Darultawhid

Gönderen Konu: İBNU TEYMİYYE'YE ATILAN MÜCESSİME İFTİRASI (İBNU BATTUTA VE EMSALİNİN İDDİALARI)  (Okunma sayısı 164 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Yönetici
  • *****
  • İleti: 2028
  • Değerlendirme Puanı: +50/-0
بسم الله الرحمن الرحيم
الحَمْدُ للهِ وَحْدَهُ، وَالصَّلاة وَالسَّلامُ على مَنْ لا نبيَّ بَعْدَهُ، وَبَعْدُ

Şüphesiz İbnu Teymiyye rahimehullah’ın gerek sağlığında gerekse vefatından sonra en çok münakaşa ve tenkid konusu yapılan görüşleri ekseriyetle Esma ve Sıfat Tevhidi hakkındaki kanaatleri olmuştur. Onun muhaliflerinden birçoğu Şeyh’in bu hususlarda teşbih ve tecsime saparak Allah’ı kullarına benzettiği, Onu cisimleştirdiği iddiasında bulunmuşlardır. Halbuki Şeyh rahimehullah, Allah’ın isimleri ve sıfatları babında selefin dediğinin ne bir eksiğini ne de bir fazlasını söylememiş ve de bu hususta muhaliflerine meydan okumuştur. Yine Şeyh rahimehullah’ın bu konularda söyledikleri hadis imamlarının ve daha sonraki devirlerdeki ehl-i eser ulemanın –ki bunların ekseriyetini Hanbeli mezhebine müntesip alimler oluşturmaktadır- söylediklerinden farklı değildir. Kısacası bu babta da Şeyh yeni bir görüş ortaya atmış değildir. Bundan dolayı İbnu Teymiyye’nin Esma ve Sıfat bahsindeki görüşlerinin detayına çok fazla inmeyeceğiz. Burada sadece Şeyh’in mevzu hakkındaki görüşlerini özetleyip, Esma ve Sıfat Tevhidi’nin tafsili bazı konularındaki kanaatlerinin kendisinden önceki imamlardan gelen kaynaklarına işaret etmekle yetineceğiz. Bundan sonra da bazı kimselerin dillerine sıkça doladıkları, gezgin İbnu Battuta’nın seyahatnamesinde Şeyh’in hakkında zikredilen asılsız hikayenin içyüzünü deşifre edeceğiz inşaallah.

Şimdi Şeyh rahimehullah, Allah Subhanehu’nun isim ve sıfatlarında nasıl bir yöntem takip edileceği hususunda el-Akidet’ul Vasitiyye adlı eserinin girişinde şunları zikretmektedir:

وَمِنْ الْإِيمَانِ بِاَللَّهِ: الْإِيمَانُ بِمَا وَصَفَ بِهِ نَفْسَهُ فِي كِتَابِهِ وَبِمَا وَصَفَهُ بِهِ رَسُولُهُ مُحَمَّدٌ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ مِنْ غَيْرِ تَحْرِيفٍ وَلَا تَعْطِيلٍ وَمِنْ غَيْرِ تَكْيِيفٍ وَلَا تَمْثِيلٍ بَلْ يُؤْمِنُونَ بِأَنَّ اللَّهَ  سُبْحَانَهُ: لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَيْءٌ وَهُوَ السَّمِيعُ الْبَصِيرُ 
فَلَا يَنْفُونَ عَنْهُ مَا وَصَفَ بِهِ نَفْسَهُ وَلَا يُحَرِّفُونَ الْكَلِمَ عَنْ مَوَاضِعِهِ وَلَا يُلْحِدُونَ فِي أَسْمَاءِ اللَّهِ وَآيَاتِهِ وَلَا يُكَيِّفُونَ وَلَا يُمَثِّلُونَ صِفَاتِهِ بِصِفَاتِ خَلْقِهِ لِأَنَّهُ سُبْحَانَهُ لَا سَمِيَّ لَهُ وَلَا كُفُوَ لَهُ وَلَا نِدَّ لَهُ وَلَا يُقَاسُ بِخَلْقِهِ  سُبْحَانَهُ وَتَعَالَى

“Gerek Allah kitabında kendisini, gerekse Rasûlü Muhammed -Sallallahu Aleyhi ve Sellem- Onu ne ile vasıflamış ise bunlara tahrif, tatil, tekyif/keyfiyetlendirme ve temsil/misallendirme yapmaksızın iman da Allaha iman etmenin kapsamı içerisindedir.

Bilakis onlar (Ehl-i Sünnet ve'l-Cemaat) yüce Allahın: "Onun benzeri hiçbir şey yoktur ve O herşeyi işitendir, görendir." (eş-Şûrâ, 42/11) buyruğunda geçenlere iman ederler. (Çünkü) O'nun bir adaşı yoktur, dengi yoktur, ortağı/eşi de yoktur. O Subhanehu ve Teala yarattıkları ile kıyas edilemez.

(Bu sebebten ötürü) Onlar (Ehl-i Sünnet ve'l-Cemaat) yüce Allah’ın kendi zatını vasıfladığı şeyleri ondan nefyetmezler, kelimeleri (kullanıldıkları) yerlerinden kaydırıp tahrif etmezler/asıl manalarından uzaklaştırmazlar. Onlar Allah'ın isimleri ve âyetleri hususunda ilhâda sapmazlar. Onun sıfatları hususunda keyfiyet belirtmezler, O'nun sıfatlarını da yaratıklarının sıfatına benzetmezler.”


Görüldüğü üzere Şeyh rahimehullah, Allah’ın sıfatlarını iptal manasına gelen ta’tili ve zahirlerine muhalif tevil etme manasına gelen tahrifi nasıl reddediyorsa, Onun sıfatlarını kulların sıfatlarına benzetme manasına gelen temsili ve keyfiyetlerini araştırma manasına gelen tekyifi de aynı şekilde reddetmektedir. Bu, aynı zamanda Ehl-i Sünnet ve’l Cemaat’in akidesidir. Şu halde onun reddettiği temsil ve tekyif akidesini ona nisbet edenlerin bir kez daha düşünmesi ve Allah’tan korkmaları gerekmektedir. Zira bu, onun kendi akidesine dair yaptığı beyana muhaliftir. Bir insanın akidesini öğrenme hususunda birinci kaynak kendisidir, başkalarının onun hakkındaki yorumları değildir.

