Darultawhid

Gönderen Konu: MEZHEP DEĞİŞTİRMENİN HÜKMÜ/İBNU TEYMİYYE  (Okunma sayısı 175 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimiçi Teymullah

  • Özel Üye
  • Yeni üye
  • *
  • İleti: 36
  • Değerlendirme Puanı: +1/-0
  • تَيْمُ الله اَلسَّلَفِي
بسم الله الرحمن الرحيم

Mezhep Değiştirmenin Hükmü

Şeyhu'l İslâm İbnu Teymiyye Rahmetullahi Aleyh

(el-Fetâvâ'l-Kubra, 4/409-417, Türkçe Baskı, Polen Yayınları)


20. Soru: Bu soru, şeyh, imam, âlim, Şeyhu’l-İslâm Takiyyuddin Ahmed b. Teymiyye’ye İsfahan’dan soruldu. Ondan, Necmuddin b. Hamdân’ın “Ri’âye” adlı kitabının sonunda söylediği “Bir kimse bir mezhebe bağlı olur da delilsiz, taklitsiz bir şekilde veya başka bir mazereti olmaksızın mezhebine muhalefet ederse onun bu yaptığına karşı çıkılır” sözünü açıklaması istenildi.

el-Kâfi, el-Muharrar, el-Mukni’, er-Ri’âye, el-Hulâsa ve el-Hidâye adlı eserlerde geçip de hakkında iki rivâyet veya vecih aktarılan, ancak hangisinin doğru ve tercihe şayan olduğu zikredilmeyen, bu yüzden de hangi görüşü esas alacağımızı bilmediğimiz, bize karışık gelen ve hakkında bize soru sorulduğunda açıklayamadığımız bazı konuları açıklığa kavuşturunuz.


Cevap: Allah’a hamd olsun, içinde iki rivâyet veya iki vecih zikredilip de sahih görüşün belirtilmediği bu kitaplara gelince; ilim talebesinin doğru olan görüşü başka kitaplardan öğrenme imkânı vardır. Kadı Ebû Ya’la’nın “Ta’lîk” kitabı, Ebu’l-Hattâb’ın “İntisâr” kitabı, İbn Akîl’in “Umdetu’l-Edille” kitabı, Kadı Ya’kûb el-Berzînî ile Ebu’l Hasan ez-Zâğuni’nin Ta’lîk’leri ve bunların dışında içinde ihtilaflı meselelerin ve râcih olan görüşün zikredildiği büyük kitaplar buna örnektir.

Bu kitapların içerdiği başlıca konular, muhtasar kitaplarda özetlenmiştir. Kadı Ebû Ya’la’nın “Ruûsu’l-Mesâil”, Şerif Ebû Ca’fer’in “Ruûsu’l-Mesâil”, Ebu’l-Hattâb’ın “Ruûsu’l-Mesâil” ve Kadı Ebu’l-Hüseyn’in “Ruûsu’l-Mesâil” adlı eserleri buna örnektir. Nakledildiği üzere “Muharrar”ın yazarı şeyh Ebu’l-Berekât, kendisine Ahmed’in zahir mezhebini[1] soran kimseye, “O, Ebu’l-Hattâb’ın ‘Ruûsu’l-Mesâil’ adlı eserinde tercih ettikleridir” derdi. Bu özelliği bilinen eserlerden bazıları da şunlardır: Şeyh Ebû Muhammed’in “el-Muğnî” kitabı, dedemiz Ebu’l-Berekât’a ait “Şerhu’l-Hidâye” kitabı ki “el-Hidâye” kitabını birçok kimse şerhetmiştir. Ebû Halîm en-Nehrevânî, Ebû Abdullah b. Teymiyye, Ebu’l-Berekât’ın amcası tefsir sahibi el-Hatîb, Ebu’l-Me’âlî b. Müneccâ ve Ebu’l-Bekâ en-Nehavî -ancak o, şerhini tamamlamamıştır- bunlardan bazılarıdır.

