Darultawhid

Gönderen Konu: HALLÂC-I MANSUR EVLİYA MIDIR ZINDIK MIDIR? - İBNU TEYMİYYE  (Okunma sayısı 221 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimiçi Teymullah

  • Özel Üye
  • Yeni üye
  • *
  • İleti: 36
  • Değerlendirme Puanı: +1/-0
  • تَيْمُ الله اَلسَّلَفِي
بسم الله الرحمن الرحيم

HALLÂC-I MANSUR EVLİYA MIDIR ZINDIK MIDIR?

Şeyhu’l İslâm İbnu Teymiyye Rahmetullahi Aleyh

(el-Fetâva'l-Kubra, 3/301-309, Türkçe Baskı, Polen Yayınları)


107. Soru: Değerli âlimler -Allah onlardan razı olsun-, Hüseyn b. Mansûr el-Hallâc hakkında ne der: O, sıddîk mıydı yoksa zındık mıydı? O, Allah’tan korkan bir Allah dostu muydu? Yoksa rahmâni bir durumu mu vardı? Yoksa sihir ve bâtıl ehlinden miydi? Hallâc, Müslüman âlimlerin huzurunda zındık olarak mı yoksa mazlum olarak mı öldürüldü? Bize fetva verin, Allah size ecir versin.

Cevap: Âlemlerin rabbi olan Allah’a hamd olsun. Hallâc, zındıklık üzere öldürüldü ki zındıklığı, hem onun itirafıyla hem de itirafı dışındaki delillerle sabit olmuştur. Onun içinde bulunduğu durum, Müslümanların ittifakıyla öldürülmesini vacip kıldı. “Hallâc, haksız yere öldürüldü” diyen kimse, mülhid bir münâfıktır veya sapık bir cahildir. Hallâc, işlediği pek çok küfür çeşidi sebebiyle öldürüldü. Fiillerinin hepsini bırakın, onların bir kısmı bile öldürülmesini gerektirir. O, Allah’ın takva sahibi dostlarından değildi. Onun bazı ibadetleri, riyazetleri[1] ve nefisle mücadeleleri vardı. Onların bir kısmı şeytânî, bir kısmı nefsânî ve bir kısmı da bir açıdan şeriate uygun bir açıdan da ona uygun olmayan ibadetlerdi. Böylece o, hak ile bâtılı karıştırdı.


Yine o, Hindistan’a gitmiş ve bazı sihir türlerini öğrenmişti. Ayrıca sihir konusunda bilinen ve günümüzde de mevcut olan bir kitap telif etmişti. Onun şeytânî sözleri ve yalancı olağanüstü fiilleri vardı.

Onun zamanında yaşayan ve onlardan nakilde bulunan âlimler, kaleme aldıkları pek çok tarih kitaplarında Hallâc’ın haberlerini bir araya getirdiler. Örneğin Ebû Ali el-Hutti, “Târihu Bağdâd” adlı eserinde ondan söz etmiş ve hâfız Ebû Bekir el-Hatib, “Târihu Bağdâd” adlı eserinde uzunca bir biyografisine yer vermiştir. Ebû Yusuf el-Kazvînî de onun haberlerini bir ciltte toplamıştır. Ebu’l-Ferec b. el-Cevzi, “Ref’u’l-Lecâc fi Ahbârî’l-Hallâc” adını verdiği bir eserini ona özel kılmıştır. Ebû Abdurrahman es-Sulemi, “Tabakâtu’s-Sûfiyye” adlı tarih eserinde ondan genişçe söz etmiş ve pek çok şeyhin, onu kötülediğini ve ona karşı çıktığını, onu tarikat şeyhlerinden saymadıklarını ve alçalttıklarını belirtmiştir. Onu kınayan ve alçaltan bir kimse de Ebu’l-Kâsım el-Cuneyd’dir. Hallâc, Cuneyd’in döneminde öldürülmedi. Cuneyd’in vefatından sonra öldürüldü. Cuneyd, 298 yılında vefat etti.

