Sitersikâ'ya [663] kadar Yemînu'd-Devle Eminu'l-Mille Mahmûd b. Sebüktekin Allah ona rahmet eylesin- zamanında İslâm toprağının bir parçası oldu. Bu, hükümranlığın kendilerine döneceğine hükmeden Bâtıniyye ve Câmâsb'a inanan Mecûsîlerin önderlerinin arzusunu ortaya koymaktadır. Lâkin onlar, işlerinin sıkıntısını çektiler ve Allah'ın hamdi ve kudreti ile, arzularının sonu, el­leri avuçları boşta kalmak oldu.

Sonra Bâtıniyye içinden, Kayravân dolaylarında Ubeydullah b. el-Huseyn  [664] çıktı. Kutâme'den bir topluluğu, el-Mesâmide'den bir cemâati ve boş kafalı Berberîlerden küçük bir takımı, geceleyin üst ve altta giyilen elbi­selerin (ridâ ve izâr) arkasından hayaller göstermek (karagöz perdesi kur­mak) gibi, onlara izhâr ettiği kurnazlık ve sihirbazlıklarla kandırdı. Boş ka­falılar bunun, onun bir mucizesi olduğunu sandılar ve bu yüzden bid'atinde ona uydular. Böylece o, onlarla birlikte Mağrib ülkesini ele geçirdi. Sonra onlardan Ebû Saîd el-Hasan b. Behrâm adlı biri, el-Ahsâ, el-Kâtif ve Bah­reyn halkına karşı çıktı ve kendine uyanlarla beraber düşmanları üstüne yürüdü; kadınlarını ve çocuklarını esîr etti; mushafları ve mescidleri yaktı. Sonra Hecer'ı istilâ etti ve adamlarını öldürdü; çocuklarını ve kadınlarını köleleştirdi. Sonra onlardan es-Sanâdikî olarak bilinen biri, Yemen de zuhur etti ve ora halkının çoğunu öldürdü; hattâ çocukları ve kadınları bile öldürdü. Onlardan İbn el-Fazl diye bilinen biri, kendine uyanlarla ona katıl­dı. Sonra Yüce Allah, bu ikisine ve bunlara uyanlara uyuz ve veba hastalığı­nı musallat etti ve bu iki hastalıktan ölüp gittiler.

Sonra Şam'da, kendisine Ebul-Kasım b. Mihreveyh [665] denen Meymûn b. Deysân'ın bir torunu çıktı ve bu ikisine uyanlara dedi ki:

“Bu bizim hükümranlık vaktimizdir.” Bu, 289/901-2 yılında oldu.  Bunun üzerine el-Mu’tezid'in kumandanı Subuk (Sebuk), onlara karşı yürüdü. Fakat onlar Subuk’u savaşta öldürdüler; er-Rusâfe şehrine girdiler ve bütün mescidlerini yaktılar. Bundan sonra Şam'a yöneldiler. Onları İbn Tulûn'un kölesi el-Hamâmî karşıladı ve er-Rakka'ya kadar bozup dağıttı. Sonra el-Muktefî'nin katibi Muhammed b. Süleyman, el-Muktefî'nin ordularından biriyle onlara karşı yürüdü; onları hezimete uğrattı ve binlercesini öldürdü. el-Hasan b. Zekeriyyâ b.  Mihreveyh, er-Remle'ye kaçmaya mecbur edildi;  fakat er-Remle Valisi onu orada yakaladı. Onu ve ona uyanlardan bir topluluğu el-Muktefî'ye gönderdi; o da onları, en şiddetli cezalarla Bağdat'ta cadde orta­sında öldürdü.

Sonra onların öldürülmeleri ile birlikte, Karâmita'nın kuvveti, 310/922 yılına kadar kırılmış oldu.

Ondan sonra, 311/923 yılında, Süleyman b. el-Hasan'ın fitnesi çıktı. Bas­ra'ya saldırdı ve emiri Subuk el-Muflihî'yi öldürdü. Basra'nın mallarını Bah­reyn'e taşıdı. 312/924 yılında, Muharrem ayının bitimine on gün kala, zorla hac kervanına saldırdı. Hacı’ların çoğunu öldürdü; kadınları ve çocuklarını esir etti. Sonra 313/925 yılında Kûfe'ye girdi. Halkı öldürdü ve zor kullana­rak malları aldı. 315/927 yılında, İbn Ebî's-Sâc ile savaştı; onu esir etti ve adamlarını bozguna uğrattı. 317/929 yılında Mekke'ye girdi ve tavaf eden­lerden bulduklarını öldürdü. Onun orada, üçbin kişiyi öldürdüğü ve oradan yediyüz genci sürdüğü; Haceru'l-Esved'i söktüğü ve onu Bahreyn'e götürdü­ğü söylenir. Sonra Haceru'l-Esved oradan Kûfe'ye götürülmüş; bundan son­ra da 339/950-1 yılında, Ebû İshâk İbrahim b. Muhammed b. Yahya el-Muzekkî en-Nisâbûrî [666] tarafından Kûfe'den tekrar Mekke'ye götürülmüş­tür.


(Not: Burada ismi geçen Karmatiler, komünizme benzer fikirler savunduklarından ötürü bugün bile birtakım sol gruplar ve bilhassa Türkiye'de kendilerine Anti-Kapitalist Müslümanlar (!) diyen birtakım sözde İslam sosyalizmini savunan kesimler tarafından tazim edilmektedir. İhsan Eliaçık isimli mülhidin öncülüğündeki bu grup Karmatiler hakkında birtakım anma etkinlikleri, konferanslar vs düzenlemektedir. Bu toplantılarda Karmatiler yüceltilirken, hacılara saldırmaları ve Hacer'ul Esved'i çalmaları gibi icraatları da birtakım tevillerle mazur gösterilmeye çalışılmaktadır. Halbuki bunun, tarihteki çoğu İslam düşmanının dahi cüret edemediği bir ilhad hareketi olduğu aşikardır. Tevhid Ehli.)


Süleyman b. el-Hasan, 318/930 yılında, Bağdad üzerine yürüdü. Fakat Hit’e ulaştığı zaman, bir kadın evinin damından ona bir kerpiç fırlattı ve onu öldürdü. Bundan sonra Karâmîta'nın gücü kırıldı ve Süleyman b. el-Hasan’ın öldürülmesinden sonra, el-Asfar el-'Ukaylî, onların şehirlerinden birini ele geçirinceye kadar Küfe ve Basra'dan Mekke'ye giden hacılardan, mallarını koruma karşılığı vergi toplar oldular.

Mısır ve işleri İhşîdlerin ellerine geçmişti. Bunlardan bir kısmı, Kayra­van'ı istilâ etmiş olan İbn 'Ubeydillah el-Bâtınî'ye [667] katıldı ve 363/973-4 yılında Mısır'a girdiler' [668] Orada “el-Kâhire” adını verdikleri ve kendi bid'atlerine bağlı insanları yerleştirdikleri bir şehir kurdular. Fakat Mısır halkı, haraçlarını ödeme hususunda Kahire kumandanına itaat etmişlerse de günümüze kadar Sünnet'e sâdık kalmışlardır.

Ebû Suca' Fennâhusrev b. Bûveyh [669] Mısır üzerine yürümek ve Fatimiyye'nin elinden çekip almak için hazırlıklar yaptı. Civardaki reislere şöyle yazdı:

“Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla... Hamd, âlemlerin rabbi-Allah'adır. Allah'ın salâtı, Peygamberlerin Sonuncusuna ve Allah'a itât eden Müminler’in Emirine olsun... Mısır'a, Allah izin verirse emniyet içinde giriniz!” Ve o, başlangıcı şöyle olan bir kaside söyledi:

Kaderlerin bana itaat ettiğini ve haberin açıkça benim lehime hükmedildiğini görmüyor musun?

İnsanlık, benim, İslâm'a yardım ve iftihar edilen bir imam olan Allah'ın halîfesi adına davette bulunmak için, Ümid edilen ve gizlenen bir kimse olduğuma şahitlik ediyor.

Onun savaşçıları, Mısır'a saldırmak üzere hareket edince, ecel yakasına yapıştı ve o da bu yolda öldü. Fennâhusrev'in bu hayattan çekilişi üzerine, Mısır reisi, Doğu eyâletlerinin idarelerini de arzuladı ve onlara, kendisine bey'at etmelerini isteyen yazılar yazdı. Kâbus b. Veşmkîr [670] ona şu sözlerle cevap verdi:

“Şüphe yok ki seni, ancak helada anarım!” Nâsıru'd-Devle Ebû'l-Hasan Muhammed b. İbrâhîm b. Simcûr [671] da, onun gönderdiği mektubun arkasına, “De ki Ey kâfirler! Ben sizin taptıklarınıza tapmam!” [672] âyetlerini, yani Kâfîrûn Sûresinin tamamını yazıp iade etmek suretiyle ce­vaplandırdı. Horasan Valisi Nûh. b. Mansûr'un [673] cevabı da, onu kendi bid'atine çağıran dâîsini öldürmek şeklinde oldu. Harezm ülkesinde Curcân Valilerinden biri, onun çağrısına uydu; ama bu valinin onun dînine girişi, hükümranlığının elden gidişi ve adamlarının öldürülmesi şeklindeki bir düşmanlıkla sonuçlandı. Sonra Yemînu'd-Devle ve Emînu'l-Mille Mahmûd b. Sebuktekîn, ülkelerini istilâ etti ve Bâtınî dâîlerinden orada bulunanları öldürdü. Ebû Âli b. Sîmcûr, gizlice onlarla uyuşuyordu. İsyana teşebbüs etti; ama eli böğründe kaldı. Horasan Valisi Nûh b. Mansûr onu yakaladı ve Sebuktekîn'e yolladı; o da onu Gazne'de öldürdü.