Arkadaşlar[2] sahih saydıkları rivâyetlerde ihtilaf ettiler. Kimileri bir rivayeti tashih ederken, başkaları da ayrı bir rivayeti tashih etmişlerdir. Bunu bilen kimseler bunu nakletmiştir. Kendi katında bir görüşün diğer görüşe göre tercihe şayan olduğu kimse, râcih olan görüşe tabi olmuştur. Ahmed’in mezhebini nakletme amacını güden bir kimse de onların sözünü ettikleri farklı rivayetleri, vecihleri ve tarikleri aktarmıştır. Nitekim Şâfiî’nin, Ebû Hanîfe’nin ve Mâlik’in arkadaşları da imamların mezheplerini/görüşlerini naklederler. Şüphesiz ki her mezhepte imamlardan farklı görüşler aktarılır ve imamların arkadaşları da imamların görüşlerini ve şer’an tercihe şayan olduğu bilinen görüşü öğrenmede kendi aralarında ihtilaf ederler.

Ahmed’in usulünü ve nasslarını bilen bir kimse, meselelerin genelinde onun racih görüşünü bilir. Şer’î deliller hakkında basireti bulunan kimse de şeriatta râcih olan görüşü bilir. Ahmed kitabı, sünneti, sahâbenin ve onlara güzelce uyan tabiinin sözlerini başkalarından daha iyi bilirdi. Bu yüzden başkalarında bulunduğu gibi neredeyse onun nassa aykırı olan bir görüşüne rastlanamaz. Ona ait (ona nisbet edilen) zayıf hiçbir kavli yoktur ki onun mezhebinde daha kuvvetli olan görüşe uygun olan bir görüş bulunmasın.[3] Görüşünün farklı şekillerde nakledilmeyip de onun tek kaldığı konuların çoğunda savunduğu görüş, râcih olan görüş olmaktadır. İfrâd ve kıran haccını feshedip temettu haccına geçmenin caizliğini savunması, -yolculukta yapılan vasiyet gibi- ihtiyaç anında zımmîlerin Müslümanların üzerine ettiği şahitliği kabul etmesi, tevbe edinceye dek zinakâr kadınla evlenmeyi haram sayması, kölenin şahitliğinin caizliğini savunması, sünnete uygun olarak teyemmüm eden kimsenin tek bir darbeyle bileklerini meshedeceğini söylemesi, istihaze kanı gören kadının (hayızlı günlerini belirlemek için) kimi zaman hayız konusundaki âdetini, kimi zaman kanların arasında ayrım yapmayı ve kimi zamanda kadınların genelinin bu konudaki âdetini esas alacağını belirtmesi buna örnektir. Şüphesiz ki istihazeli kadının durumu hakkında Nebî’den (sallAllahu aleyhi ve sellem) üç farklı sünnet rivayet edilmiştir. Ahmed, başkalarından ayrı olarak bu üç sünnetle amel etmiştir. Yine bitkisiz/ağaçsız topraklar ile içinde ağaçlar bulunan topraklar konusunda musâkât ve muzâraa yapılabileceğini, tohumun arazi sahibi ile kiracının her ikisi veya sadece ikisinden biri tarafından karşılanmasının eşit olduğunu, icâre babından değil de ortaklık babından olsa bile kıyasa aykırı olmayan buna benzer şeylerin caizliğini belirtmesi buna örnektir. Bunun benzerleri de çoktur.

