Darultawhid

Gönderen Konu: ŞEYHULİSLAM İBNU TEYMİYYE’NİN AKİDESİ VE MENHECİ HAKKINDA  (Okunma sayısı 143 defa)

Hubeyb, İlim talibi 3, Tevhid Ehli ve 4 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Yönetici
  • *****
  • İleti: 2028
  • Değerlendirme Puanı: +50/-0
Bismillahirrahmanirrahim,

İbnu Teymiyye'nin öğrencisi olan Şeyh Bezzar rahimehullah el-Alem'ul Aliyye isimli kitabında, hocası İbnu Teymiyye’nin menakibini, ahlak ve şahsiyyetini kendi gözlemlerine dayanarak aktarmaya çalışmıştır. Aslında hikmet sahibi olan birisi nezdinde, birinci elden yapılan bu şahitlikler bile bu imam hakkındaki birtakım yaygaraların asılsız olduğunu isbatlamak için kafi gelir. Lakin, İbnu Kesir rahimehullah’ın da belirttiği üzere, onun düşmanları, müslümanlar bir yana diğer dînlere mensup kimselerin dahi tabiatlarının nefret ettiği birçok şeyi İbnu Teymiyye’ye iftira yolu ile mal etmişlerdir. Bu sebeble geçmişte ve günümüzde bir çok kimsede İbnu Teymiyye ismine karşı bir önyargı oluşmuştur. Bu önyargılar da daha ziyade onun akidesiyle alakalıdır. Onun itikadına yönelik ithamlar, sağlığında başlamış, vefatından sonra da devam etmiştir. Şüphesiz, İbnu Teymiyye rahimehullah’ın bidat, dalalet hatta küfürle itham edilmesi ve de hakkında aslı astarı olmayan çeşitli iftiralar ortaya atılması, yaşadığı devir ve sonrasındaki insanlara hakim olan ahlak, karakter ve anlayışla alakalıdır. Zira Ömer radiyallahu anh’dan rivayet edildiğine göre Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:


أُوصِيكُمْ بِأَصْحَابِي، ثُمَّ الَّذِينَ يَلُونَهُمْ، ثُمَّ الَّذِينَ يَلُونَهُمْ، ثُمَّ يَفْشُو الْكَذِبُ

“Size ashabımı tavsiye ederim, sonra onlardan sonra gelenleri, sonra da onlardan sonra gelenleri… Sonrasında ise yalancılık yayılır…”[1]

 Böylece ilk üç hayırlı nesilden sonra yalancılığın baş göstereceği ifade edilmiştir ve Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem, bundan sonraki halef nesline değil bilakis selefe uymayı tavsiye etmiştir. Nitekim malum olduğu üzere Selef asrından sonra dinin hükümleri yavaş yavaş zayi edilmeye başlanmış ve din gitgide garipleşmiştir. Böylece Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in bu hadiste haber verdiği husus –Onun bir mucizesi olarak- aynen zuhur etmiştir. Ve aynı şekilde, Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in şu sözünün doğruluğu da ortaya çıkmıştır:


بَدَأَ الْإِسْلَامُ غَرِيبًا وَسَيَعُودُ غَرِيبًا كَمَا بَدَأَ, فَطُوبَى لِلْغُرَبَاءِ

“İslam garip olarak başlamış ve tekrar garipliğine dönecektir. Gariplere müjdeler olsun!”[2]

