Darultawhid

Gönderen Konu: BÜYÜK HAMA FETVASI - İBNU TEYMİYYE (RAHMETULLAHİ ALEYH)  (Okunma sayısı 387 defa)

0 Üye ve 2 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimiçi Sırât-ı Müstakîm

  • Özel Üye
  • Üye
  • *
  • İleti: 53
  • Değerlendirme Puanı: +0/-0


BÜYÜK HAMA FETVASI[1]

الفتوى الحموية الكبرى

Şeyh’ul İslam İbnu Teymiyye (Allah O'na rahmet etsin)
(661-728H)

(Türkçe Terc. Mecmu'u'l Fetava 4/431-550, Daru'l İman Yayınları)


Allah'ın Arş'a istivası:

Bütün hamdler yalnızca Allah'a mahsustur. Kendinden sonra hiçbir peygamber gelmeyecek olan Resûlullah'a da salât ve selâm olsun.

Şeyhülislâm, büyük âlim Takıyyuddîn Ahmed b. Abdilhalim b. Abdisselâm İbn Teymiyye (Rahmetullahi Aleyh)'e şu soru soruldu:

“Rahman Arş'a istiva etti” (Taha, 5)

“Sonra Arş'a istiva etti” (A'raf 54; Yunus 3; Ra'd 2; Furkan 59; Secde 4; Hadid)

“Sonra duman halindeki göğe (doğru) istiva etti” (Fussilet, 11)


Ayetleri ile benzeri sıfat âyetleri ve

“Adem oğullarının kalbleri Rahmân'ın parmaklarından ikisi arasındadır”[2]

“Cebbar ayağını cehenneme koyar”[3]

Hadisleri ve benzeri sıfat hadisleri hakkında âlim zatların görüşü nedir, acaba ne söylüyorlar, bu konuda geniş açıklama yapın, inşaAllah hepimiz ecre nail olalım.”

Cevap: Âlemlerin Rabbi Allah'a hamdolsun. Bizim bu konuda sözümüz Allah ve Resûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ne söylediyse odur. Muhacir ve Ensâr'dan ilk müslümanların, onlara ihsan ile tâbi olanların, hidâyet, akıl ve bilgi sahibi oldukları müslümanların icmâı ile sabit bu nesli takib eden diğer hidâyet imamlarının söyledikleri ile aynıdır. Gerek bu konuda, gerekse diğer (itikâdî) konularda herkesin söylemesi vâcib olan da budur. Çünkü Allah Subhanehu, Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)'i, insanları karanlıklardan aydınlığa çıkarmak, yani Rablerinin izniyle aziz ve hamîd zâtının yoluna sevketmek için göndermiş, onu, izniyle bu yolun davetçisi kıldığına, aydınlatıcı bir lâmba eylediğine şahitlik etmiş ve ona şöyle söylemesini emretmiştir:

“De ki: işte benim yolum budur, ben ve bana uyanlar Allah'a (bu yolda) basiret üzere davet ediyoruz” (Yusuf, 108).

Hz. Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem), Allah’ın kendisi aracılığıyla insanları karanlıklardan aydınlığa çıkardığı nur saçan kandildir. İnsanların ihtilâf ettiği konularda aralarında hüküm vermesi için kendisine kitabı hakla indirmiştir. Peygamber de dinî konularda anlayamadıkları hususları gönderdiği kitaba ve hikmete (sünnete) havale etmelerini insanlara emretmiştir ve Allah’ın yoluna, O'nun izniyle basiret üzere davet etmiştir. Nitekim Allah hem onun için, hem ümmeti için dinlerini kemâle erdirdiğini, onlar üzerine nimetini tamamladığını haber vermiştir. İşte bütün bu ve başka beyanlar hesaba katıldığında böyle bir peygamberin Allah’a iman ve Allah’ı bilme hususunu karışık ve şüpheli bırakması, Allah için vacip olan esmâ-i hüsnâyı ve yüce sıfatları, O'nun hakkında caiz ve mümteni olan şeyleri açık seçik belirtmemesi aklen de, dinen de imkansızdır.

Çünkü bunu bilmek dinin temeli ve hidayetin esasıdır. Gönüllerin kazanacağı, canların elde edeceği, akılların kavrayacağı en gerekli ve en faziletli şeydir. Artık nasıl olur da böyle bir kitâb, böyle bir resul, diğer peygamberlerden sonra gelen ve Allah'ın yarattıklarının en faziletlisi olan böyle bir peygamber bu konuyu gerek inanç, gerek ifade bakımından hakkıyla edâ etmiş olmaz?