Bazı kimselerin, Mâlik’in Ahmed’in görüşüne uygun veya yakın bir görüş belirtmesine rağmen Ahmed’in Ebû Hanîfe ve Şâfiî’den farklı düşünmesi sebebiyle Ahmed’in tek kaldığını söylediği görüşlere gelince ki bu görüşler/konular, Herrâsî’nin onu reddetmek amacıyla eser telif ettiği ve İbn Akîl, Kadı Ebû Ya’la es-Sağîr, Ebu’l-Ferec b. Cevzî ve Ebû Muhammed b. Müsennâ gibi bir topluluğun desteklediği görüşlerdir. Bu konuların çoğunda Mâlik’in ve Ahmed’in görüşü, diğer görüşten daha çok tercihe şayan olmaktadır. Diğer görüşün daha çok tercihe şayan olduğu durumlarda ise ilgili konuda Ahmed’in görüşü farklılık arzetmektedir. Zekâtı ve şufa hakkını düşüren hilelerin ve buna benzer olarak faizi, hayâsızlıkları[4] vb. mübâh kılan hilelerin bâtıl sayılması, akitlerde amaçlara ve niyetlere i’tibar edilmesi, yeminler konusunda yeminin sebebine ve onu harekete geçirene ve bununla birlikte yemin edenin niyetine müracaat edilmesi, suç işleyenlerin üzerine hadlerin uygulanması -ki Nebî (sallAllâhu aleyhi ve sellem) ve raşid halifeleri, hadleri ikame ederlerdi. İçki kokusu, kusma ve buna benzer alametler sebebiyle içki içen kimseye had cezasını uygularlardı-, şartlar konusunda örfe i’tibar edilmesi ve örfî şartın, sözlü şart gibi kabul edilmesi, mutlak akitlerde insanların bildikleriyle yetinmek, insanların “alışveriş” olarak kabul ettiği şeyi “alışveriş”, “kiralama” kabul ettikleri şeyi “kiralama”, “hibe” kabul ettikleri şeyi “hibe”, “vakıf” kabul ettikleri şeyi “vakıf” kabul etmek ve bu konularda belirli bir söze i’tibar etmemek bu duruma örnektir. Bu durumun benzerleri çoktur.

Fasıl

Şeyh Necmuddin b. Hamdân’ın, “Bir kimse bir mezhebe bağlı olur da delilsiz, taklitsiz bir şekilde veya başka bir mazereti olmaksızın mezhebine muhalefet ederse, onun bu yaptığına karşı çıkılır” sözüne gelince; bu sözle iki anlam kastedilir:

Birincisi: Belirli bir mezhebe bağlanan, sonra da kendisine fetva veren başka bir âlimi taklit etmeksizin veya mezhebin aksine olan bir görüşü gerektiren bir delile dayanmaksızın ve ilgili fiili yapmasını mübâh kılacak şer’î bir mazeret olmaksızın mezhebine aykırı hareket eden kimse, kendi hevasına uymuş, ictihad veya taklit olmaksızın bir fiil işlemiş, şer’î bir mazeret olmaksızın haram bir iş yapmış olur ki bu bir münkerdir.

Şeyh Necmuddin’in (rahimehullah) kastettiği anlam da budur. İmam Ahmed ve başkaları da hiçbir kimsenin, bir şeyin vacip veya haram olduğuna inanmasından sonra kendi hevasına dayanarak o şeyin vâcip veya haram olmadığına inanmasının caiz olmadığına hükmetmiştir. Örneğin bir kimse, komşuluk şufa hakkının hak olduğuna inanarak onu talep eder. Ardından kendisinden komşuluk şufa hakkı talep edildiğinde onun sabit olmadığına inanır. Ya da örneğin bir kimse, ölünün kardeşi olur ve dede ile kardeşlerin mirası paylaşacağına inanır. Kendisi dede olduğunda ise dedenin ölenin kardeşleriyle mirası paylaşmasının gerekmediğine inanır. Ya da hükmü hakkında ihtilaf bulunan nebizin içilmesi, satranç oynamak, sema gösterisine katılmak gibi hükmü hakkında ihtilaf bulunan bazı şeyleri işleyen bir düşmanı bulunduğunda böyle bir kimseden uzak durulması ve ona karşı çıkılması gerektiğine inanır. Bu işleri onun bir dostu yaptığında ise bu konuların ictihadî meseleler olduklarına ve bunları işleyen kimseye karşı çıkılamayacağına inanır. İnancında bir şeyin helalliği ve haramlığı, vacipliği ve sorumluluğun dışına çıkması, hevasına bağlı olan böyle bir kimse kınanmıştır, cerhedilmiştir ve adalet sıfatlarının dışına çıkmıştır. Ahmed ve başkaları, bu işin caiz olmadığına hükmetmiştir.