Hallâc ise 300 küsür yılında öldürüldü. Hallâc’ı, deve üzerine bindirerek Bağdâd’a getirdiler ve “Bu, Karmâtilerin davetçisidir.” diye ilan ettiler. Hallâc, küfür ve zındıklık içeren sözleri bulununcaya ve o da bunu itiraf edinceye dek hapse atıldı. Örneğin o, bir kitabında “Hac vaktini kaçıran kimse, evinin avlusunda bir ev bina eder ve Kâbe’nin etrafında tavaf ettiği gibi onu tavaf eder.” dedi ve otuz yetime sadaka verilmesi gerektiğini söyledi. Bu uygulamanın, hac için yeterli olacağını belirtti. Ona, “Bu sözü sen mi söyledin?” diye sorduklarında da “Evet!” dedi. Ona, “Sen bunu nereden çıkardın?” dediler. O da “Hasan-ı Basri, namaz bölümünde bundan söz etti.” dedi. Bunun üzerine Kadı Ebû Ömer, “Yalan söylüyorsun ey Zındık! Bu kitabı ben okudum ve onda böyle bir şey bulmadım.” dedi. Vezir, orada hazır bulunanların, işittiklerine şahitlik etmelerini ve gereken hükmü vermelerini talep etti. Oradakilerin hepsi de öldürülmesi gerektiği konusunda ittifak ettiler.

Ancak âlimlerin, tevbe eden zındığın hükmü hakkında iki görüşü bulunmaktadır: Bu kimsenin tevbesi kabul edilir de öldürülmez mi? Yoksa doğru söyleyip söylemediği bilinmediği için -zira hep bu şekilde davranmaya devam edegelmiştir- öldürülür mü? Bir grup, bu kimsenin tevbe etmeye çağrılacağını ve (tevbe ettiği takdirde) öldürülmeyeceğini söylediler. Çoğunluk ise tevbe etmesi durumunda bile öldürüleceği şeklinde fetva vermiştir. Buna göre tevbesinde samimi ise bu tevbesi, Allah katında kendisine fayda verir; ama dünyada öldürülür. Ona verilen ceza da onu temizler. Nitekim zinakâr, hırsız ve benzer suçlular, imamın huzuruna çıkarıldıktan sonra tevbe edecek olurlarsa mutlaka onlara had cezası uygulanır. Bu kimseler, tevbelerinde samimi oldukları takdirde öldürülmeleri, onlara bir keffaret olur. Tevbesinde yalancı olanın öldürülmesi ise ona yönelik bir cezadır.

Hallâc, öldürülmesi sırasında bâtınen/kendi içinden tevbe etmişse, Allah, bu tevbesiyle onu faydalandırır. Eğer tevbesinde yalancı idiyse, o zaman kafir olarak öldürülmüş olur.

Öldürülmesi sırasında herhangi bir keramet göstermiş de değildir. Akan kanının, yerin üzerinde “Allah” isminin şeklini aldığı, ayağından akan kanın kesildiği veya bundan başka anlatılan haberler yalandır. Bu haberleri de ancak cahil veya münâfık biri anlatır. Bu haberler, “Muhammed b. Abdullah’ın şeriati, Allah’ın dostlarını öldürmektedir.” denilmesi ve bu tür zırvaların işitilmesi amacıyla zındıklar ve İslâm düşmanları tarafından uyduruldu. Yoksa pek çok peygamber öldürüldü. Onların arkadaşlarından ve peygamberimizin (sallAllâhu aleyhi ve sellem) ashabından, tabiinden ve diğer salihlerden, sayısını yalnızca Allah’ın bildiği miktarda kimseler öldürülmüştür. Onlar günahkârların, kâfirlerin, zâlimlerin ve başkalarının kılıçlarıyla öldürüldüler. Hiçbirinin kanı, “Allah”ın ismini yazmadı. Yine kan necistir. Onunla Allah’ın adının yazılması caiz değildir. O hâlde Hallâc, bu kimselerden daha mı hayırlı ve kanı da onların kanlarından daha mı temiz? Hallâc, öldürülmesi sırasında korktu, tevbe ettiğini ve sünnete uyduğunu izhar etti. Ancak onun tevbesi kabul edilmedi. Şayet yaşasaydı, pek çok cahil kimse onun yüzünden fitneye düşecekti. Çünkü o, yalan-bâtıl inançlara ve şeytânî hâllere sahipti.