Yine Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ümmetine nasıl abdest bozacaklarına varıncaya kadar her şeyi öğretmiş ve şöyle demiştir:

“Sizi gecesi gündüzü gibi apaydın doğru yol üzere bıraktım, imdi ondan sapan mutlaka helak olur”[4]

Sahih hadislerin bir diğerinde de şöyle demiştir:

"Allah'ın gönderdiği her peygamberin, ümmetini onlar için hayır olarak bildiğine yönlendirmesi ve onlar için şerr olarak bildiğini yasaklaması bir vazifedir."[5]

Ayrıca Ebu Zer şöyle demiştir:

“Resûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) vefat ettiğinde gökte iki kanadını çırpan bir kuş hakkında bile bize bilgi vermiştir."[6]

Ömer İbnü'l-Hattab da şöyle demiştir:

“Resûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) içimizde iken kalkıp bir yere durdu, ilk yaratılıştan başlayıp nihayet ehl-i cennetin cennetteki makamlarına, cehennem ehlinin cehennemdeki yerlerine girişine kadar her şeyi anlattı. Bütün bu anlatılanları kimimiz ezbere biliyor, kimimiz ise unutmuştur”[7]

Dinde onların küçük de olsa menfaatlerine olan her şeyi öğretmiştir. Öyleyse dillerinin virdi, kâlplerinin itikadı olacak şeyleri, âlemlerin Rabbi olan Allah hakkında söyleyecekleri, inanacakları hususları onlara öğretmemiş olması düşünülemez. Çünkü onların söyleyecekleri bu sözler, inanacakları bu itikadlar, bilinmesi bütün bilişlerin gayesi; ibâdet edilmesi, maksatların en yücesi ve bütün arzuların sonu olan Allah bilgisidir. Evet bu bilgi peygamberi çağrıların özü, ilâhî risâlet ve rabbani ülkünün zübdesidir, O halde nasıl olur da kalbinde en ufak bir imân ve hikmet tutamağı olan bir kimse, Resûlullah'ın bu konuyu tamamiyle açıklamamış olabileceğini düşünebilir? Peygamber bunu tamamiyle açıklamış olduğuna göre bu sefer yine nasıl düşünülebilir ki, ümmetinin en hayırlıları ve en faziletli nesli olan sahabe bu konuda kusur etmiş, eksik anlamış ve anlatmış olsunlar?

Aynı şekilde bu faziletli nesillerin, yani Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)'in gönderildiği nesil ile onları takib eden, sonra onları takib eden neslin bu konuda apaçık hakkı bilmemiş ve söylememiş olması da imkansızdır. Çünkü bunun karşıtı, ya bilmemiş ve söylememiş olmak, ya da hak olmayana inanmak, doğru olmayanı söylemek demektir ki, her ikisi de mümtenîdir.

Birincisini ele alalım: Kalbinde ufak bir canlılık ve azıcık bir ilim arzusu veya ibâdet iştiyakı olan herkesin en ulvi amacı ve en büyük gayesi bu konuyu araştırıp sormak, hak olanı bilmeye çalışmaktır. Tabiî ki, inanması gereken kendisine açıklanacaktır, Rabbin ve sıfatlarının keyfiyyeti değil!

Sağlıklı gönüller bu hususu bilmeyi arzu ettiği kadar başka bir hususu bilmeyi arzu etmeyeceklerdir. Bu husus fıtrat-ı vecdiyye (vicdani fıtrat) ile bilinen, yaşanan bir olaydır. Madem ki bu bir fıtrat gereğidir, artık nasıl olur da aynı fıtrat, o üç nesilde gelmiş geçmiş efendilerimizde gereğini yerine getirmemiş olabilir? Bu, en aptal, Allah'tan en çok yüz çeviren, dünyâya alabildiğine dalmış gafil insanlarda bile nerdeyse meydana gelmezken, o efendilerimizde nasıl meydana gelebilir?

