Darultawhid

Gönderen Konu: BÜYÜK HAMA FETVASI - İBNU TEYMİYYE (RAHMETULLAHİ ALEYH)  (Okunma sayısı 104 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimiçi Sırât-ı Müstakîm

  • Özel Üye
  • Yeni üye
  • *
  • İleti: 46
  • Değerlendirme Puanı: +0/-0
BÜYÜK HAMA  FETVASI[1]

الفتوى الحموية الكبرى

Şeyh’ul İslam İbnu Teymiyye (Allah O'na rahmet etsin)
(661-728H)

(Türkçe Terc. Mecmu'u'l Fetava 4/431-550, Daru'l İman Yayınları)


Allah'ın Arş'a istivası:

Bütün hamdler yalnızca Allah'a mahsustur. Kendinden sonra hiçbir peygamber gelmeyecek olan Resûlullah'a da salât ve selâm olsun.

Şeyhülislâm, büyük âlim Takıyyuddîn Ahmed b. Abdilhalim b. Abdisselâm İbn Teymiyye (Rahmetullahi Aleyh)'e şu soru soruldu:

“Rahman Arş'a istiva etti” (Taha, 5)

“Sonra Arş'a istiva etti” (A'raf 54; Yunus 3; Ra'd 2; Furkan 59; Secde 4; Hadid)

“Sonra duman halindeki göğe (doğru) istiva etti” (Fussilet, 11)


Ayetleri ile benzeri sıfat âyetleri ve

“Adem oğullarının kalbleri Rahmân'ın parmaklarından ikisi arasındadır”[2]

“Cebbar ayağını cehenneme koyar”[3]

Hadisleri ve benzeri sıfat hadisleri hakkında âlim zatların görüşü nedir, acaba ne söylüyorlar, bu konuda geniş açıklama yapın, inşaAllah hepimiz ecre nail olalım.”

Cevap: Âlemlerin Rabbi Allah'a hamdolsun. Bizim bu konuda sözümüz Allah ve Resûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ne söylediyse odur. Muhacir ve Ensâr'dan ilk müslümanların, onlara ihsan ile tâbi olanların, hidâyet, akıl ve bilgi sahibi oldukları müslümanların icmâı ile sabit bu nesli takib eden diğer hidâyet imamlarının söyledikleri ile aynıdır. Gerek bu konuda, gerekse diğer (itikâdî) konularda herkesin söylemesi vâcib olan da budur. Çünkü Allah Subhanehu, Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)'i, insanları karanlıklardan aydınlığa çıkarmak, yani Rablerinin izniyle aziz ve hamîd zâtının yoluna sevketmek için göndermiş, onu, izniyle bu yolun davetçisi kıldığına, aydınlatıcı bir lâmba eylediğine şahitlik etmiş ve ona şöyle söylemesini emretmiştir:

“De ki: işte benim yolum budur, ben ve bana uyanlar Allah'a (bu yolda) basiret üzere davet ediyoruz” (Yusuf, 108).

Hz. Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem), Allah’ın kendisi aracılığıyla insanları karanlıklardan aydınlığa çıkardığı nur saçan kandildir. İnsanların ihtilâf ettiği konularda aralarında hüküm vermesi için kendisine kitabı hakla indirmiştir. Peygamber de dinî konularda anlayamadıkları hususları gönderdiği kitaba ve hikmete (sünnete) havale etmelerini insanlara emretmiştir ve Allah’ın yoluna, O'nun izniyle basiret üzere davet etmiştir. Nitekim Allah hem onun için, hem ümmeti için dinlerini kemâle erdirdiğini, onlar üzerine nimetini tamamladığını haber vermiştir. İşte bütün bu ve başka beyanlar hesaba katıldığında böyle bir peygamberin Allah’a iman ve Allah’ı bilme hususunu karışık ve şüpheli bırakması, Allah için vacip olan esmâ-i hüsnâyı ve yüce sıfatları, O'nun hakkında caiz ve mümteni olan şeyleri açık seçik belirtmemesi aklen de, dinen de imkansızdır.