Böyle bir kimseyi ancak şeytânî, nefsânî ve yalancı hâlleri yücelten kimse tazim eder. Hallâc’ın durumunu bilen Allah’ın dostları arasında ise onu tazim eden hiçbir kimse yoktur. Bu sebeple Kuşeyrî, -güzel gördüğü bazı sözlerinden bahsetse de- şeyhleri ile ilgili eserinde onun adına yer vermez. Şeyh Ebû Ya’kûb en-Nehrecûrî, onu kızıyla evlendirmişti. Ancak onun zındıklığının farkına varınca kızını ondan aldı. Amr b. Osman da onun kâfir olduğunu zikreder ve “Bir ara onunla birlikteyken bir kimsenin, Kur’ân okuduğunu işitti. Bunun üzerine ‘Ben, bu Kur’ân’ın bir benzerini telif edebilirim.’ dedi veya buna yakın bir söz söyledi.” derdi.

Hallâc, her topluluğun yanında onu, kendisiyle tazim edecekleri bir tavır takınırdı. Böylece Ehl-i Sünnet’in yanında sünni, Şia’nın yanında Şii takınırdı. Kimi zaman zâhidlerin, kimi zaman da askerlerin elbiselerini giyerdi.


Olağanüstü olaylarından birine göre de o, bazı arkadaşlarını çöle gönderirdi ve bazı meyveleri ve tatlıları orada saklattırırdı. Sonra da dünya ehlinden bir toplulukla o bölgenin yakınına gelirdi ve onlara, “Bu çölden size ne getirmemi istersiniz?” diye sorardı. Bunun üzerine onların bir kısmı, meyve veya tatlı arzu ederdi. O da “Bekleyin!” deyip onları sakladığı yere giderdi ve sakladığı şeyleri veya onların bir kısmını getirirdi. Orada bulunanlar da bunun, onun bir kerameti olduğunu zannederdi. O, bir simaya sahipti ve şeytanlar bazen ona hizmet ederdi. İnsanlar, Ebû Kubeys dağında onunla birlikte bulunuyordu. Ondan tatlı getirmesini talep ettiler. O da yakın bir yere gitti ve onlara bir tabak tatlı getirdi. Bunun üzerine bu durumu araştırdılar ve o tatlının, Yemen’de bulunan bir tatlıcının dükkânından çalındığını öğrendiler. Tatlıyı, o bölgeden bir şeytan taşımıştı.

Buna benzer durumlar, Hallâc dışında şeytânî hâllere sahip olan pek çok kimseye de hâsıl olur. Biz, bu hâllere sahip olan ve hem kendi zamanımızda yaşayan hem de başka zamanlarda yaşamış olan pek çok kimseyi tanırız/biliriz. Örneğin şimdi Dimaşk’da bulunan bir kimse vardır. Şeytan, onu Sâlihiyye dağından Dimaşk’ın yakınlarında bulunan bir köye taşırdı. O da havadan gelirdi ve insanların içinde bulunduğu evin damına inerdi. Sonra da onların gözü önünde eve girerdi. Yine gece vakti Bâbu’s-Sağîr’e gelirdi ve arkadaşlarıyla birlikte o kapıdan geçerdi. O, insanların en günahkâr kimselerindendir.

Başka biri de Şuveyk’te bulunan ve adı “Şâhide” olan bir köyde yaşardı. İnsanların gözü önünde dağın zirvesine uçardı ve şeytan, onu taşırdı. O, yol kesicilerdendi. Bu kimselerin çoğu, şer şeyhleridir. Onlardan birine de “Bevviy” -yani insanlara kötülüğü öğreten kimse- denilir. İnsanlar, gece vakti ona bazı hareketlerde bulunurlar ve ona yakınlaşmak amacıyla ekmek yaparlar. Ne Allah’ı zikrederler ne de herhangi bir kimse onların yanında Allah’ı zikreder ne de onların yanında Allah’ın zikrini içeren bir kitap vardır. Ardından bu Bevviy, insanların gözü önünde havada uçar ve insanlar, onun şeytanla karşılıklı konuşmalarını işitirler. Bu sırada biri gülecek veya ekmek boğazına takılacak olursa ona def ile vurulur; ancak defi kimin vurduğunu görmezler.