Danismend lâkablı Ebû'l-Kasım el-Hasan b. Ali [674] Ebû Ali b. Simcûr'un Batıniyye mezhebine çağıran bir dâîsi idi. Nîşâpûr'da Sâmânî ordusu kumandanı Bektüzün [675] onu ele geçirdi; öldürdü ve bilinmeyen bir yere gömdü. Târveziyye (?) bölgesinin valisi olan Emîrek et-Tûsî, Bâtıniyye dâvetine uymuştu. Onun için esîr edildi; Gazne'ye götürüldü ve orada, Ebû Ali b. Sîmcûr'un öldürüldüğü gece öldürüldü.

Hind ülkesinde Multân halkı da Bâtıniyye dâvetine girmişti. Allah rahmet eylesin Mahmûd, askerleri ile onların üstüne yürüdü ve onlardan binlercesini öldürdü; binlercesinin de ellerini kesti. Böylece bu bölgedeki Bâtıniyye yardımcıları helak oldular. Bâtıniyye'nin uğursuzluğu, bu olaydan sonra, kendi taklidcilerine geçmiştir. Bunlara itibar edecekler de etsinler bakalım!

Bölümün Dipnotları:

[648] Krş.: İsferâinî, 83; Usûl, 329 vd.

[649] Fahreddîn er-Râzî'ye göre, “Abdullah b. Meymûn el-Kaddâh”, İ'tikâdât, 76.

[650] Halkın'a göre “el-Cebel”, Irak'ta, bugün aynı isimle anılan yer, s. 109, 9.2.

[651] Bedeyn veya el-Beddeyn, Azerbeycân'da bir dağdır ve Bâbek el-Hurremî'nin doğum yeri­dir. Krş.: Halkın, 88, n. 2, 109, n.3.

[652] Akîl b. Ebî Tâlib, Hz. Ali'nin küçük kardeşidir. Yezîd b. Muâviye zamanında ölmüştür. Bk.: Maârif, 120.

[653] Ebû Saîd el-Hasan b. Behrâm el-Cennâbî el-Karmatî, hizmetçilerinden biri tarafından 301/913-4 yılında öldürülmüştür. Bk.: Şezerât, 2/237

[654] Halkında, “Benû Senber”, s. 111 n 5

[655] Mısır’da 368-567/968-1171 yılları arasında hüküm süren Fatımî hanedanı kastedilmektedir.

[656] Esfar b. Şırveyh, Nasr b. Ahmed es-Sâmâni'nin emriyle Taberistân, Rey, Curcân, Kazvîn, Zencan bölgelerini zaptetmiş ve daha sonra bağımsızlığını ilan etmiştir. Bk. Mesudi, Muruc, 4/279-282

[657] Belh'de Zerdüşt'e inanan ilk insan. Bk.: Halkın, 119, n. 2.

[658] Zerdüştün damadı. Bk.: Halkın, 119, n.3.

[659] el-Muktefi’nin hilâfeti 289-295/901-907; el-Muktedir'inki ise 295/320/907-932 yılları arasındadır.

[660] Hît, Bağdad yakınında bir yer. Bk.: Mu'cem, 5/420.

[661] Lemğân olmalı. Gazne bölgesinde bir şehirdir. 366/976-7'da fethedilmiştir. Bk.: Mu'cem. 5/8

[662] Kannüc, Orta Hindistan'da, Ganj nehrinin batısında geniş bir merkez. Bk.: Mu'cem, 4/409

[663] Halkın'a göre, muhtemelen sahilleri ile birlikte Tatar”a kadar, s. 122.               

[664] Gazne hükümdarlarındandır. Hind fâtihidir. 421/1030'da vefat etmiştir. Bk.: 'İber, 3/145; Şezerât, 3/220-1. el-Mehdî lakabıyla anılan Ubeydullah el-Kayravânî, Fâtımî-Ubeydî halifelerin babasıdır. 322/934'de ölmüştür. Bk.: 'İber, 2/193; Şezerât, 2/294.

[665] Bu 289/901-2'de Şam'da ayaklanan Ebû'l-Kasim Yahya b. Zikreveyh'dir. Krş.: Taberi, 3/2218

[666] 367-972-3 yılında vefat etmiş meşhur bir kimsedir. Bk.: 'İber, 2/327; Şezerât, 3/40-1

[667] Bu 289/901-2'de Şam'da ayaklanan Ebû'l-Kasim Yahya b. Zikreveyh'dir. Krş.: Taberi, 3/2218

[668] Mısır, Fâtımîler tarafından 358/968-9'da zaptedilmiştir. Burada, muhtemelen el-Muizz'in oraya varışı kastedilmektedir.

[669] Buveyh oğullarından ilk defa Şehinşâh sıfatıyla anılan edîp bir kimsedir. Irak ve el-Cezîre'nin hâkimi olmuştur. Bağdad'da, 372/983'de ölmüştür. Bk.: 'İber, 2/363; Şezerât, 3/78-9.

[670] Curcân ve Taberistan'da 366-403/976-1012 yılları arasında -371-388 yılları hâriç- hüküm sürmüş ve 403/1012'de ölmüştür

[671] Sâmânî ordularının kumandanıdır. 387/997'de ölmüştür. Bk.: Utbî, l/152; 193rden naklen Kevserî, 175, n.5.

[672] Kâfîrûn: 109/1-2.

[673] 366-387/967-997 yılları arasında hüküm sürmüş son Sâmânî idarecilerindendir. Bk. 3/38; Şezerât, 3/126-7.

[674] Ebû Tâhir Süleyman b. el-Hasan el-Cennâbî, 311/923'de ayaklanarak önce Basra'yı yakıp yıkan, sonra Irak, Mekke, Kabe'ye saldıran ve 332/943-4'de ölen Karamita reislerindendır. Bk.: 'İber, 2/147, 150, 163, 167, 229; Şezerât, 2/261, 263, 271, 274, 298, 331.

[675] Halkın'a göre, “Hermes, Vâlis, Dûr, Taiyus (Hermes'in oğlu Tatius veya Tat)”, s. 133.




Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1967
  • Değerlendirme Puanı: +50/-0
Ynt: BATİNİ/EZOTERİK AKIMLAR HAKKINDA!
« Yanıtla #3 : 24.08.2020, 23:59 »
Kelâmcılar, Bâtıniyye'nin bid'atlerine davet hususunda güttükleri mak­satların açıklanmasında ayrılığa düşmüşlerdir. Onların çoğu, Bâtıniyye dâvetinin amacının, Kur'an ve Sünnet'e uyguladıkları yorumlarla Mecûsî dini olduğu görüşünü benimsemişlerdir. Bu görüşlerine delil olarak, Bâtınîlerin ilk reisleri Meymûn b. Deysân'ın Ehvâz esirlerinden bir Mecûsî olduğu ve oğlu Abdullah b. Meymûn ün da halkı babasının dinine uymaya çağırdığı hususlarını ileri sürmüşlerdir. Ayrıca onların, el-Bezdevî adıyla tanınan dâîlerinin, “el-Mahsûl” adlı kitabında “İlk Mübdi' (örneksiz olarak yapan), nefsi yarattı. Sonra ilk ve ikinci, yedi yıldız ve dört tabiatın tedbîri ile âle­min iki düzenleyicisidirler” dediğini ve bu hususun, Mecûsîlerin şu sözleri­nin anlamıyla gerçekleştiğini delil olarak ileri sürmüşlerdir:

“(Mecûsîlere göre)Yezdân Ehrimen'i yarattı ve o, Ehrimen'le birlikte âlemin düzenleyici­leridir. Ancak Yezdan, iyilerin yapıcısı; Ehrimen ise, kötülerin yapıcısıdır.”

Kelâmcılar dan, Bâtıniyye'yi Harran'da yaşayan Sâbiîlere nisbet edenler, bu hususta şunu delil getirirler: Meymûn b. Deysân'dan sonra Bâtınî dâîsi olan Hamdan Kırmıt, Harran'lı Sabiilerdendi. Ayrıca onlar şunu da delil olarak ileri sürdüler:

Harran Sâbiîleri, kendi dinlerini kendilerinden olma­dıkça kimseye belli etmezlerdi. Aynı şekilde Bâtıniyye de kendi inanışlarını, sırlarını başkalarına söylemiyeceğine dair söz verdikten sonra kendilerine katılan bir kimse  dışında, hiç kimseye açıklamazlardı.