“Tedmuriyye” adlı risalesinde ise şöyle demiştir:

فلا بد من إثبات ما أثبته الله لنفسه، ونفي مماثلته لخلقه، فمن قال: ليس لله علم ولا قوة ولا رحمة ولا كلام، ولا يحب ولا يرضى، ولا نادى ولا ناجى، ولا استوى - كان معطلا، جاحدا، ممثلا لله بالمعدومات والجمادات. ومن قال له علم كعلمي، أو قوة كقوتي، أو حب كحبي، أو رضا كرضاي، أو يدان كيدَيّ، أو استواء كاستوائي - كان مشبها، ممثلا لله بالحيوانات، بل لا بد من إثبات بلا تمثيل، وتنزيه بلا تعطيل.

“Allah’ın kendisi hakkında isbat ettiklerini isbat etmek ve Onun mahlukatına benzediği iddiasını nefy etmekten başka bir yol yoktur. Her kim Allah’ın ilmi, kuvveti, rahmeti, konuşması yoktur ve O sevmez, razı olmaz, seslenmez veya fısıldamaz, istiva da etmez derse Muattıl (sıfatları iptal eden) ve inkarcı olur, Allah’ı var olmayan ve cansız olan şeylere benzetmiş olur. Yine her kim Onun benim ilmim gibi bir ilmi, benim kuvvetim gibi bir kuvveti veya benim sevmem gibi bir sevmesi veya benim rızam gibi bir rızası veya benim iki elim gibi iki eli veya benim istivam gibi istivası vardır derse o da Müşebbih (Allah’ı mahlukatına benzeten) olur. Onu canlı varlıklara benzetmiş olur. Bilakis temsilsiz bir isbat ve ta’tilsiz bir tenzihten başka bir yol yoktur.”
  (Tedmuriyye, sf 30)

İşte bilhassa son cümle, onun ve Ehl-i sünnetin sıfatlar konusundaki akidesini özetlemektedir. Onun hiç bir kitabından bu zikrettiklerine muhalif tek bir harf dahi getirmek mümkün değildir. Ancak sırf açığını aramak gayesiyle onun kitaplarına yönelen ve oralardan cımbızla çektikleri birtakım ifadeler üzerinden Onun teşbih ve temsil akidesine sahip olduğunu isbatlamaya çalışanların durumu müstesna ki bunlara da itibar edilmeyeceği gibi, gerek sağlığında gerekse de vefatından sonra bunu yapmaya çalışanların hepsinin çabaları sonuçsuz kalmıştır. Bir de onun ifadelerini yorumlayarak “bu teşbihtir, tecsimdir” tarzı sözler sarfedenler vardır ki bu da mezhebin lazımıyla kişiyi yargılamak manasına gelir ki Ehl-i Sünnet’e göre “mezhebin lazımı mezhebin kendisi değildir (Lazım’ul mezheb leyse bi mezheb)”

Onun hakkında sıkça dile getirilen iddialardan birisi olan tecsim yani Allah’ı cisimleştirme konusu hakkında ise şöyle demektedir:


وَصْفِ اللَّهِ بِالْجِسْمِ نَفْيًا وَإِثْبَاتًا بِدْعَةً لَمْ يَقُلْ أَحَدٌ مِنْ سَلَفِ الْأُمَّةِ وَأَئِمَّتِهَا أَنَّ اللَّهَ لَيْسَ بِجِسْمٍ كَمَا لَمْ يَقُولُوا أَنَّ اللَّهَ جِسْمٌ بَلْ مَنْ أَطْلَقَ أَحَدَ اللَّفْظَيْنِ اسْتَفْصَلَ عَمَّا أَرَادَ بِذَلِكَ فَإِنَّ فِي لَفْظِ الْجِسْمِ بَيْنَ النَّاطِقِينَ بِهِ نِزَاعًا كَثِيرًا فَإِنْ أَرَادَ تَنْزِيهَهُ عَنْ مَعْنًى يَجِبُ تَنْزِيهُ عَنْهُ مِثْلَ أَنْ يُنَزِّهَهُ عَنْ مُمَاثَلَةِ الْمَخْلُوقَاتِ فَهَذَا حَقٌّ. وَلَا رَيْبَ أَنَّ مَنْ جَعَلَ الرَّبَّ جِسْمًا مِنْ جِنْسِ الْمَخْلُوقَاتِ فَهُوَ مِنْ أَعْظَمِ الْمُبْتَدَعَةِ ضَلَالًا دَعْ مَنْ يَقُولُ مِنْهُمْ أَنَّهُ لَحْمٌ وَدَمٌ وَنَحْوُ ذَلِكَ مِنْ الضَّلَالَاتِ الْمَنْقُولَةِ عَنْهُمْ

“İster kabul etme, ister reddetme anlamında Allahı cisimle vasfetmek bidattir. Bu ümmetin selefinden ve imamlarından hiç kimse “Allah cisim değildir” demedikleri gibi “Allah cisimdir” de dememişlerdir. Bilakis bu iki ifadeyi kullananların her birine neyi kasdettiği hususunda tafsilatı sorulur. Çünkü cisim lafzını kullananlar arasında çokça tartışma vardır. Eğer onlar bununla tenzih edilmesi gereken bir manadan Onun tenzih edilmesini kasdediyorsa mesela Onun mahlukata benzemekten tenzih etmek gibi bu haktır. Onlardan nakledilen Allah hakkında ettir, kandır demeleri gibi sapıklıklar bir tarafa Rabbi mahlukatın cinsinden bir cisim olarak telakki edenlerin en büyük sapıklık ve dalaletin içerisinde bulunduklarında şüphe yoktur.” (El-Fetava’l Kubra, 6/547)

Başka bir yerde ise şöyle demektedir:


