Darultawhid

Gönderen Konu: HELAL YEMENİN ÖNEMİ VE HARAM VE ŞÜPHELİ ŞEYLERİN SEBEP OLACAĞI ZARARLAR  (Okunma sayısı 448 defa)

Ad-Deen un-Nasihah ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimiçi Halid b. Velid

  • Özel Üye
  • Yeni üye
  • *
  • İleti: 12
  • Değerlendirme Puanı: +0/-0
Bismillahirrahmanirrahim

Allah Teâlâ, insanın kendi hayatının her aşamasında uyması gereken ilke ve kurallar koymuştur. Bu ilke ve kuralları bizlere rasulleri vasıtasıyla, kitap ve sahifeler aracılığıyla bildirmiştir.

Yediğimiz ve içtiğimiz maddelerinin insanların beden ve ruh sağlığını, diğer insanların haklarını ve sosyal hayatı yakından ilgilendirmesinden dolayı dinî hükümler arasında bu konuya da yer verilmiştir. Bizde bu dinî hükme gücümüz nispetinde burada değinmeye gayret edeceğiz inşaAllah.


Bu bölüm de yüce Allah’ın izni ile haram, helal ve şüpheli kavramlar üzerinde duracağız. Bunlar hakkında Allah Azze ve Celle’nin kitabından ayetler ve onun tefsirleri Nebi (Sallallahu aleyhi ve Sellem)’in bu konulara temas ettiği hadisleri ve onun şerhlerini zikredeceğiz. Bilhassa üzerinde duracağımız mesele ise, insanların zaruri ihtiyaçları olan günlük yaşamımızda sürekli hem hal olduğumuz yeme, içme, giyinme gibi konuları ele almaya gayret göstereceğiz. Çünkü helal yeme, haram olan veya şüpheli şeylerden sakınma meselesi Müslümanın en mühim meselelerindendir. Hatta bu öyle mühim bir mesele ki Allah Rasulü (Sallallahu aleyhi ve Sellem) İmam Müslim’in rivayet ettiği hadiste şöyle buyurmuştur:

"Allah yolunda sefer yapmış, üstü başı tozlanmış bir adam, ellerini göklere uzatarak: ‘Ya Rab, Ya Rab’! diye yalvarıyor. Halbuki onun yediği haram, içtiği haram, giydiği haram, böylesinin duası nasıl makbul olur?" (İmam Müslim)

Allah Rasulü (Sallallahu aleyhi ve Sellem) bu hadiste duanın kabul olma şartını tayyib (temiz) yemeye, içmeye ve giymeye bağlamıştır. İlerde zikredeceğimiz ayetlerde geleceği üzere bu mesele dikkat edilip, temas edilmesi gerekilen mühim meselelerdendir.

Bu kavramlar hakkında kısaca özlü bilgiler verip, daha sonra ayet ve hadislerde detaylı bir şekilde bu konuya temas edilecektir.

Helal, Arapça'da “müsaade edilmiş ve meşru” anlamına gelirken; zıttı haram ise , “yasaklanmış ve meşru olmayan”, Şüpheli  ise (Meşbuh) “şüpheli şeyler” anlamına gelir.

Şimdi ayet ve tefsirlerine göz atalım:

1. Ayet:  Bakara suresi, 168

يَا اَيُّهَا النَّاسُ كُلُوا مِمَّا فِى الْاَرْضِ حَلَالًا طَيِّبًا وَلَا تَتَّبِعُوا خُطُوَاتِ  الشَّيْطَانِ اِنَّهُ لَكُمْ عَدُوٌّ مُبٖينٌ
“Ey insanlar! Yeryüzünde bulunanların helâl ve temiz olanlarından yeyin, şeytanın peşine düşmeyin; zira şeytan sizin açık bir düşmanınızdır.”

İbni Kesir bu ayetin tefsiri sadedinde şunları zikretmektedir:

Yüce Allah kendinden başka hiçbir İlâh bulunmadığını ve mahlukatın tek sahibinin kendisi olduğunu açıkladıktan sonra. Tüm mahlukatın rızkını verenin kendisi olduğunu açıklamaya başlıyor. Lütfunu dile getiriyor ve insanların, Allah (Celle Celaluhu) tarafından helâl kılınmış ve hoş olması şartıyla, yeryüzündeki yiyeceklerden yemelerine izin verdiğini bildiriyor. Hoş olmasından (tayyib) kasıt, haddi zatında hoşlanılan olması, bedene ve akla bir zararı bulunmamasıdır. Ve insanları şeytanın adımlarına uymaktan nehyediyor. Şeytanın adımlarından kasıt da onun 'Bahire, Sâibe, Vasîle, vb. şeyleri yasaklamak' gibi cahiliye dönemlerinde insanlara süslü gösterdiği ve böylece peşinden gidenleri saptırdığı yol ve yöntemleridir.

[721] Nitekim Sahih-î Müslim'de geçen ve İyaz b. Himar’ın rivâyet ettiği bir hadiste Allah Rasulü (SallAllâhu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur: “Allah (Celle Celâluhû) buyurdu ki: Kullarıma her lütfettiğim mal helâldir." Hadisin bir yerinde de şöyle buyurulmaktadır: “Ben kullarımı hanifler (muvahhidler) olarak yarattım. Ancak şeytanlar gelip onları dinlerinden kopardılar ve kendilerine helâl ettiklerimi haram yaptılar.” (Müslim 2865, Abdurrezzak, Ahmed b. Hanbel, İbni Hibban) 

[722] Hafız İbn Merduyeh, İbn Abbas (Radîyallâhu Anh)’dan şöyle nakleder: Hz. Peygamber (SallAllâhu Aleyhi ve Sellem)’in yanında “Ey İnsanlar! Yeryüzünde bulunanların helâl ve temizlerinden yiyiniz.” âyeti okununca Sa'd b. Ebî Vakkas ayağa kalktı ve “Ya Rasullallah! Beni duası makbul biri yapması için Allah'a dua et.” dedi. Hz. Peygamber (SallAllâhu Aleyhi ve Sellem): “Ey Sa’d ! helâl ye ki duası makbul biri olasın. Muhammed'in canını elinde tutan Allah’a yemin olsun ki, kişi midesine haram bir lokma attığında kırk gün boyunca duası kabul olmaz. Eti zulüm ve faiz malıyla oluşan her kula cehennem ateşi daha layıktır.” buyurdu.[1]

2. Ayet: Bakara suresi, 172

يَا اَيُّهَا الَّذٖينَ اٰمَنُوا كُلُوا مِنْ طَيِّبَاتِ مَا رَزَقْنَاكُمْ وَاشْكُرُوا لِلّٰهِ اِنْ كُنْتُمْ اِيَّاهُ تَعْبُدُونَ
“Ey iman edenler! Size verdiğimiz rızıkların temiz olanlarından yeyin, eğer siz yalnız Allah'a kulluk ediyorsanız O'na şükredin.”