Çünkü bunu bilmek dinin temeli ve hidayetin esasıdır. Gönüllerin kazanacağı, canların elde edeceği, akılların kavrayacağı en gerekli ve en faziletli şeydir. Artık nasıl olur da böyle bir kitâb, böyle bir resul, diğer peygamberlerden sonra gelen ve Allah'ın yarattıklarının en faziletlisi olan böyle bir peygamber bu konuyu gerek inanç, gerek ifade bakımından hakkıyla edâ etmiş olmaz?

Yine Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ümmetine nasıl abdest bozacaklarına varıncaya kadar her şeyi öğretmiş ve şöyle demiştir:

“Sizi gecesi gündüzü gibi apaydın doğru yol üzere bıraktım, imdi ondan sapan mutlaka helak olur”[4]

Sahih hadislerin bir diğerinde de şöyle demiştir:

"Allah'ın gönderdiği her peygamberin, ümmetini onlar için hayır olarak bildiğine yönlendirmesi ve onlar için şerr olarak bildiğini yasaklaması bir vazifedir."[5]

Ayrıca Ebu Zer şöyle demiştir:

“Resûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) vefat ettiğinde gökte iki kanadını çırpan bir kuş hakkında bile bize bilgi vermiştir."[6]

Ömer İbnü'l-Hattab da şöyle demiştir:

“Resûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) içimizde iken kalkıp bir yere durdu, ilk yaratılıştan başlayıp nihayet ehl-i cennetin cennetteki makamlarına, cehennem ehlinin cehennemdeki yerlerine girişine kadar her şeyi anlattı. Bütün bu anlatılanları kimimiz ezbere biliyor, kimimiz ise unutmuştur”[7]

Dinde onların küçük de olsa menfaatlerine olan her şeyi öğretmiştir. Öyleyse dillerinin virdi, kâlplerinin itikadı olacak şeyleri, âlemlerin Rabbi olan Allah hakkında söyleyecekleri, inanacakları hususları onlara öğretmemiş olması düşünülemez. Çünkü onların söyleyecekleri bu sözler, inanacakları bu itikadlar, bilinmesi bütün bilişlerin gayesi; ibâdet edilmesi, maksatların en yücesi ve bütün arzuların sonu olan Allah bilgisidir. Evet bu bilgi peygamberi çağrıların özü, ilâhî risâlet ve rabbani ülkünün zübdesidir, O halde nasıl olur da kalbinde en ufak bir imân ve hikmet tutamağı olan bir kimse, Resûlullah'ın bu konuyu tamamiyle açıklamamış olabileceğini düşünebilir? Peygamber bunu tamamiyle açıklamış olduğuna göre bu sefer yine nasıl düşünülebilir ki, ümmetinin en hayırlıları ve en faziletli nesli olan sahabe bu konuda kusur etmiş, eksik anlamış ve anlatmış olsunlar?

Aynı şekilde bu faziletli nesillerin, yani Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)'in gönderildiği nesil ile onları takib eden, sonra onları takib eden neslin bu konuda apaçık hakkı bilmemiş ve söylememiş olması da imkansızdır. Çünkü bunun karşıtı, ya bilmemiş ve söylememiş olmak, ya da hak olmayana inanmak, doğru olmayanı söylemek demektir ki, her ikisi de mümtenîdir.

Birincisini ele alalım: Kalbinde ufak bir canlılık ve azıcık bir ilim arzusu veya ibâdet iştiyakı olan herkesin en ulvi amacı ve en büyük gayesi bu konuyu araştırıp sormak, hak olanı bilmeye çalışmaktır. Tabiî ki, inanması gereken kendisine açıklanacaktır, Rabbin ve sıfatlarının keyfiyyeti değil!

Sağlıklı gönüller bu hususu bilmeyi arzu ettiği kadar başka bir hususu bilmeyi arzu etmeyeceklerdir. Bu husus fıtrat-ı vecdiyye (vicdani fıtrat) ile bilinen, yaşanan bir olaydır. Madem ki bu bir fıtrat gereğidir, artık nasıl olur da aynı fıtrat, o üç nesilde gelmiş geçmiş efendilerimizde gereğini yerine getirmemiş olabilir? Bu, en aptal, Allah'tan en çok yüz çeviren, dünyâya alabildiğine dalmış gafil insanlarda bile nerdeyse meydana gelmezken, o efendilerimizde nasıl meydana gelebilir?