فَالْجِسْمُ فِي اللُّغَةِ هُوَ الْبَدَنُ وَاَللَّهُ مُنَزَّهٌ عَنْ ذَلِكَ وَأَهْلُ الْكَلَامِ قَدْ يُرِيدُونَ بِالْجِسْمِ مَا هُوَ مُرَكَّبٌ مِنْ الْجَوَاهِرِ الْمُفْرَدَةِ أَوْ مِنْ الْمَادَّةِ وَالصُّورَةِ. وَكَثِيرٌ مِنْهُمْ يُنَازِعُ فِي كَوْنِ الْأَجْسَامِ الْمَخْلُوقَةِ مُرَكَّبَةٌ مِنْ هَذَا وَهَذَا؛ بَلْ أَكْثَرُ الْعُقَلَاءِ مِنْ بَنِي آدَمَ عِنْدَهُمْ أَنَّ السَّمَوَاتِ لَيْسَتْ مُرَكَّبَةً لَا مِنْ الْجَوَاهِرِ الْمُفْرَدَةِ وَلَا مِنْ الْمَادَّةِ وَالصُّورَةِ؛ فَكَيْفَ يَكُونُ رَبُّ الْعَالَمِينَ مُرَكَّبًا مِنْ هَذَا وَهَذَا؟ فَمَنْ قَالَ: إنَّ اللَّهَ جِسْمٌ وَأَرَادَ بِالْجِسْمِ هَذَا الْمُرَكَّبَ؛ فَهُوَ مُخْطِئٌ فِي ذَلِكَ. وَمَنْ قَصَدَ نَفْيَ هَذَا التَّرْكِيبِ عَنْ اللَّهِ؛ فَقَدْ أَصَابَ فِي نَفْيِهِ عَنْ اللَّهِ لَكِنْ يَنْبَغِي أَنْ يَذْكُرَ عِبَارَةً تُبَيِّنُ مَقْصُودَهُ. وَلَفْظُ التَّرْكِيبِ قَدْ يُرَادُ بِهِ أَنَّهُ رَكَّبَهُ مُرَكَّبٍ أَوْ أَنَّهُ كَانَتْ أَجْزَاؤُهُ مُتَفَرِّقَةً فَاجْتَمَعَ أَوْ أَنَّهُ يَقْبَلُ التَّفْرِيقَ وَاَللَّهُ مُنَزَّهٌ عَنْ ذَلِكَ كُلِّهِ. وَقَدْ يُرَادُ بِلَفْظِ الْجِسْمِ وَالْمُتَحَيِّزِ مَا يُشَارُ إلَيْهِ بِمَعْنَى أَنَّ الْأَيْدِيَ تُرْفَعُ إلَيْهِ فِي الدُّعَاءِ وَأَنَّهُ يُقَالُ: هُوَ هُنَا وَهُنَاكَ وَيُرَادُ بِهِ الْقَائِمُ بِنَفْسِهِ وَيُرَادُ بِهِ الْمَوْجُودُ. وَلَا رَيْبَ أَنَّ اللَّهَ مَوْجُودٌ قَائِمٌ بِنَفْسِهِ وَهُوَ عِنْدَ السَّلَفِ وَأَهْلِ السُّنَّةِ تُرْفَعُ الْأَيْدِي إلَيْهِ فِي الدُّعَاءِ وَهُوَ فَوْقَ الْعَرْشِ. فَإِذَا سَمَّى الْمُسَمِّي مَا يَتَّصِفُ بِهَذِهِ الْمَعَانِي جِسْمًا؛ كَانَ كَتَسْمِيَةِ الْآخَرِ مَا يَتَّصِفُ بِأَنَّهُ حَيٌّ عَالِمٌ قَادِرٌ جِسْمًا وَتَسْمِيَةُ الْآخَرِ مَا لَهُ حَيَاةٌ وَعِلْمٌ وَقُدْرَةٌ جِسْمًا وَمَعْلُومٌ أَنَّ هَؤُلَاءِ كُلَّهُمْ يُنَازِعُونَ فِي ثَلَاثِ مَقَامَاتٍ: (أَحَدُهَا أَنَّ تَسْمِيَةَ مَا يَتَّصِفُ بِهَذِهِ الصِّفَاتِ بِالْجِسْمِ بِدْعَةٌ فِي الشَّرْعِ وَاللُّغَةِ؛ فَلَا أَهْلُ اللُّغَةِ يُسَمُّونَ هَذَا جِسْمًا بَلْ الْجِسْمُ عِنْدَهُمْ هُوَ الْبَدَنُ كَمَا نَقَلَهُ غَيْرُ وَاحِدٍ مِنْ أَئِمَّةِ اللُّغَةِ وَهُوَ مَشْهُورٌ فِي كُتُبِ اللُّغَةِ. قَالَ الْجَوْهَرِيُّ فِي " صِحَاحِهِ " الْمَشْهُورِ: قَالَ أَبُو زَيْدٍ: الْجِسْمُ الْجَسَدُ
"Sözlükte cisim, beden anlamında olup Allah bundan münezzehtir. Kelâmcılar bazan yalnız başına cevherlerden, ya da madde ve suretten mürekkeb şeylere cisim derler. Onlardan pek çoğu yaratılmış cisimlerin hem bundan hem de ondan mürekkeb oluşuna karşı çıkarlar. Aksine, akıllı kimselerin çoğuna göre gökler mürekkeb değildir; ne yalnız başlarına cevherlerden, ne de madde ve suretten. O halde nasıl olur da Allah hem bundan, hem ondan mürekkeb olsun? Allah hakkında cisim lâfzını kullanıp cisimle bu mürekkebi kasteden bu hususta hatalıdır. Allah hakkında bu terkibi reddedene gelince, bu reddetmesinde isabet etmiştir. Ancak maksadını ortaya koyacak bir açıklamayı ihmal etmemesi gerekir.

Terkib lâfzından, bir şeyin temelde mürekkeb olması kasdedilebileceği gibi, cüzleri ayrı ayrı olup sonradan bir araya getirilen şey, ya da dağınıklığın zıddı kasdedilir ki, Allah bütün bunlardan münezzehtir,

Bazan da «cisim» ve bir «yönde olan» lâfızlarıyla kendisine işaret edilen, yani dua esnasında eller kendisine doğru kaldırılan; o, buradadır, oradadır denilen kasdedildiği gibi, kendi zâtıyla kaim olan, ya da mevcut olan kasdedilir. Hiç şüphe yok ki, Allah vardır ve kendi zâtıyla kaimdir. Selef ve Ehl-i Sünnet'e göre dua esnasında eller O'na doğru kaldırılır. O, Arş'ın üzerindedir. Bu anlamlarla muttasıf olan müsemmânın «cisim» diye isimlendirilmesi, diri ve âlim olmakla muttasıf bir başkasının da «cisim» olarak, yine hayat, ilim ve kudreti olan bir başkasının «cisim» olarak isimlendirilmesi gibidir.