İmam Kurtubi tefsirinde bu ayetle ilgili olarak şunları zikreder:

Bu buyruk daha önce (168. âyette) geçen birinci emrin te'kidi mahiyetindedir. Burada faziletlerine işaret olsun diye de özellikle mü'minler zikredilmiştir.

Yemekten kasıt bütün yönleriyle faydalanmaktır. Alışılmış şekliyle yemek olduğu da söylenmiştir. Müslim'in Sahih'inde Ebu Hureyre (Radiyallahu Anh)'dan şöyle dediği rivayet edilmektedir: Rasûlullah (Aleyhisselam) buyurdu ki: "Ey insanlar, muhakkak ki Allah temizdir, ancak temiz olanı kabul eder. Şüphesiz Allah mü'minlere peygamberlere emrettiğini emrederek şöyle buyurmuştur:

"Ey peygamberler, temiz olan şeylerden yiyin ve salih amel işleyin. Şüphesiz Ben yaptıklarınızı çok iyi bilenim." (el-Mü'minun, 23/51)

(Mü'minlere hitaben de) yine şöyle buyurmaktadır:

"Ey iman edenler, size rızık olarak verdiğimiz şeylerin temiz olanlarından yeyin."

Daha sonra (râvi) Hz. Peygamber'in saçı sakalına karışmış, toza bulanmış, uzunca yolculuk yapıp da ya Rabbi, ya Rabbi diye ellerini semaya kaldırmakla birlikte yediği haram, içtiği haram, giydiği haram ve haram ile beslenen bir kimseden söz etti (ve): Böyle birisinin duası nasıl kabul edilir?" diye buyurdu. (İmam Müslim, zekat)

3. Ayet: Bakara suresi, 173

اِنَّمَا حَرَّمَ عَلَيْكُمُ الْمَيْتَةَ وَالدَّمَ وَلَحْمَ الْخِنْزٖيرِ وَمَا اُهِلَّ بِهٖ لِغَيْرِ اللّٰهِ فَمَنِ اضْطُرَّ غَيْرَ بَاغٍ وَلَا عَادٍ فَلَا اِثْمَ عَلَيْهِ اِنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ رَحٖيمٌ
“Allah size ancak ölüyü (leşi), kanı, domuz etini ve Allah'tan başkası adına kesileni haram kıldı. Her kim bunlardan yemeye mecbur kalırsa, başkasının hakkına saldırmadan ve haddi aşmadan bir miktar yemesinde günah yoktur. Şüphe yok ki Allah çokça bağışlayan çokça esirgeyendir.”

İbni Kesir (Allah ona rahmet etsin) şöyle diyor:

Allah-u Teâlâ kullarına verdiği rızkı ve helâl nimeti yemelerini belirttikten sonra, bunların bir kısmının kendilerine haram kıldığını açıklıyor. Haram olanlar ölü, kan, domuz eti ve Allah'tan başkası için kesilen şeylerdir. Ölü; kesilmeden anîden ölen hayvandır. İster boğulmuş, ister atılmış, ister sürçülmüş, ister yırtıcı hayvanlar tarafından parçalanmış olsun. Keza domuz eti de haram kılınmıştır. İster kesilsin, ister kendiliğinden ölsün. Domuzun yağı, eti hükmündedir. Bunun sebebi etin yağı da ihtiva etmesidir. Yağın haram oluşu ya gâlibiyyet yönündendir, veya kıyas yoluyladır. Keza Allah'tan başkası adına kesilmiş olan şeyler de haram kılınmıştır. Putlar, fal okları ve Allah'a şirk koşularak kesilmiş olanlar. Nitekim câhiliyet devrinde kurbanlar bunların adına kesiliyordu. Haramlar belirtildikten sonra, zaruret ve ihtiyaç halinde bunlardan bir miktar yenilebileceği, ve bunun başka yiyecek bulunmaması halinde caiz olduğu belirtilerek «Ancak kim mecbur kalırsa saldırmamak ve haddi aşmamak şartıyla yemesinde bir günâh yoktur. Muhakkak ki Allah Ğafûr'dur, Rahîm'dir.» buyuruluyor.     
   
Mücâhid der ki: «Ancak kim mecbur kalırsa saldırmamak ve sınırı aşmamak şartıyla» yani, yol kesmemek, ümmete karşı çıkmamak, Allah'a isyan konusunda huruç etmemek şartıyla ona ruhsat vardır. Ama kim de baş kaldırır, saldırır veya Allah'a isyan ederek huruç ederse mecbur da kalsa ona ruhsat yoktur. Saîd İbn Cübeyr'den de böyle dediği rivayet edilmiştir. Saîd İbn Cübeyr, Mukâtil İbn Hayyân derler ki; «saldırmamak» ta'bîri onu helâl saymamak demektir. Süddî ise «saldırmamak» ta'bîrinden, kendi arzu ve hevesinin peşinde koşmamak anlamını çıkarmıştır. Atâ el-Horasânî ise, iştahla, isteyerek ve pişirilip kızartılarak değil, ancak doyacak kadar ölü eti yenebileceğini, helâl yiyecek elde edilince atılacağını söyler. İbn Abbâs da bu yiyeceklerden karın doyurulamayacağını söyler. Süddî «saldırmayı» düşmanlık olarak tefsir etmiştir. İbn Abbâs da der ki; «saldırmamak ve sınırı aşmamak şartıyla» âyeti; ölüye saldırmamak ve yerken sınırı aşmamak, demektir. Katâde der ki; yiyişinde sınırı aşmamak ve saldırmamak kaydıyla mecbur kalan kişi, ölüden yiyebilir. Helâldan harama tecâvüz etmemek kaydıyla. Yani yiyecek helâl şey varken harama koşmamak şartıyla, demektir. Mukâtil îbn Hayyân «yemesinde günâh yoktur. Muhakkak ki Allah Ğafûr'dur, Rahîm'dir.» âyeti konusunda der ki; zaruret sonunda yemiş olduğu şeyde günâh yoktur. Allah en iyisini bilir ya bize ulaştığına göre bu, mecburiyet yiyişi üç lokmayı aşmayacak miktardır. Saîd İbn Cübeyr de der ki; Allah Teâlâ, haramdan yemiş olduklarını bağışlar, zaruret halinde haramı kendisi için helâl kılmakla merhamet sahibi olduğunu gösterir. Vekî der ki; bize A'meş, Mesrûk'un şöyle dediğini nakletti: Sizden biriniz mecbur kalır da yemez, içmez, sonra da ölürse cehenneme gider sonra da ölürse cehenneme gider
 1. (Heysemi Mecmau’z- Zevaid (10*290) İbni Abbas (Radiyallahu Anh)’ın rivayeti olarak bu lafızla zikretmiş ve şöyle demiştir: Bunu Taberani, el- Mu’cemu’s- Sağir’de rivayet etmiştir. Senedinde tanımadığım kimseler var. Ben derim ki senedi zayıftır. Fakat son kısmının şahitleri vardır. Sa’d b. Ebi Vakkas (Radiyallahu Anh)’ın duası makbul biri olduğu da doğru ve sabit bir husustur. Doğrusunu en iyi Allah bilir. -İbnu Kesir Tefsiri Muhakkikinin Notu-)