İşte Şeyhulislam İbnu Teymiyye rahimehullah, İslam’ın garibliğinin şiddetlendiği, cehaletin çoğaldığı, yalanın, hile ve hıyanetin esas haline geldiği bir devirde dünyaya gelmiş ve bu sebeble devrinin insanları selefin ilmini, bozulmamış saf inancını, temiz ahlakını öyle bir devirde temsil eden birisine tahammül edememişler, tabiri caizse böyle birini taşıyamamışlardır. Nasıl tahammül etsinler ki, selef döneminin sonlarında yaşayan İmam Ahmed bin Hanbel başta olmak üzere dönemin muhaddisleri ve alimleri, İbnu Teymiyye ile aynı ithamlara, tecsim ve teşbih ithamlarına maruz bırakılıp mihneye tabi tutularak, devrin yöneticileri ve kadıları tarafından bizzat küfür ve irtidad ithamıyla yargılanırken İbnu Teymiyye’nin benzer çevrelerden benzer ithamlarla karşılaşmasına asla şaşılmamalıdır. Keza bugün İslam imamları deyince akla gelen bütün isimlerin; fıkıh, hadis ve tefsir imamlarının hemen hepsi yine kendi dönemlerindeki alimler ve yöneticiler tarafından çeşitli mihnetlere ve iftiralara maruz kalmışken İbnu Teymiyye’nin benzer imtihanlardan geçmesinde şaşılacak bir şey yoktur. İşte Ebu Hanife, İslam devletinin zindanlarında şehid olmuştur. Şafii ve Malik’in yolu da o zindan ve işkencelere uğramıştır. İmam Ahmed İslam halifelerinin eziyetleri altında yıllarını geçirmiştir. İmam Buhari rahimehullah bizzat hocası ez-Zuhli tarafından küfürle itham edilmiş ve kendi memleketine dahi giremeden yol üstünde bir yerde vefat etmiştir. Müslim de bu hususta şeyhi Buhari’ye tabi olmuş ve haliyle o da dışlanmıştır. İmam Taberi, kendilerini İmam Ahmed’e nisbet eden bir grup tarafından muhasara altına alınmış ve bu halde can vermiştir. Bütün bu olayların tafsilatı tarih kitaplarında yer almaktadır. Eğer İbnu Teymiyye’nin dönemin alimleri ve yöneticileri tarafından küfür, şirk ve bidat ithamıyla yargılanması, sonraki dönemdeki birtakım ulema tarafından aynı ithamlara maruz bırakılması bizim için bir ölçü teşkil edecekse o zaman hepsi Ehli sünnetin gözbebeği niteliğinde olan bu imamları da töhmet altına almamız gerekir ki böyle bir şeyden Allaha sığınırız! Bunların hiç birisi ölçü değildir. Bir alimi anlamanın ve hakkında hüküm vermenin yolu öncelikle –haklarındaki dedikoduları ve yaygaraları bir kenara bırakıp- bizzat sözkonusu alimin kitaplarına müracaat etmektir. Ondan sonra da tarihe müracaat ederek İslam ümmeti’nin bu zatlara nasıl şahitlik ettiğini incelemektir. Zira bu ümmet, “insanlara karşı şahit kılınmıştır” (Bakara 2/143) Bilhassa bu açıdan bakıldığında, kendi dönemlerinde yargılanan ve eziyete maruz bırakılan diğer bütün imamlarla birlikte İbnu Teymiyye rahimehullah’ın da –milyonların katılımıyla kaldırılan cenazesinden başlayarak- İslam ümmeti tarafından tezkiye edilip, hayırla yad edildiğini, birkaç istisnai muannid şahsiyet dışında her hususta kendisi gibi düşünmeyen alimler tarafından dahi övgüyle anıldığını görürüz. Ona eziyet ve düşmanlık edenlerin ise bugün isimlerini –İbnu Teymiyye muhalifleri dahil- kimse hatırlamaz, tıpkı ondan önceki imamların muhaliflerini kimse hatırlamadığı ve hatırladığı zaman da kötülükle yad ettiği gibi! Bu imamlarla beraber İbnu Teymiyye’nin ismini ise dost düşman herkes hatta kültürlü birtakım ecnebiler ve gayrı müslimler dahi bilmektedir. İşte bu tarihin ve İslam ümmetinin bu imamları temize çıkardığının vesikasıdır. Durum tıpkı Hanefi fakih ve muhaddis, Bedruddin el-Ayni’nin (v. 855H) dediği gibidir:


وليس هو إلا كالجعل باشتمام الورد يموت حتف أنفه، وكالخفاش يتأذى بظهور سنا الضوء لسوء بصره وضعفه وليس له سجية نقادة ولا روية وقادةوما هم إلا صلقع بلقع سلقع والمكفر منهم صلمعة بن قلمعة وهيان بن بيان وهي بن بي وصل بن ضل وضلال بن التلال

"(Ona dil uzatan kimse) ancak gülleri koklamakla birlikte hemen ölen pislik böceği gibidir. Yine o, kötü ve zayıf görmesi sebebiyle ışık parıltısından rahatsız olan yarasaya benzer. Ona dil uzatanların tenkid edebilme özellikleri de yoktur, ışık saçıcı, dikkate değer düşünceleri de yoktur. Bunlar ancak “Salka’, Belka’, Selka’dan ibarettir. Bunların arasında onu tekfir edenler ise Salmea bin Kalmea, Heyan bin Neyan, Hey bin Bey, Sal bin Dal ve Dalal bin Telal’dır. (Yani adı sanı meçhul şahsiyetlerdir.)[3]

فمن قال إنه كافر فهو كافر حقيق ومن نسبه إلى الزندقة فهو زنديق وكيف ذاك وقد سارت تصانيفه في الآفاق وليس فيها شيء مما يدل على الزيغ والشقاق

"Kim onun kâfir olduğunu söylerse asıl kâfir odur. Kim onu zındıklığa itham ederse kendisi zındıktır. Onun kitapları her tarafta yayılmışken ve onlarda sapıklık ve ayrılığa işaret eden hiç bir şey olmadığı halde bu nasıl olabilir?"[4]

Bedruddin el-Ayni, bu sözlerini İbnu Nasıriddin’in (v. 842H) “er-Radd’ul Vafir” adlı eserine yazdığı takrizde zikretmiştir.  Bu kitap İbnu Teymiyye rahimehullah’ı tekfir eden, hatta ona “Şeyhulislam” diyenin kafir olacağını ileri süren Alauddin el-Buhari’ye  (v. 841) reddiye olarak yazılmıştır ve içinde sayıları 90’a yaklaşan alimlerin İbnu Teymiye’ye yaptıkları övgü ve tezkiyeler yer almaktadır.[5]

Hepsi İslam ümmetinin yetiştirdiği seçkin simalar olan bu zatların İbnu Teymiyye rahimehullah hakkındaki şehadetleri bu iken, ilme nisbet edilen bir iki kişinin menfi kanaat belirtmesi ile ona leke gelmez. Keza ilimden nasibi olmayan birtakım mutaassıb kimselerin, kendi mezheplerini onaylamadığından dolayı ona hücum etmelerinin de itibara alınacak bir tarafı yoktur.

