Darultawhid

Gönderen Konu: RASULULLAH’IN KABRİ BAŞINDA ONDAN ŞEFAAT İSTEMENİN HÜKMÜ HAKKINDA BAZI İTİRAZLAR  (Okunma sayısı 402 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Yönetici
  • *****
  • İleti: 2022
  • Değerlendirme Puanı: +50/-0
Bismillahirrahmanirrahim. Daha önceki yıllarda "Rasul sallallahu aleyhi ve sellem'in kabri başında Ondan şefaat istemenin hükmü" konusunda site üzerinden bazı münazaralarımız olmuştu. Bu konular günümüzde de bazıları tarafından gündeme getirilmeye devam ettiği için bu konulardaki yazışmalarımızı bazı düzenlemelerle beraber tekrar neşrediyoruz.

RASULULLAH’IN KABRİ BAŞINDA ONDAN ŞEFAAT İSTEMENİN HÜKMÜ İLE ALAKALI BİR İTİRAZ VE CEVABI

İtirazcı:
Alıntı
Selamun Aleykum

Söyle demissiniz:

"Akidemizi kısaca özetleyen bu metni okuyan herkese bir çağrı yapmak istiyoruz. Burada yazılan hususların bir kelimesine dahi itirazı olanlar varsa itirazlarını deliller ışığında sunabilirler. Bizleri sapık, tekfirci, harici gibi isimlerle yaftalayan kimselere sesleniyoruz! Gizli mekanlarda bizlere bu etiketleri yapıştırıp sonra köşesine çekilenlerin bu tavrının samimiyetle bir izahı yoktur. Biz yıllardır tevhid davasında bir şekilde mücadelemizi sürdürmeye çalışıyoruz. Bu yolda elbette birçok hatalar da yaptık. Fakat bu hatalarımızı kendimiz görüp rucu ettik. Bizim haricimizde hatasını ilan eden kimseye de raslamadık. Bugüne kadar da hiç kimse çıkıp samimi bir şekilde sizin hataya düştüğünüz konular şunlardır, şu hususlardan tevbe etmeniz gerekir demedi. Bilakis kapıları kapatıp, gıyabımızda bizleri sapık ilan etmeyi tercih ettiler. Şimdi bütün herkese tekrar çağrıda bulunuyor ve diyoruz ki; İşte akidemiz bütün netliğiyle ortadadır! Bu akidemizde bidat, dalalet ve hatta küfür olarak gördüğünüz ne varsa delilleriyle ortaya koyun, gücünüz yetiyorsa tabi... Biz akidemiz noktasında gayet eminiz ve hiçbir şüphemiz yoktur. Çünkü bu, bütün rasullerin ortak daveti olan tevhid akidesidir. Bu hususlarda kelama ve cedele dalmaksızın, herkesle yazışmaya, en güzel bir şekilde tartışmaya açığız. Ama yok bunu yapamayacaksanız en azından şunu itiraf edin ki; bu akide gerçekten haktır fakat bizim nefsimize ağır geldiği için yaşayamıyoruz. En azından dürüstçe bunu itiraf edin! İşte bu, bütün muhaliflerimize bir meydan okumadır, herkesten cevap bekliyoruz... Vesselamu ala men'ittebea'l huda..."

Allah SwT bizi hak üzerinde birlestirsin. Amiin.

Yazilarinizi takip ediyorum ve gercekten cok güzel tesbitlerde bulunuyorsunuz.

Ve lakin, Ölülerden Dua Taleb etme konusu hakkinda bir hataya düsütügünüzü farkettim. Eger yanlis anladiysam düzeltin in shaa Allaah.

Dua hakkinda bir yaziniz da okumustum bir ibareyi. Orda, kisinin kabrin basina gidip ölüye dua edip sefaat isteginde, Allah'tan birseyler isteme konusunda, bazi hadislerden dolayi ölünün kendisini duyabildigi tevili ile ve ölüye herhangi bir ilahi sifat yüklemeksizin yapacagi duanin sirk olmadigini yaziyorsunuz. Lafzen su sekilde yani: "Yaa RasuulAllaah, Yaa Fulaan, Allaah'tan günahlarimi bagislamasini dile. Allah'tan bana cocuk vermesini, rizik vermesini, hidayet etmesini dile."

Oysaki sirk hususunda ne te'vil, ne cehalet nede taklid bir mazerettir. Kisi sirk isledigi anda müsrik olur, ikrah altinda olmasi durumu haricinde, hicbir gecerli özrü yoktur.

Burda ki istegin dua olmadigi da büyük bir yanilgi. Burdaki seslenis, dua degil, talebtir, veya dua degil su'aldir, gibi aciklamalarda bulunmakta cok batil bir te'vil.

Allah SwT Kur'an'da bizzat kendisi Dua'yi, Su'al, Nidaa ve Taleb diye isimlendirmistir ve necid ulemasida böyle bir taksimatta bulunanlari agir bir sekilde elestirmislerdir.

Deniliyor ki, Kisi ölüden birsey taleb ederken, ona hayattaymis gibi hitab ediyor (yani kendini kandiriyor) ve herhangi kalbi bir husu, tezellül ve reca icinde bulunmuyor. Bu da cok batil bir te'vildir. Zira kisi gözüyle görmedigi (ve kendisi ile irtibatta bulunamiyacagi ve cevab alamiyacagi) bir seye seslenirse eger, kisinin bu seslenisi Allaaha yaptigi seslenis gibi bir boyuta ulasir. Gözlerini kapatir belki, belki hatta ellerini kaldirir ve fitraten tezellül icerisinde olur. Istemesede fitraten göremedigi birseye ve cevab alamiyacagi birseyden birsey taleb ettigi icin bu duruma düser. Oysaki hazir, önünde olan, gördügün ve kendisi ile konusabilecegin ve cevab alabilecegin bir kimseye karsi böyle kalbi bir durum gerceklesmez.

Ölülere Dua büyük sirk iken, belirli bir itikad ve tevilden dolayi kücük sirk veya mükeffir olmayan bir bid'at olmasi icmaaen batil bir iddiadir. Sirk mücerred olarak ölüden birsey taleb ettigin anda gerceklesir. Sirk konusunda ise tevil sahibi mazur degildir. Ibn teymiyyenin bu  konu hakkinda kücük sirk veya mükeffir olmayan bid'at dedigide batil bir iddia olup Seyhul Islama karsi atilmis bir iftiradir. Necid ulemasinin muhalifleri tekfir etmedikleri de ayni sekilde batil bir iddiadir. Bu konu hakkinda nasil konustuklari ve nasil cümleler sarfettiklerine bakilirsa bunu ACIK ve sirkin TA KENDISI olarak gördükleri görülür. Necid Ulemasinin Ibn Hacer el Heytemiyi tekfir etmedikleride cok büyük bir yanilgidir. Hem Ibn Teymiyyenin kavilleri hemde necid ulemasinin ibn hacer el heytemi hakkindaki kaviller mütesabihtir. Ibn Teymiyyenin bu fiili acik sirk olarak gördügüne dair sözleri var. Necid ulemasinin sözleri ise zaten cok acik. Ölüleri vasita edip onlara dua edip, onlardan sefaat talep etmek zaten icmaaen sirktir.

Ibn Teymiyye diyor ki, "Eger bir kisi bir melek görse ve bundan birsey taleb etse bu sirke yol acmaz." (Neden?) Cünkü karsinda, canli, hitab edebiliyorsun, irtibat kurabiliyorsun, sualine cevab verecegini ümid edebilirsin. Oysaki ölü bunun gibi degildir.

Ibn Teymiyye rahimehullah Bid'ati sirk olarak tanimliyor. Sirkten daha büyük bir bidat varmidir zaten?

Ibn Teymiyye gaibdeki kisiden dua taleb etmeyede ayni sekilde "dharii'atun ila-sh Shirk" diyor. Oysaki gaibdeki (uzakta olan) kisiden bunu istemek cok acik bir sirktir. Ama Ibn Teymiyye rahimehullahin bunu kücük sirk olarak gördügüne dair kullanilan en büyük delillerden birisi "dharii'atun ila-sh shirk" kavramidir. Eger "dharii'atun ila-shirk" kavrami her zaman kücük sirki ifade eder ve bunun henüz büyük sirkin vukuu bulmadigi aciklanmak isteniyor denirse, Ibn Teymiyye tekfir edilmis olur, zira ona gaibdeki kisilerden birseyler istemeyi kücük sirk olarak gördügü nisbet edilmis olur.