Hak olmayana inanmaları veya hak olmayanı söylemelerine gelince, hiçbir müslüman ve hiçbir akıl sahibi onlardan böyle bir şeyin vâki olabileceğine inanmaz.
 1. Bu fetvaya el-Hameviyyetü'l-Kübra adı  verilir. Çünkü müellifin daha önce yazdığı el-Hameviyyetü's-Suğra isimli risalesinin ilaveli tekrarıdır. (Derleyenin notu).
 2. Müslim, Kader, 17/2654; Tirmizi, Kader, 2140. Tirmizi dedi ki: Bu hadis hasendir. Bu konu hakkında Abdullah b. Amr b. As Radiyallahu Anh'dan da rivayet vardır. Ayrıca bkz: Ahmed, 2/168. Tirmizi dışında hepsi Abdullah b. Amr. b. As'tan, Tirmizi ise Enes'ten rivayet etmiştir.
 3. Buhârî, Tefsir, 4849 4850; Müslim, Cennet, 36/2846; Tirmizi Cennetin Özellikleri, 2557. Tirmizi dedi ki : Hadis, hasen-sahihtir. Ayrıca bkz: Ahmed, 2/369. Hadis Ebu Hureyre Radiyallahu Anh'dan rivayet edilmiştir
 4. İbn Mâce, Mukaddime, 43; Ahmed b. Hanbel, Müsned, 4/126. İrbad b. Sariyeden rivayet edilmiştir.
 5. Müslim, İmare, 46; Neseî, Biat, 25
 6. Ahmed b. Hanbel, Müsned, 5/153, 162; Taberani, el-Kebir, 1647. Heysemi Mecmau'z-Zevaid (8/266)'da şöyle demiştir: İmam Ahmed ve Taberani rivayet etmiştir. Taberani'nin ravileri, Muhammed b. Abdullah b. Yezid el-Mukri dışında sahih hadis ravileridir. O ise sikadır.
 7. Buhârî, Yaratılışın Başlangıcı, 3192
Muhammed bin Abdulvehhab (Rahîmehullah) şöyle der: Muvahhidlerin avamından olan bir kimse bu müşriklerin âlimlerinden bin tanesine galip gelir! Tıpkı Yüce Allah’ın şöyle buyurduğu gibi: “Bizim ordularımız kesinlikle galip gelecektir.”  (Saffat: 173) Yüce Allah’ın ordusu, kılıç ve mızraklar ile galip oldukları gibi hüccet ve lisan ile de galiptirler. Asıl korkması gereken kişi, bu yolda yürüdüğü halde beraberinde (ilimden) bir silahı olmayan muvahhiddir. (Cevahiru’l Mudiyye Sayfa:35, Muvahhid Yayınları)

Çevrimiçi Sırât-ı Müstakîm

  • Özel Üye
  • Yeni üye
  • *
  • İleti: 46
  • Değerlendirme Puanı: +0/-0
Selefin yolu ve halefin yolu :

Bu konuda onlardan ve onların söylediklerinden söz etmek bu fetvanın hacmini kat kat aşar. Araştırıcılar bunu bilirler. Bunlara göre, sonra gelenlerin, seleften daha bilge olmaları olası birşey değildir. Nitekim selefin kadrini bilmeyen, hatta Allah'ı, Resulünü ve O'na iman edenleri emredildiği üzere hakkıyla tanımayan bazı kalın kafalılar, “Selefin yolu daha selâmetli, halefin yolu daha bilgece ve hikmetlidir” diyorlar. Her ne kadar kimi âlimler bu sözü söylemekle bazan doğru bir mânâ kasdetmiş olabilirlerse de bu söz, genelde selefi, Allah'ı ve Resulünü lâyık şekilde tanımayan kalın kafalıların dilinde bu bozuk anlamı taşımaktadır.

Yani haleften şu filozofların ve felsefe yolunu izleyenlerin yolunu ve metodunu, selefin yoluna üstün tutan bu bid'atçılar, şöyle zannettikleri için bu sözü söylemektedirler: Selefin metodu, anlamaksızın Kur’an’ın ve hadisin salt lafızlığına inanmaktır. Onlara göre selef tıpkı Allah’ın hakkında şöyle buyurduğu ehl-i kitap ümmiler gibidir:

“Onlardan (ehl-i kitabtan) bazı ümmiler vardır ki kitabı bilmezler, sadece bazı kuruntular taşırlar” (Bakara, 78)

Halefin metodu ise, çeşitli mecaz ve dil oyunlarına kapılarak nasların hakikatlerinden uzak mânalar çıkarmaktır.