İbnu Teymiyye rahimehullah’a saldıranlarda bir de şöyle bir özellik göze çarpmaktadır ki normalde Şeyhulislam’a yapılan ithamların benzerleri kendi alimlerine, imamlarına yapıldığı zaman her türlü tevili, yorumu yaparak suçlamaları bertaraf etmeye çalışırlar, hatta bu suçlamalar sözkonusu şahıslarda bizzat mevcut olsa bile görmezden gelirler, lakin İbnu Teymiyye rahimehullah sözkonusu olduğu zaman o hüsnü zanların ve tevillerin hiç birisine raslanılmaz, hatta Şeyh’in sözlerini cımbızla çekerek onlara olmadık manalar yüklerler, onun kitaplarını adeta didik didik ederek kabahat aramaya çalışırlar, bunların yeterli olmadığı anlaşıldığında da bizzat asılsız iftiralar atmaya teşebbüs ederler. Bütün bunların misalleri ilerde ayrıntılı olarak gelecektir. Ama hatırlatma babından tek bir misal olarak, bugün İbnu Teymiyye ve ashabına saldırma hususunda en önde giden zümre olan tasavvuf ehlinin bir İbnu Teymiyye hakkındaki ithamlarına, bir de şeyhleri Muhyiddin İbnu Arabi ve benzerleri hakkındaki tevil ve hüsnü zanlarına bakan kişi adaletsizliği görür ve bu saldırıların hakkı ortaya çıkarmak için değil, tamamen taassub ürünü olarak yapıldığını görür.

Yine İbnu Teymiyye’ye yönelik tenkitlerde şöyle bir özellik göze çarpmaktadır ki o da Şeyh rahimehullah’ın bir araya getirilmesi mümkün olmayan birbirine zıt şeylerle itham edilmesidir. Mesela; Modernist ve akılcı kesimler, Şeyhulislam’ı aklı tamamen devre dışı bırakan mutaassıb ve koyu gelenekçi birisi olarak takdim ederken, bir kısım tasavvuf ehline göre ise o akılcılığı ön plana çıkaran birisidir, hatta günümüz modernistlerinin öncüsüdür! Öyle ki bunlardan birisi olan şair Necip Fazıl, ehil olmadığı sahalara dalarak yazdığı “Doğru Yolun Sapık Kolları” adlı mezhep ve fırkalarla alakalı kitabında İbnu Teymiyye’den “İslam materyalisti”, “imansız”, “dini içinden yıkan kafir” olarak bahsedebilmiştir.[6]

Yine “Türkiye’nin Manzarası” adlı başka bir kitabında Şeyh rahimehullah’ı “İslâm’a bir nevi maddecilik ve kuru akılcılık getirmeye kalkışmak”la itham etmiştir. Bunlar, ilimden zerre nasibi olan birisinin ciddiye almayacağı sözler olmakla beraber, günümüzde bir çok kişi İslam adına bu tarz kaynaklardan bilgilendiği için değinmek istedik. Sofi-kabirperest zihniyetin bu cahilane ithamlarından etkilenen bir grup modernist ve reformist ise İbnu Teymiyye’yi kendilerinden zannetmişler; Şeyhulislam’ın taklide, taassuba, tasavvuf ehlinin bazı aşırılıklarına yönelttiği tenkidlere bakarak onun görüşlerinin kendilerinin akılcı, materyalist, nasslardan kopuk serbest düşünce tarzlarıyla aynı olduğunu sanmışlar veya kendilerine tarihten bir meşruiyet kazanmak amacıyla onun ismini istismar etmişlerdir. Öyle ki bir dönemler Türkiye, Mısır ve benzeri ülkelerde İbnu Teymiyye’nin kitaplarını bu tarz kişiler basıp yaymıştır. Bunlardan bir tanesi olan Muhammed Kürd Ali (v. 1372H) hızını alamayarak şöyle demiştir:

وقد أشبه ابن تيمية في دعوته في الإسلام لوثيروس صاحب المذهب الإنجيلي في النصرانية بيد أن مصلح النصرانية نجح في دعوته، ومصلح الإسلام أخفق ويا للأسف

“İbnu Teymiyye’nin İslam içerisindeki daveti, Hristiyanlık içinde Evangelist (İncilci) mezhebin kurucusu Luther’e benzer. Ne var ki Hıristiyanlığın reformcusu davetinde başarılı oldu, İslâm’ın reformcusu ise ne yazık ki başarısız oldu!”[7]

