Darultawhid

Gönderen Konu: EMR-İ Bİ'L MA'RUF VE NEHY'İ AN'İL MÜNKER AHKAMI  (Okunma sayısı 573 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimiçi Selefii

  • Özel Üye
  • Üye
  • *
  • İleti: 57
  • Değerlendirme Puanı: +0/-0


بسم الله الرحمن الرحيم

Emr-i Bi’l Ma’ruf Nehy-i An’il Münker Ahkamı

'’Emr-i Bi'l Ma'ruf ve Nehyi An'il Münker’’ dinin esası olan şer’i bir kaide ve vazifedir. Allah-u Teâlâ bu kaide üzerine dünyevi ve uhrevi hükümler bina etmiş ve kullarına bunu bir vazife olarak eda etmelerini emretmiştir. Bir çok ayet ve hadis bu vazifenin edâsının lüzumunu ve onu terk etmenin şiddetli bir ikab/ceza ve itabı/azarlamayı gerektireceğine işaret etmiştir. Şer’i nasların ve ulemanın bu vazifeyi eda etmenin lüzumu hakkında söylediklerini genel bir çerçeveden değerlendirdiğimizde ma'rufu emretme ve münkerden nehyetme vazifesinin hayati bir öneme haiz olduğunu, bu vazifenin edasının celb edeceği maslahatların, ihmâl ve terk edilmesiyle de ortaya çıkacak fesad ve zararların, ferdin ötesinde topluma yönelik olduğunu müşahade ederiz. Dolayısıyla İslâm toplumu/cemaati dünyevi ve uhrevi maslahatların celb edilmesi ve bu husustaki zararların def edilmesi hususunda Allah-u Teâlâ'nın bu emrini edâ etmeli ve ihmâl etmekten de sakınması gerekir. Tabi bu vazife Allah-u Teâlâ'nın sevdiği ve razı olduğu şer’i bir amel olması hasebiyle de ibadettir. İbadetlerin edâsının keyfiyeti, sıhhat ve vücub şartları ve sair hususlar da heva ve ibtida üzerine değil, Rasul'e ittiba üzerine mebni olması hasebiyle de bu vazifenin rükunleri, şartları, edasının keyfiyeti Rasul'den (sallallahu aleyhi ve sellem) alınmak zorundadır. Dolayısıyla bu önemli vazifenin edasında evvela yapılması gereken şey bu vazifenin ilmini öğrenmek ve ta'limini yapmaktır. Tâ ki hakka uyma adına bidatler ihdas edilmesin, Rahman'ın muradına ve rızasına tam olarak isabet edilsin ve bu vazife hakkıyla eda edilmiş olsun. Tabi bütün bunları burada zikrederken maksadımız ‘’Ma'rufu Emretme Münkerden Nehyetme’’ hakkında müstakil bir telif veya yazı kaleme almak değildir. Bilakis İslâm uleması bu hususta gerekli Te'lifâtları yapmış ve ilmi bir miras olarak bırakmışlardır. Bizde bu hususta onları bıraktığı ilimden faydalanacağız inşaAllah. Bu hususta hareket noktası olarak baz alacağımız kitab Ebu'l Ferec Abdurrahman İbnu'l Cevzi (rahimehullah'ın) "Minhacu’l-Kâsidîn ve Mufidu's-Sadıkin" kitabıdır. Şeyh bu eserinde "Emri Bi'l Ma'ruf ve Nehyi An’il Münker" başlığı altında bu ibadetin edasının, önemini, rükunlerini, şartlarını, mertebelerini ve sair diğer hususları zikretmiştir. Bizde bu bahsi burada zikredeceğiz. Sadece öncesinde "Emr-i Bi'l Ma'ruf ve Nehyi An'il Münker" terkibinin içinde geçen "Ma'ruf" ve "Münker" lafızlarının lügavi ve şer’i manalarına dair özet bazı izahlardan sonra da söz konusu kitaptan ilgili bölümü yayınlayacağız inşaAllah. Vallahu'l Muste’an.



Çevrimiçi Selefii

  • Özel Üye
  • Üye
  • *
  • İleti: 57
  • Değerlendirme Puanı: +0/-0
Ynt: Emr-i Bi’l Ma’ruf Nehy-i An’il Münker Ahkamı
« Yanıtla #1 : 21.01.2021, 15:06 »
MARUF VE MÜNKER LAFIZLARININ ANLAM VE MAHİYETİ

"Ma’rûf" lafzı lügat açısından (عَرَفَ) fiilinden müştak olup, "güzel görülüp tasvib edilen, yadırganmayan ve sıkıntı duyulmayan şey'' dir. Münkerin zıddıdır. Münker ise lügatte (نَكَرَ) kökünden türemiş ism-i mef’ul olup; "çirkin görülüp tasvip edilmeyen, yadırganan, sıkıntı duyulan şey" demektir.

İsfehani (rahimehullah) şöyle der: "Ma'ruf, akıl ve şeriatla hasen (güzel ve münasib) olduğu bilinen her fiil için kullanılan bir isimdir. Münker ise akıl ve şeriatla kötü olduğu bilinen her fiile denir.’’ (Müfredat s.693)

Buna göre şeriatın ve aklın tasvib ettiği bütün söz ve fiiller ma'ruf kapsamına girerken, şeriat ve aklın tasvib etmeyip, rıza göstermediği ve reddettiği bütün söz ve fiillerde münker kapsamına girmektedir. Bu i'tibarla ma'ruf ve münkerin ne olduğunun tespitinde ölçü şeriat ve selim akıldır. Şeriat bu hususta mutlak bir ölçüdür. Akla gelince akıl bu hususta mutlak bir ölçü değildir. Bilakis, burada akılla kastedilen şeriatın amaç ve maksadlarına vakıf, Ehli sünnetin kaidelerine mutabık olmakla beraber sarih olan, heva ve şehvet dürtüleriyle karışmaktan da selim kalmış olan akıldır. Yani akılla kastedilen kevni ve şer’i hakikatlerle mutabık olan sarih ve selim akıldır. Yoksa heva ve şehvet dürtüleriyle karışmış olan akıl değildir. Böyle bir akıl, ma'rufu ve münkeri tanımak bir yana, bizatihi kendisi münker konumuna gelmiş bir akıldır.

Ma'ruf ve münker kelimelerinin şer’i manası hakkında İbnu’l Esir (rahimehullah) şöyle der: "Ma’ruf: Allah'a itaat ve O'na yaklaşma, insanlara iyilik cinsinden bilinen her şeyi içine alan bir isimdir… Münker ise marufun zıddıdır. Oda şeri’atın kabih/çirkin gördüğü, haram kıldığı ve kerih saydığı her şeydir’’ (En-Nihaye 3/216 ve 5/115)
 
İmam Taberi (rahimehullah) da şöyle demiştir: “Ma’ruftan maksad şeriatın uygun gördüğü her söz ve iştir. Münkerden maksatta onun reddettiği her söz ve iştir.” (Taberi Tefsiri 2/335)

Buna göre ma'ruf lafzı şeriatte Allah-u Teâlâ'nın sevip razı olduğu, zahiri ve bâtıni bütün vacip, müstehab ve sünnetleri kapsarken, münker lafzı da Allah-u Teâlâ'nın sevmediği, buğzettiği ve nehyettiği zahiri ve bâtini bütün haramlar, mekruhlar ve şüphelilerdir. Burada ma'ruf ve münker kapsamına giren her bir meselenin kendisine göre bir derecesi ve mertebesi vardır. Buna dikkat edilmelidir. Allah-u A’lem

Çevrimiçi Selefii

  • Özel Üye
  • Üye
  • *
  • İleti: 57
  • Değerlendirme Puanı: +0/-0
Ynt: Emr-i Bi’l Ma’ruf Nehy-i An’il Münker Ahkamı
« Yanıtla #2 : 21.01.2021, 15:13 »
بسم الله الرحمن الرحيم



Ebu'l Ferec Abdurrahman İbnu'l Cevzi rahimehullah

MİNHACU'L KÂSİDİN VE MUFİDU'S-SÂDİKÎN

(Emr-i bi'l-Ma'ruf ve Nehy-i an'il-Münker Bahsi 1. CİLT, SAYFA: 511 vd. Tahlil Yayınları)

Şüphesiz iyiliği emretmek ve kötülüğe engel olmak dinin en büyük esasıdır. Bu öyle bir esastır ki yüce Allah bütün peygamberleri bu işi ayakta tutmak için göndermiştir. İyiliği emretme ve kötülüğe engel olma görevi terk edilmiş, uygulanması ve nasıl yapılacağının öğrenilmesi ihmâl edilmiş olsa peygamberlik işlevsiz kalır, dîn yok olup gider, sapıklıklar her yere yayılır, fesad kol gezer ve ülkeler harap olurdu.
 
Şimdilerde ise kalpleri, halka yağcılık yapma isteği istila etmiş, yaratıcıyı murakabe etme hâli kalplerden silinmiş ve insanlar hayvanlar gibi hiçbir kayda bağlı olmadan arzularına uyar hale gelmişler. Allah uğrunda bir kimsenin kendisini kınamasına aldıranların sayısı çok azalmıştır. ilmini öğretmeyi üzerine alarak veya uygulamak üzere kollarını sıvayarak bu fetret dönemini telafi edip gediği kapatmak için çaba sarfeden kişi, zamanın öldürdüğü bir sünneti diriltmekle ve bütün Allah’a yakınlık derecelerinin altında kalmış olduğu bir yakınlık amelini yaymakla halkın arasından seçilmiş biri olur. İşte biz söz konusu ettiğimiz bu ameli dört babta açıklayacağız.

Birinci Bab: İyiliği emretmenin ve kötülüğe engel olmanın vacipliği ve fazileti.

İkinci Bab: İyiliği emretmenin ve kötülüğe engel olmanın rükünleri ve şartları.
 
Üçüncü Bab: İyiliği emretmenin ve kötülüğe engel olma yerleri ve adet haline gelmiş bazı kötülükler.
 
Dördüncü Bab: Kamu yöneticilerinin iyiliği emretmeleri ve kötülüğe engel olmaları


Çevrimiçi Selefii

  • Özel Üye
  • Üye
  • *
  • İleti: 57
  • Değerlendirme Puanı: +0/-0
Ynt: EMR-İ Bİ'L MA'RUF VE NEHY'İ AN'İL MÜNKER AHKAMI
« Yanıtla #3 : 24.01.2021, 02:07 »
BİRİNCİ BAB

EMRİ-İ BİL MA’RUF VE NEHY-İ AN’İL MÜNKER’İN FARZİYETİ VE İHMALİNİN ZEMMEDİLMESİ


- Bu husustaki âyetlere gelince..

Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: ‘’Sizden hayra çağıran, iyiliği emredip kötülüğe engel olan bir topluluk bulunsun. İşte onlar kurtuluşa erenlerdir.” (Ali İmrân 104) Burada, iyiligi emretmenin ve kötülüğe engel olmanın farz-ı ayın değil, farz-ı kifâye olduğu ve bir grup insan tarafından bu görev yerine getirildiğinde farziyetin diğerlerinin uhdesinden düşeceği görülmektedir. Çünkü âyette yüce Allah “Hepiniz iyiliği emredin” buyurmadı, “Sizden hayra çağıran bir topluluk bulunsun.” buyurdu. O hâlde bir kişi veya bir grup bu görevi yerine getirdiği zaman diğerleri üzerindeki sorumluluk kalkar. Ayette kurtuluş, bu görevi yerine getiren ve yapanlara tahsis edilmiştir. Eğer hiç kimse bu görevi yapmazsa elbette onu yapmaya gücü yetenlerin hepsi günahkâr olur.

Başka bir âyette yüce Allah şöyle buyurmuştur: “Hepsi bir değildir; ehli kitap içinde istikamet sahibi bir topluluk vardır ki gece saatlerinde secdeye kapanarak Allah ’ın âyetlerini okurlar. Onlar, Allah’a ve âhiret gününe iman ederler, iyiliği emrederler, kötülüğe engel olurlar ve hayırlı işlerde yarışırlar. İşte bunlar salihlerdendir. ” (Ali imran 113-114) Yüce AIlah, burada sadece Allah’a ve âhiret gününe iman etmeleriyle onların salihlerden olacaklarını söylememiş, buna iyiliği emredip kötülüğe engel olmalarını da eklemiştir.

Yine, yüce Allah şöyle buyurmuştur: “Mümin erkeklerle mümin kadınlar birbirlerinin uelileridir. Onlar iyiliği emrederler, kötülüğe engel olurlar.’’ (Tevbe 71) Yüce Allah burada müminleri iyiliği emredenler olarak nitelendirmektedir. O halde iyiliği emretmeyi bırakan kişi bu ayette nitelenen müminlerin zümresinden değildir.

Başka bir yerde yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “İsrâiloğulları’ndan kâfir olanlar, Dâvud ve Meryem oğlu İsânın diliyle lânetlenmişlerdir. Bunun sebebi, isyan etmeleri ve sınırı aşmalarıdır. Onlar, işledikleri kötülükten birbirlerini vazgeçirmeye çalışmazlardı. Yaptıkları şey ne kötüdür!” (Mâide 78-79)
“Ey iman edenler! Adaleti titizlikle ayakta tutan; kendiniz, anababamz ve akrabanız aleyhinde de olsa Allah için şahitlik eden kimseler olun.”
(Nisâ,4/135) Bu husustaki âyetler pek çoktur.


- İyiliği emretmek ve kötülüğe engel olmakla ilgili hadislere gelince,
 
  - zalim ve günahkâr olan kişinin elinden tutmakla ilgili olanlar: Nu’mân b. Beşir radıyallâhu anhdan nakledildiğine göre iki parmağıyla kulaklarını göstererek Resülullâh sallallâhu aleyhi ve sellemin şöyle buyurduğunu işittiğini söylemiştir: “Allah’ın koymuş olduğu sınırlarına riayet eden kimse ile onları aşan ve onlar hakkında hileye başvuran kimseler bir gemide yolculuk eden insanlara benzer. Onlardan bir kısmı geminin en alt, ve en kötü katında, bir kısmı da en üst katında yolculuk yapmaktadır. Geminin alt katmda olanlar su almak istediklerinde üst kattan geçmekte ve oradakilere eziyet vermektedirler. Derler ki: payımıza düşen alt katta bir delik açsak da oradan su alsak ve böylece üst kattakilere eziyet vermesek! Şayet üst kattakiler onların yapmak istedikleri şey engel olmazlarsa hep birlikte helâk olurlar. Ancak onların ellerinden tutup egel olurlarsa hep birlikte kurtulurlar.” (Buhari)



- Yapılan şeyi inkâr etmekle ilgili olan hadisler:Ebü Saîd el-Hudri radıyallâhu anh şöyle anlatıyor: “Mervân, daha önce yapmadığı hâlde bir bayram günü minbere çıkıp namazdan önce hutbe vermeye başlayacaktı ki adamın biri kalkıp şöyle dedi: ‘’Ey Mervân, bu yaptığın sünnete aykırıdır. Daha önce çıkmadığın halde bayram günü minbere çıktın ve daha önce yapmadığın şekilde namazdan önce hutbeye başladım’’ O sırada Ebü Saîd el-Hudrî bu sözleri söyleyen adamın kim olduğunu sorunca, filan oğlu filandır, dediler. Bunun üzerinde dedi ki, bu adam üzerine düşen görevi yaptı. Ben, Resülullâh sallallâhu aleyhi ve sellemin şöyle buyurduğunu duymuştum: Sizden biri bir kötülük gördüğü zaman onu eliyle değiştirsin, eğer gücü yetmezse diliyle değiştirsin. Buna da gücü yetmezse kalbiyle buğz etsin. Bu ise imanın en zayıf noktasıdır.’’ (Müslim)

Bir keresinde Huzeyfe radıyallâhu anh’a yaşayan ölünün kim olduğu sorulunca şöyle cevap verdi: “Yaşayan ölü, kötülüğü ne eliyle ne diliyle ve ne de kalbiyle inkâr etmeyen kimsedir.”


- Kendisinden korkulan kişinin yaptığı kötülüğü inkâr etmekle ilgili olanlar: Ebü Saîd el-Hudrî radıyallâhu anhın naklettiğine göre Resülullâh sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Sizden birisi, Allah için hakkında söz söylenmesi gereken bir iş görüp de söz söylemeyerek sakın kendisini rezil etmesin. Allah azze ve celle ona şöyle buyurur: ‘’O iş hakkında söz söylemene engel olan neydi?’’ Adam der ki: ‘’ey Rabbim, insanlardan korktum!’’ Yüce Allah buyurur ki: ‘’Ben, korkulmaya daha lâyık olanım!”

İmam Ahmed İbni Ebî Adiyy -Süleymân- Ebü Nadra yoluyla Ebü Saîd el-Hudrî radıyallâhu anhdan naklettiği bir hadiste Resülullâh sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “İnsanlardan çekinmesi, sizden birinin gördüğü veya duyduğu bir hak konusunda söz söylemesine sakın engel olmasın!” Ebü Saîd dedi ki: keşke bu hadisi duymamış olsaydım!''
 
Bu hadis, zalim birinin evine girmek veya bayram günlerinde işlenen kötülüklere bakmak gibi, ortadan kaldırmaya gücünün yetmediği bir kötülüğe karışmanın hiç kimse için caiz olmadığına dikkat çekmektedir.

Yine Ebü Dâvudun, Ebü Saîd radıyallâhu anh’dan naklettiğine göre bir keresinde kendisine, cihadın en üstünü nedir,? diye sorulan Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’ şöyle cevap vermiştir: “Zalim bir sultanın yanında doğruyu söylemektir.”

Rebî b. Süleymân’ın naklettiğine göre İmam Şâfiî şöyle demiştir: “Amellerin en ağırı şu üç şeydir: Yanında az bir şey varken cömertlik etmek, yalnızken takvaya uygun davranmak ve kendisinden bir şey umulan ve korkulan birinin yanında doğruyu söylemek. ”



- İyiliği emretmek ve taraf tutmamak hususunda elinden geleni yapmakla ilgili hadisler: Abdullâh b. Amr radıyallâhu anhın naklettiğine göre Resülullâh sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Ümmetimin zalime ‘’sen zalimsin’’ demekten korktuğunu gördüğün zaman ıslah olmalarından ümidini kes.’’

İbni Mes'ud radıyallâhu anh’ın rivâyet ettiğine göre Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Sizden öncekilerden birisi günah işlediği zaman bir başkası tazir yoluyla ona engel olur, ertesi gün sanki dün onu günah işlerken görmemiş gibi onunla oturup yer içerdi. Allah onların bu durumunu görünce hepsinin kalplerini birbirine benzetti, sonra da Dâvud ve Meryem oğlu İsânın diliyle onlara lânet etti. Muhammed’in nefsini elinde tutana yemin ederim ki ya iyiliği emredip kötülüğe engel olur, aptallık edenin elinden tutup onu doğruya döndürürsünüz ya da Allah kalplerinizi birbirinize benzetir, sonra da onlara lânet ettiği gibi size de lânet eder.”

Mâlik b. Dînâr şöyle anlatıyor: “Evi erkek ve kadınlarla dolup taşan, onlara nasihat edip Allah’ın günlerini hatırlatan İsrâiloğullan’ndan bir haham vardı. Bir gün oğullarından birinin oraya gelen kadınlara kaş göz işareti yaptığını görür ve ona iki kere, yavaş ol oğlum, diye seslenir. O sırada oturduğu kürsüden düşer, iliği kesilir, gebe karısı çocuğunu düşürür ve daha sonra oğulları savaşta öldürülür. Allah azze ve celle İsrâiloğulları’nın peygamberine, o hahama gidip şunları söylemesini vahyeder: Benim için gazaplanmadığın sürece senin neslinden asla bir sıddîk çıkarmayacağım!”