İşte onları bu sözü söylemeye iten şey, bu bozuk zanları ve vehimleridir. Bu sözün özü, İslâm'ı önemsememek demektir. Böylece selefin yoluna iftira etmiş, halefin yolunu doğru saydıkları için sapıtmışlar; selefe iftira ettikleri için onların yolunu bilmediklerini sergilerlerken, halefin yolunu doğrulamakla hem cehaletlerini, hem de sapıklıklarını kanıtlamışlardır.

Bütün bunların sebebi, kâfir yoldaşlarıyla ortak yanları olan bozuk şüpheleri sebebiyle, gerçekte nasların işaret ettiği herhangi bir sıfatın bulunmadığına inanmış olmalarıdır. Aslında bunlar sıfatların olmadığına inanmakta, dolayısıyla da nasların mutlaka ifade ettiği bir mânanın olması kaçınılmaz hale gelmektedir. Lafza inanıp mânayı Allah'a havale etme yolu ile -ki selefin yolu dedikleri yol budur- bir tür zorakilikle lâfızları başka mânalara yormak yolu -ki halefin yolu dedikleri yol da budur- arasında tereddütte kaldılar, bu bâtıl ikilem, aklî fesad ile nakli inkârdan müteşekkil bir tenakuza dönüştü. Çünkü sıfatlan nefyederken tüm dayanakları apaçık şeyler sandıkları ve aslında şüphelerden ibaret olan akli hususlardı. Nakli ise tahrif edip söylenenleri yerlerinden oynattılar.

Böylece nazariyeleri yalancı ve inkarcı iki önermeye dayalı olunca, sonuç olarak ortaya şu çıktı: İslâm'da öne geçen ilk müslümanları câhil ve saf gördüler. Onlar avam tabakadan temiz insanlar mesabesinde olup Allah bilgisinin hakikatlerinde derinleşmemişlerdir.  İlm-i ilâhînin inceliklerine ermemiş ümmi bir topluluktur. Faziletli halefin ise bütün bu hususlarda bayrağı hedefe dikmişlerdir.

Gerçekten de insan bu sözü düşünürse, son derece bilgisizce ve hatta sapık bir söz olduğunu görür. Sonradan gelen bu insanlar, hele hele şu halef denince, din konusunda sık sık sarsıntılar geçiren, Allah bilgisi ile aralarında kalın perdeler bulunan, düştükleri hâle, sonuçta nereye vardıklarına vâkıf olan bir zâtın, haklarında:

Ömrüme yemin olsun ki, bütün ilim yuvalarını dolaştım, medreselere göz gezdirdim,

Elini çenesine dayamış düşünen, pişmanlıktan dizini dövenlerden başkasını görmedim,

Dediği kelâmcılar. Bu beyitleri kendilerine temsil getiren, veya yazdıkları kitaplarda benzeri beyitler kaleme alan -ki onların ileri gelenlerinden birisi :

Aklın attığı adımların sonu bukağılara dolanmaktır, âlimlerin bu konuya çok dalması sapıtmaktır.

Ruhlarımız bedenlerimizden ayrı, bir yalnızlık içinde, dünyada elimize geçen azâb ve vebal,
Ömür boyu çalıştık bir şey elde etmedik, toplaya toplaya  'dediler ve denildikleri topladık.

Demektedir- ve kendi sözleriyle kendi aleyhlerine itiraflarda bulunan Kelâmcılar, (bu zât sözünü şöyle bitiriyor)

“Kelâmi ve felsefi metodları düşündüm, onların herhangi bir hastaya şifâ verdiğini, içenlerin susuzluğunu giderdiğini görmedim. En yakın metodun Kur'an'ın metodu olduğunu gördüm. Meselâ isbât âyetleri olarak şu ayetleri okuyabilirsin:

"Rahman Arş'a istiva etti” (Taha, 5)

“Güzel söz O'na yükselir” (Fatır, 10)

Nefy olarak da şu âyetleri okuyabilirsin:

"O'na denk gibisi dahi yoktur"(Şura, 11),

"Bilgice O'nu kavrayamazlar" (Taha, 110)

"Benim geçirdiğim bu tecrübeyi aynen geçiren, benim sonunda anladığımı anlar."