Görüldüğü üzere bu zat, İbnu Teymiyye’nin ıslah hareketini Martin Luther’in Avrupa’da Protestanlık namıyla başlattığı dinde reform hareketine benzetmektedir! Şimdi bunlardan hangisi doğrudur?! İbnu Teymiyye aklı devre dışı bırakan, nakli de sahihine zayıfına bakmadan kabullenen “Haşeviyye/ayak takımı”ndan mıdır, yoksa bilakis günümüz reformistlerine ilham kaynağı olan akılcı, maddeci bir zihniyetin mensubu mudur?! Haşa lillah! “Allah’ım seni tenzih ederiz, bu büyük bir iftiradır!” (Nur 24/12) Şeyhin eserlerini inceleyen birisi ise onun Kuran, Sünnet ve selefin icmasıyla sabit olan her şeyi tartışma dışı bıraktığını; lakin bunlar dışında kalan bütün şahsi içtihadları ise kimden gelirse gelsin cesaretle tenkid ettiğini görür. Keza o, dinde nakli esas almakla birlikte aklın önemini de reddetmemiş, hatta akıl ile nakil çatıştığında ne yapılması gerekir, şeklinde tartışılan konuya sarih akılla sahih naklin asla çatışmayacağı ve çatışıyor göründüğü zaman da ya naklin sıhhatinde ya da aklın sarahatinde bir problem olduğu şeklinde yaklaşarak aslında bu tartışmanın tümüyle gereksiz olduğunu ortaya koymuştur. Lakin onun bu ve benzeri hususlardaki dengeli yaklaşımlarını anlamayan ifrat ve tefrit ehli kesimler, onun sözlerine kendi dar zaviyelerinden yorum getirmeye çalışarak yanlış tesbitlerde bulunmuşlardır. Aynı husus, İbnu Teymiyye’nin “tekfir” meselesine yaklaşımında da geçerlidir. İnsanların birçoğu onun tekfirde aşırı gittiğini iddia etmiş, aşırı tekfirci bazı zümreler ise onu tekfirde mütesahil/gevşek davranmakla itham etmiştir. Halbuki hak ne odur, ne de budur. Doğrusu onun tekfir hususunda Ehli sünnetin vasat yolunu takip ettiğidir. Bütün bunların izahı inşaallah ilerde gelecektir. Böyle birbiriyle çelişen ithamlara maruz kalmak, tarih boyu Ehli sünnetin yaşadığı bir imtihandır, hatta dalalet fırkaları tarafından bu tarz iftiralara uğramak bir nevi kişinin doğru yolda olduğunun alametidir de denebilir. Zira Ehli Sünnet bütün konularda aşırılığa kaçan Heva ve Bid'at Ehli’nin aksine orta yolu tutmuştur. Bundan dolayıdır ki, bütün bid'atçi ve sapıkların eleştirisine maruz kalmıştır. Hariciler ve Mu’tezile, Ehli Sünnet’i Mürcii olmakla, Mürcie ise Harici olmakla itham etmiştir. Bunun gibi, Nasibiler Rafızilik ile Rafıziler ise Nasibi olmak ve Ehli Beyt düşmanlığı ile itham etmiştir. Kaderiye mensubları Ehli Sünnet ’i Cebriyelik ile Cebriye mensubları ise Kaderi olmakla itham etmişlerdir. Cehmiyye ise Müşebbihe olmakla, Teşbih Ehli olmakla itham etmiştir. Bu durum, günümüzde de aynen devam etmektedir ve sapık fırkalara mensup olanlar, Ehli Sünnet’e halen çeşitli lakaplar takmaktadırlar.

Ebû Muhammed (İbnu Ebi Hatim) şöyle dedi: Ben babamı (Ebû Hatim Muhammed bin İdris er-Razi’yi) şöyle derken işittim:


وَعَلَامَةُ أَهْلِ الْبِدَعِ الْوَقِيعَةُ فِي أَهْلِ الْأَثَرِ , وَعَلَامَةُ الزَّنَادِقَةِ  تَسْمِيَتُهُمْ أَهْلَ السُّنَّةِ حَشْوِيَّةً يُرِيدُونَ إِبْطَالَ الْآثَارِ. وَعَلَامَةُ الْجَهْمِيَّةِ تَسْمِيَتُهُمْ أَهْلَ السُّنَّةِ مُشَبِّهَةً , وَعَلَامَةُ الْقَدَرِيَّةِ تَسْمِيَتُهُمْ أَهْلَ الْأَثَرِ مُجَبِّرَةً. وَعَلَامَةُ الْمُرْجِئَةِ تَسْمِيَتُهُمْ أَهْلَ السُّنَّةِ مُخَالِفَةً وَنُقْصَانِيَّةً. وَعَلَامَةُ الرَّافِضَةِ تَسْمِيَتُهُمْ أَهْلَ السُّنَّةِ نَاصِبَةً. وَلَا يَلْحَقُ أَهْلَ السُّنَّةِ إِلَّا اسْمٌ وَاحِدٌ وَيَسْتَحِيلُ أَنْ تَجْمَعَهُمْ هَذِهِ الْأَسْمَاءُ
“Bid’atçilerin alameti, Ehl’ul Eser'e (Ehl’ul Hadis’e) iftira atmalarıdır. Zenadika’nın (Zındıkların) alameti: Ehli Sünnet’i, rivayetleri geçersiz saymak istediklerinden dolayı “Haşviyye (değeri bulunmayan kimse)” olarak adlandırmalarıdır. Cehmiyye’nin alameti: Ehli Sünnet’i “Müşebbihe (Allah’ı mahlûkata benzeten)“ olarak adlandırmalarıdır. Kaderiyye’nin alameti: Ehl-i Eser’i “Mücebbire (Cebriyye)“ olarak adlandırmalarıdır. Mürci’e’nin alameti: Ehl-i Sünnet’i “Muhalife (muhalefet edenler)“ ve “Noksaniye (noksancılar yani imanda eksilmeyi kabul edenler)“ olarak adlandırmalarıdır. Rafıziler’in alameti: Ehli Sünnet ’i “Nasibi (Ehli Beyt’e dil uzatanlar)“ olarak adlandırmalarıdır. Ehli Sünnet için bir tek isim “(Ehli Sünnet ve’l Cema'at)“ vardır ve Ehli Sünnet ’in bu sayılan isimlerin hepsini bir arada bulundurması imkânsızdır."[8]
 1. Tirmizi, Hadis no: 2165 Hasen, sahih, garib kaydıyla.
 