Bir kimse, bildiği ve anladığı ayrıntılı delillere dayanarak veya ilgili konuda bir kimsenin diğerinden daha bilgili olduğunu veya söylediği şeylerde[5] diğerinden daha çok Allah’tan korktuğunu görerek bir görüşün diğer görüşten daha çok tercihe şayan olması gerektiğini anlarsa sonra da bu tür sebeplerden dolayı bir görüşü terk edip başka bir görüşe tutunursa onun böyle yapması caiz; hatta vâcip olur.
İmam Ahmed bunu açıkça belirtmiştir. İbn Hamdân’ın sözünü ettiği şeyde kastedilen anlam, birinci kısımdır. Bu yüzden İbn Hamdân, “Bir kimse bir mezhebe bağlı olur da delilsiz, taklitsiz bir şekilde veya başka bir mazereti olmaksızın mezhebine muhalefet ederse, onun bu yaptığına karşı çıkılır” demiştir. Onun bu sözü, tercihe şayan görüşü kendisine belli eden bir delile veya mezhebine aykırı olan görüşü taklid etmesini caiz kılan bir taklide veya -ilgili mazerete benzer bir mazeret sebebiyle mübâh kılınan- bir yasağı mubah kılan şer’i bir mazerete dayanarak mezhebine aykırı davranan kimseye karşı çıkılmayacağına delalet eder.

Burada, onun kastettiği zannedilen ama gerçekte kastetmediği ikinci bir konu vardır. Biz, onun bu anlamı/konuyu kastetmiş olduğunu varsayarak bu konudan söz edeceğiz. O konu da “Bir mezhebe bağlı olan kimsenin o mezhebi terk edemeyeceği” konusudur. Ahmed’in bazı arkadaşları bunu söylemiştir. Aynı şekilde bundan başka İbn Hamdân’ın ve başkalarının aktardıkları şeyler de öyledir. Onların aktardıkları bazı görüşler, aslında Ahmed’den nakledilmiş olmasa da Ahmed’in arkadaşları tarafından belirtilmiş olur. Yine Şafiî’nin, Mâlik’in ve Ebû Hanife’nin arkadaşlarına ait kitaplarda geçen görüşlerin pek çoğu, bu imamlardan nakledilmemiş olur ve aslında onların bazı arkadaşları tarafından zikredilmiş olur. Hatta bazen imamların görüşleri, bu aktarılan görüşlere aykırı olabilmektedir.

Bu meselenin aslı şudur: Avamdan bir kimsenin, belirli bir mezhebe bağlanması, onun azimetlerine ve ruhsatlarına tutunması gerekir mi?

Bu konuda Ahmed’in arkadaşlarının iki vechi vardır. Bu iki vecih, aynı zamanda Şâfiî’nin arkadaşlarına da ait iki vecihtir. Her iki mezhebin mensuplarının çoğu bunu vacip görmezler. Bunu vacip görenler ise “Bir kimse, belirli bir mezhebe bağlandığı takdirde ona bağlı olduğu veya başka görüşün bu mezhebin görüşüne bağlanmaktan daha evla olduğu kendisine belli olmadığı sürece onun hükümleri dışına çıkamaz” derler.

Hiç şüphe yok ki mezheplere bağlanmak ve onlardan ayrılmak, dînî olmayan bir konudan dolayı olduğunda -ki bir kimsenin, mal veya makam vb. gibi dünyevî bir menfaati elde etmek için ilgili mezhebe bağlanması buna örnektir- bu fiili işleyen kimse bundan dolayı övülmez; bilakis gerçekte kınanır. Kendisine intikal ettiği görüş, kendisinden intikal ettiği görüşten daha hayırlı olsa bile durum öyledir. Böyle bir kimsenin durumu, ancak dünyevî bir maslahat için Müslüman olan veya evleneceği bir kadın ya da elde edeceği bir dünyalık için Mekke’den Medine’ye hicret eden kimsenin durumu gibidir.