Sonra şeytan, ona sordukları bazı şeyleri kendilerine haber verir ve kendisi için inek, at ve başka bir hayvan boğazlamalarını veya boğmalarını ve üzerine Allah’ın adını anmamalarını emreder. Bunu yaptıkları takdirde ihtiyaçlarını karşılar.

Başka bir şeyh de kadınlarla zina ettiğini ve kendilerine “Hivârât” denilen ergen çocuklarla cinsel ilişki kurduğunu haber verdi. Yine “Benim yanıma, gözleri arasında iki beyaz nokta bulunan siyah bir köpek gelir ve bana, ‘Ey Falan! Falan kimse, sana bir adak adadı ve yarın onu sana getirecek. Ben de senin için onun ihtiyacını karşıladım.’ derdi.” Sabah da filan şahıs, onun yanına bahsi geçen adağı getirirdi. Bu kâfir şeyh de onun sıkıntısını giderirdi. Bu şeyh şöyle dedi: “Bu kimse, örneğin haşhaş gibi bir şeyi değiştirmemi talep ettiğinde aklım gidene kadar bir şeyler söylerdim. Uyandığımda ise ellerimde veya ağzımda haşhaşın bulunduğunu görürdüm ve onu kimin oraya koyduğunu bilmezdim. Ben, önümde duran ve üzerinde nur bulunan siyah bir direk ile birlikte yürürdüm.” Bu şeyh tevbe edip namaza başladığında ve oruç tutup haramlardan kaçındığında, bahsi geçen siyah köpek ve şekil değiştirme ortadan kayboldu ve ona, ne haşhaş ne de başka bir şey getirildi.

Başka bir şeyhin de şeytanları vardı. Onları, bazı insanlara musallat olmaları için gönderirdi. Ardından sara hastalığına yakalanan bu kimsenin âilesi, bu şeyhin yanına gelirdi ve onu iyileştirmesini talep ederdi. O da takipçilerine haber gönderirdi, onlar da bu saralı kimseden ayrılırlardı. Saralının ailesi de bu şeyhe pek çok dirhem verirdi. Bazen cinler, insanlardan çaldıkları bazı dirhemleri ve yemekleri ona getirirdi. Hatta bazı kimselerin, bir kovanda incirleri vardı. Bu şeyh, şeytanlarından incir talep edince şeytanlar, bu incirleri ona getirdiler. Kovan sahipleri incirleri talep ettiklerinde de incirlerin yok olduğunu gördüler.

Başka bir kimse de ilim ve kıraat ile meşgul olurdu. Şeytanlar onun yanına geldiler ve onu aldattılar. Ona, “Biz, namaz sorumluluğunu senden düşürürüz ve sana, istediğini getiririz.” dediler. Ona tatlılar ve meyveler getirirlerdi. Sonunda bu kimse, sünneti bilen bazı şeyhlerin yanına getirildi ve şeyh, onun tevbe etmesini istedi ve şeytanın aldattığı kimsenin yediği tatlıların ücretini, tatlı sahiplerine ödedi.

Buna göre kitap ve sünnetin dışına çıkan ve mükâşefe ve tesir etmek hâllerine sahip olan herkes, nefsâni veya şeytâni bir hâle sahiptir. Bu kimse bir hâle sahip değilse, ancak hâl sahiplerine benzemeye çalışan biriyse; o zaman yalancı bir hâl sahibi olur. Şeytânî hâllere sahip olan kimselerin geneli, şeytânî hâl ile yalancı/buhtâni hâl’in arasını birleştirirler. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurdu: “Şeytanların kime ineceğini size haber vereyim mi? Onlar günaha, iftiraya düşkün olan herkese inerler.” (Şuarâ, 221-222).


 1. Riyazet, nefsin isteklerini dizginlemek amacıyla kişinin kendisine çeşitli şeyleri yasak etmesini veya onlardan kaçınmasını ifade eder. (Çev)

Çevrimiçi Teymullah

  • Özel Üye
  • Yeni üye
  • *
  • İleti: 36
  • Değerlendirme Puanı: +1/-0
  • تَيْمُ الله اَلسَّلَفِي
Hallâc, şeytânî ve buhtânî hâllere sahip olan bu kimselerin imamlarındandı. Bu kimselerin sayısı çok fazladır.