Bilinmelidir ki, bu görüşleri ileri sürenlerin hepsi üç makamda ihtilâf ediyorlar:

Birincisi; bu vasıflarla muttasıf olanın «cisim» diye isimlendirilmesi din ve dil açısından bir bid'attır. Dilciler bunu «cisim» diye adlandırmazlar. Aksine onlarca cisim, bedendir. Nitekim dilcilerden birçoğu cisme bu anlamı verir. Bu, lugat kitaplarında meşhurdur. Cevheri meşhur ‘Sıhah’ında şöyle demiştir: Ebu Zeyd dedi  ki: Cisim, cesed demektir.”
(Fetava, 5/418-420)

Açıkça görüldüğü üzere Şeyhulislam İbnu Teymiyye Allah hakkında “cisim” denilmesini kesinlikle kabul etmemekte, lakin “cisim değildir” denilmesini de kabul etmemektedir. Zira cisim kelimesi selefin nefy ya da isbat ettiği bir şey değildi. Mezhepler tarihi alimlerinin beyan ettiği gibi İslam’da Allah hakkında cisim tabirini kullanan ilk kişi Hişam bin Hakem er-Rafizi (v. 190H)’dir. Mutezile ve Cehmiyye de onun ve emsalinin bu iddiasına karşı çıkarak “Allah cisim değildir” demişlerdir. Sonradan Eşari ve başkaları bu sözü onlardan devralmışlardır. Bunun dışında hadis ve sünnet imamlarının sözlerinde böyle bir tabire raslanmaz.  (Bkz. İbnu Teymiyye, Minhac’us Sunne, 2/220)

O, Eşari ulemasıyla yaptığı bir münazarayı naklettiği yerde şöyle demiştir:


فَقَالَ أَحَدُ كُبَرَاءِ الْمُخَالِفِينَ فَحِينَئِذٍ يَجُوزُ أَنْ يُقَالَ هُوَ جِسْمٌ؛ لَا كَالْأَجْسَامِ. فَقَلَتْ لَهُ أَنَا وَبَعْضُ الْفُضَلَاءِ إنَّمَا قِيلَ: إنَّهُ يُوصَفُ اللَّهُ بِمَا وَصَفَ بِهِ نَفْسَهُ وَبِمَا وَصَفَهُ بِهِ رَسُولُهُ وَلَيْسَ فِي الْكِتَابِ وَالسُّنَّةِ أَنَّ اللَّهَ جِسْمٌ حَتَّى يَلْزَمَ هَذَا. وَأَوَّلُ مَنْ قَالَ إنَّ اللَّهَ جِسْمٌ: هِشَامُ بْنُ الْحَكَمِ الرافضي.

“Muhaliflerin büyüklerinden birisi şöyle dedi: O zaman, Allah’ın diğer cisimler gibi olmayan bir cisim olduğunu söylemek caiz olur! Ben ve fazilet sahibi bazı kimseler ona dedik ki: Sadece şöyle denebilir: Allah, kendisini vasfettiği ve Rasülü’nün Onu vasfettiği şeylerle vasfedilebilir. Kitap ve Sünnet’te bu dediğini gerekli kılacak Allah cisimdir, tarzı bir şey yoktur. Allah cisimdir diyen ilk kişi, Hişam bin Hakem er-Rafizi olmuştur.”
(El-Feteva, 3/196)

Yani muhalifi, İbnu Teymiyye’nin sıfatların zahirleri üzere icra edilmesi yönündeki sözlerinin, Mücessime fırkasının dile getirdiği “cismun la ke’l ecsam” yani diğer cisimlere benzemeyen bir cisim şeklindeki sözlerini haklı çıkaracağı iddiasında bulunmuş, Şeyh rahimehullah ise bunu reddederek Allah hakkında nasslarda bulunmayan bir sıfatın verilemeyeceğini ifade etmiştir. Görüldüğü üzere günümüzde Şeyh’in bazı sözlerinden yola çıkarak ona söylemediği şeyleri söyletmeye çalışanlar o gün de vardı ancak sözün lazımından yola çıkılarak ortaya atılan bu iddialar bizzat Şeyh’in kendisi tarafından tekzib edilmiştir.

Üstelik cismin manası hakkında da çokça ihtilaf edilmiştir. Bu sebeble böyle bir şeyin Allah hakkında ister red, isterse de kabul cihetinden kullanılması uygun değildir. Şeyhulislam’ın dediği şey bundan ibarettir. Lakin günümüzde meseleye taassub ve önyargılarla yaklaşan bazı kesimler, aynı Bektaşi usulünce Şeyh’in sözünün sadece bir bölümünü almışlar, onun Allah’a cisim nisbet edilemez manasındaki sözlerini es geçerek, sadece Allah’tan cisim nefyedilemez kısmını makaslama suretiyle almışlardır. Halbuki şeyhin buradaki maksadı Allah hakkında böyle mücmel lafızlarla konuşulmaması gerektiğine işaret etmektir. Yukardaki kavlinde de açıklandığı üzere birçokları Allah’tan cismiyeti nefyederken bununla Onun birtakım sıfatlarını nefyetmektedirler. O yüzden Allah cisim midir, değil midir diye soran birisine cisim kelimesi ile neyi kasdettiği sorulmadan cevap verilemez. Kasdı açığa çıktıktan sonra da ancak kasdettiği şeyin hükmü izah edilir, onun dışında yine cisimdir veya değildir denilemez. Yukardaki sözlerin özeti budur. Dikkat edilirse Şeyh rahimehullah, cisim lafzıyla beden, cesed, et, kan yahut cüzlerden oluşan mürekkep bir varlığı kasdedip bunu Allah’a izafe edenin sözünün kesinlikle kabul edilmeyeceğini açıkça ifade etmiştir. Hal böyleyken halen onun “cisim kelimesi nefyedilemez” sözünden Allah’tan bu tür beşeri vasıfların ya da mahluklara benzer diğer sıfatların da nefyedilemeyeceği manasını çıkaranlar tamamen mezhebin lazımından hareketle adaletsiz bir söz sarfetmektedirler.