 2. Müslim, 145’te Ebu Hurayra radiyallahu anh’tan.
 
 3. İbnu Manzur’un işaret ettiği gibi bunlar, kendisi de babası da tanınmayan kişilere verilen ünvanlardır. (Lisan’ul Arab, 8/206) Bunlar Türkçe’de kullanılan “Sarı Çizmeli Mehmet Ağa” gibi ifadelere benzemektedir.
 
 4. er-Radd’ul Vafir sf 260-262.
 
 5. er-Radd’ul Vafir’in girişinde muhakkikin bahsettiğine göre Alauddin el-Buhari isimli bu zat Saduddin Taftazani’nin öğrencisi olan mutaassıb bir Hanefidir.
 
 6. Mezkur kitabın “Akıl Hezeyanı” ve “İbni Teymiyye” başlıklı bölümlerinden bu ifadelere ulaşılabilir.
 
 7. Hutat’uş Şam, 4/44. Ben muasır tasavvuf ehlinden birçoğunun bu sözü İbnu Teymiyye’yi kötüleme babından söylenmiş gibi naklettiklerini gördüm. Halbuki görüldüğü üzere durum tam tersidir ve bu zat, İbnu Teymiyye’yi din reformcusu olarak görüp bu reform gayretinin akamete uğramasından dolayı üzüntüsünü bildirmektedir!
 
 8. Nakleden: Ebû’l Kasım Hibetullah el-El-Lâlekâ’î, Şerhu Usul’i İ’tikadi Ehl’is Sünneti ve’l Cema'at, 1/200-201, no: 321.
Kendisi de bir kral olan Halife Memun Nadr bin Şumeyl (ra)'a şöyle demiştir:
يَا أَبَا الْحَسَنِ الْإِرْجَاءُ دِينُ الْمُلُوكِ
"Ey Ebu'l Hasen! İrca (Mürcielik) kralların dinidir!" (ed-Dulabi, el-Esma ve'l Kuna, no: 832; ayrıca Lalekai, es-Sunne, no: 2818)

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Yönetici
  • *****
  • İleti: 2028
  • Değerlendirme Puanı: +50/-0
Bu kısımda Şeyhulislam’ın akidesiyle alakalı bilgi edinilebilecek kaynaklara temas etmek istiyoruz ki elbette bu hususta en mühim kaynak Şeyh’in kendi eserleridir. Şeyhulislam’ın akide, fıkıh, tefsir, hadis ve bu ilimlere ait usuli konularla alakalı görüşleri Mecmu’ul Feteva adlı 37 ciltlik derlemede bir araya getirilmiştir. Bu mecmuanın ilk ciltleri Türkçe’ye çevrilmiş ve halen de çevirisi devam etmektedir.

Feteva’nın 1.cildi “Uluhiyyet Tevhidi” yani Allahu Teala’nın ibadet hususunda birlenmesi hakkındadır. Buradan Şeyh’in bilhassa çokça tartışılan tevessül, teberrük, istigase, kabir ziyaretleri gibi konulardaki görüşlerine ve dayandığı delillere ulaşılabilir. Bunun dışında Şeyh’in Türkçe’ye de çevrilen “Furkan”, “İstikamet”, “Ubudiyyet (Kulluk)” gibi risalelerinde de bu konulardaki ve tasavvuf ehlinin aşırılıkları konusundaki görüşlerine ulaşmak mümkündür. Feteva’nın 10. Ve 11.ciltleri de tasavvuf konusuna tahsis edilmiştir. Buralarda tasavvuf adına yapılan batıl uygulamaları tenkid ederken, tasavvuftaki hak olan nefis tezkiyesi metodlarını da izah edip delillendirmektedir. Feteva’nın ve Şeyh’e ait diğer bazı mecmuaların içerisinde de bu konular dağınık olarak yer almaktadır. Bunlardan Feteva’nın 27.cildinde yer alan bir risalesini kardeşlerden birisi “Kabir Ziyaretleri” ünvanıyla çevirmiş ve sözkonusu risalenin açıklamalı neşrine muvaffak olmuşuzdur. Orada da bu konular hakkında özet bilgilere raslamak mümkündür.

Feteva’nın 2.cildi ise “Rububiyet Tevhidi” hakkındadır. Burada Şeyh’in bu husustaki açıklamalarına ve bilhassa İbnu Arabi ve benzerleri gibi vahdet-i vücud (varlığın birliği) akidesini savunan mutasavvıflara yaptığı reddiyelere ulaşılabilir.