Kullanilan baska bir delil ise, Ibn Teymiyye rh'in cokca, "Sahabe, tabiin, tebei tabiin ve hicbir alimin böyle yapmadigini, emretmedigini, ve bunun ne, müstehab, nede vacip oldugunu söylemediklerini," söylemesi. Oysaki, ayni ifadeleri istigase ve daha acik sirkler icin kullaniyor. Bu konudaki muhalifler diyor ki. Eger o kadar acik bir sirk olsaydi, bunlari saymazdi. Oysaki Seyhul Islaamin vakiasini iyi anlamak lazim. Hangi vakiaya binaen bunlar söylenmis. Muhalifleri neyi savunuyorlardi? Seyhul Islam hangi kosullar altindaydi? Bunlar cok iyi anlasilmasi lazim. Bilindigi gibi sufiler böyle seylerin müstehab, bazilarinin ise hatta vacip oldugunu ve sahabe ve tabiinin de böyle seyler yaptigini savunuyorlardi. Muhtemelen Seyhul islamin böyle bir üslub kullanmasinin nedeni budur. Daha baska nedenlerde elbette olabilir, bunun haricinde. Belki bilmedigimiz bazi durumlardan dolayi, bazi yerlerde acik lafizlar kullanamamis. Allah SWT Seyhul Islamin durumunu daha iyi bilir.

Bu saydiklarim haricinde sunlarda gözönünde bulundurulmasi lazim:

Seslenilen ve gaibte olan kisi, (yani kabirde yatan kisinin) ruhunun nerde oldugunu seslenen kisi nerden biliyor? Seslenen kisi istegini türkce olarak bildiriyorsa, kabirdeki kisi bunu nerden anliyacak (eger türkce bilmiyorsa)? Yerin bilmem kac metre altinda yatan kisi bu seslenisi nasil duyacak? Bu seslenisi yapan kisi kesinlikle sesinin ciktigi kadar bagirmiyordur ve yukarda izah ettigim gibi kalbi tezellül icerisindedir (gaibte olan birine seslendigi ve ondan birsey taleb ettigi icin). Peygamberler kabirlerinde mesguldürler (bazi rivayetlere göre) ve isteyen kisinin duasindan gafildirler. Peygamberlerin ve salihlerin kabirleri cok ama cok genistir, buda cok önemli bir nokta. Kabir hayatinin dünya hayatiyla alakasi olmadigi bilinen bir gercektir. Peygamberlerin diriligi ve sehidlerin diriligi dünyada dirilik gibi midir?


وَمَنْ أَضَلُّ مِمَّن يَدْعُو مِن دُونِ اللَّهِ مَن لَّا يَسْتَجِيبُ لَهُ إِلَى يَومِ الْقِيَامَةِ وَهُمْ عَن دُعَائِهِمْ غَافِلُونَ. وَإِذَا حُشِرَ النَّاسُ كَانُوا لَهُمْ أَعْدَاء وَكَانُوا بِعِبَادَتِهِمْ كَافِرِينَ.
 (el-Ahkaf/5-6)

Kisi eger bir ölüden birsey taleb edecek olursa uluhiyette sirk kosmus olur. Eger kalbi ile birde bazi vasiflari verirse ve tezellül, reca, khavf, tevekkül icerisinde olursa rububiyette sirk kosmus olur.

Bunun haricinde bu gibi konularda alimlerin mütesabih kavillerini dayanak olarak almak cok sakat bir dayanaktir. Velev ki muhkem ve sarih olsunlar. Alimlerin kavilleri dinde hüccet degildir. Hangi alim olursa olsun. Ismi ne olursa olsun.


اتَّخَذُواْ أَحْبَارَهُمْ وَرُهْبَانَهُمْ أَرْبَابًا مِّن دُونِ اللّهِ وَالْمَسِيحَ ابْنَ مَرْيَمَ وَمَا أُمِرُواْ إِلاَّ لِيَعْبُدُواْ إِلَهًا وَاحِدًا لاَّ إِلَهَ إِلاَّ هُوَ سُبْحَانَهُ عَمَّا يُشْرِكُونَ

(Tevbe 31)

أَمْ لَهُمْ شُرَكَاء شَرَعُوا لَهُم مِّنَ الدِّينِ مَا لَمْ يَأْذَن بِهِ اللَّهُ وَلَوْلَا كَلِمَةُ الْفَصْلِ لَقُضِيَ بَيْنَهُمْ وَإِنَّ الظَّالِمِينَ لَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ

(Şura 21)


Mütesabihler ise Müslümanlarin dininde oldugu gibi muhkemlere arzedilirler. Eger bir alimimizin bir mütesabih kavli veya küfre vardirabilecek kavilleri varsa onlar hakkinda hüsnü zan ederiz ve sözlerini güzelce tevil etmeye calisiriz. Bunun yaninda, bugünki bazi eserlerin (kismen bazi kelimeler itibari ile) tahrif edildikleri bilinen bir gercek. Bunu bircok kisi ispatlamistir. Sirk yerine, bid'at, Küfür yerine kebair, tekfir yerine zemmetmek gibi kelimeler koyuluyor. Kitaplarin hepsi müsriklerin matbaalarinda basiliyor. bunlara 100% güven asla olamaz. Bununla kitaplari terkedelim demiyorum. Ama böyle durumlarla karsilasinca alimler hakkinda hüsnü zan edip böyle bir seyin olabilecegi ihtimalini gözönünde bulunduralim diyorum.

Eger dilerseniz necid ulemasinin ve Ibn Teymiyyenin (arapca) sarih kavillerinide gönderebilirim size.

Allah SwT bizi tevhid üzerinde birlestirsin ve kardes yapsin bizleri. Amiin.

wAllaahu a'lam, ve SallAllaahu 'alaa Nebiyyina Muhammed ve 'ala aalihi ve sahbihi ecma'in, ve aaKhiru da'waana ani-l hamdu lillaahi rabbi-l 'aalemiin, ...

(Allah SWTnin ayetleri ve Rasulullah SAWSin sözleri hüccet olarak yeter bile)



أَمِ اتَّخَذُوا مِن دُونِ اللَّهِ شُفَعَاء قُلْ أَوَلَوْ كَانُوا لَا يَمْلِكُونَ شَيْئًا وَلَا يَعْقِلُونَ
قُل لِّلَّهِ الشَّفَاعَةُ جَمِيعًا لَّهُ مُلْكُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ ثُمَّ إِلَيْهِ تُرْجَعُونَ
(ez-Zümer/43-44)

وَيَعْبُدُونَ مِن دُونِ اللّهِ مَا لاَ يَضُرُّهُمْ وَلاَ يَنفَعُهُمْ وَيَقُولُونَ هَـؤُلاء شُفَعَاؤُنَا عِندَ اللّهِ قُلْ أَتُنَبِّئُونَ اللّهَ بِمَا لاَ يَعْلَمُ فِي السَّمَاوَاتِ وَلاَ فِي الأَرْضِ سُبْحَانَهُ وَتَعَالَى عَمَّا يُشْرِكُونَ
(Yunus/18)

أَلَا لِلَّهِ الدِّينُ الْخَالِصُ وَالَّذِينَ اتَّخَذُوا مِن دُونِهِ أَوْلِيَاء مَا نَعْبُدُهُمْ إِلَّا لِيُقَرِّبُونَا إِلَى اللَّهِ زُلْفَى إِنَّ اللَّهَ يَحْكُمُ بَيْنَهُمْ فِي مَا هُمْ فِيهِ يَخْتَلِفُونَ إِنَّ اللَّهَ لَا يَهْدِي مَنْ هُوَ كَاذِبٌ كَفَّارٌ
(ez-Zümer/3)

وَمَنْ أَضَلُّ مِمَّن يَدْعُو مِن دُونِ اللَّهِ مَن لَّا يَسْتَجِيبُ لَهُ إِلَى يَومِ الْقِيَامَةِ وَهُمْ عَن دُعَائِهِمْ غَافِلُونَ.
 وَإِذَا حُشِرَ النَّاسُ كَانُوا لَهُمْ أَعْدَاء وَكَانُوا بِعِبَادَتِهِمْ كَافِرِينَ.
(el-Ahkaf/5-6)

 وَالَّذِينَ تَدْعُونَ مِن دُونِهِ مَا يَمْلِكُونَ مِن قِطْمِيرٍ.
 إِنْ تَدْعُوهُمْ لَا يَسْمَعُوا دُعَاءكُمْ وَلَوْ سَمِعُوا مَا اسْتَجَابُوا لَكُمْ وَيَوْمَ الْقِيَامَةِ يَكْفُرُونَ بِشِرْكِكُمْ وَلَا يُنَبِّئُكَ مِثْلُ خَبِيرٍ.
(Fatır/13-14)

وَأَنْ أَقِمْ وَجْهَكَ لِلدِّينِ حَنِيفًا وَلاَ تَكُونَنَّ مِنَ الْمُشْرِكِينَ. وَلاَ تَدْعُ مِن دُونِ اللّهِ مَا لاَ يَنفَعُكَ وَلاَ يَضُرُّكَ فَإِن فَعَلْتَ فَإِنَّكَ إِذًا مِّنَ الظَّالِمِينَ
(Yunus/105-106)

وَمَن يَدْعُ مَعَ اللَّهِ إِلَهًا آخَرَ لَا بُرْهَانَ لَهُ بِهِ فَإِنَّمَا حِسَابُهُ عِندَ رَبِّهِ إِنَّهُ لَا يُفْلِحُ الْكَافِرُونَ

(Müminun 117)

وَإِذَا سَأَلَكَ عِبَادِي عَنِّي فَإِنِّي قَرِيبٌ أُجِيبُ دَعْوَةَ الدَّاعِ إِذَا دَعَانِ فَلْيَسْتَجِيبُواْ لِي وَلْيُؤْمِنُواْ بِي لَعَلَّهُمْ يَرْشُدُونَ

(Bakara 186)

وَأَنَّ الْمَسَاجِدَ لِلَّهِ فَلَا تَدْعُوا مَعَ اللَّهِ أَحَدًا

(Cin 18)

قُلْ إِنَّمَا أَدْعُو رَبِّي وَلَا أُشْرِكُ بِهِ أَحَدًا.