Esma ve Sıfat bahsinin tafsilatında İbnu Teymiyye ile muhalifleri arasındaki diğer ihtilaflı konulara gelince; bunların da her biri aslında daha önceki tarihlerde kelamcılar ile hadis ehli arasında ihtilaf konusu olan meşhur konulardır. Bunların hiç birini İbnu Teymiyye ihdas etmemiştir, bilakis onun yaptığı sadece geçmişte hadis ehli imamların söylediklerini tekrarlamak, onları müdafaa etmek ve delillendirmekten ibaret olmuştur. O yüzden günümüzdeki bazı araştırmacılar İbnu Teymiyye ile beraber selef akidesinin icmal döneminden tafsil dönemine geçtiğini söylerler. Yani selefin mücmel ve muhtasar olarak dile getirdikleri akideyi İbnu Teymiyye tafsilatlandırmıştır. Yoksa yeni bir akide icad etmesi sözkonusu değildir, bu asla isbat edilebilecek bir şey de değildir.
Kendisi de bir kral olan Halife Memun Nadr bin Şumeyl (ra)'a şöyle demiştir:
يَا أَبَا الْحَسَنِ الْإِرْجَاءُ دِينُ الْمُلُوكِ
"Ey Ebu'l Hasen! İrca (Mürcielik) kralların dinidir!" (ed-Dulabi, el-Esma ve'l Kuna, no: 832; ayrıca Lalekai, es-Sunne, no: 2818)

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Yönetici
  • *****
  • İleti: 2028
  • Değerlendirme Puanı: +50/-0
Seyyah İbnu Battuta’nın İddiaları Hakkında:

İbnu Teymiyye’ye atılan iftiraların en büyüklerinden ve en kötülerinden birisi İbnu Batuta isimli meşhur Seyyah’ın Şeyhu’l-İslam İbnu Teymiyye’den işittiğini iddia ettiği; güya Şeyhu’l-İslam İbnu Teymiyye’nin, Şam Camii’nin Minber’inden inerken: "Allah gökten yere, benim indiğim gibi iner!" dediğine yer vermesidir. İbnu Batuta (v. 779H) bu sözlere "Rihletu İbni Batuta (İbnu Batuta Seyahatnamesi)" olarak meşhur olmuş "Tuhfetu’n-Nuzzar fi Ğaraibi’l-Emsar ve Acaib el-Esfar" isimli eserde yer vermiştir. Şimdi onun sözlerini kendi eserinden nakletmek istiyoruz:


وكان بدمشق من كبار الفقهاء الحنابلة تقي الدين ابن تيمية  كبير الشأن يتكلم في الفنون إلا أن في عقله شيئا! وكان أهل دمشق يعظمونه أشد التعظيم ويعظهم على المنبر، وتكلم مرة بأمر أنكره الفقهاء ورفعوه إلى الملك الناصر فأمر بإشخاصه إلى القاهرة وجمع القضاة والفقهاء بمجلس الملك الناصر وتكلم شرف الدين الزواوي المالكي ، وقال

"Dımeşk şehrinde, Hanbeli Fakihleri’nin ileri gelenlerinden Takiyyuddin İbnu Teymiyye adında biri vardı. Bu zat, büyük itibara sahip, çeşitli ilim dalları hakkında konuşan fakat aklından zoru olan birisiydi! Dimeşk ahalisi, ona karşı ileri derecede saygı gösterirlerdi, o da onlara minberden vaaz ederdi. İbni Teymiyye, bir seferinde Fakihler’in tepkisini çeken bir mevzuda konuşmuş, onlar da kendisini el-Meliku’n-Nasır’a şikayet etmişlerdi. O da İbnu Teymiyye’nin Kahire’ye getirilmesini emretti.  Kadılar ve fakihler el-Meliku’n-Nasır’ın teşkil ettiği mecliste toplandılar. Malikilerden Şerafuddin ez-Zevavi söz alarak şöyle dedi:

إن هذا الرجل قال: كذا، وعدّد ما أنكر على ابن تيمية، وأحضر العقود بذلك ووضعها بين يدي قاضي القضاة وقال قاضي القضاة لابن تيمية: ما تقول؟ قال: لا إلاه إلا الله، فأعاد عليه فأجاب بمثل قوله، فأمر الملك الناصر بسجنه فسجن أعواما، وصنف في السجن كتابا في تفسير القرآن سماه بالبحر المحيط في نحو أربعين مجلدا، ثم إن أمه تعرضت للملك الناصر وشكت إليه، فأمر بإطلاقه إلى أن وقع منه مثل ذلك ثانية،
“Bu adam şunları söyledi” Böylece İbnu Teymiyye’ye tepki gösterdiği hususları saydı. İddianameyi bu şekilde hazırladı ve Başkadı’ya teslim etti. Başkadı İbnu Teymiyye’ye (bu konularda) ne diyorsun? Dedi. İbnu Teymiyye ‘La ilahe illallah’ diye cevap verdi. Başkadı tekrar sordu, o aynı şekilde cevap verdi. Bunun üzerine el-Melik’un Nasır onun hapse atılmasını emretti. Böylece yıllarca hapiste kaldı. Hapisteyken 40 ciltten oluşan ve adını "el-Bahru’l-Muhit" koyduğu bir tefsir kaleme aldı. Sonra annesi Sultana ricacı olup şikayette bulundu. Sultan da bir dahaki sefere aynı şeyleri yapana kadar serbest bırakılmasını emretti.