- Gücü yettiği hâlde gördüğü kötülüğü inkâr etmeyenin günahı hakkındaki hadisler: Kays şöyle anlatıyor: “Ebu Bekir radıyallâhu anh, Allah’a hamd edip O’nu övdükten sonra şöyle dedi: ''Ey insanlar, sizler ‘’Ey iman edenler! Siz kendinize bakın. Siz doğru yolda olunca sapan kimse size zarar veremez.’’ âyetini okuyorsunuz. Bizler Resülullâh sallallâhu aleyhi ve sellemin şöyle buyurduğunu duyduk: İnsanlar kötülüğü görüp de onu değiştirmezlerse pek yakında Allah onların hepsini birden cezalandırır.”

Abdullah b. Cerîr’in babasından naklettiğine göre Resülullâh sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Aralarında sürekli günah işleyen bir adam bulunan ve onun yaptıklarına engel olmayan her topluluk Allah tarafından cezalandırılır.”

Ebü Hureyre radıyallâhu anhın naklettiğine göre Resülullâh sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Ya iyiliği emredip kötülüğe engel olursunuz ya da Allah kötülerinizi iyilerinize musallat eder ve iyileriniz bundan kurtulmak için dua ederler ama duaları kabul edilmez.”

Aişe radıyallâhu anhâ şöyle anlatıyor: “Bir keresinde Resülullâh sallallâhu aleyhi ve sellem nefes nefese eve girdi. Yüzünden onu bir şeyin bu hâle getirdiğini anladım. Hiç konuşmadan abdest alıp dışarı çıktı. Ben de odamın tavanına asılıp onu izledim. Minbere çıkıp Allah'a hamd-ü sena ettikten sonra şöyle buyurdu: ‘’Ey insanlar, şüphesiz ki Allah sizlere şöyle buyuruyor: Bana dua edip duanızı kabul etmeyeceğim, benden bir şey isteyip istediğiniz! vermeyeceğim ve benden yardım talep edip size yardım etmeyeceğim zaman gelmeden önce iyiliği emredin ve kötülüğe engel olun.”

İbni Mes’ud radıyallâhu anhın naklettiğine göre Hz. Peygamber sallal lâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Başınızdaki idareciler çoğalıp kadınlarınız haddi aştığı zaman hâliniz ne olacak! Dediler ki, bu söyledikleriniz olacak mı ey Allah’ın Rasulü? Buyurdu ki ‘’evet. Bundan daha kötüsü de olacak!’’ Dediler ki, ‘’bundan kötüsü nedir ey Allah’ın Rasulü?’’ Buyurdu ki, ‘’iyiliği emretmez ve kötülüğe engel olmaz hâle gelmenizdir.’’ Dediler ki, ‘’bu da olacak mı ey Allah’ın Rasulü? Buyurdu ki ‘’evet, bundan daha fazlası da olacak!’’ Dediler ki, ‘’fazlası nedir ey Allah’ın Rasulü’’? Buyurdu ki, ‘’iyiliği tanımaz ve kötülüğü inkâr etmez hâle gelmenizdir.’’ Dediler ki, bu da mı olacak? Buyurdu ki: ‘’evet, daha fazlası olacak! Aranızda iyilik kötü, kötülük ise iyilik sayılır hâle gelecek!”

Mâlik b. Dînâr şöyle söylemiştir: “Tevrat’ta şöyle yazdığını okudum: Günah işleyen bir komşusu olup da ona engel olmayan kişi onun yaptığı günaha ortak olur. ”

Mis’ar şöyle demiştir: “Bir meleğe bir şehri yere batırması emri verilir. Melek der ki: ‘’ey Rabbim, orada filanca âbid var!’’ Allah o meleğe şöyle vahyeder: ‘’İşe ondan başla! Çünkü onun yüzü benim için bir an olsun asla değişip sararmadı!”



Çevrimiçi Selefii

  • Özel Üye
  • Üye
  • *
  • İleti: 57
  • Değerlendirme Puanı: +0/-0
Ynt: EMR-İ Bİ'L MA'RUF VE NEHY'İ AN'İL MÜNKER AHKAMI
« Yanıtla #4 : 27.01.2021, 13:36 »
İKİNCİ BAB
İYİLİĞİ EMRETMENİN RÜKÜNLERİ VE ŞARTLARI


Bil ki, Emri bi'l ma'ruf ve nehyi an'il münker'i kapsayan hisbe'nin (uyarmanın) dört rüknü vardır:

1. Muhtesib (Uyaran)
2. Muhtesebun a’leyh (Uyarılan)
3. Muhtesebun fih (yasak ve uyarmayı gerektiren fiil)
4. İhtisab (uyarmak)

Bunlar dört rükündür ve bu dört rükünden her birinin de kendine göre şartları vardır.


1.) Rükün: Muhtesib (Hisbe Görevini Yerine Getiren Kişi)

Bu kimsede bazı şartların bulunması gerekir. Şöyle ki mükellef, müslüman ve işini yapmaya kâdir olmalıdır. Buna göre deli, çocuk ve kâfir bu işi yapamaz. Her ne kadar bu işi yapmaya izinli olmasalar bile toplumun her ferdi hisbe görevini yerine getirebilir. Fasık, köle ve kadın da hisbe yapabilir. Şimdi ortaya koyduğumuz şartları neden şart olarak kabul ettiğimizi ve dışarıda bıraktıklarımızı neden dışarıda bıraktığımızı açıklayalım.


1.) Şart Teklif

Birinci şart olan mükellefliğe gelince, bunu şart koşmanın sebebi gayet açıktır. Çünkü mükellef olmayan bir kimseye hiçbir emir lazım gelmez. Bizim zikrettiğimiz şartlardan kastımız vaciplik şartlarıdır. Fakat aklın mümkün görüp cevaz verdiği şeyi söyleyecek olursak, onun için kişinin sadece akıllı olması yeterlidir. Hatta mümeyyiz ve mürâhık (Buluğ yaşına yaklaşmış) olan çocuk mükellef olmasa bile bu işi yapabilir. Onun görmüş olduğu bir kötülüğü reddetme, şarabı dökme, müzik aletlerini kırma hakkı vardır. Çocuk bunları yapınca sevap kazanır ve hiç kimsenin mükellef olmadığı için ona engel olma hakkı yoktur. Çünkü bu, namaz ve namazda imamlık yapmak gibi, kişiyi Allah'a yaklaştıran bir ameldir ve çocuk da onu yapmaya ehildir. Bu işi yapmanın hükmü, kamu görevlerine atanmanınn hükmü gibi değildir ki mükelleflik şartı aransın. Bundan dolayı her ne kadar bir çeşit kamu görevi olsa bile biz emri bi'l ma'ruf ve nehyi an'il münker yapmanın köle ve toplumun diğer fertlerine bile gerekli olduğunu söyledik. Fakat bu görevi yerine getirmek için -müşriği öldürmek gibi- sadece iman sahibi olmak yeterlidir. Çocuğun bunu yapma hakkı vardır. Zira kişinin günah işlemesine engel olmak küfrüne engel olmak gibidir.



2.) Şart İman

İkinci şart olan iman şartına gelince, bunu şart koşmanın sebebi de açıktır. Çünkü bu görevi yerine getirmek dine yardımcı olmaktır. Dinin esasını inkâr eden ve din düşmanı olan bir kimse nasıl dine yardım etmeye yetkili olabilir? Çünkü bu kâfir zorla bir Müslüman’a engel olsa, onun bir Müslüman'ı zorlama hakkı yoktur. Kâfirin mertebesi bu değildir.



3.) Şart Adalet


Bazıları bir üçüncü şart olarak bu görevi yapacak olan kişinin âdil olması gerektiğini ileri sürmüşler ve şöyle demişlerdir: ''Fasık ve günah işleyen bir adamın muhtesib olma hakkı yoktur.''  Belki de onlar bu görüşlerinde yüce Allah'ın şu kavlini delil olarak kullanmışlardır: “İnsanlara iyiliği emredip kendinizi unutuyor musunuz?” (Bakara 44) Onların bir diğer delilleri de yüce Allahın  İsâ aleyhisselam’a vahyettiği şu sözlerdir: “Önce nefsine öğüt ver! Eger öğüdünü tutarsa o zaman insanlara öğüt ver. Aksi hâlde benden utan!”

Onlar kıyas yoluyla da görüşlerini isbata çalışmışlardır. Şöyle ki: ‘’Başkasına doğru yolu göstermek doğru yolu bulmanın bir şubesidir. Aynı şekilde, başkasını düzeltmek de düzelmenin bir şubesidir. Başkalarını ıslah etmeye çalışmak da salâh nisabının zekâtıdır. Kendisi salih olmayan bir kişi başkasını nasıl ıslah edebilir? Ağaç eğriyse gölgesi nasıl doğru olabilir?’’ Bütün bu sorular delil teşkil etmezler. Çünkü bunlar iyiliği emretmek için değil, onu yapmamayı reddetmek için söylenmiş sözlerdir. Doğru olan şey, fasık olan kişinin de hisbe görevini ifa etmesidir.

Buna delil olarak şunu söyleriz: ''Hisbe görevini yerine getirenlerin hepsinin bütün günahlardan uzak olmaları şart mıdır?'' Eğer bunun şart olduğu söylenirse o zaman icma delinmiş ve hisbe kapısı kapanmış olur. Çünkü ne sahâbe ne de mertebe olarak onlardan aşağıda olanlar masum değillerdir. Peygamberlerin masumluklarında bile ihtilaf vardır. Bu şarta küçük günahların dâhil olmadığını ve buna göre ipek elbise giyen birinin zinaya ve içki içmeye engel olabileceğini iddia ederlerse deriz ki; ''şarap içen birisi kâfirlere karşı gaza edebilir mi?'' Eğer bu sorumuza “hayır” cevabını verirlerse icmayı delmiş olurlar. Çünkü Müslümanlar’ın ordusunda iyiler olduğu gibi günahkârlar da vardır ve Onlar hiçbir şekilde gazaya çıkmaktan menedilmemişlerdir. Eğer sorumuza “evet” cevabı verirlerse deriz ki: ''şarap içen biri adam öldürmeye engel olabilir mi?’’ Eğer buna “hayır” cevabı verirlerse deriz ki: ''o hâlde bu adam ile ipek elbise giyen arasındaki fark nedir?’’ Çünkü ipek elbise giyenin şarap içen adama engel olmasını caiz görmüşlerdi. Adam öldürmek şarap içmeye kıyasla daha büyük bir günah olduğu gibi, şarap içmek de ipek elbise giymeye oranla daha büyük bir günahtır ve buna göre aralarında fark yoktur. Eğer “evet” cevabı verirler ve konuyu tafsilata döküp “bir günah işlemeye yeltenen herkesin ne onun bir benzerine ne de daha aşağı seviyede olanına engel olma hakkı yoktur, sadece daha üst seviyedekine engel olabilir” derlerse, Onların bu sözleri de tahakküm ve delilsizlikten başka bir şey değildir. İçki içenin zinaya ve adam öldürmeye engel olamayacağı düşünülemiyorsa aynı şekilde, zina edenin de içki içene engel olmaması düşünülemez. Hatta kişinin kendisi içki içtiği hâlde hizmetkârlarının içki içmelerine engel olması nasıl düşünülemez? Söz konusu kişi der ki: ''içki içmeyi bırakıp başkalarının içmesine de engel olmak benim görevim. Bu iki şeyden birinde Allah’a isyan etmem diğerinde de isyan etmemi gerektirmez. İçki içilmesine engel olmak bana vacipse benim içki içmemle bu vaciplik nasıl sakıt olur? Çünkü “Kendisi içki içmediği sürece başkalarının içki içmesine mâni olabilir, eğer kendisi içerse bu menetme görevi ondan sakıt olur.” demek mümkün değildir.

- Eğer “Buna göre birinin çıkıp şöyle söylemesi gerekir: Abdest almak ve namaz kılmak bana vacip oldu, namaz kılmasam bile abdest alırım.” denilirse buna cevaben deriz ki: Abdest gerekli olduğu gibi namaz kılmak da gereklidir. Abdest aldığı hâlde namaz kılmayan kişi iki farzdan birini yerine getirmiş olur ve alacağı ceza hem abdesti hem de namazı terk edenden daha az olur. O hâlde bırakın da içki içilmesine engel olmayıp kendisi de içen kişinin alacağı ceza, kendisi içtiği hâlde başkalarının içmesine engel olan kimseden daha büyük olsun! Nasıl böyle olmasın ki; abdest bizatihi amaç değil, namaz kılmak için bir araçtır ve namaz olmadan abdestin bir hükmü yoktur. Hisbe görevi de kişinin menettiği şeyi kendisinin yapmaması ve emre uymasında şart değildir. Bundan dolayı ikisi arasında bu yönden bir benzerlik yoktur.

- “Buna göre kişi yüzü örtülü bir kadınla zor kullanarak zina etmiş olsa ve kadın kendi tercihiyle yüzünü açsa adam da ona yüzünü örtmesini, çünkü yüzünü açmaya değil, zinaya zorlanıyorsun demiş olsa bu yapılan çirkin bir hisbedir.’’ denilirse şöyle cevap veririz:

Bunun çirkin olmasının sebebi, dizginiyle birlikte atı gaspedilen birinin gemini talep edip atından söz etmemesi gibi, daha önemli bir şey varken önemsiziyle meşgul olmaktır. Bil ki, fasığın iyiliği emretmesi ve kötülüğe engel olması, insanların onun fasık olduğunu bilmelerinden dolayı bir işe yaramaz. Ancak şarapları dökmesi ve müzik aletlerini kırmasında olduğu gibi, bizzat engel olmaya gücü yetiyorsa o zaman işe yarar.



4.) Şart Uyarıcının İmam Tarafından Yetkili Kılınmış Olmasıdır.

Bazıları da dördüncü bir şart olarak hisbe görevini yerine getiren kişinin sultan veya vali tarafından izinli olması gerektiğini söylemişler ve toplumun diğer fertlerinin bu görevi yapmasına cevaz vermemişlerdir. Bu şart fasid’tir. Çünkü daha önce zikretmiş olduğumuz âyetler ve hadisler bir kötülük karşısında susan herkesin âsi olacağını göstermektedir. Bu görevi yerine getirmek için sultandan yetki alınmasını şart koşmak aslı olmayan bir tahakkümdür/despotluktur. Şaşılacak şeydir ki, Rafızîler buna ilave olarak şöyle demişler dir: “Masum imam ortaya çıkmadıkça iyiliği emretmek caiz değildir.” Bunların söz söylemeye hakları yoktur. Hatta can ve mal konusundaki haklarını talep etmek üzere hâkimin huzuruna geldikleri zaman onlara şöyle cevap verilmelidir: “Size yardımcı olmak iyiliği emretmek ve haklarınızı size zulmedenlerden almak kötülüğe engel olmak bâbındandır. Sizin haklarınızı talep etmeniz de iyiliği emretme bâbmdandır. Oysa şimdi zulme engel olma ve hakları talep etme zamanı değildir. Çünkü masum imam henüz ortaya çıkmadı!”

- Şayet “İyiliği emretmek, emredilen kişi üzerinde egemenlik ve velayet yetkisini ispat etmek demektir. Bu yüzden, bir hak olmasına rağmen kâfirin müslüman hakkında böyle bir yetkisi sabit olmamıştır. Buna göre, sultanın yetki verdiği kişiler haricinde toplumun diğer fertlerinin bu görevi yapmaları doğru olmaz” denilirse şöyle deriz:

Kâfir, egemenlik ve gözetim unsurlarını içermesinden dolayı bu göreve getirilemez. Zelil olan kâfir, Müslüman’ı gözetim/tahakkum altında tutma izzetine nail olmayı hak etmez. Toplum içerisindeki diğer Müslüman fertler ise bu izzeti islâm dininden olmaları ve bilgileri sebebiyle hak ederler. Bu görevin egemenlik ve tahakkum/gözetim şerefini içermesi, öğretme şerefi gibi yetkiyle yapılmasına gerek bırakmaz. Çünkü cahilliğinden dolayı kötülük yapmaya yeltenen cahil birine haramları ve vacipleri öğretmede valinin iznine ihtiyaç olmadığı konusunda ihtilaf yoktur. Öğretme işinde kişilere doğruyu gösterme şerefi vardır. Kendisine bilgi verilen kişi ise cahil olmanın zilleti içerisindedir. Birisine bu konuları öğretmede sadece Müslüman olmak yeterli olduğu gibi kötülüğe engel olmakta da yeterlidir.

Sonuç olarak hisbe görevinin beş mertebesi vardır:

1- Ta’rif/bilgilendirmek
2- Latif/yumuşak sözlerle nasihat etmek
3- Ağır sözler söyleyip azarlamak. Burada ağır sözler söylemekten kastımız adama sövmek değil, aksine “ey cahil, ey ahmak, Allah’tan korkmuyor musun" gibi sözler söylemektir.
4- Müzik aletlerini kırmak ve şarapları dökmek gibi zor kullanarak engel olmak.
5- Korkutmak ve dövmekle tehdit etmek veya yaptığı kötülükten vazgeçinceye kadar adamı dövmek. Bu mertebe her şeyden önce sultanın yetkisine ihtiyaç duyar. Çünkü bazen bu dövme işi fitneye yol açabilir.

Selefi salihînin daimi bir şekilde, idarecilere karşı emri bi'l ma'ruf ve nehyi an'il münker yapmaları bu vazifeyi yapmakta idarecilerden izin almanın gerekli olmadığına icmalen taraftar olduklarına delâlet eder. Vali, kendisine iyiliği emreden birinden razı ise istenen de budur. Eğer böyle yapan birine kızarsa, bu kızgınlığı kötü bir şey olup reddedilmesi ve kendisinin uyarılması gerekir. Nasıl olur da bu hususta onu uyarmak için bir izne ihtiyaç olabilir? Bize nakledildiğine göre adamın biri kalkıp halife Mervânın yaptığı şeyin kötü olduğunu kendisine söylemiş, bunu işiten Ebü Saîd el-Hudrî radıyallâhu anh ise şöyle demiştir: “ Bu adam üzerine düşeni yaptı.” Eskiden birçok insan sultanlara nasihat eder ve onların yanında rahatça konuşurlar, sultanlar da iyi niyetli olduklarını bildikleri için onlara katlanırlardı. İleride onlara dair haberleri nakledeceğiz.


- “Acaba çocuk babasına, köle efendisine, karı kocasına ve halk yöneticiye karşı hisbe görevini yapabilir mi?” diye sorulursa şöyle deriz:

Bu yetki herkes için sabittir. Hisbenin beş mertebeden oluştuğunu söylemiştik. Çocuğun hisbesi ilk iki mertebede gerçekleşir ki biri babasını bilgilendirmek, diğeri de ona yumuşak bir şekilde nasihat etmektir. Yine, çocuğun beşinci mertebeden olmak üzere müzik aletini kırma, şarabı dökme, gaspedilen malı sahibine geri verme, duvarlardaki nakışlı suretleri silme hakkı vardır. Bu sıralamanın köle ve kadın hakkında da bu şekilde olması gerekir. Çünkü kölenin efendisi ve kadının kocası baba mertebesine yakındır. Halkın yönetici karşısındaki durumuna gelince, yöneticinin durumu babanınkinden daha önemlidir. Halkın yönetici karşısında, onu bilgilendirmek ve nasihat etmekten başka bir seçenekleri yoktur.