Nebî’nin (sallAllâhu aleyhi ve sellem) döneminde Ümmü Kays adında bir kadına hicret eden bir kimse vardı. Bu kimseye “Ümmü Kays’ın Muhaciri” denilirdi. Nebî (sallAllâhu aleyhi ve sellem), sahih bir hadiste geçtiği üzere minberde iken şöyle buyurdu: “Şüphesiz ki ameller niyetlere göredir. Herkese ancak niyet ettiği vardır. Dolayısıyla her kimin hicreti Allah ve Rasûlü’ne (doğru) ise onun hicreti Allah ve Rasûlü’ne olur. Her kimin hicreti de elde edeceği bir dünyalığa veya nikâhlanacağı bir kadına ise onun hicreti de hicret ettiği şeye olur.”[6]

Bir kimse, dînî bir sebepten dolayı bir görüşü terk edip diğerine intikal ederse; örneğin bir görüşün diğer görüşten daha çok tercihe şayan olduğunu anlarsa ve bu yüzden Allah’a ve Rasûlü’ne daha yakın olduğunu gördüğü görüşe geri dönerse, bu fiilinden dolayı sevap alır. Hatta bir konuda Allah’ın ve Rasûlü’nün hükmü kendisine belli olan her bir kimsenin, bu hükmü terk etmemesi ve Allah ile Rasûlü’nün hükmüne muhalefette hiç kimseye uymaması vaciptir. Şüphesiz ki Allah, herkese her halükârda Rasûlü’ne (sallAllâhu aleyhi ve sellem) itaat etmesini farz kılmıştır. Allah Teâlâ şöyle buyurdu: “Hayır, Rabbine andolsun ki, aralarında çıkan anlaşmazlık hususunda seni hakem kılıp sonra da verdiğin hükümden içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın onu kabullenmedikçe ve boyun eğip teslim olmadıkça iman etmiş olmazlar.” (Nisâ, 65), “De ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah çok bağışlayan, çok esirgeyendir.” (Âl-i İmrân, 31), “Bir mü’min erkek veya bir mü’min kadının, Allah ve Rasûlü bir emir ve hüküm verdiklerinde artık işlerinde bundan başkasını seçme hakları olamaz.” (Ahzâb, 36).

İmam Ahmed, Allah Rasûlü’ne (sallAllâhu aleyhi ve sellem) itaat etmekle ilgili bir eser telif etmiştir. Bu konuda Müslümanların imamları da hemfikirdir. İnsanlar ve cinlerden oluşan iki âlemin/topluluğun bütünüyle, her bir kimsenin gizli ve aşikâr her durumda Allah’a ve Rasûlü’ne itaat etmesi, Allah ve Rasûlü’nün helal kıldığı şeyleri helal kılması, Allah ve Rasûlü’nün haram kıldığı şeyleri haram sayması, Allah ve Rasûlü’nün vacip kıldığı şeyleri vacip kılması vaciptir. Ancak pek çok kimsenin bilmediği birtakım hükümlerin var olması hasebiyle insanlar, bu konularda bunları kendilerine öğretecek kimselere müracaat etmiştir. Zira müracaat ettikleri kimseler, Allah Rasûlü’nün (sallAllahu aleyhi ve sellem) sözlerini ve maksatlarını onlardan daha iyi biliyorlardı.

Müslümanların takip ettikleri imamlar, insanlar ile Rasûl’ün arasındaki araçlar, yollar ve rehberlerdir. İmamlar, Rasûl’ün dediklerini müslümanlara tebliğ ederler ve kendi ictihad ve kapasitelerine göre onun maksadını onlara anlatırlar. Allah da bazen bir âlime, başkasına vermediği ilmi ve anlayışı verir.

