Darultawhid

Gönderen Konu: HAK YAYINLARIYLA YAPILAN ASKERLİK MÜNAZARASINDAN BAZI KESİTLER!  (Okunma sayısı 547 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1967
  • Değerlendirme Puanı: +50/-0
Bismillahirrahmanirrahim. Bu başlık altında inşaallah Davetulhak forum adminleriyle m. 2013 senesinin 9. ayında yani yaklaşık 7 sene önce yaptığımız tağuta askerlik konusuyla alakalı münazaradan faydalı gördüğümüz bazı kesitleri aktaracağız inşaallah. Bu kişiler, her konuda yaptıkları takiyyeyi burada da işin başında yapmaya kalkışmışlar ve tağuta askerliğin küfür olduğuna dair bazı umum sözlerin arkasına sığınarak asıl akidelerini gizlemişlerdir. Ancak ne zaman ki biz tafsilat isteyince hocalarının verdiği Arapça bir fetvanın linkini vermişlerdir. Burada tağutun ordusunda askerlik yapmak hakkındaki görüşleri ve bunu mutlak küfür görmedikleri açıkça anlaşılmaktadır. Bu fetvanın ilgili yerlerinin tercümesini aşağıdan okuyabilirsiniz.
Tevfik Allah'tan...


Şimdi askerlikle alakalı herkesin kabul ettiği genel birtakım ifadeler yazmışsınız. Tağuta askerlik küfürdür vb ibareleri büyük puntolarla yazarken mevcut düzende mecburi askerlik yapan kimseler hakkında ayrım yaptığınızı ve mevcut sistemde askerlik yapan bazı kimselerin–sadece teoride de olsa- tağuta askerlik yapmamış olduğunu savunduğunuzu neden gizliyorsunuz? Ayrıca sizin tağuta askerlik yapmadığını iddia ettiğiniz bu askerin dinin aslını ihlal etmediğini ve genel hükümden istisna olduğunu hangi usulle tespit ediyorsunuz? Sizi yakından tanıyan herkes sizin akidenizin şu yazılanlardan ibaret olmadığını bilir. Bütün bunların isbatı da bana göndermiş olduğunuz Arapça linkte yazılanlardır. Sözkonusu linkte eğitim vb amaçlarla ve de iş bulamamak, seyahat edememek gibi sebeblerden ötürü askere gitmenin hükmü nedir, şeklindeki bir soruya Ziyaeddin el-Kudsi tarafından verilen cevapta şöyle “dikkatli” bir ifade kullanılmış:

ظاهر من يدخل جيش الطاغوت بدون إكراه ملجئ الكفر .

Yani diyor ki: "İkrah-ı mülci olmadan tağutun ordusuna giren kişinin zahiri (dış görünüşü) küfürdür."

Ardından benzer bir soruya verdiği başka bir cevapta burada neden orduya dahil olan kişilerin sadece zahirini tekfir ettiği anlaşılıyor:


ليس الكفر الوحيد الموجود في الجيش هو القسم على احترام الطاغوت . ففي الجيش كثير من الكفريات يصعب على المسلم تجنبها ، لهذا ننصح من أراد التدرب أن يبحث عن طرق أخرى

"Orduda işlenen tek küfür tağuta saygı yemini değildir. Orduda işlenen birçok küfür vardır ve müslümanın bunlardan kaçınması zordur. (Sitede Bu ifadenin altı çizilmişti, biz de aynı şekilde çiziyoruz.) Bu yüzden askeri eğitim için başka bir yol aramanızı tavsiye ediyoruz."

Ardından bir soru gelmektedir (Soru ve cevabını dua ve zikirler hariç olduğu gibi tercüme ediyoruz. Sitede altı çizili kısmın tercümesini de altı çizili olarak neşredeceğiz. Siyah puntolu vurgular ise bize aittir.)


فهل يكفر من يجوز الدخول بشرط عدم قول وفعل الكفر مع أننا نعلم أنه لايمكن للانسان أن ينجوا منه ؟؟وهل التزي بزيهم العسكري وتحيتهم و..وو يكون كفرا" ظاهرا" ويكفر من يجوز ذلك أو يفعله؟؟...

(…) Öyleyse, bundan kurtulmanın zor olduğunu bilmekle beraber küfür söz ve fiili işlemeden girmeye cevaz veren kafir olur mu? Askeri elbise giymek ve onları selamlamak açık bir küfür müdür? Bunu yapmaya cevaz veren kafir midir? (…)

Buna Kudsi’nin verdiği cevap şu şekildedir:


ليس من المستحيلات دخول الجيش من دون الدخول بالكفر ، ولكنه صعب وليس سهلاً .
الزي العسكري إذا كان لا يحمل العلم أو صورة رئيس البلاد أو أي شعار للدولة فلبسه ليس كفراً .
من يجوز دخول جيش الطاغوت بشكل عام يكفر ، ولكن يجيزه بشترط عدم الدخول في الكفر ، لا يكفر .

كتبه : ضياء الدين القدسي


Orduya, küfür işlemeden girmek, imkansız değildir. Ancak bu zordur ve kolay değildir. Askeri üniforma, bayrak veya devlet başkanının resmi veyahut da devlete ait bir simge barındırmıyorsa bunu giymek küfür olmaz. Tağutun ordusuna her türlü girmeye cevaz veren kimse kafirdir. Ancak tağutun ordusuna küfür işlemeden girmeye cevaz veren kişi kafir olmaz.

Yazan: Ziyaeddin el-Kudsi

İşte hocanızın askerlik konusundaki akidesi budur. Bizim yazdıklarımızda bunlara zıd olarak bir iftira attıysak bunları açıklarsınız. Neden bunları açıkça yazmıyorsun da sadece link vermekle yetiniyorsun. Açıkça yaz ki Arapça bilmeyen insanlar da akidenizi duysunlar. Madem –iddianıza göre- bütün dünyaya tevhid akidesini yayan sizsiniz, o halde askerlik gibi çokça tartışılan bir konuyla alakalı akidenizi neden tafsilatıyla yazmıyorsunuz da genel bir takım ifadeler kullanmakla yetiniyorsunuz? Bakın hocanız küfür işlemeden tağutun ordusuna dahil olmanın kolay olmasa da imkansız olmadığını açık açık söylemiş.

Şimdi sen Tağuta askerlik küfürdür diyorsun, peki tağuta askerlik kavramının içini nasıl dolduruyorsun? Sana göre müslüman dediğin bir kimsenin küfür ve şirk işlemeden askere gitmesi mümkün müdür? Bu sorulara cevap verirsen şeyhinle aynı akideye sahip olup olmadığın anlaşılır…


Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1967
  • Değerlendirme Puanı: +50/-0
   
Bismillahirrahmanirrahim,

Meselelerin içine girip karşılıklı delilleri müzakere etmeyi henüz erken görüyoruz. Bunu yapmadan tarafların mezheplerinin iyice açığa çıkması gereklidir. Siz de “fiillere verilen hükümlere girmeden , fiilin mahiyeti ile alakalı tartışmak gerekir.” Diyerek buna kısmen değinmişsiniz. Müzakereye başlamadan önce sizin akidenizi daha iyi anlamak adına birkaç soru yönelteceğiz. Eğer ki size bir iftirada bulunmuşsak bu hatamızdan döneriz ve iki sitede birden ilan ederiz. Bizim veya başkasının sizin hakkınızda ne dediği –şer’an şahitlik gerektiren durumlar haricinde- önemli değildir, öncelikle sizin beyanınız geçerlidir. Bu kaide zaten herkes için böyledir. Şimdi soracağımız şeyler şunlar:

1- Tağuta askerliğin küfür oluş illeti size göre nedir? Günümüz sisteminde askere giden bir insan ne zaman tağutun askeri olur, ne yaparsa tağutun askeri olmaktan çıkar? Biraz daha açık, somut misallerden yola çıkarak izah ederseniz daha iyi olur.

2- “Biz �kafir ordusuna dahil olma fiili, bizatihi küfür değildir� dedik. Dahil olan kişinin niyeti, hedefi önemlidir.” Şeklinde bir ifade kullanıyorsunuz. Bu söylediğiniz hüküm, subay vb rütbeli askerleri de kapsar mı? Yani rütbeliler arasında da Müslümanlar olabilir mi? Eğer rütbeli asker olmak bizatihi küfür ise bunun küfür oluş illeti nedir? Bir müslüman zorunlu askerlik yaptığı zaman kafir olmama ihtimali az da olsa mevcuttur diyorsanız, aynı şeyi subaylık veya orgenerallikle alakalı da söyleyebilir misiniz? Bu ikisi arasında fark varsa bu farkı şer’i olarak izah edebilir misiniz? İki hükmün dayandığı illet farklı mıdır size göre?

3- Bizatihi küfür, bigayrihi küfür kavramlarını biraz daha açabilir misiniz? Bir amelin bizatihi mi bigayrihi mi olduğunda niyetin etkisi nedir? Bigayrihi küfür kavramına güncel meseleler haricinde fıkıh kitaplarında bulabileceğimiz, alimlerin tartıştığı bir misal verebilir misiniz? İlla bu kavramı kullanan bir alimden nakil yapın demiyorum. Sizin usulunuzu anlamak bakımından Askerliğe kıyas edebileceğimiz başka bilinen bir misal vermenizi istiyorum.

4- Yazınızda şöyle bir ifade kullanmışsınız:

Biz kafir ordusuna dahil olma fiili, bizatihi küfür değildir dedik. Dahil olan kişinin niyeti, hedefi önemlidir. Zahire göre tanımadığımız bir kişi tağutun ordusunun içindeyse, zahire göre kafir hükmü veriyoruz. Ama eğer, çok iyi bildiğimiz bir kişinin amacı o orduyu yıkmak, zarar vermekse, nasıl bunu tağutun askeri olarak sayacağız. Bu durumda olan kişiyi tağutun askeri olarak sayan delil göstersin bakalım, delil gösteremez.

Ayrıca Kudsi’nin kullandığı şu ifade:

"İkrah-ı mülci olmadan tağutun ordusuna giren kişinin zahiri (dış görünüşü) küfürdür."

Buna dair verebileceğiniz fıkıhtan başka bir misal var mı? Bu ifadenizle tam olarak ne kasdediyorsunuz seleften misaller vererek biraz daha açar mısınız?
Bu soruları sormamızın amacı size karşı bir iddiada bulunmak veya sizi bu yolla çürütmek değildir. Burada asıl hedefimiz sizin mezhebinizi en az sizin kadar yakinen öğrenip o mezheple sizi yargılamamız gerekiyorsa bunu ortaya çıkarmak veya sizi yanlış anladıysak bunu öğrenip gereğini yapmaktır. Akidenizi bizim anlayacağımız açıklıkta herhangi bir yoruma meydan vermeyecek şekilde yazarsanız memnun oluruz. Sorduğunuz sorulara da inşAllah gerektiği zaman cevap vereceğiz. Bu konular hakkındaki mezhebinizi tam olarak ortaya koyduktan sonra biz de mezhebimizi ortaya koyarız ve bu surette müzakere başlamış olur biiznillah.


Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1967
  • Değerlendirme Puanı: +50/-0
İlgili şahıslara yukardaki soruları yönelttik. Onlar da bize birtakım sorular yönelttiler. Biz de aradaki ihtilafın mahiyeti iyice açığa çıksın diye bu sordukları suallere cevaplarımızı aşağıdaki şekilde verdik.

Bismillahirrahmanirrahim,

Şimdi öncelikle bizden talep ettiğiniz üç tane sorunun cevabını veriyoruz.

Alıntı
Birinci sorumuz:�Askerlik yapacak olan kişi mutlaka şirk ve küfür işler� diyorsunuz. Askerlik yapan kişi, küfür ve şirk işlememişse Buna ne hüküm vereceksiniz?Ve hangi delile göre hüküm vereceksiniz?

Mevcut sistemlerdeki askerlik hizmeti, bizzat aslı itibariyle küfür kanunlarını ayakta tutmak için kurulmuş bir nizamdır. Şirk kanunlarını icad eden milletvekillerini, bu kanunlarla hüküm veren hakim ve savcıları, bu kanunlara muhakeme olan vatandaşları hiçbir ayrıma gitmeden, iddia ettikleri niyetlerine bakmaksızın hangi delille tekfir ediyorsak bu kanunların uygulanması için silah yoluyla hizmet eden, halka bu kanunları silah zoruyla dayatan asker ve polisleri de aynı delille ayrım gözetmeksizin ve iddia ettikleri itikadlarına, niyetlerine bakmaksızın muayyen olarak ferd ferd tekfir ederiz. Hatta bunlar beşeri kanunların tatbiki hususunda silah ve cebire, ikraha başvurdukları için bu tağutların hepsinden daha şerli birer tağutturlar. Küfür amaçlı bir kuruluşa üye olan, intisap eden, sadece karaltılarını çoğaltma yoluyla hizmet eden sıradan bir ferd ile bizzat bu küfür amellerini sevk ve idare eden kişiler arasında şeriat nezdinde bir fark yoktur. Zira küfre rıza küfürdür. Yukarda saydığımız mahkeme, meclis gibi tağuti kurumlarla askeriyeyi kıyas ederseniz anlarsınız. Askeriye tağuti bir kurum değildir diyorsanız gerek akıl gerekse şeriat nezdinde iflas etmişsinizdir. Tağuti amaçlı bir kuruluştur diyorsanız tağuti bir kuruluşun mensubu olan fertlere hüküm verirken hangi delile göre ayrım yapıyorsunuz açıklamanız gerekir. Ayrıca kanunların tatbikini silah zoruyla yerine getiren kuruluş olan askeriye içersinde yaptığınız ayrımı yukarda saydığımız diğer tağuti kuruluşlar (yasama organı meclis, yürütme organı hükümet, yargı organı mahkemeler, şehirlerde kanunları tatbik eden emniyet) için de yapıyor musunuz? Yani bunların içinde de size göre Müslümanlar olabilir mi?

Kısacası teşri ve hüküm verme yetkisinin Allaha ait olduğunu ve bu sıfatı Allahtan başkasına vermenin küfür ve şirk olduğunu ifade eden bütün deliller, askeriye de dahil olmak üzere bu şirki işleyen, buna rıza gösteren, bunu insanlara silahla, kalemle, sözle dayatan herkesin muayyen olarak kafir olduğuna delildir. Uzatmamak için tekrar yazmaya gerek görmüyor ve hatırlatmakla yetiniyorum: Yusuf: 40, Maide: 44, Nisa: 59-65, Bakara: 256, Tevbe: 31, Enam: 121, Şura: 21 ilh…

Özetlemek gerekirse şirk kanunlarını tatbik eden herhangi bir kurum ve kuruluşa üye olup intisap etmek, sayılarını çoğaltmak mücerred, bağımsız bir küfürdür; bu kişinin kafir olması için ek bir amel yapmasına gerek yoktur. Askeriye ise bu kurum ve kuruluşlar arasında en tehlikelisi ve en zararlısıdır.

Alıntı
İkinci sorumuz:Askerlik yapanlara hangi illete göre küfür hükmü veriyorsunuz?

Birinci maddede tağuti sistemlere askerlik yapanların hangi illetten dolayı kafir olduğunu açıkladık. Bu ise teşri illetidir. Yani ordu, Allahın hükmüne muhalif olarak yapılan batıl teşrileri halka silah zoruyla tatbik eden bir kuruluştur. Bu orduya iştirak eden herkes, tıpkı Firavunun askerleri gibi bu küfre ortakdırlar. Günümüzdeki bütün modern devlet yapılarında bu illet sözkonusudur.

Bu ordulara katılmanın küfür oluşundaki ikinci illet ise yine birinci illetle bağlantılı olarak İslama ve Müslümanlara karşı küfre ve kafirlere yardımcı olmaktır. Bu hususta da aynı şekilde bizzat Müslümanlara silah sıkan ile o silahlı grubun sırf sayılarını çoğaltan kimseler arasında bir fark yoktur. Günümüzdeki orduların İslam şeriatıyla savaş halinde olduğu ve hatta sırf ülke sathında değil, uluslar arası alanda dahi İslami gelişmeleri sabote etmek için caydırıcı bir güç olarak hizmet verdiği hususu ise bilinen bir şeydir ve de bu his ve müşahede yoluyla sabittir. Tevelli’nin yani Müslümanlara karşı Kafirlere yardımcı olmanın, ittifak kurmanın küfür olduğunu gösteren bütün deliller bu söylediğimizin delilidir. Maide: 51, Ali İmran: 28, Muhammed: 25-28 ilh…
Askerliğin küfür olmasına dayanak teşkil eden bu iki illeti yani teşri ve velayı da kapsayan genel illet ise küfre rıza küfürdür, kaidesidir. Küfre rıza küfürdür, kaidesini ihtiva eden Nisa: 140 ayeti münafıklar hakkında yani küfre itikad etmediğini iddia eden insanlar hakkında nazil olmuş ve alimler de bazı insanların küfrü bizzat din edinmedikleri halde küfre rıza gösterdikleri için kafir olacağını bu kaide ışığında beyan etmişlerdir. Günümüzde askerliğin küfür olup olmadığı tartışması daha çok küfrü yüceltme itikadına ve niyetine sahip olmadığı iddiasıyla askerlik yapan kimselerle alakalı yürütüldüğü için bu kaideyi burada hatırlatma gereği duyduk.

Bir insan, bu üç maddeden salim olarak askerlik yapamayacağı için başka ek bir küfür ameli işlemesine gerek duymadan sırf askere yazılarak hatta niyet ederek dahi küfre girer. Bu yüzden askeriye içersinde işlenen diğer küfürleri (yemin töreni vs) burada zikretmeye gerek görmüyoruz.

Alıntı
Üçüncü sorumuz:Sizin ilminizde bizatihi ve biğayrihi küfür diye bir şey var mı?Eğer varsa bunu lütfen anlatın. Nasıl olur...Eğer yoksa söyleyin, yoktur diye.

Bu bahsettiğiniz kavramlar sizden önce hangi alim tarafından kullanılmış bu hususta bir nakil yaparsanız memnun oluruz. Ancak bundan kasdınız şu anlatacağımız şey ise bu zaten maruftur, bilinen bir şeydir. Bazı ameller vardır ki o ameli yapan kimse kasdına niyetine bakılmaksızın tekfir edilir; kabirde yatan ölüye dua eden (mesela rızık isteyen) gibi; bazı ameller de vardır ki kişinin kasdı niyeti sorulmadan tekfir edilmez kabrin başında el açarak dua eden kişi gibi. Bu kimseye bizzat kabirde yatan ölüden mi istekte bulunduğu yoksa kabirde yatan kimsenin bağışlanması için veya onun yüzü suyu hürmetine Allaha mı dua ettiği gibi hususlar sorulup kasdı niyeti açığa çıkartılmadan tekfir edilmez. Askerlik meselesine gelince; tağutun ordusunda askerlik yapmak –sizin tabirinizle- bizatihi küfürdür. Askerliğin kendisi ise zaten İslamda var olan bir şeydir. Cihadı inkar etme babında bir kimse İslamda askerlik yoktur dese kafir olur. Fakat bizim tartıştığımız şey, İslamda askerlik diye bir şey var mı meselesi değildir, bizim meselemiz –herkesin bildiği gibi- günümüz laik, demokratik tağuti sistemlerine yapılan askerlik hizmetidir. O yüzden lütfen bu müzakere esnasında “Askerlik nasıl bizatihi küfür olur, İslamda da askerlik vardır” türünden demagojilere artık yer vermeyin. Bu tür safsatalardan herkes bıktı usandı.Bu mantıkla İslamda bizatihi küfür olan hiçbir şey kalmaz. Birisi kalkıp günümüz mahkemeleri ile alakalı Mahkeme bizatihi küfür değildir, çünkü İslamda da mahkeme vardır; hakimlik bizatihi küfür değildir çünkü İslamda da hakimlik vardır diyebilir mi? Ama bundan kasdınız; -zaten yazınızda da belirttiğiniz gibi- tağuta askerlik bizatihi küfür olan bir amel değildir, kişi ancak ilaveten bir küfür ameli işlerse kafir olur, şeklinde ise bu batıl olmakla beraber bunun üzerinde tartışırız. Ancak öbür türlü demagojilerle uğraşamayız.

Bizim sorulan meselelerle alakalı vereceğimiz icmali, özet cevab budur. Gerektiğinde tafsilata gireriz.

Velhamdulillahi rabbil alemin.


Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1967
  • Değerlendirme Puanı: +50/-0
Ardından Davetulhak (!) forum yetkilileri bizim sorduğumuz sorulara cevaplar verdiler. Açıkça görüldüğü üzere bu kişiler zaten yıllardır tekrarladıkları "küfür ordularına girmek bizatihi küfür değildir" iddiasına ek olarak daha önce açıktan söylemedikleri yeni bir şey söyleyerek bu hükmün genelkurmay başkanı dahi olsa bütün askerlerle alakalı geçerli olduğunu söylediler. Yani buna göre tağuti bir sistemde en üst düzey bir askeri yetkili dahi olsa küfür şirk işlemeden! müslüman kalabilir! Kafir olsa bile bu askerlikten dolayı değil, ancak buna ilaveten başka bir küfür işlerse sözkonusu olur! Şimdi ilgili şahısların bu minvaldeki sözlerini ve verdiğimiz cevapları ibretle okuyoruz.

Bismillahirrahmanirrahim,

Askerliğin küfür olma illetlerini yukarda kısaca özetledik. Bütün bunlar, tevhid ehli olduğunu iddia ettikleri halde tağuti düzenlere askerlik yapan kimselerin tağutu reddetme iddialarıyla çelişkili bir amel yaptıklarını ve dolayısıyla tağutu reddetmedikleri için Allah’a iman etmiş sayılmayacaklarını göstermektedir. Ayrıca askerlik fiili tıpkı Cengizhan’ın Yesak’ı gibi İslama alternatif bir şeriat ve din icad etmiş olan çağdaş Yesak ehlinin bu uydurma dinine tabi olmak, bu dinin saflarına katılmak ve dolayısıyla İslam dininden yüz çevirmek manasına gelir. Bütün bunları müzakere ilerledikçe Kitap, Sünnet ve İcma’dan ayrıntılı delillerle izah edeceğiz inşAllah. Şimdi demişsiniz ki:

“Akidemizi bizden değil, bizden başka kişilerden aldınız.Bize sormadan bize mâl ettiniz. “

Şimdi siz akidenizi yazmışsınız. Bizim sizinle alakalı yazmış olduklarımız ise şundan ibarettir:

1- Askerlik meselesi: Günümüz demokratik sistemlerinde dayatılan zorunlu askerlik uygulaması hakkında bunun bazı durumlarda küfür olmayacağını iddia ettiniz. Size göre bir müslüman, ikrah seviyesine çıkmasa da bazı ihtiyaçlardan veya casusluk vb sebeblerden ötürü benimsemeden askere gider, orada küfür içerikli törenlere iştirak etmez, Müslümanlara karşı savaşmaz ve diğer bariz küfür amellerini yapmaz ise sırf er olarak orduya intisap etmekten ötürü küfre girmez. (Kısa dönem bedelli askerlikte olduğu gibi) Bu kişinin yaptığı ameli tasvib etseniz de etmeseniz de bu şahsın amelini mücerred bir küfür olarak görmüyorsunuz.

Şimdi, bu yazıda size atılmış bir iftira sözkonusu mu? Sizin söylemediğiniz bir şeyi size söylettirmiş miyiz? Biz bu akideyi sizden başka bir kimseden almadık. Bilakis sizin içinizde yıllarca kalmış olan ve bu fetvaları yakinen bilen ve savunan bir kardeşten aldık. Yalnız bir şeyi yeri gelmişken itiraf edelim ki bu yazdıklarımızda size ait olmayan tek bir şey vardır. O da askerlikle alakalı getirmiş olduğunuz bu istisnaların sadece mecburi askerlik yapan rütbesiz erlerle alakalı olduğunu zannetmemizdir. Bu zanna sahip olmamızın sebebi ise şudur; gerek daha önce sizin içinizde bulunan kardeşlerden gerekse sizinle yapmış olduğumuz tartışmalarda böyle bir şeye raslamadık. Oysa siz bugünkü yazınızda açıkça beyan ettiğiniz üzere bunun da üstüne çıkıp rütbeli rütbesiz veyahut da mecburi askerlik, maaşlı askerlik ayrımı yapmadan en altından en üstüne kadar yani genelkurmay başkanına kadar askeriyenin içersinde Müslümanlar olabileceğini iddia ediyorsunuz. Dolayısıyla sizin akidenize göre nasıl ki zorunlu askerliği yapan kişi –sizin küfür ve şirk tanımınıza göre tabi- küfür ve şirk işlememek kaydıyla kafir olmayabiliyorsa, en üst rütbeli mesela genelkurmay başkanı da küfür ve şirk işlememek kaydıyla kafir olmayabilir. Bunu derken şunu kasdediyoruz; sizin usulunuze göre bir kişi sırf genelkurmay makamında olmaktan dolayı kafir olmaz. Ancak ek bir takım küfür amellerinden dolayı kafir olur. Bütün bu batıllardan Allaha sığınırız. Bu hususta şöyle demişsiniz:

Diyorsunuz: Bir müslüman zorunlu askerlik yaptığı zaman kafir olmama ihtimali az da olsa mevcuttur diyorsanız, aynı şeyi subaylık veya orgenerallikle alakalı da söyleyebilir misiniz?
 
Cevabımız: Eğer kişi askeri okula gitmişse ve bundan dolayı subay olmuşsa veya general olmuşsa askeri okuluna küfür işlemeden devam etmek ve oradan mezun olmak, küfür işlemeden mümkün değilse -ki tur de böyledir-o zaman �her subay, her general kâfir�denir. 
Buna rağmen bu subay ve general rütbesine sahip olduğu için değil, subay veya general olabilmesi için küfür işlemeden olması mümkün olmadığından dolayıdır . Çünkü bu rütbeye küfür işlemeden ulaşması mümkün değildir.
Yani anlaşılması gereken şudur: Rütbeye değil, yapılan amele göre hüküm verilir . yani subay veya generalleri tekfir ederken subay veya general rütbesi için değil  küfür işlemeden subaylık veya generallik olması imkansız olduğu için tekfir ederiz.
Yâni hep, yapılan amele göre hüküm verilir . Hükümler vasfa  ünvana, isimlere,  lakaplara göre verilmiyor ki. Yapılan amele göre hüküm verilir. Eğer ünvana veya isime veya lakaba verilecekse o ünvan veya o isim veya o lakap hakkında nas olması gerekir. Nas olunca o zaman bu unvan, bu lakap bu isim, bizatihi küfür demektir.
Subaylık ve generallik bir rütbedir. Eğer �yapılan ameli söylemeden  subay olmak küfürdür� diyorsak, subaylık rütbesi ile ilgili ayet getirmemiz gerekir. Halbuki subaylık ve generallik bir fiil değil, vasıftır. O vasfın küfür olduğuna dair bir ayet var mı?
Müslüman ordusunda subay,general rütbesi olabilir. Eğer subay veya general rütbesi almak bizâtihî küfür ise, Müslüman ordusunda bile bu rütbeleri kullanamayız.
Onun için amel önemlidir, rütbenin ismi değil. Bu yüzden subay ve general vasıfları bizâtihî değil, biğayrihî küfürdür.


Bizler yaklaşık 90’lardan beri sizleri takip eden ve tanıyan kişiler olarak bu ifadelerinizi hayretler içersinde okuduk ve gerçekten sizin adınıza üzüldük. Tevhidi yayma iddiasıyla ortaya çıkan bir topluluk nasıl bu hale gelebilir gerçekten ibret ve hayretle izliyoruz. Bu görüşlerinizi neden kitaplarınızda açıkça yazmıyorsunuz? Sizin bu usulunuz sadece askeriyeye tahsis edilemez ve tağutun bütün kurumları için geçerli olması gerekir. Bu ikisi arasında ne şer’an ne aklen bakıldığında hiçbir fark yoktur. O yüzden size şöyle bir soru yöneltiyoruz:

Şirk kanunları icra eden diğer kurumlar içersinde de mesela başbakan, cumhurbaşkanı, milletvekili gibi kişilerden sizin akidenize göre küfür ve şirk işlemeyerek bu makamlarda yer alan kişiler olabilir mi? Bunun pratikte zor olması önemli değil, siz yukarda bahsetmiş olduğunuz usule uygun olarak cevap verin.

Diyorsunuz: Günümüz sisteminde askere giden bir insan ne zaman tağutun askeri olur, ne yaparsa tağutun askeri olmaktan çıkar? Biraz daha açık, somut misallerden yola çıkarak izah ederseniz daha iyi olur.
 
Cevabımız: Tağutun askeri olmak nedir ?kısaca anlatalım. Tağutun askeri olmak; ilk başta tağutun, tağutluğunun ayakta durması için çalışmaktır. Tağutu yıkmak isteyenlere karşı mücadele yapmak, yani kısaca TAĞUTUN DİREKLERİ OLMAKTIR.
Onun için Allah (celle celaluhu) Firavun'un askerli hakkında dedi ki:
" وَفِرْعَوْنَ ذِي الْأَوْتَادِ "
  (Kazıklar sahibi Firavun'a ) (Fecr 10)
 
Firavun'un direkleri vardır , onun sistemini ve hükmünü  tespit eden kazıkları (destekçileri) vardır .Onlar olmadan firavun ayakta kalamaz .  O kazıklar (direkler)  onu
destekleyenlerdir. Tağutun Askerleri tağuta, kendi vücutları ve  kuvveti ile destekliyor, tağutun alimleri ise tağutu  ilimleri ile destekliyorlar.Onlarda tağutun askeri sayılırlar .
Tağutun askerleri sadece silah taşıyanlar değil..Tağutun askerleri, tağutu ayakta tutan herkestir!
Tağutun sistemini ayakta tutan, onu müdafaa eden,gerek can, gerek mal gerekse yazı ile her türlü müdafaa edenler tağutun askerleridir.
Allah'ın askeri sadece savaşta çarpışanlar değildir elbette. Allah'ın sistemini ayakta tutan onun bekası için çalışan herkes, Allah'ın askeridir. Aynı şekilde tağutun sistemini ayakta tutan, o sistemin bekası için çalışan, tağutun askeridir.
Bunu mecburi askerlik hizmetine  gitmeden de yapar, giderek de yapar...
Bu amelin küfür olduğu, apaçık muhkem deliller ile sabittir. Bunu size söyledik.Kitaplarımızda da dolu deliller vardır.

الَّذِينَ آمَنُوا يُقَاتِلُونَ فِي سَبِيلِ اللَّهِ وَالَّذِينَ كَفَرُوا يُقَاتِلُونَ فِي سَبِيلِ الطَّاغُوتِ فَقَاتِلُوا أَوْلِيَاءَ الشَّيْطَانِ إِنَّ كَيْدَ الشَّيْطَانِ كَانَ ضَعِيفًا
 (النساء :76)


Şimdi burada Firavunun ordusunu misal getirmişsiniz. Size göre Firavunun ordusunda bulunan bir kişi ister Musa (as)’la savaştığı zamanda olsun isterse başka zamanda olsun size göre küfür ve şirk işlememek kaydıyla müslüman kalabilir mi?

Diyorsunuz:2- �Biz �kafir ordusuna dahil olma fiili, bizatihi küfür değildir� dedik. Dahil olan kişinin niyeti, hedefi önemlidir.� Şeklinde bir ifade kullanıyorsunuz.
 
Cevabımız: Evet böyle bir ifade kullandık ve bizim inancımız bu.
Önce size soruyorum; " kafir ordusuna dahil olma fiili bizâtihî küfür değildir, dahil olan kişinin niyeti,hedefi önemlidir" dedik. Siz bunun aksini mi diyorsunuz ? Aksini diyorsanız ,bunu açıkça söyleyin ve ispatlayın.


Şimdi burada yazmış olduğunuz usulunuzun her orduyla alakalı genel olması gerekir. O yüzden bu usul sadece kendini İslama nisbet eden ülkelerin ordularıyla alakalı değil Amerikan, İsrail, Çin, Rusya, İngiltere, Fransa gibi muhtelif din ve milletlere mensup kafir orduları hakkında da geçerli olması gerekiyor. Yani Yahudi,Hristiyan, Mecusi, Putperest gibi orduların içersinde de size göre küfür ve şirk işlememek kaydıyla Müslümanlar yer alabilir. Zaten o yayınladığımız ve sizin de genel hatlarıyla onayladığınız fetvalar buna işaret ediyor. Ama biz yine de sizin beyanınızı almak istiyoruz.



Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1967
  • Değerlendirme Puanı: +50/-0
Bunların ardından batıl ehli, ilmi açıdan beş paralık değeri olmadığı halde avamı kandırmak için sıkça kullandıkları vergi-askerlik mukayesesi gibi birtakım demagojileri ortaya attı. Biz de bunların demagojiden ibaret olduğunu göstermek amacıyla bazı cevaplar verdik. Tabi, batıl ehli arada kendi fasit Cehmi usullerini açığa çıkaran kelamlar ettiler. Okuyucularımızdan bilhassa bunlara dikkat etmelerini istirham ediyoruz zira meselenin asıl belkemiğini bunlar oluşturmaktadır. Bu kimselerin tıpkı Cehmiyye gibi küfür amelleri işleyenlere zahiren kafir, batınen mümin hükmü verdikleri anlaşıldığında aradaki ihtilafın kaynağı da Allahın izniyle ortaya çıkmış olur.

Rahman ve Rahim olan Allahın adıyla,

Şimdi Allahın izni ve keremiyle yazdıklarınıza tek tek cevap vereceğiz.Aslında bu yazdıklarınızın birçoğu meseleyi uzatmaktan başka bir işe yaramayan polemik tarzı şeyler olduğu halde münazaranın seyri bu şekilde devam ettiğinden dolayı ve de “cevap veremediler” türünden demagojilerin önüne geçmek için bunlara kelime kelime cevap vereceğiz.


Alıntı yapılan: Darimi
Diyorsunuz: Şimdi öncelikle bizden talep ettiğiniz üç tane sorunun cevabını veriyoruz.
Birinci sorumuz:�Askerlik yapacak olan kişi mutlaka şirk ve küfür işler� diyorsunuz. Askerlik yapan kişi, küfür ve şirk işlememişse Buna ne hüküm vereceksiniz? Ve hangi delile göre hüküm vereceksiniz

Evvela biz, askere giden kişi mutlaka küfür ve şirk işler demiyoruz. Biz diyoruz ki askere giden kimse sırf bu ameliyle zaten baştan küfür ve şirki işlemiştir. Artık ilaveten bir küfür işlemesine gerek kalmaz. Buna hangi delille hüküm verdiğimize gelince; buna dair delillerimizi yukarda muhtasar olarak zikrettik. Bunlar aslında sizin de kabul ettiğiniz delillerdir. Siz de bizim gibi tağutun ordusunda bulunan herkesin asli hüküm itibariyle kafir olduğunu kabul ettiniz ve şöyle dediniz:

Alıntı yapılan: Darimi
Diyorsunuz: Küfür amaçlı bir kuruluşa üye olan, intisap eden, sadece karaltılarını çoğaltma yoluyla hizmet eden sıradan bir ferd ile bizzat bu küfür amellerini sevk ve idare eden kişiler arasında şeriat nezdinde bir fark yoktur. Zira küfre rıza küfürdür.
 
Cevabımız: Evet, Zahire göre, böyledir. Küfür amaçlı bir kuruluşa üye olan, intisap eden zahire göre kâfirdir.
Karaltılarını çoğaltmak zahire göre küfürdür. Ama bu bilmediğimiz kişi içindir.
Ama nasıl hizmet ettiğini bildiğimiz kişi gibi değildir.

Ziyaeddin el-Kudsi ise şöyle diyordu:


ظاهر من يدخل جيش الطاغوت بدون إكراه ملجئ الكفر .
Yani diyor ki: İkrah-ı mülci olmadan tağutun ordusuna giren kişinin zahiri (dış görünüşü) küfürdür.


Fakat siz bunu kabul ettikten sonra o orduda bulunan bazı fertleri bu genel hükümden istisna ettiniz.Şimdi soruyorum, genel hükmü uygulamaya devam eden kişinin mi delil getirmesi gerekir, yoksa o genel hükmü kabul ettiği halde bu genel hükümden istisnada bulunan kimse mi delil getirmesi icab eder? Şimdi Kudsi eğer iddia ettiği gibi fakih birisiyse bizim gibi avam diliyle değil, fakihlerin diliyle konuşması lazımdır ve kullandığı kelimeleri de iyi seçmesi gerekir. Kudsi burada umumiyet ifade eden “men” yani “kim” lafzını kullanarak genel bir kaide koymuş ve tağutun ordusuna intisap eden herkesin zahiri hüküm itibariyle kafir olduğunu söylemiş ve bundan da ancak ikrah halini istisna etmiş. O halde biz sizinle askerliğin zahirde küfür olan bir amel olduğunda ittifak halindeyiz. Sizin farkınız ise şu; sizler zahirde kafir olan bu askerlerin içersinde batınen mü’min olan fertler olabileceğini iddia ediyorsunuz. Biz ise tağuta askerlik yapan kimsenin zahiren de batınen de yani Allah katında da insanlar katında da kafir olduğunu söylüyoruz.

Yeri gelmişken şunu da belirtelim ki Kudsi,askerlere verdiği küfür hükmünü sadece dar’ul harpte tanınmayan kimselere zahire göre verilen kafir hükmüne istinaden söylemiyor. Bizzat amelin kendisine yani tağutun ordusuna katılma fiiline küfür hükmü veriyor. Çünkü burada şer’i bir ıstılah olan ikrah-ı mülci tabirini kullanıyor. Dar’ul harpte tanınmayan kişilere kafir hükmü verilmesi ise yaptıkları herhangi bir küfür amelinden ötürü değil, bilakis müslüman olduklarına dair bir alamet olmamasından dolayıdır. Yoksa tek başına dar’ul harpte yaşamak veya sokağında gezmek gibi fiillere hiçbir aklı başında kimse küfür hükmü vermez. Şu halde bizim konuştuğumuz mesele, küfür diyarında sokakta gezen bir müslümanın zahiren kafirlerin sayısını çoğaltmasından farklı bir konudur. Bu noktada şöyle bir problem gündeme gelmektedir: Tağutun ordusuna katılmak, size göre de zahirde küfür olan bir amel olduğu halde bu ameli işleyen bazı fertler nasıl müslüman kalabilmektedir? Size göre kişinin zahirde küfür olan bir amel işlediği halde mümin olarak kalmaya devam ettiği başka bir amel var mıdır?  Bu hususta Ehli sünnet alimlerinden bir tek nakil getirebilir misiniz?  Zira Ehli sünnetin iman meselesindeki en büyük kaidelerinden bir tanesi zahir-batın uyumudur. Bu hususta Şeyhulislam İbn Teymiye (rh.a) şöyle demektedir:

“Rasulullah (s.a.s) şöyle dedi:
 
“Cesedde öyle bir et parçası vardır ki o iyi olursa bütün ceset iyi olur, o bozulursa bütün vücut bozulur, işte o et parçası kalptir.” (Buhari)

Bu hadis gösteriyor ki; kalbin iyi olması, cesedin iyi olmasını gerektirir. Eğer cesed salih değilse, kalb de salih değil demektir. Mü’minin kalbi ise salihtir. O halde iman ettiğini söylemesine rağmen onunla amel etmeyen kimsenin kalbi kesinlikle mü’min değildir. Çünkü cesed, kalbe tabidir ve kalbe yerleşen birşey muhakkak cesedde kendisini ortaya kor.” (Fetvalar c: 14 s: 120-121)

 İbni Teymiyye bir başka yerde şöyle diyor:

“İman veya nifağın aslı kalptedir. Sözde ve amellerde zahir olan ise onun alameti, delili ve  göstergesidir. Bu sebeble bir kimsede iman ve nifak zahiren gözükürse hüküm buna göre sabit olur.” (Essarimul Meslul s: 34)

Görüldüğü gibi Ehli sünnet nezdinde kişinin dış görünüşü yani zahiri mutlaka iç alemini yani batınını yansıtır. Kişinin kendi iradesiyle hareket etmediği ikrah hali ise bundan müstesnadır. İkrah altında olmadığı halde zahirde küfür olan amelleri işleyen kimse batınen yani kendi iç aleminde mü’min olabilir sözü ise Cehmiye usulune uygun bir sözdür. İbni Teymiye diyor ki:

“Cehm ve Salihi'nin sözlerini taklit edenler şöyle diyorlar:
 
Şüphesiz Allah ve Resulüne sövmek, teslisi ifade etmek ve bütün küfrî kelimeleri telaffuz etmek, gerçekte batini olarak küfür değildir. Bunlar sadece zahiren küfre delil olan şeylerdir. Bundan dolayı bu söven ve kötüleyenin içte (batınen) Allah'ı iyi bilen bir muvahhit ve O'na inanmış bir mümin olması caizdir. Bu kimselere bunun zahiren de batınen de kâfir olduğuna dair nas yahut icma ile bir hüccet ikame edildiğinde derler ki: Bunun içte yalanlamayı, tekzibi gerektirmesi lazımdır. İman ise bunun zıddını gerektirir.”