وكنت إذ ذاك بدمشق  فحضرته يوم الجمعة وهو يعظ الناس على منبر الجامع ويذكّرهم فكان من جملة كلامه أن قال: إن الله ينزل إلى سماء الدنيا كنزولي هذا، ونزل درجة من درج المنبر، فعارضه فقيه مالكي يعرف بابن الزهراء وأنكر ما تكلم به، فقامت العامة إلى هذا الفقيه وضربوه بالأيدي والنعال ضربا كثيرا حتى سقطت عمامته وظهر على رأسه شاشية حرير، فأنكروا عليه لباسها واحتملوه إلى دار عز الدين بن مسلّم قاضي الحنابلة فأمر بسجنه وعزره بعد ذلك، فأنكر فقهاء المالكية والشافعية ما كان من تعزيره ورفعوا الأمر إلى ملك الأمراء سيف الدين تنكيز وكان من خيار الأمراء وصلحائهم، فكتب إلى الملك الناصر بذلك وكتب عقدا شرعيا على ابن تيمية بأمور منكرة منها: أن المطلّق بالثلاث في كلمة واحدة لا تلزمه إلا طلقة واحدة، ومنها أن المسافر الذي ينوي بسفره زيارة القبر الشريف زاده الله طيبا لا يقصر الصلاة، وسوى ذلك مما يشبهه، وبعث العقد إلى الملك الناصر فأمر بسجن ابن تيمية بالقلعة فسجن بها حتى مات في السجن.

“Ben o sıralarda Dımeşk’de bulunuyordum. Cuma Günü, Cami’nin minberinde, insanlara vaaz ve vasihatta bulunurken ben de ona şahit oldum. İbnu Teymiyye’nin sözlerinden biri de şu idi: "Muhakkak ki Allah Teâlâ benim buradan indiğim gibi Dünya Sema’sına inmektedir." Sonra Minberin merdiveninden bir basamak aşağıya indi. Maliki Fakihi İbnu’z Zehra ona itiraz edip söylediklerine karşı çıktı. Cemaat ise ayağa kalkıp sarığı başından düşünceye kadar ona ellerle ve ayakkabılarla çokça dayak attılar. Başındaki ipek takke göründü. Halk, adamı ayrıca elbisesinden (ipek giyindiğinden) dolayı da kınayarak onu Hanbeli’lerin kadısı İzzuddin bin Müsellem'in evine götürdüler. Kadı İzzuddin, İbnu’z Zehra'nın hapsedilmesini emretti ve bundan sonra da onu azarladı. Hanbeli kadısının onu azarlamasını hoş karşılamayan Maliki ve Şafii fakihleri, Melik’ul umera (vali) Seyfuddin Tenkiz'e durumu şikayet ettiler. Tenkiz, emirler arasında en iyilerinden ve en düzgünlerindendir. O da durumu, Melik Nasır'a yazdı. İbnu Teymiyye'nin, münkerleriyle alakalı şer’i bir iddianame hazırladı ki bu sözler arasında "bir konuşmada üç talakla boşayan kimse bir talakla boşamış gibidir", "-Allah oranın temizliğini çoğaltsın- Kabr-i şerifi yani Nebi sallallahu aleyhi ve sellem’in kabrini ziyaret niyetiyle yola çıkan yolcu namazları kısaltamaz" ve bunlara benzer başka şeyler vardı. Bu hususlarda şer'i  bir iddianame düzenleyerek Melik en-Nasır’a gönderdi. İbnu Teymiyye’nin kale zindanına atılmasını emretti. O da zindanda ölünceye kadar orada tutuklu kaldı."  (İbnu Battuta, Tuhfetu’n-Nuzzar fi Ğaraibi’l-Emsar ve Acaib’il-Esfar, 1/316-317, Thk: Magribiyye)

İbnu Battuta’nın meseleyle alakalı sözleri bunlardır. İbnu Hacer de onun İbnu Arabi taraftarlarından oluşan bazı hasımlarının “Allah benim gibi iner” deyip minberden iki basamak indiğini söylediklerini nakleder.  (Ed-Durar’ul Kamine, 1/180)

İbnu Battuta da bu yalanlara tabi olup onları kendi gördüğü hakikatler gibi anlatmışa benziyor. Rabbimizden bu yalanı uyduranlara layık oldukları şekliyle muamele etmesini diliyoruz. Necdi alimlerden Ahmed bin İbrahim bin İsa ( v. 1327H), İbnu Batuta’nın bu sözlerini naklettikten sonra şöyle demiştir:

أَقُول وأغوثاه بِاللَّه من هَذَا المكذب الَّذِي لم يخف الله كاذبه وَلم يستحي مفتريه وَفِي الحَدِيث (إِذا لم تستح فَاصْنَعْ مَا شِئْت) ووضوح هَذَا الْكَذِب أظهر من أَن يحْتَاج الى الاطناب وَالله حسيب هَذَا المفتري الْكذَّاب فانه ذكر أَنه دخل دمشق فى 9 رَمَضَان سنة 726 وَشَيخ الاسلام ابْن تَيْمِية اذ ذَاك قد حبس فِي القلعة كَمَا ذكر ذَلِك الْعلمَاء الثِّقَات كتلميذه الْحَافِظ مُحَمَّد بن أَحْمد بن عبد الْهَادِي والحافظ ابي الْفرج عبد الرَّحْمَن بن أَحْمد بن رَجَب فِي (طَبَقَات الْحَنَابِلَة (قَالَ فى تَرْجَمَة الشَّيْخ من (طبقاته (الْمَذْكُورَة مكث الشَّيْخ فِي القلعة من شعْبَان سنة سِتّ وَعشْرين الى ذِي الْقعدَة سنة ثَمَان وَعشْرين وَزَاد ابْن عبد الْهَادِي انه دَخلهَا فِي سادس شعْبَان فَانْظُر الى هَذَا المفتري يذكر انه حَضَره وَهُوَ يعظ النَّاس على مِنْبَر الْجَامِع فياليت شعري هَل انْتقل مِنْبَر الْجَامِع الى دَاخل قلعة دمشق وَالْحَال أَن الشَّيْخ رَحمَه الله لما دخل القلعة الْمَذْكُورَة فِي التَّارِيخ الْمَذْكُور لم يخرج مِنْهَا الا على النعش وَكَذَا ذكر الْحَافِظ عماد الدّين بن كثير فِي تَارِيخه

"Derim ki: Böyle bir yalandan Allah’a sığınırız. Bu yalanı söyleyen Allah’tan korkmaz, bu iftirada bulunan utanmaz mı? Nitekim hadis-i şerif’te: "Eğer utanmazsan dilediğini yap!" diye buyurulmuştur.