Abdulkaahir der ki:

Bana göre, Bâtıniyye'nin dini hakkındaki en doğru onların, âlemin kıdemine inanan ve yaratılışın arzu ettiği her şeyi mübah görme eğiliminden dolayı bütünüyle serîati ve peygamberleri inkâr iden Maddeci (Dehrî) zındıklar olduklarıdır. Bu husustaki delil, onların da­ha önce söylediğimiz gibi, “es-Siyâse ve'l-Belâğu'l-Ekyed ve'n-Nâmûsu'l-Azâm adlı yazılarında okuduğum gibi olduklarıdır. Bu, Ubeydullah b. el-Huseyn el-Kayravânî'nin Süleyman b. el-Hasan b. Saîd el-Cennâbîye yazdığı mektuptur. O bunun içinde, ona şu öğütleri vermektedir:

(Ubeydullah b. el-Huseyn) bu yazısında, âhiret (meâd) ve ceza inanışını ibtâl etmiş ve yine bunda, cenneti dünya nimetleri, azabı da şeriate uyanların namaz, oruç, hac ve cihadla meşgul olmaları şeklinde anlatmıştır. Yi­ne bu mektupta şöyle söylemiştir:

“Doğrusu şerîate uyanlar, bilmedikleri bir ilah'a ibâdet ediyorlar ve cisminden değil, ancak isminden birşeyler bek­liyorlar.” Yine orada demiştir ki:

“Dehrîlere (Maddeciler=Materialists) ik­ram et; çünkü onlar bizden, biz de onlardanız.” Bu noktada, Bâtıniyye ile Dehriyye arasındaki yakınlığın doğruluğunu görürüz. Bunu destekleyen hu­suslardan biri de şudur. Mecûsîler, Zerdüşt'ün peygamberliği’ni ve ona Yüce Allah'tan vahy indiğini iddia ederler. Sâbiîler de Hermes, Vâlîs, Zervisyus, Eflâtun ve feylosoflardan bir topluluğun peygamberliklerini iddia ederler. Şerîate uyan öteki sınıfların herbiri, nübüvvetlerini kabul ettikleri kimsele­re gökten vahy indiğine inanırlar ve derler ki:

“Bu vahy, emir, yasak, ölüm­den sonraki gelecekten, sevâb ve cezadan ve geçmiş amellerin karşılığının verildiği cennet ve cehennemle ilgili haberleri içine alır. Bâtıniyye ise, mucizeleri inkâr ederler. Meleklerin gökten vahy, emir ve yasakla inmeleri­ne karşı çıkmak şöyle dursun, gökte melek bulunmasını bile inkâr ederler.” Onların tevîl ettiklerine göre melekler, ancak kendi bid'atlerine çağıran dâileridir. Şeytanları muhalifleri, İblisleri de muhaliflerinin bilginleri olarak te'vîl ederler.

Onlar, peygamberlerin başa geçmeyi şiddetle arzu eden insanlar oldukla­rını; peygamberlik ve imamet iddiası ile başkanlık peşinde koşarak toplu­lukları dinî kanunlar ve hileye dayanmak suretiyle idare ettiklerini iddia, ederler. Onlardan herbiri, yedi katlı devir sahibidir. Yedi devir geçtiği zaman, başka bir devir tarafından takip edilirler. Nebî ve vasiden [676]' söz ettik­leri zaman şöyle derler:

“Doğrusu nebî, Nâtık (konuşan)'dır; vasî ise, onun Esâsıdır ve Fâtık (sözü açan)'dır. Fâtık'ın işi, gördüğü şekilde ve arzusu istikmetinde Nâtik'ın konuşmasını yorumlamaktır. Kim onun bâtını te'vîline bürünür ve onu yaşarsa, o, itaatkâr meleklerdendir; kim zahir ile amel ederse, o da inkarcı şeytanlardandır.”

Sonra şerîatin esaslarından herbirini, sapıklığa götürecek biçimde te'vîl ettiler ve şunları ileri sürdüler. Namazın anlamı, imamlarına bağlılıktır. Hac imamı ziyaret ve onun hizmetini sürdürmektir. Oruçtan maksad, yemek'ten kesilmek değil, imamın sırrını açığa vurmayı terketmektir. Onlara göre zina, ahd ve misakın zıddına sırları açığa vurmaktır. Onlar, ibâdetin anlamını bilen kişiden farzların düşeceğini ileri sürdüler ve bu konuda,

“Yakîn gelinceye kadar Rabbine ibâdet et!” [677] âyetini tevîl ettiler ve yakîn” kelimesini, “te'vîli bilmek” şeklinde açıkladılar.


el-Kayravânî, Süleyman b. el-Hasan'a yazdığı yazısında diyor ki:

“Sana, insanları Kur'an, Tevrat, Zebur ve İncil hakkında şüpheye düşürmeni; onla­ra şerîatleri kaldırmayı, âhiretin ve kabirlerden dirilişin olmayacağını, gök­lerde meleklerin bulunmadığını ve yeryüzünde cinlerin yokluğunu propa­ganda etmeni tavsiye ederim. Sonra onları, Adem'den önce birçok beşerin bulunduğu görüşüne çağırmanı öğütlerim; çünkü bu, âlemin kadîmliği hususunda sana yardımcı olacaktır”.

Bu husus, Bâtıniyye'nin âlemin kıdemine inanan ve Yapıcıyı (Sâni') in­kâr eden Dehriyye (Maddeciler) oldukları yolundaki iddiamızın doğruluğu­nu gösterir. Şerîatlerin ibtâli ile ilgili söz de, onlara karşı iddiamıza destek olur. Nitekim el-Kayravânî, Süleyman b. el-Hasan'a yazdığı mektubunda şöyle diyor:

“Senin, peygamberlerin gösterdikleri mucizeler ve sözlerindeki çelişkileri kavrayacak derecede ilim sahibi olman gerekir. Sözgelişi İsâ b. Meryem Yahudilere demişti ki:

Ben Musa'nın şerîatini kaldırmıyorum; ama sonra Cumartesi'nin yerine Pazar'ı haram gün kılmak suretiyle, Musa'nın şerîatini kaldırdı ve Cumartesi günü çalışmayı mubah kıldı. Sonra Musa'nın kıblesini, tam aksi yöne değiştirdi. Bu sebepten Yahudiler onu, sözleri birbirine uymadığı için öldürdüler.

Sonra o {el-Kayravânî), ona (Süleyman b. el-Hasan) dedi ki:

“Kendisine ruhun ne olduğu sorulduğu zaman, cevabını bilmediği ve sorunun cevabı da kendisine bildirilmediği için, 'Ruh, Rabbimin emrinden ibârettir [678]diyen baskı altındaki ümmetin başkanı gibi olma. İddiasında, fevkalâde iyi hîle ve hokkabazlıktan başka bir delili bulunmayan Musa gibi de olma. Nitekim onun zamanındaki yönetici (Firavun), onun herhangi bir delilini bulamayınca, ona, 'Benden başkasını ilah edinirsen. [679] kavmine de, 'Sîzin en yüce rabbiniz benim. [680] demiştir; çünkü o, devrinde, zamanın sahibi idi.”

Sonra o, mektubunun sonunda şöyle diyor:

“Akıllı olduğunu iddia eden fakat sonra güzel bir kızkardeşi veya kızı varken, onu güzelliğinden dolayı kendisine eş (zevce) olarak almayıp şahsına haram kılarak yabancı birine nikahlayan kimsenin acâibliğinden daha başka şaşılacak birşey olur mu? Eğer bu câhilin aklı olsaydı, kızkardeşi ve kızı üzerinde, bir yabancıdan daha çok hak sahibi olduğunu bilirdi. Bu işin gerçek yönü ancak şudur:

Efen­dileri (Hz. Muhammed), onlara iyi ve güzel şeyleri haram kılmış ve onları, akıl erdirilemeyen bir Gâib'le korkutmuştur. İleri sürdüklerine göre bu Al­lah'tır. O, onlara kabirden diriliş, hesâb, cennet ve cehennem gibi hiçbir za­man görmeyecekleri şeylerin varlığından söz etmiştir. Öyle ki, böylece onla­rı kısa sürede, köleleştirmiş ve hayatı süresince kendine, vefatından sonra da soyuna hizmetçi kılmıştır. Böylece,

“...Ben sizden buna karşı yakınlara sevgiden başka bir ücret istemem...” [681] diyerek onların mallarını mubah saymıştır. Onun onlarla olan işi peşindi; ama onların onunla olan işleri ise, geri bırakılmıştı. O onların hayatlarını ve mallarını, hiç gerçekleşmeyecek bir gelecek hayatı bekleme karşılığında hemen ortaya koymalarını istedi. İşte cennet, bu dünya ve nimetlerinden başkası mıdır? Ve cehennem de, azabı da, namaz, oruç, cihad ve hacdan yorgun ve bitkin düşmüş serîate uyanların içinde bulundukları durumdan başkası mıdır?”

Sonra o bu mektupta, Süleyman b. el-Hasan'a şöyle demiştir:

“Sen ve kardeşlerin, Firdevs'e vâris olacak vârislersiniz. Aslında siz, O'nun, Dinî Kanunları (Nevâmîs) sahiplerinin şerîatlerine sımsıkı sarılmış olan câhille­re haram kılınmış nimetleri ve lezzetlerine bu dünyada kavuşmuş durum­dasınız. Onların durumuna kıyasla kavuştuğunuz neş'eden dolayı sizleri kutlarım!”

Anlattığımız bu şeylerde, Bâtıniyye'nin maksadının Dehriyye (Maddeciler/Materialists) mezhebinin görüşlerini yaymak, haramları helâl kılmak ve ibâdetleri terketmek olduğu açıkça görülür.

(Not: Batinilerle alakalı bu bilgileri okuyanlar, onların günümüzdeki Komünist, Ateist, Laik, Darwinist, Liberal vesair güruhtan her tür dinsiz, maddeci akımın tarihteki öncülüğünü yaptıklarını ve de günümüzde çağdaşlık, ilericilik gibi isimler altında dünyaya hakim olan ideolojinin aslında Batinilik olduğunu görürler. Şu farkla ki o dönemler, dinin hakim olduğu bir devir olduğundan dolayı Batiniler, kendi akidelerini dinin farklı bir yorumu kisvesi altında takdim ederken, şu anda ise artık onların hakim olduğu bir çağ olduğundan dolayı fikirlerini saklamaya ya da dini kisveye büründürmeye ihtiyaç duymamaktadırlar. Batinilerin livata yani eşcinselliği ve de mahremlerle nikahlanmayı yani ensest ilişkileri mübah sayacak kadar haramları helal kılma hususunda ileri gittiklerine de dikkat edilmelidir. Şu da bilinmelidir ki bugün bu Batini/İbahi anlayış Türkiye dahil dünya devletlerinin büyük çoğunluğunda hakim durumdadır ve bu haramların hiç birisi mevcut kanunlarda suç sayılmamaktadır. Kendi Batini ajandalarına göre dünyayı yöneten örgütler, önce bütün haramları dünya çapında sinsice suç olmaktan çıkarmışlardır. Günümüzde ise bu haramların toplum nezdinde ve kanuni açıdan tamamen meşrulaşması, yasal güvenceye kavuşması için mücadele vermektedirler. Sırasıyla zina ve livata dünyanın büyük çoğunluğunda meşrulaştırılmış durumdadır. Küresel Batini lobinin -imkan bulduklarında- bundan sonraki aşamada da ensest ve diğer sapkınlıkların meşrulaşması için çalışacağından şüphe duyulmamalıdır. Kısacası tehlike büyüktür, uyanık olunmalı ve bu şeytanlara asla projelerini uygulama imkanı verilmemelidir. Tevhid Ehli.)