Çevrimiçi Halid b. Velid

  • Özel Üye
  • Yeni üye
  • *
  • İleti: 12
  • Değerlendirme Puanı: +0/-0
Konumuza İbni Receb El Hanbeli (Radiyallahu Anh)'ın Türkçeye Hadislerle İlim ve Hikmet (Câmiu'l- Ulûm ve'l- Hikem) adında tercüme edilen eserinin 6. Hadisi olan (Haram- Helal- şüpheli) hadisine yaptığı şerhinden faydalı gördüğümüz yerleri asarak, kaldığımız yerden devam edelim inşAllah'u Teâlâ.

Nu’man bin Beşîr’den (Radiyallahu Anh) şöyle dediği rivayet edilmiştir: Rasulullah'ın (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurduğunu işittim: “Helâller açık ve haramlar açıktır. Bu ikisi arasında (helâl mi haram mı olduğu belli olmayan) şüpheli işler/şeyler vardır ki, insanların çoğu onları bilmezler. Her kim bu şüpheli şeylerden/işlerden sakınırsa, dinini ve namusunu temize çıkarmış olur. Kim de şüphelere düşerse, harama dalmış olur. Tıpkı (başkasına ait) koruluğun etrafında sürüsünü otlatan çoban gibi ki, onun bu koruluğa girme tehlikesi vardır. Dikkat edin, her hükümdarın bir koruluğu vardır. Dikkat edin, Allah’ın koruluğu da haramlarıdır. Dikkat edin, bedende bir et parçası vardır ki o düzelirse, bütün beden düzelir. O bozulursa, bütün beden bozulur. Dikkat edin, o, kalptir.[1]

Şa’bî’ nin, Nu’man bin Beşir’den rivayet ettiği bu hadis sahihtir, sahihliği üzerinde ittifak vardır. Bazı lafızlarında ilaveler ve eksiklikler vardır ancak manası aynı veya yakındır.

Bu hadis, İbn Ömer, Ammar bin Yasir[2], Câbir[3], İbn Mes’ud ve İbn Abbas[4] yoluyla Hz. Peygamber’den (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) rivayet edilmiştir. Nu’man rivayet ettiği hadis, bu konudaki en sahih hadistir.

Rasulullah’ın (Sallallahu Aleyhi ve Sellem), “Helâller açık ve haramlar da açıktır. Bu mg arasında (helâl mi haram mı olduğu belli olmayan) şüpheli işler şeyler vardır ki, insanların çoğu onları bilmezler” sözünün manası şudur: Helâl, kesin olarak açıktır ve onda hiçbir şüphe yoktur. Aynı şekilde haram da kesin olarak açıktır. Fakat bu ikisi arasında, helâl mi yoksa haram mı olduğu konusunda insanlardan birçoğunun şüpheye düştüğü bir takım işler/şeyler vardır. İlimde derinlik kazanmış olanlara gelince, bu durum, onlar için karışık değildir; onlar, o fiil veya şeyin hangi kısımdan olduğunu bilirler.

Kesin/açık helâle gelince: Zirai ürünler, meyveler ve eti yenen hayvanlardan helâl (temiz) olanları yemek, helâl içecekleri içmek; pamuk, keten, yün ve kıldan yapılmış, ihtiyaç duyduğu şeyleri giymek; evlenmek, cariye edinmek ve bunun dışında, alışveriş, miras, hibe ve ganimet gibi sahih akidlerle kazanılmış şeylerdir.

Kesin/açık harama gelince:
Leş, kan ve domuz eti yemek; içki içmek, nikâhlanması haram olanlarla evlenmek, erkeklerin ipek giymesi; faiz, kumar ve satışı haram olan şeylerden elde edilen ücret; hırsızlık, gasp, aldatma vb. yollarla zorla mal almak gibi.

Şüpheli olana gelince: Helâlliği veya haramlığı konusunda ihtilaf edilen bazı şeyleri yemek gibi. At, katır, eşek ve keler gibi bizzat haramlığında ihtilaf edilenler ve çoğu sarhoş eden nebiz gibi haramlığında ihtilaf edilen şeyleri içmek; mübahlığı konusunda ihtilaf edilen, yırtıcı hayvanların derilerinden yapılmış şeyleri giymek; ine  ve teverrük meseleleri gibi üzerinde ihtilaf edilen kazançlardır. İmam Ahmed, İshâk bin Râhuye ve diğer imamlar, şüphelileri, buna yakın bir manada açıklamışlardır.

İşin Özü, Allahu Teâlâ’nın, Peygamberi’ne Kitap indirdiği ve o kitapta, ümmetin ihtiyaç duyduğu helâl ve haramların açıkladığıdır. Nitekim Allah-u Teâlâ şöyle buyurur:

“Biz Kitabı sana, her şeyin açıklayıcısı olarak indirdik.” (16/Nahl, 89)

Mücahid ve başkaları şöyle der: “Yani kendilerine emredilen veya yasaklanan her şeyi açıklamak için.”