5.) Şart Kudret

Beşinci şart ise hisbe görevini yerine getirecek olan kişinin bunu yapmaya kâdir olmasıdır. Şurası açıktır ki âciz olan kişinin hisbe görevi ancak kalbiyle gerçekleşir. Hisbe görevinin sakıt olması sadece hissî acziyete bağlı değildir. Aksine, başına gelebilecek hoş olmayan bir durumdan korkmak da acizlik anlamına gelir. Aynı şekilde, kişi gördüğü kötülüğü reddetmesinin bir işe yaramayacagını anladığı zaman da hüküm budur. Buna göre İyiligi emreden kişi hakkında şu dört hâl ortaya çıkmaktadır:

1- Kötülüğün kendisinin sözü ve fiiliyle ortadan kalkacağını ve ona karşı bir kötülük yapılamayacağını bilirse yapılan çirkin işi reddedip engel olur.

2- Sözünün işe yaramayacağını ve bir şey söylediğinde dövüleceğini bilirse bu görev kendisinden sakıt olur.

3- Yapılan çirkin fiili reddetmenin bir işe yaramayacağını bilir ancak başına kötü bir şey gelmesinden korkmazsa faydasız olmasından dolayı iyiliği emretmesi gerekli değildir. Ancak İslâm şiarını izhar etmek ve dinin hükümlerini hatırlatmak için yapılması müstehap olur.

4- Başına kötü bir iş geleceğini, ancak müzik aletini kırmak ve şarabı dökmek örneklerinde olduğu gibi kendi fiiliyle o çirkin işin ortadan kalkacağını ve işin sonunda dövüleceğini anlarsa, zalim sultanın yanında doğruyu söylemenin fazileti hakkında zikrettiğimiz hadisten dolayı vaciplik ortadan kalkar ve geriye müstehaplık kalır.


- Eğer Yüce Allah’ın “Elinizle kendinizi tehlikeye atmayın.’’ (Bakara 195) kavli ne anlama geliyor?” diye sorulursa şöyle cevap veririz:

İbni Abbâs'ın belirttiğine göre bu âyette kastedilen şey Allah yolunda para harcamayı bırakmaktır. Berâ b. Azib’in dediğine göre bu âyetin anlamı, kişinin bir günah işledikten sonra “tövbem kabul edilmez” demesidir. Bir tek Müslüman’ın, öldürüleceğini bilse bile kâfirlerin saflarına hücum edip onlarla çarpışmasının caiz olduğu konusunda hiçbir ihtilaf yoktur. Çünkü bir Müslüman’ın bunu yapması kâfirlerin kalplerini kırar ve İslâm'ın delilinin ne kadar güçlü olduğunu onlara gösterir. Savaş sırasında bunu yapmak caiz olduğuna göre hisbe görevini yerine getirirken de caizdir. Fakat kişi, kendisini düşman önüne atan kör adam örneğinde olduğu gibi kâfir ordusunun saflarına saldırmasının onlara hiçbir zarar vermeyeceğini anlarsa o zaman bunu yapması haram olur ve âyetin umumi kapsamına girer. Aynı şekilde kişi, yanında bir kılıç ve elinde şarap kadehi bulunan bir fasıkı gören ve onun bu yaptığının kötü olduğunu söyleyip engel olmaya çalıştığında şarabını içip kılıcıyla kendisini öldüreceğini anlayan kimsenin hisbe görevini yerine getirmesi caiz olmaz. Çünkü bunu yapması, dinde kendisine canını feda etmesini gerektirecek kadar büyük bir kazanç sağlamaz. Söz konusu çirkin fiili ortadan kaldırmaya gücü yettiği veya yapacağı şeyin açık bir faydası olacağı takdirde olaya müdahil olması müstehap hale gelir. (Bu da ancak gelen tehlikenin sadece uyarıcının şahsına ait olması şartıyla caiz olur.) Kişi, hisbe görevini yerine getirdiği takdirde kendisiyle birlikte arkadaşları, akrabaları ve dostlarının da dövülecegini bilirse görevi yerine getirmesi caiz olmaz. Çünkü bu durumda o, yapacağı eylemin başka kötü sonuçlar doğuracak olması sebebiyle gördüğü çirkin fiile engel olamaz. Bu durumda ise kişinin kudretinden söz edilemez.

Buraya kadar dile getirdiğimiz “bilirse” sözüyle biz galip zandan başka bir şeyi kastetmiyoruz. Kişi galip zanla başına kötü bir iş geleceğini bilirse gördüğü kötülüğü reddetmesi ve engel olması kendisine vacip olmaz, Eğer galip zannıyla başına kötü bir şey gelmeyeceğini anlarsa o zaman bunu yapması vacip olur. Eğer bu hususta şüpheye düşerse şüphesiz ki sırf şüphenin bulunması vacipliği düşürmez. Korkakların hâline itibar edilmez. Çünkü korkak olan gerçekleşmeyecek olan şeyin vukuundan korkar. Başına kötü bir şey gelmesinin mümkün olmadığını sanan tedbirsiz ve deli dolu cesur kimselere de bu hususta itibar edilmez. Aksine, mutedil tabiatlı ve düzgün mizaçlı kimselere itibar edilir.

Yukarıda dile getirdiğimiz “kötü bir şey”den kastımız dövülmek veya öldürülmektir. Kişi dövülmeyip adına leke sürüleceğini ve şehirde herkes tarafından tanınıp meşhur olacağını anlarsa susmasına ruhsat verilmiştir. Çünkü böyle bir şeyin başa gelmesi, kalbe dövülmekten daha çok acı verir. Aynı şekilde, malının zorla gaspedileceğini anlarsa yine hüküm böyledir. Ancak bu iki durumda da gördüğü kötülüğe engel olması müstehap olarak kalmaya devam eder. Fakat küfredilmesi ve azarlanıp sövülmesi susmak için bir mazeret sayılmaz. Çünkü iyiliği emreden kişinin bu gibi şeylerle karşılaşması kaçınılmazdır.

- “Bir insan başka birinin uzvunu kesmeye kasdetse bundan dolayı onu öldürebilir mi?” sorusuna “Evet'' şeklinde cevab verilse ancak  ''nasıl olur da bir uzvun kesilmesi karşılığında can almaya kalkışılabilir?” diye itiraz edilse şöyle deriz: Onun bunu yapmasına engel olur ve onunla mücadele ederiz. Çünkü bizim amacımız sadece bir uzvu korumak değil, aksine bütün kötülüklerin yolunu kapatmaktır. Bir kötülük yapan kişiyi bundan vazgeçirmeye çalışırken onu öldürmek bir masiyet değildir. Fakat onun bir uzvu kesmesi masiyettir. O hâlde bu durum bir Müslüman’ın malına saldıran kişiye, ölümüne yol açacak şekilde engel olmaya benzer. Çünkü bunu yapmak caizdir. Bu, bir dirhem karşılığında bir can almak anlamına gelmez. Aksine, Müslümanlar’ın malını  haksız yere almak masiyet olduğu için buna cevaz verilmiştir. Bu masiyeti işleyen kişiye engel olmak isterken onu öldürmek masiyet değildir.


Çevrimiçi Selefii

  • Özel Üye
  • Üye
  • *
  • İleti: 57
  • Değerlendirme Puanı: +0/-0
Ynt: EMR-İ Bİ'L MA'RUF VE NEHY'İ AN'İL MÜNKER AHKAMI
« Yanıtla #5 : 30.01.2021, 12:20 »
2.) Rükün: Muhtesebun fih (yasak ve uyarmayı gerektiren fiil)


Hisbeye konu olan şey, hâlen mevcut olan, hisbe görevini yerine getiren tarafından araştırmaya gerek kalmaksızın açık bir şekilde görülen ve içtihada ihtiyaç olmadan münker olduğu bilinen her çeşit münker veya kötü fiildir. Şimdi, tarifte saydığımız dört şartı teker teker inceleyelim.

1- Hisbeye konu olan fiilin münker olmasından kastımız, vuku’unun şeri’ata göre haram sayılmasıdır. “Masiyet” değil de “münker” dememizin sebebi, bu lafzın masiyetten daha genel olmasıdır. Çünkü bir çocuğu veya deliyi şarap içerken gören kişinin görevi, şarabı dökmek ve ona engel olmaktır. Aynı şekilde, bir delinin başka deli bir kadınla veya bir hayvanla zina ettiğini gören kişinin onlara engel olması gerekir. Söz konusu fiil, deli hakkında bir masiyet değildir. O hâlde “münker” ifadesi “masiyet” lafzından daha doğru ve daha geneldir. Bunun umumluğuna küçük ve büyük günahları dâhil ettik.

2- Hisbeye konu olan fiilin hâlen mevcut olup devam etmesi. Bu ifade, bir miktar içtikten sonra şarap içmeyi bırakmış olan kişileri tarif dışında bırakır. Çünkü böyle bir adamı uyarmak kişilerin görevi değildir. Bu ifade aynı zamanda, ileride vuku bulacak bir içki içme eylemini de tarif dışına çıkarmaktadır. Şöyle ki, hâl karinesiyle bir adamın gece vakti içki içmeye niyetli olduğunu bilen kişinin, ona öğüt vermek dışında bir hisbe görevi yoktur. Eğer adamın böyle bir niyeti olmadığı biliniyorsa o zaman ona öğüt vermek de caiz olmaz. Çünkü böyle bir şey yapmak Müslüman’a kötü zan beslemek anlamına gelir.

3- Münkerin veya kötülüğün hisbe görevini yerine getiren tarafından araştırmaya gerek kalmaksızın açık bir şekilde görülmesi. İnsanların gözünden uzakta, evinde günah işleyen ve kapısını kapatan kişinin, müzik aletlerinin sesleri gibi dışarıdan geçenlerin duyabileceği şekilde olması haricinde evinde ne yaptığını araştırmak caiz değildir. Fakat evin yanından geçen biri söz konusu müzik sesini duyarsa eve girip müzik aletlerini kırma hakkı vardır. Aynı şekilde, içki içip sarhoş olmuş adamların kendi aralarında söyledikleri küfürlü sözleri işiten kimse bakar, eğer ortada içki kokusu varsa en doğrusu onlara engel olmanın caiz olmasıdır. Müzik aleti olarak kullanılan ud örtülü olsa hüküm yine aynıdır. Çünkü içkinin kokusundan anlaşılması gibi, ud da şeklinden belli olur. Fakat içinde içki bulunan kaplar fasık birinin elbisesinin altındaysa kabın içinde sirke olması ihtimalinden dolayı onIara ilişmek caiz olmaz. Hiç kimsenin böyle bir adama “Elbisenin altındakini bana göster, bakayım’’ deme hakkı yoktur. Çünkü böyle yapmak tecessüs (kişinin ayıbını araştırmak) sayılır.

4- Hisbeye konu olan şeyin içtihada ihtiyaç olmadan münker olduğunun bilinmesi. İçtihadı gerektiren hiçbir şey hisbe görevine dahil değildir. Hanefi olan birinin üzerine besmele çekilmemiş eti yiyen Şâfii mezhebinden olan birini uyarması caiz olmadığı gibi, Şâfii olan birinin sarhoşluk vermeyen nebizi içtiği için Hanefî olan adamı uyarması caiz olmaz. (1)






3.) Rükün: Muhtesebun a’leyh (Hisbeye Nesne Olan Kimse) 

Bir kişinin hisbeye konu olabilmesi için yasaklanmış olan fiilin kendisi hakkında münker olması şarttır. Bu hususta kişinin insan olması yeterlidir, mükellef olması şart değildir. Daha önce açıkladığımız gibi, çocuk şarap içmiş olsa ona engel olunur ve ergenliğe girmemiş olsa bile uyarılarak ona öğüt verilir. Çocuğun mümeyyiz olması şart değildir. Daha önce söylediğimiz gibi, deli bir adam deli bir kadınla veya bir hayvanla zina etmiş olsa ona engel olmak gerekir.

- “Hisbeye konu olan nesnenin canlı olmasıyla yetin (kifayet et), insan olmasını şart koşma. Çünkü bir hayvan ekinleri çiğneyip yemeye başlasa delinin zina etmesine engel olunduğu gibi, ona da engel oluruz.” denilirse şöyle deriz:

Hayvana engel olmayı “hisbe” olarak adlandırmanın bir anlamı yoktur. Çünkü hisbe, yüce Allah’ın (kamunun) hakkından dolayı bir münkere engel olmak ve fiili işleyen kişiyi münkere dalmaktan korumaktır. Biz, hayvanı korumak için ona engel oluyor değiliz. Aksine, Müslüman’ın malını korumak için bunu yapıyoruz.


------------------------------------------------
(1) İbn’ul Cevzi rahimehullah, Hanefilerin içtihadına dayanarak sarhoş etmeyen miktarda nebiz içen kimselerin inkar edilemeyeceğini ifade etmiş olsa da Hanefilerin zikrettiği bu görüş, zayıf delillere dayanan ve de “çoğu sarhoş edenin azı da haramdır” şeklindeki sahih hadislere muhalif olan merdud bir görüştür. Bu bakımdan nebiz içenler inkar edilir, hatta had cezasıyla cezalandırılır. İbnu Receb’in ifade ettiği gibi bu husus İmam Ahmed’den kesin nass olarak nakledilmiştir. Hadd cezası vurmak ise inkarın en yüksek mertebesidir. Bundan dolayı bu tarz zayıf delillere dayalı olarak ihtilaf edilen meselelerde inkar sözkonusu olur. (Bkz. Cami’ul Ulum ve’l Hikem, 34. Hadisin şerhi) Kısacası İbn’ul Cevzi rahimehullah’ın nebiz meselesini inkar edilmeyecek olan ihtilaflı konular arasında zikretmesi isabetli olmamıştır. Vallahu a’lem.

Çevrimiçi Selefii

  • Özel Üye
  • Üye
  • *
  • İleti: 57
  • Değerlendirme Puanı: +0/-0
Ynt: EMR-İ Bİ'L MA'RUF VE NEHY'İ AN'İL MÜNKER AHKAMI
« Yanıtla #6 : 03.02.2021, 13:25 »
4.) Rükün: İhtisab (Uyarmak-Hisbenin Kendisi)


Hisbenin birtakım dereceleri ve edepleri vardır. Söz konusu derecelerin ilki öğrenmek, sonra öğretmek, sonra engel olmak, sonra öğüt verip nasihat etmek, sonra ağır sözler söyleyip azarlamak, sonra işlenen fiili elle değiştirmek, sonra dövmekle tehdit etmek, sonra dövmek, sonra silah çekmek, sonra da yardımcılar ve askerler vasıtasıyla onu yenmeye çalışmaktır.

1- Derecelerin ilki öğrenmektir. Bununla kastımız münkerin nasıl cereyan ettiğini öğrenmek istemektir. Bu ise daha önce zikrettiğimiz tecessüs olup yasaklanmış bir eylemdir. Kişinin, müzik aletlerinin sesini duyabilmek için başkasının evini dinlemesi, içkinin kokusunu alabilmek için koklamaya kalkışması elbisenin altında müzik aleti olup olmadığını anlamak için eliyle yoklaması ve olan biteni kendisine haber vermek üzere komşularını istihbarat işinde kullanması doğru değildir. İki adil kişi, kendilerinden bilgi vermeleri istenmeksizin filanca adamın evinde şarap içtiğini veya evinde içilmek üzere hazırlanmış içki olduğunu söyleseler işte o zaman hisbe görevini yerine getiren kişinin o eve girme hakkı doğar ve izin alması gerekmez.


2- Öğretmek. Şüphesiz ki cahil kimse bir münkeri işlerken onun münker olduğunu bilmez. Eğer yaptığı şeyin münker olduğunu öğrenirse yapmaktan vazgeçer. Tıpkı namaz kılarken düzgün rüku ve secde yapmayan köylü adam gibi... Böyle birine güzelce konuyu öğretmek ve kıldığının namaz olmadığını ona yumuşak bir üslüpla anlatmak lazımdır. Adam namaz kılmak istemeseydi zaten namazı kökten bırakırdı. Kişinin cahil olduğunu kendisine söylemek de öğretmek kapsamına girer. Bir adama cahil olduğunu söylemek bir çeşit eziyettir. Mizaçlar, gerçek bir kusuru gizlemekten daha çok cahillik kusurunu örtmeye meyillidir. Çünkü cahillik nefsin suretindeki bir çirkinlik ve kalbin yüzündeki bir kara lekedir. Oysa avret mahallinin çirkinliği bedenin suretiyle ilgilidir. Nefis ise bedenden daha şereflidır ve onun çirkin olması bedenin çirkinliğinden daha kötüdür. İnsan, cahilliğinin ortaya çıkmasına çok daha fazla üzülür. Buna karşın bilgili olması onu sevindirdiği gibi, bilgili oluşunun başkası tarafından bilinmesi aldığı lezzeti daha da artırır. Eğer hisbe görevini yapan kişinin bu öğretmesi, karşısındakinin bir kusurunu ortaya çıkaracak ve kalbini kıracaksa o zaman işin bu yönünü telâfi etmek için onu yumuşaklıkla ele alıp hastalığını tedavi etmeli ve şöyle demelidir: ‘’Ey kardeşim, insan bilgili olarak doğmaz. Alimler bize öğretinceye kadar namazı nasıl kılacağımızı biz de bilmiyorduk. Belki senin yaşadığın köyde âlim yoktur veya olsa bile namazı anlatma ve açıklama hususunda ihmalkâr davranmıştır.’’  Bu şekilde gönül alıcı sözler söylenerek doğruyu öğretme işi ona eziyet  vermeksizin yapılmalıdır. Münker karşında susma sakıncasından kaçınıp yapmaması mümkünken onun yerine Müslüman’a eziyet verme sakınıncasını yapmayı yeğleyen kişi kanı idrarla yıkamış demektir. Dinle ilgisi olmayan bir hata görürse ona doğruyu öğretmesi gerekmez. Çünkü hatayı yapan senden bir bilgi öğrenir ama sana düşman olur. Fakat vermiş olduğun bilgiyi ganimet bileceğini ve sana düşman olmayacağını bilirsen bunu yapabilirsin. Böyle adamlar ise pek nadir bulunur.


3- Öğüt verip nasihat ederek münkere engel olmak ve münkeri işleyen adamın Allah'tan korkmasını söylemek. Bu sayılanlar, münker olduğunu bildiği hâlde kötü bir fiili işleyen veya içki içmeye, zulmetmeye ve gıybete devam eden kimseler gibi, yaptığı şeyin münker olduğunu bile bile onda ısrar edenler için geçerlidir. Böyle yapanlara ögüt verilmeli, Allah'tan korkması söylenmeli, yaptığı çirkin fiille ilgili azap tehditlerine dair hadisler okunmalı, selefîn hayat hikâyeleri ve takva sahiplerinin örnek davranışları anlatılmalıdır. Bütün bunları yaparken son derece şefkatli ve nazik olmalı, onu azarlayıp kızmamalı ve merhametle yaklaşmalıdır. Bu görevi yerine getiren kişi, karşısındaki adamın günaha girmesini kendisi için bir musibet olarak görmelidir. Çünkü Müslümanlar tek bir nefis gibidirler. İşte burada büyük bir tehlike vardır ki ondan sakınılması gerekir. Çünkü bu tehlike ölümcüldür. Söz konusu tehlike, bilgisi olan adamın bu cahile doğruyu öğretme anında bilgisi sayesinde kendisinin aziz ve karşısındakinin cahilliği sebebiyle zelil olduğunu zannetmesidir. Hatta bazen bu görevi yerine getirmeye çalışan kişi doğruyu öğretirken diğerini zelil kılmak ve bilginin şerefiyle ayrıcalıklı biri olduğunu göstermek ister. Eğer görevini yapmaya çalışan kişinin amacı buysa, onun işlediği bu münker engel olmaya çalıştığı münkerden daha çirkindir. Böyle yapan bir hisbe görevlisi, başkasını ateşten kurtarıp kendisini yakana benzer. Bu ise cehaletin zirvesidir.

