Darultawhid

Gönderen Konu: BEŞERİ KANUNLARLA HÜKMEDENLERİN TEKFİRİNE “İSTİHLAL” ŞARTI GETİRİLMESİ HAKKINDA!  (Okunma sayısı 313 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1978
  • Değerlendirme Puanı: +50/-0
Bismillahirrahmanirrahim,

Bu yazımızda inşaallah, günümüzde bazı kimseler tarafından gündeme getirilen bir iddianın tahlilini yapmak istiyoruz. Bilhassa Suud kralcısı denilen sahte selefi ekole mensup bazı kişiler şirk kanunlarıyla hükmeden tağutların tekfiriyle alakalı özet olarak şunu iddia etmektedir: Günümüzdeki beşeri, laik kanunlarla hükmeden yöneticiler, bu kanunları çıkartanlar, bunlara muhakeme olanlar kafir olmazlar ancak günahkar olurlar. (Tabi bunlardan birçoğu “zaruretler memnuları mübah kılar” kaidesini burada –alakası olmadığı halde uygulayarak- bu haramın da günümüzde zaruretten dolayı helal olacağını iddia eder ve böylece tağuta muhakeme olmakta, buna dair sözleşme vs’yi onaylamakta sakınca görmezler, keza oy kullanmayı, parlementolara iştiraki de aynı mantıkla caiz görenler vardır ki zaten bunların hepsi aynı şeydir. Bu, ayrı bir bahis olduğu için geçiyorum.) Bu kimselerin iddiasına göre “Allahın indirdiğiyle hükmetmeyenler kafirlerin ta kendileridir.” Mealindeki Maide: 44. ayete sahabenin yaptığı tefsir olan “kufrun dune kufr” yani bu ayette bahsedilen küfür, küfrün altındaki dinden çıkarmayan küçük küfürdür tefsiri, sadece şeriatla hükmettiği halde nefsine uyarak zulmeden yöneticileri kapsamaz; bilakis günümüzdeki gibi demokrasiyle, laiklikle, sosyalizm vs şirk ahkamı ile hükmeden yöneticileri de kapsar ve bu yöneticiler de tıpkı eski zalim yöneticiler gibi şeriatı inkar etmedikleri, yaptıkları işi helal saymadıkları müddetçe tekfir edilmezler. Tabi bu düşüncenin zorunlu lazımları olarak günümüzdeki İslam iddialı devletlerin başında bulunan yöneticiler kelime-i şehadet getirdikleri, İslamın hükümlerini açıktan reddetmedikleri müddetçe müslümandırlar, kafir birer tağut değildirler, Müslümanlara (!) yöneticilik yaptıkları için de ulul emr statüsündedirler; bunlara isyan etmek, karşı gelmek caiz değildir; bu yöneticilere karşı çıkanlar, kafir diyenler Haricidirler veya en azından isyankar bagidirler; bu kimseleri reddetmek, hatta bunlarla olan mücadelelerinde Müslüman (!) yöneticilere yardımcı olmak, gerekirse bu isyancı bağileri, teröristleri güvenlik güçlerine ihbar etmek vaciptir ilh… Günümüzde Habeşiler ve bir kısım tasavvufçular gibi grupların yanı sıra bilhassa Suudi selefisi denilen grupların, Türkiye’de de uzantıları olan Cami-Medhali ekolünün zihniyeti genel olarak budur. Rabi el Medhali, Muhammed Eman el Cami ve benzerlerinin savunduğu; bazen Bin Baz, İbn Useymin, Elbani gibi alimlerinden de referans buldukları görüşün özeti böyledir. Bu Medahile (Medhalici) ekolünün Mısır’da Sisi cuntasını, Libya’da CIA ajanı Hafter cuntasını destekleyerek ve diğer bölgelerde de tamamen Suudi Arabistan hükümetinin menfaatleri doğrultusunda hareket ederek yaptıkları şeyler malumdur. Türkiye’de de bilhassa İlim-Der çevresinde, İman Mescidi etrafında örgütlenen Hüseyin Cinisli, Emrah Kurugöllü gibi şahısların fikriyatı budur. Bilhassa bunlar yukarda zikrettiğimiz orijinal Suudi kralcısı ekolün tam bir uzantısı olarak gözükmektedir. Siyasi, itikadi ve menheci konularda aralarında birtakım farklar olsa da Necmi Sarı, Ebu Enes, Ebu Said el Yarbuzi, Ebu Muaz Seyfullah Erdoğmuş, Ebu Zerka gibi batıl davetçilerinin de hakimiyet meselesine yaklaşımları üç aşağı beş yukarı böyledir. Hepsi –bildiğimiz kadarıyla- beşeri kanun ashabının tekfiri için istihlal yani helal sayma şartı getirirler ve haliyle mevcut yönetimleri tekfir etmezler. Sadece Abdullah Yolcu ve Guraba çevresi bundan müstesnadır ki zaten diğerleri Yolcu’ya İhvani-Kutbi-Sururi gibi lakaplar takarak, Harici menhecine kaydığını iddia ederler. Lakin Yolcu her ne kadar beşeri kanunlarla hükmetmek küfürdür dese de kırk tane istisnasını getirerek netice itibariyle diğerleriyle birleşmektedir. Sadece onlar gibi laik tağutlara Müslüman ulul emr deme gafletinde bulunmaz, ama İhvan gibi, Tayyip gibi aynı kanunlarla hükmeden İslamcı kökenli dindaşlarını zaruret, maslahat vs için bunu yaptıkları gerekçesiyle tekfir etmez, bu ayrı. İşte burada ele alacağımız düşünceyi savunanlar ve menhecleri özetle böyledir.