"İçlerinden bir diğeri şöyle der: “Derin bir denize dalmış, meğer İslâm ehlini ve ilimlerini terketmişim, beni nehyettikleri konulara dalmışım. Şimdi eğer Rabbim bana rahmetiyle yetişmezse, halimiz haraptır. Bakın ben anamın itikadı üzere ölüyorum”

Bir diğeri de şöyle der: “Ölüm anında en çok şüphesi olan insanlar kelamcılardır.”

İşte bu kelamcılar selefe muhalefet eder ve iş hakikate bindiği zaman yanlarında Allah bilgisine dair bir gerçek ve marifetullaha dair bir haber bulunmaz. Bu konuda bir kaynağa ve esere de dayanmazlar. Öyleyse bu perdeli, fazilette aşağı, eksik, geriden gelen, şaşkın ve şaşırmış kelâmcılar, nasıl olur da öne geçen ilk müslümanlar olan Muhacir ve Ensâr'dan, onlara ihsan ile tabi olan peygamber varislerinden, Rasûllerin takipçilerinden, hidâyet sancaklarından, karanlıkların lâmbalarından; Allah’ı, isimlerini, sıfatlarını nasıl daha iyi bilebilir, zâti ve âyetleri hakkında daha hikmetli olabilirler? [Bu mümkün değildir. Çünkü] onlar Kitab’ı ayakta tutmuş ve Kitap ile ayakta durmuşlardır. Kitab'ın bahsettikleri ve Kitap ile konuşmuş, kendilerine Allah’ın verdiği ilim ve hikmetle, değil kitapsız ümmetlere, kitaplı ümmetlere bile üstün duruma geçmişlerdir. Marifetlerin gerçeğine, hakikatlerin içyüzleri- ne vâkıf olmuşlardır. Başkalarının bildiği onların bildiğiyle yanyana getirilse, karşılaştırma yapmak isteyen kimsenin utanacağı ölçüde ilmi genişlik ve derinliğe sahiptirler.

Evet bu ümmetin en hayırlı nesilleri nasıl olur da ilim ve hikmette (Kur'an ve Sünnet'te) ve özellikle Allah'ı, isimlerinin ve âyetlerinin hükümlerini bilmede, kendilerine nisbetle ufak tefek olanlardan daha eksik olabilirler? Ya da felsefecilerin yavruları, Hintlilerin ve Yunanlıların tabileri, mecûsîlerin, müşriklerin, yahudî, hıristiyan, sâbii ve benzeri sapıklık ehlinin varisleri, peygamberlerin varislerinden, Kur'an ve iman ehlinden daha iyi bilebilir Allah'ı?

Bu girişi şunun için yaptım: Bunları kafalarına iyice yerleştirenler, hidayet yolunun nerede olduğunu, birçok müteahhir zâta dalâlet ve hayretin arız olduğunu anlar. Çünkü onlar Allah’ın kitabını arkalarına atmışlar, Allah'ın Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ile yolladığı açık âyetlerden ve hidayetten yüz çevirmişler, ilk müslümanların ve tabiînin yolunu aramayı terkedip, Allah'ı tanıyamadıkları; kendi itirafları, ümmetin şehâdeti, başka birçok delil ve işaret ile bilinen kişilerin ilimlerine talip olmuşlardır. Ben belli bir kişiyi kastetmiyorum. Bütün amacım hem bunların, hem onların hakikatini ortaya koymak ve genel bir karşılaştırma yapmaktır.

Durum bu olunca, bakalım işte Allah'ın kitabı başından sonuna kadar, iste Rasûlü'nün (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) sünneti başından sonuna kadar, işte sahabenin ve tabiinin tüm sözleri başından sonuna kadar, işte imamların sözleri... Bunların hepsi, baştan sona gerek zahirleri ve gerekse nasları ile delalet etmektedir ki, Allah Subhânehû ve Teâlâ en üstün ve en yücedir, her şeyin üstündedir.

Nitekim buyurur ki:

"Güzel söz O'na yükselir, onu da salih amel yükseltir." (Fâtır, 10. Nisa, 158.)

"Ey İsa, seni vefat ettireceğim ve bana yükselteceğim." (Âl-i İmran, 55. Meâric, 4.)