Bu, büyük bir hata ve korkunç bir felakettir. Şeytan, bu yöntemi kullanarak yüce Allah’ın kendisine nefsinin kusurlarını gösterdiği ve hidayetinin nuruyla basiret gözünü açtığı kimseler dışında her insanı tuzağa düşürür. Çünkü başkasına hükmetmek ve onu kontrol etmek şu iki yönden nefse büyük bir zevk verir: Birincisi bilmenin rahatlığı, diğeri ise başkasına hükmetme ve onun üzerinde yetki kullanmaktır. Bunlar ise gösterişten ve makam talebinden kaynaklanır ki bu, kişiyi gizli şirke götüren gizli arzudur. Bu durumu anlamanın bir ölçüsü vardır ve hisbe görevini yerine getirenin bizatihi kendisinin bununla sınanması gerekir. Şöyle ki, kötülüğü işleyen insanın kendi kendine veya başka bir hisbe görevi yapan kişinin eliyle münkerden kaçınması, kendi eliyle kaçınmasından daha çok hoşuna gidiyorsa, hisbe işi kendisine zor ve ağır geliyor ve başkasının kendi yerine bu işi yapmasını daha çok istiyorsa hisbe görevini yapmaya devam etsin. Çünkü bu durumda onu harekete geçiren şey din demektir. Fakat günah işleyen kişinin kendi öğüdünü dinlemesini ve onun engel olmasıyla günahını terk etmesini, başkasının öğüdünü dinleyip günahı terk etmesine tercih ediyor ve buna seviniyorsa, nefsinin arzusuna uyan ve yaptığı hisbe görevini kendisinin makamını ortaya koymak için bir vesile olarak kullanan biri demektir. Bu durumda yüce Allah’tan korksun ve önce kendi nefsini hesaba çeksin! Böylesine şöyle denilir: “Önce nefsine öğüt ver! Öğüdünü dinlerse o zaman insanlara öğüt vermeye başla. Aksi halde benden utan!”

Bir keresinde Dâvüd et-Tai’ye şöyle denilir: “Bu devlet yöneticilerinin yanına girip onlara iyiliği emreden ve kötülük yapmalarına mani olan adam hakkında ne dersin?” Dâvud der ki: ‘’onu kamçılamalarından korkarım.’’ Derler ki: ‘’o buna dayanır!’’ Der ki: ‘’onu öldürmelerinden korkarım.’’ Derler ki: ‘’o buna da dayanır!’’ O zaman Davud şöyle der: “Onun gizli hastalığa, kendini beğenme hissine kapılmasından korkarım.” Ancak burada gizli bir incelik var. O da şu: Ne bilgi sahibi olma ne de başkasına hükmetme saikine bakmaksızın, münkerin ortadan kalkması onun eliyle olmazsa bunun sevabını kazanamaz. Bu ise pek nadirdir.


4- Ağır sözler söyleyip azarlamak. Bu yönteme başvurulabilmesi için günah işleyen kişinin yumuşaklık ve nezaketle bundan vazgeçmemesi, yaptığında ısrarcı olup öğüt ve nasihatlere alay ederek karşılık vermesi gerekir. Bu, İbrahim aleyhisselamın şu sözüne benzer: “Size de, Allah’ı bırakıp tapmakta olduğunuz şeylere de yuh olsun! Siz akıllanmaz mısınız?” (Enbiya 67) Burada ağır sözler söylemekten kastımız müstehcen ve yalan sözler söylemek değildir. Aksine, günahı işleyen kişide bulunan çirkin vasıfları müstehcen sayılmayan ifadelerle dile getirmektir. “Ey fasık, ey ahmak, ey cahil, Allah’tan korkmuyor musun, ey köylü, ey beyinsiz...” gibi sözleri buna örnek verebiliriz. Çünkü her fasık, ahmak ve cahildir. Ahmak olmasaydı Allah’a isyan etmezdi. Bu mertebenin iki edebi vardır:

a) Zaruret ve yumuşak davranmanın fayda vermemesi hali dışında bu yönteme başvurmamak.

b) Ağır sözleri söylerken doğruyu söylemek, ağzına geleni söylememek. Gerekli olduğu kadar söz söylemek gerekir. Hisbe görevini ifa eden kişi bu sözleri söylemenin karşısındakini etkilemediğini anlarsa sadece ona kızgınılığını göstermekle, onu hakir görmekle ve işlediği günahtan dolayı  konumunu küçümsemekIe yetinsin. Eğer ağır sözler söyledigi zaman dövmeyecegini, münkerden hoşlanmadığını mimikleriyle gösterdiğinde dövülmeyeceğini anlarsa o zaman bunu mimikleriyle belli etmesi gerekir. Ama bunu yaparken işlenen münkeri kalbiyle inkâr etmesi yetmez. Aksine kaşlarını çatıp surat asarak yapılan işten hiç hoşlanmadığını göstermesi gerekir.


5- Müzik aletlerini kırmak, şarabı dökmek va gaspçıyı gaspettiği evden çıkarmak örneklerinde olduğu gibi münkeri elle düzeltmek. Bu mertebede de iki edep söz konusudur.

a) Münkeri İşleyen kişiyi ona müdahale etmeden konuşarak yaptığı işten vazgeçirebiliyorsa elini kullanmaması gerekir. Münker işleyen birini gaspettigi araziden ve meccidden çıkma hususunda ikna etmek mümkünse onu zorla çıkarması ve sürüklemesi caiz olmaz. Hisbe görevini yerine getiren kişi, münkeri işleyenin içtiği içkiyi dökmesini ve çaldıgı müzik aletini kırmasını sağlayabiliyorsa kendisinin zor kullanarak bunu yapmaması gerekir.

b) Münkeri elle düzeltirken ihtiyaç duyulan miktarla yetinmeli, daha ileriye gitmemelidir. Şöyle ki, çirkin fiili yapanı elinden tutarak götürmek varken ayağından sürüklemek doğru olmaz. Çünkü bu hususta kişiye daha fazla eziyet vermeye gerek yoktur. Müzik aletlerini yakmamalı, onun yerine onları kırarak iş görmez hâle getirmelidir. Kırmanın sınırı da söz konusu müzik aletinin, onu yenibaştan yaparken çekilen sıkıntı kadar tamir sıkıntısına sebep olacak şekilde işlevsiz hâle getirilmesidir. Şarapları dökerken de mümkün mertebe şarabın Içinde olduğu kapları kırmaktan kaçınmalıdır. Şarap kaplarını taş atmakla kırmaktan başka çaresi yoksa bunu yapmasında bir beis yoktur. Bu durumda şarap kabının kıymetini ödemesi gerekmez. Çünkü söz konusu kap içkiyi dökmesine engel teşkil etmiştir. Eğer içen adam şarabı eliyle örterse onu dökmesini sağlamak için eline vururuz. Çünkü kişinin kaptaki mülkiyetinin dokunulmazlığı canının dokunulmazlığından fazla değildir. Eğer içilen şarap ağzı dar olan şişelerde bulunuyorsa ve onu dökmeye çalışmak uzun zaman alacak ve bu arada diğer fasık arkadaşları gelip buna engel olacaksa o zaman hisbe görevini yapan kişi şişeleri kırabilir. Bu bir mazerettir. Fakat şarap içenin fasık arkadaşlarının gelmesinden korkmaz da zaman kaybetmekten ve şarabı dökmek için harcayacağı zaman zarfında kendi işlerinin kesintiye uğrayacağından endişe ederse şişeleri kırmasında bir beis yoktur. Şarabı kolayca dökmesi mümkünse şişeyi kırması caiz olmaz.

- “Gaspçıyı, zecretme yoluyla gaspettiği evden zorla çıkarmak caiz oluyor da şarap şişesini zecretme yoluyla kırmak neden caiz olmuyor?"
diye sorulursa şöyle deriz:

Zecretmek, o münkerin gelecekte tekrarlanmaması, ceza vermek ise geçmişte işlenen münker içindir. Savuşturmak ve defetmek ise münker işlendiği anda olur. Toplum bireylerinin yapacağı şey sadece münkeri gördükleri anda onu savuşturup defetmeleridir ki bu o münkeri imha etmektir. Bundan başka bir şey yapmaya hakları yoktur. Münkeri imha etmekten daha fazlasını yapmak ise ya önceki bir suçtan dolayı kişiyi cezalandırmak veya ileride gerçekleşecek bir suçtan zecretmek anlamina gelir. Bunları yapmak ise halkın değil, kamu yöneticilerinin görevidir. Kamu yöneticisi, böyle bir şeyi yapmada maslahat olduğunu görürse yapabilir.

- “Zecir yoluyla devlet başkanının fasıkların yaşadığı evleri tahrip etmesi niçin caiz değil?" diye sorulursa şöyle deriz:

Eğer şeriatta buna dair bir hüküm olsaydı elbette maslahatlar haricinde olmazdı. Ancak biz maslahatları icat etmiyoruz, aksine maslahatlara uyuyoruz. Şeriatın ilk döneminde şarap kaplarınıı kırmak zecre şiddetle ihtiyaç olduğu için yapılan bir uygulamaydı. Daha sonraları çok fazla ihtiyaç olmadığı için bu uygulamanın yapılmaması kırma hükmünün ortadan kalkması anlamına gelmez. Aksine hüküm, illetinin ortadan kalkmasıyla ortadan kalkar, illetin geri dönmesiyle geri döner. Devlet başkanının bunu yapmasına cevaz vermemizin sebebi maslahatlara uymaktır. Halkın böyle bir şeyi yapmasına cevaz vermememizin sebebi ise konu hakkındaki içtihat yaklaşımının örtülü ve herkes tarafından anlaşılmaz olmasıdır. O hâlde diyoruz ki ilk önce şaraplar dökülürse daha sonra kapların kırılması caiz olmaz. Kapların kırılması, şaraptan dolayı caiz olmuştur. Kaplarda şarap olmadığı hâlde kırılmaları, sadece şarap için kullanılan kapların kırılması dışında mal telef etmek anlamına gelir. İlk asırdaki uygulamanın şu iki anlamı ifade ettiğini söyleyebiliriz:
Birincisi: insanları şarap içmekten zecretmeye duyulan şiddetli ihtiyaçtır. İkincisi ise içleri şarapla dolu olan kapların şaraplara has olmasıdır. Bu iki mana hükümde etkili olup onları yok saymak doğru olmaz. Bir üçüncü anlam ise bu hükmün, insanları şarap içmekten zecretmeye şiddetle ihtiyaç olduğu görüşünde olan kamu yöneticisinden çıkmasıdır. Bu da hükmün verilmesinde etkilidir. Maksada ulaşmak için bunlardan başka yol yoktur. Buraya kadar söylediklerimiz hisbe görevini yapacak kişinin bilmesi gereken fıkıhla ilgili inceligi olan davranış şekilleriydi.


6- “Bu yaptığını bırak yoksa sana şöyle şöyle yaparım.” sözünde oldugu gibi, münker işleyeni tehdit edip korkutmak. Adamı dövmeden önce mümkün mertebe bu tehdidin yapılması gerekir. Bu mertebede gözetilmesi gereken edep, “elbette evine el koyacağım” veya “karını alacağım” gibi sözler söyleyerek yapılması caiz olmayan bir şeyle adamı tehdit etmemektir.  Bu sözleri samimi olarak söylerse haram işlemiş olur. Samimi olarak söylemezse yalancı sayılır. Hisbe görevini yapan kişinin, adamı yaptığı işten caydıracağına kanaat getirdiğinde yapmak niyetinde olmadığı şeyleri söyleyerek onu korkutmasında bir beis yoktur.


7- Doğrudan elle, ayakla veya başka bir şeyle, silah çekmeden münkeri işleyeni dövmek. Zaruret halinde ve adamın yaptığı işten vazgeçmesini sağlayacak kadar olması şartıyla halktan birinin bunu yapması caizdir. Adam münkeri bıraktığında onu bırakmak ve dövmeye devam etmemek gerekir.


8- Hisbe görevini yapan kişinin tek başına münker sahibiyle başa çıkamayıp silahlı adamlara ihtiyaç duyması. Bazı durumlarda suçlu olan adam da kendi yardımcılarından destek alabilir ve silahlı çatışma çıkabilir. Bu durumda ne yapılacağı hakkında ihtilaf edilmiştir. Bazıları böyle bir durumda kamu yöneticisinin iznine gerek olmadığını söylemişlerdir. Çünkü gazaya çıkan fertlerin kâfirlerle savaşması caizdir. Toplumun bireyleri de fesatçılan sindirme hakkına sahiptir. Diğer bazılarına göre ise bu hususta kamu yöneticisinin iznine ihtiyaç vardır. Çünkü ondan izin almaksızın bireylerin kendi başlarına bu işe kalkışmaları fitneye ve fesadın dalga dalga yayılmasına sebep olur. Doğru olan bu sonuncu görüştür.


Çevrimiçi Selefii

  • Özel Üye
  • Üye
  • *
  • İleti: 57
  • Değerlendirme Puanı: +0/-0
Ynt: EMR-İ Bİ'L MA'RUF VE NEHY'İ AN'İL MÜNKER AHKAMI
« Yanıtla #7 : 12.02.2021, 06:27 »
HİSBE GÖREVİNİ YERİNE GETİREN KİŞİNİN UYMASI GEREKEN EDEPLER

Hisbe ile ilgili mertebelerin her birinde uyulması gereken edepleri yukarıda açıkladık. Şimdi söz konusu edepleri ve kaynaklarını özet olarak zikredelim. Hisbe görevini yerine getirecek olan kimsenin uyması gereken bütün edeplerin kaynağı yine kendisinde bulunan ilim, takva ve güzel ahlâktan oluşan sıfatlardır.

- İlme gelince, hisbe görevini yerine getirecek olan kişinin hisbenin nerede yapılacağını, sınırlarını, nasıl yapılacağını bilmesi gerekir ki, şeriatın koyduğu sınırlar içerisinde kalabilsin.

- Takvaya gelince, bu da kişiyi bildiğine aykırı hareket etmekten alıkoymak içindir. Çünkü her ilim sahibi bildiğiyle amel etmez. Hatta bazen kişi hisbe işinde aşırıya kaçtığını ve şeriatın izin verdiği ölçülerin dışına çıktığını bilir ancak herhangi bir garaz onun böyle davranmasına sebep olur. Bir de hisbe görevini yerine getiren kimsenin takva sahibi olması onun öğüdünün münkeri işleyen tarafından kabul edilmesini kolaylaştırır. Çünkü fasık birisi bu görevi yapacak olursa karşı taraf onunla alay eder. Bu da münkere karşı kişinin cüretli olmasına sebep olur.

- Güzel ahlaka gelince, hisbe işini yerine getirenin bunu yumuşaklık ve nezaketle yapabilmesi için bu gereklidir. Bu işin aslı ve esası budur. Çünkü kişi kızdığı zaman, tabiatında güzel ahlakı kabul etme yeteneği yoksa kızgınlığını sindirmede ilmi ve takvası yeterli olmaz. Doğruyu söylemek gerekirse takva ancak kişide güzel ahlâk, arzu ve kızgınlığa gem vurma kudreti varsa tam manasıyla yaşanabilir. Hisbe görevini yerine getiren kişi, yüce Allah’ın dini uğrunda başına gelen musibetlere ancak güzel ahlakı sayesinde sabredebilir. Aksi hâlde kendisine küfür edildiği veya dövüldüğü zaman, yaptığı hisbe görevini unutur ve yüce Allah’ın dinine dikkat etmeyip kendi nefsiyle meşgul olur. Hatta bazen makam ve nam talep ederek daha işin başında nefsine göre hareket etmeye başlar.

Yukarıda saydığımız üç sıfat sayesinde hisbe görevi kişiyi Allah’a yaklaştıran bir ibadet haline gelir ve kötülükler def edilir. Eğer bu sıfatlar bulunmazsa kötülükler ortadan kalkmaz. Bazen hisbe görevinin kendisi, şeriatın sınırları aşıldığından dolayı münker haline gelebilir. İşte bu yüzden seleften birisi şöyle söylemiştir: “Emrederken ve yasaklarken şefkatli olan, emrederken ve yasaklarken yumuşak davranan, emrettiği ve yasakladığı şeyin fıkhını bilen kişiden başkası iyiliği emredemez.”

Hasenü'l-Basri rahimehullah şöyle demiştir: “İyiliği emreden kimselerden biriysen insanlara iyi davran. Aksi hâlde helak olursun.”

Üsame radıyallahu anhın naklettiğine göre, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Kıyamet günü adam getirilir ve cehenneme atılır. Adamın bağırsakları cehennemde eriyip dökülür. Eşeğin değirmen taşının etrafında döndüğü gibi döner. Cehennemdekiler adamın başına toplanıp derler ki, ''neyin var be adam? Bize iyiliği emreden ve kötülükten meneden sen değil miydin?’’ Adam da şöyle der; ''size iyiliği emredip kendim yapmıyor, kötülükten menedip kendim yapıyordum."
  Bu anlamda şu şiiri söylemişlerdir:   

      Sen aynısını yaptığın halde,
      Başkasının yaptığını ayıplama,
      Bir şeyi ayıplayıp da aynısını yapan,
      Sadece kendi aklını rezil etmiş olur!


- İlgi duyduğu şeyleri azaltmak ve yağcılığı ortadan kaldırmak için halktan bir şey beklememek de hisbenin edeplerindendir. Anlatıldığına göre bir şeyhin küçük bir kedisi vardı. Her gün yanıbaşındaki bir kasaptan kedisi için bir miktar sakatat alırdı. Bir keresinde kasabın bir münker işlediğini gördü. Evine girip kedisini dışarı çıkardı, sonra kasaba gidip yaptığı münkerin yanlış olduğunu söyledi. Bunun üzerine kasap ona dedi ki; ‘’bundan sonra kedin için sana bir şey vermeyeceğim.’’ O da kasaba şöyle dedi: ‘’Ben ancak kediyi evden attıktan ve senden bir şey beklememeye karar verdikten sonra yaptığın şey hakkında seni uyardım.’’ Bu anlatılanı yapmak doğrudur.

İnsanlardan şu iki şeyi bekleyen kişi onların işlediği münkere engel olamaz: Birincisi, insanların kendisine gösterecekleri kibarlık ve nezakettir. Diğeri ise insanların kendisinden hoşnut olup onu övmeleridİr.