Günümüzde cehennem davetçileri tarafından açık küfür ve şirkleri kamufle etmek için gündeme getirilen bir çok meselede olduğu gibi, beşeri kanunlarla hükmedenlerin yaptıkları işi helal saymadıkları müddetçe kafir olmayacağı şeklindeki teori de yaşanan vakıada hiçbir karşılığı olmayan, sırf avamı kandırmak için ortaya atılmış bir kamuflaj düşünceden ibarettir. Nasıl ki, ta Şeyh Muhammed bin Abdilvehhab (rh.a) döneminden beri bazı belamlar tekfirin önüne geçebilmek için yaşanan vakıada bir gerçekliği olmayan “İslam iddiasındaki halkların cehaletten dolayı şirke düştüğü ve cehalet de mazeret olduğundan (!) dolayı bu insanların tekfir edilemeyeceği” yalanını ortaya attılar ve bu asılsız teoriyle alimleri ve avamı meşgul etmeye çalıştılarsa bu istihlal meselesi de böyle bir şeydir. Büyük şirk hususunda cehalet özür değildir ancak özür olduğu bile iddia edilse durumu bu teoriye uyan, yani sırf cehaletten dolayı şirke düşen ve de uyarıldığı zaman hemen hakka dönen hiç kimse yoktur. Zaten bunun olması da mümkün değildir, çünkü Allah’ın en büyük hücceti olan Kur’an insanların elindedir ve şirki reddeden açık burhanlarla doludur. Günümüzde insanların bu açık gerçekten gafil olması ancak dinden yüz çevirmelerinden kaynaklanmaktadır. Belamlar ise insanların dinden yüz çevirdiklerini, işlerine gelmeyince dinin en açık hükümlerini bile inkâr ettiklerini bildikleri halde sırf bu kişilere Müslüman demelerini meşrulaştırabilme adına sanki günümüz toplumu sırf cehaletten dolayı bu şirklere dalıyormuş gibi cehalet özürdür teorisini ortaya atmışlar ve böylece şirki kamufle ederek gündemi farklı mecralara saptırmışlardır. Sözkonusu istihlal meselesi de bu şekilde vakıada hiçbir uygulaması olmayan bir konudur. Yani günümüzde şirk ahkamıyla hükmettiği halde bu yaptığı işi haram sayan, günahkar olduğunu kabul eden birisi yoktur ki oturup böyle birisinin durumunu tartışalım! Hangi yönetici, hangi hâkim, hangi savcı ve bu sistemde görev alan hangi memur; keza bu mahkemelere başvuran hangi vatandaş yaptığı işi haram sayıyor, günah işliyor hissiyle bu işi yapıyor ki biz kalkmışız istihlal meselesini tartışıyoruz? Toplumun büyük çoğunluğu zaten bu laik kanunlara buğzetmez, bunlara karşı herhangi bir rahatsızlık hissetmez, hatta bizzat laikliğin ve demokrasinin geliştirilmesinden yanadır; bu laiklik taraftarları arasına son dönem birtakım İslamcılar da katılmıştır, artık bugün dindarların çoğu şeriat talebinden vazgeçmiş durumdadır, hatta tarihselcilik vb yollarla bu işin teorisini yapanlar mevcuttur; bizzat cumhurbaşkanının geçtiğimiz yıllarda yaptığı İslam’da güncelleme tartışmaları ve birkaç cılız ses haricinde tepki almadığı vakıası ortadadır. O yüzden, âlimlerin zulmeden İslam hâkimlerinin tekfir edilmemesi için şart olarak getirdiği “Allahın hükmünü inkâr etmeyecek, başkasının hükmünün Onun hükmünden üstün olduğuna inanmayacak” gibi hususlar günümüz yöneticilerinin ve onlara destek olan kimselerin kahir ekseriyeti hakkında zaten geçerli değildir. Çünkü bu insanlar şeriatı istemiyorlar, laikliği ve demokrasiyi bizzat benimsiyorlar ve de günümüzde şeriatın uygulanmasını gerçekçi görmüyorlar yani şeriatı kâmilen inkâr etmiş vaziyetteler. Yine âlimlerin zikretmiş olduğu “Allahın hükmünü uygulamanın farz olduğuna inanacak, bu hususta kendisini muhayyer görmeyecek, Allahın hükmünü uygulamadığı takdirde günahkar olduğunu kabul edecek” şeklindeki şart yani istihlal şartı da bugün ezici çoğunlukla tahakkuk etmemektedir. Bugün toplumda şeriat istediğini ifade eden gerçekten çok az bir kitle mevcuttur. Türkiye’de böyledir, diğer İslam iddiasındaki ülkelerde de durum genellikle aynıdır. Birçoğu da şeriat olsa iyi olur ama öteki de olsa çok zararı olmaz zihniyetindedir. Şu halde biz bu istihlal şartını ancak şeriat isteyen bu azınlık arasında aramamız gerekir.