Bu kimselerin imamları, -Müşrik Arapların, şeyhleri olan kâhinler ve sihirbazlar gibi; yine Hindistan’ın, Türkler’in ve başkalarının topraklarında bulunan kâhinler gibi- putlara tapan müşriklerin şeyhleridir.

Bu kimselerin bir kısmı, kendilerinden biri öldüğünde onun ölümden sonra geri geleceğine inanırlar. Buna göre ölü onlarla konuşur ve borçlarını öder. Emanetlerini geri verir ve onlara vasiyette bulunur. Aslında bu kimse, ölünün hayatta sahip olduğu sûretin kılığına giren bir şeytandır. Onlar, onu ölünün kendisi zannederler.

Bunların pek çoğu da şeyhlerden yardım ister ve “Ey filan efendim! -veya ey filan şeyhim!- İhtiyacımı karşıla!” der. Yardım talebinde bulunan kimse, seslendiği şeyhin sûretinin, kendisine hitap ettiğini görür ve şeyhinin, “Ben, senin ihtiyacını karşılarım ve kalbini rahatlatırım.” dediğini işitir. Sonra da ona hitap eden kimse, bu kimsenin ihtiyacını karşılar veya düşmanını, ondan uzaklaştırır. Bu işleri yapan kimse ise -seslenen kimsenin, Allah’a şirk koşması ve başkasına dua etmesi hasebiyle- kendisine seslenilen şeyhin sûretine giren bir şeytandır.

Ben, bu türden meydana gelen pek çok olay biliyorum. Hatta arkadaşlarımdan bazıları, başlarına gelen bazı musibetlerde benden yardım dilediklerini zikrettiler. Onlardan biri, Ermenilerden; diğeri de Moğollardan korkmuştu. Her birinin de anlattığına göre kendileri, benden yardım dilediklerinde ben, havada uçmuşum ve düşmanlarını, kendilerinden defetmişim. Ben de böyle bir şeyden haberdar olmadığımı ve onlardan, herhangi bir şeyi defetmediğimi onlara haber verdim. Bilakis bu şeytan, Allah Teâlâ’ya şirk koşmalarından dolayı benim kılığıma girmiş ve onları aldatmıştır. Bu durum, pek çok şeyh arkadaşımız ile onların arkadaşları arasında da meydana gelmiştir. Onlardan biri, şeyhinden yardım isterdi. Böylece şeyhinin geldiğini ve ihtiyacını karşıladığını görürdü. Bahsi geçen şeyh ise “Ben, bunu bilmiyordum bile!” derdi. Bunun üzerine bu sûretin bir şeytana ait olduğu bilinirdi. Bir arkadaşımız, iki şeyhten yardım dilediğini ve onların, havada uçarak yanlarına geldiklerini ve kendisine, “Sen, kalbini rahat tut! Biz, bu kimseleri senden defederiz, şöyle ve şöyle yaparız.” dediklerini bana anlatınca -bu sûretlerin, o şeyhlere ait olduğuna inanıyordu- ona, “Peki, dedikleri şeyleri yaptılar mı?” diye sorunca, “Hayır” dedi. Böylece bu durum, o ikisinin birer şeytan olduklarını ona gösterdi. Şüphesiz ki şeytanlar, insanlara, doğruluğu olan bazı olayları veya kıssaları haber verseler de; onlar, bunun kat kat fazlasını yalan olarak söylerler. Nitekim cinler, bu şekilde kâhinlere haber verirdi.

Bu yüzden cinlerin getirdiği haberlerden oluşan mükâşefelerine dayanan kimsenin yalanı, doğruluğundan daha büyük olur. Örneğin kendisine, “Seyyâh” denilen bir şeyh vardı. Onu tevbe ettirdik ve İslâm’ını yeniledik. Onun, kendisine haber getiren; kimi zaman doğru, kimi zaman da yalan söyleyen “Anter” adında bir cini vardı. Ben ona, “Sen, Allah dışında şeytana tapıyorsun!” dediğim zaman cine, “Ey Anter! Seni eksikliklerden tenzih etmiyorum. Sen, pis/alçak bir ilahsın.” dediğini itiraf etti ve bundan tevbe ettiğini açıkladı. Bu, meşhur bir kıssadır.