İnsanlara karşı yumuşak olmak yapılması gereken bir davranıştır. Musa aleyhisselama ve kardeşi Harun aleyhisselama Firavun’a gitmeleri emrediliği zaman şöyle denildi:
“Ona yumuşak söz söyleyin.” (Taha 44)

Ebu Kılabe’nin anlattığına göre Ebu’d-Derda radıyallahu anh bir keresinde günah işlemiş bir adamın yanından geçer. Yanındakiler, günah işlediği için adama küfür etmektedir. Onlara şöyle sorar: ''Bu adamı bir kuyunun içindeyken görmüş olsaydınız onu oradan çıkarmaz mıydınız?’’ Derler ki ''evet, çıkarırdık.’’ Bunun üzerine Ebu’d-Derda şöyle der: ‘’O halde bu kardeşinize küfür etmeyin ve sizi bu duruma düşmekten koruyan Allah’a hamd edin.’’ Dediler ki: ''ona kızmıyor musun?’’ Dedi ki: “Ben sadece onun yaptığı işe kızıyorum. Yaptığı işi bıraktığı zaman o benim kardeşimdir.”

Sabit el-Bünani şöyle anlatıyor: “Sıle b. Eşyem, mezarlığa gider ve orada ibadet eder, oynayıp eğlenen birtakım gençler oradan geçerken onlara şöyle derdi: “Söyleyin bana, uzun bir yolculuğa çıktıkları halde gündüz vakti yollarından sapıp geceleyin uyuyan bir grup insan menzillerine ne zaman varabilirler? ’’ Ne zaman bu gençler onun yanından geçseler onlara bu şekilde öğüt verirdi. Bir gün o gençler yine oradan geçiyorlardı. Sıle onlara aynı sözleri yine söyleyince gençlerden biri şöyle dedi: “Arkadaşlar, bu adam söylediği şu sözle vallahi bizden başkasını kastetmiyor! Bizler gündüz eğlenip gece olunca uyuyoruz.’’ Sonra o genç Sıla’ya bağlandı ve ölünceye kadar hep onunla mezarlığa gidip ibadet etti.”

Bir keresinde Sıla b. Eşyem elbisesi (kibirden) yeri süpüren bir gence rastladı. Sıla’nın yanında bulunan arkadaşları hemen o gence ağır sözler söylemeye niyetlenirken Sıla onlara “Bırakın sizin yerinize bunu ben yapayım!” dedikten sonra o gence dönerek şöyle dedi: “Ey kardeşimin oğlu, benim senden bir ricam var.” Genç; ona ne istediğini sorunca şöyle dedi: “Elbiseni biraz yukarı kaldırmanı istiyorum.” Genç dedi ki: ''tamam, başım gözüm üstüne!’’ Sonra genç elbisesini kaldırdı. Bunun üzerine Sıla arkadaşlarına dönerek şöyle dedi: “Bu, sizin yapmak istediğiniz şeyden daha iyi oldu. Eğer ona sövüp eziyet etmiş olsaydınız, o da size sövecekti.”

Süleyman et-Teymi şöyle demiştir: “Kızdırmış olduğun bir adam senin hiçbir sözünü kabul etmez.”

Bir keresinde Hasenü’l-Basri rahimehullah bir düğün yemeğine davet edilmişti. Önüne gümüşten bir tepsi içerisinde yemek getirildi. O da tepsiyi ters çevirip içindekini bir pidenin üzerine döktü ve ondan sonra yedi. Bunu gören bir adam şöyle dedi: “Bu, sessizce yapılan bir uyarıdır.”

Bir keresinde Muhammed b. Münkedir, harap bir evde bir adamın bir kadınla konuştuğunu görünce şöyle dedi: “Şüphesiz ki Allah sizi görüyor. Allah bizi ve sizi gizlesin.”

Feth b. Şuhruf şöyle anlatıyor: “Elinde bıçak olan adamın biri bir kadına asılmıştı. Yanına kim yaklaşırsa onu yaralıyordu ve oldukça cüsseli biriydi. İnsanlar bu haldeyken ve kadın avazı çıktığı kadar bağırırken Bişr b. Haris oraya geldi. Bişr adama yaklaşıp omzunu onun omzuna sürttü. O anda adam yere kapaklandı, kadın kaçtı ve Bişr çekip gitti. İnsanlar üzerinden ter boşanan yerdeki adamın yanına yaklaşıp ne halde olduğunu sordular. Adam şöyle dedi: ''Ne olduğunu bilmiyorum ancak bir şeyh bana sürtündü ve dedi ki: ‘’Allah seni ve ne yaptığını görüyor!’’ Onun bu sözlerinden sonra ayaklarımın bağı çözüldü ve çok şiddetli bir şekilde korktum. Bütün bunlar O adam yüzünden mi oldu bilmiyorum!’’ İnsanlar dediler ki: ''O adam Bişr b. Hâris idi. Adam dedi ki; ''vah benim utancıma, bugünden sonra onun yüzüne nasıl bakarım! Adam O gün içinde ateşlendi ve yedi gün sonra öldü.”

Allah İçin Sevmek ve Allah İçin Buğzetmek babında bu türden bazı örnekleri vermiştik. Hisbe görevinin mertebelerine ilişkin olan sözlerimiz buarada tamamlanmış oldu.


Çevrimiçi Selefii

  • Özel Üye
  • Üye
  • *
  • İleti: 57
  • Değerlendirme Puanı: +0/-0
Ynt: EMR-İ Bİ'L MA'RUF VE NEHY'İ AN'İL MÜNKER AHKAMI
« Yanıtla #8 : 18.02.2021, 12:31 »
ÜÇÜNCÜ BAB

ADETLERDE GİZLENMİŞ VE ALIŞKANLIK HALİNE GELMİŞ MÜNKERLER

Burada söz konusu münkerlerin bir kısmına işaret edip benzerlerini okuyucunun takdirine bırakacağız. Çünkü bu tip münkerleri sayıp dökmenin bir gereği yok.


Mescitlerde İşlenen Münkerler:

Bil ki, münkerler mekruh ve haram olmak üzere ikiye ayrılır. “Bu mekruh olan bir münkerdir.” dediğimizde bil ki ona engel olmak müstehap, susmak ise mekruhtur, haram değildir. Fakat münkerin faili, yaptığı işin mekruh olduğunu bilmiyorsa ona bunun bildirilmesi gerekir. Çünkü mekruhluk şeriatın bir hükmüdür ve onu bilmeyene tebliğ edilip öğretilmesi gerekir. “Bu haram olan bir münkerdir. ” veya sadece “münkerdir” dediğimizde bundan kastımız o fiilin haram olduğudur. Bu durumda, engellemeye kudreti olan kişinin o fiilin karşısında susması haram olur.

- Mescitlerde çokça görülen fiillerden biri rukü ve secdesini yarım yamalak yaparak kılınan namazlardır. Bu, namazı geçersiz kılan bir münker olup engellenmesi gerekir. Fakat bu fiilin namazın sıhhatine mâni olmadığına inanan Hanefî mezhebinden olan kişinin bunu yapması gerekmez.(2)

Bir münkeri görüp de onu ayıplayıp reddetmeyen kişi, günah hususunda faile ortak olmuş olur. Aynı şekilde, namaz kılanın elbisesi üzerinde bulunan ve onun görmediği her çeşit necasette ve karanlık veya körlük sebebiyle kıbleden dönmek vb. şeylerde kişinin uyarılması gerekir.

- Mescitlerde görülen münkerlerden biri de Kur’an’ı hatalı okumaktır ki bunu yapan kişiyi uyarmak ve doğrusunu göstermek gerekir. Mescitte itikaf yapan kişinin bu türden münkerleri düzeltmekle ve doğrusunu göstermekle meşgul olması zikir ve nafile ibadet yapmasından daha faziletlidir. Çünkü münkeri düzeltmek farzdır ve faydası başkalarına da dokunur. Bundan dolayı faydası sadece kişinin kendisine dokunan nafile ibadetlerden daha faziletli görülmüştür.

- Diğer bir münker de birden fazla müezzinin bir araya gelerek seslerini uzatıp nöbetleşe ezan okumaları ve ezanın kelimelerini iyice uzatmaları veya birinin, diğerinin ezanı bitmeden ezan okumaya başlamasıdır. Bu ise mescitte bulunanların ezan cümlelerini tekrar ederken hata yapmalarına sebep olur. Bunlar mekruh olan münkerler olup ilgili şahıslara öğretilmeli ve engellenmelidir.

- Bir diğer münker, müezzinin ezandan önce ve sonra birtakım tesbihat ve zikirleri okuyup ezana karıştırmasıdır ki bunun sonucunda ezan cümlelerinin diğerlerinden ayrılması zorlaşır. Bir başka münker, hutbe okuyan kişinin ipek elbise giymesi veya elinde altın işlemeli bir kılıç bulunmasıdır.

- Diğer bir münker, birtakım kıssa anlatan kimselerin, mescitlerde fitnelere sebep olacak şekilde düşüncesizce derin konulara dalması veya sadece dinleyenlerin ümitlenmelerini sağlayacak şeyler söyleyip böylece onları günahlara karşı cüretlendirmesi örneklerinde olduğu gibi, çoğu kez yalan ve yasaklanmış olan şeyleri anlatmalarıdır. Erkeklerin kadınlarla bir arada bulunması da reddedilmesi gereken münkerlerden biridir. Bu hususlardan bir kısmını Kussâs kitabında zikrettim.

- Mescitlerde işlenen münkerlerden biri de cuma günleri ilaç, yiyecek ve birtakım muskaları satmak için insanların halka oluşturup bir yerde kümelenmeleri, dilencilerin kalkıp şiir okumalarıdır. Bu tür fiillerin bir kısmı, birtakım yalancı doktorların, gözbağcılığı yapanların ve çoğu zaman muska satanların yalanlarında olduğu gibi, insanları kandırdığı ve yalandan ibaret olduğu için haramdır. Çünkü bu fiileri yapanlar, çocukları ve saf köylüleri kandırmaktadır. Bu ise hem mescitlerde hem de mescitlerirı dışında yapılması yasak olan bir şeydir.

- Diğer bir münker; terzilik yapmak, ilaç, kitap ve yiyecek satmak gibi mescit dışında yapılması mübah olan fiillerdir. Bunları mescit içinde nadir vakitlerde yapmak, arızi bir sebep olmadıkça haram değildir. Arızi sebepten kastımız, namaz kılanları sıkıştırmak ve namazlarını zedelemektir. Fakat mescitleri dükkan hâline getirmek haramdır.

- Diğer bir münker ise çocukların, delilerin ve sarhoşların mescitlere girmeleridir. Çocukların mescide girmesi, sürekli olarak orasını oyun yeri edinmedikleri sürece caizdir. Fakat mescidi oyun yeri haline getirirlerse buna engel olunmalıdır. Mekanı kirletmelerınden, küfürlü sözler söylemelerinden veya avret mahallini açmak gibi çirkin bir fiil yapmalarından endişe edilmediği sürece delilerin mescide girmesinde beis yoktur. Sakin olan deliler susan kimseye benzerler ve onların mescidden çıkarılmaları gerekmez. Sarhoş olanlar da deliler gibidir. Sarhoş adamın kusmasından veya diliyle etrafına eziyet etmesinden endişe edilirse mescitten çıkarılması gerekir. Eğer ağzından şarap kokusu yayılıyorsa hemen oradan çıkarılır. Çünkü Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem, soğan ve sarımsak yedikten sonra mescide gitmeyi yasaklamıştır. Soğan ve sarımsak yemek mübah olduğu halde böyle olduğuna göre, haram olan şarabın kokusu nasıl böyle olmasın!



Pazarlarda İşlenen Münkerler:

Pazarlarda alışkanlık haline gelmiş münkerlerden biri, mal satarken yalan söylemek ve malın kusurunu gizlemektir. “Bu malı on dirheme aldım ve bir dirhem kârım var.” diyerek yalan söyleyen adam fasık olur. Bu gerçeği bilen kişinin müşteriye satıcının yalan söylediğini bildirmesi gerekir. Satıcının kalbini kırmamak için susarsa onunla birlikte bu hainliğe ortak olmuş olur. Aynı şekilde, Müslüman malının zâyi olmaması için, malın kusurlu oldugunu bilen bir adamın müşteriye bunu bildirmesi gerekir. Eski bir elbiseyi boyayıp yeniymiş izlenimini vererek satmak da böyledir. Giysinin deliklerini yamayarak sağlammış gibi göstermek de böyledir. Her çeşit kandırmaca ve göz boyama bu babtandır. Tartıda ve ölçüde tezat olması da bu hükme dâhildir. Bu hususları bilen veya vâkıf olan kişinin bizzat kendisinin olaya müdahale etmesi veya müdahale edilmek üzere kamu yetkilisine bildirmesi gerekir. Pazarlarda işlenen bir diğer münker ise alışveriş sırasında şeriatın cevaz vermediği fasit şartlar ileri sürmek, faizli işlem yapmak, müzik aletleri ve şekil verilmiş suretler, resimler satmaktır.


Yollarda İşlenen Münkerler:

Yollarda işlenmesi alışkanlık hâline gelen münkerlerden bazıları; kişilerin sahip oldukları binalara bitişik olarak ilave direkler dikmeleri, kemerler yapmaları, binalarından çıkma yapmaları, yol kenarlarına ağaç dikilmesi'dir. Eğer bu saydığımız şeyler yolun daralmasına ve oradan geçenlerin zarar görmelerine sebep oluyorsa buna engel olunması gerekir. Eğer böyle bir soruna yol açmıyorsa engel olunmaz. Evlerin içerisine nakletmek üzere bir süreliğine yol üzerine odun veya yiyecek maddelerini koymak caiz’dir, Çünkü herkesin bunu yapmaya ihtiyacı vardır. Yolu daraltacak ve yoldan geçenlere zarar verecek şekilde yol üzerinde binek veya yük hayvanını bağlamak da inip binecek kadar az bir süre için olmadıkça engel olunması gereken bir münkerdir. Çünkü yollar herkesin ortak menfaati için kullanılan yerlerdir ve bundan dolayı hiç kimsenin ihtiyaç duyacağı miktardan fazIa yolu işgal etme ve kullanma hakkı yoktur.

- Yolda işlenen münkerlerden bir diğeri, insanların elbiselerini yırtıp parçalayacak şekilde hayvanlara dikenli çalıları yükleyip yoldan geçirmektir. Söz konusu dikenli çalıları bağlayıp insanların elbiselerine zarar vermeyecek şekilde derleyip toplamak veya daha geniş bir yoldan gitmek mümkünse aksini yapmak münkerdir ve engellenmesi gerekir. Fakat bu mümkün değilse engel olunmaz. Çünkü belde halkının buna ihtiyacı vardır. Ancak bunların nakledilme süresinden daha uzun bir süreliğine yol üzerine bırakılmasına izin verilmez. Aynı şekilde, hayvanlara güçlerinin yetmeyeceği yükleri yüklemek de münkerdir ve hayvan sahibinin bunu yapmasına engel olunması gerekir. Kasabın dükkanının kapısı önünde hayvan kesmesi ve yolu kanla kirletmesi engel olunması gereken bir münkerdir. Çünkü bu yolu daraltmak ve pisliği etrafa sıçratmak yönünden insanlara zarar vermektir ve insanları iğrendirir. Temiz yollara süprüntü ve çöpleri atıp karpuz kabukları saçmak veya ayakların kaymasına sebep olacak şekilde su serpmek de böyledir. Belirli bir oluktan dökülüp birikinti oluşturan su da böyledir ve o oluğun sahibinin suyu temizlemesi gerekir. Eğer yağmurdan dolayı su birikmişse kamu yöneticilerinin bir kısım insanlara orayı temizletmeleri gerekir, Toplumun diğer fertlerinin bu hususta yapabilecekleri tek şey sadece öğüt vermektir.



Hamamlarda işlenen Münkerler:

- Hamamlarda işlenen münkerlerden biri, hamamların kapılarında veya içlerinde birtakım hayvan resimlerinin bulunmasıdır. Bu bir münker olup hamama giren veya o resimleri gören herkesin gücü yettiği kadar bunu ortadan kaldırması gerekir. Eğer resmin bulunduğu yer kişinin ulaşamayacağı kadar yüksekte olursa zorunlu olmadıkça o hamama girmesi caiz değildir. Başka bir hamama gitsin! Böyle bir münkeri gören kişinin söz konusu resmi tanınmaz hâle getirmesi de yeterlidir.

- Bir diğer münker ise hamamda avret mahallini açmak ve başkalarının avret mahalline bakmaktır. Bu cümleden olmak üzere tellakın (hamamda insanları keseleyip yıkayan kimse), kiri temizlemek veya avret mahalline ellemek amacıyla kişinin uyluğunu ve göbek altını açmasını zikredebiliriz. Müslüman bir kadının hamamda vücudunu zimmi kadınlara göstermesi caiz değildir.

- Bir başka münker ise az olan bir suya pis elleri ve kapları daldırmaktır. Çünkü bu pislik az miktardaki suyu necis hâle getirir. Ancak bunu Maliki mezhebinden olan biri yaparsa ona ilişilmez. Aksine, yumuşak ve kibar bir şekilde ona şöyle denilir: Temizliğime engel olarak bana zarar vermemeniz mümkün mü?’’(3)

- Bir diğer münker de hamamların girişlerinde ve sularının aktığı yerler de üzeri pürüzsüz ve kaygan taşların bulunmasıdır ki dikkatsiz olanlar bunların üzerine basıp kayarak yere düşerler. Hamam sahibinin buna dikkat etmemesi halinde uyarılması gerekir. Aynı şekilde, hamamın zemininde insanların üzerine basıp kaymasına neden olacak şekilde sabun bırakmak da böyledir.




Ziyafetlerde İşlenen Münkerler:

Ziyafetlerde işlenen münkerlerden bazıları şunlardır: Erkekler için ipek döşeklerin ve halıların yayılması, gümüş veya altın buhurdanlıkta buhur yakmak, gümüş veya altın kaplarla içecek içmek, altın veya gümüş kaplardan veya başı altın veya gümüş olan kaplardan gülsuyu kullanmak, üzerlerinde resimler bulunan perdeler ve duvar örtüleri asmak, şarkıcı kadınları dinlemek, telli çalgılarla çalınan müziği dinlemek, kadınların fitneye düşmelerinden endişe edilen gençlere görünmeleri. Bütün bu sayılanlar münker olup engel olunması gereklidir. Bunlara engel olamayan kişinin o evden ayrılması gerekir.

- Yastık ve yaygılarırı üzerindeki resimler münker değildir. Fakat tabakların ve kazanların üzerinde resim bulunması caiz değildir. Zaruret olmadıkça, ipek elbise giyen ve altın yüzük takan fasık birinin yanında oturmak caiz değildir.

- Kadınların altın ve ipek kullanıp süslenmeleri caizdir. Altın küpe takmak için kız çocuğunun kulağını delmeye ruhsat yoktur. Çünkü bu acı verici bir cerrahi işlemdir ve benzeri bir fiil başka zaman olsa kısası gerektirir. Buna göre, damardan kan aldırma, hacamat ve sünnet gibi önemli bir ihtiyaç olmadıkça böyle bir cerrahi işlem caiz olmaz. Altın küpeler takıp süslenmek ise önemli bir ihtiyaç değildir. Aksine, o küpeyi kulağa takmak israf olup haddi aşmaktır. Bunun yerine gerdanlık ve bilezik takmak yeterlidir. Buna göre küpe takmak üzere kulağı delmek haramdır ve menedilmesi gerekir. Kulak deldirmek üzere birini çağırmak doğru olmadığı gibi, bunu yapmaktan dolayı ücret almak haramdır.