(Cin 20)

 قُلْ إِنِّي لَا أَمْلِكُ لَكُمْ ضَرًّا وَلَا رَشَدًا

(Cin 21)

وَالَّذِينَ يَدْعُونَ مِن دُونِ اللّهِ لاَ يَخْلُقُونَ شَيْئًا وَهُمْ يُخْلَقُونَ. أَمْواتٌ غَيْرُ أَحْيَاء وَمَا يَشْعُرُونَ أَيَّانَ يُبْعَثُونَ

(Nahl 20-21)

قُلِ ادْعُواْ الَّذِينَ زَعَمْتُم مِّن دُونِهِ فَلاَ يَمْلِكُونَ كَشْفَ الضُّرِّ عَنكُمْ وَلاَ تَحْوِيلاً. أُولَئِكَ الَّذِينَ يَدْعُونَ يَبْتَغُونَ إِلَى رَبِّهِمُ الْوَسِيلَةَ أَيُّهُمْ أَقْرَبُ وَيَرْجُونَ رَحْمَتَهُ وَيَخَافُونَ عَذَابَهُ إِنَّ عَذَابَ رَبِّكَ كَانَ مَحْذُورًا

(İsra 56-57)

وَالَّذِينَ تَدْعُونَ مِن دُونِهِ لاَ يَسْتَطِيعُونَ نَصْرَكُمْ وَلآ أَنفُسَهُمْ يَنْصُرُونَ

(Araf 197)

لَهُ دَعْوَةُ الْحَقِّ وَالَّذِينَ يَدْعُونَ مِن دُونِهِ لاَ يَسْتَجِيبُونَ لَهُم بِشَيْءٍ إِلاَّ كَبَاسِطِ كَفَّيْهِ إِلَى الْمَاء لِيَبْلُغَ فَاهُ وَمَا هُوَ بِبَالِغِهِ وَمَا دُعَاء الْكَافِرِينَ إِلاَّ فِي ضَلاَلٍ

(Rad 14)

يَا أَيُّهَا النَّاسُ ضُرِبَ مَثَلٌ فَاسْتَمِعُوا لَهُ إِنَّ الَّذِينَ تَدْعُونَ مِن دُونِ اللَّهِ لَن يَخْلُقُوا ذُبَابًا وَلَوِ اجْتَمَعُوا لَهُ وَإِن يَسْلُبْهُمُ الذُّبَابُ شَيْئًا لَّا يَسْتَنقِذُوهُ مِنْهُ ضَعُفَ الطَّالِبُ وَالْمَطْلُوبُ
إِنَّ رَبِّي لَسَمِيعُ الدُّعَاء

(Hacc 72)

وَرَبَطْنَا عَلَى قُلُوبِهِمْ إِذْ قَامُوا فَقَالُوا رَبُّنَا رَبُّ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ لَن نَّدْعُوَ مِن دُونِهِ إِلَهًا لَقَدْ قُلْنَا إِذًا شَطَطًا. هَؤُلَاء قَوْمُنَا اتَّخَذُوا مِن دُونِهِ آلِهَةً لَّوْلَا يَأْتُونَ عَلَيْهِم بِسُلْطَانٍ بَيِّنٍ فَمَنْ أَظْلَمُ مِمَّنِ افْتَرَى عَلَى اللَّهِ كَذِبًا

(Kehf 14-15)


روى الترمذي عن النّعمان بن بشير رضي الله عنه قال : سمعتُ رسولَ الله صلَّى الله عليه وسلَّم يقول على المنبر : "إنَّ الدُّعاء هو العبادة، ثمّ قرأ قوله تعالى : (وَقَالَ رَبُّكُمُ ادْعُونِي أَسْتَجِبْ لَكُمْ)" الآية، قال الترمذي : حديث حسنٌ صحيحٌ

حديث أبي هريرة رضي الله عنه „إذا مات الإنسانا نقطع عمله الا من ثلاث : الا من صدقة جارية أو علم ينتفع به او ولد صالح يدعو له“ رواه مسلم

قال رسول الله صلى الله عليه وسلم :- "ليس شيء أكرم على الله تعالى من الدعاء."
 رواه الترمذي بسند حسن

عن أبي هريرة – رضي الله عنه – قال: قال رسول الله صلي الله عليه وسلم ((من لم يسأل الله يغضب عليه)) رواه الترمذي وغيره.

حَدَّثَنَا يَحْيَى ، عَنْ مَالِكٍ ، عَنِ ابْنِ شِهَابٍ ، عَنْ أَبِي عَبْدِ اللَّهِ الأَغَرِّ ، وَعَنْ أَبِي سَلَمَةَ ابْنِ عَبْدِ الرَّحْمَنِ ، عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ ، أَنّ رَسُولَ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ ، قَالَ : " يَنْزِلُ رَبُّنَا تَبَارَكَ اسْمُهُ وَتَعَالَى كُلَّ لَيْلَةٍ إِلَى السَّمَاءِ الدُّنْيَا حِينَ يَبْقَى ثُلُثُ اللَّيْلِ الآخِرِ ، فَيَقُولُ : مَنْ يَدْعُونِي فَأَسْتَجِيبَ لَهُ ، وَمَنْ يَسْأَلُنِي فَأُعْطِيَهُ ، وَمَنْ يَسْتَغْفِرُنِي فَأَغْفِرَ لَهُ " صحيح البخاري - الجمعة - الدعاء في الصلاة .. - رقم الحديث : ( 1077 )

عن عبد الله بن عباس رضي الله عنهما قال : كنت خلف النبي صلى الله عليه وسلم فقال لي : "يا غلام إني أعلمك كلمات : احفظ الله يحفظك ، احفظ الله تجده تجاهك ،إذا سألت فاسأل الله ، وإذا استعنت فاستعن بالله, واعلم أن الأمة لو اجتمعت على أن ينفعوك بشيء ، لم ينفعوك إلا بشيء قد كتبه الله لك ، وإن اجتمعوا على أن يضروك بشيء ، لم يضروك إلا بشيء قد كتبه الله عليك ، رفعت الأقلام وجفت الصحف . "
رواه الترمذي ، وقال : حديث حسن صحيح

( اللَّهُمَّ لَا تَجْعَلْ قَبْرِي وَثَنًا يُعْبَدُ اشْتَدَّ غَضَبُ اللَّهِ عَلَى قَوْمٍ اتَّخَذُوا قُبُورَ أَنْبِيَائِهِمْ مَسَاجِدَ )
"الإمام مالك في " الموطأ ", أحمد في "المسند

Cevap:

Rahman ve Rahim olan Allahın adıyla,

Uzun mesajınızı okuduk. Evvela başkaları gibi yapmayıp, hatalı gördüğünüz yerleri bizlere bizzat yazdığınız için teşekkür ederiz. Rabbim sizlere hidayeti ve meseleleri fıkhetmeyi nasib etsin! Bizim sitede şefaatle alakalı hazırladığımız yazı gayet muhtasar bir yazıdır ve delil çok fazla zikredilmemiştir. Belki delilleri zikretseydik yazı daha anlaşılır olurdu. Allah en doğrusunu bilendir.