Şeyhulislam devamla şöyle diyor:

“Şüphesiz biz biliyoruz ki kim zorlama olmadan Allah ve resulüne söverse, dahası kim bir zorlayıcıya uymadan elfazı küfür konuşursa, Allah, resulü ve ayetleriyle alay ederse, bu kişi batınen de zahiren de kâfirdir. Kim dese ki; böylesi biri, kimi zaman içte mümin fakat zahiren kâfir olabilir, işte bu kişi dince zaruri olarak fesat olduğu bilinen bir söz söylemiş olur. Çünkü şüphesiz Allah Kur'an'da kâfirlerin sözlerini zikretmiş ve onların küfürlerine hükmetmiş, onların bu sözlerle cehennemi hakkettiklerini belirtmiştir. Eğer bu küfrî sözleri, onlar aleyhinde şahidlik edenlerin şehadeti mesabesinde yahut ikrar edenin ikrarında yanlışlıklar yapması düzeyinde olsaydı, Allah, doğru da yalan da olması muhtemel şehadet ile onları cehennem ehli kılmazdı. Aksine bu şehadetin ancak doğru olması şartıyla onları azablandırması gerekirdi. Bu, şu ayetlerdeki gibidir:

"Andolsun ki: Allah, kesinlikle Meryem oğlu Mesih 'tir, diyenler kâfir olmuşlardır."
"Andolsun, Allah, üçün üçüncüsüdür, diyenler de kâfir olmuşlardır"
(Maide 5/72-73) ve benzeri ayetler.” (Feteva, 7/557; *Külliyat, 7/438-439)

Sarim’ul Meslul’da ise bu konuyu açıkladığı yerde şöyle demektedir: “Her kim -ikrah vb- şer’i bir zaruret olmadan kasden bilerek küfür kelimesi konuşursa zahiren de batınen de kafirdir. Bizler şöyle denilmesini asla caiz görmeyiz: ‘Bu kişi aslında batınen mümin olabilir’ Her kim böyle derse işte o İslam’dan ok gibi çıkmıştır.” (Sarim’ul Meslul sf 437)
 
Şimdi sizler bu yaptığımız nakilleri kabul ettiğinizi, bizatihi küfür olan bir amel işleyen kimsenin kalben mümin olabileceği görüşüne sahip olmadığınızı iddia edebilirsiniz. Fakat burada sizin açınızdan şöyle bir müşkilat vardır: Madem ki tağutun ordusunda asker olmak, size göre bizatihi küfür olan bir amel değildir, o halde bizatihi küfür olmayan bir amele neye dayanarak zahiren küfürdür, diyorsunuz. Bizatihi küfür olmayan bir ameli işleyen kimse nasıl olur da ağlabuzzan ismini verdiğiniz zannı galib yoluyla tekfir edilir? Zanna, ihtimale dayanarak; bu adam muhtemelen küfre girmiştir şüphesine dayanarak bir tekfir olur mu? Buna dair alimlerin kitaplarından nakledebileceğiniz başka bir misal var mıdır? Bana öyle geliyor ki siz bu askerlik meselesinden Cehmiye’nin fasit usulunden başka bir usulle çıkamazsınız. Askerlik, bizatihi küfür değildir, dolayısıyla askere giden kişinin tekfiri için ilave bir amel yapması gerekir deyip orada kalsaydınız bu batıl olmakla beraber kendi içinde biraz daha tutarlı bir söz olurdu. Fakat siz askerlik zahiren küfürdür deyip ondan sonra da zahiren küfür olan bir ameli işlediği halde sırf niyetinden dolayı kafir olmayan bir takım fertlerin varlığını iddia edince bu Cehmiye ve Mürcie’nin akidesiyle uyumlu bir söz oldu. Eğer tağut ordusuna dahil olanlara zahirde kafir hükmü vermeniz bu konudaki nasslardan kaynaklanıyorsa bilin ki nassların zahirde küfür olarak tayin ettiği her amel, batınen de küfürdür. Ehli sünnetin inancı budur. Bunun aksini ancak İslamla alakasını kesmiş sapık fırkalar iddia ederler.

Askerlik meselesine gelince; Şimdi bizler Ehli Sünnet alimlerinden tağutun ordusuna katılan herkesin muayyen fertler olarak kafir olduğu ve bunun tek istisnasının ikrah olduğuna dair fetvalar buluyoruz. Misal olarak Şeyhulislam İbn Teymiyye (rh.a) Tatarların ordusuna katılan kişilerle alakalı şöyle demektedir:


وَكُلُّ مَنْ قَفَزَ إلَيْهِمْ مِنْ أُمَرَاءِ الْعَسْكَرِ وَغَيْرُ الْأُمَرَاءِ فَحُكْمُهُ حُكْمُهُمْ وَفِيهِمْ مِنْ الرِّدَّةِ عَنْ شَرَائِعِ الْإِسْلَامِ بِقَدْرِ مَا ارْتَدَّ عَنْهُ مِنْ شَرَائِعِ الْإِسْلَامِ. وَإِذَا كَانَ السَّلَفُ قَدْ سَمَّوْا مَانِعِي الزَّكَاةِ مُرْتَدِّينَ - مَعَ كَوْنِهِمْ يَصُومُونَ. وَيُصَلُّونَ وَلَمْ يَكُونُوا يُقَاتِلُونَ جَمَاعَةَ الْمُسْلِمِينَ - فَكَيْفَ بِمَنْ صَارَ مَعَ أَعْدَاءِ اللَّهِ وَرَسُولِهِ قَاتِلًا لِلْمُسْلِمِينَ


“Müslüman askerlerden, emir olsun başkası olsun kim tatarların ordusuna katılırsa onun hükmü, tatarların hükmü gibidir. Onlar İslam’dan irtidat etmeyi gerektirecek her ne yapmışlarsa onlar da aynı irtidadı yapmış sayılırlar. Selefi salihin; namaz kıldıkları, oruç tuttukları, müslüman cemaate karşı çıkmadıkları halde zekat vermeyenlere mürted hükmünü vermiştir. Hal böyleyken Allah (celle celaluhu) ve Rasulünün düşmanlarıyla beraber müslümanlara karşı savaşan kişinin durumu acaba nasıl olur?”

Devamında ise şöyle demektedir:


فَإِنَّهُ لَا يَنْضَمُّ إلَيْهِمْ طَوْعًا مِنْ الْمُظْهِرِينَ لِلْإِسْلَامِ إلَّا مُنَافِقٌ، أَوْ زِنْدِيقٌ، أَوْ فَاسِقٌ فَاجِرٌ، وَمَنْ أَخْرَجُوهُ مَعَهُمْ مُكْرَهًا فَإِنَّهُ يُبْعَثُ عَلَى نِيَّتِهِ، وَنَحْنُ عَلَيْنَا أَنْ نُقَاتِلَ الْعَسْكَرَ جَمِيعَهُ إذْ لَا يَتَمَيَّزُ الْمُكْرَهُ مِنْ غَيْرِهِ.


“Zahiren İslam’ını açıkladığı halde tatarların ordusuna tav’an (kendi isteğiyle) katılan kimse, ancak ya bir münafık ya bir zındık veya facir olan bir fasıktır. Onların yanında ikrah altında, zorla savaşa çıkarttıkları kimse ise (kıyamet günü) niyeti üzere diriltilir. Bize düşen ise bu askerlerin hepsiyle savaşmaktır, zira ikrah halinde olan ile olmayanı ayırd etme imkanı yoktur.”

İbn Teymiyye (rh.a) konunun devamında buna benzer çok meseleye girmekte ve ikrah altında savaşa katılan kimselerin durumunu açıklamaktadır. “Tatar fetvası” olarak bilinen bu 50 küsur sayfalık metinde Tatar ordusuna katılanların tekfiri hususunda ikrah haricinde hiçbir istisna getirmemektedir. Eğer bu hususta ikrahın haricinde bir istisna olsaydı muhakkak bahsederdi. Zira fıkıh usulunde meşhur olan kaide gereği “İhtiyaç halinde açıklamanın geciktirilmesi caiz değildir”  (Tatarlarla alakalı fetvanın tamamı için Bkz. Fetava 28/502-558)


Abdurrahman bin Hasen Al’uş Şeyh (rh.a) ise şöyle demektedir:

وقال صلى الله عليه وسلم "من جامع المشرك أو سكن معه فإنه مثله" ، فلا يقال: إنه بمجرد المجامعة، والمساكنة يكون كافرا بل المراد أن من عجز عن الخروج من بين ظهراني المشركين، وأخرجوه معهم كرها فحكمه حكمهم في القتل، وأخذ المال، لا في الكفر، وأما إن خرج معهم لقتال المسلمين طوعا واختيارا، وأعانهم ببدنه وماله فلا شك أن حكمه حكمهم في الكفر

Allah rasulu (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmaktadır:

“Kim müşrikler topluluğuna girer ve aynı yerde onlarla beraber oturursa, o da onlar gibidir.” (Ebu Davud, 2787)
 
Şüphesiz bir kimse sırf müşriklerle bir araya gelip onların içine yerleşti diye kafir olmaz. Bilakis hadiste şu kastedilmektedir: “Müşriklerin arasından ayrılmaya güç yetiremeyen bir kimseyi  müşrikler kerhen (zorla) savaşa çıkartırlarsa, işte bu kimse, öldürülmesi ve malının alınması yönünden müşriklerin hükmünü alır. Fakat onlar gibi kafir olmaz. Şayet müslümanlarla çarpışmayı (tav’an) kendi iradesiyle isteyerek çıkar ve kafirlere vücuduyla ve malıyla yardım ederse, işte o zaman şüphesiz o da onlar gibi kafir olur.” (Mecmuatur Resail ve’l Mesail’in Necdiyye c: 2 s: 135)

Alimlerin buna benzer fetvaları daha çok vardır ancak akıl sahipleri için sadece bu iki tanesini nakletmekle yetiniyoruz. Dikkat edilirse bu alimler küfür amaçlı bir orduya mücerred katılmayı ve de onlarla beraber savaşa çıkmayı küfür sebebi olarak zikretmiştir. Bizzat savaşmak ise buna ilave bir küfürdür veya küfür üstüne küfürdür. Ayrıca altını çizdiğimiz kelimeler üzerinde dikkatle düşünen kimse küfür ordularına katılanların tekfir edilmeyeceği tek durumun ikrah yani gerçek zorlama hali olduğunu çok iyi anlar. İkrah dışında bu ordulara katılan, onlarla beraber savaşa çıkan kimse ise yukarda İbn Teymiyye ve Abdurrahman bin Hasen’in de belirttiği gibi kafirdir. Hiçbir alimden küfür amaçlı bir orduya ikrah hali haricinde herhangi bir niyetle katılanların kafir olmayacağını gösteren tek bir nakil getiremezsiniz. Yeri gelmişken şunu da belirtelim ki bizim orduya katılmaktan kasdımız bizzat o ordunun nizami bir ferdi olmaktır. Yoksa casusluk veya suikast amacıyla karargaha sızıp o ordunun hiyerarşik yapısına dahil olmadan işini bitirip çıkan bir kimseye ne şeriatta ne de insanların örfünde ve konuşma dilinde orduya katılmıştır veya asker olmuştur denemez. Bu konuyla alakalı tafsilata yeri geldiğinde inşAllah girilecektir.

İkrah, kendi iradesi ve ihtiyarı ile hareket etmenin zıddıdır. Lisan’ul Arab müellifi İbn Manzur, bu hususta şöyle demektedir:


وَأَكْرَهْتُهُ عَلَى الْأَمْرِ إكْرَاهًا حَمَلْتُهُ عَلَيْهِ قَهْرًا يُقَالُ فَعَلْتُهُ كَرْهًا بِالْفَتْحِ أَيْ إكْرَاهًا وَعَلَيْهِ قَوْله تَعَالَى {طَوْعًا أَوْ كَرْهًا} [التوبة: 53] فَقَابَلَ بَيْنَ الضِّدَّيْنِ

“Ben onu şu işe ikrah ettim” sözü ona zorla o işi yükledim manasına gelir. Keza “Ben şu işi kerhen (istemeyerek) yaptım” denilir. Bu, ikrah ile yaptım manasındadır. Bu hususta Allahu Teala şöyle demektedir: “Tav’an (İsteyerek) veya kerhen (istemeyerek)” (Tevbe: 53) Böylece iki zıddı bir arada zikretmiş olmaktadır”

Ezheri ise Tehzib’ul luga adlı eserinde şu açıklamayı yapmaktadır:


والطَّوْعُ: نقيض الكَرْه، تقول: لَتَفْعَلَنَّهُ طوعاً أو كَرْهاً. طائعاً أو كارِهاً

“Tav’ (isteklilik), kerh ( isteksizlik)’in zıddıdır. Sen şöyle dersin: Onu, tav’an veya kerhen mutlaka yapacaksın, yani isteyerek veya istemeyerek.”

Bütün bunlardan anlaşılıyor ki tağutun ordusuna katılan veya başka herhangi bir sıradan fiili işleyen bir kimse ikrah halinde değilse bu işi isteyerek yapmıştır. Bu hususta ikrahın ve de isteyerek yapmanın haricinde üçüncü bir hal gerek aklen gerekse şer’an muhaldir, imkansızdır. Dolayısıyla tağuta isteyerek askerlik yapmanın küfür olduğunu kabul ettikleri halde ikrah seviyesine ulaşmayan hallerde de askerliğe cevaz verenler, çelişkili bir söz söylemiş olurlar.


Alıntı yapılan:  Darimi
Mevcut sistemlerdeki askerlik hizmeti, bizzat aslı itibariyle küfür kanunlarını ayakta tutmak için kurulmuş bir nizamdır.
 
Cevabımız: Maalesef yanlış cevap verdiniz.
Evet, askerlik hizmeti, kâfir kanunlarını, kâfir sistemi ayakta tutmak için kâfirler tarafından kurulmuş bir müessesedir.
Bunda bir şüphe yoktur.
Fakat kâfirler, sadece askerlik müessesi kâfir kanunlarını, kâfir sistemini ayakta tutmak için kurmuş değiller.
Bütün kurdukları müesseseleri bunun için kurmuşlardır.
Kâfir devletin bütün müesseseleri, kâfir sistemini ve kâfir kanunlarını ayakta tutmak için kurulmuş müesseselerdir.
Vergi müessesesi de bunlardandır. Vergi müessesesi, bu kâfir sistemi maddi olarak besleyen bir müessesedir. Sistemin kanıdır.
Askerlik müessesesi nasıl kuvvetle o kâfir sistemi korumak için kurulmuşsa da, maddi olarak vergi müessesesi de bu sistemi maddi olarak korumak için kurulmuş bir müessesedir.
Buna göre size bir soru sorayım.
1- Kâfir sistemi veya kâfir kanunları nasıl ayakta tutulur?
Hangi amel, hangi söz bu kâfir kanunlarını ayakta tutmak için bir amel/söz sayılır?
Bunların tespiti kişinin kafasına göre mi yoksa şeriata göre mi tayin edilir?
Yani; eğer bir amel için veya bir söz için iki Müslüman ihtilaf ederlerse, şöyle ki; bu amel kâfir kanunlarını, kâfir sistemi ayakta tutan bir ameldir konusunda ihtilaf ederlerse; birisi "kâfir kanunlarını ayakta tutmuyor" derse, diğeri "hayır tutuyor" derse, aralarındaki ihtilafı çözen nedir? Şeriat mıdır yoksa akıl mıdır?
[/color]

Askerliğin kafir kanunlarını ayakta tutmak için kurulmuş bir nizam olduğuna dair sözümüzü kabul ediyorsunuz ondan sonra da yanlış cevap verdiğimizi iddia ediyorsunuz. Bizim sözümüzde yanlış olan neresidir? Senin bir şeye yanlış demenle o şey yanlış olmaz. Herhalde eksik cevap verdiğimizi kasdettiniz. Fakat, biz zaten tağutu ayakta tutmak için kurulmuş tek nizam askeriyedir diye bir iddiada bulunmadık ki bizi bu noktada tenkid edesiniz. Vergi müessesi ve başka bir çok kurum tağutu ayakta tutmak için kurulmuştur. Vergi meselesinin izahı ise aşağıda gelecektir inşAllah…

Her konuda olduğu gibi hangi amelin küfür kanunlarını ayakta tutmak olduğunu tespit etme hususunda da hakem, akıl değil nakildir yani şeriattır. Ancak şurası da var ki Şeyhulislam İbn Teymiye’nin “Der’u tearuz’il akli ve’n nakl” isimli yaklaşık 10 ciltlik müstakil bir eserde anlatmaya çalıştığı gibi sahih nakille sarih akıl asla çelişmez. Çelişiyor gibi görünüyorsa ya naklin sıhhatinde bir problem vardır, veyahut da aklın sıhhatinde! Nassları bağlamından kopartarak alıp küçük çocukların bile bildiği açık hakikatleri tersyüz edecek neticelere ulaşmak, şeriatı hakem tayin etmek değil, şeriatı istismar etmektir, bu iyice bilinsin!


Alıntı yapılan:  Darimi
2.Kâfirin kanunlarını ayakta tutmaktan kastın, kâfir kanunlarının bekasını sağlamak mı yoksa hem sağlamak hem de yardımcı olmak mı?
Hem de desteklemek midir? Hangisini kastediyorsun?
Yoksa bunların hepsini mi kastediyorsun?
Yani bir tanesi yapıldığında, kâfir kanunları veya kâfir sistemi ayakta tutmak manasına gelir mi?
Kâfir sisteme herhangi bir yardım, bu sistemi, bu kâfir kanunlarını ayakta tutmak sayılır mı?
Yoksa bu yardımın ölçüsü vardır, yapan kişinin niyetine bağlıdır... Bunu lütfen bildirin.

Kafir kanunlarını ayakta tutmaktan kasdın ne olduğu, gerek aklen gerekse şer’an bellidir. Allahu Teâlâ âyetinde “Ve kazıklar sahibi Fir’avn'a...” (89el-Fecr/10) demiştir. İbn Cerîr et-Taberî Rahimehullah  bu âyetin tefsirinde şöyle der: “Allah Celle ve Senâuhû şöyle demektedir: “Rabbinin kazıklar sahibi Fir’avn’a da ne yaptığını görmedin mi?” Tefsircilerin, O’na neden “Kazıklar sahibi” denildiğine dair farklı görüşleri vardır. Bazıları, “ Bu, ‘İşinde kendisine yardım eden askerler sahibi’ anlamındadır” ya da  “Âyetteki ‘kazıklar’dan kasıt askerlerdir.”  demişlerdir.Fecr suresinde Firavunun kazıkları olarak nitelenen şey, Firavunun ordusudur. Çünkü Firavun sistemi o ordu vasıtasıyla ayakta duruyordu. Bu açıklamayı İbn Abbas ve başkaları yapmıştır. Tefsir kitaplarından ilgili yerlere bakılabilir. Bu, küfür nizamına yapılan doğrudan bir yardımdır, hatta küfür nizamının bizzat kendisi ile kaim olduğu şeydir. Çünkü askeriye ve emniyet teşkilatları olmasa sözkonusu küfür ahkamı katiyen uygulanamaz. Tıpkı günümüzde İslam şeriatını tatbik edecek silahlı bir İslam gücü olmadığından dolayı İslam şeriatının uygulanamadığı gibi… düşünün!

Siz, Allahu a’lem öyle anlaşılıyor ki benden kafirlere yapılan her yardım küfürdür, minvalinde bir söz kopartıp onu malzeme yapacaksınız fakat Allaha hamdolsun biz, sizin avam tabakasına lanse etmeye çalıştığınız gibi  şeriattan ve Rasulullah’ın siretinden, sünnetinden habersiz kimseler değiliz. Allah rasulu (sallallahu aleyhi ve sellem) zamanında kafirlere maddi birtakım yardımlar yapılmıştı. Mesela Suheyb (ra)’ın hicret etmek için malını müşriklere hibe etmesi, Allah rasulu (sallallahu aleyhi ve sellem)’in Yahudilere Medine Hurmalıklarından bir pay vermeyi teklif etmesi gibi. Fakat hiçbir zaman ne Allah rasulu, ne ashabı ne de onlara güzellikle tabi olan selefi salihinden hiç kimse kafirlere küfür ve günahta yardım anlamına gelecek bir amel yapmamışlardır. Münafık ve mürtedlerin tarih boyu küfür ordularına yaptıkları yardımlar haricinde, İslam tarihinde bunun bir misalini bulamazsınız.

Zira Allahu Teala mealen şöyle buyurmaktadır:

“İyilik ve takva üzerinde yardımlaşın, günah ve düşmanlık üzere yardımlaşmayın” (Maide: 2)
 “Zulmedenlere sakın meyletmeyin; yoksa size de ateş dokunur” (el-Hûd/113)
“Kim güzel bir şefaatte (yardımda) bulunursa, bundan kendisine de bir pay vardır. Kim de kötü bir şefaatte (yardımda) bulunursa, bundan kendisi için bir pay vardır” (en-Nisa/ 85)

Burada şu noktaya dikkat etmek gerekir: Bir kafirin şahsına ve hatta devletine genel anlamda yardım etmek ayrı bir şeydir, kafirin küfrüne ve zulmune yardım etmek ayrı bir şeydir. Kafirin veya zalimin şahsına yardım etmek de zulmune yardım manasına geliyorsa o da aynı hükmü alır. Askerlikte sözkonusu olan şey, bizzat kafirin küfrünü yayması ve hakim kılması için yapılan doğrudan bir yardımdır. Hatta buna yardım demek bile zaiddir, çünkü askeriye küfür kanunlarını silah zoruyla tatbik eden ve bu surette insanları azgınlığa sevkeden tağutun bizzat kendisidir. Belki dışarıdan onlara yardımcı olanların yaptığı işe yardım ismi verilebilir. Alimler, değil küfrü açık olan yöneticilerin, zalim müslüman yöneticilerin safında yer alan askerleri ve diğer kolluk kuvvetlerini dahi bizzat meyledilmesi yasaklanan zalimler sınıfında değerlendirmişlerdir.

İbn Teymiyye’nin öğrencilerinden İbn Muflih el-Hanbeli “el-Furu” adlı eserinde Merruzi’den şunu nakleder: “İmam Ahmed hapsedildiğinde hapishane görevlisi gardiyan yanına gelerek şöyle sordu: Ey imam, zalimlere yardım edenler hakkındaki hadis sahih midir? Ben de o sınıfa giriyor muyum? İmam Ahmed ona şöyle cevab verdi: Senin saçını tarayan, elbiseni yıkayan, sana yemek yapan, seninle alışveriş yapan kimse zalimlere yardım edenler sınıfına girer, sen ise bizzat zalimlerdensin!”

Ayrıca, kafire yapılacak mübah olan yardım ile küfür ve haram olan yardımın arasını ayırd eden tek ölçü niyet değildir.  Bu hususta yapılan yardımın mahiyeti de önemlidir. Yardım kafirin şahsına mı yapılıyor, yoksa küfrüne ve zulmune mi yapılıyor? Kafirin küfrüne veya zulmüne yardımcı olmak asla caiz değildir. Bizim sadedinde olduğumuz askerlik meselesi bu sınıfa girer. Vergi veyahut da başka şekillerde kafir ferdin veya devletin kendisine yapılan yardım ise kişinin yaptığı amele veya niyetine göre hüküm alır. Yukarda zikrettiğimiz deliller gösteriyor ki bu hususta tek ölçünün kişinin niyeti olduğunu iddia eden kişi ehli sünnetin hatta İslamın dışına çıkmıştır. Dini büsbütün terk etmemiş olan hiç kimse günah ve düşmanlık hususunda yardımlaşan bir kimsenin sırf iddia ettiği niyetinden dolayı bağışlanacağını iddia etmez. Çünkü zalimlere ve kafirlere yardım eden birçok kişinin esas hedefi zulmun ve küfrün yücelmesi değildir. Bilakis birçoğu bunu sırf dünyevi geçimlerini sağlamak için yaparlar. Selef-i salihin, kendi dönemlerindeki zalim yöneticilere sırf ailelerinin geçimini temin etmek kaygısıyla hizmet eden ve kendilerince zulme yardımcı olmamaya çalışan kimseleri bile bundan men etmişlerdir.

İbn Ebi Hatim, Cabir bin Hanzala’dan şöyle dediğini nakletmiştir:

Birisi Ebu Amr’a “Ben bir kâtibim. Gireni çıkanı yazarım. Bunun karşılığında da mahrum kalmamak için maaş alırım. Siz bu konuda ne dersiniz?” dedi.
Ebu Amr, “Dökülen kanı da yazar mısın?’ deyince adam “hayır” dedi. “Zorla alınan malı da yazar mısın?” deyince adam “hayır” dedi. Ebu Amr adama “Acaba sen Musa (aleyhisselam)’ın şu sözünü işitmedin mi? diyerek  "Rabbim! Bana lütfettiğin nimetlere and olsun ki, artık suçlulara asla arka olmayacağım" ayetini okudu. Ayeti dinleyen bu kişi Ebu Amr’a “VAllahi çok güzel tebliğ ettin ya Ebu Amr! Bundan böyle ben bu kişilere bir satır bile yazmam” dedi.  Ebu Amr’da “VAllahi Allah (Subhanehu ve Tealâ) seni rızıksız bırakmaz” dedi.

Kanaatimce kafirlere yardımın ne zaman küfür olacağı hususunda yegane ölçü olarak niyeti esas almanız çok tehlikeli ve batıl bir yaklaşımdır. Bu noktadan hareketle meşrulaştırılamayacak küfür ve haram bir amel kalmaz. Kafirlere yapılan yardım, onların küfrünü desteklemek ve onu yüceltmekten başka bir anlama gelmiyorsa bu hususta kişinin iddia ettiği niyetinin ne olduğunun bir önemi yoktur. Burada niyet meselesi üzerinde değil de askerlik yapmanın, küfrü yüceltmekten başka bir manası olacağını iddia ediyorsanız bunun üzerinde dursak daha iyi olur. Aksi takdirde yardımın mahiyeti ne olursa olsun kişinin kalbi niyeti onu kurtarır, diyorsanız bu saplandığınız batılda daha da derinleşmenizden başka bir işe yaramaz.


Alıntı yapılan:  Darimi
3.Kâfir kanunlarını ayakta tutan askerlik müessesesi midir yoksa askerlik müessesesinin yaptığı amel midir?
Yani; bu müessesenin ismi mi ayakta tutuyor, ona kayıt olan kişilerin sayısı mı ayakta tutuyor, yoksa bu müessesenin işlediği ameller, yaptığı görevler mi ayakta tutuyor?

Askerlik kurumunun yaptığı ameller bu kanunlara hizmet ettiği gibi, kurumun bizzat kendisi, hatta adı ve de ordunun sahip olduğu asker sayısı dahi ordunun kanunları ayakta tutma görevine yardımcı olmaktadır ve bunların hepsi birbiriyle bağlantılıdır. Yeri geldiğinde ordu mensuplarının sayısı dahi tağutlar tarafından düşmanlarına karşı caydırıcı güç olarak kullanılır. Ordunun sayıca kalabalık olmasının moral destek ve caydırıcılık içerdiği akıl sahipleri nezdinde malum olan bir şeydir. Bu husus aklen sabit olduğu gibi şeriat nezdinde de böyledir.

O yüzden şeriat, ister hak üzere ister batıl üzere olsun herhangi bir topluluğun sayısını çoğaltan kimsenin sırf bu amel vasıtasıyla dahi o topluluğun günahına da sevabına da ortak olacağını beyan etmiştir. Bu hususta Allah Rasulu (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:


" مَنْ كَثَّرَ سَوَاد قَوْم فَهُوَ مِنْهُمْ , وَمَنْ رَضِيَ عَمَل قَوْم كَانَ شَرِيك مَنْ عَمِلَ بِهِ "


"Her kim bir kavmin karaltısını çoğaltırsa o da onlardandır, Kim de bir topluluğun yaptığı bir işe rıza gösterirse kendisi de yapılan işte onlara ortak olur. "

İbn Mes'ud (ra)'dan gelen bu hadisin bir de kıssası vardır. Hafız İbn Hacer, Ebu Ya'lanın Müsnedinden bu kıssayı şu şekilde nakletmektedir:

1605. Amr anlatıyor: Bir adam Abdullah b. Mes'ûd'u bir velimeye davet etti. Abdullah b. Mes'ud düğür yemeğine geldiğinde eğlence sesi duyup içeriye girmedi. Kendisine: "Hayırdır, ne oldu sana?" diye sorulduğunda şu cevabı verdi: Resûlullah (sallAllahu aleyhi vesellem)'in şöyle buyurduğunu işittim: "Kim bir topluluğun karanlığını arttırırsa, kendisi de onlardandır. Kim de bir topluluğun yaptığı bir amele rıza gösterirse kendisi de onlara ortak olur." (Ebû Ya'lâ)
(Bkz Metalib'ul aliye, İbn Hacer el-Askalani, Velime Kitabı, Hoş Olmayan Uygulamalara Şahit Olanın Daveti Terkedebileceği babı)


Allahu Teala şöyle buyuruyor:

" Nefislerine zulmeden kimselerin canlarını alacakları zaman melekler derler ki: 'Ne işte idiniz?' Onlar: 'Biz yeryüzünde âciz kimselerdik!' derler. Melekler de: 'Allah'ın arzı geniş değil miydi? Siz de orada hicret edeydiniz yâ!' derler. İşte onların barınakları cehennemdir. O ne kötü bir yerdir" (Nisa: 97)

Buhari, bu ayetin tefsiriyle alakalı babta şunu rivayet etmiştir:

...Muhammed İbnu Abdirrahman Ebu’l-Esved tahdis edip şöyle demiştir: (İbnu’z-Zubeyr’in Mekke üzerindeki halifelik günlerinde) Medine halkına (Şamlılarla harp etmek için) bir ordu çıkarmaları kesinleşti. Ben de bu orduya yazıldım. Akabinde İbn Abbas’ın azadlısı İkrime’ye kavuştum. Ona bu orduya yazıldığımı haber verdim. İkrime beni bu işten şiddetle nehy etti. Sonra şöyle dedi: Bana İbnu Abbas şöyle haber verdi:

Müslümanlardan (Mekke’de kalıp hicret etmeyen) bir takım insanlar, Resulullah zamanında müşriklerle beraber olarak onların camiasını çoğaltıyorlardı. Bedir Harbi sırasında düşman safları arasında bulunan bu kişilere ok isabet ediyor ve onu öldürüyordu, yahut kılıçla vurup öldürüyordu. Bunun üzerine Allah: “Öz nefislerinin zalimleri olarak...” ayetini indirdi.
 
Bu hadisi Leys İbn Sa’d da Ebu’l-Esved’den; o da İkrime’den olmak üzere rivayet etmiştir. (Buhari, Tefsir: 92)

Buhari, aynı hadisin benzerini Fitneler ile alakalı bölümde “Zulum ve fitnenin karaltısını çoğaltmayı kerih gören kimse” başlığı altında da rivayet etmiştir.

 Buhari şarihi İbnu Battal bu bölümün açıklamasında şöyle demektedir:

“Muellif, şöyle demektedir: Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem)’den sabit olmuştur ki her kim bir kavmin haline rıza göstererek onlarla beraber olursa günahta da sevapta da onlara ortaktır. Bu kimse ister Salih, ister günahkar birisi olsun fark etmez”

Ardından şöyle devam etmektedir:

“Salihlerin meclisine iştirak edenin durumuna gelince, bu hususta şöyle bir hadis varid olmuştur: Rasûlullah (S) şöyle buyurdu:
"Allah'ın bir takım melekleri vardır ki, bunlar yollarda, sokaklarda dolaşırlar, zikir ehlini ararlar. Onlar (Azız ve Celîl olan) Allah'ı anan bir cemâat bulunca birbirlerine: Aradığınıza geliniz, diye seslenirler. “ Bu uzun hadisin devamında şöyle demektedir:
Yüce Allah, meleklere:
— Ey melekler, ben sizleri şâhid yapıyorum ki, ben bu zikreden kullarımı mağfiret ettim! buyurur. Meleklerden birisi:
—  O zikredenlerin arasında fulan kişi var ki, o zikredenlerden değildir, bir haceti için gelmiş oturmuştu! der. Yüce Allah:
— O mecliste oturanlar öyle kemâl sahibi kimselerdir ki, onlarla birlikte oturanlar bedbaht olamaz! cevâbını verir." (Buhari, Daavat: 66)

Düşünün ki bir zikir meclisinde zikir niyetiyle bulunmayan bir kişi dahi o meclisin sevabına ortak oluyor, keza düşman safında istemeden bulunan kimseler yine o ordunun günahına ortak oluyor! İşte bütün bu akli ve nakli deliller göstermektedir ki iyilik veya kötülük üzere olan bir topluluğun sayısını çoğaltmanın tek başına bir önemi olmadığını, kişi doğrudan bir amel yapmıyorsa veya niyeti sözkonusu toplulukla aynı değilse o kişiye bundan dolayı bir sevap veya günah yazılmayacağını iddia eden kimse şeriata muhalif bir söz söylemiş ve aynı zamanda bütün akıllı insanların gülüp geçeceği bir iddiada bulunmuştur. Yeri gelmişken şunu da belirtelim ki bizim tağutun ordusuna mensup olan askerleri tekfir etmemizin tek sebebi ordunun sayısını artırmaları ve karaltısını çoğaltmaları değildir. Zira günümüz vakıasında bu askerler bizzat İslama alternatif olarak ihdas edilmiş yeni bir şeriat olan çağdaş Yesak dinine tabi olmuş, o dine hizmet eden kimselerdir ve bu dinin silahlı misyonerleridir. Hristiyanlığı yayan misyonerler ne ise bunlar da aynısıdır hatta silah taşıdıkları için bunlar daha tehlikelidir. Bizim bu sayı çoğaltma meselesine girmemizin tek sebebi va’d ettiğimiz gibi bütün iddialarınıza tek tek cevap vermek ve de sizin ilimden ve hikmetten ne kadar mahrum bir şekilde meselelere yaklaştığınızı ortaya koymaktır. Zira sayı çoğaltmanın yardım çeşitlerinden birisi olduğu, aklı ve dini olan herkesin nezdinde açık bir husustur. 


Alıntı yapılan: Darimi
4.Bu müesseseye (askerlik müessesesine) girip esas gayesine ters olan amel işleyen kişi, bu müessesenin esas koruma hedefine yardım etmiş sayılır mı?
Yoksa sırf girme fiilini, kayıt olma fili, bu gayeye ulaşmak için yeterli mi sayıyorsun? Ondan sonra bu müessesenin hedeflerine ters hareket etse bile ayakta tutmuş sayılıyor, mu diyorsun?

Aslında 1. Maddede yaptığımız açıklama üzerinde düşünürseniz bu sorunun cevabını bulursunuz. Küfür amaçlı bir orduya iştirak etmek ve bu şekilde kafirlerle beraber savaşa çıkmak mücerred bir küfür amelidir. Zira burada kafirlerin dinini tasdik etmek, sırf zahirde de olsa onlara muvafakat etmek sözkonusudur. Günümüzde tağutlar İslam şeriatını ortadan kaldırarak yeni bir şeriat ihdas etmişler ve insanları buna davet etmektedirler. Her kim bunların ordusuna sırf görüntü itibariyle de olsa iştirak etse ve onların safındaymış gibi hareket etse, bu kimse onların dinine tabi olmuş demektir.

İbn Hazm Rahimehullah  şöyle der: “Küfrünü açıklayan kâfir, İslam ülkelerinden birinde üstünlüğü elde etse, müslümanları olduğu gibi bıraksa ancak ülke düzeninde tek başına kendisi yönetici olsa ve İslam’dan başka bir din ilan etse, onun yanında olan, ona yardım eden herkes, müslüman olduğunu iddia etse dahi kâfir olmuştur.” (El-Muhallâ11/200)

Süleyman bin Abdullah (rh.a) Yüce Allah'ın: "...O halde siz de onlar gibisiniz..." (Nisa: 4/140) ayeti ve Rasulullah'ın (sallAllahu aleyhi ve sellem): "Kim müşriklerle bir arada bulunur, onlarla birlikte yaşarsa, o da kesinlikle onlar gibidir."  hadisinin manası nedir? Sorusuna cevaben şöyle demektedir:

“Ayet zahirine göre anlaşılır; bir kimse, Allah'ın (celle celaluhu) ayetlerinin inkar edildiğini veya onlarla alay edildiğini işittiği zaman, o kimseler başka bir söze geçene kadar, kendisine herhangi bir zorlama ve baskı yapılmaksızın ve onların söylediklerini inkar edip onlara kıyam etmeden onlarla beraber oturursa, o kimse de onlar gibi kafirdir. Kendisi onların yaptığını yapmasa da fark etmez. Çünkü böyle bir durum, küfre rızadır. Küfre rıza göstermek ise küfürdür. Alimler, bu ve benzeri ayetlere dayanarak, herhangi bir günaha rıza gösteren kimsenin de onu yapmış gibi olacağını söylemişlerdir. Bu kimse, kalbiyle o şeyi istemediğini ve onu hoş karşılamadığını söylese de kabul edilmez. Çünkü hüküm zahire göredir. Bu şahıs küfür izhar etmiş ve kafir olmuştur.

Bunun içindir ki, irtidat olayları gündeme geldiğinde, bazı kimseler, aslında bunu hoş karşılamadıklarını ileri sürdükleri halde, sahabeler bunu kabul etmeyip, hepsini mürted kabul etmişlerdi. Ancak kalbiyle ve diliyle karşı koyanlar bunun dışındadır. İşte ayet bu gerçeği dile getirmektedir.

Rasulullah'ın (sallallahu aleyhi ve sellem):

"Kim müşriklerle birlikte bulunur ve onlarla beraber kalırsa, o da onlar gibidir." sözü de zahiri manasındadır. Yani bir kimse müslüman olduğunu ileri sürdüğü halde; onlarla biraraya gelme ve yardımlaşma gibi konularda müşriklerle birlikte hareket eder ve müşrikler de onu adeta kendilerinden biri gibi kabul ederlerse, o kimse de onlar gibi kafirdir. Bu kişinin açıkça dinini izhar edip, müşriklerle dostluk bağını kesmesi hali bu hükmün dışındadır.

Nitekim Rasulullah'ın (sallAllahu aleyhi ve sellem) Mekke'den Medine'ye hicret buyurmalarından sonra birtakım kimseler, hicrete katılmayıp Mekke'de müşriklerle birlikte kalmayı sürdürmüşler ve yine de müslüman olduklarını ileri sürmüşlerdi. İşte bunların Mekke'de müşriklerle birlikte yaşamayı sürdürmeleri sebebiyle, müşrikler onları kendilerinden sanıyorlardı. Hatta Bedir savaşında, kerhen yani istemeyerek de olsa, müşriklerle beraber savaşa çıkmışlar, bu savaşta öldürülmüşlerdi. Bazı sahabeler onların kendileri gibi müslüman olduklarını zannederek: "Biz kardeşlerimizi de öldürdük." demeye başladılar. İşte bunun üzerine yüce Allah onlarla ilgili olarak şu ayeti indirdi:

"Kendilerine yazık eden kimselere melekler canlarını alırken: "Ne işde idiniz?" dediler." (Nisa: 4/97)

Tefsir alimlerinden Süddi ve daha başkaları bunu şöyle yorumlamışlardı: "Onlar kafirdiler. Zira yüce Allah, çaresizlerin yani hakiki mustazafların dışındakilerin mazeretlerini kabul etmez. Bu nedenle yüce Allah onların da mazeretlerini kabul etmemiştir." (Ed-Durar’us Seniyye, 8/163)

Bu noktada size düşünmeniz için bir mukayese yapmak istiyorum. Bedir savaşına müşriklerin safında katılanlar birçoğu da fiilen savaşmadıkları halde niyetlerine bakılmaksızın tekfir edildiler fakat Hatib bin Beltia müşriklere istihbarat vererek zahirde bunların yaptığından daha büyük bir yardımda bulunduğu halde tekfir edilmedi. Çünkü birinci grup tıpkı günümüzdeki Yesak askerleri gibi müşriklere iltihak edip zahirde onların dinine tabi olmuşlardı, Hatib’in ise müşriklerden olmadığı ve İslam safına dahil olduğu açıktı fakat yine de müşriklere dışarıdan yaptığı bu yardımdan ötürü kınandı, ancak tekfir edilmedi. İşte bütün bunlar üzerinde düşünen ve iyice fıkh eden kimse, günümüzde askerlik kurumunun ve genel manada Yesak ehlinin safına katılmanın ne manaya geldiğini anlar. Buradaki olay din değiştirme ve bu yeni muhdes dinin saflarına iştirak etme hadisesidir. Kişi, bu küfür amelini işledikten sonra vicdanını tatmin etmek için kafirlerin hoşuna gitmeyecek birtakım hareketler yapması veyahut da Hristiyanların,tasavvufçuların ve diğer müşriklerin yaptığı gibi şirk işleyerek Allaha yakınlaştığını zannetmesi kendisini kurtarmaz.