- Bir diğer münker, ziyafeti verenin bidatçi olup bidati hakkında konuşma yapmasıdır. Böyle birine cevap verebilecek birinin ona cevap vermek amacıyla ziyafetine gitmesi caizdir. Eğer adama cevap vermeye gücü yetmeyecekse oraya gitmesi caiz olmaz. Eğer ziyafet sahibi bidatinin propagandasını yapmıyorsa, ondan hoşlanmadığını göstermek ve yüz çevirmek şartıyla gidilmesi caizdir. Ziyafet verilen yerde küfürlü ve yalan sözler söyleyerek insanları güldürüp eğlendiren biri varsa oraya gidilmesi caiz değildir. Eğer gidilirse yapılan şeye engel olunması gerekir. Eğer yalan ve küfürlü sözler söylenmeden yapılan bir mizah ve eğlence varsa az olması kaydıyla mübahtır. Fakat bu mizah işinin bir sanat ve alışkanlık hâline getirilmesi yasaktır.

- Bir diğer münker ise yemek ve bina konusunda yapılan israftır. Ziyafet için harcanan mal konusunda da münkerler vardır. Malı zâyi ve israf etmeyi buna örnek verebiliriz. Malı zayi etmek; elbiseyi yakmak ve parçalamak, amaçsız bir şekilde binayı yıkmak, malı denize atmak ömeklerinde olduğu gibi, kayda değer bir fayda temin etmeksizin bir malı elden çıkarmaktır. Malı veya parayı ölünün ardından ağıt yakan ağıtçı kadınlara, çalgıcılara ve çeşitli fesat işlerine harcamak da bu bâptandır. Çünkü bütün bu sayılan şeyler, şeriat tarafından haram kılınmış faydalardır ve bundan dolayı yok hükmündedirler. Bu türden münkerler pek çok olup sayıp dökmek mümkün değildir.



Genel Münkerler:

Pazarda devamlı olarak veya belirli vakitte işlenen bir münker olduğunu bilip de ona engel olmaya gücü yeten kişinin evinde oturmakla bu görevden uzak durması caiz değildir. Aksine, evinden çıkıp ona engel olması gerekir. Söz konusu münkerin bir kısmına engel olmaya gücü yettiği takdirde bile bunu yapması gerekli olur. Her müslüman’ın bu işe önce kendisnden başlaması, farzları devamlı olarak yerine getirmek ve haramları terk etmek suretiyle nefsini ıslah etmesi, sonra ailesine ve akrabalarına öğretmesi, sonra komşularına, oturduğu belde halkına ve çevredeki belde ve köylerin halkina yayması gerekir. Yakında olan kişi bir münkere engel olduğu zaman bu görev uzakta olandan sakıt olur. Aksi halde ona engel olmaya gücü yeten herkes sorumlu olur.


------------------------------------------------
(2) Bilakis Hanefi içtihadına uyarak yaptığını da iddia etse namazda tadil-i erkana riayet etmeyen bir müslümanın -tıpkı namazı düzgün kılmayan birisin Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem'in ikaz ettiği gibi- ikaz edilmesi gerekir. Hanefiler her ne kadar bunun namazın sıhhat şartı olmadığını söyleseler de neticede caiz olmadığını, namazın vaciplerinden birisini ihlal manasına geldiğini kabul ederler. Yani tadil-i erkana uymayan bir kimsenin bu yaptığı aslında hiç bir mezeheb uygun değildir. Velev ki Hanefilerde bunun caiz olduğu farzedilse dahi bu, sahih hadislere zıt bir görüş olup muteber bir içtihad olarak addedilemez, dolayısıyla diğer münkerler gibi inkar edilmesi gerekir. Delili zayıf olan veya sahih delillere zıt olan bütün içtihadlarda usul bu şekildedir. Yukarda Hanefilerin nebiz içmeye ruhsat vermeleri hakkındaki açıklamalara müracaat ediniz.

(3) Bu da yukardaki mesele gibidir ve bir içtihada dayanarak yapıldığı ileri sürülse de müsaade edilmemesi gerekir. Vallahu a'lem.

Çevrimiçi Selefii

  • Özel Üye
  • Üye
  • *
  • İleti: 57
  • Değerlendirme Puanı: +0/-0
Ynt: EMR-İ Bİ'L MA'RUF VE NEHY'İ AN'İL MÜNKER AHKAMI
« Yanıtla #9 : 15.03.2021, 06:09 »
DÖRDÜNCÜ BAB
KAMU YÖNETİCİLERİNE İYİLİĞİ EMRETMEK VE KÖTÜLÜK YAPMALARINA ENGEL OLMAK


Daha önce iyiliği emretmenin mertebelerini zikretmiş; ilkinin öğretmek, ikincisinin öğüt vermek, üçüncüsünün ağır sözler söyleyip azarlamak ve dördüncüsünün münkere zor kullanarak engel olmak olduğunu söylemiştik. Bu cümleden olmak üzere kamu yöneticileri karşısında yapılması caiz olan, ilk iki mertebedir ki oda: Öğretmek ve öğüt vermektir. Fakat "ey zalim, ey Allah'tan korkmayan vb." sözleri söylemek, eğer kötülüğü başkasına dokunacak bir fitneye sebep olacaksa caiz değildir. Ancak sadece bu sözleri söyleyenin başına bir kötülük gelecekse alimlerin çoğunluğuna göre söylenmesi caizdir. Selefin adeti, canlarına mal olma pahasına bile olsa tehlikelere atılmaktı. Bana göre bunu yapmamak gerekir. Çünkü maksat münkerin ortadan kalkmasıdır. Devlet başkanı veya kamu yöneticisine yumuşak davranmak suretiyle onun münkeri ortadan kaldırmasını sağlamak, ortadan kaldırılmasını amaçladığı münkerden daha önemlidir. Çünkü devlet başkanlarının ve kamu yöneticilerinin gıdası ve azığı saygı görmektir. Onlar, halktan birinin kendilerine "ey zalim, ey fasık" demesini kendileri için bir zillet olarak görürler ve buna dayanamazlar; İmam Ahmed rahimehullah şöyle demiştir: “Kılıcı kınından çıkmış olan bir sultana müdahale etme!"

Selefin başına gelenlere gelince, onların devrindeki kamu yöneticileri alimlerden ve zahitlerden korkarlardı. Selef, onların yanında rahat ve endişesiz davrandıkları zaman onlara katlanırlardı. Selefin, halifeler ve valilerle olan ilişkilerini anlatan hikâyeleri ‘’Mısbâhu’l-Muzî“ (1) adlı kitapta topladım. Burada söz konusu kitabımdan bazı hikayeler seçip size anlatacağım.


..............................................................................
(1) Müellif burada ‘’Misbahul Muzi fi Hilafetil Mustezi’’ adlı kitabından söz etmektedir. Bu eser 1997’de Bağdat’da Naciye Abdullah İbrahim tahkikiyle basılmıştır. (Bkz: Kıraatun Cedidetun fi Müellefati İbni Cevzi, 113)



- Said b. Amir b. Hızyem, Ömer radıyallahu anha bir keresinde şöyle demişti: “Ben sana İslâm'ın özlü sözlerinden birkaç söz edeceğim: İnsanlar hakkında Allah'tan kork, Allah uğrunda insanlardan korkma! Sözün fiiline aykırı olmasın. Çünkü sözlerin en hayırlısı fiil tarafından tasdik edilendir. Kendin ve ailen için istediğin şeyleri sana yakın ve uzak olan bütün Müslümanlar için de iste. Bildiğin şey hususunda doğruyu yapıncaya kadar tufanlara göğüs ger. Allah uğrunda hiçbir kınayanın kınamasından korkma.” Bunlan dinleyen Ömer radıyallahu anh şöyle sordu: “Bunları yapmaya kimin gücü yeter ey Said?" Said'in cevabı bakın ne oldu: "Kendisinin boynuna, benim gibi birinin asıldığı kimsenin!"

- Katade radıyallahu anh şöyle anlatıyor: “Ömer b. Hattab radıyallahu anh, Carud el-Abdi ile birlikte mescitten çıkmış gidiyorlardı. Yol üzerinde bir kadınla karşılaştılar. Ömer ona selam verdi, kadın da onun selamını aldı ve şöyle dedi: “Ey Ömer. Ukaz panayırında sana küçük Ömer denilirken ve sen çocuklarla güreşirken tanımıştım seni. Günler çabucak geçti ve sana Ömer denilmeye başlandı. Bir süre geçtikten sonra artık sana müminlerin emiri denilmeye başlandı. O halde halk hakkında Allah'tan kork ve bil ki ölümden korkan adam ihmalkar olmaktan endişe eder.” Kadının sözlerini dinleyen Ömer ağlamaya başladı. Yanında duran Carud kadına dedi ki; haydi git, müminlerin emiri karşısında küstahlık ettin ve onu ağlattın! Ömer radıyallahu anh dedi ki; “ilişme kadına! Bu kadını tanımıyor musun? Bu kadın, yüce Allah’ın yedi kat semasının üzerinden sözünü dinlemiş olduğu Havle binti Hakîm'dir. Vallahi, Ömer'in onun sözünü dinlemesi daha uygundur.”

- Ezd kabilesinden yaşlı bir adamın anlattığına göre Ebu Bekre bir keresinde Muâviye'nin yanına girerek ona şöyle der: “Ey Muâviye, Allah'tan kork ve bil ki geçirdiğin her gün ve gece seni dünyadan uzaklaştırıp âhirete yaklaştırmaktadır. Ardında, ondan asla kurtulamayacağın bir talip (ölüm) var ve senin için asla geçemeyeceğin bir bayrak dikilmiş. Hızla o bayrağa doğru yaklaşıyorsun ve pek yakında ardından gelen ölüm seni yakalayacak. Bizler, içinde bulunduğumuz şeyler ve sen yok olup gideceğiz. Bizim gittiğimiz yerde olan şeyler ise kalıcıdır. İyilik yaparsan iyilik bulursun, kötülük yaparsan kötülük bulursun.”

- Süveyd el-Kelbi'nin naklettiğine göre Zirr b. Hubeyş, halife Abdülmelik b. Mervan'a öğüt veren bir mektup yazar. Mektubun sonunda şu ifadeler geçmektedir: “Ey müminlerin emiri, sakın vücudunun sağlıklı olmasına bakıp da uzun bir süre yaşayacağını zannetme. Sen kendini daha iyi bilirsin. Öncekilerin söylediği şu sözleri hatırla:

“Adamların çocuklarının çocukları olduğu zaman
 Yaşlılıktan dolayı vücutları yıprandığı zaman
 Hastalıkları sık sık onu ziyarete geldiği zaman
 Hasat vakti yaklaşmış olan ekinlere benzerler.”


Halife Abdülmelik mektubu okuyunca elbisesinin ucu ıslanıncaya kadar ağladı ve sonra şöyle dedi: “Doğru söylüyor. Bize bundan daha hafif bir mektup yazmış olsaydı daha nazik davranmış olurdu."

- Ebu Hâzim'in torunu Abdülcebbar şöyle anlatıyor: “Süleymân b. Abdülmelik Medine'ye geldi ve orada üç gün kalıp dedi ki; Burada bize hadis anlatacak Rasülullah sallallâhu aleyhi ve sellemin ashâbından hiç kimse yok mu? Ona dediler ki; İşte orada kendisine Ebu Hazim denilen biri var. Süleymân ona bir adam gönderdi ve Ebu Hazim yanına geldi. Süleymân ona dedi ki; ey Ebu Hazim, bu ne kabalıktır? Ebu Hazim dedi ki; Benim hangi kabalığımı gördün? Süleyman dedi ki; Medine halkının önde gelenlerinin hepsi yanıma geldiler ama sen gelmedin. Ebu Hazim dedi ki; daha önceden seninle tanışıklığım yoktu ki ona dayanarak seni görmeye geleyim! Süleyman dedi ki; yaşlı adam doğru söylüyor, ey Eba Hazim, ölümden neden hoşlanmıyoruz? Ebu Hazim dedi ki; çünkü sizler ahiretinizi harap edip dünyanızı mamur ettiniz ve mamur olan yerden harap yere gitmekten hoşlanmıyorsunuz! Süleymân dedi ki; doğru söyledin Ey Ebu Hazim. Allah'ın huzuruna nasıl varılacak? Ebu Hazim dedi ki; 'İyi olan kişi, gurbetten eşinin yanına dönen adam gibi varacak. Kötü olan kişi ise efendisinin yanına gelen kaçkın köle gibi varacak!” Bu sözleri işiten Süleymân ağlamaya başladı ve dedi ki; ne kadar acı, bize Allah katında ne verilecek ey Ebu Hazim? Dedi ki; kendini Allah'ın kitabına arz et, o zaman Allah katında ne alacagını anlarsın. Süleyman dedi ki; ey Ebu Hazim, sözünü ettiğin bilgiyi Allah'ın kitabının neresinde bulacağım? Dedi ki; yüce Allah'ın şu kavlinde bulursun: “İyiler muhakkak cennette, kötüler de cehennemdedirler” (İnfitar 13-14) Süleymân dedi ki; ey Ebu Hazim, Allah'ın rahmeti nerede kaldı? Dedi ki: “İyilik edenlere Allah'ın rahmeti çok yakındır.” (A'raf 56) Süleymân dedi ki; ey Ebu Hâzim, insanların en akıllısı kimdir? Dedi ki; hikmeti öğrenip insanlara öğretendir. Dedi ki; insanların en ahmağı kimdir? Dedi ki; zalim olan bir adamın arzusuna uyup başkasının dünyası için ahiretini satandır. Dedi ki ey Ebu Hazim; duanın en çok kabule şayan olanı hangisidir? Dedi ki; mütevazı olup Allah'a boyun eğenlerin duası. Dedi ki; sadakanın en temizi hangisidir? Dedi ki; verecek bir şeyi olmayanın gayret edip verdiği sadaka. Dedi ki; ey Ebu Hazim, bizim durumumuz hakkında ne dersin? Dedi ki; beni bu sorudan muaf tut! Süleymân dedi ki; bir nasihat eyle o zaman! Ebu Hâzim dedi ki: Birtakım insanlar bu işi (halifeliği) müminlere danışmadan ve onların icmasına dayanmadan zor kullanarak ele geçirdiler ve dünyalık uğruna bu yolda kan döktüler. Sonra da bu dünyadan göçüp gittiler. Onların ne dedikleri ve haklarında ne söylendiği beni ilgilendirmiyor! Orada oturanlardan biri dedi ki; “ne kötü bir söz söyledin ey yaşlı adam!”  Ebu Hâzim dedi ki; “yalan söyledin! Çünkü yüce Allah alimlerden söz alıp şöyle buyurdu: “Onu mutlaka insanlara açıklayacaksınız, gizlemeyeceksiniz!” (Ali İmran 187) Süleymân dedi ki; ey Ebu Hâzim, bizim yanımızda bulunursan sen bizden, biz de senden istifade ederiz! Dedi ki; bunu yapmaktan Allah'a sığınırım! Dedi ki; neden? Dedi ki; size bir miktar meyledip bunun sonucunda hayatın ve ölümün sıkıntısını çekmekten korkarım. Süleyman dedi ki; o hâlde bana öğüt ver. Dedi ki; Allah'ın, yasaklamış olduğu bir şeyi yaptığını ve emretmiş olduğu bir şeyi yapmadığını görmesinden sakın! Dedi ki; ey Ebu Hâzim, bize hayır dua et. Dedi ki: “Allah'ım, Süleyman eğer senin dostun ise ona hayırlı işler yapmayı kolaylaştır. Eğer senin düşmanın ise onu perçeminden yakalayıp hayırlı işlere yönlendir.” Süleymân yanındaki kölesine dedi ki, yüz dinar getir! Sonra O yüz dinarı alıp dedi ki; ey Ebu Hâzim, al bunları. Dedi ki; benim onlara ihtiyacım yok. Bu paraları dinlemiş olduğun sözlerime karşılık vermiş olmandan korkarım! Ebu Hâzim'in söyledigi sözlerin Süleymân'ın hoşuna gittiğini gören Zührî dedi ki; Otuz yıldan beri bu adam benim komşumdur, onunla hiç konuşmadım! Ebu Hâzim dedi ki; sen Allah’ı unuttuğun için beni de unuttun! Zührî dedi ki; beni mi kınıyorsun? Ebu Hâzim dedi ki: “Aksine, sen kendi kendini kınıyorsun! Komşunun komşu üzerinde hakkı olduğunu bilmiyor musun? İsrailoğulları doğruyu yaptıkları zaman yöneticileri âlimlere ihtiyaç duyuyorlar ve âlimler dinleri uğruna yöneticilerden kaçıyorlardı. İnsanların ayak takımından olan bir grup bu hâli görünce ilim öğrenip öğrendikleriyle yöneticilerin kapısına geldiler ve bu sayede yöneticilerin gerçek alimlere ihtiyaçları kalmadı. Bu yöneticiler ve (sahte) âlimler hep birlikte günaha daldılar ve böylece bozulup mahv oldular. Eğer alimlerimiz sahip oldukları ilmin onurunu korumuş olsalardı devlet yöneticileri onlardan çekinmeye devam edeceklerdi.” Bu sözler üzerine Zührî dedi ki; Sanırım beni kastediyor ve ima ediyorsun? Dedi ki; sözlerim işittiğin gibidir!”

- Bir keresinde Ömer b. Abdülaziz, halife Süleymân b. Abdulmelik'e der ki; Ey müminlerin emiri, kapıda sizinle görüşmek isteyen kararlı ve dili keskin bir adam var. Halife, adamın içeriye alınmasını emreder. Adam içeriye girince der ki; Ey müminlerin emiri, sana söyleyeceğim sözler hoşuna gitmezse tahammül et. Çünkü o sözlerin ardında, kabul ettiğin takdirde seveceğin şeyler var. Halife der k; Konuş bakalım ey bedevi! Adam şunları söyler: “Ey müminlerin emiri, senin çevrende dinleri karşılığında senin dünyalığını ve Rablerinin gazabı karşılığında senin hoşnutluğunu satın almış, Allah hakkında senden korkup senin hakkında Allah'tan korkmayan, ahiretlerini harap edip dünyalarını mamur etmiş, ahiretle savaşıp dünya ile barışan birtakım adamlar kümelenmişler. Allah'ın sana emanet olarak vediği şeyler hususunda sakın onlara güvenme! Çünkü onlar emanet zayi olurken ve ümmet batarken parmaklarını bile kımıldatmazlar. Sen onların yaptıklarından sorumlusun, onlar ise senin yaptıklarından sorumlu değiller. O halde ahiretinin fesada uğraması pahasına onların dünyasını mamur etme. Şüphesiz ki aldanmanın en büyüğü, başkasının dünyası pahasına ahiretini satmaktır”

Bu sözleri dinleyen halife Süleymân b. Abdülmelik der ki; kılıcından daha keskin olan dilini kınından çıkarmışsın! Adam der ki; evet ey müminlerin emiri, senin aleyhine değil, iyiliğin için bu sözleri söyledim. Halife der ki; kendin için istediğin bir şey var mı? Der ki; halkın genel istekleri dışında benim özel bir isteğim yok. Sonra bedevi adam kalkıp gider. Halife Süleymân b. Abdülmelik yanında bulunanlara o anda şöyle der: Aferin! Ne aslı şerefli, kalbi dopdolu, dili keskin, niyeti samimi, nefsi takvalı bir adammış! İşte şeref ve akıl böyle olmalı!