"Gökte olanın sizi yere batırmayacağından emin misiniz." (Mülk. 16.)

"Yoksa siz gökte olanın üzerinize taş yağdıran bir fırtına göndermeyeceğinden emin misiniz." (Mülk, 17.)

"Aksine Allah onu kendine yükseltmiştir." (Nisa, 158.)

"Melekler ve Rûh O'na yükselir." (Mearic, 4.)

"Allah işini gökten yere düzenler, sonra O'na yükselir." (Secde, 5.)

"Üstlerinden, Rabblerinden korkarlar." (Nahl, 5.)

"Sonra Arşa istivâ etti." (A'raf, 54. Yunus, 3. Ra'd, 2. Furkan, 59. Secde, 4. Hadid, 4.)

-Ki bu âyet altı yerde geçer-,

"Rahman Arş'a istivâ etti." (Tâhâ, 5.)

"Firavun dedi: Ey Hâmân, bana yüksek bir kule yap ki sebepler elde edeyim, yani göklerin yollarına erişeyim de Musa'nın ilâhına çıkıp bakayım. Çünkü ben onun yalan söylediğini sanıyorum." (Ğafir, 36-37.)

"O hikmet sahibi, çok övülen (Allah)'tan indirilmiştir." (Fussilet, 42.)

"Rabbinden hak ile indirilmiştir." (En'am, 114.)

Daha bunlar gibi, saymakta bile güçlük çekeceğimiz nice âyet var. Aynı şekilde, burada sayması çok zor olan nice sahih ve hasen hadisler vardır.Meselâ Rasûl (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)'in Rabbine miraç olayı,[1] meleklerin Allah katından inip O'na çıkması kıssası, melekler hakkında aranızda gece gündüz nöbetleşe görev yapıp, gece görev yapanların Rablerine yükselip, daha iyi bildiği halde onlara sizi sorması hadisi[2] böyledir.

Hâriciler hakkındaki sahih hadislerde de:

"Gökte olanın emini olduğum halde, bana güvenmeyecek misiniz, bana göğün haberleri sabah akşam gelir."[3]

Ebû Dâvûd ve başkasının rivayet ettiği Rukye hadisinde de şöyle buyurmuştur:

"Ey gökte olan Allah! Ey Rabbimiz! İsmin mukaddestir, emrin ve işin gökte ve yerdedir, rahmetin göktedir, onu yere lütfet, günahımızı, hatâlarımızı bağışla, Sen iyilerin Rabbi, rahmetinden bir rahmet indir, bu ağrıya şifalarından bir şifa indir."

Rasûlullah (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem:

"Sizden birinizin veya bir kardeşinizin bir şikâyeti olursa “Ey gökte olan Rabbimiz.." desin buyurmuş ve kalanını zikretmiştir.[4]

Ev'âl hadisindeki sözleri de böyledir:

"Arş onun, Allah da Arş'ın üstündedir ve ne halde olduğunuzu bilir."[5]

Sahih hadiste cariyeye söyledikleri de aynı: “Allah nerede?" buyurdular, câriye: "gökte" dedi, “Ben kimim?" buyurdular, "Sen Allah'ın Rasûlüsün" dedi, bunun üzerine, onu âzâd et, çünkü mü'mindir, buyurdular.[6]

Sahih bir hadiste de şöyle geçmektedir:

"Allah mahlûkatı yaratınca Arş'ın üstünde yanına konulmuş bir kitaba rahmetim gazabımı geçti' yazmıştır."[7]

Ruhun kabzı hadisinde de durum aynıdır:

"Nihayet Allah’ın bulunduğu göğe yükseltilir."[8]

Abdullah b. Revaha'nın Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem)'in önünde söylediği ve Peygamberimizin takrir ettiği şu sözünü aktaralım:

"Şehadet ederim ki Allah'ın vaadi haktır ve cehennem kâfirlerin barınağıdır. Arş su üzerinde durmaktadır ve Arş'ın üstünde âlemlerin Rabbi vardır."

Ümeyye b. Ebî-Salt es-Sakafi'nin kendisi ve başkası tarafından Rasûlullah huzurunda okunan ve Rasûlullah’ın güzel bulup: "Şiiri iman etti, kalbi kâfir idi" buyurduğu beyitleri de böyledir.
[9] Ümeyye der ki:

Allah'ı yücelttiler, ki O bu yüceltmeye ehildir. Rabbimiz göktedir, büyüktür O.