Bölüm Dipnotları:

[676] Kevserî (s. 178) ve Abdulhamîd (s. 296)'de -vahy”. Halkın, yazma nüshayı, doğru olarak “vasî” şeklinde okumuştur, s. 134. Anlam bakımından daha uygun düştüğü için, bız “vasî” şeklini tercih ettik.

[677] Hicr: 15/99.

[678] Îsrâ: 17/85.

[679] Şuarâ: 26/29.

[680] Nâziât: 79/24.

[681] Şûra: 42/23.


Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1967
  • Değerlendirme Puanı: +50/-0
Ynt: BATİNİ/EZOTERİK AKIMLAR HAKKINDA!
« Yanıtla #4 : 25.08.2020, 23:35 »
Sonra Bâtıniyye'nin boş kafalıları avlamak ve onları bid'atlerine çağır­mak için uyguladıkları, muhtelif mertebelerden oluşan hileleri vardır. Bu mertebeler sırasıyle şöyledir:

Teferrüs; Te'nîs; Teşkîk; Talik; Rabt; Tedlîs; Te'sîs; İmân Mîsakı ve Ahd; sonuncusu da Hal' ve Sulh. [682]

Teferrüs:
 
Teferrüse gelince onlar derler ki gizliliğe uyma hususunda sağlam zahirî şeyleri Bâtınî bir anlama gelecek şekilde te'vîl edebilmede bilgili olmak kendi bid'atlerine çağıran bir dâînin ilk şartıdır. Bunlarla birlikte o aldatılabilecek ve saptırılabilecek kimse ile aldatılamıyacak olanı ayırabilmelidir. Bu sebepten dâîlerine verdikleri öğütlerde şöyle söylemişlerdir:

“İçinde lâmba bulunan bir evde konuşmayınız.” “Lâmba” sözü ile kelâm il­mini, akıl yürütme ve tartışma usûllerini bilen kimseyi kastetmişlerdir. Ayrica dâîlerine şöyle demişlerdir:

(Not: Bağdadi rahimehullah, kelam yerine sünnet deseydi daha iyi olurdu! Zira kelam ilmi, Batini sapkınlığını engellemek bir yana, bilakis onların sapıklığının daha çok kök salmasına sebeb olmuştur. Mesela kelamcıların büyüklerinden Gazali, kelam metoduyla beraber Batinileri reddettiği halde onların görüşlerinden birçoğunu kelam ve tasavvuf adı altında İslami ilimler arasına dahil etmiştir! Tevhid Ehli.)

“Tohumunuzu çorak araziye atmayınız!” Onlar bu sözle, çorak arazideki tohumun hiçbir meyve vermeyişi gibi, dâîlerinin, kendilerinde hiçbir tesir bırakmayacak olanlar yanında bid'atlerini açığa vurmalarını engellemek istemişlerdir. Aptal mensuplarının kalplerini verimli toprak olarak adlandırmışlardır; çünkü onlar, onların bid'atlerini kabul etmişlerdir.

Bu örneğin tersine çevrilmesi daha isabetli olacaktır; çünkü bereketli kalpler, “sağlam dinî” ve “doğru yol”u (es-sırâtu'1-mustakîm) kabul edenler­dir. Bunlar sapıklıkların şüpheleri ile gevşemez ve kaymazlar ve tıpkı suda paslanmayan, toprakta cürüyüp kaybolmayan ve ateşte yok olup gitmeyen saf altın gibidirler. Çorak toprak ise, Bâtınîlerin kalpleri ve öteki zındıklar gibidir. Bunlara, ne akıl engel olabilir, ne de kanunlar. Bunlar pistirler, kirlidirler, cansız ölüdürler. “Onlar şüphesiz davarlar gibidirler; hayır, daha da sapık yolludurlar.” [683]

Beslendikleri yerde domuzların yiyecekle­rini ayıran ve sahralarında üzüm yemeyi helâl kılan, onların da rızktan paylarını ayırmıştır; çünkü, “O, yaptığından sorumlu değildir, onlarsa sorumlu tutulacaklardır”. [684]

Yine onlar şöyle de söylemişlerdir:

Kendi mezheplerine çağıran bir dâî­nin, muhtelif sınıfların çağırılma yollarını bilmesi gerekir. Çeşitli sınıflar, bir tek yolla çağırılmazlar. Aksine her sınıftan insanın Bâtınî mezhebine ça­ğırıldıkları bir yolları vardır.

Söz gelişi dâî, nıezhebe çağıracağı kişinin ibâdete meylettiğini görürse onu zühd ve ibâdete sevkeder. Sonra ona ibâdetlerin anlamı ve farzların se­beplerini sorar ve onu bu hususlarda şüpheye düşürür.       

Dâînin gördüğü kimse utanmaz ve ahlâksızın biri ise, ona şöyle der:

“İbâdet, aptallık ve ahmaklıktır. Zekâ, ancak lezzetlere ulaşmaktadır.” Ve ona, şâirin şu sözünü misâl getirir:

Halkı gözetip koruyan kederden ölür;

Fakat cesur, lezzeti elde eder.

Dâî, dininden veya âhiretten (meâd), sevâb ve cezadan şüphe eden birini görürse, bunların mevcut olmadığını açıklar ve onu, haramları helâl sayma­ya sevkeder ve onunla birlikte, utanmaz şâirin şu sözleriyle avunur:

(Ahirette) Söz verdikleri et ve şarap için, kırmızı şarabın lezzetinden mi vazgeçeceğim?

Hayat, sonra ölüm., sonra diriliş... Ey Amr'ın annesi; Bütün bunlar uy­durma sözlerdir.

Eğer dâî, Sebeiyye, Beyâniyye, Muğiriyye, Mansûriyye ve Hattâbiyye gıbi, Râfızîlerin Gulât takımından olan birine rastlarsa, onunla âyetleri ve hadisleri te'vil ederek konuşma ihtiyacında kalmaz; çünkü onlar da âyet ve hadîsleri, sapıklıklarına uygun olarak Bâtiniyye ile beraber te'vîl ederler.

Dâî, Râfızilerden bir Zeydî veya sahabenin ileri gelenlerine saldırma te­mayülünde olan bir İmâmî görürse, ona sahabilere sövmek suretiyle yaklaşır. Onu, Benû Teym düşmanlığı ile doldurur; çünkü Ebû Bekr bu kabiledendi. Benû Adiyy düşmanlığı ile bezer; günkü Ömer b. el-Hattâb onlardandı. Benû Umeyye düşmanlığına teşvik eder; günkü Osman ve Muâviye de bunlardandı. Çağımızın Bâtınîleri, pek muhtemeldir ki, İsmâil b. 'Âbbâd'ın şu sözleriyle tatmin bulmaktadırlar:

Vasî'yi sevmekten ve Nebî'nin çocuklarını üstün görmekten dolayı ce­henneme girmek,

Bana, Teym ve 'Adiyy'le beraber temelli kalacağım 'Adn cennetlerinden daha sevimli gelmektedir.

Abdulkaahir der ki:

Bu beyitleri söyleyene, şu sözlerimizle cevap ver­dik:

Teym veya 'Adiyy'in düşmanı olduğun halde, 'Adn cennetinde olacağını mı sanıyorsun?

Oysa onlar seni, Semûd'dan daha kötü bir durumda terkettiler; onlar se­ni, bir piçten daha rezil bir vaziyette bıraktılar.

Eğer Nebî'nin Sıddîk'i sana düşman olursa, yarın cehennem ateşinde ya­nacaksın.

Dâî, el attığı şahsın Ebû Bekr ve Ömer'e bağlı olduğunu görürse, onun yanında onları metheder ve der ki:

“Bu ikisinin, şeriatın yorumlanmasında rolleri vardır. Bu sebepten Nebî, Ebû Bekr'i mağarada, sonra da Medine'de dost edindi ve ona, mağarada, şerîatinin yorumunu bildirdi.” Yakınlık kurulmak istenen sahıs-Ebu Bekr ve Ömer'in sözü edilen yorumları ile soru sorarsa, ona açıklayacağı şeyleri gizli tutması hususunda ondan ahd ye mısak alır. Sonra ona, yorumlardan bir kısmını azar azar anlatır. Eğer o şa­hıs, bu söylenenleri benimserse, kalanları da açıklar. Fakat ilk te'vîli kabul etmezse, geri kalanlar hususunda onu merakta bırakır ve bunları ondan gizli tutar. Böylece aldatılmış olan şahıs, şerîatin esaslarında şüpheye düşer.