Diğer âlim de başka bir konuda o âlimin sahip olmadığı ilme sahip olabilir. Allah Teâlâ şöyle buyurdu: “Davud’u ve Süleyman’ı da an. Bir zamanlar, (zarar görmüş) bir ekin konusunda hüküm veriyorlardı. Bir topluluğun koyun sürüsü, geceleyin başıboş bir vaziyette bu ekinin içine dağılıp ziyan vermişti. Biz de onların hükmüne tanık idik. Süleyman’ın dava konusunu iyi anlamasını sağladık. Her birine de hükmetme yeteneği ve ilim verdik.” (Enbiyâ, 78-79)

İşte bunlar değerli iki peygamberdir. İkisi, tek bir konuda hüküm verdiler. Allah da anlayışı ikisinden birine özgü kıldı ve her ikisini övdü. “Âlimler de peygamberlerin varisleridir.”[7] Alimlerin hükümler konusunda ictihad etmeleri, Kâbe’nin yönünü bulmaya çalışanların ictihadı gibidir. Buna göre ortada dört kişi bulunursa ve bunların her biri, Kâbe’nin yöneldikleri tarafta var olduğuna inanarak bir gruba bir yöne doğru namaz kıldırırsa bu dört kimsenin kıldıkları namazlar sahih olur. Kâbe’nin yönüne doğru namaz kılan kimse ise gerçekte tek bir kimsedir ve bu kimse, doğruya isabet ettiği için iki ecir alır. Nitekim Sahîh’te geçtiği üzere Nebî (sallAllâhu aleyhi ve sellem), “Hâkim ictihad eder de isabet ederse iki ecir alır. Hatalı bir ictihadda bulunursa da bir ecir alır.” buyurdu.[8]

İnsanların çoğu, kendilerine belli olan durumun hükmüne dayanarak mezheplere ve hatta dinlere bağlanmışlardır. Şüphesiz ki insan, -çocuğun din konusunda anne babasına, efendisine ve memleket halkına tabi olduğu gibi- babasının veya efendisinin veya memleket halkının dini üzere yetişir. Bu kimse, bulûğa erdikten sonra da hak nerede olursa olsun Allah’a ve Rasûlü’ne itaate sarılmalıdır ve kendilerine, “Allah’ın indirdiklerine uyun!” denildiği zaman “Hayır! Biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz yola uyarız.” diyen kimselerden olmamalıdır. O hâlde kitaptan, sünnetten, Allah ve Rasûlü’ne itaatten yüz çevirip de kendi âdetine ve babası ile kavminin âdetine yönelen her bir kimse, azabı hak eden cahiliye ehlindendir. Aynı şekilde herhangi bir meselede Allah’ın, peygamberini kendisiyle gönderdiği hakkın, kendisine belli olmasından sonra bundan yüz çevirip kendi âdetine yönelen kimse kınanma ve ceza ehlinden olur.

Allah’ın ve Rasûlü’nün emirlerini öğrenmekten aciz olan, bu konularda ilim ve din ehline uyan ve başka âlimin savunduğu görüşün kendi görüşünden daha çok tercihe şayan olduğu kendisine belli olmayan kimse, övülen ve sevap alan bir kimsedir. Bundan dolayı kınanmaz ve cezalandırılmaz.

Eğer sadece bazı konularda olsa dâhi istidlalde bulunmaya ve râcih olan görüşü öğrenmeye güç yetirmesine rağmen bunu yapmayıp taklide yönelirse, bu durumda bu kimsenin hükmü hakkında ihtilaf edilmiştir. Ahmed’den nakledilen ve arkadaşlarının üzerinde bulunduğu görüşe göre bu kimse de günahkâr olur. Şâfiî ve arkadaşları da bu görüştedir. Muhammed b. Hasan’ın ve başkalarının, “Bu kimsenin taklit etmesi caizdir.” dedikleri aktarılmıştır. Bu taklidin mutlak olarak caiz olduğu söylendiği gibi “Daha bilgili olan kimse taklit edilebilir.” de denilmiştir.