Hak olmayana inanmaları veya hak olmayanı söylemelerine gelince, hiçbir müslüman ve hiçbir akıl sahibi onlardan böyle bir şeyin vâki olabileceğine inanmaz.
 1. Bu fetvaya el-Hameviyyetü'l-Kübra adı  verilir. Çünkü müellifin daha önce yazdığı el-Hameviyyetü's-Suğra isimli risalesinin ilaveli tekrarıdır. (Derleyenin notu).
 2. Müslim, Kader, 17/2654; Tirmizi, Kader, 2140. Tirmizi dedi ki: Bu hadis hasendir. Bu konu hakkında Abdullah b. Amr b. As Radiyallahu Anh'dan da rivayet vardır. Ayrıca bkz: Ahmed, 2/168. Tirmizi dışında hepsi Abdullah b. Amr. b. As'tan, Tirmizi ise Enes'ten rivayet etmiştir.
 3. Buhârî, Tefsir, 4849 4850; Müslim, Cennet, 36/2846; Tirmizi Cennetin Özellikleri, 2557. Tirmizi dedi ki : Hadis, hasen-sahihtir. Ayrıca bkz: Ahmed, 2/369. Hadis Ebu Hureyre Radiyallahu Anh'dan rivayet edilmiştir.
 4. İbn Mâce, Mukaddime, 43; Ahmed b. Hanbel, Müsned, 4/126. İrbad b. Sariyeden rivayet edilmiştir.
 5. Müslim, İmare, 46; Neseî, Biat, 25
 6. Ahmed b. Hanbel, Müsned, 5/153, 162; Taberani, el-Kebir, 1647. Heysemi Mecmau'z-Zevaid (8/266)'da şöyle demiştir: İmam Ahmed ve Taberani rivayet etmiştir. Taberani'nin ravileri, Muhammed b. Abdullah b. Yezid el-Mukri dışında sahih hadis ravileridir. O ise sikadır.
 7. Buhârî, Yaratılışın Başlangıcı, 3192
Muhammed bin Abdulvehhab (Rahîmehullah) şöyle der: Muvahhidlerin avamından olan bir kimse bu müşriklerin âlimlerinden bin tanesine galip gelir! Tıpkı Yüce Allah’ın şöyle buyurduğu gibi: “Bizim ordularımız kesinlikle galip gelecektir.”  (Saffat: 173) Yüce Allah’ın ordusu, kılıç ve mızraklar ile galip oldukları gibi hüccet ve lisan ile de galiptirler. Asıl korkması gereken kişi, bu yolda yürüdüğü halde beraberinde (ilimden) bir silahı olmayan muvahhiddir. (Cevahiru’l Mudiyye Sayfa:35, Muvahhid Yayınları)

Çevrimiçi Sırât-ı Müstakîm

  • Özel Üye
  • Üye
  • *
  • İleti: 53
  • Değerlendirme Puanı: +0/-0
Selefin yolu ve halefin yolu :

Bu konuda onlardan ve onların söylediklerinden söz etmek bu fetvanın hacmini kat kat aşar. Araştırıcılar bunu bilirler. Bunlara göre, sonra gelenlerin, seleften daha bilge olmaları olası birşey değildir. Nitekim selefin kadrini bilmeyen, hatta Allah'ı, Resulünü ve O'na iman edenleri emredildiği üzere hakkıyla tanımayan bazı kalın kafalılar, “Selefin yolu daha selâmetli, halefin yolu daha bilgece ve hikmetlidir” diyorlar. Her ne kadar kimi âlimler bu sözü söylemekle bazan doğru bir mânâ kasdetmiş olabilirlerse de bu söz, genelde selefi, Allah'ı ve Resulünü lâyık şekilde tanımayan kalın kafalıların dilinde bu bozuk anlamı taşımaktadır.

Yani haleften şu filozofların ve felsefe yolunu izleyenlerin yolunu ve metodunu, selefin yoluna üstün tutan bu bid'atçılar, şöyle zannettikleri için bu sözü söylemektedirler: Selefin metodu, anlamaksızın Kur’an’ın ve hadisin salt lafızlığına inanmaktır. Onlara göre selef tıpkı Allah’ın hakkında şöyle buyurduğu ehl-i kitap ümmiler gibidir:

“Onlardan (ehl-i kitabtan) bazı ümmiler vardır ki kitabı bilmezler, sadece bazı kuruntular taşırlar” (Bakara, 78)

Halefin metodu ise, çeşitli mecaz ve dil oyunlarına kapılarak nasların hakikatlerinden uzak mânalar çıkarmaktır.