Şimdi öncelikle iman-küfür meseleleri akılla değil, nakille çözülür…ve tekfire dair meseleler yüzeysel yaklaşımlardan ziyade hassas bir bakış açısını gerektirir. Ayrıca dinde bizim için ölçü insanların slogan edindikleri kalıp ifadeler değil, Kitap ve sünnetteki nasslardır. Mesela “şirkte cehalet ve tevil mazeret olmaz” sözünü ele alalım. Bu, yeri geldiğinde bizim de kullandığımız bir ibaredir. Bundan kasdımız da Allah’tan başkasına ibadet eden, kulluk yapan bir kimse ne hal üzere olursa olsun müşriktir. Ancak “ibadet ediyorsa..” ama ibadet etmiyorsa, yaptığı fiilde Allahtan başkasına uluhiyet ve rububiyet vasıfları vermiyorsa o kimse neye dayanarak tekfir edilecektir. Sahih hadiste bahsedilen bedevi “Ya rabbi sen benim kulumsun, ben senin rabbinim” demişti. Şimdi bu adamın sözü dünyadaki en açık şirklerden birisidir. Fakat bu adam bunu dil sürçmesi olarak söylediğinden dolayı tekfir etmiyoruz değil mi? Bunu bu şekilde kararlaştırmamız şirkte hata eden veya tevilde bulunan kimseyi tekfir etmediğimiz anlamına gelmiyor. (...) Bu kimse kabre gidip kabir sahibine sesleniyorsa bunu tezellül ve huşu içersinde yapıyordur, gibi sözler yorumdan öteye geçmez. Bunlar kalbi durumlardır, bizler ise zahire göre hükmederiz. Çünkü sünnette sabit olduğu üzere Rasulullahın kabri başta olmak üzere müminlere ait kabirlere gidildiğinde kabre selam verilir ve hitap edilir. Bir kişi nasıl olur da sünnette zaten var olan bir uygulamanın aynısına bidat olan sözler ilave ettiği için tekfir edilir. Bu adam selam verirken huşu içersinde değil de selamın devamında şefaat dilerken bir anda huşu haline mi geçiyor? Bu, nasıl tesbit edilecek? Vs soruları çoğaltmak mümkündür. Velhasıl, günümüzde avamın çoğunun bu bidatleri şirk şeklinde icra etmesi bu fiillerin her zaman şirk olacağını göstermez…

Buraya kadarki söylediklerim meselenin usulu ile alakalı idi. Meseleye bu şekilde akılla yaklaşmak yanlıştır. Meseleye sizin aklınızla yaklaşmayan kimseleri tekfir etmeniz ise –ki bunlar belki bütün ümmettir- batıl üzerine batıldır. Burada tek tek Rasulullahın kabri başında şefaat istemeyi müstehab gören alimlerin sözlerini nakletmeyeceğim. Sadece Heytemi değil, Nevevi, İbnu Kudame ve diğerleri… Üstelik bunlar görüşlerini zayıf bazı hadislerle temellendirmişler ki bunlardan birincisi meşhur bedevi kıssasıdır.

İbnu teymiye Sıratı müstakim adlı eserinde şöyle diyor:

“son dönemin fıkıh alimleri tarafından bir bedeviye atfedilerek nakledilen bir hikâyede böyle bir bölüm yer almıştır.

Hikâyeye göre sözü edilen bedevi bir gün Peygamberimizi içli ve yalın ifadeler ile öven iki beyitlik bir şiir terennüm etmiştir.

Bu yüzden İmam-ı Şafiî'ye ve Hanbelî'ye bağlı bazı son dönem fıkıh alimleri bu hikâyeye dayanarak böyle yapmayı mubah saymışlardır.


Oysa böyle bir hikâye ile şeriat kaynaklı hüküm isbat edilemez. Özellikle böyle bir konuda. Eğer böyle yapmak şeriata uygun ve özendirilecek bir şey olsaydı, sahabiler ile bağlılarının bunu herkesten daha iyi bilip, daha titizlikle uygulamaları gerekirdi. Böyle olmadığına göre sözü edilen bedevi ile diğer bazı kimselerin isteklerinin kabul edilmiş olmasının daha başka sebepleri vardır ve daha önce bu sebeplerle ilgili ayrıntılı açıklamalar yapmıştık." (sf 518-522)

Bedevi kıssasını İbn Kesir tefsirinden nakledelim. Şöyle diyor İbn Kesir Nisa: 64 ayetinin tefsirinde: İçlerinde eş-Şâmil isimli eserin müellifi Şeyh Ebu Nasr îbn es-Sabbâğ'ın bulunduğu bir grup âlim Utbâ'dan şu meşhur hikâyeyi naklederler ; Utbâ şöyle anlatmıştır : Hz. Peygamber (s.a.) in kabri yanında oturuyordum. Bir bedevî gelerek: Selâm sana ey Allah'ın Rasûlü, Allah Teâlâ'nın : »Onlar kendilerine yazık ettikleri zaman, sana gelip Allah'tan mağfiret dileseler ve peygamberler de onlara mağfiret dileseydi elbette Allah'ı Tevvâb ve Rahîm olarak bulacaklardı.» buyurduğunu işittim. İşte günâhlarımdan mağfiret dileyerek ve Rabbıma benim hakkımda şefaatte bulunmanı isteyerek sana geldim, dedi ve şu şiiri söyledi:

«Ey yeryüzündeki efendilerin en hayırlısı ve en büyüğü; onların güzel kokularıyla yeryüzünün alçak ve yüksek yerleri hep güzelleşmiştir.
Senin bulunduğun kabre benim nefsim feda olsun. Orada iffet, orada cömertlik ve şeref vardır.»

Sonra Bedevi ayrılıp gitti ve bana bir uyku hali geldi. Rü'yâmda Hz. Peygamberi (s.a.) gördüm. Şöyle buyurdular: Ey Utbâ, Bedevi'ye var ve Allah'ın kendisini bağışladığını ona müjdele.”

İbn Kesir bu rivayeti yorumsuz olarak nakletmektedir. Kurtubi, Nesefi ve başkaları da ilgili ayetin tefsirinde bu kıssayı nakletmişlerdir. Suyuti, ed-Durrul Mensur’da hadisi Beyheki’nin naklettiğini söylemektedir. Evet, bu kıssa zayıf bir haberdir. Bir bedevinin sözünden ibarettir, delil olma yönü yoktur vs. Fakat şurası vardır ki bu kıssada bizim bidat dediğimiz sizin ise büyük şirk dediğiniz fiilin ta kendisi sözkonusudur. Şimdi iddianıza göre büyük şirki içeren bir rivayet nasıl olur da alimlerin eserlerinde itirazsız olarak hatta yerine göre delil olarak zikredilir. Eğer bu amel, şirkin ta kendisi olsaydı tıpkı “kabir ehlinden yardım isteyiniz” uydurma hadisinde olduğu gibi alenen reddedilmesi gerekirdi…

Keza Malik ed-dar rivayeti de böyledir. İbnu Ebi Şeybe, Ebu Muaviyeden; O el-Ameşten; o, Ebu Salihten; o Ömerin Yiyecekler Sorumlusu Malik ed-Dar'dan Rivayet Etti. Malik ed-Dar Şöyle Dedi:

''Ömerin zamanında insanların başına bir kıtlık felaketi geldi. Bir adam Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)'in kabrine geldi ve dedi ki: Ey Allah'ın Rasulü, ümmetin için yağmur iste, çünkü onlar mahvoldular. Adama rüyasında denildi ki: Ömer'e git, ona selam söyle, size yağmur yağdırılacağını haber ver. Ve ona de ki: Akıllı Ol! Akıllı Ol! Adam Ömer'e geldi ve ona haber verdi. Bunun üzerine Ömer ağladı ve dedi ki: Ya Rabbi , ben ancak gücümün yetmediğini terkettim.'' Kaynak: İbnu Ebi Şeybe: El Musannef: 17/63-65

Bu kıssa da aynı şekilde içlerinde İbn Hacer’in de bulunduğu bazı zevat tarafından sahih addedilirken, alimlerden birçoğu da hadisi zayıf görmüştür. Fakat meselemiz bu değildir. Size göre Allahtan başka ilah edinme manasına gelen bir rivayet nasıl olur da hadis kitaplarında yer bulur, hatta sıhhati üzerinde ihtilaf edilir vs.

Bu hususta misalleri çoğaltmak mümkündür. Bunları sadece sizi biraz olsun düşünmeye sevketmek için yazıyorum. Aslında bu konu geniş olarak ele alınması gereken bir meseledir. Bunlar, şimdilik acil olarak kaleme aldığım şeylerdir. Eğer müzakerede bir hayır görürsek sürdürürüz. Ancak inatlaşma ve kendi görüşünü beğenip dayatmanın ötesinde bir şey görmezsek yazışmaktan vazgeçeceğimizi de şimdiden hatırlatalım. Velhamdulillahi rabbil alemin…



Bu kişiyle yazışmamız burada sona ermiştir. Görüldüğü üzere -herkesin kabul ettiği- Allah'tan başkasına dua etmenin şirk olduğuna dair umum bazı ayet ve hadisleri ve yine alimlerin aynı minvaldeki mücmel bazı sözlerini nakletmekten ve genel kaideleri zikretmekten öte bizzat konunun kendisine delalet eden bir delil getirmemiştir. Biz ise bizzat mevzunun kendisine delalet eden özel nakillerde bulunmaya çalıştık. Zira hususi meseleye umumi delillerle cevap vermek doğru bir usul değildir. Hangi mesele müzakere ediliyorsa bizzat o özel meseleye delalet eden şeyler delil getirilir. Çünkü delil -Cüveyni'nin Varakat'taki tanımıyla- "taleb edilen şeye götüren vasıtadır" Kişiyi matlubuna ulaştırmayan şey ise delil değildir vesselam...
Kendisi de bir kral olan Halife Memun Nadr bin Şumeyl (ra)'a şöyle demiştir:
يَا أَبَا الْحَسَنِ الْإِرْجَاءُ دِينُ الْمُلُوكِ
"Ey Ebu'l Hasen! İrca (Mürcielik) kralların dinidir!" (ed-Dulabi, el-Esma ve'l Kuna, no: 832; ayrıca Lalekai, es-Sunne, no: 2818)

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Yönetici
  • *****
  • İleti: 2022
  • Değerlendirme Puanı: +50/-0
Alıntı
(...) Şefaat meselesinde; (...) "küçük şirk veya bidat olan şefaat talebi" başlıklı yazınız var. Burada;

1-Bazılarının “Selefiyye” olarak tabir ettikleri, fırka-i naciyye ve Taifet’ul Mansura olan Ehli sünneti gerçek manada temsil eden, Şeyhulislam İbn Teymiye ve ashabının (İbn’ul Kayyim, İbnu Abdilhadi vb) ve sonraki dönemlerde Muhammed bin Abdilvehhab ve ashabının (Süleyman bin Abdillah, Abdurrahman bin Hasen, Abdullatif bin Abdirrahman, Ebu Batin vb Necd diyarı alimlerinin) sahip olduğu görüş: Bu amel, hakkında sahih bir nakil olmayan, selef nezdinde bilinmeyen bir ameldir, dolayısıyla bidattir. Bizzat şirk olmasa da şirke kapı açabilecek bir iştir.