Allah-u Teâlâ, birçok mal ve eşyanın hükmünü açıkladığı Nisâ süresinin sonunda şöyle buyurur:

“Sapmayasınız diye Allah size (hükmünü) açıklıyor. Allah, her şeyi hakkıyla bilendir.” (4/Nisa, 176)

“Allah, Yemek zorunda kaldıklarınız dışında size neleri haram kıldığım tek tek açıklamışken, üzerine adının anıldığı hayvanları yememenizin Sebebi nedir?” (6/En’am, 119)

“Doğru yola ilettikten sonra, sakınacakları şeyleri kendilerine apaçık bildirmedikçe, Allah bir toplumu Saptıracak değildir.” (9/Tevbe, 115)

Allah, Kur’an-ı Kerim’de anlaşılması zor olan kısımların açıklamasını, Rasulullah’a (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) bırakmıştır:

“(O peygamberleri) apaçık belgeler ve kitaplarla gönderdik. İnsanlara, kendilerine indirileni açıklaman ve onların da (üzerinde) düşünmeleri için sana bu Kur’an’ı indirdik.” (16/Nahl, 44)

Allah, ümmeti için dini tamamlamadıkça Rasulullah’ın (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ruhunu almamıştır. Bunun için ölümünden kısa bir süre önce, Arafat’ta ona şu âyet nâzil oldu:

“Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim. Size nimetini tamamladım ve sizin için din olarak İslâm’ı seçtim.” (5/Mâide, 3)

Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu: “Ben sizi, gecesi gündüzü gibi ”aydınlık olan (en küçük bir şüpheyi kabul etmeyen gayet açık) bir din üzerinde bıraktım. Ancak helâk olanlar ondan sapar.”[5]

Ebu Zerr Radiyallahu Anh dedi ki: "Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) vefat ettiğinde, gökte kanat çırpan kuşa varıncaya kadar bize (her şey hakkında) bilgi vermişti."[6]
 1. Buhârî, 52, 2051; Müslim, 1599; İbn Hibbân, 721
 2. Ebu Ya’lâ (1653) rivayet etmiştir. Senedinde meçhul bir kimse vardır. Musa bin Ubeyde er-Rebezî, zayıftır. Bkz. el-Mecmu’,4/73, 10/293.
 3. Hatib, Tarih-u Bağdad’ ta (9/70) rivayet etmiştir. Hadisin isnadı zayıftır.
 4. Taberânî, el Kebîr’ de (10764) rivayet etmiştir. Heysemî, Mecmeu’ z-Zevaid (10/294) hadisi zikreder ve şöyle der: “Senedinde Sâbik el-Cezerî vardır ki tanımıyorum. Diğer râvîleri güvenilirdir.”
 5. Hasen bir hadisten bir bölüm. Ahmed, 4/26; İbn Mâce, 43; Lâlekâî, Şerh-u Usülul İ’tikâd, 79. Hadis, İrbâd bin Sâriye’den rivayet edilmiştir.
 6. Ahmed, 5/53, 162. Heysemî, Mecmeu’z-Zevâid’de (8/263-264) şöyle der: “Hadisi Ahmed ve Taberânî rivayet etmiştir. Muhammed bin Abdullah bin Yezid el-Mukrî dışında Taberânî’nin râvîleri sahih kimselerdir. Muhammed bin Abdullah sikâdır'. İmam Ahmed’in isnadında adı bilinmeyen bir kimse vardır." Derim ki: Taberânî’de, bu hadisi destekleyen Ebu Derdâ’dan rivayet edilen bir hadis vardır. Heysemî, Mecmuu'z-Zevâid'de şöyle der: “Hadisin râvîleri, sahih kimselerdir.

Çevrimiçi Halid b. Velid

  • Özel Üye
  • Yeni üye
  • *
  • İleti: 12
  • Değerlendirme Puanı: +0/-0
İnsanlar, Rasûlullah’ ın (sallallahu aleyhi ve sellem) vefatı hakkında şüpheye düştüğünde amcası Abbas (ra) dedi ki: “Allah’a yemin olsun ki, Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) açık bir yol bırakıncaya, helâli helâl ve haramı haram kılıncaya kadar vefat etmedi. Evlendi, boşandı, savaştı ve barış yaptı. Dağ başlarında sürüsünü otlatan koyun çobanının, sırığıyla hayvanlarına yaprak silkelemesinden, eliyle havuzunu çamurla yapmasına varıncaya kadar her şeyde Rasülullah’tan (sallallahu aleyhi ve sellem) bir iz var. Bu konuda aranızda Rasûlullah’tan (sallallahu aleyhi ve sellem) daha gayretlisi yoktu.”[1]

Kısaca, Allah ve Rasûlü, açıklanmadık ne bir helâl ve ne de açıklanmadık bir haram bıraktı. Fakat bunların bazıları, diğerlerinden daha açıktır. Açıklanan, yayılan ve dindenolduğu zorunlu olarak bilinen konularda herhangi bir şüphe kalmamıştır. İslam’ın açığa çıktığı (ve bilindiği) bir memlekette, bir kimsenin bunları bilmemesi mazeret sayılmaz. Açıklığı bundan daha aşağı olanlara gelince, bunlardan bazıları, özellikle şeriatın taşıyıcıları (olan âlimler) arasında yaygın olup, âlimler, onun helalliği veya haramlığı konusunda icma etmişlerdir. Bu konular, âlimlerden olmayan bazı kimseler için kapalı kalabilir. Bunlardan, âlimler arasında da yaygın olmayan, bundan dolayı helâlliği ve haramlığı konusunda ihtilaf edilen konular da vardır.

Bunun çeşitli nedenleri vardır:

Konuyla ilgili nass (âyet veya hadisler), insanlardan çok azının nakletmiş olmasından dolayı gizli/kapalı ve bundan dolayı bütün ilim ehline ulaşmamış olabilir.

Konu hakkında iki nass nakledilmiş olabilir: Biri, helâllığı, diğeri ise haramlığı bildirir. Bir gruba, nasslardan biri ulaşırken, diğeri ulaşmaz. Onlar da kendilerine ulaşan nassa sarılıp ona göre hüküm verirler. Veya iki nass da ulaşır; ancak tarihleri (hangisinin önce ve hangisinin sonra, hangisinin nâsih ve hangisinin mensûh olduğu) ulaşmaz. Bu durumda, nesheden hükmün (nâsih) hangisi olduğunu bilmediğinden tevakkuf eder.

Konu hakkında açık bir nass olmayabilir. Bu durumda, umûmî mana, mefhûm veya kıyas yoluyla amel edilebilir. Bu konuda âlimlerin anlayışları birbirinden farklıdır.

Konu hakkında bir emir veya yasak bulunur. Ancak âlimler, emri, vücüb veya nedb’e (mendup) atfetmekte; yasağı da haramlık veya tenzihen mekruhluğa atfetmekte ihtilaf ederler. İhtilaf nedenleri, ifade ettiklerimizden daha çoktur.