İşte onları bu sözü söylemeye iten şey, bu bozuk zanları ve vehimleridir. Bu sözün özü, İslâm'ı önemsememek demektir. Böylece selefin yoluna iftira etmiş, halefin yolunu doğru saydıkları için sapıtmışlar; selefe iftira ettikleri için onların yolunu bilmediklerini sergilerlerken, halefin yolunu doğrulamakla hem cehaletlerini, hem de sapıklıklarını kanıtlamışlardır.

Bütün bunların sebebi, kâfir yoldaşlarıyla ortak yanları olan bozuk şüpheleri sebebiyle, gerçekte nasların işaret ettiği herhangi bir sıfatın bulunmadığına inanmış olmalarıdır. Aslında bunlar sıfatların olmadığına inanmakta, dolayısıyla da nasların mutlaka ifade ettiği bir mânanın olması kaçınılmaz hale gelmektedir. Lafza inanıp mânayı Allah'a havale etme yolu ile -ki selefin yolu dedikleri yol budur- bir tür zorakilikle lâfızları başka mânalara yormak yolu -ki halefin yolu dedikleri yol da budur- arasında tereddütte kaldılar, bu bâtıl ikilem, aklî fesad ile nakli inkârdan müteşekkil bir tenakuza dönüştü. Çünkü sıfatları nefyederken tüm dayanakları apaçık şeyler sandıkları ve aslında şüphelerden ibaret olan akli hususlardı. Nakli ise tahrif edip söylenenleri yerlerinden oynattılar.

Böylece nazariyeleri yalancı ve inkarcı iki önermeye dayalı olunca, sonuç olarak ortaya şu çıktı: İslâm'da öne geçen ilk müslümanları câhil ve saf gördüler. Onlar avam tabakadan temiz insanlar mesabesinde olup Allah bilgisinin hakikatlerinde derinleşmemişlerdir.  İlm-i ilâhînin inceliklerine ermemiş ümmi bir topluluktur. Faziletli halefin ise bütün bu hususlarda bayrağı hedefe dikmişlerdir.

Gerçekten de insan bu sözü düşünürse, son derece bilgisizce ve hatta sapık bir söz olduğunu görür. Sonradan gelen bu insanlar, hele hele şu halef denince, din konusunda sık sık sarsıntılar geçiren, Allah bilgisi ile aralarında kalın perdeler bulunan, düştükleri hâle, sonuçta nereye vardıklarına vâkıf olan bir zâtın, haklarında:

Ömrüme yemin olsun ki, bütün ilim yuvalarını dolaştım, medreselere göz gezdirdim,

Elini çenesine dayamış düşünen, pişmanlıktan dizini dövenlerden başkasını görmedim,

Dediği kelâmcılar. Bu beyitleri kendilerine temsil getiren, veya yazdıkları kitaplarda benzeri beyitler kaleme alan -ki onların ileri gelenlerinden birisi :

Aklın attığı adımların sonu bukağılara dolanmaktır, âlimlerin bu konuya çok dalması sapıtmaktır.

Ruhlarımız bedenlerimizden ayrı, bir yalnızlık içinde, dünyada elimize geçen azâb ve vebal,
Ömür boyu çalıştık bir şey elde etmedik, toplaya toplaya  'dediler ve denildikleri topladık.

Demektedir- ve kendi sözleriyle kendi aleyhlerine itiraflarda bulunan Kelâmcılar, (bu zât sözünü şöyle bitiriyor)

“Kelâmi ve felsefi metodları düşündüm, onların herhangi bir hastaya şifâ verdiğini, içenlerin susuzluğunu giderdiğini görmedim. En yakın metodun Kur'an'ın metodu olduğunu gördüm. Meselâ isbât âyetleri olarak şu ayetleri okuyabilirsin:

"Rahman Arş'a istiva etti” (Taha, 5)

“Güzel söz O'na yükselir” (Fatır, 10)

Nefy olarak da şu âyetleri okuyabilirsin:

"O'na denk gibisi dahi yoktur"(Şura, 11),

"Bilgice O'nu kavrayamazlar" (Taha, 110)

"Benim geçirdiğim bu tecrübeyi aynen geçiren, benim sonunda anladığımı anlar."