Şeriat kılıcı, bunlardan bazı kimseleri öldürmüştür. On beş yılında[1] öldürdüğümüz şahıs buna örnektir. Onun cin bir arkadaşı vardı. Cin, onun yanına gelirdi ve ona bazı durumları haber verirdi; kimi zaman doğru, kimi zaman da yalan söylerdi. İlim ve liderlik ehline mensup bazı kimseler de ona uymuştu. Bu kimse, -Allah, onlara gerçeği gösterene kadar- onlara bazı durumları haber verirdi. Şöyle ki; cin, kimi zaman bu şahsın yanına gelir ve ona, “Ben, Allah Rasûlü’yüm.” derdi ve Rasûl’ün hâliyle çelişen şeyler söylerdi. Bu şahsın şöyle dediğine şahitlik edildi: “Şüphesiz ki Rasûl, yanıma geliyor ve -onları, Rasûl’e izafe eden kimsenin kâfir olacağı bazı şeyler hakkında- bana şöyle şöyle diyor.” Ben de yöneticilere, bu şahsın, kâhin cinsinden biri olduğunu ve gördüğü kimsenin, bir şeytan olduğunu söyledim. Bu sebeple şeytan, Nebi’nin (sallAllâhu aleyhi ve sellem) bilinen sûreti üzere onun yanına gelmezdi. Bilakis bilinmeyen bir sûretle onun yanına gelirdi. Bu şahsın anlattığına göre şeytan, ona bazı şikâyetlerde bulunurdu, sarhoş edici şeylerden faydalanmasını ve başka şeyleri kendisine mübâh kılardı. Pek çok kimse, bu şahsın, gördüğünü söylediği şeyler konusunda yalancı olduğunu zannederdi. Hâlbuki bu kimse, bahsi geçen sûreti gördüğü konusunda yalan söylemiyordu. Ancak o sûretin, Allah Rasûlü (sallAllâhu aleyhi ve sellem) olduğuna inanmasından dolayı kâfir idi. Bunun benzerleri çoktur.

Bu kimselere, şeytanın arzularını yerine getirdikleri ölçüde şeytânî hâller hâsıl olurdu. Bu kimseler, Allah’tan, Rasûlü’nden ve mü’minlerin yolundan uzaklaştıkları sürece şeytana yakınlaşırlardı. Böylece havada uçarlardı ve şeytan, onları uçururdu. Kimileri, yanında hazır bulunanları yere sererdi. Hâlbuki onları yere seren kişi, şeytan olurdu. Kimileri yemekler ve katıklar getirirdi ve havadan dökülen bir suyla ibriği suyla doldururdu. Bütün bunları ise gerçekte şeytan yapardı. Cahiller ise bu fiilleri, takva sahibi Allah dostlarının kerametlerinden sayardı. Hâlbuki bu filler, sihirbazların, kâhinlerin ve benzerlerinin halleri türünden bazı şeylerdi.

Rahmânî ve Nefsânî hâllerin arasını ayırt etmeyen kimse, hak ile bâtılı karıştırır. Allah’ın, iman hakikatleriyle ve Kur’ân’a tabi olmakla kalbini nurlandırmadığı bir kimse, hak ile bâtıl yolu birbirinden ayırt edemez ve vaziyet ile hâl ona karışık gözükür. Nitekim Yemâme’nin sahibi Museylime’nin ve peygamber olduklarını iddia eden diğer yalancıların hâlleri, bazı kimselere karışık geldi. Hâlbuki bu kimseler, yalancılardır. Muhakkak ki Nebi (sallAllâhu aleyhi ve sellem), “Aranızdan, Allah’ın elçisi olduklarını iddia eden otuz yalancı Deccâl çıkmadıkça kıyamet kopmayacaktır.” buyurdu.
[2]