Bununla birlikte, ümmet içinde, görüşü hakikate uygun âlimler mutlaka vardır. Bu hükmüyle âlim o olurken, bu durum başkasına şüpheli olur; bundan dolayı da bu konuda âlim olmaz. Çünkü bu ümmet, dalâlet üzerinde birleşmez. Bâtıl ehli, hak ehline karşı üstün gelemez. Dolayısıyla hak, bütün memleketlerde ve zamanlarda terk edilerek uygulama dışı kalamaz. Bunun için Rasülullah (sallallahu aleyhi ve sellem), şüpheliler hakkında: “İnsanların çoğu onları bilmezler...” buyurmuştur. Bu ifade, insanlardan onun hükmünü bilenlerin bulunduğuna, hükmün, sadece onu bilmeyenler için şüpheli olduğuna işaret eder. O, aslında şüpheli değildir. İşte, bazı şeylerin, âlimlerden birçoğuna şüpheli gelmesinin nedeni budur.

Bazen de helâllik ve haramlık konusundaki karışıklık, âlimler ve diğerlerine göre başka bir yönden olur. Bazı şeyler vardır ki, helâlliğinin sebebi bilinir; kesin mülkiyet gibi. Bazı şeyler de vardır ki, haramlığının sebebi bilinir; mülkiyetin, başkasına ait olması gibi. Birincisinin mübahlığı, ancak mülkiyetin ondan kalkmasıyla yok olur. Talakın gerçekleştiğinden şüphe eden kimsenin cinsel ilişkide bulunması gibi ki İmam Mâlik bu görüştedir. Veya talakın gerçekleştiğine dair kuvvetli zannın bulunması ki, İshak bin Râhuye de bu görüştedir. İkincisinin haramlığı da mülkün kendisinden gittiğinin kesin olarak bilinmesiyle ortadan kalkar.

Mülkün kime ait olduğunun bilinmemesine, örneğin, insanın evinde bir şey bulup onun kendisine mi yoksa başkasına mı ait olduğunu bilmemesine gelince, bu şüpheli bir şeydir. Ancak onu alması haram değildir. Çünkü zahir olan, evinde bulunan şeyin, elinde olmasından dolayı ona ait olmasıdır. Takvanın gereği, onu sahiplenmekten sakınmaktır. Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurur: “Bazen ailemin yanına döndüğümde, yatağımın üzerine düşmüş bir hurma bulurum. Sonra onu alıp yemek için yerden alırım, arkasından da onun sadaka (zekât) hurması olabileceğinden korkarak atarım.” Hadisi, Buhârî ve Müslim rivayet eder.[2]

Eğer ortada sakıncalı bir durum söz konusu ise ve kişi, sakınca var mı yok mu diye şüphe etse, şüphe daha da güçlenmiş olur. Amr bin Şuayb, babası yoluyla dedesinden rivayet ettiğine göre, Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) bir gece uyuyamadı. Hanımlarından biri, ona: “Ey Allah’ın Rasülü, bu gece uykusuz kaldın” dedi. Rasülullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Bir tarafımın altında bir hurma buldum ve onu yedim. Yanımızda da zekât hurmaları vardı. Yediğim hurmanın, onlardan olmasından korktum.”[3]

İmam Ahmed, şüpheliyi, helâl ile haram arasında, yani kesin helâl ile kesin haram arasında bir durum olarak açıklamıştır. Der ki: “Kim ondan sakınırsa, dinini temize çıkarmış olur.” Bir defasında da şüpheliyi, helâl ile haramın karışması olarak açıklamıştır.

Malının içine helâl ve haramın karıştığı kimsenin nasıl davranacağı da bundan çıkar. Eğer malının çoğu haramsa, İmam Ahmed der ki: “Ondan kaçınması gerekir. Ancak az bir şey olursa veya bilmediği bir miktar ise kaçınması gerekmez.” Hanbelî âlimler, bunun mekrûh mu yoksa haram mı olduğu konusunda ihtilaf etmişlerdir. Bu konuda iki görüş bulunmaktadır.

Eğer malının çoğu helâl ise onu kullanması ve o maldan yemesi câizdir. Hâris, Ali’den rivayet ettiğine göre, o, idarecilerin verdiği hediyeler konusunda şöyle dedi: “Onda bir sakınca yoktur. Size helâlden verdiği, haramdan verdiğinden daha çoktur.” Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) ve ashabı, müşriklerin ve Ehl-i Kitab’ın haramlardan sakınmadıklarını bildikleri halde onlarla ticaret yapıyorlar (ilişkide bulunuyorlar)dı.

Eğer durum karışık gelirse, o şüphedir; takvanın gereği, onu terketmektir. Süfyan der ki: “Bu, benim hoşuma gitmiyor. Onu terketmek bana daha hoş geliyor.”

Zührî ve Mekhûl der ki: “Malın bizzat haram olduğunu bilmedikçe, ondan yemesinde bir sakınca yoktur. Malının içinde bizzat haram olan bir şey olduğunu bilmez ancak malında şüphe olduğunu bilirse, yine ondan yemesinde bir sakınca yoktur.” Hanbel’in rivayetinde, Ahmed buna işaret eder.

İshak bin Râhüye, İbn Mes’ud, Selman ve diğerlerinden rivayet edilene dayanarak buna ruhsat verir. Yine o, faiz ve kumardan olduğuna hükmedilen şeylerden almanın mübahlığı konusunda da Hasan-ı Basrî ve İbn Sîrîn’den rivayet edilene dayanır. Bunları, ondan İbn Mansür nakleder.

İmam Ahmed, helâlliği ve haramlığı şüpheli olan mal hakkında der ki: “Eğer mal çoksa, ondan haram olan miktarı çıkarır ve geri kalanını kullanır. Eğer mal az ise tamamından sakınır. Çünkü az olan maldan bir şey aldığında, çok olan malın aksine, haramdan kurtulması uzak bir ihtimaldir. Hanbelîlerden bazıları, bunu haramlık değil, takvanın gereği olarak yorumlamış, haram olan miktarı çıkardıktan sonra mal ister az ister çok olsun kullanımını mübah kabul etmişlerdir. Bu, Hanefîlerin ve diğerlerinin de görüşüdür. Aralarında Bişr-i Hâfî’nin de bulunduğu takva ehlinden bir topluluk da bu görüşü almıştır.

Daha önce Mekhûl ve Zührî’den yapılan rivayette geçtiği üzere, seleften bir topluluk, malının bizzat haram olduğunu bilmeyip, malında haram olduğunu bilen kimsenin malından yemeye ruhsat vermişlerdir.

Bunun bir benzeri de Fudayl bin İyaz’dan nakledilir.