İnsanları aşan en yüksek yapıdadır. Ve gök üstünde bir serir (divan) kurmuştur.
Uzun bir serir ki, gözlerin bakışı ona ulaşamaz, berisinde şekil şekil melekler görülür.

Müsned'deki bir hadiste geçen şu sözü de böyledir:

“Allah haya sahibidir, yüce ve cömerttir, kul kendisine el açtığı, ellerini göğe kaldırdığı zaman, onu elini boş çevirmekten haya eder."[10]
Şu sözü de öyle:

"Ellerini göğe uzatır ve Yâ rab, yâ rab der."[11]

Böyle daha nice sözleri vardır ki, sayısını ancak Allah bilir. Bütün bu sözleri, Rasûlullah (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)'in Allah’tan dini tebliğ eden o peygamberin, Allah Subhânehû'nun arş üzere ve göğün üstünde olduğu itikadını, davet ettiği ümmetine bildirdiği hususunda zarurî ilimlerin en zarurisi olarak yakini bir bilgi ifade eden lâfzi ve manevî mütevâtirlerin başta gelenlerindendir. Aynı zamanda Allah, şeytanların fıtratını değiştirdiği kişiler dışında, diğer arap ve acem bütün milletleri hem cahiliyye, hem İslâm çağlarında bu fıtrat üzere, yani Allah’ın gökte olduğu düşüncesi üzere yaratmıştır.

Selefin bu konudaki sözleri de, bir araya toplandığında yüzlerce veya binlerce sayfa tutacak kadar çoktur.

Sonra ne Allah'ın kitabında, ne Rasûlullah (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)'in sünnetinde ve ne de bu ümmetin selefinden gelen nakillerde, yani ne sahabenin, ne onlara ihsan ile tâbi olanların, ne ihtilâf ve hevaların çoğaldığı çağa yetişen imamların sözlerinde, bu esaslara ne nas olarak, ne zahir olarak ters düşen tek bir harf dahi yoktur.

Onlardan hiçbiri: “Allah gökte değildir", “Arş üzere değildir", "Zâtıyla her yerde mevcuttur", "O'nun açısından bütün mekânlar aynıdır", “Ne âlemin ne dışında", "Ne muttasıl (bitişik), ne munfasıl (ayrı)dır", "O'na içindedir, parmak vesaire ile hissi işarette bulunulmaz" dememiştir. Aksine Câbir b. Abdullah' tan gelen sahih hadiste Rasûlullah, Arafat gününde, o büyük hutbesini verdikleri zaman, hazır bulundukları en büyük topluluk içerisinde, "tebliğ ettim mi?" buyuruyor, sahabe de, "evet" diyorlardı. Bunun üzerine parmağını göğe kaldırıyor, sonra onlara çeviriyor[12] ve Allah’ım şahit ol" buyuruyor, bunu defalarca tekrar ediyordu.[13] Onun bu tür göğe işaretleri çoktur.