İyi düşünürseniz kendilerince küfür sisteminin altını oymak gayesiyle devlet içinde kadrolaşan ve bir yandan küfür kanunlarını ayakta tutmaya yarayan görevleri icra ederken, bir yandan da küfür sistemine ufak tefek zararlar vererek İslama hizmet ettiğini zanneden birtakım İslamcıların yaptığıyla sizin bahsettiğiniz tağutun ordusuna girip onlara zarar verme işinin hiçbir farkı olmadığını görürsünüz. Öyle zannediyorum ki bazıları batıl ehlinin yaptığı bu tür işleri mantıklı bulup, İslam’ın da böyle şeylere muhakkak cevaz vereceğini zannetmektedirler. Halbuki batıl ideoloji mensuplarının bu tip casusluk ve sızma işlerini yaparken gözettikleri hiçbir ölçü ve değer yoktur. Onlar, yeri gelir kendi itikadlarına aykırı söz ve fiilleri çok rahatlıkla yaparlar, yeri gelir sırf gayelerine ulaşmak için kendi dindaşlarının canına kıyarlar, istihbarat amacıyla içki, zina ve başka her türlü muharremata cevaz verirler. Ehli dünyanın nezdinde bir kimse kalben karşı tarafın adamı olmadığı müddetçe yaptığı bu ve buna benzer fiillerin hiçbir önemi yoktur. Sizin yaptığınız şu an batıl ehlinin içinde yaygın bir kanaat olan bu anlayışa İslami kılıf giydirmekten ibarettir. Allahın dinini bundan tenzih ederiz. Zikrettiğimiz deliller ve alimlerin bu deliller ışığında vermiş oldukları fetvalar tağutun ordusuna iştirak etmenin, onlardan bir fert olmanın bizatihi küfür olduğunu ortaya koymaktadır. Kişi bu küfrü işledikten sonra artık ne amaçla hareket ederse etsin bunun bir önemi yoktur. Bu söylediğimizin hakikatin ta kendisi olduğu ilerde konuyla alakalı delillerin etraflı müzakeresine girdiğimizde daha açık bir biçimde anlaşılacaktır ve de elinizdeki delilleri de tek tek çürütüp hatta birçoğunun bizzat bize delil olacağını ortaya koyduğumuzda ne yapacaksınız bilmiyorum! İşte o zaman askerlikle alakalı söylediklerinizin sizin mücerred reyinizden ve şahsi görüşlerinizden ibaret olduğu ortaya çıkacaktır Allahın izniyle! Size nasihatimiz, yol yakınken bu teorilerden vazgeçin ve Nasuh bir tevbe ile tevbe edin!

Bir not olarak şunu da belirtmemiz gerekiyor, şu gündeme getirdiğiniz “askerliğin esas gayesine ters bir fiil yapma” meselesi sadece işi gücü rast gitsin diye askere giden kimselerin amellerini meşrulaştırmak için ortaya attıkları bir kılıftan ibarettir. Siteye astığımız ve sizin de tasdik ettiğiniz paralı askerlikle alakalı fetvaları inceleyenler, o fetvaları isteyenlerin de verenlerin de gündeminde askerlik gailesinden kurtulup işine gücüne bakmaktan başka hiçbir dert olmadığını görür. Parasını yatırıp 1 ay askerlik yapan veyahut da hiç yapmayan bir kimse, tağutun ordusuna ne gibi bir zarar vermektedir, ne gibi bir istihbarat almaktadır, hangi tağuta suikast düzenlemektedir? Tağutun ordusuna çökertme amacıyla girilebileceği şeklindeki batıl tezi günümüzde bazı İslamcı geçinen kafirler savunmaktadır ve bu akidelerinin gereğini de yapmaktadırlar. Fakat sizin öyle bir amelinizin olmadığı ortadadır, bunu sırf askere gitme fiilini meşrulaştırmak ve de avamın gözünü boyamak için ortaya attığınız da aşikardır. Ama bizler yine de yalan olduğunu bile bile bu yalanı ortaya atanları Allaha havale edip, sırf zahirdeki iddianız bu olduğu için bu iddia üzerinden müzakere etmeye devam edeceğiz inşaAllah.

 
Alıntı yapılan:  Darimi
5.Dediğimiz gibi; vergi müessesesi kâfir sistemi ayakta tutmak için kâfirin kurduğu bir müessesedir.
Bu müesseseye Vergi mükellefi olmak için kayıt yapan kişi, bu kâfir kanunlarını ayakta tutan bir kişi sayılmaz mı sizin inancınıza göre?

6.Peki, kaydettikten sonra para verirse, bu para bu kâfir sistemi, kâfir kanunlarını ayakta tutmak sayılmaz mı?
Eğer küfür illeti kafir kanunlarını ayakta tutmak olarak sayıyorsan, o zaman bu illet hangi amelde gerçekleşiyorsa hükmün gerçekleşmesi gerekir.!
Eğer illeti kâfir kanunlarını ayakta tutmak ise, bunu iyice tarif etmek, iyice anlatmak, sınırları iyice belirtmek gerekir. Madbut olsun diye.
Yani, belli, sınırlı bir vasıf olması gerekir. Aksi halde illet olmaz. Ayrıca bu illet nerede gerçekleşirse hüküm gerçekleşir.
Onun için kâfir kanunlarını ayakta tutmanın sınırlarını, şekillerini, vasıflarını güzel tayin etmek gerekir.
Bunu bize güzel bir şekilde anlat bakalım.

Aslında yukarda yazmış olduğum hususlar hakkında etraflıca düşünürsen bu soruların cevabını da bulursun. Ama yine de burada kısaca değinmek istiyorum.
İmam Ebu Yusuf (rh.a) “Harb ehline misliyle muamele” başlığı altında senedini zikrederek şu rivayeti kaydeder:


مُعَاملَة أهل الْحَرْب بِالْمثلِ:
قَالَ: وَحَدَّثَنَا عَاصِمُ بْنُ سُلَيْمَانَ عَنِ الْحَسَنِ قَالَ: كَتَبَ أَبُو مُوسَى الْأَشْعَرِيّ إِلَى عمرابْن الْخَطَّابِ "أَنَّ تُجَّارًا مِنْ قِبَلِنَا مِنَ الْمُسْلِمِينَ يَأْتُونَ أَرْضَ الْحَرْبِ فَيَأْخُذُونَ مِنْهُمُ الْعُشْرَ"، قَالَ فَكَتَبَ إِلَيْهِ عُمَرُ: "خُذْ أَنْتَ مِنْهُمْ كَمَا يَأْخُذُونَ مِنْ تُجَّارِ الْمُسْلِمِينَ


Ebu Musa el-Eşari Ömer (ra)’a bir mektup gönderip “Bizim taraftan darul harbe giden müslüman tüccarlardan onlar öşür yani (1/10) almaktadırlar.” Diye yazdı. Bunun üzerine Ömer (ra) ona şunu yazdı: “Onların Müslüman tüccarlardan aldıkları gibi kendilerinden vergi al.” (Ebu Yusuf, Kitab’ul Harac, sf 149. Türkçe tercemesinde sf 306)
 
Bu noktada getirdiğiniz askerlik-vergi kıyaslaması fasit bir kıyastır. Çünkü vergi küfür olan bir amel değildir. Sahabe zamanından beri müslüman tüccarlar kafirlere vergi veriyorlardı. Zira bu, karşılıklı menfaatlerden kaynaklanan bir uygulamadır.Hiçbir alim, buna küfür veya haram dememiştir. Tağuta askerlik bizatihi küfür olan bir ameldir, bu husus zikrettiğimiz delil ve nakillerde açıkça görülmektedir. Kafirlere vergi vermenin bizatihi küfür olduğuna dair ise hiçbir delil ve nakil mevcut değildir. Kişi, eğer ki tağuta destek amacıyla vergi verirse kafir olur. Fakat burada onu küfre götüren şey vergi vermesi değil , sahip olduğu itikaddır. Tağutun ordusuna dahil olmanın (yani tağuta askerliğin) ise sadece niyete göre küfür olacağı iddiasını sizden önce hiçbir alim söylememiştir.

Askerlik ise kafire dışarıdan yapılan bu tip yardımlarla kıyaslanamaz. Kafirlere yardım etme kavramı geniş bir kavramdır. Bunun içine küfür olan, haram olan ve caiz olan her türlü yardım girer. Askerlikte küfrü doğrudan ayakta tutma sözkonusudur, dolaylı ve ihtimalli fillerle bu kıyaslanamaz. Bunun küfür olma illetinin ne olduğuna gelince; siz de biz de tağuta askerliğin küfür olduğunda ittifak ettik ve bunun illetinin tağutun direkleri olmak olduğunu tesbit ettik. Fakat siz sonradan bu genel hükme ve tesbit edilmiş illetlere muhdes, uydurma bir istisna getirdiniz. Bizim müçtehid olma gibi bir iddiamız yok ki yeni illetler tesbit edelim. Biz sadece nasslarda açıkça beyan edilmiş olan illeti nakletmekle yetindik. Biz sadece sizin de kabul etmiş olduğunuz o illeti devam ettiriyoruz, yeni bir içtihadda bulunmamız mevzu bahis değildir. Dolayısıyla bize soru sormanıza gerek yok, o ittifak ettiğimiz yere müracaat edin orada cevabı var. Bilakis sen hangi illete dayanarak ittifak ettiğimiz illetten çıkıp istisnada bulundun, onun izahını yap. Ayrıca sonradan çıkmış her muhdes görüş sahibine dendiği gibi sana da bu usulunun selefini getir, denilir. Böyle sorularla bizi imtihan etmeye çalışmayın, bunlarla ilgilenmiyoruz.

Ayakta tutmak vb kavramlar üzerinden demagoji yapmaya gerek yoktur, bundan ne kasd ettiğimiz bellidir, sayfalarca izahını yaptık. Bundan kasdımız Firavunun kazıkları gibi Firavun düzeninin devamını sağlayan, öyle ki o olmazsa Firavun düzeninin ayakta kalamayacağı bir kurumun mensubu olmaktır. Askeriye ve emniyet gibi kolluk kuvvetleri olmazsa bu kanunların tatbik edilemeyeceği aşikardır. Tıpkı yasama, yürütme ve yargı organlarının kanunlarının bekasındaki fonksiyonları ne ise askeriyenin fonksiyonu da aynıdır, hatta daha şediddir. Bu kurumların her bir ferdi de bu kanunların uygulanmasında sözle, yazıyla, silahla bazen de sırf kalabalıkla caydırıcılık sağlayarak pay sahibi olmaktadırlar. VAllahu mustean.

İddialarınıza kaldığımız yerden cevap vermeye devam edeceğiz. Lütfen yazının tamamını asana kadar bu yazıya cevap vermeyin.


Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1967
  • Değerlendirme Puanı: +50/-0
Rahman ve Rahim olan Allahın adıyla,

Cevaplarımıza kaldığımız yerden devam ediyoruz.

Alıntı yapılan:  Darimi
Diyorsunuz: Şirk kanunlarını icad eden milletvekillerini, bu kanunlarla hüküm veren hâkim ve savcıları, bu kanunlara muhakeme olan vatandaşları hiçbir ayrıma gitmeden, iddia ettikleri niyetlerine bakmaksızın hangi delille tekfir ediyorsak bu kanunların uygulanması için silah yoluyla hizmet eden, halka bu kanunları silah zoruyla dayatan asker ve polisleri de aynı delille ayrım gözetmeksizin ve iddia ettikleri itikadlarına, niyetlerine bakmaksızın muayyen olarak ferd ferd tekfir ederiz.
Hatta bunlar beşeri kanunların tatbiki hususunda silah ve cebire, ikraha başvurdukları için bu tağutların hepsinden daha şerli birer tağutturlar.
 
Cevabımız: Milletvekillerinin şirki ve küfrü, muhkem naslarda sabittir.
Allah'ın şeriatına muhalif olan kanunlarla hüküm veren kişinin küfrü, muhkem naslarla sabittir.
Kâfir kanunlarına muhakeme olan kişinin şirk ve küfrü, muhkem ayetle sabittir.
Onun için bu fiilin bizatihi küfürdür. Kişinin niyetine bakılmaz.
Çünkü bazı fiiller, o fiilin bizatihi küfürdür. Dolayısıyla bu fiili yapan kişi niyeti ne olursa olsun tekfir edilir. İkrahı mülci olmadıkça.
Aynı şekilde kâfirlerin kanunlarını uygulanması için silah yoluyla hizmet eden kişi, yine de kâfirdir. Muhkem ayette bu, sabittir.
Halka kâfir kanunlarını silah yoluyla dayatan asker, polisler, aynı şekilde kâfirlerdir. Ve bu, muhkem ayette sabittir.
Böyle yapan kişilerin niyetlerine bakılmaz.
Evet, fert  fert kâfirlerdir. Ama mevzumuz bu değildir.
Ben bunların hükmü hakkında sana sormuş değilim.
Sen başka şeylere cevap veriyorsun. Soruyu iyi oku.
 
Ben sana, kâfir sisteme silah yoluyla hizmet eden kişinin küfrü konusunda delil mi sordum?
Ya da kâfir kanunlarını silah zoruyla dayatan askerin küfrüyle ilgili mi delil sordum?
Niye meseleleri karıştırıyorsun! Yoksa benim sorduğum soruları anlamadın mı?
Sorum gayet açık."Askerlik hizmetine giden, küfür ve şirk işlememiş olan kişiyi hangi delile göre tekfir ediyorsun?" diye sordum.
Silah yoluyla kâfir sisteme hizmet eden, küfrü ayakta tutan asker apaçık bir şekilde şirk işlemiştir. Bunu en basit muvahhid bilir.
Ve bununla ilgili muhkem ayet vardır. Ben sana bunu sormadım.
 
Bu gibi olan kişiye şirk işlememiş denilmez. Küfür işlememiş denilmez.
Ben sana şirk işlemeden, küfür işlemeden hangi delile göre tekfir ediyorsun diye soruyorum.
Küfür hükmü, şirk hükmü fiile verilir. Kişi şirk işlerse müşrik sıfatı alır. Küfür işlerse küfür sıfatı alır. Küfür sıfatı işlemeden küfür hükmü verilmez. Şirk işlemeyene müşrik hükmü verilmez.
Küfür ve şirkleri, Allah (celle celaluhu) apaçık bir şekilde Kur'an'da bildirmiştir. Ve muhkem ayetle bildirmiştir.
Dolayısıyla bir amel için bu şirktir, bu küfürdür diyen bir kişinin, mutlaka muhkem ayetle delil getirmesi gerekir. Aksi halde yanlış hükümler verir. İşte senden istediğim bu!
Dedim ki: Adam askerlik hizmetine gitmiş. Hiç şirk ve küfür işlememiş. Buna rağmen nasıl müşrik ve kâfir hükmü veriyorsun?
Hangi amele göre müşrik veya kâfir hükmü veriyorsun? Bunu senden istedim.
"Bu vasfa sahip olan bir kişiyi, kâfir kanunlarını ayakta tuttuğu için tekfir ediyorum" diyorsun.
Peki, nasıl kâfir kanunlarını ayakta tutmuş?
Bunu bize ispat edeceksin.
Sonra akabinde diyorsun ki " kafir kanunlarına silah yoluyla hizmet etmiştir." Eğer silah yoluyla hizmet etmişse elbette kâfirdir. Çünkü küfür işlemiştir. Zaten bu konuda muhkem delil vardır.
Sonra  diyorsun ki "halka bu kanunları silah zoruyla dayatmıştır." Elbette halka kâfir kanunlarını silah zoruyla dayatan kişi küfre girer. Çünkü küfür işlemiştir. Bunun aksini söyleyen muvahhid olamaz.
Ama ben, bunları yapmayan kişinin hükmünü soruyorum.
Eğer askerlik hizmetine giden kişi sırf gittiği zaman kâfir ve müşrik sayılıyor diyorsan bunu ispat edeceksin. Hatta "niyet etse bile" kâfir diyorsun. Ne niyet edecek? Yani; askerlik hizmetine tağuta zarar vermek için niyet ederse yine kâfir mi sayılır?
Askerlik hizmetine kâfirlere zarar vermek için giden kişi gene de mi kâfir sayılıyor?
Elbette eğer askerlik hizmetine giden kişi kâfir sistemi ayakta tutmak için çalışırsa, o zaman müşrik olur, kâfir olur.
Ama ayakta tutmak her halükarda küfür mü? Her amel, ayakta tutmak sayılır mı?
Senden bunun cevabını bekliyorum.
 
Sonra mahkemeye başvurmanın, kâfir kanunlarıyla hükmetmekle ilgili deliler, silah zoruyla kâfir kanunlarını uygulamanın küfür olduğunu gösteren delilleri nasıl olur da sırf askerlik hizmetine niyeti zarar vermek için giden kişi bu delillerin  hükmüne giriyor? Bize bunu açıkla.

Burada askeriyenin temel fonksiyonu olan kanunları silah zoruyla tatbik etme fiilinin küfür olduğunu kabul ettikten sonra hiçbir şer’i delile dayanmadan bu fiili icra eden kuruluşun bazı fertlerini bu genel hükümden istisna ediyorsun.Sen anladığım kadarıyla bizzat silah kullanırsa veya ona benzer hizmetlerde bulunursa kafirdir, ama kullanmazsa niyetine göre kafir olmayabilir türünden bir şeyler söylüyorsun, bu söylediğin şeye akli ve nakli bir tane delil getirebilir misin?
Allahu Teala şöyle buyuruyor:


{إِنَّ الَّذِينَ تَوَفَّاهُمُ الْمَلَائِكَةُ ظَالِمِي أَنْفُسِهِمْ قَالُوا فِيمَ كُنْتُمْ قَالُوا كُنَّا مُسْتَضْعَفِينَ فِي الْأَرْضِ قَالُوا أَلَمْ تَكُنْ أَرْضُ اللَّهِ وَاسِعَةً فَتُهَاجِرُوا فِيهَا فَأُولَئِكَ مَأْوَاهُمْ جَهَنَّمُ وَسَاءَتْ مَصِيرًا}


Kendilerine yazık edenlerin melekler canlarını aldıkları zaman onlara: "Ne işte idiniz?" deyince, "Biz yeryüzünde zavallı kimselerdik" diyecekler, melekler de: "Allah'ın arzı geniş değil miydi? Hicret etseydiniz ya!" cevabını verecekler. Onların varacakları yer cehennemdir. Orası ne kötü dönülecek yerdir! (Nisa: 97)

Daha önce geçtiği üzere Buhari, bu ayetin tefsiriyle alakalı babta şunu rivayet etmiştir:


حَدَّثَنَا عَبْدُ اللَّهِ بْنُ يَزِيدَ المُقْرِئُ، حَدَّثَنَا حَيْوَةُ، وَغَيْرُهُ، قَالاَ: حَدَّثَنَا مُحَمَّدُ بْنُ عَبْدِ الرَّحْمَنِ أَبُو الأَسْوَدِ، قَالَ: قُطِعَ عَلَى أَهْلِ المَدِينَةِ بَعْثٌ، فَاكْتُتِبْتُ فِيهِ، فَلَقِيتُ عِكْرِمَةَ، مَوْلَى ابْنِ عَبَّاسٍ فَأَخْبَرْتُهُ، فَنَهَانِي عَنْ ذَلِكَ أَشَدَّ النَّهْيِ، ثُمَّ قَالَ: أَخْبَرَنِي ابْنُ عَبَّاسٍ: «أَنَّ نَاسًا مِنَ المُسْلِمِينَ كَانُوا مَعَ المُشْرِكِينَ يُكَثِّرُونَ سَوَادَ المُشْرِكِينَ، عَلَى عَهْدِ رَسُولِ اللَّهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ، يَأْتِي السَّهْمُ فَيُرْمَى بِهِ فَيُصِيبُ أَحَدَهُمْ، فَيَقْتُلُهُ - أَوْ يُضْرَبُ فَيُقْتَلُ» - فَأَنْزَلَ اللَّهُ: {إِنَّ الَّذِينَ تَوَفَّاهُمُ المَلاَئِكَةُ ظَالِمِي أَنْفُسِهِمْ} [النساء: 97] الآيَةَ رَوَاهُ اللَّيْثُ، عَنْ أَبِي الأَسْوَدِ

...Muhammed İbnu Abdirrahman Ebu’l-Esved tahdis edip şöyle demiştir: (İbnu’z-Zubeyr’in Mekke üzerindeki halifelik günlerinde) Medine halkına (Şamlılarla harp etmek için) bir ordu çıkarmaları kesinleşti. Ben de bu orduya yazıldım. Akabinde İbn Abbas’ın azadlısı İkrime’ye kavuştum. Ona bu orduya yazıldığımı haber verdim. İkrime beni bu işten şiddetle nehy etti. Sonra şöyle dedi: Bana İbnu Abbas şöyle haber verdi:
Müslümanlardan (Mekke’de kalıp hicret etmeyen) bir takım insanlar, Resulullah zamanında müşriklerle beraber olarak onların karaltısını çoğaltıyorlardı. Bedir Harbi sırasında düşman safları arasında bulunan bu kişilere ok isabet ediyor ve onu öldürüyordu, yahut kılıçla vurup öldürüyordu. Bunun üzerine Allah: “Kendilerine yazık edenlerin melekler canlarını aldıkları zaman...” ayetini indirdi.
Bu hadisi Leys İbn Sa’d da Ebu’l-Esved’den; o da İkrime’den olmak üzere rivayet etmiştir. (Buhari, Tefsir: 92)


İbnu Hacer, bu hadisin şerhinde şöyle demektedir:

غَرَضُ عِكْرِمَةَ أَنَّ اللَّهَ ذَمَّ مَنْ كَثَّرَ سَوَادَ الْمُشْرِكِينَ مَعَ أَنَّهُمْ كَانُوا لَا يُرِيدُونَ بِقُلُوبِهِمْ مُوَافَقَتَهُمْ قَالَ فَكَذَلِكَ أَنْتَ لَا تُكَثِّرُ سَوَادَ هَذَا الْجَيْشِ وَإِنْ كُنْتَ لَا تُرِيدُ مُوَافَقَتَهُمْ لِأَنَّهُمْ لَا يُقَاتِلُونَ فِي سَبِيلِ اللَّهِ

“İkrime’nin anlatmak istediği şudur: Allahu Teala, her ne kadar kalben müşriklere muvafakat etmeyi, onlara uymayı istememiş olsalar da müşriklerin karaltısını çoğaltanları kınamıştır. İşte sen de her ne kadar onlara uymayı istememiş olsan da bu ordunun karaltısını çoğaltma! Zira onlar, Allah yolunda savaşmamaktadırlar.” (Feth’ul Bari, 8/263)

Başka bir yerde ise aynı mesele ile alakalı şöyle demektedir:


فَرَأَى عِكْرِمَةُ أَنَّ مَنْ خَرَجَ فِي جَيْشٍ يُقَاتِلُونَ الْمُسْلِمِينَ يَأْثَمُ وَإِنْ لَمْ يُقَاتِلْ وَلَا نَوَى ذَلِكَ وَيَتَأَيَّدُ ذَلِكَ فِي عَكْسِهِ بِحَدِيثِ هُمُ الْقَوْمُ لَا يَشْقَى بِهِمْ جَلِيسُهُمْ كَمَا مضى ذكره فِي كتاب الرقَاق


“İkrime, Müslümanlarla savaşan bir ordunun içersinde (onlarla beraber) çıkan kimsenin bizzat savaşmasa veya buna niyet etmese de günahkar olacağını görmüştür. Daha önce Rikak kitabında (Salihlerin meclisi ile alakalı olarak) zikredilen “Onlar öyle bir kavimdir ki onlarla beraber oturan kimse bedbaht olmaz” hadisi bunun zıddıyla alakalı da geçerli olacağı hususunu teyid etmektedir.” (Feth’ul Bari, 13/38)

Görüldüğü gibi küfür veya zulüm üzere olan bir topluluğa dahil olarak sayılarını artıran kimsenin kalbi niyetinin onlardan farklı olması o kişinin hükmünü değiştirmez. Bu ise daha önce  de zikrettiğimiz ve sizin de tasdik etmiş olduğunuz şu fetvaların batıl olduğunu göstermektedir:


Alıntı
“Soru   1) Askere gitmek küfür değil midir? Paralı askerlik yapmanın hükmü nedir?
Cevap 1) Askerlik bizatihi küfür değildir. Bir zulümdür. Ancak içinde işlenecek küfürler vardır. Ve giden kişinin niyetine göre küfür olabilir. Eğer isteyerek, sevinerek gidiyorsa küfürdür. Fakat mecbur olduğu için gidiyorsa küfür değildir.”
(…)
“Askere gitmek küfür değildir. Askere sevinerek veya vatan hizmetini yapmak niyetiyle veya askerlik yaparsam daha rahat olurum, hareketlerim daha iyi olur, işim daha düzenli gider, düşüncesiyle kafirlere hizmet etmek için askere giden kimse elbette kafir olur. Bunun küfür sebebi, onun düşüncesidir.”


Abdurrahman bin Hasen Al’uş Şeyh ise sözkonusu Nisa: 97 ayeti hakkında şunları söylemektedir:

فتأمل كيف ترتب عليهم هذا الوعيد وأوجب لهم النار؟ وقد ورد أنهم كانوا مكرهين على تكثير سواد المشركين فقط، فكيف بمن كثر سوادهم بغير إكراه وأعان وظاهر، وقال وفعل من غير استضعاف ولا إكراه؟ أترى بقي مع هذا شيء من الإيمان والحالة هذه؟.


“Düşün ki bunların sadece müşriklerin karaltısını çoğaltmaya zorlanmış ikrah altındaki kimseler olduğu belli olduğu halde nasıl da bu tehdit onlar hakkında geçerli oldu ve ateş onlara vacib oldu? Hal böyleyken, onların karaltılarını ikrah olmaksızın çoğaltan, ikrah veya mustazaflık (çaresizlik) hali olmadan onlara yardımcı ve destekçi olan, (Bu tür fiilleri) söyleyen veya yapan kimsenin durumu nasıl olur? Bu durumda olan kimsede imandan bir eser kalır mı?” (El-Mevrid’ul Azeb’uz Zulal, sf 311)
 
Şeyh Süleyman bin Abdullah (rh.a) ise şöyle demektedir:


وعاونوهم على أهل التوحيد طوعاً لا كرهاً، واختياراً لا اضطراراً؟! فهؤلاء أولى بالكفر والنار، من الذين تركوا الهجرة شحاً بالوطن، وخوفاً من الكفار، وخرجوا في جيشهم مكرهين خائفين.فإن قال قائل: هلا كان الإكراه على الخروج عذراً للذين قتلوا يوم بدر؟ قيل: لا يكون عذراً، لأنهم في أول الأمر لم يكونوا معذورين، إذ أقاموا مع الكفار، فلا يعذرون بعد ذلك الإكراه، لأنهم السبب في ذلك، حيث أقاموا معهم وتركوا الهجرة.

"Ya, İkrahla değil isteyerek; veya zaruretten, mecbur kaldıklarından değil kendi tercihleriyle tevhid ehline karşı kafir ve müşriklere yardım edenler? Bunlar, vatan sevgisi nedeniyle Mekke'de kalıp hicreti terk edenlerden daha çok küfrü ve Cehennem ateşini haketmezler mi? Zira aşırı vatan sevgisinden dolayı hicreti terkedip Mekke'de kalan müslümanlar, kafirlerin ordusuna kendi istekleriyle değil, ikrah altında ve onlardan korkmaları sebebiyle katılmışlardı.

Bu kişilerin (kafirlerle beraber) çıkmak hususunda ikrahtan dolayı özürlü sayılması gerekmez mi?" denirse buna şöyle cevap veririz: Bu kişiler, hicret etme imkanları olduğu halde, kafir ve müşriklerle birlikte kalmayı tercih ettikleri için ta işin başlangıcında mazur sayılmadılar. Yani kafirlerle beraber kalıp hicreti terk etmelerinden dolayı bu duruma düşmelerine kendileri sebeb olmuştu. Bu nedenle ikrah altında olmaları onlar için bir mazeret değildir.” (Ed-Durar’us Seniyye, 8/126-127)

Görüldüğü gibi küfür ordusuna katılarak sırf sayı desteği sağlamak –kişi silah kullanmasa ve bizzat savaşmasa dahi- başlıbaşına bir küfür sebebidir. Bunun tek istisnası ikrahtır. İkrahın dahi bu hususta mazeret olması için şartlarının tahakkuk etmesi gerekir. Şeyh Abdurrahman’ın da belirttiği gibi Bedir’de öldürülen kimseler sırf şirk ordusunun karaltısını çoğalttıklarından ötürü kafir olurken, bir de müşrik ordusunun içinde onlara her türlü yardımı ve itaati sergileyen kişinin durumu nasıl olur acaba? (Karaltı çoğaltmaktan kasdın ne olduğunu birazdan açıklayacağız). Şu iyice bilinmelidir ki Bizim tekfir ettiğimiz kişiler şu fetvayı veren kimselerdir:


Alıntı
“Paralı askerlik yapmak bizatihi küfür değildir. Ancak orada küfür işlenirse küfür olur. Paralı askerlik kafire mecburiyet karşısında para vermek ve kısa zamanda onlara hizmet etmekten ibarettir. Şimdi bir müslümanın şöyle hesap yapması gerekir. Eğer hem askerlik, hem de paralı askerlikten kendisine eziyet gelmeden kaçabiliyorsa ne normal, ne de paralı askerlik yapmaması gerekir. Fakat eziyete maruz kalıyorsa hesap yapması lazım. Onun menfaati için hangisi daha iyidir. Uzun vadeli askerlik yapmak mı, yoksa para vererek kısa vadeli askerlik yapmak mı? Tabiki kısa vadeli askerlik yapmak parası olan için daha efdaldir.”

Sırf işleri güçleri düzene girsin diye paralı askerlik yapıp tağutun kasasına milyarlarca para yatıran kişiler tağuta ne gibi zarar vermektedirler? Bugüne kadar askere gidip de tağuta zarar vererek dönen bir kimse tanıyor musunuz? Bizler tağuta zarar verebilirse tağutun ordusunda asker olunur demiyoruz, ancak bu fikri savunan kimselerin kendi içlerindeki bu çelişkiye dikkat çekmek istiyoruz. Bunlar zarar verme meselesini sırf dünyalık amaçlarla yaptıkları fiilleri kamufle etmek için ortaya atmaktadırlar.Velhasıl, yalan üstüne yalan, küfür üstüne küfür! Bu yalanın sahiplerini Allaha havale edip konumuza geri dönüyoruz. Allah en doğrusunu bilendir.

Konumuza dönecek olursak; Bu yaptığımız nakiller açıkça göstermektedir ki şirk ordusunda yer alan kimsenin şirke hizmet etme niyeti taşımaması onu kurtarmayacağı gibi, Müslümanlara karşı doğrudan silah kullanmaması da onu kurtarmaz. Bu kişi, niyeti ne olursa olsun müşriklerle beraber savaşa çıkıp onların sayısını çoğaltmaktan başka bir şey yapmasa da kafirdir. Şimdi size soruyorum; Bedirde olduğu gibi peygamberle savaşmaya giden bir küfür ordusu veyahut da hadiste geçtiği gibi Kabe’yi yıkmaya giden ordu hakkında; bunlardan her kim Müslümanlara karşı bizzat silah kullanırsa veyahut da Kabe’nin yıkımına bizzat iştirak ederse kafir oluyor, ama orduda yer alması, onlara lojistik destek sağlaması hepsinden de öte bu şekilde küfür amaçlı bir kuruluşun bir ferdi olması, İslam düşmanlarına iltihak etmesi, katılması senin nezdinde fiilen savaşanlardan ayrı bir hüküm mü alıyor? Bırakın müslümanı, aklı başında sıradan bir insan bunu kabul eder mi? Nasıl ki askeriyenin silahlı gücü olmadan bu kanunlar ayakta kalamazsa, aynı şekilde askeriyedeki cephe gerisi hizmetler ve cephe gerisinde bu hizmetleri yürüten fertler olmazsa da askeriye ayakta kalamaz. Silah kullanan askerle kullanmayan asker arasında ayrım yapmak ahmakça bir düşüncedir. Kanunların bekçiliğini yapma görevi kendisine tevdi edilmiş olan askerlerin arasında yaptığı işe göre ayrıma gitmek ne selim aklın ne de sahih naklin kabul edebileceği bir şey değildir. Bunu tağut dahi kabul etmez. Ondan dolayı da askeriyedeki görevi ve fonksiyonu ne olursa olsun bütün askerlerine değer verir. İslam’da da aynı şekilde kişi İslam ordusuna katıldıktan sonra ister bizzat düşmanla savaşsın, ister cephe gerisinde hizmet etsin, isterse de sadece o ordunun bir neferi olmanın haricinde hiçbir şey yapmasın ecrini mutlaka alır. Bu kimseler arasında ancak alacakları sevap bakımından bir fark varsa da bu, Allahın takdir edeceği bir şeydir. Tağutun neferleri arasında da küfrünün şiddeti açısından herkes aynı derecede olmasa da sonuçta küfür hükmü almaları bakımından hepsi ortaktır.

Askerlik hizmetine kafirlere zarar vermek için gittiğini iddia eden şahsa gelince; yukarda da izah ettiğimiz gibi bu kişi bu iddiasını gerçekleştirmek için tağutun neferi ünvanını alıp, onların ordusuna dahil olarak zaten bir küfür ameli işlemiş olmaktadır. Bundan vazgeçmediği müddetçe ne yaparsa yapsın küfürden kurtulmaz. Küfür amaçlı bir orduya katılmak, onlarla beraber çıkmak mücerred, bağımsız bir küfür amelidir. Sizin anlamadığınız nokta burasıdır. Bu hususta Şeyh Süleyman bin Abdullah (rh.a) şöyle demektedir:


إن كانت الموالاة مع مساكنتهم في ديارهم، والخروج معهم في قتالهم، ونحو ذلك، فإنه يحكم على صاحبها بالكفر، كما قال تعالى: {وَمَنْ يَتَوَلَّهُمْ مِنْكُمْ فَإِنَّهُ مِنْهُمْ} [سورة المائدة آية: 51] ، قال تعالى: {وَقَدْ نَزَّلَ عَلَيْكُمْ فِي الْكِتَابِ أَنْ إِذَا سَمِعْتُمْ آيَاتِ اللَّهِ يُكْفَرُ بِهَا وَيُسْتَهْزَأُ بِهَا فَلا تَقْعُدُوا مَعَهُمْ حَتَّى يَخُوضُوا فِي حَدِيثٍ غَيْرِهِ إِنَّكُمْ إِذاً مِثْلُهُمْ} [سورة النساء آية: 140] ، وقال النبي صلى الله عليه وسلم: "من جامع المشركين وسكن معهم، فإنه مثلهم"، وقال: " أنا بريء من مسلم بين أظهر المشركين " ، رواهما أبو داود.

“Muvalat (dostluk), Onların ülkelerinde yerleşip, onlarla birlikte savaşlara katılmak ve benzeri şekillerde gerçekleşirse bu fiillerin sahibine küfür hükmü verilir.

Nitekim, yüce Allah şöyle buyuruyor:

"...Sizden kim onları kendisine veli / dost edinirse, o da onlardandır..." (Maide: 5/51)

"Allah, size indirmiştir ki: "Allah'ın ayetlerinin inkar edildiğini yahut onlarla alay edildiğini işittiğiniz zaman, başka bir söze dalıncaya (başka konuya geçinceye) kadar kafirlerle beraber oturmayın; yoksa siz de onlar gibi olursunuz..." (Nisa: 4/140)

Rasulullah (sallAllahu aleyhi ve sellem) de şöyle buyurmuştur:

"Kim müşriklerle beraber bulunur ve onlarla birlikte oturursa, o da onlar gibidir."

"Ben, müşrikler arasında kalmayı seçen müslümanlardan uzağım." (Tirmizi Siyer: 1605, Ebu Davud Cihad: 2645)

Şeyh Süleyman’ın sözleri burada bitti. (Ed-Durar’us Seniyye, 8/159)

Alimlerin buna benzer kavilleri daha önce geçmişti. Dikkat edilirse bu nakillerde küfür sebebi olarak, onların ordusuna katılmak veya onlarla beraber savaşa çıkmak zikredilmiştir. Eğer küfür sebebi sadece fiilen savaşmak olsaydı bu söylenirdi veyahut da tağuta destek olmaya niyet etmek olsaydı o zikredilirdi. Eğer müşriklerin ordusundaki kişi sadece bu illetlerle kafir olur diyorsanız buna dair muhkem bir delil veyahut da hiç olmazsa alimlerden sizin bu görüşünüzü destekleyen bir tane olsun nakil getirmeniz icab eder. Şu ana kadar görüşlerinizi destekleyecek herhangi bir nakil getirmiş değilsiniz. Bugüne kadar yazdıklarınızda kelam ve felsefeden başka bir şeye raslamadık.

Siz ve hocanız madem ki tağutun ordusuna katılan kişinin kafir olacağı hükmünden bazı istisnalar getiriyorsunuz, bu istisnanın ne olduğunu açıkça ortaya koymanız ve de dayandığı illeti izah etmeniz gerekir. Size göre şeyhiniz içtihad ve fetva ehliyetine sahip birisiyse bu illetleri nasslardan nasıl istinbat ettiğini ortaya koyar. Yok bizim gibi ittiba ehli anlamında mukallid biriyse aynı bizim alimlerden nakil yaptığımız gibi kendi iddiası hususunda alimlerden nakil getirir. Eğer tağuta askerlik yapan kişinin kafir olmama illeti; sahip olduğu niyeti veyahut da sıcak savaşa iştirak etmemesi ise yukarda alimlerden yapmış olduğumuz nakiller bunların batıl olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Yok bu hükmün tek istisnası kişinin tağuta zarar verme amacı gütmesi ise görüldüğü gibi alimlerden bu amaçla tağutun ordusunda askerlik yapılabileceğine dair bir tek nakil yoktur.  Casusluk amacıyla kafirlerin içine sızan sahabelerin durumuyla alakalı Hendek  savaşındaki Nuaym  b. Mesud kıssası, Abdullah b. Uneys (radiyallahu anh)’ın Sufyan-ı Huzeli’yi öldürmesi, Muhammed b. Mesleme el-Ensârî (radiyallahu anh)’nın, yahudi  tağutu Kâ’b  b. Eşref’i  öldürmesi ve de Feyruz  ed-Deylemî’nin sahte peygamber Esved el-Ansî’yi hileyle öldürmesi gibi kıssalarda ise sahabelerin çift manaya gelen tevriyeli sözler ve fiillerde bulunarak zahirde onlardan gibi gözükmesi sözkonusu ise de ne bu kıssalarda ne de başka rivayetlerde sahabenin casusluk veya başka bir amaçla kafirlerle beraber savaşa çıktıkları, onların ordusuna bir asker olarak dahil oldukları hususu yer almaz. Bunu açıkça gösteren ne bir hadis, ne de bir fetva getirilemez. Kafirlerin ordugahının içine girmek ayrı bir şey, kafirlerin ordusuna bizzat katılmak ayrı bir şeydir. Bu hususları ilerde delillerin müzakeresine geçtiğimizde daha detaylı açıklarız inşAllah.

Şimdiye kadar alimlerden şirk ordusunda asker olarak olarak bulunmanın küfür olduğuna dair birçok nakil getirdik. Yeri geldikçe daha da getireceğiz inşAllah. Bunların hepsinde bu askerlere kafir hükmü verilmiş ve ikrah haricinde bu hükme hiçbir istisna getirilmemiştir. Eğer bu küfür ordusuna casusluk amacıyla askerlik yapan kişiler küfür hükmünden istisna olsaydı alimler bu istisnayı mutlaka zikrederdi. Fakat 1400 yıllık İslam literatüründe buna dair tek bir fetva bulunmamaktadır. Yukarda zikretmiş olduğumuz şekilde kafirlerin arasına casusluk gayesiyle sızan sahabelerin kıssaları elbette ki hadis ve siyer kitaplarında mevcuttur. Ancak bu kıssalardan tağutun ordusunda zarar vermek amacıyla askerlik yapılabilir hükmünü çıkartan bir tane alim gösterebilir misiniz? Bu tip iddiaları ancak son 20-30 senede ortaya çıkmış yeni yetme yazarlar ortaya atmaktadır. Ancak bir selefi, öncesi olmayan her iddia çökmeye mahkumdur. O yüzden bu hususta alimlerden bir selefiniz var mı, bunu ortaya koyun. Yoksa seleften hiçbir dayanağınız olmadığı halde sırf zahircilik yaparak nasslardan bu hükmü siz tek başına çıkarttıysanız bu bile bunun batıl olduğunu, dinde çıkartılmış küfri bir bidat olduğunu isbatlamak için yeterlidir.