"İçlerinden bir diğeri şöyle der: “Derin bir denize dalmış, meğer İslâm ehlini ve ilimlerini terketmişim, beni nehyettikleri konulara dalmışım. Şimdi eğer Rabbim bana rahmetiyle yetişmezse, halimiz haraptır. Bakın ben anamın itikadı üzere ölüyorum”

Bir diğeri de şöyle der: “Ölüm anında en çok şüphesi olan insanlar kelamcılardır.”

İşte bu kelamcılar selefe muhalefet eder ve iş hakikate bindiği zaman yanlarında Allah bilgisine dair bir gerçek ve marifetullaha dair bir haber bulunmaz. Bu konuda bir kaynağa ve esere de dayanmazlar. Öyleyse bu perdeli, fazilette aşağı, eksik, geriden gelen, şaşkın ve şaşırmış kelâmcılar, nasıl olur da öne geçen ilk müslümanlar olan Muhacir ve Ensâr'dan, onlara ihsan ile tabi olan peygamber varislerinden, Rasûllerin takipçilerinden, hidâyet sancaklarından, karanlıkların lâmbalarından; Allah’ı, isimlerini, sıfatlarını nasıl daha iyi bilebilir, zâti ve âyetleri hakkında daha hikmetli olabilirler? [Bu mümkün değildir. Çünkü] onlar Kitab’ı ayakta tutmuş ve Kitap ile ayakta durmuşlardır. Kitab'ın bahsettikleri ve Kitap ile konuşmuş, kendilerine Allah’ın verdiği ilim ve hikmetle, değil kitapsız ümmetlere, kitaplı ümmetlere bile üstün duruma geçmişlerdir. Marifetlerin gerçeğine, hakikatlerin içyüzlerine vâkıf olmuşlardır. Başkalarının bildiği onların bildiğiyle yanyana getirilse, karşılaştırma yapmak isteyen kimsenin utanacağı ölçüde ilmi genişlik ve derinliğe sahiptirler.

Evet bu ümmetin en hayırlı nesilleri nasıl olur da ilim ve hikmette (Kur'an ve Sünnet'te) ve özellikle Allah'ı, isimlerinin ve âyetlerinin hükümlerini bilmede, kendilerine nisbetle ufak tefek olanlardan daha eksik olabilirler? Ya da felsefecilerin yavruları, Hintlilerin ve Yunanlıların tabileri, mecûsîlerin, müşriklerin, yahudî, hıristiyan, sâbii ve benzeri sapıklık ehlinin varisleri, peygamberlerin varislerinden, Kur'an ve iman ehlinden daha iyi bilebilir Allah'ı?

Bu girişi şunun için yaptım: Bunları kafalarına iyice yerleştirenler, hidayet yolunun nerede olduğunu, birçok müteahhir zâta dalâlet ve hayretin arız olduğunu anlar. Çünkü onlar Allah’ın kitabını arkalarına atmışlar, Allah'ın Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ile yolladığı açık âyetlerden ve hidayetten yüz çevirmişler, ilk müslümanların ve tabiînin yolunu aramayı terkedip, Allah'ı tanıyamadıkları; kendi itirafları, ümmetin şehâdeti, başka birçok delil ve işaret ile bilinen kişilerin ilimlerine talip olmuşlardır. Ben belli bir kişiyi kastetmiyorum. Bütün amacım hem bunların, hem onların hakikatini ortaya koymak ve genel bir karşılaştırma yapmaktır.

Durum bu olunca, bakalım işte Allah'ın kitabı başından sonuna kadar, iste Rasûlü'nün (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) sünneti başından sonuna kadar, işte sahabenin ve tabiinin tüm sözleri başından sonuna kadar, işte imamların sözleri... Bunların hepsi, baştan sona gerek zahirleri ve gerekse nasları ile delalet etmektedir ki, Allah Subhânehû ve Teâlâ en üstün ve en yücedir, her şeyin üstündedir.

Nitekim buyurur ki:

"Güzel söz O'na yükselir, onu da salih amel yükseltir." (Fâtır, 10. Nisa, 158.)

"Ey İsa, seni vefat ettireceğim ve bana yükselteceğim." (Âl-i İmran, 55. Meâric, 4.)

"Gökte olanın sizi yere batırmayacağından emin misiniz." (Mülk. 16.)

"Yoksa siz gökte olanın üzerinize taş yağdıran bir fırtına göndermeyeceğinden emin misiniz." (Mülk, 17.)