(Not: Bu tesbitler Eşari kelamcılarının önde gelenlerinden birisi olan Abdulkahir el-Bağdadi'ye aittir. Onun Batinilerden naklettiği bu görüşler, bugün güya Ehl-i Sünnete, hatta bir kısmı Eşariliğe mensubiyet iddia eden Nakşibendiler vb tasavvuf ehlinin sözleriyle aynıdır! Bugün bütün Nakşibendi kolları, tarikat silsilelerini Ebubekr radiyallahu anh'a dayandırır ve Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem'in bu gizli tarikat ilmini ona mağarada iken verdiğini iddia ederler. Halbuki Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem'in hicretini konu alan hadis ve siyer kaynaklarının hiç birisinde bu rivayet ne sahih, ne zayıf hatta ne de uydurma bir senetle dahi yer almaz! Öyle görülüyor ki Batinilerin Sünniler arasında faaliyet gösteren kolları bu hikayeyi uydurmuş ve böylece Nakşilik gibi Sünni görünümlü Batini tarikatlar teşekkül etmiştir. Günümüzde de Türkiye'de halen İsmailağa, Menzil vb Nakşibendi kolları Batini zındıklarının uydurduğu bu hikayeyle insanları aldatmaktadır.

 
Bâtıniyye mezhebinin gelişme kaydettiği topluluklar, birkaç sınıfa ayrı­lır:

1) Şunlardan biri, Nebatîler, Kürtler ve Mecûsilerin oğulları gibi, ilmî esaslar ve tartışma yollarını kavramakta görüşleri kıt olan geniş halk toplu­luklarıdır.

2) İkinci sınıf. Acemlerin Araplara üstün olduklarına inanan ve hükümranlığın yeniden İranlı’lara geçmesini temenni eden milliyetçiler (şu'ûbiyye)'dir.

3) Üçüncü sınıf, Nebî aralarından çıktığı için Mudar'a kin besleyen Benû Rebî'a'nın kıt akıllılarından ibarettir.


Bu sebeptendir ki, Abdullah b. Hazım es-Sulemî, Horasan'daki hutbesinde şöyle söylemiştir:

“Doğrusu Rebî'a, Nebî'sini Mudar'dan gönderdiği için, Allah'a daima kızmıştır.” Rebî'a'nın Mu­dar'a karşı kıskançlığından dolayı, Benû Hanîfe, nasıl Benû Mudar arasın­da bir nebî varsa, Benû Rebî'a arasında da bir   nebî   olmasını   arzu ettiklerinden Museylimetu'l-Kezzâb'a bey'at etmişlerdir. Aldatılmış İranlı veya kin besleyen kıskanç Rebî'a'lı yakınlık gösterdiği takdirde, Bâtınî ona, “Senin kabilen, mülke sahip olmaya Mudar'dan daha çok hak kazanmıştır” der ve hükümranlığın kendi kabilesine dönüş yolları üzerinde onun görüşle­rini araştırır. Eğer o şahıs, kendisine bu mesele hakkında soru sorarsa, der ki:

“Doğrusu Mudar şerîatinin sonu gelecektir. Artık onun sonu yaklaşmış­tır ve onun son buluşundan sonra, mülk size avdet edecektir”. Sonra ona, adım adım İslâm şerîatinin inkârını te'vîl yoluyla anlatır. Eğer onun bu anlattıklarını kabul ederse, apaçık bir dinsiz olur; ibâdetleri ağır görür ve haramların helâl kılınması hoş gelir. İşte bu, Teferrüs'ün derecelerinin açıklanmasıdır. [685]


Bölüm Dipnotları:

[682] Ebu Mansûr Abdulkaahir el-Bağdâdî, Mezhepler Arasındaki Farklar, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 219-230.

[683] Furkân: 25/44

[684] Enbiyâ: 21/23.

[685] Ebu Mansûr Abdulkaahir el-Bağdâdî, Mezhepler Arasındaki Farklar, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 230-233.


Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1967
  • Değerlendirme Puanı: +50/-0
Ynt: BATİNİ/EZOTERİK AKIMLAR HAKKINDA!
« Yanıtla #5 : 26.08.2020, 20:42 »
Te'nis:
 
Onlara göre Te'nîs derecesi, teferrüs derecesine çok yakındır. Te'nîs, insanın kendi mezhebiyle ilgili benimsediği şeyleri gözünde süslemek, bundan sonra benimsediği şeylerin yorumunu sormak ve onu, bizzat kendi inancının esasları hakkında şüpheye düşürmektir. Eğer davet edilmekte olan kişi bu hususta ona birşey sorarsa "Bunun bilgisi imamdadır" der. Böylece, Bâtınilğe davet edilmekte olan kişi, (Kur'an'ın) zahiri ve Sünnetlerden kastın, dilde anlaşılan şey olmadığına inanıncaya kadar Teşkîk (şüpheye düşürme) derecesine varmış olur. Böylece yasaklanan şeyleri işlemek ve ibadetleri terketmek, ona, pek kolay gelir. [686]

Rabt:

 
Onlara göre Rabt (Bağlılık), davet olunacak şahsın nefsini, şerîatin esas­larını te'vîl isteği hususunda merakta bırakmaktır. Bu durumda o, onların, şerîatin esaslarını kaldıracak şekilde yaptıkları te'vîli ya kabul eder, ya da bu konuda şüphe ve şaşkınlık içinde kalır, [687]

Tedlîs:
 
Tedlîs derecesi, onların tüme varım (nazar) ve tümden gelini (istidlal) esaslarını bilmeyen aldatılmışa, “Doğrusu (Kur'an'ın) zahir anlamları azâb, bâtını ise rahmettir” şeklindeki sözleridir. Bu hususta, Kurandaki, “İnananlarla iki yüzlüler arasına, kapısının içinde rahmet ve dışında azâb olan bir sûr çekilir” [688] âyetini nakleder. Eğer aldatılmış kimse, onlardan “kapının içi” sözünün yorumunu sorarsa, derler ki:

“Yüce Allah'ın peygamberi ile Sünnet'i, ahd ve misak alınması halinde olur. Nitekim O şöyle buyurmuştur:  “Peygamberlerden söz   almıştık. Senden, Nûh'dan Musa'dan, Meryem oğlu İsa'dan sağlam bir söz almıştık.” [689]

Allah'ın şu âyetini de naklederler:

 “...Allah'ı kendinize kefil kılarak pekiştirdiğiniz yeminleri bozmayın”. [690]

Eğer, aldatılmış kişi, onlara sağlam yeminlerle ve boşanma, köle azâd etme ve mallarını bağışlama üzerine yemin ederse, onlar onu bunlarla sımsıkı bağlamış olurlar ve zahirleri, inandıkları istikamette ortadan kaldıracak şekilde te'vîl ederek anlatırlar. Eğer ahmak adam, onların bu anlattıklarını kabul ederse, bâtını yönden zındıkların dî­nine girmiş ve zahiren de, İslâm'la örtünmüş olur. Fakat daha önce yemîn etmiş biri, bu zındık batinilerin tevillerine inanmaktan çekinirse, sırların­dan kendisine söyledikleri şeyleri gizleyeceğine dair onlara söz vermiş bu­lunduğu için, bu durumu onlardan saklar. Ancak o kişi, onların te'vîllerini kabul ederse, ona yemin ederler ve onu İslâm dîninden sayarlar. İşte o za­man ona derler ki:

“Zahir kabuk gibidir, bâtın ise, öz gibidir. Öz de kabuk­tan daha hayırlıdır.”

(Not: Bu öz-kabuk söylemi, bugün de birçok tasavvufi-batini ekolün kullandığı bir slogandır! Tevhid Ehli.)

Abdulkaahir der ki:

Bâtiniyye dâvetine girmiş; fakat sonra Yüce Al­lah'ın doğru yolu bulmasını sağlandığı ve onlara ettiği yeminleri çözmesi hususunda yol gösterdiği bir kimsenin bana anlattığına göre, onlar, o kimse­den yeminle söz aldıkları zaman ona dediler ki:

“Müslümanların, Nûh, İbrahim, Mûsâ, İsâ, Muhammed gibi, peygamberleri ile nübüvvet iddiasın­da bulunan bütün şahıslar, halka reislik etmekten hoşlanan Kanun (Nâmus) ve olağandışı şeylerin adamlarıdır. Böylece onlar, halkı sihirbazlıkla aldatmışlar ve onları şerîatlerinin köleleri kılmışlardır.”

Bana bunları anlatan dedi ki:

Sonra bu sırrı bana açıklayan kimse, şöyle demekle bizzat kendisi tenakuza düşmüş oldu:

“Muhammed b. İsmail b. Ca­fer'in Mûsâ b. İmrân'a ağaçtan seslendiğini ve ona, 'Ben şüphesiz senin Rabbinim; ayağındakileri çıkar; çünkü sen, kutlu bir vadi olan Tûvâ'dasın' [691] dediğini bilmen gerekir.” (Bunları anlatan) Dedi ki:

Bunun üzerine ona, “Gözün çıksın! Tutup beni, âlemin kadîm yaratıcısı olan Rabbi inkâra çağı­rıyorsun, sonra da kalkıp yaratılmış bir insanın ilahlığını kabul etmemi is­tiyor ve diyorsun ki, 'O (Muhammed b. İsmail), doğumundan önce Musa'yı gönderen bir ilâhtı.' Sana göre Mûsâ, olağan dışı şeyler gösteren biri ise, onu gönderdiğini ileri sürdüğün kimse ondan da yalancıdır” dedim. Bunun üzerine bana, “Sen, ebedî felah bulmazsın” dediğini ve sırlarını bana açıkla­dığına pişman oldu. Ben de onların bid'atlerinden tövbe ettim. Bu, onların kendilerine uyanlara tatbik ettikleri hilelerinin açıklanmasıdır.