 1. Buhari, Namaz, 349; Müslim, Iman, 259/162; Ahmed, 3/148. Enes (Radıyallâhu anh)'dan rivayet edilmiştir.
 2. Buhari, Vakitler, Müslim, Mescidler, 210/632; Nesai, Namaz, 485; Ahmed, 2/257. Ebu Hureyre'den rivayet edilmiştir.
 3. Buhârî, Meğazî, 4351; Müslim, Zekât, 144/1064; Ahmed, 3/4. Ebu Said el-Hudri (Radîyallâhu anh)'dan rivayet edilmiştir.
 4. Ebû Dâvûd, Tib, 3892; Ahmed, 6/21. Ebu Davud Ebu Derda'dan Ahmed ise Fudale b. el-Ubeyd'den rivayet etmiştir.
 5.  Ahmed, 1/206; Ebu Dâvud, Sünnet 4723; İbn Mâce, Mukaddime, 193. Hadisin Ebu Davud'daki rivayetin tamamı şöyledir:
Abdullah bin Abbas'tan (rivayet edilmiştir); dedi ki: Ben Bathâ'da, aralarında Rasûlullah’ın da bulunduğu bir cemaat içerisinde idim. O sırada yanlarından bir bulut geçti de ona bakmaya başladılar. (Derken Hz. Peygamber) “Bunun ismi nedir?" diye sordu, onlar da: "Sehap (bulut)tur." dediler. “Müzn" de" (der misiniz)? diye sordu (Evet) dediler. “Anân da" (der misiniz)?" diye sordu. “Anân da (deriz), cevabını verdiler.
(Ebû Davud der ki: Ben bu hadisi bana rivayet eden (şeyhimden) Anân kelimesini pek iyice sağlam olarak tesbit edemedim.)
(Hz. Peygamber sorularına devam ederek) "Yerle gök arasındaki uzaklığı biliyor musunuz?" dedi. “(Hayır) bilmiyoruz, dediler. (Bunun üzerine): "Bu ikisi arasındaki uzaklık yetmiş bir, yetmiş iki yahut da yetmiş üç sene (lik) dir. Sonra (bu göğün) üstünde aynen bunun gibi bir gök daha vardır." buyurdu. (Onun üstünde bir daha onun üstünde bir daha diyerek) nihayet yedi (kat) gök saydı ve: "Sonra yedincinin üstünde üstü ile altı arası(ndaki mesafe) iki gök arası kadar (olan) bir deniz vardır. Sonra bu denizin üstünde sekiz dağ keçisi (şeklinde sekiz melek) bulunmaktadır. (Onların her birinin) tırnaklarıyla diz kapakları arası iki gök arasındaki (mesafe) kadardır. Sonra onların sırtlarında altı ile üstü arası iki gök arası kadar olan Arş bulunmaktadır. Sonra yüce Allah da onun üstündedir" (buyurdu.)
 6. Müslim, Mesâcid, 33/537
 7. Buharî, Tevhid, 7553, 7554; Müslim, Tevbe, 14-16/2751; İbn Mâce, Zühd, 4295; Ahmed, 2/242. Ebu Hureyre'den rivayet edilmiştir.
 8. İbn Mâce, Zühd, 4262; Ahmed, 2/364. Ebu Hureyre'den rivayet edilmiştir.
 9. Tehzibu Tarihi İbn Asakir, 3/124; Suyuti, el-Camiu's-Sağir, 1/8 (19).
 10. Tirmizi, Daavât, 104; Ebu Dâvûd, Vitr, 23 (Salat, 358); İbn Hanbel, V/438, VI/314
 11. Müslim, Zekât, 65; Tirmizî, Tefsir Sûre, 2, 36
 12. Rasûlullâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) bunu, Allah'ı onlara karşı kendisine şahit tutmak için yapıyordu. (el-Hattâbî ö. 388 hicri) Meâlimu's-Sünen, (Ebu Dâvûd serhi). Ebû Dâvud, 11/462, dipnot/1
 13. Hadis için bkz: Ebu Dâvûd, Menâsik, 56; İbn Mâce, Menâsik, 84
Muhammed bin Abdulvehhab (Rahîmehullah) şöyle der: Muvahhidlerin avamından olan bir kimse bu müşriklerin âlimlerinden bin tanesine galip gelir! Tıpkı Yüce Allah’ın şöyle buyurduğu gibi: “Bizim ordularımız kesinlikle galip gelecektir.”  (Saffat: 173) Yüce Allah’ın ordusu, kılıç ve mızraklar ile galip oldukları gibi hüccet ve lisan ile de galiptirler. Asıl korkması gereken kişi, bu yolda yürüdüğü halde beraberinde (ilimden) bir silahı olmayan muvahhiddir. (Cevahiru’l Mudiyye Sayfa:35, Muvahhid Yayınları)

 

Related Topics

  Konu / Başlatan Yanıt Son İleti
30 Yanıt
7448 Gösterim
Son İleti 05.02.2021, 02:54
Gönderen: Izhâr'ud Dîn
0 Yanıt
980 Gösterim
Son İleti 19.03.2019, 19:35
Gönderen: Sırât-ı Müstakîm
0 Yanıt
172 Gösterim
Son İleti 20.01.2021, 22:37
Gönderen: Teymullah
1 Yanıt
140 Gösterim
Son İleti 16.02.2021, 23:52
Gönderen: Tevhid Ehli
0 Yanıt
62 Gösterim
Son İleti 18.02.2021, 23:26
Gönderen: Tevhid Ehli