En büyük fitneye sebep olan Deccâl ise İsa b. Meryem’in öldüreceği büyük Deccâl’dir. Şüphesiz ki Allah, Adem’in yaratılışından kıyametin kopmasına dek onun fitnesinden daha büyük bir fitne yaratmamıştır. Nebi (sallAllâhu aleyhi ve sellem) Müslümanlara, namazlarında Deccâl’in fitnesinden Allah’a sığınmalarını emretmiştir. Sabit olduğu üzere Deccâl, göğe “Yağmur yağdır!” diyecek, gök de yağmur yağdıracak. Yere de “Ekin bitir!” diyecek, o da ekin bitirecek. Yine Deccâl, mü’min bir kimseyi öldürecek; sonra da ona “Kalk!” diyecek, o da ayağa kalkacak. Deccâl ona, “Ben, senin rabbinim!” diyecek; mü’min ise “Yalan söylüyorsun! Bilakis sen, Allah Rasûlü’nün bize geleceğini haber verdiği bir gözü kör yalancının tekisin. Allah’a yemin olsun ki bu şekilde, ancak senin hakkındaki basiretim artmıştır.” der. Bunun üzerine Deccâl, onu ikinci defa öldürür. Üçüncü defa onu öldürmek istediğinde ise Allah, onu mü’mine musallat etmez. Deccâl, ilahlık iddiasında bulunacaktır. Nebi (sallAllâhu aleyhi ve sellem), iddiasını reddedici üç alametini açıklamıştır. Birincisine göre “Deccâl’in bir gözü kördür. Rabbinizin ise bir gözü kör değildir.” İkincisine göre “iki gözü arasında kâfir yazılıdır. Okuma bilen ve bilmeyen bütün mü’minler, onu okuyabilecektir.” Üçüncü alamet de şu sözünde geçmektedir: “Bilin ki sizden biriniz, ölünceye dek rabbini göremeyecektir.”[3]

İşte büyük Deccâl budur. Onun dışında da Deccâl’ler bulunur; kimileri peygamberliği iddia ederken kimileri de peygamberlik iddia etmeksizin yalan söyler. Nitekim Nebi (sallAllâhu aleyhi ve sellem), “Âhir zamanda çok yalan söyleyen Deccâl’ler gelecektir. Ne sizin işittiğiniz ne de atalarınızın işittiği bazı şeylerden size bahsederler. O hâlde onlara dikkat edin!” buyurdu.[4]

Sonuçta Hallâc, hiç şüphe yok ki Deccâl’lerden biriydi. Ancak eğer, “Ölümden önce tevbe etti mi yoksa etmedi mi?” diye sorulacak olursa, “Allah en iyisini bilendir” denilir. Bir kimse, bilmediği bir konuda konuşamaz. Ancak Hallâc’ın, Müslümanların ittifakıyla küfre girmesini ve öldürülmesini gerektiren bazı sözleri ve fiilleri ortaya çıkmıştır. Allah, onun durumunu en iyi bilendir.


 1. Hicrî 715 yılını kastetmektedir. (Çev.)
 2. Ahmed, Müsned, 2/457; Ebu Davud, Sünen, 4333.
 3. Buhâri, “Tevhid”, (17); Müslim, “Fiten”, (100, 103, 105); Ebû Dâvud, “Melâhim”, (14); İbn Mâce, “Fiten”, (33); Ahmed b. Hanbel, Müsned, (2/33, 37, 124, 131; 5/38).
 4. Müslim, Mukaddime, Hadis No:7’de Ebu Hureyre radiyallahu anh’tan rivayet etmiştir.

 

Related Topics

  Konu / Başlatan Yanıt Son İleti
1 Yanıt
2950 Gösterim
Son İleti 15.03.2016, 00:05
Gönderen: İslam davetcisi
1 Yanıt
2783 Gösterim
Son İleti 26.05.2020, 17:11
Gönderen: Tevhid Ehli
0 Yanıt
2762 Gösterim
Son İleti 26.06.2016, 18:35
Gönderen: Tevhid Ehli
1 Yanıt
2240 Gösterim
Son İleti 31.03.2017, 02:14
Gönderen: Tevhid Ehli
12 Yanıt
4987 Gösterim
Son İleti 26.05.2020, 17:10
Gönderen: Tevhid Ehli