Yeminlerine gelince, dâîleri, yemîn eden kişiye şöyle der:

 “Allah'ın yemi­nini, Allah'ın sözünü (misak), O'nun zimmetini, resullerinin hakkını ve Allah'ın söz ve yemin olarak nebilerinden aldıklarını kendi nefsine yüklemiş bulunuyorsun ki, benden işittiklerini, benimle ve senin; zamanın sahibi, imamla ve onun taraftarları (şîası) ile ve bu ülkede ve öteki ülkelerde bulunan ona uyan kimselerle ve ister erkek ister kadın olsun ona boyun eğenlerle ilgili olarak bildiklerini gizleyeceksin. Bunun ne azını, ne de çoğu­nu açıkla. İster yazı ile, ister işaretle olsun, zamanın sahibi olan imam izin vermedikçe veya ona davette kendisine izin verilen (el-Me'zûn), açıklanması hususunda sana müsaade etmedikçe, onu imâ edebilecek hiçbir şeyi açığa vurma. İzin verildiği zaman da, ancak sana izin verildiği kadarını yap. Böy­lece sen, verdiğin söze uymayı nefsine yüklemiş ve hem gönül hoşluğu, hem kızgınlık, hem arzu, hem de korku anlarında, nefsini, sözünü tutmaya mec­bur kılmış durumdasın.” “Evet” der. Eğer, “Evet,” derse, ona şöyle söyler:

“Ayrıca sen, beni ve "sana adını vereceklerimi, senin kendini koruduğun şey­lerden Allah'ın ahdi ve senin O'nunla olan sözünle ve O'nun ve resullerinin zimmetiyle korumak ve onlarla açık ve kapalı olarak samimiyet kurmak üzere söz vermiş bulunuyorsun. İmamın, yakınlarının ve dâvetine mensup olanların, ne şahıslarına, ne de mallarına ihanet edeceksin. Bu inançta hiç­bir te'vîle yanaşmayacak ve onları geçersiz kılacak şeylere inanmayacaksın. Eğer bunlardan birini işleyecek olursan, Allah'tan, resullerinden, melekle­rinden ve Yüce Allah'ın Kitâblar’ında indirdiği şeylerin tamamından uzak­sın. Sana anlattığımız bu şeylerin birine karşı çıkacak olursan, Allah'a vâcib bir adak olarak O'nun Evi'ne yaya yüz defa haccetmen icâbeder. Bu durum­da kaldığın sürece sâhib olduğun şeyler, fakirler ve miskinler için birer sa­dakadır. Herhangi bir hususa muhalefet ettiğin gün veya ondan sonra, mül­kiyetinde bulunan köle, hür kılınır. Şu anda veya muhalefet ettiğin günde sahib olduğun veya ondan sonra evleneceğin bütün karıların, senden üç bo­şanma (talâk-ı selâse) ile boşanmış olur. Yüce Allah, yemîn ettiğin şeylerde niyetine ve içinde gizlediğin inancına şahittir.” Eğer, “Evet” derse, ona, “Seninle bizim aramızda şahit olarak Allah yeter” der.

Aldatılmış kişi bu yemini ettiği zaman, bu yeminden dönmenin mümkün olmadığını zanneder. Aldatılmış kişi, yeminlerin onlara göre geçerli olmadı­ğını ve bozulmadığını hiç bilmez. Oysa onlar, gerek yemîn etmede, gerek ye­mini bozmada, âhirette, ne günah, ne keffâret, ne utanma, ne de cezanın bu­lunduğuna inanırlar. Kadîm bir ilahı kabul etmeyişleri söyle dursun, âlemin yaratılmış olduğuna inanmaz, gökten inmiş bir kitabın ve kendisine vahyin indiği bir peygamberin varlığını kabul etmezlerken, nasıl olur da Al­lah, Kitâb'ları ve peygamberleri adına yemin etmek onlara göre geçerli ola­bilir? Rahman ve Rahîm olan Allah'ı, ancak adına propagandada bulunduk­ları kendilerine mahsus reisleri olarak görmeyi dinlerinin bir esası sayarlarken, nasıl olur da Müslümanlar’ın yeminleri onlar için geçerli olabilir? Onların arasında Mecûsîlerin dinlerine meyledenler şu iddiada bulun­dular:

“İlâh bir Nûr'dur; karşısında da O'na üstün gelen ve mülkünde çekişen Şeytan vardır.” Ayrıca onlar, Kabe'nin bir anlamı olduğuna inanmaz ve üstelik haccedenle 'umre yapanı alaya alırlarken, nasıl olur da hac ve umre adağı, onlara göre bir ölçü olabilir? Bütün kadınları nikâhsız olarak kendilerine helâl sayarlarken, nasıl olur da boşanma onlara göre ge­çerli olabilir? İşte bu, yeminin onlara göre açıklanmasıdır.

Yeminin Müslümanlar katındaki hükmüne gelince., biz deriz ki, yemîn eden kişinin ettiği her yemin, nefsini bir işe yöneltme teşvikinin başlangıcı­dır, ki bu da onun niyetidir. Kendisine yemin ettiren bir hâkim veya bir hükümdar yanında yapılmış olan her yemîne bakılır:

Eğer yemîn, yemîn eden kişinin iddia ettiği şeyi inkâr eden birine karşı yapılmış ve bunda iddiacı, iddia edilene karşı zâlimce davranmışsa, yemîn edenin yemini kendi niyeti­ne uygundur. Ancak iddiacı haklı ve inkarcı iddiacıya karşı zâlim ise, inkar­cının yemini, hükümdarın niyetine göre­dir ve yemîn eden, yeminini bozmuş olur.

Bu mukaddimeler (öncül) doğru olduğu takdirde, Bâtiniyye inanışını araştıran biri, onların bid'atlerini halka açıklamak veya onları yıkmak is­terse, yemininde mazurdur ve yemini niyetine göre olur; ama yemininde, Yüce Allah'ın dilemesi için kalbinde bir istisna yaparsa, yeminleri onu bağ­lamaz ve Bâtıniyye'nin sırlarını halka açıklamakla da yeminini bozmuş ol­maz; kadınları ondan boşanmaz; köleleri serbest bırakılmaz ve bundan do­layı da sadaka gerekmez. Bâtınilerin reisleri, Müslümanlara göre imam değildirler. Bu bakımdan onun sırrını açığa vuran, imamın sırrını açığa vurmuş olmaz ancak bir kâfir zındığın sırrını ortaya koymuş olur. Bir me’sur hadîste şöyle buyurulmuştur:

“Fâsıktan, halkın sakındığı şeylerle söz ediniz.”

İşte bu, onların yeminlerle adam aldatma yollarının acıklamasıdır. [692]


Bölümün Dipnotları:

[686] Ebu Mansûr Abdulkaahir el-Bağdâdî, Mezhepler Arasındaki Farklar, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 233.

[687] Ebu Mansûr Abdulkaahir el-Bağdâdî, Mezhepler Arasındaki Farklar, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 233.

[688] Hadîd: 57/13.

[689] Ahzâb: 33/7.

[690] Nahl: 16/91

[691] Tâ-Hâ: 20/12.

[692] Ebu Mansûr Abdulkaahir el-Bağdâdî, Mezhepler Arasındaki Farklar, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 233-236.



 

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1967
  • Değerlendirme Puanı: +50/-0
Ynt: BATİNİ/EZOTERİK AKIMLAR HAKKINDA!
« Yanıtla #6 : 29.08.2020, 16:44 »
Teşkîk:
 
Akılsız kitleleri Teşkîk (Şüpheye Düşürme) yoluyla aldatmalarına gelin­ce., bu sistemlerden biri şudur:

Basit halk kitlelerine, zahir anlamları dışın­da bir şüpheye düşürmek suretiyle şerîat hükümleri ile ilgili meselelerde sorular sorarlardı. Sık sık da aklı kıt topluluklara, kendi reislerinden, baş­kasının bilemiyeceği birtakım bilgilerin varlığını düşündürmek suretiyle duyularla alâkalı sorular da sormuşlardı Dâînin aldatılmış kişi için ortaya attığı meselelerden bir kısmı şöyledir:

İnsanın neden iki kulağı, bir dili var­dır? Erkeğin neden bir tenasül organı, iki yumurtalığı vardır? Neden sinir­ler beyine, damarlar akciğere, atardamarlar da kalbe bağlıdır? Öteki hay­vanların göz kapaklarının altında değil de yalnızca üst göz kapağında kirpik olurken, insan göz kapaklarının her ikisinde, hem alt hem de üstün­de, niçin kirpik bulunmaktadır? Neden insanın memeleri göğüste, hayvan­ların göğüsleri ise karınlarındadır? Niçin atın bezeleri, işkembesi ve topuk­ları yoktur. Yumurtlayan hayvan ile, doğuran ama yumurtlamayan hayvan arasında ne fark vardır? Tatlı su balığı ile deniz balığını ayıran şey nedir? Bunlarla ilgili bilgilerin, reislerinde olduğu şüphesini doğuran bunlara ben­zer daha pekçok soru...