"Aksine Allah onu kendine yükseltmiştir." (Nisa, 158.)

"Melekler ve Rûh O'na yükselir." (Mearic, 4.)

"Allah işini gökten yere düzenler, sonra O'na yükselir." (Secde, 5.)

"Üstlerinden, Rabblerinden korkarlar." (Nahl, 5.)

"Sonra Arşa istivâ etti." (A'raf, 54. Yunus, 3. Ra'd, 2. Furkan, 59. Secde, 4. Hadid, 4.)

-Ki bu âyet altı yerde geçer-,

"Rahman Arş'a istivâ etti." (Tâhâ, 5.)

"Firavun dedi: Ey Hâmân, bana yüksek bir kule yap ki sebepler elde edeyim, yani göklerin yollarına erişeyim de Musa'nın ilâhına çıkıp bakayım. Çünkü ben onun yalan söylediğini sanıyorum." (Ğafir, 36-37.)

"O hikmet sahibi, çok övülen (Allah)'tan indirilmiştir." (Fussilet, 42.)

"Rabbinden hak ile indirilmiştir." (En'am, 114.)

Daha bunlar gibi, saymakta bile güçlük çekeceğimiz nice âyet var. Aynı şekilde, burada sayması çok zor olan nice sahih ve hasen hadisler vardır.Meselâ Rasûl (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)'in Rabbine miraç olayı,[1] meleklerin Allah katından inip O'na çıkması kıssası, melekler hakkında aranızda gece gündüz nöbetleşe görev yapıp, gece görev yapanların Rablerine yükselip, daha iyi bildiği halde onlara sizi sorması hadisi[2] böyledir.

Hâriciler hakkındaki sahih hadislerde de:

"Gökte olanın emini olduğum halde, bana güvenmeyecek misiniz, bana göğün haberleri sabah akşam gelir."[3]

Ebû Dâvûd ve başkasının rivayet ettiği Rukye hadisinde de şöyle buyurmuştur:

"Ey gökte olan Allah! Ey Rabbimiz! İsmin mukaddestir, emrin ve işin gökte ve yerdedir, rahmetin göktedir, onu yere lütfet, günahımızı, hatâlarımızı bağışla, Sen iyilerin Rabbi, rahmetinden bir rahmet indir, bu ağrıya şifalarından bir şifa indir."

Rasûlullah (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem:

"Sizden birinizin veya bir kardeşinizin bir şikâyeti olursa “Ey gökte olan Rabbimiz.." desin buyurmuş ve kalanını zikretmiştir.[4]

Ev'âl hadisindeki sözleri de böyledir:

"Arş onun, Allah da Arş'ın üstündedir ve ne halde olduğunuzu bilir."[5]

Sahih hadiste cariyeye söyledikleri de aynı: “Allah nerede?" buyurdular, câriye: "gökte" dedi, “Ben kimim?" buyurdular, "Sen Allah'ın Rasûlüsün" dedi, bunun üzerine, onu âzâd et, çünkü mü'mindir, buyurdular.[6]

Sahih bir hadiste de şöyle geçmektedir:

"Allah mahlûkatı yaratınca Arş'ın üstünde yanına konulmuş bir kitaba rahmetim gazabımı geçti' yazmıştır."[7]

Ruhun kabzı hadisinde de durum aynıdır:

"Nihayet Allah’ın bulunduğu göğe yükseltilir."[8]

Abdullah b. Revaha'nın Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem)'in önünde söylediği ve Peygamberimizin takrir ettiği şu sözünü aktaralım:

"Şehadet ederim ki Allah'ın vaadi haktır ve cehennem kâfirlerin barınağıdır. Arş su üzerinde durmaktadır ve Arş'ın üstünde âlemlerin Rabbi vardır."

Ümeyye b. Ebî-Salt es-Sakafi'nin kendisi ve başkası tarafından Rasûlullah huzurunda okunan ve Rasûlullah’ın güzel bulup: "Şiiri iman etti, kalbi kâfir idi" buyurduğu beyitleri de böyledir.
[9] Ümeyye der ki:

Allah'ı yücelttiler, ki O bu yüceltmeye ehildir. Rabbimiz göktedir, büyüktür O.