Bu yalan o kadar açıktır ki ayrıca bunu uzun boylu reddetmeye gerek yoktur. Bu iftiracı ve yalancıya karşı Allah yeter. Çünkü bu şahıs Dımaşk’a 726 yılı 9 Ramazan tarihinde girdiğini söylemekte. Şeyhu’l-İslam İbnu Teymiyye ise o sırada kalede hapsedilmiş bulunmakta idi. Nitekim onun öğrencisi Hafız Muhammed bin Ahmed bin Abdi’l-Hadi’nin, yine Hafız Ebu’l-Ferac Abdu’r-Rahman bin Ahmed bin Receb'in "Tabakatu’l-Hanâbile" adlı eserinde belirttikleri gibi güvenilir ilim adamları bunu böylece zikretmişlerdir. Hafız Ebu’l-Ferac sözü geçen "Tabakat"ında İbnu Teymiyye’nin biyografisini yazarken şunları söylemektedir: ‘Şeyh (İbn Teymiyye) 726 yılı, Şa’ban ayından, 728 yılı Zü’lkade ayına kadar kalede (hapis) kaldı.’ İbnu Abdi’l-Hadî ayrıca onun oraya altı Şa’ban’da girdiğini de ekler. (İbnu Kesir, el-Bidaye ve’n-Nihaye, 14/135; ibnu Abdi’l-Hadi, el-Ukudu’d-Durriyye, 218; Bezzar, el-A’lem’ul Aliyye, 84; İbnu İmad, Şezerat ez-Zeheb, 6/80; Hafız ibni Receb, ez-Zeyl ala Tabakat el-Hanabile, 2/405)

Şimdi bu iftiracıya bir bakın! Bu şahıs onun huzurunda bulunduğundan ve bu sırada caminin minberinde insanlara vaz-u nasihatte bulunduğundan sözetmektedir. Acaba caminin minberi Dımaşk Kal’asının içlerine mi intikal etti keşke bilseydim? Halbuki İbnu Teymiyye belirtilen tarihte sözü edilen kaleye girdiğinde ancak naaşıyla (cenazesiyle) beraber dışarı çıkmıştı! Hafız İmadu’d-Din İbnu Kesir "Tarihinde” bunu böylece kaydetmektedir.”

Şeyh Ahmed bin İbrahim, İbnu Kesir’in konuyla alakalı sözlerini naklettikten sonra şöyle demiştir:

فَانْظُر كَلَام تلامذته وَغَيرهم من العارفين بِحَالهِ أهل الْوَرع والامانة والديانة يَتَّضِح لَك كذب هَذَا المغربي عَامله الله بِمَا يسْتَحق وَالله اعْلَم وَكم كذبُوا عَلَيْهِ وبهتوه وقالوه اشياء هُوَ بَرِيء مِنْهَا

“Onun öğrencilerinden ve başkalarından olup onun halini iyi bilen vera, emanet ve diyanet ehli kimselerin sözlerine bir bak! Bu surette sana bu Mağrib’linin yalanı iyice aşikar olur. Allah ona hak ettiği şekilde muamele etsin! Allah en doğrusunu bilendir. Ona bu şekilde nice yalanlar isnad ettiler, iftiralarda bulundular ve hakkında -aslında beri olduğu- nice şeyler söylediler!” (Tevdih’ul Mekasid, 1/497-499)

Böylece anlaşılıyor ki İbnu Battuta, o sırada hapiste olan Şeyh’i hapishaneden çıkartıp Emevi camiinin minberine çıkarmış, üstelik ona birtakım küfür sözler söyletmiştir! La havle vela kuvvete illa billah! İbnu Battuta’nın tek yalanı bu olmasa gerektir. Onun çokça yalan söylediğinin delillerinden birisi de onun bu seyahatnamesinde naklettiği çok acaib hikâyeleridir. O kadar ki İbn Haldun (v. 808) bu seyahatnameden bir miktar nakillerde bulunduktan sonra onun anlattığı şeylerin çoğunluğunun Hint ülkesinin hükümdarı ile ilgili olup onu dinleyenlerin çokça garib karşılayacağı şeyler naklettiğini söylemiş, buna dair bazı misaller vermiş ve ardından şöyle demiştir:

وأمثال هذه الحكايات فتناحى النّاس بتكذيبه ولقيت أيّامئذ وزير السّلطان فارس بن وردار البعيد الصّيت ففاوضته في هذا الشّأن وأريته إنكار أخبار ذلك الرّجل لما استفاض في النّاس من تكذيبه

"... O bu kabilden hikayeler anlattı, bu sefer insanlar kendi aralarında onun yalancı olduğunu söylemeye koyuldular. O günlerde Sultan Faris bin Vardar’ın meşhur veziri ile karşılaştım. Bu hususta onunla konuştum ve ben bu adamın insanlar tarafından yaygın bir şekilde yalanlanmış olması dolayısıyla vermiş olduğu haberleri kabul etmediğini gördüm." (Tarihu İbni Haldun, 1/227)

O halde İbn Haldun rivayet ettiği haberlerin çokça garib oluşları sebebiyle İbnu Batuta’nın doğruluğunda şüphe etmektedir. İbnu Teymiyye’ye dair naklettiği rivayetten daha garibi de yoktur!

Endülüs’lü tarihçi Lisanuddin İbn’ul Hatib (v. 776H) ise onun hakkında hocası Ebu’l Berekat el-Bilfiki’nin şöyle dediğini nakletmiştir:

فأخبر أنّه دخل الكنيسة العظمى بالقسطنطينية العظمى، وهي على قدر مدينة مسقّفة كلها، وفيها اثنا عشر ألف أسقف. قلت: وأحاديثه في الغرابة أبعد من هذا

“…Büyük Konstantiniyye şehrinde (yani İstanbul’da) Büyük Kilise’ye (Ayasofya?) girdiğini ve onun her tarafının çatılarla kaplı olup bir şehir büyüklüğünde olduğunu, onun 12 bin çatısı olduğunu haber verdi. Derim ki: Onun anlattıkları gariplik hususunda bundan daha beterdir!”