Onların Kur'ân hakkındaki sorularından bir kısmı, “Elif-Lâm-Mîm”, “Hâ-Mîm”,  “Tâ-Sîn”, “Yâ-Sîn”, “Tâ-Hâ”   ve “Kâf-He-Ye-Ayn-Sâd” gibi, Sûrelerin başında yer alan harflerin (hurûfu'l-hecâ') anlamları hakkındadır. Onlar sık sık dediler ki:

“Alfabenin harflerinden herbirinin anlamı nedir? Alfabenin harfleri niçin yirmidokuzdur? Harflerden bir kısmı neden nokta­lanmıştır ve neden bir kısmının noktası yoktur? Neden bir kısmının, kendi­sinden sonra gelen harfe bitişmesi uygun görülmüştür?” Ve aldatılmış kişi­ye sık sık dediler ki:

“...O gün Rabbinin arşını onlardan başka sekiz tanesi yüklenir” [693] âyetinin anlamı nedir? Ve Yüce Allah, neden cennetin kapıları­nı sekiz, cehennemin kapılarını da yedi tane yapmıştır? Ve, “Orada ondokuz bekçi vardır” [694] âyetinin anlamı nedir? Ve bu sayının faydası nedir? Onlar, sık sık, içinde çelişki bulunduğunu vehmettikleri âyetler hakkında sorular sormuşlar ve bunların yorumunu, reislerinden başka kimsenin bil­mediğini ileri sürmüşlerdir. Sözgelişi, bu türlü âyetlerden biri şöyledir:

“O gün, ne insana, ne cîne suçu sorulur; buna ihtiyaç olmaz” [695] Bu âyetle bir­likte, başka bir yerde de şöyle buyurulur:

 “Rabbine and olsun ki, hepsini yaptıklarından sorumlu tutacağız”. [696]

Onların fıkıh hakkındaki sorularından bir kısmı şu görüşleridir: Neden sabah namazı iki. Öğle dört, akşam üç rek'at olmuştur? Neden her rek'at'ta bir rükû ve iki secde olmuştur? Neden abdest dört organa oluyor da, teyemmüm iki organa yapılıyor? Neden Müslümanların pekçoğuna göre temiz ol­duğu halde, meni akışından sonra gusl gerekiyor da, herkese göre pislik ol­masına rağmen idrardan dolayı gusl gerekmiyor? Neden ay hâli gören bir kadın, o sırada tutamadığı oruçlarını kaza ediyor da, bu halde iken kılmadı­ğı namazlarını kaza etmiyor? Hırsızlık için neden el kesme cezası uygulanı­yor da, zina için dayak cezası veriliyor? Hırsızlıkta hırsızlığı yapan elin ke­silmesi gibi, zina fiilinde zinayı yapan cinsiyet organı niçin kesilmiyor?.. Aldatılmış kişi bu soruları onlardan işittiği zaman, açıklanmaları için onla­ra başvurmakta ve onlar da ona, “Bunların bilgisi, bizim imamımızda ve sır­larımızı açığa vurmaya yetkili olan (el-Me'zûn) kişidedir” demektedirler. Bunların açıklanmasına ait bilginin, onların imamlarında veya onun izin verdiği kimse olan Me'zûn'da bulunduğu hususu, aldatılmış kişiye kabul et­tirildiği zaman, o kimse, Kur'ân ve Sünnet'in zahirinin, yalnızca zahirî açık­lamalar demek olmadığına inanmış olur. Böylece onlar, bu hile ile o kimseyi şerîatin hükümlerini yerine getirmekten uzaklaştırmış olurlar.

(Günümüzde de bu tarz safsata tarzı sorularla dikkat çekmeye çalışan ya da bu yolla, kendisinde başkalarında bulunmayan bilgiler olduğunu vehmettirmeye çalışan kişilerle karşılaşılabilir. Bunlar da Batinilerin farklı versiyonları olup, bunlara karşı dikkatli olmak icab eder. Tevhid Ehli.)


O kimse, ibâdetleri terketmeyi ve haramları helâl saymayı alışkanlık hâline getirdi mi, onlar, perdeyi o kimse için aralarlar ve derler ki:

“Eğer bizim herşeyden Müstağni ve Kadîm bir ilahımız olsaydı, kulların rükûlarında ve secdelerin­de, taştan bir evin etrafında dolaşmalarında (Tavaf), iki tepe arasında say etmelerinde O'nun için bir fayda bulunmazdı.” O kimse, onların bu açıkla­malarını kabul ettiği takdirde, Rabbinin tevhidinden soyunmuş ve Onu in­kâr ederek bir zındık hâline gelmiş olur.

Abdulkaahir der ki:

Onların, dinin esasları hakkında akılsız kitleleri şüpheye düşürmek amacıyla sordukları sorulara iki yönden cevap verilebi­lir.

Önce onlara denir ki, siz, şu iki durumun birinden yakayı kurtaramazsı­nız. Ya âlemin sonradan olduğunu (hudûs) kabul edecek ve bu âlemin, kul­larına istediğini istediği şekilde yükleyebilecek Kadîm, Alim, Hakîm bir Ya­pıcısı (Sâni') tasdik edeceksiniz; ya da bunu inkâr edecek ve âlemin kadîm olduğunu söyleyip Yapıcı'yı (Sâni') yokluğuna inanırsanız, “Allah şunu niçin farz kıldı; şunu neden haram etti; neden şunu yarattı ve niçin şunun ölçüsü­nü şöyle kıldı?” şeklindeki sözlerinizin hiçbir anlamı kalmaz. Birşeyi farklı kılan veya onu haram eden veya birşeyi yaratan veya onu takdir eden bir ilahın varlığını kabul etmezseniz, bizimle sizin aranızdaki tartışma âle­min yaratılması (hudûs) hakkında bizimle Dehriyye (Maddeciler) arasında­ki tartışmaya benzer. Ancak âlemin yaratılmasını ve onun Yapıcısı'nın (Sâ­ni') birliğini kabul ederseniz, kullarına dilediği amelleri yükleyebilmesini de caiz görmeniz gerekir. Bunu caiz görmeniz ise, “Niçin farz kıldı; neden ha­ram saydı?” şeklindeki görüşlerinize esaslı bir cevap olur; çünkü böylece siz, O'nun bunu yapmaya muktedir olduğunu kabul ediyor ve O'nun kullarına teklifte bulunabileceğine inanıyorsunuz demektir. Aynı şekilde onların, du­yuların özellikleri ile ilgili soruları da bu duyuları ortaya koyan Yapıcının (Sâni') varlığını kabul ettikleri takdirde ibtâl edilmiş olur; ama onlar, Yapı­cıyı inkâr ederlerse, “Allah şunu niçin yarattı?” şeklindeki sözlerinin, Ka­dîm bir Yapıcı (Sâni') bulunmasını inkâr ettikleri için, bir anlamı yoktur.

Hayvanların yaratılışındaki acâibliklerle ilgili olarak sordukları husus­larda onlara cevap vermenin ikinci yolu, şöyle söylemektir:

Bunların sebeplerinin bilgisini tabîbler ve feylosoflar kitaplarında anlattıkları ve Aristo, hayvanların tabiatları hakkında bir kitap yazdığı halde, Bâtıniyye reisleri nasıl oluyor da, bu hususta kimsede bulunmayan bir özellik taşıyabiliyor­lar. Ve feylesoflar, Kahtâniyye, Curhumiyye, Tasmiyye ve diğer Himyeriyye kabilelerinden olanlar gibi, feylosoflardan önce yaşayan Arap hakimlerin­den çalınmış olanlar dışında, bu neviden birşey söylememişlerdir, Arap, ge­rek şiirlerinde gerek atasözlerinde, hayvanların tabiatlarının tamamını söy­lemişti. Ancak o zaman, ne Bâtınî vardı, ne de Bâtıniyye'nin reisleri... Aristo da doğuran ile yumurtlayan arasındaki farkı, Arab'ın atasözünden almıştır:

“Her delik kulaklı doğurur; her kapalı kulaklı da yumurtlar”. Bu­nun içindir ki, kuşlardan yarasa yumurtlamaz doğurur; çünkü onun delik kulakları vardır. Yılan, kertenkele ve yumurtlayan kuşlar gibi, kulakları kapalı olanlar da yumurtlarlar.

Ebû 'Ubeyde Ma'mer b. el-Musenna [697] ve Abdulmelik b. Kureyb el-Asma'î"nin [698] anlattıklarına göre, Araplar Câhiliyye devrindeki tecrübeleri­ne dayanarak, bütün hayvanların gözlerinde, altta değil üst göz kapakların­da kirpikler bulunduğunu, ancak insanların hem alt hem üst göz kapakla­rında kirpikleri olduğunu söylemişler ve demişlerdir ki:

“İnsan, maymun ve güçsüz atlar dışında bütün hayvanlar, suya atıldıklarında yüzerler; ama güçsüz atlar boğulurlar. Ancak insan yüzmeyi öğrenebilir.” Onlar insan hakkında, “Eğer insanın başı kesilmiş ve suya atılmış olsa, baş suyun orta­sında yukarı dikilir” demişlerdir, ayrıca, “Bütün kuşların ayaklarında aya vardır; fakat insan ve maymunun ayaları ellerindedir. Her dört ayaklının dizleri ellerinde (ön ayaklarında)'dır; insanın dizleri ise, iki ayağındadır” de­mişlerdir. Yine dediler ki:

“Atın bezesi, işkembesi, dalağı ve topuğu yoktur. Yük devesinin öd kesesi yoktur. Erkek devekuşunun beyni yoktur. Aynı şe­kilde su kuşu ile büyük deniz balığının hem dili hem de beyni vardır.” Ve dediler ki:

“Bütün balıkların akciğerleri yoktur ve dolayısiyle teneffüs et­mezler.” Araplar tecrübelerine dayanarak, “Koyun yılda bir defa ve ikiz de­ğil, tek doğurur; keçi ise yılda iki defa doğurur ve bir, iki, üç yavru doğurur; ama koyunun sayısı, artışı ve bereketi, keçininkinden daha çoktur” dediler. Yine dedilerki:

“Koyun otu yediği zaman ot yeniden yeşerir, biter; ama keçinin yediği şey yeşermez, bitmez. Çünkü kovun, otu dişleriyle kemirir; keçi ise, bitkiyi kökünden söker.” Dediler ki:

“Keçi gebe olduğu zaman, süt gebe­liğinin başında memelerine iner; koyunda ise süt, ancak doğumla birlikte memelere iner.” Ve dediler ki:

“Her cins hayvanın erkeklerinin sesleri, dişilerininkinden daha yüksektir. Ancak keçinin dişisinin sesi, erkeğininkinden (teke) daha kuvvetlidir.”