Şimdi size düşen şey, mezhebinizi açıkça ortaya koymaktır. Siz, tağuta askerliğin küfür olduğunu kabul ettikten sonra hangi illete binaen bazı kimseleri bu genel hükümden istisna ettiniz? Yani size göre bir kimse Orduya girerken tağuta zarar verme kasdı taşırsa mı küfürden kurtuluyor, yoksa bu kasdı taşımasa da sadece sıcak savaşa katılmaması onu küfürden kurtarır mı, yoksa yukarda naklettiğim ve sizin de tasdik ettiğiniz fetvada söylendiği gibi bu hususta sadece niyetine mi bakılır? Yani tağuta hizmet amacı güderse kafirdir, böyle bir amacı yoksa tekfir edilmez mi? Zira o fetvada askerlik tıpkı vergi gibidir, denmiş. Eğer askerlik vergi gibiyse o zaman zarar vermek amacı gütmesine de gerek olmadan kişi tağutu güçlendirme gibi bir niyeti yoksa kafir olmaz. Zaten sözkonusu fetvada zarar vermesi gerekir diye bir şeyden bahsedilmemiş, sadece niyetine göre hüküm verilmiş. Şimdi size göre askere giden bir kimsenin kafir olmaması için bu illetlerden hangisi gereklidir, hepsinin bir arada mı gerçekleşmesi gerekiyor, yoksa bu illetlerden sadece bir tanesi kişiyi küfürden kurtarmaya yeter mi? Veya bu konuda burada zikretmediğimiz başka illetler de var mı? Bizim müçtehid olma gibi bir iddiamız yoktur, ama eğer şeyhiniz fetva ve içtihad ehliyetine sahip olduğunu iddia ediyorsa o zaman bu meselenin tahkik’ul menatını ve tahric’ul menatını yapsın, illetlerini ortaya koysun. Biz sizin zikretmiş olduğunuz ve fetvalarınızda geçen bu illetlerin alimler nezdinde batıl olduğunu ortaya koyduk. Bunlara vereceğiniz bir cevap varsa bunun da izahını yaparsınız.

Milletvekili meselesine gelince, hadi diyelim milletvekilinin bizzat taşıdığı unvan küfürdür diyerek meseleyi izah etmeye çalıştın. Kanunları icra eden diğer fertler hakkında ne diyorsun? Mesela bu sistemde “hakim” ünvanını almış olan ve resmiyette hakim sıfatı taşıyan bir kimse, işine gitmese, sadece maaşını alsa senin bu usulune göre kafir olmaması gerekir. Çünkü sana göre nasıl ki askerlik bizatihi küfür değilse hakimlik de bizatihi küfür olmaması gerekir, çünkü İslam’da da hakimlik kurumu vardır. Bu sistemin hakimliği bizatihi küfürdür, dersen sana aynı şekilde bu sistemin askerliği de bizatihi küfürdür diye cevap verilir. Bu ikisi arasında fark vardır, diyorsan buna dair akli ve şer’i bir delil getirmen gerekir. Yazışmanın bundan sonraki bölümünde daha fazla vakit kaybetmeden delillerin müzakeresine geçsek daha faydalı bir iş yapmış oluruz.


Alıntı yapılan:  Darimi
Diyorsunuz: Hatta bunlar beşeri kanunların tatbiki hususunda silah ve cebire, ikraha başvurdukları için bu tağutların hepsinden daha şerli birer tağutturlar.
 
Cevabımız: Maalesef bu sözden anlaşılıyor ki; tağutun ne demek olduğunu bilmiyorsun.
Çünkü Tağutun askerini tağut sayıyorsun.!!
Hâlbuki tağutun askerleri, tağutun yardımcılarıdır.
Tağut değiller. Tağutun kullarıdır. Tağutun direğidir. Tağutun askeridir, yardımcılarıdır.
Eğer " hala tağuttur" diyorsan, o zaman lütfen tağutun ne demek olduğunu bize tarif eder misin? Acaba bu tarife tağutun askerleri
 Nasıl girer.
"Tağut " kelimesi, Kuran�da geçen bir kelimedir. Tağutun askeri ona giriyor mu acaba? Giriyor diyorsan, lütfen bize açıkla
.

Bilakis anladığım kadarıyla tağutun manasından habersiz olan sizlersiniz. Şeyh Ebu Batin en-Necdi tağutla alakalı alimlerin sözlerini şöyle nakletmiştir:

"Leys, Ebu Ubeyde, Kisai, Vahidi ve lügatçıların cumhuruna göre tağut; Allah'tan (cc.) başka ibadet edilen her şeydir.
Cevheri'ye göre tağut; kahin, şeytan ve sapıkların başı olan her şeydir. İmam Malik (rh.a) başta olmak üzere halef ve seleften bir çokları tağutu Allah’tan başka ibadet edilen şey olarak tarif etmişlerdir.
Ömer b. Hattab, İbni Abbas ve bir çok müfessire göre ise tağut; şeytandır.
İbni Kesir bu görüş hakkında şöyle der:
"Bu gerçekten kuvvetli bir görüştür. Çünkü bu görüş cahiliye ehlinin muhakeme olduğu, yardım istedikleri ve ibadet ettikleri putları kapsamaktadır."
Vahidi “Onlar Cibt’e ve Tağut’a inanıyorlar” (Nisa: 51) ayeti hakkında şöyle diyor: Allah'tan (celle celaluhu) başka ibadet edilen tüm mabudlar cibt ve tağuttur.
İbn Atiyye’nin rivayet ettiğine göre İbni Abbas (r.anhuma) şöyle demiştir:
Cibt putlar, tağut ise onların hizmetinde bulunan tercümanlardır. Çünkü bunlar putlar adına birtakım yalan şeyler uydurarak halkı saptırırlar.
İbni Abbas'ın başka bir görüşüne göre: Cibt kahin; tağut ise sihirbaz demektir.
Seleften bazıları, "...tağuta muhakeme olmak istiyorlar..." (Nisa: 4/60) ayetiyle ilgili olarak: "Bu, Kab b. Eşreftir." Birisi de: "Bu Huyey b. Ahtab'tır" demiştir. Bu iki Yahudi, sapıklığın liderliğini yaptıkları için bu adı almayı hak etmişlerdi. Çünkü bunlar azgınlıkta çok aşırı gitmiş, halkı aldatmış ve Allah'a (celle celaluhu) isyan etmede Yahudilerin kendilerine itaat etmelerini sağlamışlardı. İşte kim bu nitelikleri üzerinde bulundurursa tağuttur.
İbni Kesir: "...tağuta muhakeme olmak istiyorlar..." (Nisa: 4/60) ayetiyle ilgili olarak: "Bu ayet Ka'b b. Eşrefe muhakeme olmayı ya da cahiliye hakemlerine gitmeyi isteyenler hakkında nazil olmuştur." der. Benzeri şeyleri açıklarken de der ki: "Ayet, hüküm bakımından geneldir. Bütün bunları kapsar. Çünkü Kitap ve Sünnetten yan çizen ve de onun haricindeki batıl hükümlere muhakeme olan herkesi yermektedir. İşte bunun için bu ayetteki tağuttan maksat budur. (Yani Kitap ve Sünnet dışındaki batıl mahkemelerdir.)"

Bu nakillerden sonra şöyle demektedir:

“Tağut ismi, Allah'tan (celle celaluhu) başka mabud olarak tanınan bütün varlıkları içine alır. Batıla çağıran ve bu batılları güzel gösteren tüm dalalet başkanlarını, aralarında Allah (celle celaluhu) ve Rasulü'nün (sallallahu aleyhi ve sellem) hükmüne aykırı olan cahiliye hükümleriyle hükmedilmesini teşvik edenleri, kahinleri, sihirbazları, put ve puthaneleri bekleyenleri, buralarda nöbet tutanları, başkalarına "Bu türbede veya kabirde yatan kimse kendisine gelenlerin ihtiyaçlarını karşılar, şöyle şöyle yapar" diyerek yalan hikayeler uyduran ve bu surette cahilleri saptıranları, veyahut da kabirde yatan kimsenin hakikaten insanların yardımına koşup ihtiyaçlarını giderdiği vehmini insanlarda uyandırabilmek için bazı hileler yapan cin ve ins şeytanlarını, kısaca insanları saptıran ve onları büyük şirk kapsamındaki fiillere yönlendiren her şeyi içine alır.” (Mecmuat’ut Tevhid, sf 173)

Şeyh Ebu Batin’in sözlerini ve de selef ve haleften yaptığı nakilleri iyice düşünüp fıkhedersen şunu anlarsın ki  eğer insanları dille ikna ederek şirke yönlendiren türbe bekçisi gibi kişiler tağut oluyorsa, insanları bizzat silah zoruyla şirke zorlayan, onlara küfür kanunlarını dayatan, bu kanunların bekçiliğini, tağutların nöbetçiliğini yapan askerlerin ve onlara bu küfürlerinde yardımcı olanların tağut sayılması daha evladır. İnsanları küfre ve şirke teşvik eden herkesin tağut olduğunu dahi anlamaktan acizseniz insanları hangi ilimle neye davet ediyorsunuz bilmem!

 
Alıntı yapılan:  Darimi
Diyorsunuz: Küfür amaçlı bir kuruluşa üye olan, intisap eden, sadece karaltılarını çoğaltma yoluyla hizmet eden sıradan bir ferd ile bizzat bu küfür amellerini sevk ve idare eden kişiler arasında şeriat nezdinde bir fark yoktur. Zira küfre rıza küfürdür.
 
Cevabımız: Evet, Zahire göre, böyledir. Küfür amaçlı bir kuruluşa üye olan, intisap eden zahire göre kâfirdir.
Karaltılarını çoğaltmak zahire göre küfürdür. Ama bu bilmediğimiz kişi içindir.
Ama nasıl hizmet ettiğini bildiğimiz kişi gibi değildir.
Küfrü yayan, küfrü ayakta tutan bu müesseselere hizmet eden kişinin, hizmet ettiğinden dolayı açık bir küfrü vardır. Yani yakini küfrü vardır Niyeti ne olursa olsun. Diğeri ise ağlabuzzan ile küfrü vardır.
Ama sadece üye olmak veya sadece intisap etmek ve karaltılarını çoğaltmak, ne kadar zahire göre küfür sayılsa da, yakini küfür değildir. .
Allah katında o kişinin yaptığı amele göre hüküm verilecektir. Belki bu kişi, bu kuruluşu yıkmak için girmiştir. Nasıl Allah katında ve onu tanıyan kişinin nezdinde kâfir olacaktır ki? Bunu bize anlatın.
Bu kuruluşun içinde belki hiçbir küfür işlemiyor. Bu mümkün mü değil mi? Mümkün değilse, o zaman Allah katında da kâfir olur. Hiçbir küfür işlememesi Mümkün ise, velev ki az ihtimalli olsun, o kişinin Allah katındaki hükmü yaptığı amele bağlıdır.
Ve onu tanımayan kişi ağlabuzzan ile kâfir hükmü vermesi gerekir.
Eğer böyle bir kişi tanıyorsak ve o müesseseye girdiği halde hiç küfür ve şirk işlemiyorsa ve bu müesseseyi yıkmak için çalıştığını biliyorsak, sırf bu müesseseye üye olduğu için tekfir edebilir miyiz? Eğer tekfir etmemiz gerekir diyorsan, o zaman delil göstermen gerekir.
Ama lütfen bu cevapta gösterdiğin delilleri gösterme! Çünkü bunlar buna delil değildir.
Sorduğum soruları güzelce anla. Sırf delil getirmek veya çoğaltmak için, alakası olmayan deliller getirme!
Çünkü bu, delilleri anlamadığını gösteriyor. Delillerin ne manaya geldiğini bilmediğini gösteriyor.
Sorumuz net ve açık...

Evvela, şu iddialarının hepsinin delilini ve selefini zikretmen gerekiyor. Senden önce hangi alim, senin kullandığın şu ifadeleri kullanmış?

“Küfür amaçlı bir kuruluşa üye olan, intisap eden zahire göre kâfirdir. Karaltılarını çoğaltmak zahire göre küfürdür. Ama bu bilmediğimiz kişi içindir.Ama nasıl hizmet ettiğini bildiğimiz kişi gibi değildir.Küfrü yayan, küfrü ayakta tutan bu müesseselere hizmet eden kişinin, hizmet ettiğinden dolayı açık bir küfrü vardır. Yani yakini küfrü vardır Niyeti ne olursa olsun. Diğeri ise ağlabuzzan ile küfrü vardır. Ama sadece üye olmak veya sadece intisap etmek ve karaltılarını çoğaltmak, ne kadar zahire göre küfür sayılsa da, yakini küfür değildir. Allah katında o kişinin yaptığı amele göre hüküm verilecektir."

Ayrıca hangi alim,zahire göre tekfir ettiği bir fiili işleyenlerin içinde mümin fertler olabileceğini iddia etmiş?


Alıntı yapılan:  Darimi
Sorumuz net ve açık...
Tekrar soruyorum: Kâfir müesseseye Müslüman giriyor, üye oluyor ama niyeti ve kastı, o kâfir müesseseyi yıkmaktır. Veya ona zarar vermektir. O müessesenin içinde bir küfür veya şirk işlemiyor. Sırf üye olduğu için, defterde üye olarak yazıldığı için tekfir ediyorsun? Bu hükmü hangi delile göre veriyorsunuz?
Bunun delilini istiyoruz.
Ve biliyorsunuz ki; küfür hükmü vermek için muhkem delil gerekir. Şüpheli delil getirmeyeceksin. Sorduğumuz amelle alakası olmayan deliller getirme. Kendi kafana göre şer'i olmayan vasıfları verme! Vasfettiğimiz kişi nasıl küfre rıza gösteriyor? Nasıl küfre yardım etmiş oluyor? Nasıl da o küfrün ayakta kalmasına sebep olmuştur?
Adam bu küfrü yıkmak için veya zarar vermek için hareket ediyor ve bunu biliyorsun. Bildiğin halde sırf o kişinin ismi o müessesede yazıldı diye nasıl tekfir edersin?
İşte bizim istediğimiz budur! Uzağa gitme! Alakası olmayan deliller getirme! Bizden en basit kardeşimizin bildiği şeyleri bize yazma, esas sorduğumuz soruya cevap ver.
Sorumuz net ve açıktır. İstediğimiz deliller muhkem olmalıdır. Gösterdiğin illet madbut olmalıdır.
Ve şer'an geçerli olmalıdır. Bunları ispat edeceksin. Sırf senin illet demenle illet olmaz. Bunun illet olduğuna dair şer'i delil göstereceksin. İllet olduğuna dair şer'i delil göstermezsen bu illet geçersizdir.
Nasıl olur ki, kâfir kanunları ayakta tutan bir müesseseye, sırf ismini kaydettiği için ve bu müessese içinde hiçbir küfür, şirk işlemediği halde bu kişi küfür amellere rıza göstermiş sayılır? Bunu bize açıkla.

Aslında bu soruların muhatabı biz değiliz, bizzat hocandır. Hani bizim tevhid akidesini sizin kitaplardan öğrendiğimizi iddia ediyorsun ya, farzet ki biz küfür amaçlı bir kuruluşa üye olmak küfürdür, akidesini sizin kitaplardan öğrendik. O yüzden bunun delillerini git o kitapların yazarına sor, sana anlatsın. Bakın mesela Davetçinin Tefsirinde Ali İmran: 28. Ayetle alakalı bölümde küfür olan vela çeşitlerini sayarken şunları söylüyor:

“15  Kafirlerin gruplarına, partilerine, kuruluşlarına üye olmak, müslümanlara ait haberleri ve sırları onlara aktarmak, onların saflarına katılıp müslümanlara karşı savaşmak.
16  Zulümlerinde kafirlere yardım etmek, desteklemek ve zafere ulaşmaları için yanlarında yer almak, ordularında askerlik yapmak.                       
Kur'an'da bu konuyla ilgili çarpıcı iki örnek vardır. Lut ve Nuh (as)'ların hanımları. Bunlar müşrik kavimlerinin fiillerine rıza gösteriyor, onlara müslümanlar aleyhine yardım ediyor ve casusluk yapıyorlardı.”


Eğer kafirlerin partilerine , kuruluşlarına üye olmak, ordularında askerlik yapmak bizatihi küfür değilse, ancak üye olan kişinin yaptığı fiillere göre küfür hükmü alıyorsa neden  sırf bu üyelik ve askerlik gibi kavramları kullanarak küfür hükmü verdi? Kişi üyelikten dolayı değil de üyeyken yaptığı fiillerden dolayı kafir oluyorsa üye olmak küfürdür demenin ne anlamı vardır ki? Size göre parti üyesi olan ve başka bir küfür ameli işlemeyen bir kişinin Allah katında müslüman olma ihtimali var mıdır? Dediğim gibi bütün bunları hocanıza sorarsınız. Ama biz yine de hocanızdan cevap gelene kadar ilmimiz nisbetinde sorularınıza cevap vermeye çalışalım.

Şimdi, üye olmak kelimesi Türkçe bir kelime olup, Arapçada bu kelimenin karşılığı olarak daha çok انضمام kelimesi kullanılmaktadır. Hatırlayacağımız üzere Şeyhulislam İbn Teymiyye’nin Tatarlarla alakalı fetvasında şöyle diyordu:


فَإِنَّهُ لَا يَنْضَمُّ إلَيْهِمْ طَوْعًا مِنْ الْمُظْهِرِينَ لِلْإِسْلَامِ إلَّا مُنَافِقٌ، أَوْ زِنْدِيقٌ، أَوْ فَاسِقٌ فَاجِرٌ، وَمَنْ أَخْرَجُوهُ مَعَهُمْ مُكْرَهًا فَإِنَّهُ يُبْعَثُ عَلَى نِيَّتِهِ، وَنَحْنُ عَلَيْنَا أَنْ نُقَاتِلَ الْعَسْكَرَ جَمِيعَهُ إذْ لَا يَتَمَيَّزُ الْمُكْرَهُ مِنْ غَيْرِهِ.

“Zahiren İslam’ını açıkladığı halde tatarların ordusuna tav’an (kendi isteğiyle) katılan kimse, ancak ya bir münafık ya bir zındık veya facir olan bir fasıktır. Onların yanında ikrah altında, zorla savaşa çıkarttıkları kimse ise (kıyamet günü) niyeti üzere diriltilir. Bize düşen ise bu askerlerin hepsiyle savaşmaktır, zira ikrah halinde olan ile olmayanı ayırd etme imkanı yoktur.” (Fetava, 28/535)

Burada “katılan” diye tercüme ettiğimiz altı çizili يَنْضَمُّ kelimesi üye olmak manasındaki انضمام kelimesi ile aynı kökten muzari fiildir. Zaten Türkçede bu iki kelime yani üye olmak ve katılmak kelimeleri yakın anlamlarda kullanılmaktadır. Dolayısıyla İbn Teymiye’nin bu fetvası, küfür ordularına katılan, üye olan herkesi kapsar. Kavramlar üzerinde çok takılmaya gerek yoktur. Burada kasdedilen mana bellidir.O da tağuti amaçlı herhangi bir kuruluşa katılmak, onlardan bir fert olmaktır. Onların akidesinden razı olmayan bir kimse bunu yapmaz. Bunun küfre rıza manasına geldiği hususundaki açıklamalar daha önce geçmişti. Hatırlanacağı üzere Şeyh Süleyman bin Abdullah Nisa: 140 ayeti ve birtakım hadisler hakkında açıklama yaparken şu ifadeleri kullanmıştı:

Rasulullah'ın (sallallahu aleyhi ve sellem):
"Kim müşriklerle birlikte bulunur ve onlarla beraber kalırsa, o da onlar gibidir." sözü de zahiri manasındadır. Yani bir kimse müslüman olduğunu ileri sürdüğü halde; onlarla biraraya gelme ve yardımlaşma gibi konularda müşriklerle birlikte hareket eder ve müşrikler de onu adeta kendilerinden biri gibi kabul ederlerse, o kimse de onlar gibi kafirdir. Bu kişinin açıkça dinini izhar edip, müşriklerle dostluk bağını kesmesi hali bu hükmün dışındadır."
 
Ardından da Bedir savaşında müşriklerin safında yer alan kimselerin durumunu buna misal getirmişti. Yukarda ondan yapılan nakle müracaat ediniz.



Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1967
  • Değerlendirme Puanı: +50/-0
Alıntı yapılan:  Darimi
Sen nüfus cüzdanı aldığın zaman, bu devlete üye olmadın mı? Bu devletin vatandaşı olmadın mı? Bu devletin nüfusunu artırmadın mı?
Sizin zihniyetinize göre bu devlette yaşayan herkes siz dâhil, kâfirdir. Küfre rıza, küfre destek, küfür kanunları ayakta tutmak, illetinden dolayı. Öyle değil mi?
Eğer ayrım yapıyorsan, o zaman neye göre ayrım yapıyorsun?
Bize askerlik hizmetine üye olmak isteyen veya adını yazdıran kişi ile vergi vermek için vergi dairesine üye olan kişi arasındaki farkı şer'an, bildir, açıkla. Bekliyoruz.
 
Evet, askerlik müessese kâfir kanunlarını ayakta tutmak için bir müessesedir. Vergi dairesi de böyledir. Hatta kâfirlerin bekasını sağlamak için vergi dairesi müessesesi askerlik müessesinden daha etkilidir. Çünkü maddi destek olmazsa kâfir askerleri tağutları koruma, kollama hedefini gerçekleştiremez. Nice devletlerin maddi yönden iflas ettiği tarihte bilinen bir şeydir
Bana "ben vergi mükellefi değilim" dersen. Peki, vergi mükelleflerini tekfir mi ediyorsun? Sen vergi vermiyor musun acaba?

Yeri geldiği için tartışma konusu yapılmaya çalışılan “karaltı çoğaltma” kavramı üzerinde durmak istiyoruz. Bazı kimseler bizim  kafirlerin sayısını artırmak, karaltısını çoğaltmak gibi fiillere mutlak manada küfür dediğimizi vehmedip ondan sonra da kendi akidemizle çeliştiğimizi iddia etmektedirler. Halbuki onlar bizim ne dediğimizi iyi anlasalardı ortada bir çelişki olmadığını göreceklerdi. Biz hiçbir zaman kafirlerin karaltısını çoğaltmak bizatihi küfürdür, diye bir ibare kullanmadık ki ortada bir çelişki olsun. Biz nassların ve selef alimlerinin söylediğinin ötesinde bir şey söylemiyoruz. Onların gittiği yere gidiyor, durduğu yerde duruyoruz inşAllah. Şimdi Karaltı çoğaltmak tabiri genel bir ifadedir ve küfür üzere olan bir topluluğun karaltısını çoğaltmak kişinin yaptığı amele göre küfür, haram, mekruh veya mübah olur. Bu meseledeki tafsilat aşağıda gelecektir.

Yukarda karaltı çoğaltma ile alakalı nakletmiş olduğumuz İbn Mesud hadisinde şöyle diyordu:

"Her kim bir kavmin karaltısını çoğaltırsa o da onlardandır, Kim de bir topluluğun yaptığı bir işe rıza gösterirse kendisi de yapılan işte onlara ortak olur."

Dikkat edilirse kavmin karaltısını çoğaltanın onlardan olması, onların yaptığı fiile rıza göstermekle beraber zikredilmiştir. Ancak bu rızadan kasıd, bazılarının anladığı gibi sadece kalbi rızadan ibaret değildir. Bundan dolayıdır ki İbn Mesud (radiyallahu anh) bu hadisi zikrederek içinde münker olan düğün yemeğini terk etmiş ve böylece ameliyle bu fiilden razı olmadığını ortaya koymuştur.

İbn Ömer’den merfu olarak gelen hadiste Allah Rasulu (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:


«إِذَا أَنْزَلَ اللَّهُ بِقَوْمٍ عَذَابًا، أَصَابَ العَذَابُ مَنْ كَانَ فِيهِمْ، ثُمَّ بُعِثُوا عَلَى أَعْمَالِهِمْ»


 “Allahu Teâlâ bir kavme azap indirdiğinde azap onlar arasında bulunan herkese dokunur. Sonra amellerine göre diriltilirler” (Buharî; 7108)
 
Bu hadisin şerhinde İbn Hacer şöyle demektedir:


وَيُسْتَفَادُ مِنْ هَذَا مَشْرُوعِيَّةُ الْهَرَبِ مِنَ الْكُفَّارِ وَمِنَ الظَّلَمَةِ لِأَنَّ الْإِقَامَةَ مَعَهُمْ مِنْ إِلْقَاءِ النَّفْسِ إِلَى التَّهْلُكَةِ هَذَا إِذَا لَمْ يُعِنْهُمْ وَلَمْ يَرْضَ بِأَفْعَالِهِمْ فَإِنْ أَعَانَ أَوْ رَضِيَ فَهُوَ مِنْهُمْ وَيُؤَيِّدُهُ أَمْرُهُ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ بِالْإِسْرَاعِ فِي الْخُرُوجِ مِنْ دِيَارِ ثَمُودَ

“Bu hadisten çıkan şudur; Kâfirlerden ve zalimlerden kaçmak meşrudur. Çünkü onlarla bir arada ikamet etmek kendini tehlikeye atmaktır. Bu kaçmanın meşruluğu, onlara yardımcı olunmadığı ve onların yaptıklarından razı olunmadığı haldedir. Eğer onlara yardım eder ve razı olursa zaten onlardandır. Allah Rasulu (sallallahu aleyhi ve sellem)’in Semud kavminin helak olduğu yerden hızla uzaklaşması bu hususu teyid etmektedir.”(Fethu’l-Bârî; 13/61)

Şu halde kafirlerin karaltısını çoğaltmak, Bedir savaşında ve diğer savaşlarda kafirlerin ordusunda bulunanların yaptığı gibi onların küfrüne razı olmaktan başka bir manaya gelmediği takdirde küfürdür. Eğer bundan başka bir manaya geliyorsa yaptığı işe göre hüküm alır. Ama İbn Hacer’in işaret ettiği gibi kişinin tevafuken dahi olsa kafir ve zalimlerin yakınında bulunması Allahın azabı indiğinde buna isabet etme tehlikesinden ötürü tavsiye edilmez, bu ayrı bir konudur. Alimlerin, küfür amaçlı orduya iştirak edenleri –ikrah hali müstesna- tekfir etmeleri ise, bunun kalbini küfre açmaktan başka bir manaya gelmemesinden ötürüdür. Vergi, vatandaşlık gibi meselelere gelince; esasında bunların askerlikten farklı olduğunun sen de farkındasın. Çünkü askerlikle alakalı “ikrah-ı mülci haricinde tağuta askerlik zahiren küfürdür” diyorsun. Peki, aynı ifadeyi vergi mükellefleri ve vatandaşlar hakkında kullanabiliyor musun? Yani ikrahsız olarak kim vergi verirse, vergi dairesine kayd olursa zahiren kafirdir, ancak durumunu bildiklerimiz müstesna, diyebiliyor musun? Hayır, size göre bir insan ikrah hali olmadan da vergi verebilir, kimlik çıkartabilir. Bu hususta ancak niyeti tağuta destek olmak olursa veya ilaveten bir küfür ameli işlerse kafir olur, bunu siz de tasdik ediyorsunuz. Şu halde soruyu benden önce kendine çevir, niye askerlik zahiren küfürdür ibaresini kullandım da vergi ve vatandaşlık zahiren küfürdür demedim diye kendine sorduğunda alacağın cevap zihnini aydınlatacaktır diye zannediyorum. Ama ben yine de hatırlatma babından kısa bir açıklama yapmak istiyorum.

Şer’i nasslar ve alimlerin bu nasslara dayalı yaptığı açıklamalardan anlaşılıyor ki tağutun askeriyesine mensup olmanın ona muvafakat etmekten, razı olmaktan başka bir manası yoktur. Ancak tağut devlette vatandaş ünvanını almak, onun kanunlarını kabul etmekten başka bir manaya gelmez, diyebiliyor muyuz? Yani vatandaş, aynı vatanda yaşayan mı demektir; o ülkede doğup büyüyen herkese vatandaş mı denir, yoksa vatandaş o ülkenin kanunlarını kabul eden kişi manasına mı gelir? Vatandaş kavramı gerek şer’an, gerekse örfen sözkonusu ülkenin kanunlarına bağlı olan kişi manasına gelseydi ve bundan başka bir ihtimal sözkonusu olmasaydı, elbetteki nüfus cüzdanı çıkartarak veya başka yollarla bu ülkenin vatandaşlığını tasdik eden herkesin kafir olduğunu, tağuta iman ettiğini söyleyecektik. Ancak hiç kimse kendi yorumundan başka kesin bir şekilde bunu iddia edemiyor. İhtimalli bir fiile dayanarak tekfir olmayacağı da aşikardır.

Vergi mükellefi kavramı da aynı şekildedir. Vergi mükellefleri sınıfına dahil olan herkes, tağutu sevdiğini, desteklediğini kati bir biçimde ortaya koymuştur, diyebiliyor muyuz. Kafirlere vergi veren sahabeler onlara tabi olmuştur, denebilir mi? O yüzden bu tip şeyleri askerlikle kıyaslamak fasit bir kıyastır. Bir kişi tağutun askeri ünvanını aldıktan sonra iman namına bir şeyi kalır mı? Durum Şeyh Süleyman’ın ed-Delail adlı eserinin girişinde belirttiği gibidir:

[/size]

وصار من جنود القباب والشرك وأهلها، بعد ما كان من جنود الإخلاص والتوحيد وأهله؟ فإن هذا لا يشك مسلم أنه كافر، من أشد الناس عداوة لله ولرسوله صلى الله عليه وسلم. ولا يستثنى من ذلك إلا المكره


“(…) Bu kimseler, daha önce ihlas ve tevhid ehlinin askeri içinde yer alırlarken, şimdi şirk ve türbe ehlinin askeri durumunda olacaklar öyle mi! Hiç bir Müslüman böylelerinin kafir olduğunda şüphe etmez. Bu kimseler hiç şüphesiz kafir oldukları gibi Allah (celle celaluhu) ve Rasulü'ne (sallAllahu aleyhi ve sellem) karşı en amansız düşman olduklarını da ortaya koymuşlardır. Bu hükümden ancak Ancak ikrah altındaki kimseler müstesnadır.” (Ed-Durar’us Seniyye, 8/121)

Alıntı yapılan:  Darimi
Diyorsunuz: Yukarda saydığımız mahkeme, meclis gibi tağuti kurumlarla askeriyeyi kıyas ederseniz anlarsınız.
 
Cevabımız: Neyle kıyas yapacağım ?!!
Hangi kıyas şartlarına göre kıyas yapacağım ?!!
Alakası olmayan şeyleri kıyas mı yapacağım ?!!
İblisin kıyası gibi mi kıyas yapmamı istiyorsun?!!
En basit ilim talebesi bile Kıyas yapabilmek için illetin aynı olması gerektiğini, illetin mundabıt olması gerektiğini ve illet nastan çıkması gerektiğini bilir.
Nerede hüküm illeti? Daha hala hüküm illetini doğru dürüst tayin etmiş değilsin. Acaba illet nedir? Nasıl tayin edilir? Neye göre tayin edilir? Bize açıkla bakalım ve bu konuda nasıl kıyas yapacağımızı bize öğret bakalım.

Asıl İblis kıyasını kimin yaptığını aklı başında olan herkes, Allahın izniyle görüyor. Askeriyenin de mahkeme ve meclis gibi beşeri kanunları icra eden bir kuruluş olduğunu sen de tasdik ettin. Sen bunu kabul ederken hangi illeti gözettiysen işte illet odur. Daha sonra askeriyenin içinden bazı fertleri hevanıza dayanarak istisna ettiniz. Şimdi herkes elini vicdanına koysun delil getirme makamı biz miyiz yoksa siz mi?


Alıntı
Diyorsunuz: Askeriye tağuti bir kurum değildir diyorsanız gerek akıl gerekse şeriat nezdinde iflas etmişsinizdir.
Tağuti amaçlı bir kuruluştur diyorsanız tağuti bir kuruluşun mensubu olan fertlere hüküm verirken hangi delile göre ayrım yapıyorsunuz açıklamanız gerekir.
 
Cevabımız: Askeriye elbette tağutun bir kurumudur ve tağutun kurumları sadece askeriye değil. Tağutun yaptığı bütün müesseseler tağutun kurumudur ve tağuta hizmet etmek, tağutu ayakta tutmak için kurulmuş müesseselerdir. Bunun aksini iddia etmiyor ve aksini iddia edene zır cahil diyoruz.
Tağutun kurumlarına mensup olan fertlere hüküm vermek için o kurumlara bakılıyor ve o kişinin o kurumlarda yaptığı amellere bakıyoruz gerçek hükmü vermek için.
Ve hangi delile göre ayrım yapıyorsun diye soruyorsan, bunu ilerde tek tek muhkem delillerle size ispat edeceğiz. Ama önce size sorduğumuz sorulara cevap verin.

Şu andaki tartışma, bir türlü gereksiz kelami münakaşadan öteye geçemedi. Bundan bir an önce kurtulmak için senin asıl yapman gereken, acilen bahsettiğin delilleri ortaya koymaktır.

Alıntı yapılan:  Darimi
Diyorsunuz: Ayrıca kanunların tatbikini silah zoruyla yerine getiren kuruluş olan askeriye içersinde yaptığınız ayrımı yukarda saydığımız diğer tağuti kuruluşlar (yasama organı meclis, yürütme organı hükümet, yargı organı mahkemeler, şehirlerde kanunları tatbik eden emniyet) için de yapıyor musunuz? Yani bunların içinde de size göre Müslümanlar olabilir mi?
 
Cevabımız: Yukarıda size dediğimiz gibi; yanlış kıyaslar yapıyorsunuz, alakası olmayan şeyleri birbiriyle karıştırıyorsunuz. Yasama meclisinde bulunanlar, yürütme organı, hükümet, mahkemeler, şehirlerde kanunları tatbik eden emniyet, bunların hepsi şirk işlemektedir. Ve şirk işledikleri için müşrik hükmü veriyoruz. Onların hükmü muhkem ayette sabittir. Biz meclis binasına giren herkese kâfir hükmü vermiyoruz. Ama milletvekili olarak girerse müşrik hükmü veriyoruz. Hatta girmeden de, talep ettiğinde, seçime katıldığında müşrik hükmü veriyoruz.
Çünkü talebi, ameli, niyeti bu konuda bizatihi şirktir.
Ve bu konuda muhkem delil vardır. Bunu nasıl askerlik hizmeti için kayıt yapan kişiyle aynı durumda tutuyorsun? Ve aynı küfür illeti gösteriyorsun? . Bu gerçekten şaşılacak bir şeydir! Uzağa gitme! Alakası olmayan deliller getirme!
Elbette, askerlik hizmetinin gereğini yapan kişi ve bu niyetle askerlik hizmetine gitmek isteyen kişi müşrik ve kâfirdir. Bunda bir şüphemiz yoktur. Bunun aksini zaten söylemiş değiliz. Bizim dediğimiz şey; askeriye hizmetinin gereğine zıt olan veya gereğini yapmayan kişinin durumunu konuşuyoruz.
Bu, hangi delile göre kâfir oluyor? Bunun üzerine yoğunlaşacaksınız. Bunun delilini istedik sizden. Yoksa askerlik hizmetinin gereğini yapanı zaten tekfir ediyoruz? O kişi için zaten şirk işlememiş denilmez ki! Şirkin içinde..
Ve şirk işleyen de şirk işlemeye niyet eden de müşriktir. Dolayısıyla askerlik hizmetine, askerlik hizmetini yerine getirmek için gitmek isteyen veya yerine getirmek isteyene kâfirdir diyoruz. Daha orada bu hizmeti bilfiil yapmadan önce bile.
Tekrar söylüyoruz: Hakkında konuştuğumuz kişiyi iyice anlayın ve alakası olmayan deliller getirmeyin! Çünkü Meseleler bu şekilde uzatılıyor ve bizim istediğimiz veya bahsettiğimiz şeyleri sizin anlamadığınızı gösteriyor.
Öyle anlıyorsunuz ki sanki size diyoruz ki; askerlik hizmeti yapmak isteyen veya yapmak için niyet eden kişiyi şirk işlerse tekfir ediyoruz, işlemese etmiyoruz. Bizi öyle anlıyorsunuz maalesef.
Hâlbuki En basit muvahid bilir ki tağutun şirkine küfrüne tağutluğuna hizmet yapmak onun küfür sistemini ayakta tutmak küfür ve şirktir. .

Bu defalarca üzerinde durduğumuz meseledir. Ya anlamıyorsunuz ya da anlamak istemiyorsunuz. Askerlik hizmetini tağutun istediği gibi yapan kişi kâfir ve müşriktir. Çünkü yaptığı şirk ve küfürdür. Bunu bilin. Artık bunun küfür olduğuna dair bize delil sunmayın. Çünkü siz daha bu meseleleri bilmeden önce bu delilleri biz, insanlara sunuyorduk.
Milletvekillerinin hepsi kâfirdir ve yaptıkları bizatihi küfürdür.
Daha bu meclise girmeden seçime katılmaya niyet ettiklerinde bile müşrik ve kâfir olmuşlardır.
Yürütme organı, hükümetin fertlerinin hepsi tek tek müşrik ve kâfirdir. Onlara bu konuda yardım eden onlar gibidir. Yargı organları da keza. Bu kanunları uygulayan, koruyan emniyet mensupları da keza. Çünkü bunların yaptıkları ameller şirk ve küfür olan amellerdir. Yaptıkları küfür bizatihi küfürdür.
Zaten esas işi budur.
Esas işi küfür, şirk işlemektir.
Bu işi yapmazlarsa, bu sıfatı almazlar.
Putların bakıcısı olan, onlar adına konuşan rahipler gibi...
Belki sen daha şirk ve küfürden habersizken en basit kardeşimiz bunu biliyor.


Öncelikle bir insan din adına bir usulu savunuyorsa o usulunde tutarlı hareket edecek ve mezhebinin gerekleri neyse onu yapacak ki kendi içinde tutarlı olduğu belli olsun. Bizim burada yaptığımız sadece mezhebinizin gereklerini ve içinde bulunduğunuz çelişkileri size hatırlatmaktan ibarettir. Şimdi diyorsun ki “Askerlik hizmetini tağutun istediği gibi yapan kişi kâfir ve müşriktir. Çünkü yaptığı şirk ve küfürdür.” Ardından da diyorsun ki “Yürütme organı, hükümetin fertlerinin hepsi tek tek müşrik ve kâfirdir. Onlara bu konuda yardım eden onlar gibidir. Yargı organları da keza. Bu kanunları uygulayan, koruyan emniyet mensupları da keza. Çünkü bunların yaptıkları ameller şirk ve küfür olan amellerdir. Yaptıkları küfür bizatihi küfürdür.
Zaten esas işi budur.Esas işi küfür, şirk işlemektir. Bu işi yapmazlarsa, bu sıfatı almazlar. Putların bakıcısı olan, onlar adına konuşan rahipler gibi... Belki sen daha şirk ve küfürden habersizken en basit kardeşimiz bunu biliyor.”


Şimdi bu usule göre ister emniyet mensubu polis olsun, ister yargı mensubu hakim, savcı vs olsun eğer ki işini -senin tabirinle- tağutun istediği şekilde yapmaz ve küfür ve şirk işlemezse kafir olmaz. Bunlarla askerlik kurumu arasında bir fark var mı? Sana göre nasıl ki tağuti düzende müslüman asker olma ihtimali az da olsa varsa, müslüman polis olma ihtimali az da olsa olması gerekir. Bunu kabul etmekten neden kaçıyorsun ki. Mezhebinin gereği neyse ortaya koy. Bizim amacımız polemik yapmak değildir, sizin mezhebinizi anlamaya çalışmaktır.

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1967
  • Değerlendirme Puanı: +50/-0
Alıntı yapılan:  Darimi
Diyorsunuz: Kısacası teşri ve hüküm verme yetkisinin Allaha ait olduğunu ve bu sıfatı Allahtan başkasına vermenin küfür ve şirk olduğunu ifade eden bütün deliller, askeriye de dahil olmak üzere bu şirki işleyen, buna rıza gösteren, bunu insanlara silahla, kalemle, sözle dayatan herkesin muayyen olarak kafir olduğuna delildir. Uzatmamak için tekrar yazmaya gerek görmüyor ve hatırlatmakla yetiniyorum: Yusuf: 40, Maide: 44, Nisa: 59-65, Bakara: 256, Tevbe: 31, Enam: 121, Şura: 21 ilh�
 
Cevabımız: "Teşri ve hüküm verme yetkisinin Allaha ait olduğunu ve bu sıfatı Allahtan başkasına vermenin küfür ve şirk olduğunu ifade eden bütün deliller " konumuza nasıl delil oluyor? Yani; zarar vermek niyetiyle ve hiç kâfir kanunları ayakta tutan bir amel yapmamak suretiyle sadece askerlik hizmetine kayıt yapan kişi, teşri ve hüküm verme yetkisini Allah'tan başkasına vermiş mi olur? Teşri sıfatını Allah'tan başkasına vermiş mi olur? Nasıl oluyor bu?
Zarar vermek niyetiyle ve hiç kâfir kanunları ayakta tutan bir amel yapmamak suretiyle ve orada istenilen askerlik hizmeti bilfiil yapmayan, bilakis tam tersini yapan kişi sadece askerlik hizmetine kayıt yapan sırf kâfir askerlerin arasında bulunduğu için nasıl küfre rıza göstermiştir?
Rakamlarını zikrettiğin ayetler, yukarda vasf ettiğim kişiyi, şirk işlediğine veya müşrik ve kâfir olduğuna nasıl delil oluyor? Nasıl böyle bir kişiyi küfre rıza göstermiş sayıyorsun? Bunu lütfen, daha önce yaptığınız gibi, cuma hutbesi veya hamaset konuşması şeklinde değil, ilmi bir şekilde bize açıkla.