Feteva’nın 3.,4., 5. ve 6.ciltleri de “Esma ve Sıfat Tevhidi” konusuna ayrılmıştır. Bu ciltlerde Ehli sünnetin diğer akidevi konulardaki görüşlerini izah eden risaleler de mevcuttur. Buralarda yer alan risalelerden bilhassa Vasıtiyye, Hameviyye ve Tedmuriyye risaleleri sıfatlar hususunda Şeyh’in özet açıklamalarını ihtiva eden risalelerdir. Vasitiyye, el-Vasiyyet’ul Kubra, Kaidetu Ehl’is Sunneti ve’l Cemaa adlı risalelerde sıfatlar konusu haricindeki itikadi konulara da girilmiştir. Feteva’nın 12.cildinde yer alan Kur’an’ın Allah’ın kelamı oluşu hakkındaki risaleler de yine sıfatlar konusuyla alakadardır.
Feteva’nın 7. Cildi “İman” konusuyla alakalıdır. Buradan Şeyh’in selefin iman anlayışıyla alakalı yaptığı açıklamalara ulaşılabileceği gibi, onun hakkında sıkça tartışma konusu yapılan tekfir meselesine yaklaşımı hakkında da bilgi edinilebilir. Rasul sallallahu aleyhi ve sellem’e dil uzatanların hükmünü ele aldığı “es-Sarim’ul Meslul” adlı eseri de iman küfür meseleleri hakkında önemli bir kaynaktır.

Feteva’nın 8. Cildi “Kader” konusuna müstakillen ayrılmıştır.

Feteva’nın 9.cildi “Mantık” konusuyla alakalıdır. Burada Yunan mantığının İslam akidesine verdiği zararları etraflıca ele almaktadır. Şeyh rahimehullah felsefecilere, kelamcılara, bidat fırkalarına ve farklı din mensuplarına reddiyede bulunduğu “Der’u Tearuz’il Akli ve’n Nakl (Akıl ve Nakil Çatışmasının İmkansızlığı)”, Beyanu Telbis’il Cehmiyye (Cehmiyye’nin Hile ve Karartmasının Beyanı”, “el-Cevâb’us Sahîh li Men Beddele Dîn’el Mesîh (Mesîh’in Dînini Değiştirenlere Sahih Cevap), “Minhac’us Sunne” adlı eserlerinde de mantık, kelam ve felsefe konularına –reddiyye babında- girmektedir. Yine onun “es-Safediyye”, “Şerh’ul Akîdet’il Asbahâniyye (Asbahânî Akîdesinin Şerhi)”, “Buğyet’ul Murtad”, “en-Nubuvvat” gibi eserlerinde eşine az raslanır şekilde derin felsefi ve kelami konulara girdiği görülmektedir. Yeri gelmişken belirtelim ki Şeyh rahimehullah felsefe ve kelam konularına en derin şekilde vakıf olup da bunlardan etkilenmeyen, akidesini bunlara göre şekillendirmeyen ender ilim adamlarından birisidir.

Feteva’nın diğer ciltlerinde de tefsir, fıkıh, hadis gibi ilim dallarıyla alakalı risaleleri bulunmaktadır. Bilhassa onun tartışma konusu olan görüşlerinden “kabir vb yerleri ziyaret”le alakalı görüşleri 27. Ciltte, “Talak” konusuyla alakalı görüşleri 33.ciltte yer almaktadır.

Keza fıkıh usulü ve menhecle alakalı konularda da 19. Ciltte sünnete ittiba konusunu, 20. Ciltte ise mezheplere tabi olmanın hükmünü ele almaktadır. Onun “Ref’ul Melam” adlı risalesi de yine bu hususlarda mühim bir kaynaktır.

Şeyh’in akidesi hakkında görüş beyan eden herkesin, bu eserlere müracaat etmesi muhakkak gereklidir. Aksi takdirde onun akidesi ve menheci hakkında bizzat eserlerine müracaat etmeden, sırf dedikodu tarzı bilgilerle ya da Şeyhin sözlerinden kırpılmış alıntılara dayanarak konuşan kimselerin bu yaptığı ilim edebine uymayan bir tavır olduğu gibi, böyle kimselerin yanlışa ve iftiraya düşmesi de kaçınılmazdır.
Kendisi de bir kral olan Halife Memun Nadr bin Şumeyl (ra)'a şöyle demiştir:
يَا أَبَا الْحَسَنِ الْإِرْجَاءُ دِينُ الْمُلُوكِ
"Ey Ebu'l Hasen! İrca (Mürcielik) kralların dinidir!" (ed-Dulabi, el-Esma ve'l Kuna, no: 832; ayrıca Lalekai, es-Sunne, no: 2818)

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Yönetici
  • *****
  • İleti: 2028
  • Değerlendirme Puanı: +50/-0
Şeyhulislam’ı tenkid eden bir çok kimse yerine göre onun Kitap ve Sünnet’ten getirdiği delillere de bakmayıp sırf kendi dönemindeki yaygın anlayışa uymadığı gerekçesiyle onu dinde bidat çıkarmakla ve kendisinden önce hiç kimsenin söylemediği sözler ihdas etmekle suçlamışlardır. Halbuki o, selefe tabi olmak hususunda devrinin insanlarının en önde gelenlerinden birisi idi hatta bu hususta onların imamıydı. Onun Eşarilerden, Tasavvufçulardan ve başkalarından olan muhalifleri ise çeşitli hususlarda seleften dayanağı olmadığı açıkça belli olan birçok görüş ihdas ettikleri halde tenakuza düşerek Şeyh rahimehullah’ı selefe muhalefet etmekle suçlayabilmişler ve hakla batılı ayırd edecek bir ilme sahip olmayan bir çok kimse de bu hususta doğru dürüst bir araştırma yapmaksızın sözkonusu müfterilere tabi olabilmiştir. Nitekim o, kaleme aldığı “Vasitiyye” adlı akide metninden ötürü teşbih ve tecsimle suçlanarak yargılanmış, lakin münazara neticesinde bu akidede yer alan hususların hepsinin selefin akidesi olduğu muhalifleri tarafından dahi onaylanmıştır. Bu münazaralar esnasında İbnu Teymiyye’yi hasımlarının elinden kurtarmaya çalışan iyi niyetli bir hakim, bu yazdıklarının –mezheben müntesibi olduğu- İmam Ahmed’in akidesi olduğunu söyleyerek kendisini kurtarmasını telkin etse de Şeyh rahimehullah bunu kabul etmeyerek bilakis bu akidenin bütün selefin üzerinde bulunduğu akide olduğunu ifade etmiş ve ardından şöyle demiştir (İbnu Teymiyye’nin kaleminden aktarıyoruz) :