- Ebu Hazim şöyle anlatıyor: "Bir keresinde Ömer b. Abdülaziz benden kendisine öğüt vermemi istedi. Bunun üzerine ona şunları söyledim: “Yatağına uzan, sonra ölümü başucuna koy, öleceğin anda hangi durumda olmak istediğini düşün ve şimdi onu yapmaya başla. Öleceğin anda hangi durumda olmak istemiyorsan da onu yapmayı bırak.”

- Muhammed b. Kab bir keresinde Ömer b. Abdulaziz’e şöyle der: “Ey müminlerin emiri, dünya bir pazardır. İnsanlar kendilerine zarar ve fayda veren şeyleri alıp o pazardan ayrılırlar. Nice insan, içinde bulunduğumuz nimetlere benzer bir dünya nimetine aldanmış ve sonunda ölüme yakalanmıştır. Bu yüzden ahirette istedikleri şeyleri elde etmeleri için bir hazırlık yapmadan ve hoşlanmadıkları şeylerin başlarına gelmesinden korunacak bir tedbir almadan azarlanmış olarak dünyadan ayrılmışlardır. Geride bıraktıkları malları onları övmeyen kimseler paylaşmışlar ve kendilerini mazur görmeyecek olanın yanına gitmişlerdir. Ey müminlerin emiri, bizler onların gıpta ettiğimiz amellerine bakıp arkalarından onları yapmalı ve endişe duyduğumuz amellerine bakıp onları da yapmamalıyız. Ey müminlerin emiri o endişe duyduğumuz ameller hususunda Allah'tan kork, kapılarını aç, insanlar yanına kolayca girebilsinler. Haksızlığa uğramışsa yardım et ve haksızlık edeni geri çevir. Üç şeyi yapan kimsenin Allah’a imanı kemale ermiş demektir: Hoşnut olduğu zaman hoşnutluğu kendisini batıla sokmayan, kızdığı zaman kızgınlığı kendisini haktan ayırmayan ve gücü yettiği zaman hakkı olmayan şeyi almayan kimse.”

- Nevfel b. Umare'nin naklettiğine göre Ömer b. Abdülaziz şöyle söylemiştir: “Beni ilk defa uyandıran kişi Müzahim oldu. Bir keresinde bir adamı gereğinden ve hak ettiğinden fazla bir süre hapsetmiştim. Onu serbest bırakmam için Müzahim benimle konuştu. Ona dedim ki; Onu başına gelenden daha fazla gözetim altında tutmadıkça salıvermeyeceğim. Müzahim dedi ki; ey Ömer b. Abdülaziz, kıyamete gebe olan ve sabahında kıyametin kopacağı geceye karşı seni uyarıyorum! Ey Ömer, “emir şöyle dedi, emir böyle dedi” sözünü işitmekten neredeyse ismini unutur oldum! Vallahi, Müzahim’in dediği doğruydu. O anda sanki yüzümdeki örtüyü açmış oldu. Birbirinize öğüt verin. Şüphesiz ki öğüt müminlere fayda verir."

- Osman b. Ata eI-Horasani şöyle anlatıyor: “Hişam b. Abdülmelik ile görüşmek isteyen babamla birlikte yola çıktım. Gideceğimiz yere iyice yaklaştığımızda üzengileri tahtadan olan bir eşşeğe binmiş, üzerinde kirli bir entari, kirli bir cübbe ve kirli bir takke bulunan siyahi bir adama rastladık. Gülerek babama dedim ki; bu bedevi de kim? Babam dedi ki; sus, bu adam Hicazlı fakihlerin efendisi Ata b. Ebi Rabah'tır. Adam bize yaklaşınca babam kahrından, o da eşşeğinden indi ve kucaklaşıp hâl hatır sordular. Sonra dönüp oradan ayrıldılar ve ikisi birlikte Hişâm b. Abdülmelik'in kapısının önünde durdular. Babam geri döndüğünde ona sorup dedim ki; Başınıza ne geldi bana anlatır mısın? Babam dedi ki; Hişâm'a kapıda Atâ b. Ebİ Rabâh'ın olduğu haber verilince içeriye girmesi için ona izin verdi. Vallahi ben de ancak onun sayesinde girebildim. Hişâm onu görünce dedi ki; merhaba, merhaba, buraya oturun, buraya oturun. Onu yanındaki yüksek yere oturttu, hatta dizi dizine değdi. Çevresinde şehrin ileri gelenleri vardı ve aralarında konuşuyorlardı. O anda sustular. Hişâm dedi ki ey Ebu Muhammed, istediğin nedir? Dedi ki; “Ey müminlerin emiri, iki haremde yaşayanlar Allah'ın ehli ve Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem'in komşularıdır. Onların hediyelerini ve erzaklarını dağıt!”  Hişam dedi ki; peki. Ey hizmetkâr, Medineliler ve Mekkeliler için iki hediye ve bir senelik erzaklarını gönder. Sonra dedi ki; bundan başka bir istediğin var mı ey Ebu Muhammed? Dedi ki: Evet ey müminlerin emiri. Hicazlılar ve Necidliler Araplar'ın aslı ve İslâm'ın liderleridir. Zekatlarının fazlasını onlara geri gönder! Dedi ki; tamam. Ey hizmetkar yaz bakalım: Zekâtlarının fazlası kendilerine geri verilecek! Ey Ebu Muhammed, bundan başka bir dileğin var mı? Dedi ki: Evet ey müminlerin emiri, sınır kalelerinde yaşayanlar sizin burada rahatça yaşamanız için oralarda ok atıyor ve düşmanlarınızla savaşıyorlar. Onlar için birtakım erzaklar ihsan etmiştiniz. O erzakları kendilerine dağıt! Çünkü onlar helak olurlarsa düşman buralara kadar gelir! Dedi ki; tamam. Yaz ey hizmetkâr: Erzakları kendilerine gönderilecek! Ey Ebü Muhammed, başka isteğin var mı? Dedi ki: Evet ey müminlerin emiri, zimmet ehlinizin küçük yaşta olanlarından cizye alınmasın, büyükleri zorla yerlerinden edilmesin ve güçlerinin yetmeyeceği cizyeyi ödemekle yükümlü tutulmasınlar! Çünkü almış olduğunuz cizye düşmanlarınıza karşı kullanacağınız bir yardımdır. Hişâm dedi ki; peki. Yaz ey hizmetkâr: Zimmilerden, güçlerinin yeteceğinden fazla cizye istenmeyecek! Başka bir isteğin var mı? Dedi ki: Evet ey müminlerin emiri, kendin hakkında Allah'tan kork! Çünkü sen tek başına yaratıldın, tek başına öleceksin, tek başına diriltileceksin ve tek başına hesaba çekileceksin! Vallahi bu gördüğün insanlardan hiçbiri yanında olmayacak! Bu sözleri dinleyen Hişâm başını önüne eğdi ve Atâ kalkıp oradan çıktı. Biz kapının yanındayken arkasından yetişip gelen bir adam, ona içerisinde dirhem mi dinar mı olduğunu bilmediğim bir kese uzattı ve dedi ki; müminlerin emiri bunun sana verilmesini emretti. Ata dedi ki: Bu öğütlerime karşılık sizden bir ücret istemiyorum. Benim ücretim âlemlerin Rabbine aittir. Vallahi, Atâ onların yanındayken bir yudum sularını bile içmedi.”

- Muhammed b. Ali şöyle anlatıyor: "Ben, müminlerin emiri Ebu Cafer el-Mansur’un meclisinde bulunuyordum. Aynı mecliste İbni Ebi Züeyb ve Medine valisi Hasen b. Zeyd de vardı. O sırada Gıfâr kabilesinden bir grup geldi ve Ebu Cafer'e Medine valisi Hasen b. Zeyd'in yaptığı işlerden birini şikâyet ettiler. Bunun üzerine Hasen b. Zeyd, halifeden Gıfârlılar'ı İbni Ebi Züeyb'e sormasını istedi. O da ona sorarak dedi ki; ey İbni Ebi Züeyb, Gıfârlılar hakkında ne diyorsun? İbni Ebî Züeyb dedi ki; onların insanların namuslanna değer vermediklerine ve çok fazla eziyet ettiklerine şahitlik ederim. Ebu Cafer dedi ki; sözleri işittiniz! Bunun üzerine Gıfarlılar dediler ki; ey müminlerin emiri, ona Hasen b. Zeyd'in nasıl bir vali olduğunu sor. Halife dedi ki; ey İbni Ebi Züeyb, Hasen b. Zeyd hakkında ne diyeceksin? İbni Ebi Züeyb dedi ki; onun haksız yere hüküm verdiğine şahitlik ederim. Ebu Cafer dedi ki; ey Hasen, İbni Ebi Züeyb'in ne söylediğini duydun ne diyeceksin? Hasen dedi ki; ey müminlerin emiri, ona senin hakkında ne düşündüğünü sor? Ebu Cafer bu sefer dedi ki; benim hakkımda ne diyorsun? İbn Ebi Züeyb dedi ki; ey müminlerin emiri, bana bunu sormayın! Ebu Cafer dedi ki; vallahi söyleyeceksin! Bunun üzerine İbni Ebi Züeyb dedi ki; senin bu malı haksız yere aldığına ve ehli olmayana verdiğine şahitlik ederim! Bu sözleri işiten halife Ebu Cafer el-Mansur, elini İbn Ebi Züeyb'in ensesine koyarak ona dedi ki; vallahi ben olmasaydım İranlılar, Romalılar, Deylemliler ve Türkler bu yeri senin elinden elbette alırlardı! İbni Ebi Züeyb dedi ki; Ebu Bekir ve Ömer de halife oldular ve hem hakkı gözeterek vergi alıp herkese eşit olarak dağıttılar, hem de İranlılar'ı ve Romalılar'ı hezimete uğrattılar! Bunun üzerine Ebu Cafer onu serbest bırakıp dedi ki; vallahi samimi olduğunu bilmeseydim kesinlikle seni öldürürdüm! İbni Ebi Züeyb de dedi ki; vallahi ey müminlerin emiri, oğlun Mehdi'den dolayı sana nasihat ediyorum!”

- Evza-i şöyle anlatıyor: "Ben sahildeyken müminlenn emiri Ebu Cafer el-Mansur bir adam gönderip beni çağırttı. Ben de yanına gittim. Huzuruna girdiğim zaman ona selam verdim ve halifeliğini tebrik ettim. O da selamımı aldı ve oturmamı istedi. Sonra bana dedi ki; bizim yanımıza geç gelmenin sebebi nedir ey Evza-i? Dedim ki; ne istiyorsun ey müminlerin emiri? Dedi ki; sizden bir şeyler öğrenmeyi istiyorum. Dedim ki; ey müminlerin emiri, bizden bir şey dinleyip de sonra onunla ya amel etmezsen? Bu sözü söyleyince halifenin kapıcısı bana bağırıp eliyle kılıcı gösterdi. Halife Mansur onu uzaklaştırıp dedi ki; burası ödüllendirme meclisidir, cezalandırma meclisi değil! Bu sözleri duyunca rahatladım ve sözlerime devam edip dedim ki; ey müminlerin emiri, Mekhul, Atiyye b. Bişr'den bana Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem'in şu hadisini nakletti: “Halkını aldatmaya devam eden bir yöneticiye Allah cenneti haram kılar.”

“Ey müminlerin emiri, önceden sadece kendi nefsinden sorumluyken şimdi kızılı, siyahı, kâfiri, Müslüman'ı ve yöneticisi olduğun bütün insanlardan sorumlusun. O insanlardan her birinin senin üzerinde adaletten alacağı bir pay var. İnsanlar arasından arka arkaya büyük gruplar ortaya çıkıp da içlerinden her biri senin kendisine verdiğin bir zarardan veya yaptığın haksızlıktan şikâyet etmeye başlarsa ne yapacaksın?“  Ey müminlerin emiri, Mekhul'ün bana Ziyâd b. Cariye - Hubeyb b. Mesleme yoluyla naklettiği bir hadiste şöyle deniliyor: “Resulullah sallallâhu aleyhi ve sellem, kasten yapmadığı halde bir bedeviyi incitmesinden dolayı kendisine kısas yapılmasını istedi. Cebrâil onun yanına gelerek dedi ki; ey Muhammed, Allah seni zorba ve kibirli biri olarak göndermedi. Bunun üzerine, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem o bedeviyi çağırdı ve kendisine kısas yapmasını istedi. Bedevi dedi ki; anam babam sana feda olsun, hakkımı sana helâl ettim. Canımı bile almış olsan sana asla böyle bir şey yapamam. Bunun üzerine Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem ona hayır dua etti.”

Ey müminlerin emiri, önce nefsini eğit ve sonra onun için Rabbinden eman al. Ey müminlerin emiri, mülk ve iktidar senden öncekilerde kalmış olsaydı senin eline ulaşmazdı. Senden öncekilere kalmadığı gibi, iktidar sana da kalmayacak. Ey müminlerin emiri, “Bu nasıl bir kitapmış! Küçük büyük hiçbir şey bırakmaksızın yaptıklarımızın hepsini sayıp dökmüş!” (Kehf 49) ayetini, dedenin (Abbâs radıyaAllahu anh) şöyle yorumladığı nakledilmiş: “Küçük olan şey tebessüm, büyük olanı ise gülmektir!” Hâl böyle olunca, ellerin yapıp dillerin hasat ettiği günahlara ne demeli?

Ey müminlerin emiri, bana Ömer b. Hattâb'ın şöyle dediği haber verildi: "Fırat kıyısında bir kuzu kaybolup ölse ondan sorumlu tutulmaktan korkanm!" Bir de senin yanında olduğu hâlde adaletinden mahrum olan kişi hakkındaki sorumluluğunu düşün! Ey müminlerin emiri, “Ey Davud! Biz seni yeryüzünde halife yaptık. O halde insanlar arasında adaletle hükmet, arzuna uyma.” (Sad 26) âyetini, dedenin şöyle yorumladığı nakledilmiş: “Ey Davud, huzuruna iki hasım oturduğunda ve senin de onlardan birine meylin olduğunda sakın içinden hak sahibinin o olduğunu geçirip de hasmı karşısında onu haklı çıkarmayasın! Böyle yaparsan peygamberlik görevinden ayrılır ve halifem olmaktan çıkarsın. Ey Dâvud, ben elçilerimi kullarıma deve çobanları gibi çobanlık etsinler diye gönderdim. Çünkü onlar çobanlık yapmayı bilirler ve hayvanları şefkatle güderler. Böylece yaralı olan hayvanı tedavi edip zayıf olanı otun ve suyun bol bulunduğu yere götürürler.

Ey müminlerin emiri, sen öyle büyük bir işle imtihan oluyorsun ki, eğer o iş göklere, yere ve dağlara arzedilmiş olsaydı onu yüklenmekten kaçınırlar ve tedirgin olurlardı. Ey müminlerin emiri, Yezid b. Cabir'in Abdurrahmân b. Ebi Amra el-Ensâri'den bana naklettiğine göre Ömer b. Hattâb, Ensâr'dan bir adamı zekât toplamakla görevlendirir. Günler sonra onun hâlâ yerinde oturduğunu görünce der ki; Neden işini yapmaya gitmedin? İşini yaptığın zaman Allah yolunda savaşan bir mücahit gibi ecir alacağını bilmiyor musun? Adam; Hayır. deyince Ömer sorar: Nasıl oluyor bu? Adam der ki; haber aldığıma göre Rasulullâh sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuş: "İnsanların işlerinden birini yapmak üzere görevlendirilen her yetkili kişi kıyamet gününde elleri boynuna zincirlenmiş olarak getirilir ve cehennem üzerinde kurulmuş bir köprüde durdurulur. O köprü onu öyle bir silkeler ki her uzvunu yerinden oynatır. Sonra geri döndürülüp hesaba çekilir. Eğer iyilik yapmışsa o iyiliği sayesinde kurtulur. Eğer kötülük yapmışsa onun yüzünden o köprüyle birlikte yetmiş yıl cehenneme yuvarlanır." Ömer der ki; kimden duydun bunu? Adam der ki; Ebu Zer'den ve Selmân'dan duydum. Ömer hemen onlara bir adam gönderip bunun doğru olup olmadığını sordurur. Onlar da doğru olduğunu ve bu hadisi Rasulullâh sallallâhu aleyhi ve sellemden işitmiş olduklarını söylerler. Bunun üzerine Ömer der ki; Vah Ömer'in başına gelene! Hâl böyle ise bu görevi kim yapar? Bunun üzerine Ebu Zer der ki; Yüce Allah'ın, burnundan çekip yanağını yere yapıştırdığı kimse bu görevi yapar!

Bunları işiten halife Mansur mendili alıp yüzüne koydu ve ağlamaya başladı. Hatta öyle feryat ederek ağladı ki, beni de ağlattı. Sonra dedim ki; Ey müminlerin emiri, bir keresinde deden Abbâs, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’den Mekke, Tâif veya Yemen valisi olmayı istedi. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem ona şöyle buyurdu: “Amcacığım, kurtaracağın bir nefis, yerine getiremeyeceğin bir valilikten daha hayırlıdır.” Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem, amcasına böyle nasihat etmiş ve görevi hakkıyla yerine getiremeyeceği endişesini belirtmişti. Böyle bir durumda Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem, Allah'ın vereceği bir cezayı amcasından savamazdı. Çünkü yüce Allah kendisine şöyle vahyetmişti: “Yakın akrabanı uyar.” (Şuara 214) Bu vahyi alan Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştu: “Ey Abbâs, ey Safiye, ey Fâtıma! Ben Allah karşısında size yardım edemem. Benim amelim bana, sizinki size.”  Ömer b. Hattâb şöyle söylemişti: “Aklıselim sahibi olan ve Allah yolunda hiçbir kınayanın kınamasından korkmayan kişi ancak insanların işlerini yürütebilir. Hükümdarlar dört sınıftır. Birincisi; hem kendisini hem de memurlarını kötülükten menedendir ki, böylesi Allah yolunda cihad eden mücahide benzer ve rahmeti vasıtasıyla Allahın eli onlara uzanmıştır. (1) İkincisi; zayıf hükümdardır ki, kendisini menettıği hâlde zayıf olduğu için memurlarını kötülükten menedemez. Böyle bir hükümdar, merhamet olunmadıkça uçurumun kenarındadır. Üçüncüsü; memurlarını menettiği hâlde kendisi kötülük yapan hükümdardır. Böylesi hakkında Resülullâh sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Çobanlarm en kötüsü despot ve sert olanıdır ki, sadece kendisi helâk olur.” Dördüncüsü ise; kendisi kötülük yaptığı gibi memurlarına da engel olmayan hükümdardır. Bunların hepsi birlikte helâk olurlar.