Kimileri -Ebû İshâk’ın “el-Luma” adlı eserinde zikrettiği gibi- bu görüşü Ahmed’den nakletmiştir. Bunun Ahmed’den nakledilmesi ise bir hatadır. Şüphesiz ki Ahmed, bu görüşü sadece sahâbe hakkında söylemiştir ki bu konuda da ondan farklı görüşler aktarılmıştır.

Mâlik, Şâfiî, Süfyân, İshâk b. Râhuveyh ve Ebû Ubeyd gibi âlimlerin taklit edilmesine gelince; Ahmed, birçok yerde istidlale güç yetiren âlimin bu imamları taklit etmesinin caiz olmadığını belirtmiş ve “Beni taklit etmeyin. Mâlik’i, Şafiî’yi ve Sevrî’yi taklit etmeyin.” demiştir. O Şâfiî’yi sever ve överdi. İshâk’ı sever ve överdi. Mâlik’i, Sevrî’yi ve diğer imamları överdi. Avamdan kimseye de İshâk’a, Ebû Ubeyd’e, Ebû Sevr’e ve Ebû Mus’ab’a fetva sormasını emrederdi[9]
ve Ebû Dâvud, Osman b. Saîd, İbrahim el-Harbî, Ebû Bekir el-Esrem, Ebû Zur’a, Ebû Hâtim es-Sicistânî ve Müslim gibi âlim arkadaşlarına ve başkalarına, âlimlerden herhangi bir kimseyi taklit etmelerini yasaklardı ve “Asla; kitaba ve sünnete sarılın!” derdi.

 1. Rivâyetlerin arasındaki tercihe şayan görüşünü. (Çev.)
 2. Hanbelileri kastetmektedir. (Çev.)
 3. Bu cümlenin tercümesi düzeltilmiştir. Kitabın türkçesinde bu kısım şu şekilde tercüme edilmişti: “Genellikle onun zayıf bir görüşü bulunmasın da onun mezhebinde en güçlü olan görüşe uygun olan bir görüş bulunmasın.” Bundan kasıd şudur: İmam Ahmede bir konuda zayıf bir kavil nisbet edilse bile aynı meselede racih kavle uygun bir görüş de nakledilir. Zira malum olduğu üzere aynı meselede İmam Ahmed'den 2, 3 hatta daha fazla görüş rivayet edildiği vaki olmuştur. İmam Ahmed'den tek kavil olarak nakledilen zayıf bir görüş mevcut değildir. Vallahu a'lem.
 4. Bu kelime düzeltildi. Kitabın türkçesinde “hayasızlıktan” şeklinde yanlış tercüme edilmişti.
 5. Bu kısım düzeltildi, kitabın türkçesinde “söylediği şeyler” şeklinde eksik tercüme edilmişti.
 6. Buhârî, Bedü’l-Vahy, 1; Müslim, İmare, 155.
 7.  Ahmed b. Hanbel, Müsned, 5/196; Fethu'l-Bârî, 1/160; el-Mekâsidu'l-Hasene, 286.
 8. Buhâri, İ'tisâm 21; Müslim, Akdiye 15; Ebu Dâvud, Akdiye 2.
 9.  Bu kısımda düzeltildi. Kitabın türkçesinde “fetva vermesini emrederdi” şeklinde yanlış tercüme edilerek cümleden tam zıttına bir mananın anlaşılmasına sebebiyet verilmişti.

 

Related Topics

  Konu / Başlatan Yanıt Son İleti
30 Yanıt
7460 Gösterim
Son İleti 05.02.2021, 02:54
Gönderen: Izhâr'ud Dîn
0 Yanıt
3699 Gösterim
Son İleti 17.11.2018, 01:44
Gönderen: Izhâr'ud Dîn
0 Yanıt
116 Gösterim
Son İleti 24.01.2021, 13:06
Gönderen: Abdurahman
0 Yanıt
153 Gösterim
Son İleti 24.01.2021, 19:45
Gönderen: Teymullah
1 Yanıt
163 Gösterim
Son İleti 16.02.2021, 23:52
Gönderen: Tevhid Ehli