Siz bir fasit daire çizmişsiniz, bizi de oraya dahil olmaya zorluyorsunuz. Önce “kanunları ayakta tutmak için hiçbir amel yapmayan asker” diye hayali, gerçek hayatta yeri olmayan bir kavram icad edip ondan sonra da bu hayali kişiyi neye göre tekfir ettiğimizi soruyorsunuz. Halbuki o askerin sırf o kuruluşa üye olması ve asker unvanını alması dahi kanunlara bir hizmettir. Bunlar, küfre girmeye Bedir’de ikrah altında müşriklerin safında yer alıp Müslümanların aleyhine başka bir iş de yapmayan kimselerden daha layıktırlar. Buna dair delil ve nakiller daha önce geçmiştir. Düşün ki bir insan sırf göstermelik olarak da olsa “İblis’in askeri” ünvanını alıyor? Düşün…

Allahın rububiyetine karşı hürmetsizlik ederek kanun koyan yasama organının, bu kanunları uygulayan yürütme ve yargı organlarının her bir ferdi nasıl ki tağut vasfını alıyorsa bu kanunları silah zoruyla tatbik eden askeriye ve emniyet teşkilatlarının da her bir ferdi, görevi ve fonksiyonu ne olursa olsun tağut vasfına sahiptir. Bilakis sen bu genel hükümden neye göre istisnada bulunduğunu isbat etmekle mükellefsin. Sokakta gördüğümüz bir tabur askerin içindeki bir ferdi işaret ederek o aslında asker değil, diyen kişi iddiasını isbatla mükelleftir.


Alıntı yapılan:  Darimi
Diyorsunuz: Özetlemek gerekirse şirk kanunlarını tatbik eden herhangi bir kurum ve kuruluşa üye olup intisap etmek, sayılarını çoğaltmak mücerred, bağımsız bir küfürdür; bu kişinin kafir olması için ek bir amel yapmasına gerek yoktur. Askeriye ise bu kurum ve kuruluşlar arasında en tehlikelisi ve en zararlısıdır.
 
Cevabımız: İşte bu söze, bu anlayışa göre; kâfir devletin bütün vatandaşları bu hükme girer.
Çünkü devlet de büyük bir tağuti müessesedir. Devletin müesseseleri o devleti oluşturur. Ve sen devlet içinde bir vatandaş, bir üyesin. Ve nüfus cüzdanı alıyor, vergi veriyorsun. Ve o devletin nüfusunda sayılıyorsun. O zaman sen bu büyük olan müessese, yani devlete bir üyesin. Ona nispet ediliyorsun ve size sorulduğu zaman "hangi devlete bağlısın", "Türk devletine bağlıyım" diyorsun, pasaportunu, kimliğini taşıyorsun. O zaman sen bu devletin nüfusuna girdiğin zaman o devlete üye oldun ve herhangi bir yönden ister istemez bu devlete faydan olur.
Yemek yediğin zaman da, giyindiğin zaman da, varlığın da bu devlete fayda verir. Yoksa bunun aksini mi iddia ediyorsun?
[/color]

Bu tür batıl kıyasları genelde cahil müşrikler yaparlar, bu tağutun askerliği yapılmaz, mahkemesine gidilmez dediğimizde hemen sen vergi vermiyor musun, kimlik taşımıyor musun, derler. Bu da biraz ona benzemiş. Daha önceki müşrikler de kendi kestiğinizi yiyorsunuz, Allahın altın bıçağıyla kestiğini neden yemiyorsunuz, demişlerdi. Bütün bunlar aralarında ortak illet olmayan iki şeyi birbirine kıyas etmektir. Bunların izahı yukarda yapılmıştır. Oraya müracaat edin.

Alıntı yapılan:  Darimi
Diyorsunuz: İkinci sorumuz:Askerlik yapanlara hangi illete göre küfür hükmü veriyorsunuz?
Birinci maddede tağuti sistemlere askerlik yapanların hangi illetten dolayı kafir olduğunu açıkladık. Bu ise teşri illetidir. Yani ordu, Allahın hükmüne muhalif olarak yapılan batıl teşrileri halka silah zoruyla tatbik eden bir kuruluştur.
Bu orduya iştirak eden herkes, tıpkı Firavunun askerleri gibi bu küfre ortakdırlar. Günümüzdeki bütün modern devlet yapılarında bu illet sözkonusudur.

 
Cevabımız: Bu sözün, illetin ne demek olduğunu bilmediğini gösteriyor.
Teşri meselemize nasıl illet oluyor? Bize yaptığın gibi değil ilmi bir şekilde açıkla bakalım.
Hem diyorsun ki " teşri illetidir, yani ordu". Ne demek bu? Teşri illeti = ordu mu?
Biz senden batıl teşrileri halka silah zoruyla tatbik eden kişinin küfrü ile ilgili bir delil mi istedik?  Yoksa bu ordunun şirk ve küfür faaliyetine iştirak eden kişinin küfrüyle ilgili illeti mi istedik?
Firavun'un askeri elbette kâfirdir. Çünkü tağutun askeri olmuştur. Senden tağutun askerinin küfrüyle ilgili ne illet istedik ne de delil. Ve size söyledik: Tağuta asker olmak bizatihi küfürdür. Yani; tağuti sistemin batıl teşrilerini halka silah zoruyla tatbik eden, hatta silah zoruyla değil normal olarak tatbik eden de bizatihi küfür işlemiştir. Biz bunun ne illetini ne delilini sormuş değiliz.

Askerliğin teşri ile bağlantısı daha önce izah edilmiştir. Bilakis bu batıl teşrileri halka dayatmak için kurulmuş bir müessesenin ferdi, bu kurumun üyesi olan, bu kuruma sayı desteği, cephe gerisi hizmeti sunan bir kişinin nasıl olup da bu dahil olduğu topluluktan ayrı hüküm alacağını senin izah etmen gerekir. Çünkü siz gerçekle alakası olmayan bir senaryo çizip, ardından da çok büyük bir hakikatmiş gibi bunu avamın önüne getiriyorsunuz. Ondan sonra da bildiğimiz askerin içinden çekip aldığınız bu hayali kişiliğin asker olduğunu isbat edin, diyorsunuz. Yazık oluyor size, bütün bunlar ne için? Sırf birtakım kişilerin dünyevi maslahatları yerine gelsin diye mi? Vazgeçin artık bunlardan, hesap var azap var!

Alıntı yapılan:  Darimi
Diyorsunuz: Bu ordulara katılmanın küfür oluşundaki ikinci illet ise yine birinci illetle bağlantılı olarak İslama ve Müslümanlara karşı küfre ve kafirlere yardımcı olmaktır.
Bu hususta da aynı şekilde bizzat Müslümanlara silah sıkan ile o silahlı grubun sırf sayılarını çoğaltan kimseler arasında bir fark yoktur.
 
Cevabımız: İslam�a ve Müslümanlara karşı küfre ve kâfirlere yardımcı olmak, bu illet değil ki. Bu küfür olan bir ameldir. Bu illet değil ki. Demek ki sen illetin ne demek olduğunu bilmiyorsun. Sana nasihat, komik duruma düşmemen için, ilmi kavramlar Önce öğren sonra yaz. İslam�a ve Müslümanlara karşı küfre ve kâfirlere yardımcı olmak küfürdür ve bununla ilgili muhkem nas vardır.
Bu illet değil. Bu küfür olan bir ameldir ve illeti vardır, kendisi illet değildir.
Müslümanlara silah sıkanların sırf Sayılarını çoğaltan kişiye kâfir diyorsun. Silah sıkmadığı halde Sırf sayılarını çoğalttığı için kâfir diyorsun. Hangi delile göre kâfir diyorsun?
Ve küfür saydığın bu amel aslıd-dinden mi sayılır? Bunu bize lütfen bildir.
Müslümanlara silah sıkan ile o silahlı grubun sırf sayılarını çoğaltan kimsenin küfrüne dair hangi delil vardır?
Bu kişinin küfrü aslıd-dinden sayılır mı? Yani; Müslümanlara karşı silahlı mücadele yapanların sırf sayılarını çoğalttığında küfre girdiğine dair hangi delil gösteriyor? Böyle olan kişinin küfrü aslıd-dinden sayılır mı?


Müslümanlara karşı kafirlere yardım etmek, kendisi bir küfür ameli olduğu gibi aynı zamanda günümüzdeki zorunlu askerlik uygulamasının küfür olma illetlerinden bir tanesidir. Çünkü biz burada vakıayı konuşuyoruz. Bir vakıada birden fazla illet olabilir. Zaten ister teşri olsun, küfre rıza olsun, vela olsun bu illetlerin hepsi birer küfür amelidir. Bir amelin küfür olması, başka bir vakıada illet olmasına engel teşkil etmez. Bu tür polemikler gereksizdir.
Müslümanlara karşı silah sıkmayan bir kimsenin sırf sayı çoğaltmaktan ötürü küfre gireceğinin delillerini yukarda zikrettik. Bu delilleri daha önce görmediysen veya görüp de fıkh etmediysen biz ne yapabiliriz? Bu elbette ki dinin aslını ilgilendirir çünkü kişinin bir topluluğun üyesi olması, o topluluğun halinden razı olduğuna işarettir. Küfre rıza ise küfürdür. Sayı desteği sağlamak, bizzat yardım etmekten farklı bir şey değildir ki hükmü farklı olsun. Sayı çoğaltmanın yardım türlerinden birisi olduğunu daha önce izah etmiştik.

Alıntı yapılan:  Darimi
Diyorsunuz: Günümüzdeki orduların İslam şeriatıyla savaş halinde olduğu ve hatta sırf ülke sathında değil, uluslar arası alanda dahi İslami gelişmeleri sabote etmek için caydırıcı bir güç olarak hizmet verdiği hususu ise bilinen bir şeydir ve de bu his ve müşahede yoluyla sabittir.
Tevelli�nin yani Müslümanlara karşı Kafirlere yardımcı olmanın, ittifak kurmanın küfür olduğunu gösteren bütün deliller bu söylediğimizin delilidir. Maide: 51, Ali İmran: 28, Muhammed: 25-28 ilh�
 
Cevabımız: Müslümanlara karşı dinlerinden dolayı kâfirlere yardım etmek ameli bizatihi küfür olan bir ameldir.
Bunun hakkında naslar vardır.
Ama bu naslar nasıl olur da bizim bahsettiğimiz meseleye delil oluyor? Bize bunu açıklar mısın? Farklı ve Alakası olmayan şeyler, delili ve illeti nasıl aynı oluyor.
Bir ayeti bir amele uygulayacaksan, mutlaka bu uygulamanın ilmine sahip olman gerekir. Bu ilme sahip değilsen - ki verdiğin cevaptan sahip olmadığın belli- meseleyle alakası olmayan delilleri delil sayarsın. Ve komik bir duruma düşersin.
Bu deliller nasıl bizim meselemize uyuyor? İlmi bir şekilde anlat.
Ayrıca bilmen gerekir ki, delillerden, naslardan istinbat olacaksa, hüküm çıkarılacaksa bu istinbatı bilen âlimlerin ve müçtehitlerin, işidir. Hangi müçtehit veya âlim bu istinbatı yapmış? İsmini bize söyler misin?
Ya da hangi kurallara göre böyle bir istinbat yapmışsın? Bize bunu ispatla. Belki sen müçtehit oldun da haberimiz yok.

Bizim müçtehid olma gibi bir iddiamız sözkonusu değildir. Biz sadece günümüzde herkesin bildiği açık bir vakıadan haber veriyoruz. Tağuti sistemlerin bünyesindeki orduların içte ve dışta bütün İslami yönelişleri bastırmakla görevli olduğunu bilmek için bir kimsenin müçtehid olmasına veya siyaset uzmanı olmasına gerek yoktur. Bu, avam havas herkesin bildiği bir şeydir. Biz de bir müslüman olarak dinimizi korumakla mükellef olduğumuz için bu vasfa sahip olduğunu bildiğimiz bir orduya destek olanların hükmünü vermek zorundayız. Hükmünü verdiğimiz konu olan İslama karşı kafirlere yardım etme meselesi bizzat dinin aslını ilgilendiren bir konudur, bunu bilmek ve de açık olan vakıalara tatbik etmek için müçtehid veya alim olmaya gerek yoktur.

Alıntı yapılan:  Darimi
Diyorsunuz: Askerliğin küfür olmasına dayanak teşkil eden bu iki illeti yani teşri ve velayı da kapsayan genel illet ise küfre rıza küfürdür, kaidesidir. Küfre rıza küfürdür, kaidesini ihtiva eden Nisa: 140 ayeti münafıklar hakkında yani küfre itikad etmediğini iddia eden insanlar hakkında nazil olmuş ve alimler de bazı insanların küfrü bizzat din edinmedikleri halde küfre rıza gösterdikleri için kafir olacağını bu kaide ışığında beyan etmişlerdir.
 
Cevabımız: Bu saydığın illetler, illet sayılmaz. İlleti bilseydin bunların illet olmadığını anlardın.
Sana soruyorum: İllet nedir? Bu saydığın illetleri hangi ilme dayanarak saymışsın? Bu illetler meselemize nasıl illet olmuştur. ? Bize ilmi bir şekilde açıkla. Ayrıca ayetlerden bu illetler nasıl çıkmıştır
Sonra senden, meselemize تحقيق المناط
tahkikil menat, yap bakalım. Bundan önce تخريج المناط
tahricil menat yap. Bu tabirleri biliyorsan, hadi bakalım uygula.
Bir şey hakkında delilsiz illet söylemek kolaydır. Ama önemli olan ilmi bir şekilde ispatıdır.
Teşri nasıl illet olmuş, vela nasıl illet olmuş, küfre rıza nasıl illet olmuş bizim meselemize? Bunun tahkikil menatını yap.

Evvela bizim müçtehid olma gibi bir iddiamız yoktur. Senin veya hocanın müçtehid olma iddiası varsa bu payeye nasıl eriştiğini burada isbatlar. Bizler müçtehid olmadığımız için delillerden hüküm çıkartma veya delilleri alıp meseleye tatbik etme gibi bir yetkimiz de yoktur. Bizler içtihada açık bir sahada konuşmadık ki, insanları kendimizin nasslardan istinbat ettiği herhangi bir hükme de davet etmiş değiliz. Biz askerlik ve diğer meselelerde sadece dinin aslından olan, İslam dininden zaruri olarak bilinen, zahir (açık), icma ile sabit hükümlere çağırdık. Bu ifadeleri hocana naklet, ne demek istediğimizi anlar. O yüzden meselede tahkik’ul menat, tahric’ul menat yapmamızı taleb etmenin bir anlamı yoktur. Burada bizim kıyas yapma gibi bir iddiamız yok ki bu yöntemlere başvuralım. Küfrü yüceltmek için çalışan bir orduya intisap etmenin küfür olduğu muhkem nasslarla sabit, açık bir meseledir. Eğer bu hükmün vakıaya tatbikinde –farzı muhal- bizim boyumuzu aşan zerre kadar bir kapalılık, hafilik görseydik –daha önce bazı meseleler hakkında konuşmayı terk ettiğimiz gibi- bu konudan çekilirdik ve meseleyi müçtehidlere havale ederdik. Avamdan olan birisinin demokrasinin küfür olduğunu izah ederken teşri illetinden bahsetmesi ne ise bizim bu meselede teşri illetinden bahsetmemiz o mesabededir. Yani açık, malum olan bir meseleden bahsederken müçtehidlerin kullandığı bir ıstılahı kullanmaktan ibarettir. Konuya getirdiğimiz nakli deliller ise zaten alimlerin kitaplarında zikretmiş oldukları delillerdir. Yine de meselenin müzakeresi esnasında usul olarak bir hata yaptıysak veya ehil olmadığımız bir sahada konuştuysak bundan rücu etmesini de biliriz inşAllah.

Kaldı ki daha önce de defalarca söylediğimiz gibi bu meselede aslında biz sizinle aynı delillerden yola çıkıp sonra yolları ayrılan kimseleriz. Yani askerliğe aynı delil ve illetlerden yola çıkarak iki taife de küfür hükmünü verdi, fakat daha sonra bu iki taifeden birisi milyonlarca askerin içinde birkaç kişinin hükmünün farklı olacağını iddia etti. Şimdi burada tahkik’ul menat, tahric’ul menat yapması gereken, delil getirmesi gereken biz miyiz, sizler mi?
Şimdi meselenin hakikatine dönecek olursak; yaşanan vakıada bu askerlik kurumunun kanunları icra etmekle görevli bir kurum olduğunda aklen ve örfen bir kapalılık var mı? Bu, his, müşahede ve tecrübe yoluyla sabit olduktan sonra geriye sadece şer’i hükmü kalıyor. Şeriat da bize küfür kanunlarını tatbik eden bir kuruma dahil olmanın, bu kurumun bir üyesi olmanın onların küfründen razı olma manasına geleceğini haber veriyor. Yani meselenin şer’i hükmünde de bir kapalılık yok. Şimdi böyle açık bir vakıada küfür hükmü vermenin içtihadla, fetvayla nasıl bir alakası var? Örneğin, Demokrasi, alimlerin ıstılahında olmayan yeni bir meseledir, ancak günümüz vakıasından haberdar olan herkes demokrasinin şirk olduğunu bilmek zorundadır, bunun için müçtehid olmasına ve illetleri tahkik edip çıkarmasına gerek yoktur. Elhamdulillah, askerlik meselesi bunun gibi dahi değildir, hakkında alimlerden bir çok nakil olan bir mevzudur.


Alıntı yapılan:  Darimi
Diyorsunuz: Günümüzde askerliğin küfür olup olmadığı tartışması daha çok küfrü yüceltme itikadına ve niyetine sahip olmadığı iddiasıyla askerlik yapan kimselerle alakalı yürütüldüğü için bu kaideyi burada hatırlatma gereği duyduk.
yani günümüzde askerll daha çok küfrü yüceltme niyetiye yapılır
Yani askere gidene küfür hükmü verebilmek için bazı şartlar koyulduğu iddiası
 
Cevabımız: Biz daha önce defalarca yazdık. Askere giden kişi, zahire göre kâfirdir.
Ve oraya gitmek, küfür işlemeden orada devam etmek çok zordur. Dolayısıyla Müslümanların oraya gitmelerini tavsiye etmiyoruz. Bilakis oraya gitmemek için ellerinden geleni yapmaları gerekir diyoruz. Ama tutuklanıp oraya alınan tağutun askeri olmazsa, şirk ve küfür işlemezse, bu müesseseyi koruma gayesine yardımcı olmazsa tekfir etmiyoruz. Çünkü böyle olan bir Müslüman küfrüne dair bir tek muhkem delil yok.
Bu meseleleri burada ilmi olarak konuşuyoruz. Yoksa pratikte Müslümanlara "küfür ve şirk işlemeden oraya gidin" demiyoruz. Bunu iyice bilin!
Fakat korktuğumuz şudur ki; Allah'ın küfür demediği bir şeye nasıl küfür diyelim? Küfür hükümleri, şirk hükümleri rastgele verilmemesi gerektiğinin üzerinde duruyoruz. İşte bundan dolayı bu konuyu tartışıyoruz.
Çünkü görüyoruz ki; küfür ve şirk hükümlerinin nereye nasıl, ne şekilde verileceği Allah'ın tam istediği şekilde uygulanılmıyor. Onun için İlmi bir şekilde sizinle tartışmak istedik.
Belki bazı şeyleri düzeltirsiniz diye.

Biz, yukarda daha önce sizin hocanız veya öğrencisi! Tarafından yayınlanmış fetvaları astık. Bu fetvaları inceleyen kişi, bu askerlik meselesinin gerçekten bir müslümanı delilsiz tekfir etmekten korkan hassas! Kişiler tarafından mı yoksa dünyevi maslahatlarını sağlama alma peşindeki kişiler tarafından mı gündeme getirildiğini anlar. Tekfir konusunda çok hassas!, müslümanı delilsiz tekfir etmemek için çok çaba sarfettiği iddia edilen kişileri biz yakinen tanıyoruz. Burada herkes birbirini az çok tanıyor. Yeri geldi mi alakasız meselelerden, mezhebin lazımıyla, meal yoluyla, yorum yoluyla tekfire başvuranların kim olduğunu basiret sahibi herkes biliyor. İlerde nasip olur da haramı meşrulaştırma vb meseleleri müzakere edersek bunu daha açık bir biçimde görürüz. Kişi nakle değil de akla, şeriata değil de kendi hevasına tabi oldu mu artık görüşleri ifrat ile tefrit arasında gider gelir, bir türlü vasatı yakalayamaz. Olmayacak şeylere küfür hükmü verir, bariz küfürleri ise görmezden gelir. Bu sahada daha söylenecek çok sözümüz vardır ama şu an yeri burası olmadığı için ve yeni polemik konuları açmak istemediğimizden dolayı bu kadarıyla yetiniyoruz. Şu anda askerlik meselesini tartıştığımızdan dolayı konudan sapmama adına fazla detaya girmiyoruz, ilerde yeri geldiğinde zaten bu mevzular konuşulur.

Alıntı yapılan:  Darimi
Diyorsunuz: Bir insan, bu üç maddeden salim olarak askerlik yapamayacağı için başka ek bir küfür ameli işlemesine gerek duymadan sırf askere yazılarak hatta niyet ederek dahi küfre girer. Bu yüzden askeriye içersinde işlenen diğer küfürleri (yemin töreni vs) burada zikretmeye gerek görmüyoruz.
 
Cevabımız: Senin saydığın üç maddenin zaten bir tanesi gerçekleşirse şirk işlenmiş olur. Üçünün birden işlenmesi gerekmez, Ama önemli olan şudur ki; bu üç küfürden hiçbirini işlemeden askerlik hizmet süresini bitiren Müslüman�a yine de kâfir hükmü veriyor musun? Veriyorsan İşte sizden istediğimiz buna delil.
Biz diyoruz ki; bu üç maddeden birini yaparsa müşrik ve kâfir oluyor. Ve eğer gerçekten bu üç taneden birini yapmadan askerlik hizmeti yapamıyorsa, oraya giden herkese müşrik diyoruz. Bu konuda niyet hiç önemli değil diyoruz.
Ama bunun vuku bulduğunu ispat etmeden, niyet etmek bile küfür diyorsanız.... Tekfir illetini doğru dürüst tespit etmeniz gerekir. Biz hüküm vermek için askerlikte işlenen diğer küfürleri aramıyoruz. Biz bir tane şirk, bir tane küfür işlenmesi dinden çıkmak için yeter diyoruz. Küfür ve şirkler arasında ayrım yaptığımız yok.
Oraya giden kişi en ufak bir büyük şirk, en ufak bir büyük küfür işlerse biz ona kâfir hükmü veriyoruz.
Ama bu hükmü verirken kesin delile dayanarak veriyoruz.
Kendimizden illet uydurmuyoruz.
Alakası olmayan delilleri delil olarak göstermiyoruz. İşte aramızdaki fark budur! Hala mevzumuzla ilgili bir tane, doğru dürüst, küfrüne dair illet getirmiş değilsiniz.
Ya konuştuğumuz meseleyi tam olarak kavramış değilsiniz ya da bir mesele hakkında nasıl delil alınır, nasıl delil gösterilir; bilmiyorsunuz. Biz, konuştuğumuz meseleleri defalarca açık bir şekilde anlattık. Dolayısıyla bu meseleyi tam olarak bilmemeniz biraz zor. O zaman ikinci ihtimal kalıyor. Yani; mesele hakkında nasıl delil alınır, nasıl delil gösterilir bilmiyorsunuz. Ki zaten bu, gösterdiğiniz deliller ve gösterdiğiniz illetlerde bellidir
.

Bugüne kadar askerliğin küfür oluşuyla alakalı birçok illet ve delil zikrettik. Bunları anlamamanız veyahut da kabul etmemeniz delil olmaktan çıkartmaz. Ama biz yine tekrar özetleyelim. Askerliğin küfür olma sebebi küfür amaçlı bir topluluğa katılmak, üye olmaktır. Zira bu, sözkonusu topluluğun küfrüne razı olmak, benimsemek manasına gelir. Buna dair akli ve nakli delillerden yukarda bahsettik.  Saydığımız küfür illetlerinden salim olarak bir kişinin askerlik yapmasının hükmü nedir, şeklindeki bir soruya cevap vermek, mustahil (imkansız) bir şey üzerinde tartışmak demektir. Yani biz, şirk kanunlarını icra etmekle mükellef olan veya İslama savaş açmış olan bir orduda asker olmak küfürdür, diyeceğiz ve ondan sonra da o orduda asker olduğu halde aslında onlardan olmayan! hayali bir kişiliğin hükmünü bundan ayrı tutacağız! Böyle bir şey nasıl mümkün olabilir? Zira kişi zaten askeriyenin bir ferdi olarak asgari küfür sebebini gerçekleştirmiş. Bundan sonra yapacağı ameller sadece küfürde artış manasına gelir.

Alıntı yapılan:  Darimi
Diyorsunuz: Üçüncü sorumuz:Sizin ilminizde bizatihi ve biğayrihi küfür diye bir şey var mı?Eğer varsa bunu lütfen anlatın. Nasıl olur...Eğer yoksa söyleyin, yoktur diye.
Bu bahsettiğiniz kavramlar sizden önce hangi alim tarafından kullanılmış bu hususta bir nakil yaparsanız memnun oluruz.
 
Cevabımız: Bahsettiğimiz kavramlar bizden değildir. Bütün âlimler bu kavramları biliyorlar ve kullanmışlardır.
Bunu bu reddiyenin sonunda birkaç örnekle ispat edeceğiz Allah'ın izniyle.

Bizatihi küfür diye bir kavramın alimler tarafından kullanıldığına dair bir tek nakil getiremediniz. Ancak bazı alimlerin kullandığı bi nefsihi küfür şeklindeki bir ibareyi getirdiniz. Kaldı ki binefsihi küfür kavramını kullanan alimler, bunun içini sizin anladığınız şekilde mi doldurmuşlar, bunu da izah edemediniz. Bigayrihi küfür diye bir kavramı hatta buna yakın bir kelimeyi dahi alimlerden getiremediniz. O yüzden “Bütün âlimler bu kavramları biliyorlar ve kullanmışlardır.” Sözü havada kalmaktadır.
 
Alıntı yapılan:  Darimi
Diyorsunuz: Ancak bundan kasdınız şu anlatacağımız şey ise bu zaten maruftur, bilinen bir şeydir. Bazı ameller vardır ki o ameli yapan kimse kasdına niyetine bakılmaksızın tekfir edilir; kabirde yatan ölüye dua eden (mesela rızık isteyen) gibi; bazı ameller de vardır ki kişinin kasdı niyeti sorulmadan tekfir edilmez kabrin başında el açarak dua eden kişi gibi. Bu kimseye bizzat kabirde yatan ölüden mi istekte bulunduğu yoksa kabirde yatan kimsenin bağışlanması için veya onun yüzü suyu hürmetine Allaha mı dua ettiği gibi hususlar sorulup kasdı niyeti açığa çıkartılmadan tekfir edilmez.
 
Cevabımız: Bu sözünüz gösteriyor ki; bu kavramları maalesef bilmiyorsunuz.
Fakat buna rağmen cesaret edip askerlik hizmetini yapmak bizatihi küfür diyorsunuz.
Yani; bizim kullandığımız tabirleri bilmeden kullanıyorsunuz!
Hâlbuki bu tabirleri yanlış kullanmadan, biz bu tabirleri ilk defa duyuyoruz, bunların manasını söyleyin, hangi âlimler söyledi diye sorsaydınız, size cevap verirdik. Ve o zaman bilerek bu kavramları kullanırdınız.
Sizin bu bizatihi-biğayrihi küfre verdiğiniz örnekler, o kavramlarla hiç alakası yok.

Bizatihi küfür-bigayrihi küfür tabirlerinden sizin kasdettiğiniz manayı anlamamamız gayet normaldir, çünkü biz alimlerin eserlerinde bugüne kadar böyle bir ibareye raslamadık. Bunu sadece sizden duyduk. Sizden bu tabirleri işitince de “herhalde şunu kasdediyorlardır” diyerek şeriatta bildiğimiz bazı meselelere hamlettik. Dedik ki muhtemelen bundan bizzat kendi başına müstakil küfür olan fiilleri kasdediyorlardır. Ondan sonra da bazen sizin daha iyi anlamanız için müstakil küfür manasında bu kavramı kullandık. Bu konuda senin kafandaki tanıma uygun cevap verememem gayet normaldir, çünkü kavramı ihdas eden sen, tarif eden sen… Kısacası bu kavramlar, senin nefsinde saklı bir sır iken ben bu kavramdan neyi kasdettiğini nerden bileceğim ki? Bizatihi küfür kavramını aşağıda tarif etmişsin. Bu tarifi hangi alimden aldığını açıklayabilir misin? Eğer bunu bir alimden almadıysan, bu sadece sizin yaptığınız bir tariften ibaretse o halde tamamen içeriği sizde saklı olan bir meseleyi bilmediğinden dolayı başkalarını nasıl cehaletle suçlayabilirsin ki?

Alıntı yapılan:  Darimi
Diyorsunuz: Askerlik meselesine gelince; tağutun ordusunda askerlik yapmak �sizin tabirinizle- bizatihi küfürdür.
Askerliğin kendisi ise zaten İslamda var olan bir şeydir. Cihadı inkar etme babında bir kimse İslamda askerlik yoktur dese kafir olur.
Fakat bizim tartıştığımız şey, İslamda askerlik diye bir şey var mı meselesi değildir, bizim meselemiz �herkesin bildiği gibi- günümüz laik, demokratik tağuti sistemlerine yapılan askerlik hizmetidir. O yüzden lütfen bu
müzakere esnasında �Askerlik nasıl bizatihi küfür olur, İslamda da askerlik vardır� türünden demagojilere artık yer vermeyin. Bu tür safsatalardan herkes bıktı usandı.Bu mantıkla İslamda bizatihi küfür olan hiçbir şey kalmaz. Birisi kalkıp günümüz mahkemeleri ile alakalı Mahkeme bizatihi küfür değildir, çünkü İslamda da mahkeme vardır; hakimlik bizatihi küfür değildir çünkü İslamda da hakimlik vardır diyebilir mi? Ama bundan kasdınız; -zaten yazınızda da belirttiğiniz gibi- tağuta askerlik bizatihi küfür olan bir amel değildir, kişi ancak ilaveten bir küfür ameli işlerse kafir olur, şeklinde ise bu batıl olmakla beraber bunun üzerinde tartışırız. Ancak öbür türlü demagojilerle uğraşamayız.
Bizim sorulan meselelerle alakalı vereceğimiz icmali, özet cevab budur. Gerektiğinde tafsilata gireriz.
 
Cevabımız: Biz demagoji ve safsata yapmadık, yapmayız Allah'ın izniyle. Ama her anlamadığınız şeye demogoji ve safsata demeyin. Biz bizatihi-biğayrihi küfürlerin arasındaki farkı biraz anlatmak istedik. Fakat maalesef yanlış anladınız.
Bizim dediğimiz şudur, tekrar söylüyoruz:
Kâfir, ismi faildir. Müşrik, ismi faildir. Bir kişiye kâfir dersek, mutlaka bir küfür amel olması gerekir. Müşrik dersek, mutlaka bir şirk amel olması gerekir. Küfür amel ve şirk amel hükmü bize ait değil, Allah'a aittir. Ve bunları muhkem ayette açıklamıştır.
Küfür ve şirk hükmü basit hükümler değildir. Onun için zanla, heva ve hevesle, akılla verilecek hükümler değildir.
Yanlış bilgi, yanlış karine, yanlış kıyasla verilecek hükümler değildir. Muhkem ayetle, sağlam kıyasla verilir. Bunu size anlatmak istedik. Ve hep, bir mesele hakkında küfür hükmü verildiği zaman ne küfür amel işlendi delille ispat edilmesi gerek dedik. Yani, cevabınız şöyle olmalı idi: Ameli zikredecektiniz, akabinde bu amelin bizatihi küfür olduğuna dair muhkem delille ispat edecektiniz. O zaman ihtilaf biterdi. Ama söylediğimiz meseleyle alakalı olmayan deliller getirmeniz, alakası olmayan sözler söylemeniz gerçekten bizi şaşırttı.!
Ondan dolayı ilk önce illet nedir, nasıl çıkarılır, ayetlerden nasıl hüküm istinbat edilir, bunları konuşmamız gerekir. Önce bunlarda anlaşmamız gerekir. Çünkü Askerlik meselesindeki ihtilaf, temel meselelerde ittifak etmediğimiz içindir. Biz iddia ediyoruz ki, illetin ne demek olduğunu, ayetlerden nasıl hüküm çıkarıldığını bilmiyorsunuz.
Ve illetin nasıl hadiseye uygulandığını bilmiyorsunuz, Tahkikil menat ve tahricil menatı bilmiyorsunuz. Bundan dolayı yanlış hükümler çıkartıyorsunuz. Bu kanaatimizi sizin yazdığınız yazıdan çıkarttık. Bunun aksini ispat edin. Yâda kabul edin, öğrenin. Ama bunu ispat ederken ilmi bir şekilde ispat edin. Laf kalabalığı yapmayın! Bir sürü alakası olmayan ayetleri zikretmeyin. Bize bir delil, bir ayet yeter.
Biğayrihi-bizatihi küfürleri bilmediğinizden dolayı, bazı sözleri safsata olarak algıladınız, demogoji olarak algıladınız. Bunun sebebi; söylenen kavramları bilmediğinizden dolayı. Ve bizim sözümüzü yanlış anladığınızdan dolayı.
Son olarak; size bizatihi küfür, bigayrihi küfür meseleleri üzerinde duracağız.
Biz size daha önce biraz anlattık ama anlamamışsınız.
Demek ki biraz daha basit anlatmamız gerekir.
Onun için şimdi ben, size basit bir şekilde anlatmak istiyorum:
Önce kelime olarak anlatmak istiyorum.
Bizatihi küfür: Yani bu amelin kendisi küfürdür. Yani bir küfür hakkında bizatihi küfür dediğimiz zaman, o amelin kendisi küfürdür. Yani kendisi müstakil olan bir küfürdür. Bi-nefsihi küfürdür.
Ve müstakil olan bir küfür olduğuna dair muhkem nas vardır.
Örneğin; puta secde etmek. Bu amel müstakil olan bir küfürdür.
Yani bizatihi küfürdür.
Hakkında da muhkem nas vardır.
Allah'a, resulüne sövmek de bizatihi küfürdür.
Yani; müstakil olan bir küfürdür.
Allah'la, kitabıyla alay etmek... Allah'ın diniyle alay etmek... O da bizatihi, yani müstakil olan küfür amelidir.
Allah için Rahman ismini inkâr etmek de müstakil olan bir küfürdür.
Bunun hakkında da delil vardır.
Örneğin: Allah (celle celaluhu) şöyle buyuruyor:
{ وَهُمْ يَكْفُرُونَ بِالرَّحْمَنِ } [ الرعد : 30 ]
İşte Allah'a rahman ismi yoktur diye söylemek bizatihi küfürdür, müstakil olan bir küfürdür. Hakkında ayet vardır (Ra'd: 30)
İşte müstakil olan bir küfür olduğuna göre, demek müstakil olmayan bir küfür de var demektir. Yani bizatihi küfür var olduğuna göre, biğayrihi küfür de var demektir. Çünkü bütün küfürler, müstakil küfür değildir.
Bütün küfürler müstakil küfür olsaydı, o zaman bütün küfürler bizatihi küfür olurdu.

Sanırım bu yazıyı hazırlayan kişi, Abdulaziz er-Racihi’nin Ebu Ubeyd Kasım bin Sellam’ın İman kitabına yazdığı şerhteki şu ifadelerden “istifade etmiş”. Sözkonusu kitabın 25. Sayfasında şöyle diyor:

أما المرجئة فإنهم يرون أن الكفر لا يكون إلا بالقلب، وأن السجود للصنم أوالسب، إنما هو دليل على ما في القلب. والصواب أنه كفر مستقل، كفر بنفسه. السجود للصنم كفر بنفسه، كفر مستقل، والسب والاستهزاء بالله وبكتابه، وبرسوله وبدينه كفر بنفسه،

“Mürcie, küfrün ancak kalble olacağını söylemiştir. Yani onlara göre puta secde etmek veya (dine) sövmek, kalpte olanın delilidir. Doğrusu ise şudur: Bu, müstakil bir küfürdür, yani bizzat kendisi (binefsihi) küfür olan bir ameldir. Yani puta secde etmek bizzat kendisi küfür olan bir ameldir, müstakil (bağımsız) bir küfürdür. Allaha, Onun kitabına, peygamberine ve dinine dil uzatmak, alay etmek de aynı şekilde binefsihi yani kendi başına küfür olan amellerdir.”

Rahman sıfatını inkar etmenin binefsihi küfür olduğuna dair ibareler ise gördüğümüz kadarıyla Salih bin Abdulaziz Al’uş Şeyh’in et-Temhid li şerhi kitab’it tevhid adlı kitabının 438. Sayfasından “iktibas” edilmiş. Sözkonusu yerde şöyle diyor:


وقول الله تعالى: {وَهُمْ يَكْفُرُونَ بِالرَّحْمَنِ} [الرعد: 30] . الآية "، الرحمن: من أسماء الله - جل وعلا - والمشركون والكفار في مكة كانوا يقولون: لا نعلم الرحمن إلا رحمن اليمامة، فكفروا باسم الله (الرحمن) ، وهذا كفر بنفسه؛ ولهذا قال - جل وعلا -: {وَهُمْ يَكْفُرُونَ بِالرَّحْمَنِ} [الرعد: 30]

“Onlar, Rahman’ı inkar ediyorlar” (Ra’d: 30) kavline gelince; Rahman, Allahın isimlerindendir. Mekkeli kafir ve müşrikler ise şöyle diyorlardı: “Biz, Yemame’nin Rahmanından başka Rahman bilmeyiz. Böylece Allahın Rahman ismini inkar ettiler. Bu ise binefsihi, başlıbaşına bir küfürdür. Allahu Teala o yüzden (mealen) “Onlar, Rahman’ı inkar ediyorlar” (Ra’d: 30) buyurmuştur.”

Alıntı yapılan:  Darimi
Size eski kitaplardan birkaç örnek vereceğim. Söylediğimiz bu tabirlerin bizden olmadığını, eski âlimlerin kullandığı tabirler olduğunu delillerle ispat etmiş olacağız. Bu iki örnek, zannederim ki hakkı isteyen için yeterli olacaktır.
Birinci delil:
قال :ابن رجب الحنبلي : 
(والظاهر أنَّ ما ورد مِن تفضيل ترك المحرَّمات على فعل الطاعات ، إنَّما أُريد به على نوافل الطّاعات ، وإلاّ فجنسُ الأعمال الواجبات أفضلُ مِنْ جنسِ ترك المحرَّمات ؛ لأنَّ الأعمال مقصودة لذاتها ، والمحارم المطلوبُ عدمها ، ولذلك لا تحتاج إلى نية بخلاف الأعمالِ ، وكذلك كان جنسُ ترك الأعمال قد يكون كفراً كتركِ التوحيد ، وكتركِ أركان الإسلام أو بعضها على ما سبق ، بخلاف ارتكاب المنهيات فإنَّه لا يقتضي الكفر بنفسه ،..)
Bu nakil; Camiu'l Ulum ve'l Hikem, yazar İbn Receb el-Hanbeli, 9. hadis, 11. cüz, sayfa 23'te geçmektedir.
Tercümesi:"Vacip olan amellerin cinsini uygulamak, haram amellerin cinsini terk etmekten daha efdaldir. Çünkü vacip olan amellerin uygulamasında, bu amellerin bizatihi istenmiştir. Haram olan amellerin ise yapılmaması istenmiştir. Bundan dolayı vacip olan amelleri yapmak için niyet gerekir. Ama haram olan amelleri terk etmek için niyet gerekmez. Ayrıca amellerin cinsinin terki, aynı tevhidin terki gibi küfür olabilir. Örneğin; İslam rükünlerinin terki veya İslam rükünlerinin bazılarının terki gibi, daha önce anlattığım gibi. Ama nehyedilen amelleri yerine getirmek başkadır. Çünkü haram olan amelleri işlemek, bizatihi küfrü gerektirmiyor."
Bizatihi küfür tabiri bu.
الكفر بنفسه
el-Küfrü bi-nefsihi, yani bizatihi küfür.

Bu nakilde bizatihi küfür diye bir tabir geçmemektedir. Günah işlemek, binefsihi yani tek başına küfrü gerektirmez demektedir.

Alıntı yapılan:  Darimi
يقول الإمام القرافي 
 (وَأَمَّا إذَا كَانَتْ مَقْصُودًا بِهَا ذَلِكَ فَهُوَ السِّحْرُ الَّذِي هُوَ كُفْرٌ بِنَفْسِهِ لِتَضَمُّنِهِ اعْتِقَادَ تَأْثِيرِ هَذِهِ الْأُمُورِ ...
İkinci nakil: Bu nakil; el-Furuk, İmam Karrafi 1. bab, c. 48, s. 97'de geçmektedir.
Tercümesi:"Ama eğer bu amellerden bu kastediliyorsa, işte o bizatihi küfür olan sihirdir. Çünkü bu amellerin etkisi olduğunu inandığına göstermektedir."
Burada bizatihi küfür tabiri, apaçık kitapta geçmektedir.