El-Belfiki, bunları İbnu Battuta ile görüşmesinde bizzat ondan dinlemiştir. Anlatılanlardaki abartı ortadadır. İbnu Hacer de bu hususları İbn’ul Hatib’ten aynıyla nakletmektedir. (Ed-Durar’ul Kamine, 5/227)

Kısacası İbnu Battuta seyahatnamesi, her ne kadar coğrafya, tarih, antropoloji gibi sahalarda göz önünde bulundurulması gereken bilgiler ihtiva etse de bu kitapta geçen rivayetlere kesinlik atfetmek asla doğru değildir. Bilakis –diğer seyyahların mesela Marco Polo, Evliya Çelebi ve benzerlerinin eserlerinde olduğu gibi- İbnu Battuta’nın kitabında geçen rivayetlere de ihtiyatla yaklaşmak, hele ki İbnu Teymiyye kıssasında olduğu gibi tek kaldığı rivayetlerde bu ihtiyat payını iyice artırmak gerekir. Ayrıca şunu da belirtelim ki mezkur "Rihle" isimli bu eser, müellifi olarak takdim edilen İbnu Batuta tarafından kaleme alınmamıştır. İbnu Batuta, 2 Receb 725H tarihinde seyahatine başlamış ve 3 Zu’l-Hicce 765H tarihinde seyahati son bulmuştur. Kendisi hiçbir şey yazmamış ancak daha sonra eseri derleyen Muhammed ibnu Cuzey el-Kelbi’ye gelişen olayları hafızasından anlatmıştır. Yani eseri derleyen, Muhammed ibnu Cuzey el-Kelbi’dir. Bu şekilde yapılan bir derlemede kasıtlı-kasıtsız birtakım yanlışlıkların bulunabileceğini göz önünde tutmak gerekir.

Buraya kadar zikrettiğimiz hususlar, İbnu Battuta’nın gerek kendisinin, gerekse  seyahatnamesinde zikrettiği bu rivayetin güvenilir olmadığını göstermektedir. Böyle acaib birisinden sadır olan acaib bir rivayetle bir alim hakkında hüküm vermek, hele ki onu küfürle itham etmek asla akıllı birisinin yapacağı bir iş değildir. Şimdi bunlar daha çok –tabiri caizse- işin teknik yönü ile alakalı, haber ve nakil cihetinden yapılan değerlendirmelerdi. Fakat bizim bütün bunlardan daha mühim gördüğümüz şey, İbni Batuta’nın bu iddiasının birçok açıdan Şeyhulislam İbnu Teymiyye’nin akidesine zıt oluşudur. Zaten, Şeyhu’l-İslam’ın hiçbir eserinde bu tarz ifadelere rastlamak mümkün değildir. Şeyhu’l-İslam çok sayıda risale ve eserinde bu meseleyle alakalı görüş bildirmiştir. Tedmuriyye’de, el-Feteva’da ve özellikle de konumuzla birinci elden alakalı olan Allah’ın inmesi ile alakalı görüşlere yer verdiği Şerhu Hadis’in-Nüzul isimli eserinde bu seyyahın kendisine atfettiği Müşebbihe görüşlerinden bir kırıntıya dahi rastlamak mümkün değildir. Bilakis, Allah’ı mahlûkata benzetmenin büyük bir bidat ve sapkınlık olduğunu, burada ve başka yerlerde açıkca ifade etmektedir. Bunların bir kısmını yukarda zikretmiştik. Yine onun şu sözlerini zikretmiştik: “Yine her kim Onun benim ilmim gibi bir ilmi, benim kuvvetim gibi bir kuvveti veya benim sevmem gibi bir sevmesi veya benim rızam gibi bir rızası veya benim iki elim gibi iki eli veya benim istivam gibi istivası vardır derse o da Müşebbih (Allah’ı mahlukatına benzeten) olur. Onu canlı varlıklara benzetmiş olur. Bilakis temsilsiz bir isbat ve ta’tilsiz bir tenzihten başka bir yol yoktur.” Seyyahın zikrettiği “Benim indiğim gibi iner” sözü ise bunlara açıkça muhalif bir küfür sözüdür. İbnu Teymiyye veya ümmetin nezdinde muteber olan herhangi bir alim böyle sözleri söylemekten münezzehtir. Bu gezginin sufi temayüllü olduğu bilinmektedir. Öyle sanıyoruz ki mezhep ve meşrep taassubundan ötürü bu yalanı ya kendisi uydurmuş ya da uyduran başka kimselerden bir hakikat gibi nakletmiş veyahut da sadece duyduğu birtakım olayları nakletmiş ve sonra kitap yazıya geçirilirken sanki İbnu Battuta bizzat şahit olmuşçasına olay nakledilmiştir. Herhalükarda bunun bir yalan ve iftira olduğu ortadadır. Bizzat Allah Rasülüne sayısız yalan isnad edilip insanlar arasında hadis diye şöhret bulmuşken İbnu Teymiyye’ye yalan isnad edilmesinde şaşılacak bir şey yoktur. Şeyhin kendi kitapları dururken ve o dev külliyatta bu görüşü çağrıştıracak bir tane harf yokken, bunları bırakıp bir gezginin kitabında geçen ne idüğü belirsiz bir rivayete sarılanların hali ne kadar acınacak bir haldir! Vallahu’l Mustean…
Kendisi de bir kral olan Halife Memun Nadr bin Şumeyl (ra)'a şöyle demiştir:
يَا أَبَا الْحَسَنِ الْإِرْجَاءُ دِينُ الْمُلُوكِ
"Ey Ebu'l Hasen! İrca (Mürcielik) kralların dinidir!" (ed-Dulabi, el-Esma ve'l Kuna, no: 832; ayrıca Lalekai, es-Sunne, no: 2818)

 

Related Topics

  Konu / Başlatan Yanıt Son İleti
1 Yanıt
3227 Gösterim
Son İleti 09.02.2021, 22:00
Gönderen: Tevhid Ehli
30 Yanıt
7461 Gösterim
Son İleti 05.02.2021, 02:54
Gönderen: Izhâr'ud Dîn
0 Yanıt
175 Gösterim
Son İleti 20.01.2021, 22:37
Gönderen: Teymullah
0 Yanıt
116 Gösterim
Son İleti 24.01.2021, 13:06
Gönderen: Abdurahman
0 Yanıt
153 Gösterim
Son İleti 24.01.2021, 19:45
Gönderen: Teymullah