Bu konuda, seleften birçok rivayet vardır. Sahih olarak gelen bir rivayete göre, İbn Mes’ud’a, açıktan faiz yiyen ve pis maldan sakınmayan bir komşunun, kendisine yemek daveti yaptığı kimsenin durumu soruldu. İbn Mes’ud: “Davete icabet edin; çünkü o davet yemeği size âfiyet, ona ise günahtır” der.[4]

Diğer bir rivayette de şöyle dedi: “Onun habis ve haram oluşu dışında bir şey bilmiyorum." Sonra: "Ona icabet edin" dedi. İmam Ahmed, bu rivayetin İbni Mes'ud'dan gelişini sahih kabul eder ancak o, yine İbni Mes'ud'dan rivayet edilen: "Günah, kalpleri tırmalayan şeydir" hadisi ile buna karşı çıkar.[5]




 1. İbn Sa’d, et-Tabakât, 2/266-267. Hadisi, Arim bin Fadl’ dan, o da Hammad bin Ziyâd’ dan, o da Ebu Eyyüb yoluyla İkrime’ den rivayet etmiştir.. Bu, râvileri sika olan bir seneddir; ancak hadis mürseldir.
 2. Buhari, 232; Müslim 1069
 3. Ahmed,Müsned 2/183 193 hadisin senedi hasen
 4. Abdurrezzak, Musannef, 4675, 4676. Hadisin isnadı sahihtir.
 5.  Taberani, el kebir 8748-8750 Heysemi, Mecmeu'z Zevaid'de (1/176)

Çevrimiçi Halid b. Velid

  • Özel Üye
  • Yeni üye
  • *
  • İleti: 12
  • Değerlendirme Puanı: +0/-0
Ne zaman bir şeyin, zâtı (aslı) itibariyle haram olduğu bilinse, Ona haram gözüyle bakılır ve onu almak da haram olur. İbn Abdilberr Ve başkaları, bu konuda icmâ olduğunu söylerler. İbn Sîrîn’ den, faizden kazanan bir adamın yemeğini yeme hakkında: “(Onun yemeğini yemede) bir sakınca yoktur” dediği ve yine kumardan kazanan bir adamın yemeğini yeme hakkında da: “(Onun yemeğini yemede) bir sakınca yoktur” dediği rivayet edilmiştir. Hallâl, bunu sahih bir isnadla rivayet etmiştir. Hasan-ı Basrî’den bunun tersi rivayet edilmiştir. Hasan-ı Basrî der ki: “Kuşkusuz bu kazançlar bozulmuştur. Bu kazançlardan, zorda kalan kimse (nin zorda kaldığı anda ölmeyecek derecede domuz eti ve içki içmesi gibi) gibi alınız.”

İbn Mes’ud ve Selmân’dan rivayet edilen, Ebu Bekir es-Sıddîk’tan rivayet edilenle çelişir. Ebu Bekir, bir yemek yedi; sonra o yemeğin haram kazançtan olduğu söylenince, kustu.[1]

Kâsım bin Muhammed yoluyla Aişe’den (ra) şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Ebu Bekir’in bir kölesi vardı. Bu köle, kazancının belli bir kısmını Ebu Bekir’e verir, o da bundan yerdi. Yine bir gün köle kazandığı bir şeyi getirdi. Ebu Bekir de onu yemeye başladı. Köle, Ebu Bekir’e: “Yediğin şeyin ne olduğunu biliyor musun?” diye sordu. Ebu Bekir: “Söyle bakalım, neymiş bu?” deyince, köle: “Kâhinlikten anlamadığım halde cahiliyye devrinde bir kimseye kâhinlik yaparak adamı aldatmıştım. Bugün onunla karşılaştık, adam o gün yaptığım işe karşılık işte bu yediğin şeyi verdi” dedi. Bunun üzerine Ebu Bekir, parmağın ağzına sokarak yediklerinin hepsini çıkarıp kustu.”

Hafız İbn Hacer şöyle der: “Görüldüğü üzere Ebu Bekir, yediği şeyin kâhinin ücreti ile satın alındığından emin olduğundan dolayı kusmuştur.”

Kâhin: Herhangi şer’î bir delil olmadığı halde gelecekte olacak şeylerden haber veren kimsedir. Bu tür kimseler, özellikle Rasülullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) peygamberliğinden sonra cahiliye döneminde çoğalmıştı.

Meselenin, hangi temele dayandığı konusunda tereddüte düşüldüğünden, şüphe bazen hükümde olur. Bir erkeğin, hanımını kendisine haram kılması gibi. Şüphesiz bu konu, üç ihtimal arasında şüpheli kalmaktadır: (1) Kadının zıhar ile haram kılınması. Bu haramlık, büyük keffaret ile ortadan kalkar. (2) Kadını bir talakla boşama ve iddetin sona ermesiyle haram kılma. Bu durumda kadın, yeni bir nikâh akdi ile kocasına mübah olur. (3) Kadını üç talakla boşayarak haram kılma. Bu durumda kadın, başka biri ile evlenip cinsel ilişkide bulunmadan, eski kocasıyla yeniden evlenemez. Allah’ın kendisine haram kılmayıp helâl kıldığı yiyecek ve içeceği, insanın kendisine haram kılması, küçük keffaret gerektirir ya da hiçbir şey gerektirmez. Bu konuda ihtilaf vardır sahabe ve onların ardından gelen kimselerin zamanından itibaren bu meseledeki ihtilaflar çoğalmıştır.

Her halükârda, Hz. Peygamber’in (sallallahu aleyhi ve sellem) haber verdiği gibi, insanların birçoğu için helâl mi yoksa haram mı olduğu açık olmayan şüpheli işler/şeyler vardır. İnsanlardan bazıları, bu konuda daha fazla bilgiye sahip olduğundan dolayı bunların helâl mi yoksa haram mı olduğu onlara açık olabilir. Hz. Peygamber’in (sallallahu aleyhi ve sellem) sözü, bu şüpheli şeyleri insanlardan bilenlerin olduğuna ve birçoğunun da bilmediğine işaret eder. Şüphelileri bilmeyenler, ikiye ayrılır:

Birincisi: Meselenin kendisine şüpheli gelmesinden dolayı konu hakkında tevakkuf edenler.