2-Bu amelin caiz hatta müstehabb olduğu görüşü. Bu görüş seleften sahih bir yolla nakledilmediği gibi dört mezheb imamından ve talebelerinden, ilk dönem hadis, tefsir ve fıkıh imamlarından bunu savunan kimse bilinmemektedir. Ancak hadislerde övülen ilk üç hayırlı nesilden sonraki “halef” ulemasından birçoğu bunu tasvip etmişlerdir. Kadı İyaz, Nevevi, İbn Kudame, İbnu Hacer el-Heytemi, Gazzali, Subki vb müteahhirun (sonraki dönem) fakihleri bu kanaattedir.

yazınızda belirttiğiniz, ibni teymiye ve ashabının, ibni abdilvehhab ve ashabının bunu bidat olduğuna dair nakilleri verebilir misiniz? Şeyhül İslam İbni Teymiyenin, külliyat/1 deki açıklamalarını okudum... ama başka yerlerde bahsetmiş mi bilmiyorum ve muhammed bin abdilvehhabın buna dair sözlerini görmek istiyorum inşaAllah...

Sözün kısası ben bu konuda, (davetulbatıl ile olan münazaranızdan takip ettim) yani şefaat meselesinde; o fırkanın tahsis konusunda iftira attığını düşünüyorum adil olarak söyleyeyim. Ben de bu konuda sizin gibi düşünüyorum, ancak muhtemelen siz benden daha çok nakile rastladınız..Bunları düzenli olmasa da paylaşmanız mümkün mü?

Bu konuda biliyorum ki, ve okudum ki, İmam ibni Teymiye, ibni kayyım, İmam Muhammed b Abdulvehhab, aynen dediğiniz gibi, kabirlerden şefaat dilemeyi şirk olarak görüyorlar. Ve illetin onlara Allah'ın uluhiyeti veya rububiyetine ait olan bir vasfı veriyorlar... Hatta ibni kayyım medaric'te böyle yapanlara düşmanlık beslemeden ve onları tekfir etmeden müslüman olamayacağından bahseder (...)

Bismillahirrahmanirrahim,

1.kategoride bahsedilen imamların Rasulullahın kabri başında şefaat isteyenleri tekfir etmediklerinin en büyük göstergesi, 2.kategoride ismi geçen ve bu amele cevaz veren hatta müstehabb sayan alimleri tekfir etmemeleridir. İbn Teymiye bu amelin selef döneminde yapılmadığını yani bidat olduğunu söyledikten sonra şöyle demektedir:

“İmamlardan bildiğim hiç kimse İmam Malik'in, (Peygamberimizin) ölümünden sonra istiğfar ya da başka bir bir istekte bulunmayı müstehabb gördüğünü zikretmemiştir. Onun ve benzerlerinin açık sözleri buna muhaliftir. Bu tür şeyler ancak, müteahhir fukahadan bir taifenin zikrettiği hikayede mevcuttur. ” (Sırat-ı Mustakim, 2/289)

Müteahhirun fukahası dediği ise yukarda ismi geçen zatlardır ve bu imamları tekfir etmediği ve bilakis fakih olarak nitelendirdiği ortadadır. İbn Teymiye’nin sözünü şefaatla alakalı yazımızda nakletmiştik. Necd alimleri de aynı şekilde diğer alimleri şefaat konusundaki görüşlerinden ötürü tekfir etmediklerini açıkça beyan etmişlerdir. Muhammed bin Abdulvehhabın oğlu Şeyh Abdullah (rh.a) Mekkenin fethi günü yaptığı konuşmasında bunu açıkça belirtmiştir:

“İnsanları, haktan ve ona tabi olmaktan uzak tutmak için korkutmaya çalışan bir kimse şöyle derse: Siz; "Ya (ey) Allah’ın Rasulü! Senden şefaat taleb ediyorum!" diyen bir kimseyi, mutlak biçimde kanı dökülmesi mübah olan bir müşrik ilan ediyorsunuz  bu ise ümmetin çoğunluğunun özellikle de haleften olanların küfre düşmesini gerektirir çünkü (haleften olan kimselerin) tabi oldukları alimler bunun mendub olduğunu söylemekteler ve bunun aksini söyleyenleri de eleştirmektedirler.

Derim ki; Bu, bunu gerektirmez şöyle ki, bilindiği üzere: "Lazımu'l-mezheb leyse bi mezheb (mezhebin gerektirdiği, bizzat mezhep değildir)".
Örneğin sırf, rivayet olduğu üzere hadiste bahsi geçtiği biçimde Allah’ın uluv’undan ve yönünden bahsettiğimiz için mücessime sayılmayız. 

Bizden once ölmüş olanlar için, onlar bir ümmetdi gelip geçti deriz. Biz, hak davamızın kendisine ulaştığı ve yolun kendisi için netleştirildiği, hüccetin ikame edildiği (buna rağmen) kibir ve inat ile devam eden kimseden başkasını tekfir etmiyoruz. Bugün bizim kendileriyle savaştığımız kimselerin çoğunluğu Allah’a ortaklar koşmakta direten, dinin farzlarını eda etmeyi reddeden ve açıktan büyük günah ve yasaklanmış amellerde bulunanlardır. (Bu) çoğunluğun dışında kalanlarla ise ancak onların bu kimselere destek olmaları, onları benimsemeleri, onların sayılarını arttırmaları ve bize karşı savaşta onların yanında yer almaları sebebiyle savaşmaktayız. Bu durumda böyle kimseler de kendilerine karşı savaşılma gerekçesini üzerlerinde bulundurmuş olurlar. Biz, bizden önce yaşayıp da hataya düşmüş ancak masum (hata işlemekten korunmuş) olmadıkları gerekçesiyle mazeretli kabul edilmiş kimseleri mazeretli kabul etmekteyiz.”
(…)
“Mevzubahis kimseleri mazeret ehli saymakta bize bir mani yoktur ve bu kişilerin kafir olduğunu söylemiyoruz hakeza daha önceden bahsi geçen kimselerin bu hatasında ısrar etmiş dahi olsa, kendi zamanında bu meseleyle diliyle, kılıcıyla ve mızrağıyla başedebilecek kimsenin bulunmayışı sebebiyle işledikleri hatanın suçlusu olduğunu da söylemiyoruz. Çünkü ne hüccet kaim olunmuş ne de yol belirgenleştirilmiş onun için bilakis mevzubahis dönemin yazarlarının çoğunun eğilimi bu konulardaki sünnet ehl-i alimlerin görüşlerini toptan reddetmek şeklinde idi, herkim (alimlerin) sözlerine bakmış olsa daha kalbine bu görüş sirayet etmeden (o dönemin yazarları) buna muhalefette bulunur ve güvenilir kabul edilen kimseler, avama bu konulara bakmayı hepten yasaklar, kralların sultası kalbi (sünnete uygun) bu görüşü kabul eden kimseleri –Allah’ın diledikleri dışında- bundan engellerdi.”
(…)
“Bizler de bunun gibi; dini doğru olan, salih oluşu, ilmi, takvası ve zühdü herkesce bilinen, hayatı övgüye değer olan ve samimi çabalarını ümmete faydalı ilimler öğretmeye yada bu konularda yazmaya adayan hiç kimseyi bu yada şu konuda hataya düşmüş olsa dahi tekfir etmiyoruz. Örneğin İbni Hacer el-Heytemi ki onun ed-Durr el-Munazzam isimli eserinde ne söylediği tarafımızca bilinmektedir, yine de bu, onun büyük ilmini eksiltmez bu sebeple onun Şerh el-Erbain (40 Hadis Şerhi) ve ez-Zevacir (Büyük Günahlar) vb. kitaplarına büyük önem vermekteyiz ve o Müslüman alimlerinden biri olduğu için kitaplarında naklettiklerine itimat ediyoruz.” (ed-Durar’us Seniyye, 1/234-236’dan özetle aktarılmıştır.)