Evvela bu söz Şihabuddin el-Karafi’nin kendi sözü değildir. El-Furuk kitabına şerh yazan İbn’uş Şat’ın sözüdür. Zaten İbn’uş Şat Karafi’nin bir sözünü naklettikten sonra “ben derim ki” diyerek bunu söylemektedir. Naklettiğiniz söz, altı çizili yerdedir.

قَالَ شِهَابُ الدِّينِ (هَذِهِ الْمَسْأَلَةُ فِي غَايَةِ الْإِشْكَالِ عَلَى أُصُولِنَا إلَى قَوْلِهِ طَبَائِعُ تِلْكَ الْعَقَاقِيرِ) قُلْتُ: مَا قَالَهُ مِنْ أَنَّهُ لَا يُمْكِنُ التَّكْفِيرُ بِجَمْعِ الْعَقَاقِيرِ وَغَيْرِ ذَلِكَ مِنْ الْأَفْعَالِ صَحِيحٌ إذَا كَانَ ذَلِكَ الْجَمْعُ وَسَائِرُ تِلْكَ الْأَفْعَالِ غَيْرَ مَقْصُودٍ بِهِ اجْتِلَابُ الْآثَارِ الْمَطْلُوبَةِ مِنْ ذَلِكَ، وَأَمَّا إذَا كَانَتْ مَقْصُودًا بِهَا ذَلِكَ فَهُوَ السِّحْرُ الَّذِي هُوَ كُفْرٌ بِنَفْسِهِ لِتَضَمُّنِهِ اعْتِقَادَ تَأْثِيرِ هَذِهِ الْأُمُورِ أَوْ دَلِيلِ الْكُفْرِ عَلَى مَذْهَبِ الْمَالِكِيَّةِ وَاَللَّهُ تَعَالَى أَعْلَمُ.

Ayrıca bu nakilde de bizatihi küfür tabiri değil, binefsihi küfür tabiri geçmektedir. Kaldı ki bu alimler, binefsihi küfür kavramını sizin anladığınız manada mı kullanmaktadırlar, bunun da ortaya konması gerekmektedir.

Velhasıl; benim sizden talebimi yerine getirmemiş oldunuz. Çünkü ben sizden şöyle bir talepte bulunmuştum:

Alıntı yapılan:  tevhid diyarı
Diyorsunuz: Üçüncü sorumuz:Sizin ilminizde bizatihi ve biğayrihi küfür diye bir şey var mı?Eğer varsa bunu lütfen anlatın. Nasıl olur...Eğer yoksa söyleyin, yoktur diye.

Bu bahsettiğiniz kavramlar sizden önce hangi alim tarafından kullanılmış bu hususta bir nakil yaparsanız memnun oluruz.


Bu talebte bulunurken amacım, öncelikle bu kavramların alimler tarafından kullanılıp kullanılmadığını öğrenmek ve daha da önemlisi eğer kullanıldıysa alimler tarafından ne manada, hangi içerikle kullanıldığını tesbit etmekti. Fakat gördüğüm kadarıyla bu iki gayeme de ulaşamadım çünkü bu kavramlar görüldüğü gibi alimlerin ıstılahında mevcut değilmiş. Benim, içeriği hak ile doldurulduğu takdirde bu kavramların bizzat kendisine bir itirazım başından beri yoktu. Hatta sizinle tartışırken daha iyi anlamanız için bu kavramları kullandığım da olmuştur. Fakat yine de sizden önce hangi alimler bizatihi-bigayrihi kavramlarını kullanmış bunu sizden almak istedim, çünkü ben lafız olarak böyle bir şeye raslamamıştım, belki sizin bir dayanağınız vardır diye sordum. Ama tahmin ettiğim gibi sizin de bizatihi küfür kavramını kullanırken dayandığınız bir alim yokmuş. Dolayısıyla bizatihi küfür kelimesini tarihte ilk defa kullanan kişi hocanız Ziyaeddin el Kudsi’dir desek yanılmış olmayız Allahu a’lem. Sizin getirdiğiniz nakillerde ise buna yakın bir kavram olan binefsihi küfür kelimesi geçiyor. Bigayrihi küfür veya buna yakın bir kelimenin kullanıldığı bir nakil ise getiremediniz.  Bizatihi olmayan her şey bigayrihidir deyip işin içinden çıktınız. Ama problem değil, dediğimiz gibi içi hak ile doldurulduğu takdirde hangi ıstılahı kullandığımız önemli değildir. Yine de selefin kullanmadığı ıstılahları terk etmek daha evladır tabii ki.

Ben binefsihi küfür kavramını shamela (şamile) programında arattığımda konuyla doğrudan ilgili olarak bu dört nakil çıktı. Gördüğüm kadarıyla ikisi muasırlara, ikisi eski alimlere ait olan bu dört nakli de yazıda kullanmışsınız. Bizatihi ve bigayrihi kavramları ile alakalı arama yaptığımda ise konuyla ilgili bir sonuç çıkmadı. Öyle anlaşılıyor ki bu yazıyı kim hazırladıysa onunla aynı süreçlerden geçmişiz. Fakat aramızda şöyle bir fark var: Ben ilim talebesiyim ve herhangi bir iddiam yok, bu kavramları kullanan da ben değilim. Birileri daha önce kullanmış ben de merak edip bu kavramları daha önce kim kullanmış diye araştırma yapıyorum. Fakat hocanız alim olduğunu, müçtehid olduğunu iddia ediyor, yıllarca bizatihi, bigayrihi kavramlarını kullanıp bunun üzerine akide bina ediyor fakat bu ıstılahların alimler tarafından kullanılıp kullanılmadığını ne siz ne de hocanız bugüne kadar merak dahi etmiyor ve yıllar sonra birisi çıkıp bu kavramın kaynağını sorduğunda tıpkı o soru soran ilim talebesi gibi şamile’de veya google’da arama yapıp bizatihi kavramını bulamıyor ve sonra bu kavrama yakın bir kelime olan binefsihi kavramıyla alakalı birkaç ibare bulup bunları da sanki kendi araştırmanız gibi takdim ediyorsanız, alimlere ait olan nakilleri de sanki bu kavramları ihdas ederken o alimlerin sözlerinden haberdarmış ve onların kitaplarında geçtiği için kullanıyormuş gibi lanse ediyorsanız… Olay bu şekilde ise bu gerçekten utanılacak, şaşılacak ve ibret alınacak bir olaydır. Neden çıkıp şöyle demek yerine: “Fıkıh usulunde haram lizatihi, haram ligayrihi şeklinde keza hadis usulunde hasen lizatihi hasen ligayrihi gibi kavramlar kullanılıyordu; ben de düşündüm taşındım akideyle alakalı bazı meseleleri izah etmek için kufrun bizatihi, kufrun bi gayrihi diye iki kavram ihdas ettim”   illa kendi görüşlerinizi bir yerlere dayandırma ihtiyacını hissediyorsunuz ki… Yok olay böyle değilse bu yaşananların izahı nedir o zaman, neden bizatihi küfürle alakalı doğrudan bir nakil yok? Bu bahsi şimdilik burada kapatıyorum, hocanıza bunları okutturun ne demek istediğimi gayet iyi anlar. Müzakere bittikten sonra kitaplarla alakalı bahiste bunlardan fazlasıyla bahsederiz.


Alıntı
Diyorsunuz ki: Askerliğin küfür olma illetlerini yukarda kısaca özetledik. Bütün bunlar, tevhid ehli olduğunu iddia ettikleri halde tağuti düzenlere askerlik yapan kimselerin tağutu reddetme iddialarıyla çelişkili bir amel yaptıklarını ve dolayısıyla tağutu reddetmedikleri için Allah�a iman etmiş sayılmayacaklarını göstermektedir.
 
Cevabımız: İlletin ne demek olduğunu bilseydiniz, getirdiğinizin illet olmadığını anlamış olurdunuz. Onun için illet nedir, illetin vasıfları nasıl çıkar vs. bu konular hakkında size soru sorduk, cevap bekliyoruz. Eğer bilmiyorsanız, inşaAllah gerçek ilmi anlatırız. Eğer biliyorsanız, o zaman bildiğiniz şeyleri, getirdiğiniz illetlere göre uygulamanızı talep edeceğiz. Ve göreceksiniz ki, sizin getirdiğiniz illet, illetin şartlarına tam olarak hâiz değildir.
 Arapça da bir deyim vardır:
  ثبت لعرش ثم انقش
�Önce arşı binâ et, sonra onu nakışlandır.�
Yâni; bu illet sayılır mı sayılmaz mı? Geçerli mi değil mi? Önce bunu tespit et ki, sonra böyle yapanlar tağutu reddetmiş sayılır mı sayılmaz mı diye hüküm ver. Bunu tespit etmeden böyle hüküm vermek, aynı temel atmadan çatıyı yapan, arşı binâ etmeden nakış yapan kişi gibidir.

 
Diyorsunuz ki: Ayrıca askerlik fiili tıpkı Cengizhan�ın Yesak�ı gibi İslama alternatif bir şeriat ve din icad etmiş olan çağdaş Yesak ehlinin bu uydurma dinine tabi olmak, bu dinin saflarına katılmak ve dolayısıyla İslam dininden yüz çevirmek manasına gelir.
 
Cevabımız: Askerlik hizmetine ve tağuti sisteme fayda değil zarar vermek niyeti ile katılan ve orada hiç bir şirk işlemeyen kişiye bu sözleri nasıl uygularsınız? Dikkat edin!  Sizin konuştuğunuz şeyler hikâye, masal veya fıkra değil. Sizin konuştuğunuz İslam dinine dayatılan tekfir hükümleridir. Şeriate dayandırılmış küfür hükümleridir. Muvahhidleri tekfir etme fiilleridir. Bu basit bir mesele değil!
Kesin bir delil olmadan muvahhid olan bir kişi sırf askerlik hizmetine kayd oldu, hiçbir şirk amel işlemeden, kâfir kanunları ayakta tutmadan tağutlara zarar verdiği halde onu ayakta tutacak mahiyette hizmet etmeden, bilakis onu yıkmak için hareket eden kişiyi nasıl İslam dininden yüz çevirmiş olarak sayıyorsun? Bunu bize ilmi bir şekilde delillerle anlat da görelim.

Diyorsunuz ki: Bütün bunları müzakere ilerledikçe Kitap, Sünnet ve İcma�dan ayrıntılı delillerle izah edeceğiz inşAllah.

Cevabımız: İzahatını bekliyoruz. Bu konuda bir delil bize yeterlidir. Uzatmaya hiç gerek yok. Ama neye delil getireceğini, delil getirmeden iyice bilmen gerekir. Meselemiz ile alakalı olan bir delil getireceksin. Mesele ile alakalı olmayan şeyleri -daha önce yaptığın gibi- delil getirme.
Meselemizi tekrar hatırlatmak istiyoruz:
Muvahhid olan bir kişi askerlik hizmetine kayıt oluyor, oraya tağuta zarar vermek niyeti ile gidiyor, orada tağuta şirk ve küfür olan hizmet yapmıyor, şirk ve küfür işlemeden bu merhaleyi bitiriyorsa nasıl İslam dininden yüz çevirmiş olur? Nasıl mürted olmuş olur? Bunu bize delillerle - ama muhkem delillerle - ispat et.
Bu konuda bir tek delil getirmen Allah'ın izni ile bize kâfidir.


Bu husustaki delilleri yeterince serdettiğimizi düşünüyoruz, o yüzden burada tekrar etmeye gerek görmüyoruz. Sen kendi delillerini ve alimlerden sizin gibi düşündüğünü iddia ettiğin birisi varsa onun fetvasını zikredersen iyi olur.


Alıntı
Diyorsunuz: Şimdi demişsiniz ki: Akidemizi bizden değil, bizden başka kişilerden aldınız. Bize sormadan bize mâl ettiniz. � Şimdi siz akidenizi yazmışsınız. Bizim sizinle alakalı yazmış olduklarımız ise şundan ibarettir:
1- Askerlik meselesi: Günümüz demokratik sistemlerinde dayatılan zorunlu askerlik uygulaması hakkında bunun bazı durumlarda küfür olmayacağını iddia ettiniz. Size göre bir müslüman, ikrah seviyesine çıkmasa da bazı ihtiyaçlardan veya casusluk vb sebeblerden ötürü benimsemeden askere gider, orada küfür içerikli törenlere iştirak etmez, Müslümanlara karşı savaşmaz ve diğer bariz küfür amellerini yapmaz ise sırf er olarak orduya intisap etmekten ötürü küfre girmez. (Kısa dönem bedelli askerlikte olduğu gibi) Bu kişinin yaptığı ameli tasvib etseniz de etmeseniz de bu şahsın amelini mücerred bir küfür olarak görmüyorsunuz.
Şimdi, bu yazıda size atılmış bir iftira sözkonusu mu?
 
Cevabımız: Akidemizi tam olarak aktarmayan veya eksik, fazla aktaran kişi bize haksızlık yapmış olur. Siz bu yazınızda akidemizi anladığınız şekilde aktarıyorsunuz. Sizin anladığınız bizi bağlamaz. Bizi bağlayan, hocamızın kitabında yazılı olan şeyler ve kabul ettiğimiz yazılardır.
Şu bir gerçektir ki, bunu ispat edeceğiz; Siz akidemizi yanlış anlamışsınız.
Ve bize ait olmayan fikirler ve inançları anladığınız şekilde bize nispet ediyorsunuz.

  Diyorsunuz ki; �Sizin söylemediğiniz bir şeyi size söylettirmiş miyiz?�
 
Cevabımız: Evet, hem de çoktur. Bizim söylediğimiz şeyleri harfiyen nakletmediğiniz müddetçe bu bizim sözümüz değildir. Onun için sizden istediğimiz, harfiyen sözümüzü nakletmenizdir.
İnandığımız sözler hocamızın kitabında yazılıdır. Onun dışında olan sözleri bize arz edeceksiniz, kabul edersek ona göre bunları bize nispet edersiniz.

Diyorsunuz ki; Biz bu akideyi sizden başka bir kimseden almadık.

Cevabımız: "Sizden" derken kastettiğiniz kimdir? Eğer hocamızın kitabında yazılı olanlardan almışsanız, harfiyen nakledin.
Kişilerin anlayışı bizi bağlamaz. Sadece bizim anlayışımız, kabul ettiğimiz bizi bağlar. İtibar ettiğimiz kitaplarda geçen sözler bizi bağlar.

Diyorsunuz ki; Bilakis sizin içinizde yıllarca kalmış olan ve bu fetvaları yakinen bilen ve savunan bir kardeşten aldık.

Cevabımız: Ne bu kişinin kıt anlayışı, ne de başkasının kıt anlayışı, ne de sizin anlayışınız bizi bağlamaz. Daha önce söylediğimiz gibi hocamızın kitabında yazılanlar ve kabul ettiğimiz yazılar bizi bağlar. Bizim hakkımızda bir şey yazacaksanız, harfiyen, olduğu gibi, eksiltme ve çoğaltma yapmadan kitabımızdan veya yazdığımızdan Ya da kabul ettiğimiz sözlerden nakledin. Sonra anlayışınızı bildirin. Bu anlayışın sizin olduğunu herkes bilsin. Sizin veya başkalarının anlayışını bize mal etmeyin. Yani; ağzımıza kelimeler sokuşturmayın!

Yapacağınız şey çok basit, bu kadar uzatmaya gerek yok. Askerlik meselesinde bugüne kadar size atfettiğimiz birçok şey oldu. Bunlardan size ait olmayan hangi görüş varsa bunu belirtirsiniz bu bize ait değildir, diye. Ayrıca kitaplara atıf yapmanın bir anlamı yok. Çünkü herkes biliyor ki askerlikle alakalı akideniz şu anda ortaya koymuş olduğun şekliyle kitaplarınızda yer almamaktadır.



Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1967
  • Değerlendirme Puanı: +50/-0
Rahman ve Rahim olan Allahın adıyla,
Cevabımıza kaldığımız yerden devam ediyoruz.


Alıntı yapılan:  Darimi
Diyorsunuz ki: Yalnız bir şeyi yeri gelmişken itiraf edelim ki bu yazdıklarımızda size ait olmayan tek bir şey vardır. O da askerlikle alakalı getirmiş olduğunuz bu istisnaların sadece mecburi askerlik yapan rütbesiz erlerle alakalı olduğunu zannetmemizdir.
Bu zanna sahip olmamızın sebebi ise şudur; gerek daha önce sizin içinizde bulunan kardeşlerden gerekse sizinle yapmış olduğumuz tartışmalarda böyle bir şeye raslamadık.
 
Cevabımız: Bakın! Kendi ağzınızla itiraf ediyorsunuz ki akidemizi tam olarak bilmediğiniz halde buna rağmen kendi anlayışınıza göre bize hüküm veriyorsunuz. Eğer akidemizi ve usulümüzü bilseydiniz şuan da yazdıklarımızı da çok iyi anlamış olacaktınız.
 Ama maalesef kendinizde geçerli bir usul ortaya koymuş değilsiniz, çünkü usul bilmiyorsunuz ve ortaya koyduğumuz usulü da anlamış değilsiniz. Dolaysıyla kendi anlayışınızı bize mal ediyorsunuz.
Bunun için size diyoruz ki, anlayışınızı bize mal etmeyin. Sözlerimizi olduğu gibi, kitapta yazılı olduğu gibi aktarın. Sonra kendi anlayışınızı yazın. Hem sizin, hem bizim, hem de okuyan için daha iyidir. En azından okuyan gerçek yazıyı okusun, anladığı gibi anlasın. Sizin anlayışınıza mahkûm kılmayın. Bununla sınırlandırmayın. İşte bu şekilde yaparsanız, adaletli davranmış olursunuz. Bu durumda eğer yazımızı yanlış anlarsanız, o zaman sadece tek bir itham ile karşı karşıya kalırsınız. O da; "yanlış anlamışsınız" ithamıdır. Ama anladığınız gibi, sanki biz söylemişiz gibi aktarırsanız ve eklemeler, azaltmalar, yanlış anlamalar olursa o zaman iftiracı durumuna düşersiniz.
Hem iftiracı duruma düşersiniz, hem de yanlış anlamış sayılırsınız.


Diyorsunuz ki: Oysa siz bugünkü yazınızda açıkça beyan ettiğiniz üzere bunun da üstüne çıkıp rütbeli rütbesiz veyahut da mecburi askerlik, maaşlı askerlik ayrımı yapmadan en altından en üstüne kadar yani genelkurmay başkanına kadar askeriyenin içersinde Müslümanlar olabileceğini iddia ediyorsunuz.
 
Cevabımız: Yine malesef meseleyi anlamış değilsiniz.
Aramızda bir problem var, acaba başka dillerde mi konuşuyoruz? Hâlbuki sözlerimiz çok açık. Gerçekten anlayışınıza şaşırıyoruz.!
Bir de "akideniz" diyorsunuz. Bari sizin sözlerinizden bunu anlıyoruz deyin. Allah'ın izni ile yanlış anladığınızı çok güzel bir şekilde ispatlarız. Ama herhalde yazdığımıza ön yargı ile bakıyorsunuz, ya da iyice okumuyorsunuz. Ya gazete okur gibi okuyorsunuz ya da anlayış zayıflığınız var.
 
Akidenizin gereği olan bazı meseleleri bilmememiz size iftira attığımız manasına gelmez ki. Sadece sizin hakkınızda biraz fazla hüsnü zan yapıp bu kadarını da söylemezsiniz herhalde diye zannettiğimizden dolayı sizin kafir devlette mesela İsrailde bile müslüman genelkurmay başkanı olabileceği kanaatine sahip olabileceğinizi düşünmedik. Yani size nisbet ettiğimiz bir iftira ve fazlalık yok, sadece eksiklik var. Bu da sizin akidenizle alakalı daha önceki tespitlerimizin yanlış olduğunu göstermez. Dediğim gibi size bir iftira attıysak hangi konuda iftira attığımızı açık açık yazarsınız.


Alıntı yapılan:  Darimi
Diyorsunuz ki: Dolayısıyla sizin akidenize göre nasıl ki zorunlu askerliği yapan kişi �sizin küfür ve şirk tanımınıza göre tabi- küfür ve şirk işlememek kaydıyla kafir olmayabiliyorsa, en üst rütbeli mesela genelkurmay başkanı da küfür ve şirk işlememek kaydıyla kafir olmayabilir. Bunu derken şunu kasdediyoruz; sizin usulunuze göre bir kişi sırf genelkurmay makamında olmaktan dolayı kafir olmaz. Ancak ek bir takım küfür amellerinden dolayı kafir olur. Bütün bu batıllardan Allaha sığınırız.

Cevabımız: Görünüyor ki, meseleyi tam anlamamışsınız. Bunu Allah'ın izni ile anlayacağınız kadar basit bir şekilde anlatacağız. Ama önce size bir soru soracağım:
�Necâşi Müslüman iken kâfirlerin kralı rütbesinde değil miydi?
Necâşi bizim şeriatının kanunlarını mı uyguluyordu kâfirlere?
�Necâşi'ye bu rütbede iken Müslüman hükmü mü veriyorsunuz, kâfir hükmü mü?
 - Necaşi hükmettiği kişilerin gözünde hangi dine tabiidi ?
Bu sorulara cevap verdikten sonra yanlış anladığınız meseleyi anlayacağınız şekilde tek tek anlatacağız.

Anlaşıldığı kadarıyla bahsettiğiniz konuyla alakalı bütün teorinizi Necaşi’nin İslamını gizleyerek yöneticilik yaptığı iddiasına dayandırmışsınız. Biz bu meselelerde çokça kelam sarfedebiliriz ancak buna gerek yoktur. Bizim gibi cahillerin kelamlarıyla insanları meşgul etmemek için sözü alimlere bırakmak istiyorum. Muhammed bin Abdulvehhab’ın torunlarından Şeyh Abdullatif, Misbah’uz Zalam adlı eserinde bu hususta bazı açıklamalarda bulunmuştur. İbn Mansur adlı itirazcı Şeyh Muhammed’in “Bir insan, Allahı birlemiş olsa dahi müşriklere karşı düşmanlık yapmadığı müddetçe İslamı düzgün olmaz” sözünü reddetmek amacıyla şöyle demiştir:

“Onun (yani Şeyh Muhammed bin Abdilvehhab’ın) sözünün zahiri Allah rasulu (sallallahu aleyhi ve sellem)’in ve ashabının, Cibril (as) ölüm haberini verdiği zaman cenazesini kıldıkları Habeş kralı Necaşi’nin müslüman olmadığı, kafir olduğu anlamına gelir. Çünkü o, Allah üçün üçüncüsüdür diyen kavmine karşı düşmanlığını açıkça ortaya koymamıştır. Aynı şekilde Firavun’un karısı ki ayeti kerimede onun hakkında şöyle denmiştir:

“Rabbim, bana cennette senin katında bir ev yap, beni Firavun’dan ve onun işinden kurtar ve beni zalimler topluluğundan kurtar” (Tahrim: 11)

Ayrıca Firavun ailesinden imanını gizleyen kişi ve de Necaşi olsun, Habeşistan’a hicret eden Cafer bin Ebi Talib ve ashabı olsun bunların hepsi onun anlayışına göre kafir olması gerekir. Çünkü görüldüğü üzere bu adamın nezdinde onlar Habeşlilere karşı düşmanlıklarını açıkça ortaya koymadıkları için Müslümanlıkları geçerli olmaz.” (İtirazcı İbn Mansur’un sözü burada son buldu.)

Şeyh Abdullatif diyor ki: “Allahu Ekber! Bu kısacık ibare ne kadar çok yalan, zulüm, tahrif ve cehalet barındırmaktadır! Bu iddialara birkaç yönden cevap verilecektir.

Şeyhin sözünün zahiri, Necaşi ve zikredilen zatların İslamının geçerli olmadığı manasına gelmez. Bu yalandır ve açık bir iftiradır. Çünkü Necaşi’nin onlara karşı düşmanlığını ve onların mezheplerinden beri olduğunu açıkça ortaya koyduğu sabittir. Zira Ca’fer (ra) Meryem suresi’nde İsa (as)’dan bahseden yerleri okurken İsa (as)’ın kul olduğu açıklandığı vakit “öfke ile söylenseniz de (bu böyledir)” demişti. Necaşi şöyle dedi: “VAllahi, İsa bundan daha fazla değildir.” Necaşi'nin bu konuşması üzerine patrikler, öfke ile söylenmeye başladılar. Necaşi onlara: VAllahi öfke ile söylenseniz de, bu böyledir, dedi. Bundan daha büyük bir cihad ve de düşmanlığı açıklama var mıdır? Bununla beraber o, muhacirlere destek olmuş ve onları ülkesine yerleştirmiştir. “Siz benim ülkemde emniyettesiniz” demişti. Keza “Size kim söverse pişman olur, kim size zulmederse borçlu olur” dedi. Kim onların dinine söver ve görüşlerini küçümserse cezalandırılacağını açıkça ilan etti. Bu anlattıklarımız, onun düşmanlığını açıkça sergilediğine dair fazlasıyla yeterlidir.

Cafer ve ashabının Habeş diyarında dinlerini gizlediklerini ve kafirlere ve müşriklere karşı düşmanlıklarını açığa vurmadıklarını ise insanların en cahili, en yalancısı ve iftiracısı olan kimseden başkası söylemez. Cafer ve ashabının kendi ülkelerini, kavimlerinin toprağını terk edip Habeş diyarını tercih etmelerinin, tanımadıkları, bilmedikleri, renkleri, dinleri, dilleri bambaşka kimselerin arasına yerleşmelerinin müşriklere karşı düşmanlıklarını açıkça sergilemek ve din ve mezheb hususunda onlardan beri olduklarını açıkça ortaya koymaktan başka bir sebebi var mıdır? Eğer böyle olmasaydı, hicret etmeye ve gurbeti tercih etmeye ihtiyaç duymazlardı. Fakat bu yaptıkları tamamen Allah rızası için ve Onun yolunda düşmanlık etmek içindi. Aslında bu husus çok açıktır ve cehalet sözkonusu olmasa izahına bile gerek yoktur.

Firavun’un karısına dair kıssaya gelince; onun başına gelen eziyetler tefsir kitaplarında gayet meşhurdur. Az bir araştırma yapan hiç kimse bundan cahil kalmaz. Allahu Teala onun Firavun’dan, onun amelinden ve zalimler kavminden –ki burada bahsedilen zulumden kasıd açık küfürdür- beri olduğunu açıkça beyan eden sözünü Tahrim suresinde nakletmiştir.

Firavun ailesindeki mümin kişiye gelince; o kavminin içinde kıyam ederek hitapta bulunmuş, onların dinini tenkid etmiş, sözlerini çürütmüş, onları kötülemiş ve onları hak yola, sıratı müstakime davet etmiştir. Allahu Teala bunları (Ha-mim veya Gafir suresi de denilen) Mü’min suresinde zikretmiştir. Ancak Allah kimin kalbini mühürlediyse ve kimin üzerine azab sözü hak olduysa o kimseye en açık sözler, delil ve beyyineler dahi fayda vermez.”  (Misbah’uz Zalam, 95-97)


Şeyh Abdullatif’in açıklamaları bu minvalde sürüp gitmektedir. Meseleyi uzatma korkusu olmasaydı bu faydalı izahların hepsini buraya almak isterdik. Abdullatif bin Abdurrahman bu yazısında Necaşi ve diğerlerinin kafirlere karşı İslamlarını gizleyerek yaşadıkları ve dolayısıyla kafirlere karşı düşmanlığı açığa vurmak gerekmediği iddiasını muhtelif yönlerden çürütmektedir.

Necaşi meselesini açıklayan alimlerden bir tanesi de Şeyhulislam İbn Teymiyye’dir. Ancak onun bazı sözleri birtakım kimselerde şüphe ve kargaşaya yol açmıştır. Halbuki sözü iyi tahkik edildiğinde herhangi bir müşkilat olmadığı ortaya çıkacaktır. Minhac’us Sunne adlı eserinde Allah’ın kullarına güçlerinin üstünde sorumluluk yüklemediği konusunu izah ederken şöyle demektedir:

"...aynı şekilde dar’ul küfürde olmasına rağmen Nebi sallAllahu aleyhi ve sellem’in daveti kendisine ulaşmış, Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem’in rasul olduğunu öğrenerek ona ve ona indirilenlere iman etmiş, gücü nispetinde Allah-u Teâlâ'ya itaat etmiş ve Allah-u Teâlâ'dan korkmuş, fakat engellenmesi sebebiyle İslam diyarına hicret etme imkanı bulamadığından ve dinini izhar etmesi engellendiğinden dolayı ve de kendisine İslam şeriatini öğreten bir kimse olmadığı için İslam şeriatinin bütün hükümlerini yerine getirememiş olan Necaşi ve onun gibi kimseler mümindir ve cennet ahalisindendirler. Firavun ailesindeki mümin şahsın durumu ve Firavun’un hanımının durumu da böyledir. Hatta Yusuf (as) Mısır ahalisinin yanında olduğu sırada onlar kafirdiler o yüzden İslam dininden bildiği her hususu onlarla beraber yapması sözkonusu değildi. Zira onları tevhide ve imana davet ettiği halde onlar Ona (as) icabet etmemişlerdi.

Allahu Teala Firavun ailesindeki mümin kişinin dilinden şöyle buyurmaktadır:

“Andolsun ki, (Musa'dan) önce Yusuf da size açık deliller getirmişti ve onun size getirdiği şeyler hakkında şüphe edip durmuştunuz. Nihayet o vefat edince "Allah ondan sonra peygamber göndermez" dediniz. İşte Allah o aşırı giden şüphecileri böyle saptırır.” (Mü’min: 34)

Necaşi’nin durumu da böyledir. O her ne kadar Hristiyanların kralı olsa da kavmi ona İslam’ı kabul etme hususunda itaat etmedi. Bilakis onunla beraber ancak az bir topluluk İslama girdi. Bundan dolayıdır ki öldüğü zaman cenazesini kılacak kimse yoktu. Bu yüzden Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) Medine’de Müslümanlarla beraber musallaya çıkıp saf oluşturdu ve Necaşi’nin cenazesini kıldı. Onun öldüğü gün Müslümanlara ölüm haberini vererek “Bugün Habeş ahalisinden Salih bir kardeşiniz ölmüştür” buyurdu.

Necaşi İslam şeriatinin çoğu hükümlerini yerine getirmemiştir. Hicret etmemiş, cihad yapmamış, beyti haccetmemiştir. Hatta beş vakit namazı kılmadığı, ramazan orucunu tutmadığı ve şer’i zekatı eda etmediği konusunda rivayetler vardır. Çünkü, bunları yapmaktan aciz durumda idi. Şayet bunları açıktan yapmış olsaydı kavmi ona karşı gelecekti. Necaşi’nin ise onlara karşı koyacak gücü yoktu. Onların arasında Kur’an ile hükmetme imkanına sahip olmadığını da kesin olarak biliyoruz...

Allah, peygamberine Medine’de ehli kitab kendisine geldiğinde Allahın indirdiğinden başkasıyla hükmetmemesini ve de zina eden evli kimsenin recmedilmesi, diyetlerde adalet gözetilmesi, kanlar hususunda asil olan ve olmayan kimselerin eşit tutulması, cana can göze göz ve benzeri hükümler gibi,  Allahın indirdiğinden bir kısmı hakkında Onu (sallallahu aleyhi ve sellem) fitneye düşürmelerinden sakınmasını farz kılmıştır. (Bkz. Maide: 49)

Necaşi, kavmine Kur’an hükümleriyle hükmetme imkanına sahip değildi. Çünkü böyle yapsaydı kavmi ona itaat etmezdi. Nitekim Müslümanlar ve Tatarlar arasında kadı olarak hatta yönetici olarak görev yapan bir çok kimse kendileri nezdinde adalet olan bir çok şeyle amel etmek istedikleri halde buna güç yetirememektedirler. Zira bunu men eden kimseler vardır. Allah ise kişiye gücünün üstünde yük yüklemez. Nitekim Ömer bin Abdulaziz (ra) adaleti tatbik ettiğinden dolayı düşmanlık ve eziyete maruz kalmıştır. Hatta bundan dolayı zehirlendiği söylenmiştir.

Necaşi ve benzerleri tatbikine güç yetiremedikleri İslam hükümlerini uygulamadıkları halde cennette mutluluk içindedirler. Zira onlar, uygulamaya güç yetirebildikleri hükümleri uyguluyorlardı." (Minhac’us Sünne c: 5 s: 111-114)

 
İbn Mansur, müşriklere karşı adaveti, düşmanlığı ortaya koymak gerekmediği iddiasına dayanak olarak İbn Teymiye’nin bu sözlerini getirmeye çalışmıştır. Şeyh Abdullatif buna cevap olarak şunları söylemektedir:

“Şeyh Takiyyuddin (İbn teymiyye)’nin Necaşi hakkındaki şu sözüne gelince:

“Necaşi İslam şeriatinin çoğu hükümlerini yerine getirmemiştir. Hicret etmemiş, cihad yapmamış, beyti haccetmemiştir. Hatta beş vakit namazı kılmadığı, ramazan orucunu tutmadığı ve şer’i zekatı eda etmediği konusunda rivayetler vardır.”

Bu sözün siyakında, öncesinde insanın gücü yetmediği veya bilmediği veyahut da aciz kaldığı şeylerle mükellef olmadığından bahsetmiştir. Zira Allahu Teala şöyle buyurmuştur:

“Allah hiç kimseye gücünün üstünde yük yüklemez” (Bakara: 286)

Ayette geçen Vus’ (genişlik) kavramı takatten farklı bir şeydir. İbn Teymiye’nin muradı budur. Şimdi onun sözlerinin neresinde müşriklere düşmanlığı açığa vurmak gerekmez veyahut da bu olmadan da kişinin İslamı düzgün olur, gibi bir anlam vardır? Bu işin son noktası kişinin İslamı açığa vurmaktan aciz olmasıdır.  Şeyhimizin sözleri ise kudret ve güç sahibi olan kişilerle alakalıdır. Acziyet ve ilimsizlik halindeki kişilerle alakalı değildir.

“Nitekim Müslümanlar ve Tatarlar arasında kadı olarak hatta yönetici olarak görev yapan bir çok kimse kendileri nezdinde adalet olan bir çok şeyle amel etmek istedikleri halde buna güç yetirememektedirler. Zira bunu men eden kimseler vardır. Allah ise kişiye gücünün üstünde yük yüklemez.”

Bu sözlerin nihai noktası tekliflerin vüs’at (güç) nisbetinde olmasıdır. Şeyhimizin sözünde ise buna zıt bir şey yoktur. Ayrıca Şeyh Takiyyuddin’in sözü, dinin aslı dışındaki, şirki ve ortak koşmayı reddetmek haricindeki vaciblerle alakalıdır. Onun sözünde kişinin İslamını gizleyerek hakimlik, yöneticilik yapmasına dair bir şey yoktur. Zaten böyle bir durumda kişi ne ile hükmedecektir? Onun sözünden İslamın aslını gizlemeye delil getiren kişi karmaşa içersindedir ve hükümler arasındaki farkı ayırd edemediği gibi, sözün manasını da idrak edememektedir." (Misbah’uz Zalam, 124-125)


Bundan yaklaşık 2 asır önce yazılan bu satırlarda açıkça görüldüğü gibi tarih boyu dalalet ehli, hep aynı tür argümanlarla tevhid davetçilerinin karşısına çıkmaktadır. “Öncekiler sonrakilere böyle mi vasiyet ettiler? Hayır; bunlar azgın bir topluluktur.” (Zariyat: 53) Alimlerin bu batıl ehline karşı yaptıkları izahlardan açıkça anlaşıldığı gibi ne Necaşi ne de bir başka mümin, İslamını gizleyerek kafirlerin arasında yöneticilik yapmamışlardır. Necaşi, asla küfür ahkamıyla, tahrif edilmiş İncil’le hükmetmemiştir veyahut da İncille hükmediyormuş gibi yapıp kafirlere müdahenede bulunmamıştır. Buna dair hiçbir muhkem delil getirilemez.  Necaşi’nin imanını gizleyerek, onlardan birisi gibi gözükerek kafir devlette yöneticilik yaptığına dair açık bir delil olmadığı için bunun üstüne artık hiçbir şey bina edilemez. Zira ihtimalin olduğu yerde istidlal yapılamaz. Necaşi, Allahın hükümlerini ister ferd isterse de devlet planında gücü nisbetinde uygulamaya çalışmıştır. Gücünün yetmediği hususlarda ise mazurdur. Allahın bazı hükümlerini uygulamamak ayrı bir şey, küfür ahkamını uygulamak ayrı bir şeydir. Çoğu insan bu ikisinin arasını ayırd edemediklerinden ötürü meşhur “kufrun dune kufr” meselesi gibi birçok konuda işin içinden çıkamamışlardır. Necaşi meselesinde işin içinden çıkamayanlardan bir tanesi de hocanızdır. Bu hususta şöyle demektedir:

"İmam İbni Teymiye’nin sözlerinde hem doğru hem de yanlış vardır.
Doğru olan şudur:
Bütün gücünü kullanmasına rağmen İslam’ı öğrenemeyen, İslam’ın hükümlerini yerine getirme gücüne sahip olmadığı ve aciz olduğu için yerine getiremeyen kimse özür sahibidir ve bu konuda onun için bir günah söz konusu değildir.
Sözündeki yanlışa gelince...
İbni Teymiye Necaşi hakkında şöyle söylüyor:
"Necaşi’nin kavmi kafirdi ve Kur’anla hükmedilmesini asla kabul etmezdi. Necaşi’nin ise onlara karşı koyma gücü yoktu."
İşte bu söz, İbni Teymiye’nin Necaşi hakkındaki sözlerinin özetidir. 
Fakat bu söz doğru değildir. Zira Necaşi hakkında böyle bir sözü söyleyebilmek için, öncelikle Necaşi’ye şer’i hükümlerin ulaştığını ve buna rağmen onun bu hükümleri uygulamamış olduğunu açık ve net bir şekilde ispat etmek gerekir. Oysa Necaşi’ye İslam şeriatinin bütün hükümlerinin ulaştığına ve buna rağmen onun bu hükümleri uygulamadığına dair herhangi bir sahih delil yoktur. Bu sebeble, Necaşi hakkında; "şer’i hükümler ona ulaştığı halde, kavminden korktuğu için bunları uygulamamıştır" demek doğru değildir.
Bu konuda doğru olan şudur; İslam şeriatinin bütün hükümleri Necaşi’ye ulaşmamış ve ona ulaşmadığı için bu hükümleri uygulamak ona farz olmamıştır.
Aynı şekilde Necaşi hakkında:
"Necaşi’nin kavmi kafir olduğu için İslam şeriatini uygulamasına engel olmuş ve bu şeriatin hükümlerini uygulamasına imkan vermemişti" demek de doğru değildir. Çünkü böyle bir söz, herhangi sahih bir delile dayanmayan, zan ve tahminden ibaret olan bir sözdür. Bilakis bu sözün tam tersini ispat eden deliller vardır. Bu delilleri ise İbni Teymiye’nin öğrencisi olan İbni Kayyım zikretmiştir. 
İbni Kayyım, Zad’ul Mead kitabının 3. cildinin 62. sayfasında, Necaşi’nin İslamını açıkladığını ve kavminin ona itaat ettiğini haber veren sahih bir rivayet nakletmiştir.
İbni Kayyım’ın getirmiş olduğu delil, İbni Teymiye’ye nispet edilen ve yanlış olan sözlerin İbni Teymiye’ye ait olmadığını göstermektedir.
Ayrıca, İslam şeriatiyle hükmetmenin terkedilmesine sebep olan böyle bir korku, sahibi için mazeret sayılmaz. Şayet Necaşi, İslam şeriatinin bütün hükümleri kendisine ulaştığı halde kafir halkından korktuğu için İslam şeriatinin hükümlerini uygulamamışsa bu korku kendisi için mazeret değildir ve bu amelinden sorumludur. Bu konuda bütün alimler ittifak etmişlerdir.
(Davetçinin Tefsiri cüz: 6 Maide 44, 45, 47 ayetlerinin tefsiri)


Görüldüğü gibi şeyhiniz, İbn Teymiyye’nin sözlerini tevhidin genel esaslarına aykırı bulduğundan ötürü inkar etme ve uydurma olarak kabul etme cihetine gitmiştir. Halbuki yukarda Şeyh Abdullatif’in de işaret ettiği gibi İbn teymiye’nin sözleri ancak şeriattaki muhtelif hükümlerin arasındaki farkı anlamayan ve tahkik ehli olmayan kimse için müşkildir. Yoksa kelamın aslında bir müşkilat sözkonusu değildir. Zira İbn Teymiye sık sık kişinin gücünün üstündeki şeylerle yükümlü olmayacağına vurgu yapmış ve bunu tevhidin dışındaki farzlarla alakalı söylemiştir. Tağutun hükmüyle hükmetmenin ise tevhidin aslına zıt bir fiil olduğu hususu açıktır. Ama Ziyaeddin el Kudsi’nin yaptığı gibi alimin sözünü reddetme hususundaki acelecilik ilim talebesine yakışır bir şey olmamakla beraber Necaşi meselesine dayanarak batıl teoriler ihdas edenlerin tavrına göre daha  ehvendir. Bu konuda sizin yaklaşımınızla hocanızın yaklaşımı arasında bariz bir farklılık göze çarpmaktadır. Siz her ne kadar açıktan küfür ahkamıyla hükmedilebilir demeseniz de Necaşi, kafirlere bizim şeriatımızı uygulamıyordu gibi ucu açık sözler sarfetmektesiniz. Şeyh Abdullatif’in de işaret ettiği gibi imanını gizleyerek kafirler arasında yöneticilik yapan kişi hangi şeriatla hükmedecektir? Ayrıca, bir an için Necaşi’nin ömür boyu imanını gizleyerek kavmine yöneticilik yaptığını farzetsek bile sizin Necaşi’nin durumuyla alakalı iddia ettiğiniz her hususu (şeriatla hükmetmemesi vb) tek tek isbatlamanız gerekir. Ve de Necaşi kıssasının tağuti düzende komutanlık yapılabileceğine nasıl delil teşkil ettiğini ortaya koymanız ve bu hususta sizden önce hangi alim bunu söylediyse fetvasını zikretmeniz icab eder.