İkincisi: Meselenin, olduğundan başka bir hâl taşıdığına inananlar. Rasülullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) sözü, şüphelileri bunlardan başkasının bildiğine işaret eder. Kastedilen, onların, o meselenin haddi zatında haram veya helâlliğini bilmeleridir. Bu da aziz ve yüce olan Allah katında, üzerinde ihtilaf edilen şüpheli helâl ve haram meselelerinde doğruya isabet edenin bir olduğuna, diğerlerinin ise onu bilmediğine en açık delildir. Diğer bir deyişle, o meselede, Allah’ın hükmüne isabet edememiştir. Meselede, şüpheye dayanıp onu delil zannediyorsa da ictihadından (ve çabasından) dolayı sevap alır. O hükme tamamen dayanmadığı için de hatası bağışlanır.

Rasülullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem), “Her kim bu şüpheli şeylerden/işlerden sakınırsa dinini ve namusunu temize çıkarmış olur. Kim de şüphelere düşerse, harama düşmüş olur” sözüne gelince; insanları, şüpheli işler konusunda iki bölüme ayırmıştır. Bu, kendisine şüpheli gelen ve bu meseleyi bilmeyene nispetledir. Şüpheliyi bilen ve bu konuda ilminin işaret ettiğine tâbi olan kimseye gelince, o, üçüncü bölüme girer. Hükmünün açık oluşundan dolayı onu zikretmemiştir. Gerçekten de bu bölüm, üç bölümün en üstünüdür. Çünkü o, insanlar için şüpheli olan bu işlerde, Allah’ın hükmünü bilmiş ve bu konuda ilmine tâbi olmuştur. Şüpheli meselede Allah’ın hükmünü bilmeyenlere gelince, onlar da iki bölümdür: Birincisi, kendisine karışık geldiğinden dolayı bu şüpheli şeylerden sakınan kimsedir. Bu kimse, dinini ve ırzını temize çıkarmıştır.

“Temize çıkarma’nın (istebrae) anlamı, kişinin, dinini ve ırzını, eksiklikten ve kusurlardan kurtarma/temize çıkarma isteğidir. Irz, insanda övgü ve kınama yeridir. Güzel zikredilmesiyle Övgü, kötülükle anılması ise kınama/yergi olur. Bu bazen insanın kişiliğinde olur, bazen geçmişinde ve bazen de ailesinde olabilir. Dolayısıyla her kim, şüpheli işlerden/şeylerden sakınır ve uzak durursa, bu şüpheli işlerden/şeylerden sakınmayanların içine düştüğü eksiklik ve kusurlardan ırzını korumuş olur. Bunda, şüpheli şeyleri işleyenlerin, kendilerini yergi ve kınamakla başbaşa bıraktığına delil vardır. Seleften birinin dediği gibi: “Kim kendini şüphelere/töhmetlere maruz bırakırsa, sakın kendisine karşı su‘i zanda bulunanları kötülemesin.”

Bu hadisin, Tirmizî’deki rivayeti şöyledir: “Her kim, dinini ve ırzını korumak için şüphelileri terk ederse, muhakkak selâmette kalır.” Yani riya ve benzeri bozuk amaçlar için değil, şüphelileri bu maksatla terk ederse ki bu, dinini ve ırzını eksikliklerden korumaktır.

Hadiste, ırzı koruma isteğinin, dini koruma isteği gibi övüldüğüne işaret vardır. Bunun için şöyle denilmiştir: “Kişinin ırzını korumak için yaptığı her şey sadakadır.”

Bu hadisin, Buhârî ve Müslim’deki rivayeti şöyledir: “Her kim, kendisine şüpheli gelen şeyi günah diye terk ederse, (günah olduğu) olanı daha iyi terk eder.”[2] Yani kendisine şüpheli geldiğinden dolayı, haramlığı kesin olmamasına rağmen günahı terk eden, onun günah olduğu kendisine açıklandığında daha kesin terk eder. Bu, günahtan sakınmak isteyenler için söz konusudur. İnsanlara gösteriş yapma amacıyla bunu yapana gelince, o, bunu terk ettiğinde, insanların Övgüsünü kazanacağını zannettiğinden dolayı terk eder.

İkinci bölüm: Şüpheli olduğunu bildiği halde şüpheli şeylere giren kimse. İnsanların şüpheli zannettiği ancak sahip olduğu ilimden dolayı asıl itibariyle helâl bildiği bir şeyi yapan kimseye gelince, Allah katında onun bir sorumluluğu yoktur. Fakat bu konuda insanların kendisini ayıplamasından korkarsa, o zaman ırzını korumak için bunu terk etmesi güzel olur. Bu, Hz. Peygamber’in (sallallahu aleyhi ve sellem), kendisini Safiyye ile birlikte gören birine (onları gören kimsenin şüpheye düşmemesi için): “O, Safiyye binti Huyey’dir” demesi gibidir.[3] Enes, Cuma namazı için dışarı çıktı. İnsanların, namazı kılmış ve geri dönmekte olduklarını gördü. Utandı ve insanların kendisini göremeyecekleri bir yere girdi. Dedi ki: “İnsanlardan utanmayan, Allah’tan da utanmaz.” Bunu, Taberânî, merfu olarak rivayet eder ancak merfu oluşu sahih değildir.[4]

Ya geçerli bir ictihadla veya geçerli bir taklide dayanarak, onun helâl olduğuna inanarak yaparsa, bu inancında hatalı dahi olsa, bu kimsenin hükmü, öncekinin hükmü gibidir. Eğer ictihad zayıf veya taklit geçerli olmayıp, onu buna sevkeden sadece hevâsına tâbi olmak ise o kimsenin hükmü, kendisine şüpheli gelen şeyleri (bilerek) yapan kimsenin hükmü gibi değerlendirilir. Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem), kendisine Şüpheli gelmekle birlikte şüpheli şeyleri yapan kimsenin, harama düştüğünü haber vermiştir. Bu, iki manada açıklanabilir:

Birincisi: Şüpheli olduğuna inanmakla birlikte şüpheli şeyi işlemesi, onu, haram olduğuna inandığı halde yavaş yavaş ve aldırış göstermeden haram olan bir şeyi işlemeye götürür.

Bu hadisin, Buhârî ve Müslim’deki rivayeti şöyledir: “Her kim, günah olduğu konusunda şüphe duyduğu bir şeyi yapmaya cür’et gösterirse, haramlığı açık şeylere düşmesi de yakın olur.”[5]

Diğer bir rivayet şöyledir: “Kim şüpheli şeylere karışırsa, (harama da) her an cesaret gösterebilir.”[6]

Yani kesin haram olanı işlemeye yakındır. Cesur, hiçbir şeyden korkmadan ve hiç kimseyi kontrol etmeden ileri atılandır. Bazıları, bu kelimeyi 'şin’ harfiyle, “yecşuru’ şeklinde, ‘hayvan otlatır anlamında rivayet etmişlerdir. Ceşr, otlatmak anlamındadır. “Ceşertu’ddâbbe’, “hayvan otlattım’ anlamına gelir. Ebu’l Mütevekkil en-Nâcî’nin Merâsîl’inde, Hz.Peygamber’den (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğu nakledilir: “Kim, hayvanlarını haram bölgelerin kenarlarında otlatıyorsa, harama karışması yakındır. Kim de küçük günahları küçümserse, büyük günahlara karışması yakındır.”