Aradığımızda da vakıa bize şunu açıkça göstermektedir ki lafa geldiğinde Allahın şeriatını savunduğunu iddia eden kitleler nezdinde bile beşeri kanunlarla hükmetmek –küfür olarak kabul edilmesi bir yana- içki, kumar, faiz, zina ölçüsünde bir günah olarak dahi kabul edilmemektedir. Bugün nice insanlar faize dalmamak için çareler araştırır, diğer günahlardan uzak durur, ailesini, çoluğunu çocuğunu uzak tutmaya çalışır yeri geldi mi bu konularda fedakarlık yapar, başını açmamak için okulunu, işini terk edebilir ama aynı kişi cihad şuuruyla oy kullanmaya gider, aynı düşünceyle çocuğunu laik rejimin hukuk, siyasal vb en önemli okullarına göndererek evladının beşeri kanunlarla hükmeden bir idareci, hâkim vs olması için gayret eder; başı sıkıştığında tağutun mahkemesine koşar, bu hususta bir günah olacağını aklının ucundan dahi geçirmez, hasbelkader bu işlerin sakıncalı olduğunu söyleyen birine rasgelse ‘bu ne diyor’ gibisinden bön bön suratına bakar; kısacası beşeri şirk kanunlarıyla hükmederek, bunlara muhakeme olarak bir günaha girdiğini asla düşünmez; kendi şahsi hayatında günahları olsa bile bunları gizli gizli yapar lakin iş bu saydığımız amellere gelince bunları alenen yapar, hatta iftihar eder. Çünkü ne gittiği caminin hocası, ne tabi olduğu dergâhın şeyhi bu konulardan bahsetmemiştir hatta en radikal görünümlü bir cemaate bile tabi olsa kolay kolay bu meseleleri duymaz; bundan dolayı artık dışarıda üç beş azınlık kişiden bunların sakıncalı olduğunu duysa bile itibar etmez, bu mevzulardan bahsedenlere sapık, harici hatta Müslümanların (!) devlette kadrolaşmasını, güçlenmesini istemeyen dış odakların maşası olarak bakar; şirk hükümlerine bulaşmamak için çeşitli fedakârlıklarda bulunan kimselere üzülerek, acıyarak bakar; bunları kandırılmış, aldatılmış kişiler olarak görür. Bu anlatılanlar bugün değil avamın, İslamcı-şeriatçı-dindar olarak bilinen çevrelerin kahir ekseriyetinin halini yansıtmaktadır. Avamın, dinle mesafeli olan kesimlerin ise zaten bunların hiç biri umurunda değildir. Yönetici kesimin, dindar olma iddiasıyla beşeri kanunlarla amel eden idareci takımının durumu farklı değildir, hatta daha kötüdür. Hal böyleyken burada hangi istihlal şartından bahsedilmektedir? Yani ortada şeriatı benimseyen, diğer bütün sistemleri reddeden, hiç birini şeriatla eş değer görmeyen, bu hususta muhayyer olduğunu da iddia etmeyen, yaptığı işi de haram olarak gören, bundan dolayı vicdan azabı çeken, Allah’ın bundan dolayı kendisine azab tehdidinde bulunduğunun farkında olan bir mahluk yok ki oturup böyle birisi sırf beşeri kanunla hükmetti diye kafir olur mu olmaz mı onu tartışalım! Bu tamamen zihinde tasarlanan, gündelik hayatta raslanmayan teorik bir konudur. Biz bu teorik konuda dahi böyle birisi velev ki yaptığı işin helal saymasa da kâfirdir deriz, lakin bunu sadece işin hükmünü beyan için söyleriz. Yoksa biz günümüzdeki belamların bu konuyu gündeme getirmelerinin yegane sebebinin bu olmayan vakıadan hareketle tağutlar ve tebalarının küfürlerini kamufle etmek olduğunun gayet bilincindeyiz. Günümüzde şirk ahkamıyla hükmeden, bunlara muhakeme olan herkes –istisnalar hariç- bu yaptıkları işi helal sayarak yapmaktadırlar. Hatta bir kısmı bunu cihad olarak görmektedir. Kendilerini haram işlemiş olarak görmek şöyle dursun bizzat Necaşi konumunda, Yusuf as konumunda, Firavun sarayındaki gizli mümin konumunda görenler sözkonusudur.