Necaşi’nin imanını gizlediği hususunda ise hakkında ittifak edilmiş muhkem bir delil sözkonusu değildir. İbn Kesir, el-Bidaye ve’n Nihaye’de Habeşistan hicreti ile alakalı bölümde Necaşi ile Müslümanlar arasında geçen konuşmalara dair birçok rivayet zikretmiştir. Onların arasında Şeyh Abdullatif’in zikrettiklerinin yanında şu rivayet de vardır:

"Cafer (ra) dedi ki: İsa (aleyhisselam) hakkındaki inancımız ise şöyledir: İsa, Allah'ın kulu ve rasûlüdür. Allah tarafından Meryem'e bırakılmış bir kelime ve ruhtur. Hiçbir erkekle temas etmemiş bakirenin oğludur, dedi.
Bunun üzerine Necaşi, eline bir çubuk alarak:
- VAllahi bu çubuk nasıl bu kadar ise, bundan ne fazla ne de eksik değilse, Meryem'in oğlu da bundan ne fazla, ne de eksik birşeydir, dedi.
Bunun üzerine orada hazır bulunan Habeş büyükleri:
- VAllahi, eğer Habeşliler senin böyle dediğini işitirlerse seni tahttan indirirler, dediler.
Necaşi;
- VAllahi İsa hakkında bundan başka birşey söyleyemem. Cenâb-ı Allah, bana krallığı verirken Habeşlilerin arzusuna uydu mu ki, ben de Allah'ın gerçek dini hakkında onların arzusuna uyayım. Allah beni bundan korusun, dedi.»


İbn Kesir, bu hususta birçok rivayet zikreder ki bunlarda Necaşi’nin imanını gizlediğine dair bir işaret yoktur, bilakis çoğu Necaşi’nin İslamını açıktan izhar ettiğini göstermektedir. Bundan sadece İbn İshak kanalıyla naklettiği şu rivayet müstesnadır:

Habeşliler toplanarak Necaşi'ye: «Sen bizim dinimizden ayrıldın!» dediler ve ona isyan ettiler. O da Cafer b. Ebu Talib ile arkadaşlarına haber gönderdi. Onlar için bir gemi hazırladı ve onlara:
- Gemiye binin ve olduğunuz gibi kalın. Eğer ben yenilgiye uğrarsam, yolunuza devam edin ve dilediğiniz yere gidin. Eğer galib gelirsem yerinizde kalın, dedi.
Sözlerini bitirdikten sonra elini bir kağıda uzatıp şöyle yazdı: "Şahadet ederim ki İsa Allah'ın kulu, elçisi, ruhu ve Meryem'e bıraktığı kelimesidir." Yazdığı bu yazıyı abasının sağ omuzu içine yerleştirdi. Sonra Habeşlilerin sıra halindeki askerlerinin karşısına çıkıp şöyle hitap etti:
- Ey Habeş topluluğu! İnsanlar arasında üzerinizde en çok hakkıbulunan ben değil miyim? Onlar:
- Evet, dediler.
- Aranızda benim yaşantım nasıldır?
- Çok iyidir.
- Size ne oldu öyleyse?
- Sen dinimizden ayrıldın ve İsa'nın, Allah'ın kulu ve elçisi olduğunu iddia ettin.
- Ya siz İsa hakkında ne diyorsunuz?
- Onun, Allah'ın oğlu olduğunu söylüyoruz.
Bunun üzerine Necaşi, elini sağ omuzunun üzerine koydu. Böyle yapmakla da omuzu altındaki yazıyı kastederek Meryem oğlu İsa'nın, Allah'ın kulu ve elçisi olduğuna şahadet etti. Bundan fazla birşey yapmadı. Karşısındaki askerler de onun bu konuşmasını memnuniyetle karşılayıp geri döndüler. Bu haber, Hz. Peygamber'e ulaştı. Necaşi vefat edince Rasûlullah gıyaben cenaze namazını kıldı ve onun için mağfiret dileğinde bulundu.” (Bu husustaki rivayetler için bkz. İbn Kesîr, El Bıdaye Ve'n-Nıhaye, Çağrı Yayınları: 3/98-117.)

Bu rivayetlerin tamamı için İbn Kesir’de ilgili yere bakılabilir. İbn Hişam’ın siyerine şerh yazan Suheyli bu rivayetin açıklamasında şöyle demektedir:


وَفِيهِ مِنْ الْفِقْهِ أَنّهُ لَا يَنْبَغِي لِلْمُؤْمِنِ أَنْ يُكَذّبَ كَذِبًا صُرَاحًا، وَلَا أَنْ يُعْطِيَ بِلِسَانِهِ الْكُفْرَ، وَإِنْ أُكْرِهَ مَا أَمْكَنَهُ الْحِيلَةُ، وَفِي الْمَعَارِيضِ مَنْدُوحَةٌ عَنْ الْكَذِبِ

“Bu rivayetten çıkan fıkhi hükümlerden birisi de şudur: Mümin, ikrah altında bile olsa hile yapması mümkün olduğu müddetçe açık bir yalan söylememeli ve diliyle küfür söz konuşmamalıdır. Çünkü ta’rizde (üstü kapalı sözlerde) yalandan kaçış vardır.” (Suheyli, er-Ravd’ul Unf, 3/261, Dar’ut Turas)

Görüldüğü gibi Necaşi’nin sözkonusu mecliste yaptığı ta’rizli konuşma, ikrahtan veya başka sebeblerden kaynaklanabilir. Sadece o meclise has bir olay da olabilir. Bütün bunlar ihtimal dahilindedir. Ayrıca,yukarda da işaret ettiğimiz gibi bu rivayetin zıddı bir çok nakil sözkonusudur. Bundan dolayıdır ki İbn Kesir (rh.a) aynı yerin devamında şu ifadeyi kullanmıştır:

“Bazı âlimler dediler ki: Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem), Necaşi'nin gıyabında cenaze namazını kıldı. Çünkü Necaşi, imanını kavminden gizliyordu. Vefat ettiği gün, memleketinde onun üzerine cenaze namazını kılan olmamıştı. Bu yüzden Rasûlullah, onun cenaze namazını gıyabında kıldı.”

Görüldüğü gibi Necaşi’nin imanını gizlediği görüşü, alimlerden bir kısmına aittir. Bu alimlerden birisi Ebu Davud şarihi Hattabi’dir. O da Rasulullah’ın Necaşi’ye gıyabi cenaze namazı kılmasını onun imanını gizlemesine bağlamıştır. Ebu Davud’a, yakın tarihlerde yazılmış bir şerh olan Avn’ul Ma’bud’un müellifi, Necaşi’nin imanını gizlediğine dair Hattabi’nin sözünü naklettikten sonra “manzurun fih” yani tartışmalı olduğunu söylemiştir. (Bkz. Avn’ul Ma’bud, 9/15)

Bütün bu nakillerden anlaşılıyor ki Necaşi’nin imanını gizlediği rivayetini bu konudaki tek mutlak doğruymuş gibi yansıtmanız ilmi bir yaklaşım değildir. Bilakis onun imanını izhar ettğine dair rivayetler daha yaygındır. Velev ki imanını gizlemiş dahi olsa bundan tağutun ordusunda askerlik veya komutanlık yapmanın cevazı nasıl çıkmaktadır, bunu izah etmeniz gerekir.

Kaldı ki askerlik meselesi ile Necaşi’nin durumunu kıyaslamanız yaptığınız diğer kıyaslamalar gibi fasit bir kıyastır. Çünkü biz burada tağutun askerinden, tağuttan aldığı emirler doğrultusunda tağutun kanunlarını uygulayan, uygulanmasına yardımcı olan bir kişiden bahsediyoruz  siz ise Habeşistan ülkesinin en yetkili makamında bulunan, hiç kimseden emir almayan, hiçbir kişi ve kuruluşun güdümü altında olmayan, ülkede dilediği şekilde hükmetme yetkisi olan, hiç kimsenin askeri olmayan adı üstünde kral olan bir kimsenin durumunu tağuti sistemde alt veya üst düzeyde askerlik yapan kimselere kıyas ediyorsunuz.  Bu noktada Necaşi misaline de gerek yoktur. Bizzat Kur’an’da geçen Yusuf (as)’ın durumundan da bahsedebilirsiniz. Zira Yusuf (as) kafir devlette vezirlik yapıyordu fakat Allahu Teala ona dilediği yerde konaklama imkanı vermişti ve dolayısıyla kafirlerin güdümünde hareket etmiyordu. Fakat günümüz şartlarında hiçbir tağuti devlette bunun mümkün olmadığı aşikardır. Bunu bildiğiniz halde küfür sisteminde müslüman yöneticinin var olma ihtimalinden daha nasıl bahsediyorsunuz ki? Olmayacak bir şeyden bahsederek neyi hedefliyorsunuz?

Şimdi, bilindiği üzere Necaşi, Habeş krallarına verilen ünvandır. Kral, asker midir? Buna sırf aklınızı kullanarak cevap verin, yaptığınız kıyasın ne kadar anlamsız olduğunu göreceksiniz. Eğer bu kıyaslamayı kafir devletteki rütbeleri taşımanın küfür olmayacağını isbatlamak amacıyla yaptıysanız şunu bilin ki biz kral, genelkurmay başkanı vb rütbelerin bizzat kendisine küfür ismi vermiş değiliz. Bizim konumuz tağuti sistemde komuta kademesinde bulunanların hükmüdür. O yüzden bu kıyasa gerek yoktu. İslam devletinde bu tür ünvanlar kullanılır mı, bu kafirlere benzeme kapsamına girer mi gibi meseleler fıkhi açıdan ele alınıp değerlendirilecek ayrı mevzulardır. Fakat herhalükarda farzedelim ki İslam ordusunda bu tür rütbeleri kullanan kişiler olsa bundan dolayı kimsenin tekfir edilmeyeceği aşikardır. Fakat bizim konumuz mücerred olarak bu ünvanları taşımanın hükmü değildir, bunu siz de biliyorsunuz. Bizim konumuz şudur: mevcut tağuti düzende küfür ahkamını uygulamakla yükümlü olan ordunun içinde üst düzeylerde veya alt düzeylerde mümin fertler olabilir mi? Bunlar, velev ki ordu mensubu olmaktan başka hiçbir şey yapmasalar da bu halleriyle müslüman kalabilirler mi? Bu noktada bir kimsenin sırf küfür ordusunun sayısını artırmaktan başka bir iş yapmasa dahi küfre gireceğine dair delilleri zikretmiştik. Bizim zikrettiğimiz deliller en alt mertebede, fiilen savaşmayan basit neferler hakkında geçerli iken bu şirk ordusuna bizzat kumanda eden, bu orduda yöneticilik yapan kimseler hakkında geçerli olması daha evladır. Ki bu kimselerin sahip oldukları rütbeler de sözkonusu küfür fiilini yaptıklarına dair bir nişane ve göstergedir. Bir kimse küfürden başka bir anlama gelmeyen bir ismi, sıfatı, yetkiyi sahiplense, velev ki bu işi fiiliyatta yapmamış dahi olsa bunun o kimsenin küfürden razı ve hoşnut olduğuna işaret olduğu aşikardır. Çünkü kişinin kendi küfrüne rızası, ittifakla küfürdür. Bütün bunlar, aslında sizin de bildiğiniz genel kaidelerdir. Bir düşünün; kişi şirk ahkamını koruyup kollamakla görevli bir ordunun komutanı sıfatına razı oluyor?

“İmandan sonra fâsıklık ne kötü bir isimdir!” (Hucurat: 11)


Alıntı yapılan:  Darimi
Diyorsunuz ki: Bu hususta şöyle demişsiniz: Bir müslüman zorunlu askerlik yaptığı zaman kafir olmama ihtimali az da olsa mevcuttur diyorsanız, aynı şeyi subaylık veya orgenerallikle alakalı da söyleyebilir misiniz?
 
Önceki Cevabımız: Eğer kişi askeri okula gitmişse ve bundan dolayı subay olmuşsa veya general olmuşsa askeri okuluna küfür işlemeden devam etmek ve oradan mezun olmak, küfür işlemeden mümkün değilse -ki tur de böyledir-o zaman �her subay, her general kâfir�denir. 
 
Buna rağmen bu subay ve general rütbesine sahip olduğu için değil, subay veya general olabilmesi için küfür işlemeden olması mümkün olmadığından dolayıdır. Çünkü bu rütbeye küfür işlemeden ulaşması mümkün değildir. Yani anlaşılması gereken şudur: Rütbeye değil, yapılan amele göre hüküm verilir. Yani subay veya generalleri tekfir ederken subay veya general rütbesi için değil  küfür işlemeden subaylık veya generallik olması imkânsız olduğu için tekfir ederiz.
 
Yani hep, yapılan amele göre hüküm verilir. Hükümler vasfa  unvana, isimlere,  lakaplara göre verilmiyor ki. Yapılan amele göre hüküm verilir. Eğer unvana veya isime veya lakaba verilecekse o unvan veya o isim veya o lakap hakkında nas olması gerekir. Nas olunca o zaman bu unvan, bu lakap bu isim, bizatihi küfür demektir. Subaylık ve generallik bir rütbedir. Eğer yapılan ameli söylemeden  subay olmak küfürdür diyorsak, subaylık rütbesi ile ilgili ayet getirmemiz gerekir. Hâlbuki subaylık ve generallik bir fiil değil, vasıftır. O vasfın küfür olduğuna dair bir ayet var mı?
 
Müslüman ordusunda subay, general rütbesi olabilir. Eğer subay veya general rütbesi almak bizâtihî küfür ise, Müslüman ordusunda bile bu rütbeleri kullanamayız. Onun için amel önemlidir, rütbenin ismi değil. Bu yüzden subay ve general vasıfları bizâtihî değil, biğayrihî küfürdür.

Meseleyi yine bizatihi-bigayrihi mevzusuna çekerek tıpkı askerlik kavramı üzerinde yaptığınız kavram kargaşasının bir benzerini yaparak minvalinden çıkartıyorsunuz. Burada müslüman ordusunda bu rütbeler kullanılır mı diye bir tartışma konusu yok ki bunları söyleme ihtiyacı hissediyorsunuz? Bizim konuştuğumuz mesele bellidir. Kafir devlette “şirk ahkamını koruyup kollamakla görevli birimin başkanı veya üyesi” manasına gelen ve başka bir manaya da gelmeyen bir makamda bulunmak küfür müdür, değil midir? Siz asıl itibariyle bunun küfür olmayacağını, ancak bu makamın gerekleriyle amel ederse kafir olacağını kabul ettiniz. Geri kalan askeri okul vs gereksiz kelamlardır. Biz burada vakıadan konuşmuyoruz ki usulden konuşuyoruz. Siz usulunuzu ortaya koydunuz. Bunun pratikte gerçekleşip gerçekleşmemesinin bir önemi yoktur. Size göre vakıada zor olsa da teoride bir müslüman kafir devlette genelkurmay başkanı olabilir. Diyelim ki tur vakıasında olamaz da başka bir ülkede olabilir, bunu açıkça dile getirmekten niye rahatsız oluyorsunuz ki? Fıtratınız kabul etmediğinden mi yoksa insanların tepkisinden çekindiğinizden dolayı mı?

Alıntı yapılan:  Darimi
Diyorsunuz: Bizler yaklaşık 90�lardan beri sizleri takip eden ve tanıyan kişiler olarak bu ifadelerinizi hayretler içersinde okuduk ve gerçekten sizin adınıza üzüldük. Tevhidi yayma iddiasıyla ortaya çıkan bir topluluk nasıl bu hale gelebilir gerçekten ibret ve hayretle izliyoruz. Bu görüşlerinizi neden kitaplarınızda açıkça yazmıyorsunuz?
 
Cevabımız: Herhalde 90'lardan beri şaşı bir kişinin gözü ile bizi takip ediyorsunuz. Tanımadığınız halde tanıdığınızı zannediyorsunuz. Ne kitaplarımızı anlamışsın, ne de şimdi yazdığımız şeyleri... O zaman esas problem yazılan sözde değil, anlayıştadır. Bunun için size diyoruz ki "sizin anlayışınız bizi bağlamaz". Çünkü görüyoruz ki yanlış anlıyorsunuz. Dikkatli bir şekilde yazdığımızı okusaydınız, ne kadar yanlış anladığınızı apaçık bir şekilde görürdünüz.
Ayrıca bu meseleleri konuşmadan, temel meseleleri konuşmamız gerekir. O da; hükümler nasıl verilir, nerden alınır, illet nasıl fiile uygulanır, nasıl tahkîk-il manat, tahrîc-il manat olur? Bu temeller olmadan ayrı dilde konuşuyoruz demektir.
Biz genelkurmay olanlara Müslüman mı dedik?
 
Kişi sırf bu isme, rütbeye sahip olduğu için kâfir olmaz. O rütbenin gereğini yaparsa kâfir olur.
Oradaki kişiler küfür ve şirk işledikleri halde Müslüman kalabilirler diye bir şey de söylemedik. Bu ayrımı iyi yapın, zirâ yanlış anlayışınız çoktur. Bir de sözde bizim anlayışımıza üzülüyorsunuz. Asıl kendi anlayışınıza üzülün.
90'dan değil, 82'den beri akide konusunda yazılanlardan bir harf bile değişmiş değildir. Bilerek insanları tevhide davet ediyoruz, sağlam temeller üzerinde giderek insanları tevhide çağırıyoruz. Hükümler nereye nasıl binâ edilecek bilmeden değil..
Kitaplarımızda verilen hükümler sağlam temellere binâ edilerek verilmiştir. Sizin yaptığınız gibi alakası olmayan delillere dayanarak, illet olmayan şeyleri illet sayarak değil.
Çünkü kitaplar sadece avama yazılmış kitaplar değildir. Bütün sahte âlimlere meydan okuyarak yazılmış kitaplardır.
Hocamız bundan dolayı herkese meydan okuyor.


Rütbe polemiğine gerektiği kadar cevap verdiğimize inanıyoruz. Akıldan ve dinden nasibi olan herkes meselenin mahiyetini anlamıştır umarım. Diğer meseleye gelince son birkaç senelik süreç haricinde sizin cenahtan genelkurmayla vb rütbelilerle alakalı sözleri gerçekten işitmedik. Burada anlattığımız şey sadece sizin akidenizle alakalı bildiklerimizi aktarmaktan ibarettir. İnsanların sizin akidenizi çözememeleri gayet normaldir, çünkü askerlikte olduğu gibi genel hükümlere yaptığınız istisnalara her nedense resmi kitaplarda pek değinmiyorsunuz, sebebi nedir acaba? Halbuki birçok insan kitaplarınızdaki genel hükümlere bakarak size göre aşırı uçtaki sapık fikirlere kaymaktadırlar. Madem kitaplar sadece avama yönelik değil, o halde neden bu tarz meselelerin tafsilatına girilmiyor?

Alıntı yapılan:  Darimi
Diyorsunuz ki: Sizin bu usulunuz sadece askeriyeye tahsis edilemez ve tağutun bütün kurumları için geçerli olması gerekir. Bu ikisi arasında ne şer�an ne aklen bakıldığında hiçbir fark yoktur. O yüzden size şöyle bir soru yöneltiyoruz:
 
Cevabımız: "Sizin usulünüz" diyorsunuz. Hangi usulümüz? Daha usulümüzü anlamış değilsiniz. Sizin anlayışınız bizim usulümüz değildir. Bizim usulümüz, harfiyen yazdığımız yazılardan çıkan doğru dürüst manadır. İşte usulümüz böyledir.
 
Diyorsunuz ki: O yüzden size şöyle bir soru yöneltiyoruz: Şirk kanunları icra eden diğer kurumlar içersinde de mesela başbakan, cumhurbaşkanı, milletvekili gibi kişilerden sizin akidenize göre küfür ve şirk işlemeyerek bu makamlarda yer alan kişiler olabilir mi? Bunun pratikte zor olması önemli değil, siz yukarda bahsetmiş olduğunuz usule uygun olarak cevap verin.
 
Cevabımız: Cevap vermeden önce size bir soru soracağım. Çünkü dediğim gibi aramızda anlayış farkı vardır.
Başkan, cumhurbaşkanı ve milletvekilinden ne anlıyorsunuz? Hepsini aynı kefeye koymuşsun. Bu gösteriyor ki bunların arasında ki farkı daha bilmiyorsunuz.
Başkan, cumhurbaşkanı, bir unvandır. Ama küfür ve şirk meclisinde milletvekili bir unvan değildir, teşri koyucudur. Milletvekili; küfür ve şirk işlemeden milletvekili sıfatı almaz. Bu sıfata sahip olamaz. Ama Başkan, cumhurbaşkanı, kral, padişah, sultan, imparator unvanı alanlara, yaptıkları amele göre hüküm verilir.
Başkan, cumhurbaşkanı, kral, sultan,  padişah ve imparatorun ne yaptığını a'dan z'ye kadar biliyorsak, yani tam olarak Necaşi�nin şartlarına uyuyorsa ve bundan eminsek neye göre onu tekfir edeceğiz?
Bu halde Necaşi'yi tekfir etmemiz gerekir. Eğer sadece bu unvanlara sahip olmak küfürse, Rasulullah Necâşi'ye �krallığı terk et� derdi. Buna cevap verin bakalım!
Necâşi'nin gerçek halini bilmeyen müslümanlar ona kâfir hükmü veriyordu. O öldükten sonra Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) "Müslüman kardeşinizin cenaze namazını kılın" buyurdu.
Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) bu sözü söylemeseydi Necâşi'nin Müslüman olduğunu nereden anlayacaktık?
Necâşi kâfirlerin kralı olduğuna göre, sizin anlayışınıza göre "bu Müslüman olamaz" derdik. Çünkü eğer sizin gibi baksaydık olaya,  (başkanlık imparatorluk, kral, sultan,  padişah ve cumhurbaşkanlığını yaptığı amele göre değil de unvanına göre baksaydık sizin gibi hüküm verecektik.
Biz size albay, astsubay vs. yaptığı küfür amel ile beraber Müslüman olabilir demedik. Siz yanlış anlıyorsunuz ve bu yanlış anlayışınıza göre bize hüküm verip sizin akideniz bu diyorsunuz. Bu apaçık bir iftiradır.
Biz ince ve ilmi tafsilatlar yaptık. Ama maalesef o tafsilatları açık söylediğimiz halde anlamamışsınız.
Eğer albay, subay, kurmay, kafanızda o rütbenin yaptığı amel olarak canlandırılmışsa elbette bizim size anlattığımızı kavrayamazsınız. Zaten sizin gibi düşünseydik, elbette sizin gibi "albay, subay hatta asker olanın İslam üzere ve Müslüman olarak kalması imkânsızdır" derdik. Aynı şekilde başkan, cumhurbaşkanı, kral, sultan, imparator padişah olanın, Müslüman olarak kalması mümkün değildir derdik.
Ama böyle dediğimiz zaman karşımıza Necâşi örneği çıkıyor.
Necâşi bir kraldır. Kral unvanı almıştır. Hem de kâfirlerin kralıdır. Rasulullah'ın şeriatini uygulamayan, fakat ona zıt bir kural da uygulamayan bir kraldır. Sizin anlayışınıza göre Necâşi'ye kâfir hükmü vermemiz gerekir ve Necâşi'ye Müslüman hükmü veren sizin inancınıza göre kâfir sayılır, tevhidi bilmiyor sayılır, tağutun nasıl red edileceğini bilmiyor sayılır.
O zaman bu cehaletinizle Rasulullah dâhil bütün Müslümanları tekfir ettiğinizi anlamıyorsunuz demek. Eğer yanlış söylüyorsak aksini ispat edin bakalım.
Başkan, cumhurbaşkanı, kral, sultan,  padişah, imparator ve milletvekillerini aynı kefeye koymanız çok şaşırtıcıdır. Milletvekilinin tek görevi, teşri yapmaktır. Aynı mahkeme hâkimi gibi.
Usulümüzü iyi bir şekilde anlasaydınız, padişah, imparator, kral, sultan,  başkan, cumhurbaşkanı, albay, subay, general dediğimiz başka, milletvekili, mahkeme hâkimi dediğimizin ise başka olduğunu anlardınız.
Milletvekili ve mahkeme hâkimin görevi bellidir ve sınırlıdır ve hepsi küfür ve şirktir. Bu görevi işlemeden o görevi almaz. Padişah, imparator, kral, sultan, başkan, cumhurbaşkanı, albay, subay, general ise bir unvandır ve bir sürü görevleri vardır. Tağutun istediği gibi tağutluğunu ayakta tutması için yaparlarsa ve tağutun askeri olurlarsa o zaman bu şekilde Müslüman kalması imkânsızdır. Ama istemedikleri gibi hareket ederse, Allah'ın istediği gibi hareket ederse, sırf kâfirlerin kralı unvanını aldığı için muvahhid olamaz diye bir şey yoktur. Delilimiz ise Necâşi'dir.
Fakat şöyle bir soru gelirse: "Tr'de günümüz şartlarında, başbakan, cumhurbaşkanı, albay, subay, general in Müslüman olma ihtimali var mı?
Biz, eğer iş başında iseler "hayır, Müslüman olması ihtimali yoktur deriz. Çünkü küfür ve şirk işlemeden bu unvan�ı alamazlar.
Bunun için Müslüman kalmaları söz konusu değildir. Bunu daha önceki yazımızda da belirtik, Mutlaka bu unvanı alırken ve bu unvanı küfür işlemeden şirk işlemeden alamazlar.
Bu ise Tr'de ve benzeri olan yerlerde ki hükümdür. Aynı milletvekili gibi.
Sizden istediğimiz şey, genel ve ilmi konuştuğumuzu anlamanız ve kafayı dar bir çerçeveye koymamanızdır. Kaideleri bilip daha geniş düşünelim. Eğer kaideyi iyi bilirseniz, anlarsanız o zaman daha geniş düşünür farkı da anlamış olursunuz. O zaman neden böyle bir hüküm verdiğimizi daha iyi kavrarsınız ve farkı anlamış olursunuz.
Kaideleri bilmeden nasıl küfür hükmü verildiğini bilmezseniz mesele değişti mi şaşırıp kalırsınız.!!
Necâşi bizim için güzel bir örnektir. Verdiğimiz Hükümler şartlı hükümlerdir. Şartlar gerçekleşmeden şartlı hüküm verilmez. Şartlar ihmal edilerek sadece hüküm alınmaz. Şartla beraber hüküm alınacaktır ki olaylar güzel bir şekilde kavransın..
Necâşi kâfirlerin kralı olmasına rağmen neden Müslüman kaldığını delil ile beraber kaideleri bilen kişi anlar.
Necâşi İslam şeriatının kanunlarını, yani Rasulullah'a gelen şeriat ile hükmetmediği halde Müslüman kaldı. Ama o hükümlere zıt olan bir hüküm de uygulamadı.
Yani hüküm verirken "Muhammed'in (sallallahu aleyhi ve sellem)şeriatına göre hüküm veriyorum" demedi, "benim hükmüm" diye söyledi.
Hüküm verirken kendi hükmü olarak söyledi. Hatta İslam�ını bile ilân etmedi. Halk onun Hıristiyan olduğunu zannediyordu.
Onlara göre Necâşi hala Hıristiyan�dır, onlar Necâşi'nin; İsa'nın Allah'ın oğlu olduğuna inandığını zannediyorlardı, fakat Onların inancı Necâşi'yi bağlamadı.

Bu hususlarda basiret sahipleri için yeterli açıklama yaptığımızı zannediyoruz ama özetlemek açısından tekrar değinelim. Evvela Necaşi meselesi, tağutun ordusunda üst veya alt düzeyde askerlik yapmanın cevazını gösteren bir delil olmaz. Çünkü kıyas yapılan iki unsur arasında tam bir benzerlik sözkonusu değildir. Necaşi, ülkenin en üstün otoritesi olan bir yöneticidir; asker ise rütbesi ne olursa olsun sonuçta önceden belli bir prosedür çerçevesinde hareket eden ve mevcut kanunları uygulamakla mükellef olan bir ferttir. O yüzden bu hususta bizim tartıştığımız meseleye tıpatıp uyan başka bir misal getirmeniz gerekir. İşte o zaman gerçekten kıyas yapmayı, illetleri tesbit etmeyi biliyor musunuz bu ortaya çıkacaktır. Kaldı ki Necaşi mevzusu ehlince malum olduğu üzere hakkında bir çok farklı rivayet ve ihtilaf olan bir meseledir. Müslüman olan Necaşi hangisidir, ne zaman müslüman olmuştur gibi hususlar alimler arasında ihtilaf sahası olmuştur. O halde böyle ihtimalli bir meseleden istidlal yapılamaz. Bir de sizden önce hangi alim, bu tür delillerden kafir devlette askerlik, komutanlık yapılabileceği neticesini çıkarttı bunu da zikredersiniz artık. Böylece bir bidat mı ortaya atıyorsunuz yoksa sünneti mi ihya ediyorsunuz ortaya çıkar. Yeri gelmişken tekrar hatırlatalım, biz kral rütbesi taşımak küfürdür, diye bir iddiada bulunmadık; konuştuğumuz mesele ile bunun bir ilgisi yoktur zaten.

Ayrıca Necaşi’nin İslam şeriatının kanunlarıyla hükmetmediği iddiası çok büyük ve çok tehlikeli bir iddiadır. Bu iddiayı dillendirerek yıllardır davet ettiğiniz akidenizi temelinden sarstığınızın bilmem farkında mısınız? Her müslüman fert ve yönetici, İslam şeriatıyla hükmeder. Ancak kimisi şeriatı harfiyen uygular, kimisi de ya acziyetten veyahut da ihmalkarlıktan ötürü bir kısmını uygular. Fakat bunlar hakkında şeriatla hükmetmedi denemez. Çünkü müslümanın ihtilafını Kitap ve Sünnete arzetmemesi başka bir tabirle şeriatı rehber edinmekten vazgeçmesi küfürdür. Ya ne söylediğinizi bilmiyorsunuz, başka bir şey kasdediyorsunuz veyahut da gerçekten bu konuda büyük bir dalalet içersine düşmüşsünüz, farkında değilsiniz.


Alıntı yapılan:  Darimi
Diyorsunuz ki: Bunun pratikte zor olması önemli değil, siz yukarda bahsetmiş olduğunuz usule uygun olarak cevap verin.
Günümüz sisteminde askere giden bir insan ne zaman tağutun askeri olur, ne yaparsa tağutun askeri olmaktan çıkar? Biraz daha açık, somut misallerden yola çıkarak izah ederseniz daha iyi olur.

Önceki Cevabımız: Tağutun askeri olmak nedir ?kısaca anlatalım. Tağutun askeri olmak; ilk başta tağutun, tağutluğunun ayakta durması için çalışmaktır. Tağutu yıkmak isteyenlere karşı mücadele yapmak, yani kısaca TAĞUTUN DİREKLERİ OLMAKTIR.Onun için Allah (celle celaluhu) Firavun'un askerli hakkında dedi ki:" وَفِرْعَوْنَ ذِي الْأَوْتَادِ "  (Kazıklar sahibi Firavun'a ) (Fecr 10)
Firavun'un direkleri vardır , onun sistemini ve hükmünü  tespit eden kazıkları (destekçileri) vardır .Onlar olmadan firavun ayakta kalamaz .  O kazıklar (direkler)  onudestekleyenlerdir. Tağutun Askerleri tağuta, kendi vücutları ve  kuvveti ile destekliyor, tağutun alimleri ise tağutu  ilimleri ile destekliyorlar.Onlarda tağutun askeri sayılırlar . Tağutun askerleri sadece silah taşıyanlar değil..Tağutun askerleri, tağutu ayakta tutan herkestir!Tağutun sistemini ayakta tutan, onu müdafaa eden,gerek can, gerek mal gerekse yazı ile her türlü müdafaa edenler tağutun askerleridir.
Allah'ın askeri sadece savaşta çarpışanlar değildir elbette. Allah'ın sistemini ayakta tutan onun bekası için çalışan herkes, Allah'ın askeridir. Aynı şekilde tağutun sistemini ayakta tutan, o sistemin bekası için çalışan, tağutun askeridir.Bunu mecburi askerlik hizmetine  gitmeden de yapar, giderek de yapar...Bu amelin küfür olduğu, apaçık muhkem deliller ile sabittir. Bunu size söyledik.Kitaplarımızda da dolu deliller vardır.الَّذِينَ آمَنُوا يُقَاتِلُونَ فِي سَبِيلِ اللَّهِ وَالَّذِينَ كَفَرُوا يُقَاتِلُونَ فِي سَبِيلِ الطَّاغُوتِ فَقَاتِلُوا أَوْلِيَاءَ الشَّيْطَانِ إِنَّ كَيْدَ الشَّيْطَانِ كَانَ ضَعِيفًا (النساء :76)

Bunları neden zikrediyorsun ki, Elbetteki tağutun askeri sadece silah taşıyandan ibaret değildir, bunu kim iddia eder ki? Yerine göre sokakta sıradan bir fert, tağutu diliyle hatta sırf kalbiyle savunarak dahi tağutun askeri olur. Fakat bütün bunlar tağut yolunda savaşan, savaşanların ordusuna iştirak eden, sayı desteği ve lojistik destek sağlayan, hepsinden de öte sırf prosedür icabı da olsa bu küfür ordusunun bir mensubu, onların bir ferdi olan kişinin tağutun askeri olmadığını göstermez! Şu yazdıkların ancak bizi tasdik eder. Bütün bunları kabul ettiğin halde ondan sonra zahirde tağutun askeri olan bir ferdi nasıl istisna ediyorsunuz?


Alıntı
Şimdi burada Firavunun ordusunu misal getirmişsiniz. Size göre Firavunun ordusunda bulunan bir kişi ister Musa (as)�la savaştığı zamanda olsun isterse başka zamanda olsun size göre küfür ve şirk işlememek kaydıyla müslüman kalabilir mi?

Cevabımız: Ayet apaçıktır. Ayette وجنودهما "onların askerleri" olarak geçiyor. Yani Firavun'un ve Heman'ın askerleri onlar gibi kâfirdir. Küfür sebebi tağutun askeri olmaktır. Ve ayette bu açıktır. Zamir Firavuna ve Haman�a aittir.
 
و جنودهما onların askeri, diye geçiyor.. Firavun'un askeri arasında Firavun'a zarar vermek isteyen, Firavun'un istediği gibi hareket etmeyen, onu korumayan bilakis zarar vermek isteyen kişi Firavun'un askeri sayılmaz. Velev ki askerlerin arasında bulunsa bile. Eğer aksini söylüyorsanız bunu ispat edin.
Nasıl sadece Firavun'un askerleri arasında bulunduğu, Firavun�a zarar vermek istediği halde tağutluğuna itaat etmediği halde Firavun'un askeri olur?
Firavun bu adamın durumunu bilse hâin olarak ilân eder ve kellesini keser. " Bu benim askerim" demez. Bilakis "bana karşı olan kişilerin askeridir " der. Çünkü casus, karşı tarafın askeri demektir.
Sorduğunuz sorunun cevabına gelince:
Ayete göre Firavun ile beraber denizde boğulan herkes Firavun'un askeri olmuştur ve onun için bu hüküm verilmiştir.
Ayete göre Firavun ahalisinden Firavun'a zahiren tabi olanlardan bir tanesinin imanını gizlediği haber veriliyor.
"وقال رجل مؤمن من آل فرعون يكتم إيمانه" "Firavun ailesinden, imanını gizlemekte olan mü'min bir adam dedi ki.." Mü'min 28
Bu kişi Firavun'un en yakın haşiyelerdendi ve firavunun değer verdiği bir kişidir, onun için firavuna itiraz edince firavun onu öldürmedi. Bir rivayete göre firavunun amcaoğludur ve firavunla beraber Musa�nın arkasına çıkanlar la beraberdi ve Musa ile kurtulmuş.
Zahire göre Firavun'un askerlerindendir. Hatta belki en yakın olanlardandır. Buna rağmen mümin idi.

Firavun ailesindeki mümin kişiyi delil getirmeniz de aynı Necaşi kıssası gibi ihtimale dayalı bir delillendirmedir.Halbuki ihtimal vaki olduğunda istidlal batıl olur. Tefsir kitaplarında bu kişi ile alakalı birçok rivayet sözkonusudur. Meşhur kavle göre Kıpti’dir, israiloğullarından olduğu da söylenmiştir. İsmi hakkında birçok rivayet vardır. Razi, Ebu Hayyan gibi bazı müfessirler “qile” denilmiştir, diye söze başlayarak herhangi bir yere isnad etmeden bu zatın emniyet müdürü (Sahib’uş Şurta) ve Firavun’un veliahdı yani kendisinden sonra başa geçecek olan kişi olduğunu zikretmişlerdir. Ehlince malumdur ki qile, ruviye gibi ifadeler temriz sigasıdır ve rivayetin itibar edilecek bir senedi olmadığına işaret eder. Bizi ancak haddesena, ahberana diye başlayan sahih senedli rivayetler ilgilendirir. Tefsir kitaplarında geçen bu tarz rivayetlerle alakalı olarak Şeyhulislam İbn Teymiyye şöyle demektedir:

وَمَعْلُومٌ أَنَّ الْمَنْقُولَ فِي التَّفْسِيرِ أَكْثَرُهُ كَالْمَنْقُولِ فِي الْمَغَازِي وَالْمَلَاحِمِ؛ وَلِهَذَا قَالَ الْإِمَامُ أَحْمَد ثَلَاثَةُ أُمُورٍ لَيْسَ لَهَا إسْنَادٌ: التَّفْسِيرُ وَالْمَلَاحِمُ وَالْمَغَازِي وَيُرْوَى لَيْسَ لَهَا أَصْلٌ أَيْ إسْنَادٌ؛ لِأَنَّ الْغَالِبَ عَلَيْهَا الْمَرَاسِيلُ مِثْلُ مَا يَذْكُرُهُ عُرْوَةُ بْنُ الزُّبَيْرِ وَالشَّعْبِيُّ وَالزُّهْرِيُّ وَمُوسَى بْنُ عُقْبَةَ وَابْنُ إسْحَاقَ وَمَنْ بَعْدَهُمْ كَيَحْيَى بْنِ سَعِيدٍ الْأُمَوِيِّ وَالْوَلِيدِ بْنِ مُسْلِمٍ والواقدي وَنَحْوِهِمْ فِي الْمَغَازِي؛

“Malumdur ki tefsir kitaplarında nakledilen rivayetlerin çoğu, melahim (kıyamet alametleri) ve megazi (siyer ve tarih) kitaplarındaki rivayetler gibidir. Bundan dolayıdır ki İmam Ahmed şöyle demiştir: Şu üç şeyin isnadı yoktur: Tefsir, melahim ve megazi. Bu söz “aslı yoktur” şeklinde de rivayet edilmiştir ki buradaki asıldan kasıd, isnad manasındadır. Çünkü bunlarda genelde mürsel (senedi kopuk) rivayetler ağırlıktadır. Urve bin Zubeyr,Şa’bi, Zuhri, Musa bin Ukbe, İbn İshak ve bunlardan sonra gelen Yahya el-Emevi, Velid bin Muslim, Vakidi ve benzeri megazi müelliflerinin zikrettikleri rivayetler böyledir.” (Mecmu’ul Feteva, 13/346)

Görüldüğü gibi, tefsir ve siyer kitaplarında geçen rivayetlerin birçoğu ile istidlal etmek mümkün değildir, zira bu rivayetlerin birçoğunun sahabeye kadar ulaşan muttasıl, kesintisiz bir senedi yoktur. Firavun ailesindeki mümin şahısla alakalı rivayetler de gördüğümüz kadarıyla böyledir, tesbit edebildiğimiz kadarıyla senedinde inkita (kopukluk) olması bir yana birçoğunun senedi dahi yoktur ve tarihi haberden ibarettir. Bu rivayetlerden fıkhi kaidelere uygun bir şekilde bir hüküm çıkartabilmeniz çok zordur, zira bu mümin zatın bahsettiğiniz şekilde firavunun polisi veya askeri olduğunu sahih rivayetlere dayalı olarak isbat edip, ayrıca bu kıssadan sizin anladığınız şekilde hüküm çıkartan başka hangi alim varsa bunu ortaya koymanız gerekir. Biz yaptığımız mütevazi araştırmada bu hususları isbatlayabilecek sahih senedle nakledilmiş bir hadise raslayamadık. Bu rivayetin sabit olduğu bir an için farzedilse bile bu zat (Allah kendisinden razı olsun) İslamı kabul ettikten sonra da emniyet müdürlüğüne devam etmiş midir, bunun ortaya konması gerekir. Aynı şekilde askerlikle alakalı getirdiğiniz istisnalara delil olabilmesi için bu zatın Firavun ordusuna ikrahsız olarak katıldığını gösteren sahih bir nakil getirmeniz icab eder. Eğer sizin ulaştığınız merfu’ bir hadis veya en azından sahabe kavli varsa –İsrailiyyat veya senedsiz haberlerin haricinde- burada zikreder, cehaletimizi giderirsiniz. Hatta velev ki ilmi değer taşımayan ruviye, qile tarzında da olsa bu şahsın müslüman olduğu halde ikrah sözkonusu olmadan Firavunun ordusunda askerlik yaptığını ifade eden açık bir habere ulaştıysanız onu da burada asın. Delil niteliğinde olmasa da en azından karine olarak kullanırsınız. (Dinin aslıyla alakalı böyle bir konuda bu mümkün değildir, ama sizi ilzam etmek için söylüyorum) Sizin elinizde askerliğe delil olarak sadece böyle kıssa tarzı haberler veya Necaşi gibi ihtimalli deliller kaldıysa gerçekten işiniz zor. Halbuki size düşen, sıhhatinde ittifak edilmiş muhkem deliller ve alimlere ait muhkem sözleri ortaya koymaktır.