İkinci mana: Helâl mi yoksa haram mı olduğunu bilmediği, kendisine göre şüpheli olan şeye girişen kimse, işlediğinin haddi zâtında haram olduğundan emin değildir. Böylelikle haram olduğunu bilmediği bir şeyi farkına varmadan da işler. İbn Ömer’den rivayet edildiğine göre, Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Helâller açık ve haramlar da açıktır. Bu ikisi arasında (helâl mi haram mı olduğu belli olmayan) şüpheli işler/şeyler vardır. Her kim bu şüpheli şeylerden/işlerden sakınırsa, bu, onun dini ve ırzı için daha temizdir. Kim de şüphelileri işlerse, tıpkı (başkasına ait) koruluğun etrafında sürüsünü otlatan ve farkına varmadan hayvanları koruluğa dalan kimse gibi harama düşebilir.” Bunu, Taberânî ve başkaları rivayet etmiştir.[7] 

Alimler, bir kimsenin, şüphelilere giren bir şeyi yapma konusunda ”anne-babasına itaat edip etmemesi konusunda ihtilaf etmişlerdir. Bişr bin Hâris’ten şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Şüphelileri yapma konusunda onlara itaat edilmez ” Muhammed bin Mukâtil el-Abbâdâ nî’den: «Anne-babasına itaat eder” dediği rivayet edilmiştir. İmam Ahmed, bu meselede  tevakkuf eder ve: “Onları idare eder, bu konuda onlara cevap vermekten kaçınır” der.
İmam Ahmed der ki: “Bir kimse, şüpheli şeyler ile karnını doyurmaz, güzel görünmek için şüpheli elbiseyi satın almaz.” O, şüpheli şeylerden yenilecek ve giyilecek olanların sınırını belirlemede tevakkuf eder. Kuşun bıraktığı bir hurma hakkında şöyle der: “Kişi, onu yemez, almaz ve onunla ilgilenmez.”

Süfyan-ı Sevrî, evinde bozuk para veya dirhemler bulan kimse hakkında şöyle der: “Ondan uzak durması, bana daha hoş gelir.” Yani o paranın nereden geldiğini bilmiyorsa. Seleften bazıları, sadece nereden geldiği bilinen şeyleri yerler, kaynağını öğreninceye kadar onunla ilgili sorular sorarlardı. Bu konuda, merfu bir hadis rivayet edilmiştir; ancak bu hadiste zayıflık vardır.[8]
 1. Buhârî, 3842
 2. Bu, Buhârî’nin (2501) rivayetidir. Hadis, Müslim’de yer almamaktadır.
 3. Buhârî, 2035; Müslim, 2175; Ebu Davud, 2470; Ahmed, 6/337. Hadis, Safiyye’den rivayet edilmiştir.
 4. Taberânî, el-Evsat’ta rivayet etmiştir. Heysemî, Mecmeu’z-Zevâid’de (8/27) şöyle der: “Hadisin senedinde tanımadığım bir topluluk vardır.”
 5. Bu, sadece Buhârî’nin (2051) rivayetidir.
 6. Ibn Hibban, 721; Nesâî, 8/327; Ebu Davud, 3329.
 7. Heysemî, Mecmeu’z-Zevâid’de (4/74) şöyle der: “Hadisi, Taberânî, el-Evsat'ta rivayet etmiştir. Senedinde Sa’d bin Zenbür vardır. Ebu Hâtim: O, meçhuldür, der.
 8. Taberânî, el-Kebîr, 25/428; Tefsir-u İbn Kesîr, 5/471; İbnu’l-Esîr, Üsdü’l-Ğâbe, 7/359. Şeddad bin Evs’in kızkardeşi Ümmü Abdullah’tan rivayet edildiğine göre, o, Rasulullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) oruçlu olduğu bir gün orucunu açacağı sırada bir kâse süt gönderdi. Oruçlu olduğu o günün gündüzü uzun, sıcağı da fazla idi. Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem), kadının gönderdiği kimseyi Ümmü Abdullah’a geri gönderip: “Bu sütü nereden buldun?” diye sordurdu. Ümmü Abdullah: “Kendime ait olan koyundan” dedi. Rasülullah (sallallahu aleyhi ve sellem), kadının gönderdiği kimseyi tekrar Ümmü Abdullah’a geri gönderip: “Bu koyunu nereden buldun?” diye sordurdu. Ümmü Abdullah: “Onu kendi malımdan satın almıştım” dedi. Rasülullah (sallallahu aleyhi ve sellem), o sütü ondan aldı. Ertesi gün Şeddad’ın kızkardeşi Ümmü Abdullah yanına gelerek, “Ey Allah’ın Rasülü; Uzun ve sıcak bir günde oruç tuttuğun için sana acıyıp şefkat ettiğimden ötürü sana bir miktar süt göndermiştim. Sen de ona ait bir takım sorular sormak üzere O gönderdiğim şahsı bana geri gönderdin (niçin?)” diye sordu. Rasülullah (sallallahu aleyhi ve sellem) ona şu cevabı verdi: “İşte rasuller bununla emrolundular. Bizler, ancak helâl ve temiz olanı yemekle ve ancak salih amel işlemekle emrolunduk.” Heysemî, hadisi Mecmeu’z-Zevâid’de (10/291) zikreder ve şöyle der: “Senedinde Ebu Bekr bin Ebu Meryem vardır ki, zayıftır.

 

Related Topics

  Konu / Başlatan Yanıt Son İleti
27 Yanıt
11368 Gösterim
Son İleti 15.08.2019, 06:08
Gönderen: İbn Umer
0 Yanıt
2595 Gösterim
Son İleti 13.01.2017, 22:44
Gönderen: Tevhid Ehli
0 Yanıt
2496 Gösterim
Son İleti 22.04.2017, 02:34
Gönderen: Uhey
0 Yanıt
2056 Gösterim
Son İleti 29.06.2017, 19:02
Gönderen: Tevhid Ehli
1 Yanıt
189 Gösterim
Son İleti 08.03.2021, 00:07
Gönderen: Fırkatun Nâciye