İnsanların bu hale gelme sebebi ise şu Nebevi hadiste açıklanmıştır:


عَنْ أَبِي أُمَامَةَ الْبَاهِلِيِّ، عَنْ رَسُولِ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَالَ: " لَتُنْقَضَنَّ عُرَى الْإِسْلَامِ عُرْوَةً عُرْوَةً، فَكُلَّمَا انْتَقَضَتْ عُرْوَةٌ تَشَبَّثَ النَّاسُ بِالَّتِي تَلِيهَا، وَأَوَّلُهُنَّ نَقْضًا الْحُكْمُ وَآخِرُهُنَّ الصَّلَاةُ

“Ebu Umame el Bahili (radiyallahu anh)’dan nakledildiğine göre, Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: Muhakkak ki İslam’ın bağları düğüm düğüm çözülecektir. Her bir düğüm çözüldüğünde insanlar geride kalana tutunacaktır. Onlardan ilk çözülecek olanı hüküm, en son çözülecek olanı da namazdır.” [Müsned-i Ahmed, no: 22160; Heysemi, Mecma’uz Zevaid’de (7/281) ricali sahih ricalidir, demiştir.]

Gerçekten de durum Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in buyurduğu gibi gerçekleşmiştir. Bu, Onun peygamberliğinin delillerinden birisidir. İslam tarihinde ilk sapma, hüküm yani yönetim konusunda yaşanmış, 30 yıl süren Hulefa-i Raşidin döneminden hemen sonra bazı zalim yöneticiler adaletten sapmışlar, rüşvet, iltimas vb sebeblerle Allah’ın bazı hükümlerini terketmişler, öyle ki belli bir dönemden sonra Allah’ın kitabını tam anlamıyla uygulayan bir yönetici bulmak neredeyse imkansız hale gelmiş, halk da bu durumu kanıksamıştır. Ama bu dönemde uygulamada aksaklıklar yaygın olsa da İslam şeriatı dışında bir kanunun benimsenmesi –istisnalar dışında- sözkonusu olmamıştır. Nihayet son 100-150 yıllık dönemde Batılılaşma’nın da etkisiyle yavaş yavaş dindışı, laik, Batı tarzı kanunlar bir zamanlar İslam diyarı olan topraklara girmeye başlamış, ilk başta cılız tepkiler olsa da bu durum da zamanla benimsenmiş ve gündelik yaşamın bir parçası haline gelmiştir. Şu anki durumda artık Allah’ın indirdiğiyle hükmetmenin farz oluşu, unutulan farzlar arasına girmiştir. Bundan arada dil ucuyla bahsedenler olsa da halihazırdaki yaşanan duruma tepki gösteren, bunu reddedilmesi gerekli çirkin bir münker olarak gören hemen hiç kimse yoktur. O yüzdendir ki namazın rükünlerinin değiştirilmesine, mesela kadın erkek beraber namaz kılınmasına şiddetle karşı çıkan birçok kimse –yukarda vasfettiğimiz şekilde- Allah’ın şeriatının değiştirilmesine ses çıkarmamakta ve bu konularda hassas olan kimselere destek vermek bir yana, bu hassasiyetin sebebini dahi anlamakta güçlük çekmekte, öyle ki beşeri hükümlere bulaşmamak adına memuriyetten, sistemin okullarından, oy kullanmaktan vs’den uzak duran kimseleri neredeyse deli olarak görmektedirler. Zira, hadiste de beyan edildiği üzere artık hüküm meselesi insanların yaşadığı İslam anlayışında yer almamaktadır.