Ey müminlerin emiri, bana nakledilen bir hadiste şöyle deniliyor: “Cebrâil, bir keresinde Peygamber sallallâhu aleyhi ve selleme gelerek dedi ki; Allahın, kıyamet günü için hazırlanıp alevlendirilmek üzere ateş körüklerinin cehennem üzerine konulmalarını emrettiği zamanda sana geldim. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem dedi ki; ey Cebrâil, bana cehennemi tarif et. Dedi ki; Yüce Allah emretti ve cehennem kıpkırmızı oluncaya kadar bin yıl boyunca yakıldı. Sonra sapsarı oluncaya kadar bin yıl daha yakıldı. Sonra simsiyah oluncaya kadar bin yıl daha yakıldı. Şimdi o simsiyah ve kapkaranlık olup alevli ışık saçmıyor ve koru sönmüyor. Seni hak ile gönderene yemin ederim ki, cehennem halkının giydiği bir elbise yeryüzündeki insanlara gösterilmiş olsaydı hepsi birden ölürlerdi. Cehennem içeceklerinden bir kovası yeryüzündeki sulara dökülmüş olsaydı o sulardan tadanların hepsi ölürdü. Allah’ın zikrettiği zincirin bir arşını yeryüzünün dağları üzerine konulmuş olsaydı hemen eriyip yerle bir olurlardı. Bir adam cehenneme girip sonra oradan çıkarılmış olsaydı yeryüzündeki herkes onun kokusunun iğrençliğinden ve şeklinin çirkinliğinden dolayı ölürlerdi. Bunları dinleyen Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem ağlamaya başlayınca Cebrâil de ağladı ve dedi ki; Allah gelmiş geçmiş günahlarını bağışlamış olduğu hâlde ağlıyor musun ey Muhammed? Buyurdu ki; şükreden bir kul olmayayım mı? Peki, sen Ruhul Emin olduğun hâlde niçin ağladın ey Cebrâil? Dedi ki; Harut ve Marut’un imtihan edildikleri şeyle imtihan edilmekten korkuyorum.”

Ey müminlerin emiri, zorlukların en çetini Allah'ın hakkını yerine getirmektir ve Allah katındaki en değerli şey takvadır. Kim izzeti, Allah'a itaatte ararsa Allah onu yüceltir ve aziz eder. Kim de izzeti Allah'a isyan edip günah işlemekte ararsa Allah onu zelil eder ve alçaltır. İşte benim nasihatlerim bundan ibarettir. Selâm üzerine olsun, deyip kalktım. Halife bana dedi ki; nereye gidiyorsun? Dedim ki; müminlerin emiri izin verirse inşaAllah çocuklarımın yanına ve vatanıma gideceğim. Dedi ki; gitmene izin verdim, nasihatin için sana teşekkür eder ve onu kabul ederim. Allah iyilik yapmaya bizleri muvaffak eylesin ve yardımcımız olsun. O'ndan yardım diler ve O'na tevekkül ederim. O bana yeter, O ne güzel vekildir. Bunun gibi nasihatleri etmek için gel, beni mahrum eyleme. Sen, yanımızda sözü kabul edilen ve nasihati hakkında itham edilmeyen birisin. Dedim ki; inşaAllah dediğiniz gibi yapacağım."

Muhammed b. Mus'ab'ın anlattığına göre, Evza-i'ye şehirden çıkıp vatanıma gitmesine yardımcı olması için yüklü bir para verilmesi emredilince parayı kabul etmeyip şöyle dedi: “Benim bu paraya ihtiyacım yok. Dünyanın bütün malları verilse nasihatimi para karşılığında satmam. Halife Mansur onun bu husustaki kararlılığını görünce daha fazla üstelemedi.”

- Ebu Amr eş-Şegâfi şöyle anlatıyor: “Halife Mehdi ile birlikte akşam namazını kıldık. Mehdi’nin adalet bakanı Avfî de vardı. Mehdi akşam namazını bitirince Avfi gelip onun kıble tarafına oturdu. Mehdi nafile namaz kılmaya başlayınca Avfi onun elbisesini çekmeye başladı. Namazını bitiren Mehdi dedi ki; ne istiyorsun? Avfi dedi ki; nafile namaz kılmaktan daha önemli bir şey söyleyeceğim! Mehdi dedi ki; ne söyleyeceksin? Avfi onun baş ucunda durup dedi ki; azatlı kölen Sellâm, bir grup insana baskın yaptı ve arazilerini gaspetti. Bu haberi sağlam kaynaklardan aldım. Arazinin sahiplerine geri verilmesini emredin ve gaspçıları oradan çıkarmak için adam gönderin. Mehdi dedi ki; sabah olunca bakarız inşaAllah! Avfi dedi ki; hayır, hemen şimdi yapmalısın! Mehdi dedi ki; filanca komutan, hemen şu şu yere git ve oradakileri çıkar! Araziyi de filancaya teslim et!" Şegâfî’nin naklettiğine göre daha sabah olmadan arazi gerçek sahiplerine iade edildi.

- Yahya b. Abdussamed şöyle anlatıyor: “Müminlerin emiri Musa'ya bahçesiyle ilgili olarak dava açıldı ve konu başkadı Ebu Yusuf'a iletildi. Hüküm görünüşte müminlerin emirinin lehineydi ama gerçek bunun tam aksineydi. Müminlerin emiri, Ebu Yusuf'a dedi ki; sana iletilen dava hakkında ne yaptın? Ebu Yusuf dedi ki; müminlerin emirini dava eden şahıs benden şahitlerinin doğruyu söylediklerine dair müminlerin emirinin yemin ettirilmesini istiyor. Müminlerin emiri Musa dedi ki; sen de bu görüşte misin? Ebu Yusuf dedi ki, İbni Ebi Leylâ (Kufeli müçtehid imamlardan biri) da bu görüşü kabul etmişti. Bunun üzerine Musa dedi ki; bahçeyi adama ver." Ebu Yusuf böyle demekle Musa'yı oyuna getirip ona hile yapmış oldu."

- Said b. Süleyman şöyle anlatıyor: "Ben Mekke'de Şatavi sokağında oturuyordum ve hemen yanı başımda Abdullah b. Abdulaziz el-Umeri ikamet ediyordu. O sene halife Harun Reşid haccetmeye geldi. Adamın biri Umeri'ye dedi ki; ey Ebu Abdillah, işte bak müminlerin emiri sa'y ediyor ve sa'y etmesi için orası boşaltılmış. Umeri adama dedi ki; Allah sana hayır vermesin, beni ihtiyacım olmayan bir şeyle görevlendirdin! Sonra Umeri sandaletlerini eline asıp kalktı, ben de onu takip ettim. Harun Reşid, Merve'den Safâ'ya doğru yöneldiği zaman Umeri ona “ey Harun” diye bağırdı. Halife kendisine bakınca dedi ki; buyur amca! Umeri dedi ki; Safa tepesine çık! Halife Safa'ya çıkınca ona dedi ki; Kâbe tarafına bak! Halife dedi ki; söylediğini yaptım. Umeri ona dedi ki; kaç kişiler? Halife dedi ki; kimleri saymamı istiyorsun? Dedi ki; insanlar (kaç) kişi? Halife dedi ki; Allah'tan başka hiç kimsenin sayısını bilemeyeceği kadar insan var! Umeri dedi ki; bil ki ey adam, o insanlardan her biri sadece kendi yaptığından hesaba çekilecek ama sen onların hepsinden hesaba çekileceksin! Bu sözleri dinleyen Harun Reşid ağlamaya başladı ve olduğu yere oturdu. Hemen gözyaşlarını silmesi için bir mendil getirdiler. Umeri dedi ki; bir şey daha diyeceğim! Halife dedi ki; söyle amcal Dedi ki; vallahi kişi kendi malını harcarken saçıp savurduğu zaman, malını dilediği gibi harcamaması için kısıtlanmayı (hacr) hak eder. Müslümanlar'ın mallarını saçıp savuran bir adam neyi hak eder bir düşün! Sonra Umeri, Harun Reşid ağlamakta olduğu hâlde oradan ayrıldı."

- Muhammed b. Halef'in naklettiğine göre Muhammed b. Abdurrahmân şöyle demiştir: “Haber aldığıma göre Hârun Reşid şöyle demiş: Ben her sene haccetmeyi ve karşıma sadece Ömer'in soyundan gelen bu adamın çıkıp bana hoşlanmayacağım sözleri söylemesini istiyorum." Bir başka nakilde şunlar anlatılmıştır: "Umerî halife ile karşılaştığı zaman dedi ki; ey Hârun, yapacaklarını yaptın! Bunun üzerine halife Hârun onun yanına oturup sözlerini dinlemeye başladı ve ona şöyle dedi: “Söylediklerin kabulümdür amca, başım gözüm üstüne! Umerî ona dedi ki; ey müminlerin emiri, insanlar şu şu haldeler. Halife dedi ki; bunlar benim bilgim ve emrim dışında olmuş. Umeri sözlerini bitirinceye kadar halife ayakta onu dinledi ve susunca yoluna devam etti."

- Zeyd b. Abbâs şöyle anlatıyor: “Hârun Reşid hacca geldiğinde ona denildi ki; ey müminlerin emiri, bu sene Şeybân da hacca gelmiş. Halife dedi ki; onu bana bulun! Şeybân'ı arayıp buldular ve halifenin yanına getirdiler. Halife ona dedi ki; ey Şeybân, bana öğüt ver. Şeybân dedi ki; ey müminlerin emiri, ben dili tutuk ve Arapça'yı düzgün konuşamayan bir adamım! Yanıma sözümü anlayacak birisini getir ki, onunla konuşayım. Hemen onun dilinden anlayan bir adam getirdiler. Şeybân, adama Nebti (Nebâtiler'in dili) diliyle şöyle söyledi: Ona de ki; ey müminlerin emiri, emniyette olacağın yere ulaşmadan önce seni korkutan kişi, korku duyacağın yere (âhirete) ulaşmadan önce emanda olduğunu söyleyen kişiden sana daha iyi nasihat eder. Halife dedi ki; bu ne anlama geliyor? Şeybân şöyle dedi: Ona söyle, sana demek istiyor ki, Allah'tan kork! Çünkü sen bu ümmetten sorumlu olan bir adamsın. Allah seni bu ümmetin başına geçirip çoban yapmış ve işlerini senin emrine vermiş. Sen bu ümmetten sorumlusun. Halka âdil davran, herkesin payını eşit olarak dağıt, orduyla birlikte savaşa git ve nefsin hakkında Allah'tan kork. İşte seni korkutması gerekenler... Emniyette olacağın yere ulaştığın zaman esenlik içinde olursun. Bunları sana söyleyen adam, sana şu sözleri söyleyenden daha iyi nasihat etmiş demektir: "Sizler bağışlanmış bir ailenin mensuplarısınız. Sizler peygamberinizin akrabasısınız ve onun şefaatine mazharsınız." Bunları söyleyen adam, korku duyacağın yere ulaşıncaya kadar senin esenlik ve eman içerisinde olduğunu söyleyip durur. Sonunda korku duyacağın yere geldiğinde mahvolduğunu görürsün! Bu sözleri dinleyen Hârun Reşid o kadar ağlar ki, çevresindekiler ona acımaya başlarlar. Halife ona biraz daha nasihat etmesini söyleyince der ki; bu kadarı sana yeter!”

- Alkame b. Mersed anlatıyor: “Ömer b. Hubeyra vali olarak Irak'a geldiğinde Hasenü’l-Basri’ye ve Şa'bi'ye adam gönderip kendilerine ikamet etmeleri için bir ev tahsis edildiğini bildirdi. O evde takriben bir ay kadar kaldıktan sonra bir gün valinin adamı gelerek Ömer b. Hubeyra'nın ziyarete geleceğini söyledi. Ömer bir bastona dayanarak geldi, selâm verip onlara saygı göstererek yanlarına oturdu. Sonra şöyle dedi: Müminlerin emiri Yezid b. Abdülmelik bana bazı mektuplar gönderiyor ve ben bu mektuplarda yazılan hususların yerine getirilmesi hâlinde helâk olacağımı biliyorum. Ona itaat etsem Allah'a isyan etmiş olacağım. Ona isyan etsem Allah'a itaat etmiş olacağım. Ona tâbi olmam hususunda bir çıkış yolu görüyor musunuz? Hasenü'l-Basrî dedi ki; ey Amr'ın babası, halifenin emrini yerine getir. Bunun üzerine Şa'bi konuşmaya başladı ve İbni Hubeyra'nın istediği şekilde konuştu. İbni Hubeyra dedi ki; sen ne diyorsun ey Ebu Said? Dedi ki; ey vali, Şa'bî’nin dediklerini duydun. İbni Hubeyra dedi ki; sen ne düşünüyorsun? Dedi ki; ey Ömer b. Hubeyra, pek yakında Allah'ın meleklerinden sert, haşin ve O'nun emrine isyan etmeyen bir melek yanına gelip seni geniş sarayından çıkarıp daracık kabrine sokacak. Ey Ömer b. Hubeyra, Allah'tan korkarsan seni Yezid b. Abdülmelik'ten korur. Fakat Yezid b. Abdülmelik seni Allah'a karşı asla koruyamaz. Ey Ömer b. Hubeyra, Yezid b. Abdülmelik'e itaat etme hususunda yaptığın en çirkin eyleme bakan Allah'ın bağışlama kapısını senin yüzüne kapatıp kapatmayacağından emin olamazsın! Ey Ömer b. Hubeyra, bu ümmetin önde gelen insanlarından bazılarına yetiştim. Onlar, dünya kendilerine gelirken ondan yüz çevirirlerdi. Oysa şimdi sizler dünya sizden yüz çevirdiği hâlde ona yöneliyorsunuz. Ey Ömer b. Hubeyra, ben Allah'ın seni korkutarak şöyle buyurmuş olduğu makama karşı korkutuyorum: “İşte bu, makamımdan korkan ve tehdidimden sakınan kimselere mahsustur.' (İbrahım 14) Ey Ömer b. Hubeyra, Allah'a itaat edersen Yezid b. Abdülmelik'e karşı O sana yeter. Eğer Yezid'in yanında olup Allah'a isyan edersen seni ona havale eder. Bu sözleri dinleyen Ömer b. Hubeyra ağlamaya başladı ve oradan ayrıldı. Ertesi gün Hasen ve Şa'bî'ye hediyeler gönderdi. Hasen'e daha fazla hediye göndermiş ama Şa'bi'ye karşı biraz cimrilik etmişti. Bunu gören Şa'bi mescide giderek şöyle konuştu: Ey insanlar, sizden kimin Allah’ı yarattıklarına yeğlemeye gücü yetiyorsa bunu hemen yapsın. Nefsimi elinde tutana yemin ederim ki, Hasen'in bilip de benim bilmediğim hiçbir şey yoktu. Ancak ben İbni Hubeyra'nın hoşlanacağı şeyleri söyleyince Allah beni ondan uzaklaştırdı."

- Hattab b. Ebu Ömer şöyle anlatıyor: “Muhammed b. Vâsi, çok sıcak bir günde Bilâl b. Ebî Bürde'nin yanına girer. Bilâl altın işlemeli döşekler üzerinde oturmakta ve yanında buz bulunmaktadır. Muhammed'e der ki; ey Ebu Abdillâh, bu evimizi nasıl buldun? Muhamed der ki; şüphesiz ki evin çok hoş ama cennet ondan daha hoştur ve cehennemi hatırlamak bu evde eğlenmene engel olur. Bilâl der ki; kader hakkında ne diyorsun? Muhammed der ki; komşuların kabirdekiler olacak, onları düşün. Çünkü onların kendilerini kaderi düşünmekten alıkoyacak dertleri var. Bilâl der ki; benim için dua et. Muhammed der ki; kapında her birine zulmetmiş olduğun kimseler dururken ve onların duaları benim duamdan önce Allah katına çıkacakken benim duamın sana ne faydası olacak! Sen zulmetmeyi bırakırsan benim duama ihtiyacın kalmaz!”

- İbni Habib ed-Dâri şöyle anlatıyor: “Bizler çok gençken, daha sonra kadı olan Ebu Hazim Abdülhamid b. Abdülaziz ile beraber olurduk. Onu kadı olarak bir kürsüye oturtarak bazı davalarımızı ona arzedip hükmünü sorardık. Günler çok çabuk geçti ve Ebu Hâzim gerçekten kadı oldu. Hüküm verirken o kadar tavizsiz davranırdı ki, bir keresinde halife Mu'tezıd ona Tarif el-Muhalledi'yi gönderdi ve şöyle dedi: “Benim Zubai'den alacağım var. Mu'tezıd'in ve başkalarının da alacakları var. Duyduğuma göre onun alacaklılarını belirlemişsin ve adamın malından her birine paylarını dağıtmışsın. Bizi de o alacaklılardan say. Ebu Hâzim ona şunları söyledi: Ona de ki; müminlerin emiri -Allah ömrünü uzun eylesin- beni bu makama tayin ederken söylediği sözleri hatırlıyordur umarım. Bana demişti ki; bu sorumluluğu kendi boynumdan çıkartıp senin boynuna astım. Bu durumda benim, bir davacının sözüne bakarak bir adamın malından ona hisse verebilmem için delil gerekli! Tarif halifenin yanına gidip olanı biteni anlatınca Mu'tezıd şöyle dedi: Ona de ki; filanca ve filanca kişiler bu davada şahitlik edecekler. Kadı Ebu Hâzim dedi ki; benim huzurumda şahitlik edecekler ve ben onların adil kişiler olup olmadıklarını araştıracağım. Eğer tezkiye edilip âdil oldukları ortaya çıkarsa şahitliklerini kabul ederim. Aksi halde elimdeki delillere göre hükmümü veririm! Kadının bu sözlerinden sonra adı geçen iki kişi korkarak şahitlik etmekten kaçındılar. Bundan dolayı halife Mu'tezıd'e hiçbir şey ödenmedi."

Buraya kadar devlet yöneticilerine öğüt verenlere dair bazı hikayeleri özet olarak sizlere aktarmaya çalıştık. Daha fazla bilgi ısteyen “Misbâhu'l Muzî” adlı kitabımıza baksın. Alimlerin emir ve yasaklar konusundaki davranışları ve âdetleri işte buydu. Onlar, Allah’ın hakkını yerine getirmeyi kendi bekalarına tercih ederek sultanların nüfuzlarına hiç aldırmazlar, şeriatı aziz kılmayı kendi canlanlarına tercih ederler ve delillere bakarlardı. Fakat şunu da söylemek lazım, o devrin sultanları ilmin hakkını ve üstünlüğünü bilirler ve o alimlerin ve zahidlerin verdikleri öğütlerin eziyetine katlanırlardı. Benim görüşüme göre, çağımızda sultanlardan kaçmak gerekir. Böylesi herkes için daha iyidir. Eğer sultanla karşılaşmak kaderde varsa ona sadece yumuşak bir şekilde öğüt vermekle yetinmelidir. Bunun iki sebebi vardır. Birincisi öğüt verenle ilgili olup onun bu öğüdü vermedeki kastının kötü olması ve bunu dünyalık elde etmek ve gösteriş için yapmasıdır. İkincisi ise ögüt verilen kişiyle ilgilidir. Çünkü dünya sevgisi, şimdilerde çoğu kişiyi ahireti düşünmekten alıkoymaktadır. Onların dünyaya önem vermeleri alimlere saygı göstermeyi kendilerine unutturmuştur. Bu durumda müminin nefsini zelil düşürecek bir şey yapması doğru olmaz.


 (Böylece Emr-i bi'l-Ma'ruf ve Nehy-i an'il-Münker ile ilgili bahis burada sona ermektedir. Vel Hamdulillahi Rabbil A’lemin)

---------------------------------------------------------------------------
(1) Kitabta "Allah’ın rahmet eli ona uzanır" şeklindeki geçen ibare tarafımızca -Arapça orijinaline daha uygun olduğu için- "rahmeti vasıtasıyla Allahın eli onlara uzanmıştır." şeklinde düzeltilerek tercüme edilmiştir.


 

Related Topics

  Konu / Başlatan Yanıt Son İleti
2 Yanıt
1923 Gösterim
Son İleti 05.04.2016, 02:28
Gönderen: Tevhide Davet
0 Yanıt
1726 Gösterim
Son İleti 05.01.2017, 22:26
Gönderen: Leys b. Sad