وَقُلْت مَرَّاتٍ: قَدْ أَمْهَلْت كُلَّ مَنْ خَالَفَنِي فِي شَيْءٍ مِنْهَا ثَلَاثَ سِنِينَ فَإِنْ جَاءَ بِحَرْفِ وَاحِدٍ عَنْ أَحَدٍ مِنْ الْقُرُونِ الثَّلَاثَةِ - الَّتِي أَثْنَى عَلَيْهَا النَّبِيُّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ حَيْثُ قَالَ: " {خَيْرُ الْقُرُونِ الْقَرْنُ الَّذِي بُعِثْت فِيهِ ثُمَّ الَّذِينَ يَلُونَهُمْ ثُمَّ الَّذِينَ يَلُونَهُمْ} - يُخَالِفُ مَا ذَكَرْته فَأَنَا أَرْجِعُ عَنْ ذَلِكَ
“Defalarca şunu söyledim: Ben bana bu konuda en ufak bir itirazı olana üç yıl süre verdim. Eğer bana Rasûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in; ‘Nesillerin en hayırlısı benim peygamber olarak gönderildiğim nesildir, sonra onları takib edenler, sonra onları takib edenlerdir.’  buyurarak övdüğü üç neslin herhangi bir mensubundan söylediklerime ters tek bir harf getirirse ben ondan dönerim!”[1]

Bu, İbnu Teymiyye’den muhaliflerine yönelik büyük bir meydan okumadır. Bugüne kadar da hiç kimse Şeyh’in selefe muhalif, hatta seleften en az birisinden bir rivayete dayanmayan herhangi bir görüşünün varlığını isbat edememiştir. Zaten bu, onun genel usulüne terstir. Zira o, -tıpkı kendisinden önceki imamlar gibi- değil akidevi konuda, dinin en ufak bir meselesinde dahi selefin söylemediği bir görüş icad edilmesini onaylamazdı. Namaz fıkhıyla alakalı bir meseleyi ele aldığı bir yerde şöyle demiştir:

وَكُلُّ قَوْلٍ يَنْفَرِدُ بِهِ الْمُتَأَخِّرُ عَنْ الْمُتَقَدِّمِينَ وَلَمْ يَسْبِقْهُ إلَيْهِ أَحَدٌ مِنْهُمْ فَإِنَّهُ يَكُونُ خَطَأً كَمَا قَالَ الْإِمَامُ أَحْمَدُ بْنُ حَنْبَلٍ: إيَّاكَ أَنْ تَتَكَلَّمَ فِي مَسْأَلَةٍ لَيْسَ لَك فِيهَا إمَامٌ.

Sonrakilerin, öncekilerden ayrı olarak ortaya koydukları ve öncekilerden hiç bir kimsenin dile getirmediği her görüş hatadır! İmam Ahmed bin Hanbel (Rahimehullahu Teala) şöyle demiştir: "Bir imamın olmaksızın bir mesele hakkında konuşmaktan sakın!"[2]

Şu halde Şeyhulislam’ın selefte kaynağı olmayan bir söz söylediğini iddia eden herkes, hem dünya hem ahiret açısından son derece tehlikeli bir noktadadırlar. Zira Şeyh rahimehullah’ın selefi usulü ve bu usulden sapmadığı konusundaki iddialı sözleri ortadayken onun bu kaideye muhalif hareket ettiğini ileri süren bir kimse, dünyada rezil olmak ve varsa ilmi kariyerine gölge düşürmekle karşı karşıyadır. Dini açıdan ise iftiracı konumuna düşeceği için ahiretini de tehlikeye atmıştır. Lakin hal böyle olduğu halde tarihte ve günümüzde birçok muhteris kişilik, böylesine riskli bir yola girerek Şeyh’in selefin icmasına muhalefet ettiğini iddia etmiş, lakin iddialarını isbatlayamayarak kendilerini zor duruma düşürmüşlerdir. Şimdi bunun misallerini göreceğiz inşaallah.