Netice olarak, beşeri kanunlarla hükmedenlerin durumunu istihlal konusu üzerinden tartışmak son derece abesle iştigaldir. Bu kişilerin durumu –farzı muhal- illa ki tartışılacaksa ancak tevil ehli statüsüne girip girmedikleri üzerinden tartışılması gerekir. Çünkü bu kişilerin bir kısmı, bize göre küfür olan bir ameli, muhaliflerimize göre ise haram olan bir ameli tevil yoluyla helal görmektedirler. Keza bu konuda cehalet de sözkonusu olabilmektedir. Halkın çoğunluğunda ise bu hususta tevil de cehalet de sözkonusu değildir, bilakis onlar bunun caiz olmadığını bilerek ya da bilseler de umursamayarak beşeri kanunlara muhakeme olmaktadırlar. Beşeri kanunlarla hükmetmeyi ya da muhakeme olmayı bazı tevillerle caiz kılanlar ise toplumda “İslamcı, şeriatçı” gibi vasıflarla anılan ve aslında toplumda azınlık olan bir kesimdir. Bunların durumu ise beşeri kanunlarla hükmetmeti küfür olarak gören ve de haram olarak gören her iki mezhebe göre şöyledir: Bizim nezdimizde beşeri şirk kanunlarıyla hükmetmek dinin aslını bozan bir şirk amelidir ve dolayısıyla bunda cehalet, tevil, taklid mazeret olmaz. Muhaliflerimize göre ise bu haramdır lakin şeriatın ahkamıyla hükmetmenin farz oluşu ve şeriatın emirlerini çiğnemenin haram oluşu dinden zaruri olarak bilinen bir meseledir, ilmi yaygın olan meselelerdendir. Günümüzde bu konudaki cehaletin ve fasit tevillerin yaygınlaşması ise dinden ve ilimden yüz çevirmekten kaynaklanan, keza tağutların dayatmalarından kaynaklanan bir haldir yoksa esas itibariyle bunun caiz olmadığını herkes bilmekte, lakin vakıada yaygın olmasından ötürü bunda sakınca olmayacağını zannetmektedir hâlbuki bir haramın yaygın olması onu meşru kılmaz. Yani bu fasit mezhebe göre dahi şeriatla hükmetmenin vücubu konusundaki tevil ve cehaletin özür olmaması gerekir. Keza zaruret bahanesiyle bu kanunlarla hükmetmeye gelince; buna küfür diyen mezhebe göre zaten bunun bir yolu yoktur çünkü küfür ancak ikrah halinde sözkonusu olur, burada ise bu küfrü işlemeye ruhsat tanıyacak bir ikrah hali mevcut değildir. Haram diyen anlayışa göre de aynı şekilde bu haramı meşru kılacak bir zaruret hali sözkonusu değildir. Çünkü zaruretten bahsedilebilmesi için ancak ölmemek için leş veya domuz eti yemek zorunda olan birisinin düştüğü durum gibi bir zorluktan bahsedilmesi gerekir. Günümüzde beşeri kanunlarla hükmetmek veya bu mahkemelere muhakeme olmak için buna benzer nasıl bir zaruret sözkonusudur? Devletin mecbur kıldığı her şey zaruret kapsamındaysa şu halde devlet emrettiği için başını açan veya sistemin dayattığı birtakım şeylerden dolayı faize bulaşan kişileri niye kınıyorsunuz (kınıyorsanız tabi!) Dolayısıyla bu kanunlarla hükmetmenin zaruret kapsamında olduğu teorisi de –bu batıl mezhep müntesiplerinin anlayışına göre dahi- geçerli olmaması gerekir.