İnsanları aşan en yüksek yapıdadır. Ve gök üstünde bir serir (divan) kurmuştur.
Uzun bir serir ki, gözlerin bakışı ona ulaşamaz, berisinde şekil şekil melekler görülür.

Müsned'deki bir hadiste geçen şu sözü de böyledir:

“Allah haya sahibidir, yüce ve cömerttir, kul kendisine el açtığı, ellerini göğe kaldırdığı zaman, onu elini boş çevirmekten haya eder."[10]
Şu sözü de öyle:

"Ellerini göğe uzatır ve Yâ rab, yâ rab der."[11]

Böyle daha nice sözleri vardır ki, sayısını ancak Allah bilir. Bütün bu sözleri, Rasûlullah (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)'in Allah’tan dini tebliğ eden o peygamberin, Allah Subhânehû'nun arş üzere ve göğün üstünde olduğu itikadını, davet ettiği ümmetine bildirdiği hususunda zarurî ilimlerin en zarurisi olarak yakini bir bilgi ifade eden lâfzi ve manevî mütevâtirlerin başta gelenlerindendir. Aynı zamanda Allah, şeytanların fıtratını değiştirdiği kişiler dışında, diğer arap ve acem bütün milletleri hem cahiliyye, hem İslâm çağlarında bu fıtrat üzere, yani Allah’ın gökte olduğu düşüncesi üzere yaratmıştır.

Selefin bu konudaki sözleri de, bir araya toplandığında yüzlerce veya binlerce sayfa tutacak kadar çoktur.

Sonra ne Allah'ın kitabında, ne Rasûlullah (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)'in sünnetinde ve ne de bu ümmetin selefinden gelen nakillerde, yani ne sahabenin, ne onlara ihsan ile tâbi olanların, ne ihtilâf ve hevaların çoğaldığı çağa yetişen imamların sözlerinde, bu esaslara ne nas olarak, ne zahir olarak ters düşen tek bir harf dahi yoktur.

Onlardan hiçbiri: “Allah gökte değildir", “Arş üzere değildir", "Zâtıyla her yerde mevcuttur", "O'nun açısından bütün mekânlar aynıdır", “Ne âlemin ne dışında", "Ne muttasıl (bitişik), ne munfasıl (ayrı)dır", "O'na içindedir, parmak vesaire ile hissi işarette bulunulmaz" dememiştir. Aksine Câbir b. Abdullah' tan gelen sahih hadiste Rasûlullah, Arafat gününde, o büyük hutbesini verdikleri zaman, hazır bulundukları en büyük topluluk içerisinde, "tebliğ ettim mi?" buyuruyor, sahabe de, "evet" diyorlardı. Bunun üzerine parmağını göğe kaldırıyor, sonra onlara çeviriyor[12] ve Allah’ım şahit ol" buyuruyor, bunu defalarca tekrar ediyordu.[13] Onun bu tür göğe işaretleri çoktur.