Görüldüğü gibi Necd davetine mensup alimler şefaat konusunda hüccet ikamesini şart koşmaktalar ve bu hususta farklı düşünen alimleri tekfir etmemekteler. Eğer bu amel mutlak manada büyük şirk olsaydı bu ameli yapan herkesi durumuna bakmaksızın tekfir ederlerdi. Fakat onların bu hususta duraksamaları bu konuyu kapalı meseleler arasında saydıklarını gösterir. Şöyle ki kabir başında Rasulullahtan şefaat taleb eden veya Heytemi gibi bunu müstehabb gören kişiler bu şefaat diledikleri zatın Allahın izni olmaksızın şefaat edebileceğine veyahut da “Şefaat ya Rasulullah” vb şekillerde uzaktan onlara dua ve nida ederek  onların gaybı bildiğine, dualara icabet edeceğine mi inanıyorlar, yoksa bütün bu şirklerden salim bir şekilde hayattaki birisine sesleniyormuşçasına kabrin başında ölüye sesleniyorlar? Bütün bunlar netleştirilmeden bu kişilerin tekfiri doğru olmaz, hüccet ikamesinden kasıd budur. Eğer bu tip şirk itikadlarına sahip oldukları ortaya çıkarsa hüccet ikamesine gerek olmadan bu amelleri yapanları tekfir ederiz.  Alimlerin mesela İbn Kayyım’ın bahsettiğiniz sözü gibi ölülerden şefaat taleb edenleri tekfir edici nitelikteki sözleri eğer dikkatli okunursa hep bu saydığımız şirk illetlerinin varlığıyla kayıtlıdır. O sözleri mutlak manada alırsak şu halde bu alimleri şirk olan bir ameli yapanları tekfir etmemekle, cehaleti özür görmekle suçlarız ki onlar böyle bir suçlamadan uzaktırlar. Zaten kabri başında Rasulullahtan şefaat taleb etmenin mücerred başlıbaşına bir şirk ameli olduğuna dair Kitap ve Sünnetten açık bir delil yoktur. Kişilerin deliller üzerinde yaptıkları şahsi yorumlar ise bizi ilgilendirmemektedir.

Ahiru davana enil hamdu lillahi rabbil alemin.

Kendisi de bir kral olan Halife Memun Nadr bin Şumeyl (ra)'a şöyle demiştir:
يَا أَبَا الْحَسَنِ الْإِرْجَاءُ دِينُ الْمُلُوكِ
"Ey Ebu'l Hasen! İrca (Mürcielik) kralların dinidir!" (ed-Dulabi, el-Esma ve'l Kuna, no: 832; ayrıca Lalekai, es-Sunne, no: 2818)

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Yönetici
  • *****
  • İleti: 2022
  • Değerlendirme Puanı: +50/-0
Alıntı yapılan:  İtirazcı
Bismillahirrahim

Yuce Allah soyle buyuruyor:

Hakkı batılla karıştırıp da bile bile hakkı gizlemeyin. (Bakara 42)

Bu konuda tartisip baya bi zaman konustuk we benimde we bir cok kisinin sapmasina sebep oldunuz bu konu ihtilafli olarak gostermeniz we ozelikle necd ulemanain da boyle dusundugunu soylemeniz iftiradir yaziyi okudugunuzda anlayacaksiniz insaAllah. Bu akide sufilerin akidelerinden bir fark yoktur.

Bu yaziyi belki yaptiginiz hatadan donersiniz we tewbe eder hakka tabi olursunuz diye paylasiyorum.

Her insan hata eder. Hata isleyenlerin en hayirlisi tewbe edenlerdir. (Tirmizi, Ibin Mace)

Her seyde bir hayir wardir bende yaptigim bu hatadan cok dersler cikardim. Sizin her seyi cidal olrak algilamaniz we her seyi biz biliriz mantigi we akidenizi kuran we sunnete gore degil de alimlerin sozlerine gore bina etmeniz en buyuk hatalaarinizdan dir buda sizin sapmaniza sebep oluyor sizin mantik su falan alim bunu diyeni tekfir etmedi demek ki bu buyuk sirkde dildir olsaydi tekfir ederdi gibi bir mantiginiz war bu islam dini degildir Hidayet Allah´tan

Yuce Allah soyle buyuruyor:

(Yahudiler) Allah’ı bırakıp, hahamlarını; (hıristiyanlar ise) rahiplerini ve Meryem oğlu Mesih’i rab edindiler. Oysa, bunlar da ancak, bir olan Allah’a ibadet etmekle emrolunmuşlardır. O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur. O, onların ortak koştukları her şeyden uzaktır. (Tewbe 31)

Yoksa, Allah'ın dinde izin vermediği bir şeyi onlara kanun kılacak ortakları mı vardır? (Sura 21)

Allah subhanehu şöyle demiştir: Kıyamet gününe kadar ona cevap veremeyecek olana dua edenden daha fazla sapıklık (ve dalalet) üzere olan kim olabilir ki? Onlar (dua edilen ölü şeyler) onlara dua edenlerin dualarından habersizdirler (Ahkaf 5).

Eğer onları çağırsanız, onlar sizi duymazlar. Duysalar bile size cevap vermezler. Kıyamet günü sizin şirkini reddederler (sizi tekfir ederler)… (Fatır 14)

” İnsanlar seni terk etse bile sen, selefin hal ve haberlerine sarıl. Sana karşı yaldızlı sözlerle konuşsalar da kendi görüşüne göre ahkam kesenlerden sakın!..”

İbni Kayyim İ’lamu’l-Muvakkiin

Kendi nefsine ogut weren kimseye dosen gorew alimlerin ortaya koyduklri kitaplari okuyup, onlara bakinca onlarin goruslerini ogrenince, hemen bunlari ALLAH´IN KITABIYLA, RASULUNUN SUNNETINE ARZ ETMELERIDIR.

Şeyh Abdullatif bin Abdurrahman bin Hasen Rahimehullah şöyle diyor;

Bunun cevabı ise şöyle söylenmesidir; Muteahhirin fukahadan bir taife bu kıssayı (Utbi kıssası) zikretmiş, ancak onlardan başka kendilerine tabi olunan alimler ve onların ashabı ve mezheblerde mevki sahibi olanlar gibi kendilerine itimat edilen ve kendilerine tabi olunanlardan kimse bu kıssayı zikretmedi. (Seyh kastettiği alimlerin isimlerini uzunca zikrediyor)

Bu hikayeyi zikredenlerin bazıları onu isnadsız rivayet ediyorlar. Bazıları ise Muhammed bin Harb el-Hilali’den rivayet ediyorlar. Bazıları ise onu Muhammed bin Harb’den oda ebu Hasan el-Zağferaniden o da Arabiden zikrediyor (kıssada zikrediler Arabi). İmam Beyhaki de onu Muzlim (kendisinde mechul kişilerin olduğu) bir senedle Muhammed bin Ruh bin Zeyd el-Basri den o da ebu Harb el-Hilali den rivayet ediyor ve diyorki; Arabi, hac etti... ve daha önce zikredilen kıssayı zikrediyor, ve rivayetine bazı yalancıları isnad olarak ekliyor ta ki Ali bin ebu Talibe (RadiyAllahu anh) dayandırana kadar. Aynı ebu-l Hasan Ali bin İbrahim bin Abdurrahman el-Kerhinin Muhammed bin Aliden oda Ahmed bin Muhammed bin Heysem et-Tai den oda babasının babası Seleme bin Kuheylden o da ebu Sadıkdan o da Ali bin Ebu Talib den rivayet ettiği gibi. Daha önce geçeni zikrediyor.

Hafız ibni Abdulhadi (İbni Teymiyyenin talebesi) diyorki; ‘’Bu haber münker ve uydurmadır. Kendisine itimat edilmez ve delil de olmaz. İsnadı ise karanlikların ardında karanlıktır. (isnadda adi geçen) el-Heysem, Ahmed bin Muhammed bin Heysemin dedesidir. Onun ibni Ada et-Tai olduğunu zannediyorum. Eğer oysa kendisi Kezzab ve metruktur (yalancı ve terkedilmiş). O değilse mechuldur.’’

(Seyh bundan sonra alimlerin el-Heysem hakkındaki sözlerini zikrediyor. Bunlardan en çarpıcısı el-Heysem’in cariyesinden nakledilen şu sözdür; ‘’Benim sahibim gecenin büyük bir kısmını namaz kılarak geçirirdi. Sabah olduğu zaman ise oturur yalan söylerdi.’’ Ben de derim ki; nasıl olurda senedinde bu tür kişilerin bulunduğu bir rivayet, dinin aslında delil olarak kullanılır, ve bununla şefaat taleb etmenin cevazına delil getirilir?!

Bu kısımdan şeyh sonra bazılarının bu kıssayı zikreden alimlerin islamdaki mevkilerini delil getirerek bu alimlerin bu kıssayı senedsiz dahi olsa, kıssadan razı olarak zikrettiklerini delil getirdiklerini söylüyor ve imam Nevevinin sözüne açıklık getiriyor.)