Kaldı ki günümüzde beşeri kanunlarla hükmeden tağutların tek küfrü bu değildir. Bu adamlar sabah akşam küfür söz ve fiilleri icra etmekte, laikliği demokrasiyi Atatürk’ü övmekte, hatta bu küfür sistemlerine bağlı kalacaklarına dair yemin etmeden sözkonusu miletvekilliği, memuriyet gibi vazifelere girememektedirler. Hadi kanun meselesine istihlal vs bir şeyler uydurdunuz bunlara ne diyeceksiniz? Bu belamlar, bu yöneticilerin tek küfrünün bu kanunlar olmadığını, bilakis ağızlarından sabah akşam küfür sözleri çıktığını –öz babasını tanıdığı gibi hatta daha fazla- bilmektedirler. Elfaz-ı küfür konuşmanın tek ruhsatı ikrah olduğuna göre bu adamların Müslüman sayılmasının gerekçesi nedir? Hüseyin Cinisli, Cehmiye’yi bile geride bırakan bir teori icad ederek günümüzde ikrahsız küfür söz ve fiili icra etmenin küfür olduğu gerçeğinin insanlar tarafından bilinmediğini, dolayısıyla bu meselenin hafi meseleler arasına girdiğinden dolayı cehaletin de özür olduğunu ileri sürmektedir. Buna göre bir kimse –mesela particiler, devlet memurları gibi- ikrahsız olarak küfür sözler konuşur, imzalar lakin bunu kâfirleri idare etmek vs için yaparlarsa, bu amelin küfür olduğunu da bilmiyorlarsa kafir olmazlar! Cinisli, bunu Şeyh Süleyman bin Abdillah (rh.a)’ın vela hakkındaki ed-Delail kitabına yazdığı mukaddimede, daha doğrusu “reddiyede” zikretmektedir. Halbuki bu incelikten (!) –onun devrinde de bu husustaki cehalet yaygın olduğu halde- ne Şeyh Süleyman bahsetmiştir, ne de seleften ve haleften herhangi bir âlim böyle bir fetva vermiştir. Hatta şu an Suud’da Cinisli’nin güya itibar ettiği âlimlerinden bile böyle bir fetva veren var mıdır, bilmiyorum. Bunu ancak Ehli sünnetin iman tanımından habersiz olan, zahir batın uyumu kaidesini bilmeyen, zahirde kötülük ortaya koyan birisinin batınen iyi birisi olmayacağı esasından gafil birisi söyler. Bunun benzerini tarihte ancak Cehmiye söylemiştir, onların bile dediği şey ancak ikrahsız küfür söz konuşan birisinin Allah katında mümin olma ihtimalini dile getirmekten ibarettir. Zahiri hükümde ise böyle birinin kâfir olduğunu kati olarak beyan etmişlerdir. Buna rağmen selef onları sırf batinen mümin olabilir sözünden ötürü tekfir etmiştir. Bunlar ise küfür söz konuşan kişiyi ne zahiren ne batinen tekfir etmiyorlar ve böylece Cehmiye’nin bile aşağısına düşüyorlar! İbn Teymiyye de es-Sarim’ul Meslul’da bu konuyu açıkladığı yerde şöyle demektedir: “İkrah olmaksızın yalanlama, inkar ve diğer küfür çeşitlerini konuşan bir kimsenin aynı zamanda mümin olmasını mümkün gören kimse İslam halkasını boynundan çıkartmıştır .”