Hayvanlar hakkındaki Arap atasözleri arasında şu vardır:

 “Her öküz yassı burunlu; her eşeğin üst dudağı yarık ve her köpek dişi olan da daha şişkindir.” Tecrübeleriyle dediler ki:

“Doğrusu aslan ekşi birsey ye­mez, ateşe yaklaşmaz ve gebeye yaklaşmaz.” Ve dediler ki:

“Köpeğin gebelik süresi altmış gündür ve eğer bu süreden önce doğuracak olursa, yavruları yaşayamaz.” Ve dediler ki:

“Dişi kedi, yedinci ayda âdet görmeye başlar ve sonra dişi kedi her yerde yedi günde âdet görür; âdetinin belirtileri de idra­rının yanıcı olmasıdır.” Ve köpek hakkında, “Köpek, ancak azı dişleri ile bir­şey alır” dediler. Kurt hakkında da dediler ki:

“Kurt bir gözü ile uyur; diğeri de muhafızlık eder.” Bunun içindir ki, Humeyd b. Sevr, şöyle söylemiştir:

Gözbebeklerinden biri ile uyur; diğeri ile ölümden sakınır; çünkü o, uyanık uykucudur.

Tavşan, iki gözü açık olarak uyur. Dediler ki:

“Hayvanlar içinde, filden başka dili tersine çevrilebileni yoktur. Dört ayaklı hayvanlar içinde, filden başka memesi göğsünde olan hayvan yoktur.” Ve dediler ki:

“Fil, yedi sene­de bir; eşek senede bir doğurur. İnek bu hususta kadın gibidir..” Tavşan ve tilkinin erkeklik organı için, “O bir kemiktir” dediler. Ve dediler ki:

“Devekuşu hâriç, her iki ayaklının bir ayağı kırılırsa, öteki ile dikelir ve to­pallar. Ancak devekuşunun bir ayağı kırılırsa, yerine çakılır kalır.” Bu se­bepten şâir kendisi ve kardeşi hakkında şöyle söylemiştir:

Doğrusu ben ve o, zengin ve fakiri paylaştığımızdan dolayı, devekuşu­nun iki bacağı gibiyiz.

Bu beyitle, her ikisinin de diğerinden daha zengin olmadığını söylemek istemiştir. Ve dişi devekuşu hakkında dediler ki:

“Dişi devekuşu otuzla kırk arası yumurtlar; fakat o, onlardan otuzunu ayırarak uzunca gerilmiş bir ip şeklinde dizer ve üstlerine kuluçkaya oturur. Sık sık yumurtasından kalkar ve başkasına kuluçkaya oturur.” Bu sebepten İbn Hermete, bu konuda şöyle söylemiştir:

Kendi yumurtasını reddederek terkeden ve başkasının yumurta­larını kanadıyla örten gibi...

Piliç ve civciv hakkında dediler ki:

“Bunlar yumurtanın akından yaratı­lırlar; sarısı da onların gıdası olur.” Bağırtlak kuşları hakkında, “Bir tek yumurtlar” dediler.

Kartallar hakkında da şöyle dediler:

 “Üç yumurta yumurtlar; ikisini çıkarır, birini atar.” Fakat kemik-kıran diye bilinen bir kuş, kartalın attığı yumurtadan yavru çıkarır. Bu sebepten atasözünde şöyle de­nir:

“Kemik-kırandan daha iyiliksever.” Keler hakkında şöyle dediler:

“O yetmiş yumurta yumurtlar; fakat yumurtadan çıkan yavru kelerlerden kaçıp kurtulan biri dışında hepsini yer.” Bu sebepten atasözünde şöyle söy­lemişlerdir:

“Kelerden daha çocuklu”. Keler suya yanaşmaz. Bu yüzden atasözünde şöyle söylenmiştir:

“Kelerden daha çok su verilmiş.” Keler hakkında dediler ki:

“Onun iki erkeklik organı vardır. Dişi kelerin de önün­de iki cinsiyet organı vardır.” Ve yılan hakkında dediler ki: “Onun iki dili vardır ve dili, derisindeki renk ayrılığına dayalı olarak siyahtır. Yılanların hepsi de sedef ve menekşe kokusundan iğrenirler; fakat elma, kavun, kar­puz, hıyar, hardal, süt ve şarap kokusu pek hoşlarına gider.” Ve kurbağa hakkında dediler ki:

“Onların ağızlarında su olmadıkça ötmez. Dicle nehrin­de de kesinlikle ötmez; ama Fırat ve diğer nehirlerde ötmüştür.” Şâir, kur­bağa hakkında dedi ki:

Sorduğu her şey ağzına girer; böylece o, öter; fakat ötmesi kendini yok eder.

Yani onun ötmesi, yılanın dikkatini üzerine çeker ve böylece yılan onu avlar ve yer. Ve dediler ki:

“Kurbağanın kemiği yoktur.” Pislik böceği hakkın­da dediler ki:

“Eğer o gülün içine gizlenirse, ölü gibi hareketsiz kalır; tekrar gübreye gelirse, hareket eder.”

İşte bunlar, hayvanların ve diğerlerinin özellikleri ile ilgili bilinenler, Arapların tecrübe ile Câhliyye çağında, Bâtıniyye reislerine başvurmaksızın bildikleri şeylerdir. Üstelik onlar, bunları, Bâtıniyye'nin dünyadaki varlığından çok çok önceleri bilmişlerdi. Böylece biz, Bâtıniyye'nin bu konudaki ve eşyanın sırlarını ve özelliklerini, yalnızca onların reislerinin bildiği yolunda­ki iddialarını açıklamış bulunuyoruz. Ayrıca onların İslâm fırkaları toplulu­ğundan çıkışlarını da yeterince açıkladık. Bu bakımdan Allah'a hamd olsun. [699]

(Bağdadi'nin el-Fark beyne'l Firak adlı kitabının Batiniyye ile alakalı bölümünden yaptığımız alıntı sona ermiştir. Bilhassa Batinilerdeki 7 aşamalı davet usulüne dikkat edilmelidir. Her aşamada muhataplara farklı bir öğreti verilmekte, nihayet son aşamada Batiniliğin bütün sırlarına vakıf olan kişi tüm dinleri ve şeriatlari inkar ederek bütün haramları helal saymaktadır ki zaten Batini/ezoterik öğretinin asıl sırrı ve nihai hedefi de budur. Bu sırrın (!) temelini ise insanın Allah'la aynı olduğunu savunan vahdet-i vücud inancı teşkil etmektedir. Bütün Batini/ezoterik akımlarda bu sırra ulaşmak için farklı aşamalar ve eğitim metodları vardır. Bugün en meşhur Batini topluluk olan Masonlarda ise 33 derece vardır. Masonlar, inançlarını ve sözkonusu eğitim metodlarını Tapınak Şövalyelerinden miras almış, Tapınakçılar ise sıradan bir Katolik tarikatı iken, Kudüs civarında tanıştıkları İsmaili-Batini dailerinden Batini düşünceleri almışlardır. İngiliz kadın yazar Nesta Webster'in "Gizli Cemiyetler" kitabı başta olmak üzere Masonluğun tarihini ele alan birçok kaynakta kabul edilen görüş budur. Bu sebeble Batiniliği anlamak, günümüzde küresel çapta hakimiyet kurmuş olan Masonluğun felsefesini anlama açısından önem teşkil etmektedir. Bunun dışında gerek Alevi gerekse Sünni tarikatlarda Batiniliğin büyük etkisi vardır. İmkan oldukça kaynaklardan bu konuyla alakalı nakiller yapmaya devam edeceğiz inşaallah. Vallahu'l Mustean.)



Bölümün Dipnotları:

[693] Hakka: 69/17.

[694] Muddessîr: 74/30.

[695] Rahman: 55/39

[696] Hıcr: 15/92.

[697] Dilbilgini ve birçok eser sahibidir. Hâricilerin görüşlerine inandığı söylenmiştir. 210/925 yılında ölmüş­tür. Bk.: 'İber, 1/359; Şezerât, 2/24.

[698] Ebû Saîd Abdulmelik b. Kureyb el-Asma'î el-Bâhilî el-Basrî, din bilgini ve birçok eser sahi­bi. 216/831 tarihinde ölmüştür. Bk.: 'İber, 1/370; Şezerât, 2/46.

[699] Ebu Mansûr Abdulkaahir el-Bağdâdî, Mezhepler Arasındaki Farklar, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 236-241.




 

Related Topics

  Konu / Başlatan Yanıt Son İleti
1 Yanıt
5353 Gösterim
Son İleti 25.02.2020, 01:10
Gönderen: Izhâr'ud Dîn
7 Yanıt
2818 Gösterim
Son İleti 21.02.2020, 01:16
Gönderen: Uhey
1 Yanıt
1999 Gösterim
Son İleti 10.05.2018, 01:50
Gönderen: Tevhid Ehli
11 Yanıt
3952 Gösterim
Son İleti 13.08.2018, 04:36
Gönderen: Tevhid Ehli
3 Yanıt
195 Gösterim
Son İleti 01.11.2020, 23:44
Gönderen: Tevhid Ehli