(Seyh diyorki;) Şimdi velev ki bu hikayenin sabit olduğunu kabul etsek, yinede onda bu ahmağın iddia ettiği gibi enbiya ve salihlere dua etmeye ve onlardan hacetleri gidermeleri için talepte bulunmaya cevaz verecek bir delil yoktur. Arabilerin fiilleri ile delil getirilmez  ve onu sadece aklında bir musibete uğramış ve fehmi iflas etmiş bir kişi şeri bir delil olarak kabul eder. Ve aynı şekilde Utbinin nakli ve onun senedinde geçen adamlarda ilim adına hiç bir şey yoktur.

Daha önce geçtiği gibi ahkamın delilleri kitab sünnet ve icmadır. Muteber kıyas hakkında ve ondan başkasında ise ihtilaf vardır, delillerden hiçbirinde bu konuda bir şey yoktur ve ne alimlerden nede sahabe zamanından hayırlı asırların sonuna kadar bu konuda sabit bir şey yoktur. Ne istiğfar taleb etme hakkında nede ondan başkası hakkında.

(Seyh ibni Teymiyyeden bu konuda icma naklettikten sonra şöyle söylüyor); Ve ondan sonra, bu kıssada onun (Arabinin) Rasul’e bir şey sorduğu hakkında bir şey yoktur. Yaptığı şey onunla (Rasulle) tevessul etmesidir. Ve Rasulullah Salla Allahu aleyhi ve sellem ile tevessul meselesi ona dua, ondan istiğase ve onun şahsından bir şey taleb etme meselesi değildir. Muhakkak ki Allah şöyle dedi; ‘’Allah’tan başka günahları bağışlayacak yoktur.’’ Eğer Allah Subhanehu günahları bağışlama konusunda tek ise nasıl olurda mağfireti Allah Teala ve Takaddes’ten başkasından taleb edersin?
[Misbah uz-Zalam fi er-reddi ala men iftera ala Şeyh il-İmam Muhammed bin Abdulvehhab:306-316 sayfalarından özetle]

(İmam Nevevinin sözünde şu ibare geçiyor; و يستشفع به إلى الله . Burda İmam Nevevi ‘’isteşfea’’ kelimesini kullanıyor. Ancak kurduğu cümleye bakılırsa bazı cahillerin iddia ettiği gibi burda Rasulden şefaat taleb edilir sonucu çıkmaz. Bilakis diyorki, onunla (Rasul ile) Allah’tan şefaat taleb eder. Yani burda tevessül vardır, şirk olan Rasulden talepte bulunma değil. Şeyh Abdullatif’te bunu açıklıyor zaten.)

(Şeyh Abdullatif bin Abdurrahman Rahimehullah - Misbahuzzalam fi erreddi ala men kese ala şeyh el imam)




Cevap: Bismillahirrahmanirrahim,

Şeyh Abdullatif’in şu sözleri üzerinde düşünülmesini tavsiye ederim:


ثم ليس في الحكاية أنه سأل الرسول شيئًا، غايته أنه توسل به، ومسألة التوسل بذاته صلى الله عليه وسلم غير مسألة دعائه والاستغاثة به والطلب منه، وقد قال تعالى: {وَمَنْ يَغْفِرُ الذُّنُوبَ إِلَّا اللَّهُ} [آل عمران: 135] [آل عمران / 135] . فإذا كان الله هو المختص بمغفرة الذنوب، فكيف تطلب المغفرة من غيره تعالى وتقدس؟ .
وقد تقدم لهذا المعترض أنه قال: (وإنما الشرك طلب مغفرة الذنوب، وهداية القلوب، فجزم بأن هذا من الشرك) ؛ ثم رجع واحتج بها على الطلب من الرسول، كما قال البوصيري.


“Ve ondan sonra, bu kıssada onun (Arabinin) Rasul’e bir şey sorduğu hakkında bir şey yoktur. Yaptığı şey onunla (Rasulle) tevessul etmesidir. Ve Rasulullah Salla Allahu aleyhi ve sellem ile tevessul meselesi ona dua, ondan istiğase ve onun şahsından bir şey taleb etme meselesi değildir. Muhakkak ki Allah şöyle dedi; ‘’Allah’tan başka günahları bağışlayacak yoktur.’’ Eğer Allah Subhanehu günahları bağışlama konusunda tek ise nasıl olur da mağfireti Allah Teala ve Takaddes’ten başkasından taleb edersin? Bu itirazcının daha önce ”Şirk günahların bağışlanmasını, kalplere hidayet edilmesini taleb etmek gibi şeylerde olur” şeklinde bunun şirk olduğunu kabul eden sözleri geçmişti. Fakat daha sonra dönmüş ve tıpkı (Kaside-i Bürde yazarı) Busiri gibi Rasulden bizzat talepte bulunmaya bu kıssayla delil getirmiştir.”

ثم لو سلمنا ثبوت هذه الحكاية، فلا دليل فيها على ما ذهب إليه هذا الأحمق من تجويز دعاء الأنبياء والصالحين، وطلب الحوائج منهم

“Şimdi velev ki bu hikayenin sabit olduğunu kabul etsek, yine de onda bu ahmağın iddia ettiği gibi enbiya ve salihlere dua etmeye ve onlardan hacetleri gidermeleri için talepte bulunmaya cevaz verecek bir delil yoktur.”

Görüldüğü gibi şeyh Abdullatif’in kendisine reddiyede bulunduğu muteriz şirk dolu Kaside-i Bürde adlı şiiri ve şairini savunmaya çalışmakta ve Salihlere dua etmek, hatta onlardan istiğfar dilemek gibi açık şirk olan şeylerin dahi cevazına yol açacak sözler sarfetmektedir. Şeyh de bunlara cevaben Utbi kıssası ve bazı müteaahirun fukahanın bu kıssadan yaptığı istidlallerin zayıf olduğunu, velev ki bunlar sabit olsa bile bu itirazcının savunduğu şekilde şirk fiillerinin cevazına delil teşkil etmeyeceğini söylemektedir. Şeyh Abdullatif günümüzdeki bazı cahillerin yaptığı gibi bu bedevi kıssasında geçen şeyin büyük şirk değil bidat olan tevessül olduğunu söylemektedir. Halbuki o kıssada bedevi’nin Rasulullah’a hitaben
اشفع لي إلى ربي yani “Rabbim katında bana şefaatçi ol” dediğini bizzat Şeyh Abdullatif aynı yerde zikretmektedir. Zaten kıssanın siyakı açıktır, bedevi “Onlar nefislerine zulmettiklerinde sana gelseler ve Allahtan bağışlanma isteseler, Rasul de onlar için bağışlanma dileseydi…” mealindeki Nisa: 64 ayetini okumuş ve bu ayeti sünnete muhalif olarak Rasulullah’ın ölümünden sonra da tatbik etmiştir. Bu ise muhaliflerimizin şirk dediği şeyin ta kendisidir. Şimdi bu söz ve fiiller şeyhe göre şirk olmayan bir tevessüldür, peki bizim muhaliflerimize göre sadece tevessül müdür, yoksa şirkin bizzat kendisi midir? Bu muhalifler neden böyle alimlerin ibarelerinin sağını solunu kırparak kendilerine delil almaya çalışırlar? Halbuki açıkça görüldüğü üzere onların şirk dediği amele yani kabirde yatan zata seslenerek “bana şefaat et” demeye kendisinden nakil yaptıkları alim “tevessül” ismini vermektedir. Alimin bu meseleyi ele alma sebebi ise bu kıssadan yola çıkarak bidat olan tevessülün ötesindeki bizzat şirk olan ölüye dua etmek vb filleri meşrulaştırmaya çalışan kişileri reddetmektir. Ayrıca Şeyh Abdullatif Nevevi’nin وَيَسْتَشْفِعُ بِهِ إلَى رَبِّهِ sözüyle alakalı herhangi bir açıklama yapmamaktadır, bu tamamen bu yazıyı yazan her kimse onun yorumudur.


Diğer Necd alimleri de aynı şekilde Rasulullahtan kabri başında şefaat dilemeye cevaz veren alimleri bu görüşlerinden ötürü tekfir etmediklerini açıkça beyan etmişlerdir. Muhammed bin Abdulvehhabın oğlu Şeyh Abdullah (rh.a) Mekkenin fethi günü yaptığı konuşmasında bunu açıkça belirtmiştir:

“İnsanları, haktan ve ona tabi olmaktan uzak tutmak için korkutmaya çalışan bir kimse şöyle derse: Siz; "Ya (ey) Allah’ın Rasulü! Senden şefaat taleb ediyorum!" diyen bir kimseyi, mutlak biçimde kanı dökülmesi mübah olan bir müşrik ilan ediyorsunuz  bu ise ümmetin çoğunluğunun özellikle de haleften olanların küfre düşmesini gerektirir çünkü (haleften olan kimselerin) tabi oldukları alimler bunun mendub olduğunu söylemekteler ve bunun aksini söyleyenleri de eleştirmektedirler.