Bu sözleri söyledikten sonra konunun devamında şöyle demektedir: “Bizler şöyle denilmesini asla caiz görmeyiz: ‘Bu (küfür söz söyleyen) kişi aslında batınen (kendi iç aleminde) mümin olabilir’ Her kim böyle derse işte o  (okun yaydan çıktığı gibi) İslam’dan çıkmıştır.” Ardından da delil olarak Nahl: 106. Ayetini zikretmektedir.  (A.g.e sf 436-437)

Bunlardan sonra geriye tek bir şey kalıyor ki o da beşeri kanunlarla hükmedenlerin tekfiri için istihlal şartı gerekir tarzı teorilerin hepsi tağutları tezkiye etmek, onların küfürlerini kamufle etmek için, dünya hayatının geçici süs ve zevklerine ulaşabilmek için uydurulmuş teorilerden ibarettir. Biz her ne kadar bunlara cevap versek de bunları ve bu tür iddiaları ortaya atanları ciddiye almıyoruz, yazıyorsak da ancak bunların şarlatanlıklarını ve rezilliklerini iyice insanların gözüne sokabilmek için yazıyoruz bunu herkes bilmiş olsun. Bu yazıda bahsettiğimiz hususları da bu teorilere cevap vermemizin, bu kişilerin iddialarının sanki böyle ilmi iddialarmış gibi anlaşılmaması için zikrettik. Her kim bizimle bu meseleyi müzakere edecekse önce bu istihlal konusunun vakıada bir karşılığı olmayan teorik bir mesele olduğunu kabul edecek ondan sonra teori üzerinden tartışacak. Böyle yapmayıp da bu meseleyi günümüzdeki tağutlar ve tabilerinin İslamını isbat etmek için payanda yapan, bunların açık küfürlerini kamufle ederek insan aklıyla alay edercesine laf kalpazanlıkları yapan kimseler ise ancak hak ettikleri şekilde muamele görürler ve ciddiye alınmazlar. Vesselam.


Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1978
  • Değerlendirme Puanı: +50/-0
Şirk kanunlarıyla hükmeden yöneticilerin tekfirinde istihlal yani helal sayma şartı olduğunu ileri sürenlerin iddialarına daha önce şu adreslerde detaylı olarak cevap verilmiştir:

MAİDE: 44 HAKKINDA EHLİ SÜNNETİN-İFRAT VE TEFRİTTEN UZAK-VASAT GÖRÜŞÜNÜN BEYANI
İTAAT ŞİRKİNDE İSTİHLAL (HELAL KILMA) ŞARTININ ARANMASI NE ANLAMA GELİR?
CENGİZHAN YASASIYLA HÜKMEDEN YÖNETİCİLER TEKFİR EDİLMEDİ Mİ?

 

Related Topics

  Konu / Başlatan Yanıt Son İleti
0 Yanıt
3041 Gösterim
Son İleti 12.01.2016, 22:42
Gönderen: Tevhid Ehli
1 Yanıt
3397 Gösterim
Son İleti 03.02.2016, 15:09
Gönderen: Tevhid Ehli
0 Yanıt
2093 Gösterim
Son İleti 17.03.2016, 19:44
Gönderen: Tevhid Ehli
0 Yanıt
2821 Gösterim
Son İleti 20.04.2017, 23:50
Gönderen: Abdulberr
2 Yanıt
845 Gösterim
Son İleti 01.05.2020, 21:18
Gönderen: İbn Umer