Şimdi muhaliflerinin İbnu Teymiyye rahimehullah’a isnad ettiği icma’ya muhalif görüşler gerçekten burada sayılamayacak kadar fazladır. Hatta, Rasullerin dini olan tevhid’e ve selef-i salihin’in akidesine olan düşmanlıklarıyla tanınan Ahbaş (Habeşiler) adlı fırkanın müntesiplerinden Kemal el-Hut adlı şahsın derlediği “et-Tevfik’ur Rabbani fi’r Radd ala İbnui Teymiyye el-Harrani” adlı çalışmada muhaddis Veliyyuddin el-Iraki’nin (v. 826H), İbnu Teymiyye’nin icmaya muhalefet ettiği yerlerin 60’a kadar ulaştığını söylediği nakledilmektedir. Iraki’nin bu sözü onun “el-Ecvibet’ul Mardiyye ale’l Es’ilet’il Mekkiyye” adlı, şu an mahtut yani el yazması halinde bulunan eserinden nakledilmektedir. Lakin, bunlar tahkik edildiğinde icma denilen şeyin selefin icması değil, ancak kendi asrındaki insanların cumhurunun üzerinde bulunduğu yol olduğu anlaşılmaktadır. İslam şeriatının kaynaklarından olan icma ise ekseriyetin kavline göre tahakkuk etmez, ancak ümmetin üzerinde tamamıyla ittifak ettiği hususlar icma’dan sayılabilir. Dolayısıyla İbnu Teymiyye’nin, kendi devrindeki insanların çoğuna muhalefet etmesi icma’ya muhalefet ettiği manasına gelmemektedir. Bunlardan bir kısmı ise iftiradır. Bir kısmı da mezhebin lazımıyla hükmetme cinsindendir, yani bu söz bunu gerektirir tarzındaki kelamlardır. Mezhebin lazımı ise mezhebin kendisi değildir. Mesela İbnu Teymiyye’nin Allah’a cisim isnad ettiğini söyleyenler gibi. Bunlar bu hususa dair Şeyh’in kelamından bir tane harf getiremezler, sadece onun istiva, el, yüz gibi sıfatları hakiki manasıyla kabul etmesinin cismiyeti ve terkibi (yani haşa Allahu Teala’nın Ondan ayrılması mümkün olan muhtelif unsurlardan oluşan mürekkeb bir varlık olduğunu) gerektirdiğini ileri sürerler, böylece akıllarınca Şeyhulislam’ın Allah’a cisim ve terkib izafe ettiğini isbatladıklarını zannederler. Bir de daha cahil bazı kişilerin ona isnad ettikleri şefaati, kerameti vesaireyi inkar ediyor tarzı kelamlar vardır ki bunları burada zikredip üzerinde durmaya gerek yoktur, zira onun Vasitiyye ve benzerleri gibi en basit bir akide metnini dahi inceleyenler bu iddiaların asılsız olduğunu görür. Osmanlı’nın son devrindeki ulemadan Nu’man Alusi (v. 1317) “Cila’ul Ayneyn fi Muhakemet’il Ahmedeyn” adlı eserinde Şeyh’in vefatından sonraki en büyük muhaliflerinden olan Ahmed bin Hacer el Heytemi’nin (v. 857), Ahmed İbnu Teymiyye hakkındaki iddialarını incelemiş ve nihayet şu neticeye varmıştır:


قد ظهر لك من جميع ما تقدم أن الشيخ ابن حجر نسب إلى شيخ الإسلام كثيراً من الأقوال التى لا أصل لها ولا سند في نقلها

“İşte sana bu geçen hususlardan zahir oldu ki Şeyh İbnu Hacer, Şeyh’ul İslam’a aslı olmayan ve nakli hususunda da bir senedi bulunmayan bir çok söz nisbet etmiştir!”[3]

Heytemi ki müteahhirun Şafii fakihlerinin büyüklerindendir, onun eserleri Şafii muhitinde tedris, fetva ve kazada baş ucu kitapları mesabesindedir, hal böyleyken böyle büyük bir alimin İbnu Teymiyye hakkındaki tesbitleri böylesine önyargıyla dolu ve tahkikten uzak olunca; ilimde Heytemi’ye yaklaşması bile sözkonusu olmayan sonraki devirlerdeki birtakım zevatın Şeyh’ul İslam hakkındaki sözlerine ne kadar itimad edilir, varın siz düşünün! Heytemi’nin Şeyh rahimehullah’a isnad ettiği asılsız hususlar arasında Allah’a cisim isnad etmesi, Allahu Teala’nın parçalardan oluşan mürekkeb bir varlık olduğu ve bu parçalara muhtaç olduğu, peygamberlerin masumiyetini kabul etmemesi gibi nice hezeyanlar vardır ki İbnu Teymiyye’nin kitaplarını biraz olsun mütalaa eden herkes bunların iftiradan ibaret olduğunu bilir.[4]
 1. Mecmu’ul Feteva, 3/169.
 
 2. Mecmu'ul Fetava 21/291.
 
 3. Cila’ul Ayneyn, sf 601.
 
 4. Bkz. Heytemi, el-Feteva’l Hadisiyye, sf 84-85.
Kendisi de bir kral olan Halife Memun Nadr bin Şumeyl (ra)'a şöyle demiştir:
يَا أَبَا الْحَسَنِ الْإِرْجَاءُ دِينُ الْمُلُوكِ
"Ey Ebu'l Hasen! İrca (Mürcielik) kralların dinidir!" (ed-Dulabi, el-Esma ve'l Kuna, no: 832; ayrıca Lalekai, es-Sunne, no: 2818)

 

Related Topics