Derim ki; Bu, bunu gerektirmez şöyle ki, bilindiği üzere: "Lazımu'l-mezheb leyse bi mezheb (mezhebin gerektirdiği, bizzat mezhep değildir)".
Örneğin sırf, rivayet olduğu üzere hadiste bahsi geçtiği biçimde Allah’ın uluv’undan ve yönünden bahsettiğimiz için mücessime sayılmayız. 

Bizden once ölmüş olanlar için, onlar bir ümmetdi gelip geçti deriz. Biz, hak davamızın kendisine ulaştığı ve yolun kendisi için netleştirildiği, hüccetin ikame edildiği (buna rağmen) kibir ve inat ile devam eden kimseden başkasını tekfir etmiyoruz. Bugün bizim kendileriyle savaştığımız kimselerin çoğunluğu Allah’a ortaklar koşmakta direten, dinin farzlarını eda etmeyi reddeden ve açıktan büyük günah ve yasaklanmış amellerde bulunanlardır. (Bu) çoğunluğun dışında kalanlarla ise ancak onların bu kimselere destek olmaları, onları benimsemeleri, onların sayılarını arttırmaları ve bize karşı savaşta onların yanında yer almaları sebebiyle savaşmaktayız. Bu durumda böyle kimseler de kendilerine karşı savaşılma gerekçesini üzerlerinde bulundurmuş olurlar. Biz, bizden önce yaşayıp da hataya düşmüş ancak masum (hata işlemekten korunmuş) olmadıkları gerekçesiyle mazeretli kabul edilmiş kimseleri mazeretli kabul etmekteyiz.”
(…)
“Mevzubahis kimseleri mazeret ehli saymakta bize bir mani yoktur ve bu kişilerin kafir olduğunu söylemiyoruz hakeza daha önceden bahsi geçen kimselerin bu hatasında ısrar etmiş dahi olsa, kendi zamanında bu meseleyle diliyle, kılıcıyla ve mızrağıyla başedebilecek kimsenin bulunmayışı sebebiyle işledikleri hatanın suçlusu olduğunu da söylemiyoruz. Çünkü ne hüccet kaim olunmuş ne de yol belirgenleştirilmiş onun için bilakis mevzubahis dönemin yazarlarının çoğunun eğilimi bu konulardaki sünnet ehl-i alimlerin görüşlerini toptan reddetmek şeklinde idi, herkim (alimlerin) sözlerine bakmış olsa daha kalbine bu görüş sirayet etmeden (o dönemin yazarları) buna muhalefette bulunur ve güvenilir kabul edilen kimseler, avama bu konulara bakmayı hepten yasaklar, kralların sultası kalbi (sünnete uygun) bu görüşü kabul eden kimseleri –Allah’ın diledikleri dışında- bundan engellerdi.”
(…)
“Bizler de bunun gibi; dini doğru olan, salih oluşu, ilmi, takvası ve zühdü herkesce bilinen, hayatı övgüye değer olan ve samimi çabalarını ümmete faydalı ilimler öğretmeye yada bu konularda yazmaya adayan hiç kimseyi bu yada şu konuda hataya düşmüş olsa dahi tekfir etmiyoruz. Örneğin İbni Hacer el-Heytemi ki onun ed-Durr el-Munazzam isimli eserinde ne söylediği tarafımızca bilinmektedir, yine de bu, onun büyük ilmini eksiltmez bu sebeple onun Şerh el-Erbain (40 Hadis Şerhi) ve ez-Zevacir (Büyük Günahlar) vb. kitaplarına büyük önem vermekteyiz ve o Müslüman alimlerinden biri olduğu için kitaplarında naklettiklerine itimat ediyoruz.”

Görüldüğü gibi Necd davetine mensup alimler şefaat konusunda hüccet ikamesini şart koşmaktalar ve bu hususta farklı düşünen alimleri tekfir etmemekteler. Eğer bu amel mutlak manada büyük şirk olsaydı bu ameli yapan herkesi durumuna bakmaksızın tekfir ederlerdi. Fakat onların bu hususta duraksamaları bu konuyu kapalı meseleler arasında saydıklarını gösterir. Şöyle ki kabir başında Rasulullahtan şefaat taleb eden veya Heytemi gibi bunu müstehabb gören kişiler bu şefaat diledikleri zatın Allahın izni olmaksızın şefaat edebileceğine veyahut da “Şefaat ya Rasulullah” vb şekillerde uzaktan onlara dua ve nida ederek  onların gaybı bildiğine, dualara icabet edeceğine mi inanıyorlar, yoksa bütün bu şirklerden salim bir şekilde hayattaki birisine sesleniyormuşçasına kabrin başında ölüye sesleniyorlar? Bütün bunlar netleştirilmeden bu kişilerin tekfiri doğru olmaz, hüccet ikamesinden kasıd budur. Eğer bu tip şirk itikadlarına sahip oldukları ortaya çıkarsa hüccet ikamesine gerek olmadan bu amelleri yapanları tekfir ederiz. 

Kısacası üzerinde ihtilaf edilen meselenin bizzat kendisi olan kabirde yatan zata hitaben “bana şefaat et” şeklinde seslenmeyi ne Şeyh Abdullatif ne de başka hiçbir alim büyük şirk olarak kabul etmemekte, bunu bidat olan tevessül kapsamında değerlendirmektedirler. Halef ulemasından bazıları ise bunu müstehabb görmektedir. Mesele bundan ibarettir. Rasulullahtan kabri başında şefaat istemeye büyük şirk diyen kişilerin bu konuda dayandıkları hiçbir selefleri yoktur ve hiçbir alimden buna delalet eden açık bir söz getiremezler, getirmeleri de mümkün değildir. Eğer var diyorlarsa buyursun getirsinler! Bu noktada bizi alimleri rabb edinmekle suçlayanlar meseleleri birbirine karıştıranlardır. Çünkü biz Kitap ve Sünnetten açık delillerle sabit olan bir meseleyi alimin kavliyle tahsis etmiyoruz ki alimleri rabb edinme suçlamasını hakk edelim. Bizim yaptığımız büyük şirk olduğuna dair Kitap ve Sünnetten bir tek delil getirilemeyen bir meselede, alimlerin de buna şirk hükmü vermeme hususunda icma etmelerini ek bir delil olarak getirmekten ibarettir. Kaldı ki biz bir iki alimin sözünü delil almış değiliz ki, bütün alimlerin icmasını delil almışız. Biz biliyoruz ki hiçbir alim Rasulun kabri başında şefaat isteme fiiline büyük şirk dememiş ve bu fiile cevaz veren ulemayı tekfir etmemiştir. Eğer bu hususta tevakkuf etmek sapıklıksa hatta birilerinin iddia ettiği gibi küfürse, şu halde bütün ümmet haşa sapıklık ve küfür üzere icma etmiş demektir. Bu ise ümmetin dalalet üzere icma etmeyeceğini bildiren hadisleri yalanlamaktır.

Kısacası bu muhaliflerimiz iki seçenekle karşı karşıyadır:

1- Onlar ya Rasulullahtan kabri başında şefaat isteyenleri tekfir etmeyen alimleri -ki bunlar ümmetin tamamını teşkil etmektedir- tekfir edeceklerdir ki bu halde bütün ümmetin küfür üzere birleştiğini kabul ederek nassları yalanlamış olurlar.

2- Veyahut da İddialarına göre şirk olduğu açık olan bir amele şirk hükmü vermeyen alimleri tekfir etmeyip mazeretli sayacaklardır. Şu halde de müşrikleri tekfir etmeyen kişileri müslüman saymış olurlar ki bu da yine ittifakla küfürdür.


Yani Rasulullah’tan kabri başında şefaat dilemenin büyük şirk olduğunu iddia eden herkes, bu şekilde küfür ve dalalet olan iki seçenekle baş başadır. Bu çelişkilerden ancak bu iddialarından tevbe ederek kurtulabilirler. Vallahu a'lem.

Kendisi de bir kral olan Halife Memun Nadr bin Şumeyl (ra)'a şöyle demiştir:
يَا أَبَا الْحَسَنِ الْإِرْجَاءُ دِينُ الْمُلُوكِ
"Ey Ebu'l Hasen! İrca (Mürcielik) kralların dinidir!" (ed-Dulabi, el-Esma ve'l Kuna, no: 832; ayrıca Lalekai, es-Sunne, no: 2818)

 

Related Topics

  Konu / Başlatan Yanıt Son İleti
3 Yanıt
5121 Gösterim
Son İleti 21.11.2020, 23:11
Gönderen: Tevhid Ehli
10 Yanıt
8854 Gösterim
Son İleti 14.12.2020, 23:32
Gönderen: Tevhid Ehli
5 Yanıt
1582 Gösterim
Son İleti 21.01.2020, 17:23
Gönderen: Tevhid Ehli
0 Yanıt
172 Gösterim
Son İleti 18.11.2020, 22:59
Gönderen: Tevhid Ehli
1 Yanıt
105 Gösterim
Son İleti 12.02.2021, 06:54
Gönderen: Selefii