Ayette geçen, “cund” yani asker kavramıyla alakalı yaptığınız açıklama ise sizin şahsi görüşlerinizden ibarettir. İslam tarihinde bu ayeti sizin gibi tefsir eden bir tane alim var mıdır? Bir ordunun içinde asker olarak yer aldığı halde sırf niyetinin farklı olmasından ötürü asker sayılmayan kişilerin var olduğuna dair alimlerden hatta akli ilimlerle uğraşanlardan, lugat ehlinden dahi bir tane nakil bulabilirseniz burada yayınlayın.


Alıntı yapılan:  Darimi
Diyorsunuz ki: 2- �Biz �kafir ordusuna dahil olma fiili, bizatihi küfür değildir� dedik. Dahil olan kişinin niyeti, hedefi önemlidir.� Şeklinde bir ifade kullanıyorsunuz.

önceki Cevabımız: Evet böyle bir ifade kullandık ve bizim inancımız bu.Önce size soruyorum; " kafir ordusuna dahil olma fiili bizâtihî küfür değildir, dahil olan kişinin niyeti,hedefi önemlidir" dedik. Siz bunun aksini mi diyorsunuz ? Aksini diyorsanız ,bunu açıkça söyleyin ve ispatlayın.

Zaten aramızdaki temel ihtilaf noktalarından birisi budur. Yukarda bu meseleyi yeterince izah ettik. Siz, tağutun askeri olmak küfürdür dedikten sonra niyetine bakarak bazı kişileri bundan istisna ettiniz. Bilakis, siz bu görüşünüzle gulatı mürcie’nin usulune yaklaştınız. Bu ithamı kabul etmiyorsanız Ehli sünnetin iman anlayışı çerçevesinde bu meseleyi izah edin.

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1967
  • Değerlendirme Puanı: +50/-0
Alıntı yapılan:  Darimi
Şimdi burada yazmış olduğunuz usulunuzun her orduyla alakalı genel olması gerekir. O yüzden bu usul sadece kendini İslama nisbet eden ülkelerin ordularıyla alakalı değil Amerikan, İsrail, Çin, Rusya, İngiltere, Fransa gibi muhtelif din ve milletlere mensup kafir orduları hakkında da geçerli olması gerekiyor.
Yani Yahudi,Hristiyan, Mecusi, Putperest gibi orduların içersinde de size göre küfür ve şirk işlememek kaydıyla Müslümanlar yer alabilir. Zaten o yayınladığımız ve sizin de genel hatlarıyla onayladığınız fetvalar buna işaret ediyor. Ama biz yine de sizin beyanınızı almak istiyoruz.
 
Cevabımız: Maalesef bizim usulümüzü anlamış değilsiniz. Biz diyoruz ki; durumu Necâşi'nin durumu gibi ise bu mertebede Müslüman olabilir. Yer önemli değildir.
Ama eğer bu rütbeye küfür ve şirk işlemeden sahip olmak imkânsızsa, o zaman bu rütbede Müslüman olmak mümkün değildir. Bizim usulümüz kısaca böyledir.
İnşaAllah artık yanlış anlamazsınız. Biz hiç bir zaman şartlar koşmadan Türk ordusunda veya başka bir orduda Müslüman subay olabilir, Müslüman albay, general, başbakan, cumhurbaşkanı olabilir veya başka bir orduda bu rütbe ile Müslüman olabilir sözünü mutlak olarak söylemedik. Şartlı bir şekilde söyledik. Maalesef bu şartı kaldırdınız ve sanki biz bu rütbede şirk işlediği halde bu rütbenin gereğini yaptığı halde Müslüman olabilir dedik. Bize bu ithamı verdiniz. Bu apaçık olan bir iftiradır. Sözümüzü yanlış anladığınız bellidir. Onun için sözümüzü olduğu gibi nakledin.
Size kolaylık olsun diye tekrar özetliyorum:
1- Necâşi'nin durumunda olan kişinin ve kendini gizleyen firavun kavminden olan mümin gibi ise Müslüman olma imkânı vardır. Rütbesi, mevkii ve unvanı kaldığı halde...
2- Şirk ve küfür işlemeden rütbe sahibi olunmayacaksa veya o rütbe söz konusu olmazsa, o zaman bu rütbede Müslüman olmak mümkün değildir, diyoruz.
İşte bizim akidemiz budur. Eğer bizim akidemiz hakkında bir şey yazacaksanız, yazdığımız şeylere dayanarak söyleyin. Anladığınıza göre yazmayın lütfen.

Biz, askerlik yapanların sizin inancınızda küfür ve şirk olan bir fiili işlediği halde müslüman kalacağı görüşünde olduğunuzu iddia etmedik ki. Böyle bir şeyi kolay kolay kimse kabul etmez. Ama küfrün tanımında ihtilaf ediyoruz bu ayrı bir mesele. Size göre küfür ve şirk olan fiilleri işleyen bir kimse yine de müslüman olarak kalır, görüşünü herhangi bir yerde size nisbet ettiysek bunu isbatla yükümlüsünüz. Demediğimiz şeyleri bize mal ederseniz asıl iftirayı siz yapmış olursunuz. Fakat neticede şunu itiraf etmeniz lazım ki sizin mezhebinize göre İsrail ordusunda da Amerikan ordusunda da size göre küfür ve şirk olan bir fiil işlememek kaydıyla az veya çok ihtimalle Müslümanlar olabilir. Türk ordusunda bulunabiliyorsa diğerlerinde bulunmasına bir engel yoktur. Mezhebinizin gereği olan şeyleri neden açıkça kabul etmek istemiyorsunuz ki?

Yazdıklarınıza cevabımız burada bitmektedir. Uzun yazılar yazmamanız noktasında sizi daha önce uyarmıştık. Fakat siz buna rağmen uzun yazmaya devam ettiniz ve bir de yazdıklarınıza kelime kelime cevab istediniz. Bu yazışma bundan dolayı uzadı. Siz muhtasar, kısa yazın ki biz de kısa yazalım. Bundan sonra sizden beklenen şey, delillerinizi ortaya koymanızdır. Bugüne kadar yaptığınız gibi şer’i delillerden uzak bir şekilde şahsi reylerinizi ve yorumlarınızı dayattığınız takdirde bu tartışma hükmen bitmiş olacaktır ve şunu da bilin ki getireceğiniz şer’i deliller haricindeki kelamlara çok gerekli olmadıkça cevap verilmeyecektir. Siz de aynı şekilde getirdiğimiz delil ve nakilleri izah edin ve de mezhebinizi açıkça ortaya koyun yeter, her kelimeye cevap vermek zorunda değilsiniz. İddianızı ispat eden bir ayet varsa müfessirlerin açıklamalarıyla beraber getirin, keza sahih bir hadis varsa alimlerin yaptığı şerhlerle beraber zikredin. Veya bildiğiniz bir icma varsa onu nakledin. Ayetlere ve hadislere kendi yaptığınız tefsirleri ve şerhleri istemiyoruz. Alimlerin sözleri şer’i bir delil değildir ancak nassın ne manaya geldiğini gösteren güçlü bir karinedir. Senin benim gibi cahillerin sözleri ise ne delildir, ne karinedir ancak laf kalabalığıdır, bilmem anlatabildim mi? O yüzden ikimiz de aradan çekilelim, insanları meşgul etmeyelim, sadece şer’i nasslar ve alimlerin içtihadları konuşsun, bizler de sadece nakilci olalım başta anlaştığımız gibi. Bu şekilde daha sağlıklı bir müzakere yürütülür. Zira dinimiz nakil dinidir, akıl dini değildir. Akıl ancak nakli anlamaya vasıtadır.

Vallahu a’lem. Velhamdulillahi rabbil alemin.

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1967
  • Değerlendirme Puanı: +50/-0
Burada son olarak ilgili münazaranın bir yerinde neşretmiş olduğumuz askerlik konusuyla alakalı Ziyaeddin el-Kudsi veya talebesine (!) ait  bazı fetvaları yayınlayacağız. Aşağıda görüleceği üzere Davetulhak forum yetkilileri de bu fetvaların içeriğini onayladıklarını ifade ettiler. Bu yayınlayacağımız fetvalar, aslında bu fırkanın konuyla alakalı akidesini özetlemektedir. Açıkça görüleceği üzere bu fetvayı veren ve onaylayan kişiler, tağutun ordusunda askerlik yapmanın kendisine küfür demiyorlar, ancak içindeki bazı törenler vs gibi şeylere küfür diyorlar. Bu şartlara uyulduğu takdirde bedelli askerlik gibi uygulamalara da katılabilineceğini savunuyorlar. Bu fırkanın akidesini anlamak isteyenlerin bu yazışmaları dikkatle okumalarını tavsiye ediyoruz.

Ayrıca şu aşağıda yayınlayacağımız ifadelerin sahibi sana göre kafir midir? Bu fetva! kime aittir vs bunlar önemli değil, sen sadece söze hüküm ver! Bu sözler küfür mü değil mi?


Alıntı
Soru   1) Askere gitmek küfür değil midir? Paralı askerlik yapmanın hükmü nedir?

Cevap 1) Askerlik bizatihi küfür değildir. Bir zulümdür. Ancak içinde işlenecek küfürler vardır. Ve giden kişinin niyetine göre küfür olabilir. Eğer isteyerek, sevinerek gidiyorsa küfürdür. Fakat mecbur olduğu için gidiyorsa küfür değildir. Tıpkı vergi vermek gibidir. Vergi nasıl müslümanların malını almak için konulan bir kanunsa askerlik te müslümanların vaktini ve malını almak için konulan bir kanundur. Bu kanunlara uymak duruma göre küfür veya değildir.

Paralı askerlik uzun hizmeti para karşılığında kısaltmaktır. Askerlik nasıl bir kanuna göre yapılıyorsa, paralı askerlik de bir kanuna göre yapılır. Biz bu iki kanunu kabul etmiyoruz. Kabul etmek de küfürdür. Tıpkı vergi kanununu kabul etmek gibidir. Fakat mecburiyet karşılığında o kanunlara uymak küfür değildir, çünkü amelin kendisi bizatihi küfür değildir. Müslüman devletinde askerlik küfür değildir. Müslüman devleti de vergi kanunu çıkartırsa o da küfür değildir. Bundan dolayı bizatihi küfür olan ameller gibi algılamamak gerekir. Ancak bizatihi küfür olan amelleri yapmak kabul etmekten daha kuvvetlidir, denilir. Askerlik, vergi ve benzeri olan şeyler bu hükme girmez.
 
Paralı askerlik için bir dilekçe yazmak gerekir. Bu dilekçede onların kanunlarına göre paralı askerlik talebinde bulunulur. İşte bu dilekçeyi tahrif ederek ancak yazılabilir. Gaye onların kanunlarını kabul etmemektir. Bu durumu bozmak için yapılır. Paralı askerlik yapmak bizatihi küfür değildir. Ancak orada küfür işlenirse küfür olur. Paralı askerlik kafire mecburiyet karşısında para vermek ve kısa zamanda onlara hizmet etmekten ibarettir. Şimdi bir müslümanın şöyle hesap yapması gerekir. Eğer hem askerlik, hem de paralı askerlikten kendisine eziyet gelmeden kaçabiliyorsa ne normal, ne de paralı askerlik yapmaması gerekir. Fakat eziyete maruz kalıyorsa hesap yapması lazım. Onun menfaati için hangisi daha iyidir. Uzun vadeli askerlik yapmak mı, yoksa para vererek kısa vadeli askerlik yapmak mı? Tabiki kısa vadeli askerlik yapmak parası olan için daha efdaldir. Çünkü o uzun müddette ne olacağını kimse bilemez. Paralı askerlik yapmak zulmü ortadan kaldırmak için kafire para vermek hükmündedir.

Ancak müslümanın İslam için faaliyeti aksayacaksa paralı askerlik yapması küfür işlememek şartıyla daha efdaldir


  Soru 2) Paralı askerlik yapmanın hükmü nedir?
Cevap 2) Askerlikten kaçabilme imkanı varsa paralı askerlik caiz değildir. Eğer küfür ve haram işlememe şartıyla kendisinden bir zararı kaldırmak niyetiyle paralı askerlik yapılırsa küfür veya haram diyemem. Fakat yapmamak daha efdaldir. Kişi kendi durumunu değerlendirerek karar verir. Yeter ki küfür ve haram işlemesin.


Soru 3) Askere gidilir mi?
Cevap 3) Askerlik konusundaki cevabım şudur:

Tağutun ordusunda asker olmak için gitmek bizatihi küfür değildir. Fakat küfre ve harama götürebileceği için caiz değildir. İsteyerek giden kimse orada herhangi bir küfür işlerse mazeretli sayılmayıp kafir olur. Orada şirk ve küfür işleme ihtimali büyüktür. Ama zorla yakalanmış ve askere zorla götürülmüşse orada şirk işlememek için elinden geleni yapmalıdır. Eğer şirk işlemeden bitirirse zoraki askerlik yaptığı için haram işlemiş sayılır.

Askere gitmek bizatihi küfür değildir. Askerlikte yapılanlara göre hüküm verilir. Askere giden kişi eğer bize derse ki: “Ben kafirlerin sırlarını öğrenmek için ve eğitim yapmak için gideceğim ve ben orada hiç küfür ve şirk işlemeyeceğim. Bu niyetle askere gidersem kafir olur muyum?” derse. Biz ona cevaben deriz ki: “Bu niyetle askere gittiğin için kafir olmazsın, fakat askerlik düşündüğün gibi değildir. Oraya gittiğin zaman büyük ihtimalle şirk yaparsın. Şirkten kaçmak imkansız olmasına rağmen, zordur. Onun için kendini bu tehlikeye atma. Niyetin iyi olsa bile kendini tehlikeye atma. Ancak % 100 şirk işlemeyeceğini bilirsen ve düşündüğün şeyleri elde edeceksen o zaman ancak gidebilirsin. Ama bu, çok zor bir şeydir. Onun için askerlikten kaçmak gerekir. Kendi ihtiyariyle askere giden kimse, eğer yukarıdaki söylediğim niyetle gidiyorsa, sırf askere gidiyor olması onu kafir yapmaz. Ancak orada şirk koşarsa velev ki ikraha maruz kalırsa, Allah katında sorumludur. İkrah ona fayda vermez. Çünkü kendi isteğiyle oraya gitmiştir. Hicret edebilme imkanları olmalarına rağmen hicret etmeyip Bedir savaşında kafirlerin yanında ikrah sebebiyle yer alanların hükmünü alır. Yani; kafir hükmü...


Fakat zorla yakalanıp da askere giden kimse, elinden geldiğince şirke girmemek için çalışmalıdır. Eğer ikraha maruz kalır ve şirk işlerse Allah katında mazeretlidir. Fakat askerlikten kaçmak için elinden geleni yapmış olmalıdır. Hatta askere gittikten sonra tekrar askerden kaçma imkanı varsa, kaçmalıdır. Askere gittikten sonra kaçma imkanı olduğu halde kaçmazsa aynen isteyerek askere giden hükmünü alır.

Ama, askere gitmek küfür değildir. Askere sevinerek veya vatan hizmetini yapmak niyetiyle veya askerlik yaparsam daha rahat olurum, hareketlerim daha iyi olur, işim daha düzenli gider, düşüncesiyle kafirlere hizmet etmek için askere giden kimse elbette kafir olur. Bunun küfür sebebi, onun düşüncesidir.

Soru 4) Parali askerlik yapanlarin durumu nedir?
 Cevap 4) Küfür işlemekten ve askerlik yaptığında küfür işlemeyeceğinden kesin olarak emin olan kişi paralı askerlik yapabilir. Fakat eğer paralı askerlik esnasında küfre girmesi için ikraha maruz kalırsa ve bu sebeple küfür işlerse kafir  olur. İkrah ruhsatı onu kurtarmaz. Çünkü isteyerek gitmiştir. Bu kimsenin durumu tıpkı Mekke'den hicret edebildiği halde hicret etmeyip, Bedir savaşına müslümanlara karşı katılanların durumuna benzer. Askerlikten rahatlıkla kaçabilen ve hiç bir zorluğa da maruz kalmayan kimse için paralı askerliği tavsiye etmem. Çünkü askerlik küfürle dolu olan bir müessesedir. Oraya gidildiğinde çok dikkatli, çok iyi ilme sahip olunmalıdır ki küfürden korunabilsin.

Askerlikte ne gibi amellerin yapıldığını, bu amellerden hangilerinin küfür olduğunu bilmeyen bir kimse asla paralı askerlik yapmamalıdır. Çünkü küfürden kurtulması mümkün değildir. Ve işlediği bir küfürden sonra orada ölürse kafir olarak ölür. Örneğin; bazı askerlerin giydiği takkede putun simgesi vardır. Bazı subay elbisesinde bildiğim kadarıyla yakada yine putun rozeti takılıdır. Veya orada bayrağı çekmeye maruz kalınabilir. Ve bunlara benzer bir sürü küfürler işlenebilir. Onun için oraya gitmeden önce onları güzel bir şekilde öğrenip bu küfürleri işlenmeyeceğinden iyice emin olunmalıdır.

Kafirlerle müslümanlar arasında sıcak savaş arasında asla askere gidilmez. Ancak casus olarak ve kafirlere zarar vermek için gidilir.

(…)

Selamın Aleykum

     Sizin sorduğunuz soruların cevabını Allah (celle celaluhu)’ın izniyle veriyorum:

soru1. Askerlik hususunda kitaplarınız da doyurucu bilgi yoktur her ne kadar askerliğe küfür desenizde. çevrenizdeki insanların askere gittiğini görüyoruz. Tc de askerlik bir siyasi kurumdur oraya giden kafirdir. paralıda dahil. Biz böyle inanıyoruz sizin çevrenizdeki insanlar taviz vermediğini söyleyen tekfir edilmez diyorlar bu konudaki görüşünüz nedir?.

Cevap: Kitaplarda apaçık bir şekilde tağutun askerlerinin kafir olduğu yazılmıştır. Çünkü tağutun askerleri tağutun maddi destekçisidir. Bu nedenle tanımadığımız tağutun askerlerinin fert, fert kafir ve harbi olduğuna inanıyoruz. Çevrenizdeki insanlardan kastınızın kimler olduğunu anlayamadım.
Askere giden kişinin hükmü ile ilgili kitapta yazılanlar bizi bağlar. İnsanların hareketi bizi bağlamaz. Bu mesele daha net olsun diye askere gitme meselesi hakkında inandığımı size yazıyorum. Bunun aksini iddia eden kişi bana mal etmiş olmasın diye.

Şimdi size askere gitmenin hükmünü detaylı bir şekilde bildireyim:


Tağutun askeri olmak elbette küfürdür. Fakat her askere giden, tağutun askeri olmuştur denilemez. Biz, askere giden kişinin, tağutun askeri olmak için mi gitmiştir yoksa tağutu yıkmak için mi gitmiştir, meselesini bilemediğimiz için tanımadığımız kişi zahiren tağutun askerliğine gittiğinde ve asker olduğunu gördüğümüzde küfür hükmü veririz. Fakat askere giden kişinin, askerlik esnasında herhangi bir küfür işlemediğini, tağuta asker olmak değil, tağutu yıkmak için veya bir takım faydalar sağlamak için gittiğini öğrenirsek bu kişinin küfür işlemediği müddetçe, sırf askere gittiği için onu tekfir etmeyiz. Çünkü küfür hükmü; somut bir şeye karşı verilmesi gerekir. Zira küfür hükmü basit bir hüküm değildir.

Tağuti düzenlerin insanları zorunlu tuttuğu askerlik müessesesi zulüm olan bir müessese olup bu müessese içerisinde işlenme ihtimali olan küfür, şirk ve haramlar vardır.  Bu sebeple askere gidildiğinde şirk ve haram işleme ihtimali olduğu için askere gitmek caiz değildir. Buna göre;

Her kim sevinerek veya vatan hizmetini yapmak niyetiyle veya askerlik yaparsam daha rahat olurum, hareketlerim daha iyi olur, işim daha düzenli gider, düşüncesiyle kafirlere hizmet etmek için askere giderse o kimse kafir olmuştur.

Her kim: “Ben kafirlerin sırlarını öğrenmek ve eğitim yapmak için gideceğim ve orada hiç küfür ve şirk işlemeyeceğim. Bu niyetle askere gidersem kafir olur muyum?” derse, ona şöyle cevap verilir: “Bu niyetle askere gittiğin için kafir olmazsın, fakat askerlik düşündüğün gibi değildir. Oraya gittiğin zaman büyük ihtimalle şirk işlersin. Şirkten kaçmak mümkün  olmasına rağmen, çok zordur. Onun için kendini bu tehlikeye atma. Niyetin iyi olsa bile kendini tehlikeye atma. Ancak % 100 şirk işlemeyeceğini bilirsen ve düşündüğün şeyleri elde edeceksen o zaman gidebilirsin. Ama bu, çok zor bir şeydir. Onun için askerlikten kaçmak gerekir.” Niyeti böyle olan bir kimsenin kendi ihtiyarıyla askere gitmesi onu kafir yapmaz. Fakat orada şirk işlerse, velev ki ikrah altında işlemiş olsun, Allah katında sorumlu olur. İkrah ona fayda vermez. Çünkü kendi isteğiyle oraya gitmiştir. Bu kimse; hicret edebilme imkanları olmalarına rağmen hicret etmeyip Bedir savaşında kafirlerin yanında ikrah sebebiyle yer alanların hükmünü alır. Yani; kafir hükmü...

Her kim de askerden kaçmak için bütün gücünü kullandığı halde, sonunda yakalanıp zorla askere götürülürse, bu kimse şirk, küfür ve haram işlememek için bütün gücünü kullanmalıdır. Ve bu askerlikten kaçmak için her yolu denemelidir. Bütün bunlara rağmen ikraha maruz kalır ve bu amellerden birini işlerse Allah katında mazeretli sayılır.

Kısacası askere giden müslüman olarak tanıdığımız bir kimsenin niyetine, durumuna ve orada küfür, şirk, haram ameller işleyip işlememesine göre kendisine hüküm verilir.

Askerlik ile ilgili yanlış olarak delil gösterilen şu ayete kerime vardır:

“İman edenler Allah yolunda savaşırlar, inkar edenler ise tağut yolunda savaşırlar”
 
Bu ayet bu konuya ancak bir şartla delil olur. Oraya giden müslüman bildiğimiz bir kimse bu tağuti sistemleri korumak, yüceltmek, sağlamlaştırmak için ve bunun vatani bir görev olduğunu, bu görevi mutlaka yerine getirmesi gerektiğine inanarak veya askerlik yaparsam daha rahat olurum, hareketlerim daha iyi olur, işim daha düzenli gider, düşüncesiyle kafirlere hizmet etmek için giderse ve bundan dolayı sevinir, hoşnut olursa işte o zaman bu ayet bu kimse için söz konusu olur. Zira bu kimse sahip olduğu düşünceyle zaten kafir olmuştur ve tağut yolunda savaşmak için yola çıkmıştır. Fakat bu ayeti delil göstererek, askere zorla götürülen veya kendisini şirk, küfür ve haramdan % 100 koruyacağını bilerek ve de kafirlere hizmet için değil de onların sırlarını bilmek, askeri eğitim konusunda bilgi sahibi olmak için kendi isteğiyle askere giden bir müslümanın tağut yolunda savaşmış olduğunu söylemek yanlıştır. Öyleyse askere gittiği halde kendisini şirkten, küfürden sakındıran, üstelik tağut için, komünist, sosyalist, kapitalist, demokratik, laik nizamları korumak, yerleştirmek, sağlamlaştırmak için savaşmayan, bu konuda herhangi bir çaba göstermeyen ve üstelik de bu sistemleri ortadan kaldırmak için bütün gücünü kullanan bir müslümanın kafirliğinden söz edilmez.


Bu konuda verilmesi gereken hüküm şudur: Küfür düzenlerinin askerlik müessesesi küfür, şirk ve haramla dolu olan bir zulüm müessesesidir. Müslüman gençlerin bu müesseseden kendilerini sakındırmaları, oraya gitmemek için bütün güçlerini kullanmaları, oraya gitmemek için yapabilecekleri işlemler varsa onları yapmaya çalışmaları, ikraha maruz kalmadıkça ve gerekli olmadıkça oraya gitmemeleri gerekir. Fakat sonuçta gitmekten başka çareleri kalmazsa gittikleri zaman ise kendilerini şirk, küfür ve haram amellerden sakındırmaları ve hatta oradan kurtulabilmenin yollarını aramaları gerekir.

Şu da asla unutulmamalıdır: Kafirlerle müslümanlar arasındaki sıcak savaş sırasında asla kafir ordularında askerlik yapılmaz. Böyle bir durumda ancak casus olarak ve kafirlere zarar vermek için askere gidilir.
(…)
Askerlik meselesinde şu iki konuyu ayırmak gerekir:

Birincisi: Küfür olan amel; askere gitmek ve küfür ordusunda bulunmak mıdır? Bu konuda kişinin hangi durumlarda küfre gireceğini daha önce belirttik.
İkincisi: Yoksa küfür olan amel; o ordu içerisinde işlenen küfür ve şirkleri işlemek midir? Askerlik müessesesinin küfür, şirk ve haramla dolu olan bir müessese olduğuna da değinmiş, bunlardan korunmak mümkün olmasına rağmen, çok zor olduğunu da belirtmiştik.

Buna göre küfür olan amel; o ordu içerisinde işlenen küfür ve şirkleri işlemek ise bir kimse kendisini bu şirk ve küfürlerden sakındırarak askerliğini tamamlarsa kafir olur mu?

Örneğin; bir kimse askerlere yapılan bağlılık yeminini yapmaz, askeri eğitim sırasında söyletilen tağutu övücü sözleri söylemez, namazını ve diğer ibadetlerini yapabilir, müslümanlara veya tağuti sistemlere düşman diğer gruplara düzenlenen operasyonlara katılmaz veya bunlar gibi daha bir çok şirk, küfür veya haram olan amelden kendisini sakındırarak askerliğini tamamlarsa acaba bu kimse küfre girmiş denir mi? Elbetteki denmez.

(…)

Sonuç olarak şunu diyorum:

1 - Tanımadığımız tağutun askeri kafirdir. Fakat müslüman bildiğimiz bir kimse askere gitmişse durumuna, şirk işleyip işlememesine göre hüküm veriyoruz.
2 – Askere gitmek, şirk mayınlarıyla dolu bir araziye girmek gibidir. O arazini şirk mayınlarının konulduğu yerleri bilmeyen kişi muhakkak bir mayına basar. Onun için bu konuda uzman olmayanların asla askere gitmemesi gerekir. Ve askerlikten kaçmak için elinden geleni yapmalıdır.
3 - Tagutun ordusu, polisi, erleri, istihbarat teşkilatı, tağutun bayrağı altında gönüllü savaşanlar fert fert kafir ve harbidir. Aynı şekilde diyanete bağlı olan tanımadığımız kişiler fert fert kafirdir.


İKİNCİ YAZI

Ve ala menittebaal huda’sselam

Askerlikle ilgili yazınızı aldım. Bundan anlaşılıyor ki size yazdığım cevapları iyi anlamamışsınız. Meseleleri herhalde, kafanız karışık olması sebebiyle kavrayamamışsınız. Çünkü  sizin yazınızdan siz;  tağutun askeri olmak ile askerliğe gitmek arasında bir fark gözetmediğiniz anlaşılıyor. Ve yine sanki  ben; tağutun askeri olmak küfür değil demişim ki, siz buna yanlış diyerek tağuta asker olmanın küfür olduğuna dair ayetleri bana yazıyorsunuz.

Daha önce size yazdığım yazımda tekrar tağutun askerinin hükmünü naklediyorum:

 “ Kitaplarda apaçık bir şekilde tağutun askerlerinin kafir olduğu yazılmıştır. Çünkü tağutun askerleri tağutun maddi destekçisidir. Bu nedenle tanımadığımız tağutun askerlerinin fert, fert kafir ve harbi olduğuna inanıyoruz.”

Bu söz; tağutun askeri olan kişinin kafir olduğuna hüküm verdiğimi göstermez mi?

Meselemiz tağutun askeri olmanın hükmü değildir. Bu elbette; apaçık bir küfürdür.  Meselemiz müslüman kabul ettiğimiz bir kişi askere gittiğinde ne hüküm veririz meselesidir. Bu iki mesele birbirinden farklı olan meselelerdir. Siz bunları birbirine karıştırıyorsunuz.

Eğer sen: “Her askerliğe giden kimse muhakkak olarak ya tağuta dost olacak (vela gösterecek), ya tağut yolunda ve tağut için çarpışacak veya Allah’a ve rasulüne düşman olacak ve işte bu sonuç sebebiyle sonuca bakarak her askere giden kimseyi tekfir ediyorum” diyorsan sana bundan dolayı diyeceğim bir şey yoktur. Ama her zaman sizin düşündüğünüz gibi olmayabilir. Az ihtimalle olsa bile…

Şimdi ben size bir soru sorayım:

Bir müslüman askere gitmiştir. Taguta vela göstermemiştir, tağut yolunda ve tağut için çarpışmamıştır, Allah ve rasulüne düşman olmamıştır ve orada hiç bir küfür işlememiştir. Bu kimseye küfre girdi hükmü verir misin? Bu olayı hayal etmezsen bile… Eğer yine küfür diyorsan o zaman hiç bir delile dayanmadan bir müslümanı tekfir etmişsin. Ve ben bundan dolayı seni tekfir ederim. Çünkü yukarda vasfettiğim kişinin küfrünü gösteren herhangi bir delilin yoktur.

Bilmen gerekir ki; bir müslümana küfür hükmü vermek, basit bir olay değildir. Kesin ve kati delillere dayanılmalıdır. Bu meseleler; yersiz ve konuyla alakası olmayan ilimsiz kıyaslarla olmaz.

Diyorsunuz ki: “ Nisa 76’yı Hatalı olarak delil gösterildiğini yazmışsınız.

Halbuki Allah (celle celaluhu) net bir şekilde iki sınıf askerden bahsediyor. Kişi iman etmişse Allah'ın askeridir değilse tağutun askeri. zaten Kura-nı kerimi dikkatle incelediğimizde bunun böyle olduğunu görürüz.”

Bu sözünüz meseleyi ne kadar yanlış anladığınızı ve ne kadar da ilim sahibi olduğunuzu apaçık göstermektedir.

Nisa: 76’da Allah (celle celaluhu) şöyle buyuruyor:
“İman edenler Allah yolunda çarpışırlar, kafirler ise tağut yolunda çarpışırlar.”

Bu ayetten çıkan hükümler şöyledir:

Tagutun yolunda çarpışan herkes tağutun askeri ve yardımcılarıdır. Ve tağut gibi kafirdir. Bu hüküm dışında veya ona zıd olan bir hüküm vermedim.
Ama, bu ayeti delil alarak: Askere giden ve tağuta vela göstermeyen, tağut yolunda ve tağut için çarpışmayan, Allah ve rasulüne düşman olmayan ve orada hiç bir küfür işlemeyen bir müslüman için küfür hükmü vermişsiniz. Bu apaçık bir yanlıştır. Hiç bir muteber alim böyle bir hüküm çıkartmamıştır. Bu ayetten böyle bir hüküm çıkartan kişi; zerre kadar Kur’an’dan anladığı yoktur. Bu ayetten tek bir hüküm çıkmaktadır: Tagutun yolunda çarpışan veya tağut için çarpışan kişi tağutun askeridir. Onun gibi kafirdir. Ve biz, bu hükme inanıyoruz. Onun için tağutu yıkmamak için askere giden ve askerlikte her hangi bir küfrü ve şirki işleyen kişiyi tekfir ederiz. “



Bu soru cevap faslı bu minvalde daha da uzayıp gidiyor. Gerekirse devamını da asarız. Biz burada konuyu haddinden daha fazla uzatıp okuyucuyu daha fazla sıkmamak için sadece en açık ibareleri yayınladık. Gerek görürsek hepsini yayınlarız. Yeri gelmişken şunu belirtelim ki biz bu naklettiğimiz batıl görüşlerden beriyiz. Okuyucuya tavsiyemiz kişilerin mezheplerini, görüşlerini iyi anlasınlar. Yaldızlı sözlere iltifat etmesinler. Hak söz söylendikten sonra o hak sözlere nasıl istisnalar getirildiğini iyi takip etsinler. Şimdi sen bu naklettiğimiz sözlerin hükmünü ver, sözün sahibi kimdir vs onları daha sonra konuşuruz. Bu surette askerlik konusundaki bütün akideni ayrıntısıyla yaz ki müzakereyi ona göre devam ettirelim…

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1967
  • Değerlendirme Puanı: +50/-0
Diyorsunuz: Ayrıca şu aşağıda yayınlayacağımız ifadelerin sahibi sana göre kafir midir? Bu fetva! kime aittir vs bunlar önemli değil, sen sadece söze hüküm ver! Bu sözler küfür mü değil mi?
 
Cevabımız:Aktardığınız her yazının bize ait olup olmadığını size söyleyeceğiz. Ona göre fikrimiz belli olmuş olur. Fikrimizi açık bir şekilde yaydığımızı, sizin dediğiniz gibi gizlemediğimiz açık olan bir delildir.
O yüzden naklettiğin şeylere tek tek cevap vereceğiz. Bize ait mi değil mi? Kabul ediyor muyuz, etmiyor muyuz?açık bir şekilde belirteceğiz.

 
Aktardığınız sorulara gelince;
 
Birinci  Soruya verilen cevap bizi bağlar. Kabul ettiğimiz bir cevaptır. Fakat dikkatli okunması gerekir.

İkinci Soruya verilen cevap da doğrudur.

Üçüncü Soruda şöyle bir cümle geçiyor:
 
"Tağutun ordusunda asker olmak için gitmek bizatihi küfür değildir"

bu söz yanlıştır. Bu söz şöyle olmalıdır: "Tağutun ordusuna katılmak için gitmek, bizatihi küfür değildir."
Verilen cevabı buraya tek tek yanlış mı doğrumu diye aktarmaya gerek yoktur dolaysıya üçüncü Soruya verilen cevap bizi bağlamaz. Bu cevapta hem doğru, hem de yanlış şeyler vardır. Ama verilen cevabın hepsi yanlış değildir.Bundan daha net cevaplarımız vardır.

 
 
 Dördüncü Soruya verilen cevap doğrudur.
 
İkinci kısım
 
Birinci soruya verilen cevap doğrudur.
 
Ondan sonra gelen şeyler de doğrudur ve daha net yazılmıştır.
kaldırmak için bütün gücünü kullanan bir müslümanın kafirliğinden söz edilmez.
Bu cümlenin sonuna kadar verilen cevap doğrudur.
 
İkinci yazıya kadar yazılanlar doğrudur.
 
Aynı şekilde diyanete bağlı olan tanımadığımız kişiler fert fert kafirdir
Ve ben bundan dolayı seni tekfir ederim. Çünkü yukarda vasfettiğim kişinin küfrünü gösteren herhangi bir delilin yoktur.
 
 Bu paragrafta şöyle bir yazı vardır, biz bunu yanlış görüyoruz: "Ve ben bundan dolayı seni tekfir ederim. Çünkü yukarda vasfettiğim kişinin küfrünü gösteren herhangi bir delilin yoktur."
Bu cümle yanlıştır. Bunun dışındakiler doğrudur.
 
Askere giden kişi mutlaka küfür işler ve şirk işler, şirk işlememesini imkânsız gören kişiye kâfir demeyiz. Hatalı deriz.Çünkü meseleyi tam olarak görmemiştir.

 
Diyorsunuz: Bu soru cevap faslı bu minvalde daha da uzayıp gidiyor. Gerekirse devamını da asarız. Biz burada konuyu haddinden daha fazla uzatıp okuyucuyu daha fazla sıkmamak için sadece en açık ibareleri yayınladık. Gerek görürsek hepsini yayınlarız. Yeri gelmişken şunu belirtelim ki biz bu naklettiğimiz batıl görüşlerden beriyiz. Okuyucuya tavsiyemiz kişilerin mezheplerini, görüşlerini iyi anlasınlar. Yaldızlı sözlere iltifat etmesinler. Hak söz söylendikten sonra o hak sözlere nasıl istisnalar getirildiğini iyi takip etsinler. Şimdi sen bu naklettiğimiz sözlerin hükmünü ver, sözün sahibi kimdir vs onları daha sonra konuşuruz. Bu surette askerlik konusundaki bütün akideni ayrıntısıyla yaz ki müzakereyi ona göre devam ettirelim�
 
Cevabımız:Evet fazla yazı astınız ama zararı yok. Doğru kabul ettiğimiz şeyleri söyledik. Doğru kabul ettiğimiz yazıları zaten hocamızın öğrencisi yazmıştır ve onay alan yazılardır.
Eğer kabul ettiğimiz yazılara batıl diyorsanız, batıllığını delille ispatlayın ki okuyucuda ilminizi görsün.

 
De ki: «Eğer (iddianızda) doğrulardan iseniz (o halde sağlam ve açık)  bir delil getirin.» (Bakara: 111)
Biz asla yaldızlı sözler yazmış değiliz.
Reklam yapıcı değiliz,söylediğimiz bütün sözlerin hak olduğuna inanıyoruz.
Eğer istisna yapmışsak delille istisna yapmışızdır. İki fiilin arasını ayırmışsak, delille ayırmışızdır. Bazı insanlar bunu idrak edemiyorlarsa o onların sorunudur.
 
Askerlik ile ilgili olan akidemiz zaten yazdığın nakillerde bildirilmiş. Doğru dediğimiz bizi bağlar. Bu yazılarda hata varsa delille beraber ispat et ki ona göre konuşalım.

 
�De ki: Eğer doğru söylüyorsanız, siz kesin delilinizi getirin haydi!� (Neml: 64)

 

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1967
  • Değerlendirme Puanı: +50/-0
Bunlar da Davetulhak (!) admini Darimi'nin bu fetvayla alakalı değerlendirmeleridir. Görüldüğü üzere teferruat babından birkaç itiraz dışında fetvayı onaylamaktadır. İşte Hak yayınlarının askerlik konusundaki akidesi ve bunlara verilen muhtasar cevaplar böyledir. Bu münazara boyunca bol bol safsata, vergi-kimlik-askerlik gibi şeri esasa dayanmayan kıyaslamalar, tağutun askeri zahiren kafirdir batınen mümin olabilir gibi Cehmi usullerin yanı sıra küfür-şirk işlememek şartıyla (!) tağuti sistemin genelkurmay başkanı hatta cumhurbaşkanı olunabilir, Amerika'da İsrail'de dahi olsa bu böyledir manasında olan ve artık "küfürde bir artış" (Tevbe: 37) kapsamındaki sözler de zuhur etmiştir. Bu fırkanın şu an geldiği nokta gerçekten ibret vericidir. "Rabbimiz, bizi doğru yola ilettikten sonra kalplerimizi eğriltme, bize katından bir rahmet ihsan et, zira sen bolca ihsanda bulunansın!" (Ali İmran: 7) duasıyla sözlerimizi noktalıyoruz. Velhamdulillahi Rabbil alemin.

 

Related Topics

  Konu / Başlatan Yanıt Son İleti
9 Yanıt
5400 Gösterim
Son İleti 16.12.2019, 07:35
Gönderen: İbn Umer
0 Yanıt
1845 Gösterim
Son İleti 05.07.2016, 06:41
Gönderen: Uhey
2 Yanıt
2248 Gösterim
Son İleti 18.08.2015, 03:32
Gönderen: Uhey
2 Yanıt
1630 Gösterim
Son İleti 22.10.2018, 20:41
Gönderen: Tevhid Ehli
2 Yanıt
1014 Gösterim
Son İleti 22.02.2020, 23:03
Gönderen: Ebu Yahya