 1. ]Buhari, Namaz, 349; Müslim, Iman, 259/162; Ahmed, 3/148. Enes (Radıyallâhu anh)'dan rivayet edilmiştir.
 2. Buhari, Vakitler, Müslim, Mescidler, 210/632; Nesai, Namaz, 485; Ahmed, 2/257. Ebu Hureyre'den rivayet edilmiştir.
 3. Buhârî, Meğazî, 4351; Müslim, Zekât, 144/1064; Ahmed, 3/4. Ebu Said el-Hudri (Radîyallâhu anh)'dan rivayet edilmiştir.
 4. Ebû Dâvûd, Tib, 3892; Ahmed, 6/21. Ebu Davud Ebu Derda'dan Ahmed ise Fudale b. el-Ubeyd'den rivayet etmiştir.
 5.  Ahmed, 1/206; Ebu Dâvud, Sünnet 4723; İbn Mâce, Mukaddime, 193. Hadisin Ebu Davud'daki rivayetin tamamı şöyledir:
Abdullah bin Abbas'tan (rivayet edilmiştir); dedi ki: Ben Bathâ'da, aralarında Rasûlullah’ın da bulunduğu bir cemaat içerisinde idim. O sırada yanlarından bir bulut geçti de ona bakmaya başladılar. (Derken Hz. Peygamber) “Bunun ismi nedir?" diye sordu, onlar da: "Sehap (bulut)tur." dediler. “Müzn" de" (der misiniz)? diye sordu (Evet) dediler. “Anân da" (der misiniz)?" diye sordu. “Anân da (deriz), cevabını verdiler.
(Ebû Davud der ki: Ben bu hadisi bana rivayet eden (şeyhimden) Anân kelimesini pek iyice sağlam olarak tesbit edemedim.)
(Hz. Peygamber sorularına devam ederek) "Yerle gök arasındaki uzaklığı biliyor musunuz?" dedi. “(Hayır) bilmiyoruz, dediler. (Bunun üzerine): "Bu ikisi arasındaki uzaklık yetmiş bir, yetmiş iki yahut da yetmiş üç sene (lik) dir. Sonra (bu göğün) üstünde aynen bunun gibi bir gök daha vardır." buyurdu. (Onun üstünde bir daha onun üstünde bir daha diyerek) nihayet yedi (kat) gök saydı ve: "Sonra yedincinin üstünde üstü ile altı arası(ndaki mesafe) iki gök arası kadar (olan) bir deniz vardır. Sonra bu denizin üstünde sekiz dağ keçisi (şeklinde sekiz melek) bulunmaktadır. (Onların her birinin) tırnaklarıyla diz kapakları arası iki gök arasındaki (mesafe) kadardır. Sonra onların sırtlarında altı ile üstü arası iki gök arası kadar olan Arş bulunmaktadır. Sonra yüce Allah da onun üstündedir" (buyurdu.)
 6. Müslim, Mesâcid, 33/537
 7. Buharî, Tevhid, 7553, 7554; Müslim, Tevbe, 14-16/2751; İbn Mâce, Zühd, 4295; Ahmed, 2/242. Ebu Hureyre'den rivayet edilmiştir.
 8. İbn Mâce, Zühd, 4262; Ahmed, 2/364. Ebu Hureyre'den rivayet edilmiştir.
 9. Tehzibu Tarihi İbn Asakir, 3/124; Suyuti, el-Camiu's-Sağir, 1/8 (19).
 10. Tirmizi, Daavât, 104; Ebu Dâvûd, Vitr, 23 (Salat, 358); İbn Hanbel, V/438, VI/314
 11. Müslim, Zekât, 65; Tirmizî, Tefsir Sûre, 2, 36
 12. Rasûlullâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) bunu, Allah'ı onlara karşı kendisine şahit tutmak için yapıyordu. (el-Hattâbî ö. 388 hicri) Meâlimu's-Sünen, (Ebu Dâvûd serhi). Ebû Dâvud, 11/462, dipnot/1
 13. Hadis için bkz: Ebu Dâvûd, Menâsik, 56; İbn Mâce, Menâsik, 84
Muhammed bin Abdulvehhab (Rahîmehullah) şöyle der: Muvahhidlerin avamından olan bir kimse bu müşriklerin âlimlerinden bin tanesine galip gelir! Tıpkı Yüce Allah’ın şöyle buyurduğu gibi: “Bizim ordularımız kesinlikle galip gelecektir.”  (Saffat: 173) Yüce Allah’ın ordusu, kılıç ve mızraklar ile galip oldukları gibi hüccet ve lisan ile de galiptirler. Asıl korkması gereken kişi, bu yolda yürüdüğü halde beraberinde (ilimden) bir silahı olmayan muvahhiddir. (Cevahiru’l Mudiyye Sayfa:35, Muvahhid Yayınları)

Çevrimiçi Sırât-ı Müstakîm

  • Özel Üye
  • Üye
  • *
  • İleti: 53
  • Değerlendirme Puanı: +0/-0
Sıfatları Reddetmenin Doğurduğu Sonuçlar:

Eğer hak, Kitap ve Sünnet'ten nas veya zahir olarak anlaşılan bu ifadelerde değil de, Kitap ve Sünnet'te bu ibarelerle sabit olan sıfatları nefy ve reddeden bu insanların sözlerinde ise, nasıl olur da Allah Teâlâ’nın, Rasûlullah (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)'in ve ümmetin en hayırlı nesillerinin durmadan nas veya zahir olarak hakkın zıttına şeyler söyledikleri düşünülebilir? Sonra bunlar itikadı vacip olan şeylerin sırrını hiç çözmezler, nas veya zahir olarak hiçbir delâlette bulunmazlar da, İranlıların ve Bizanslıların baldırı çıplakları, Yahudi, Hristiyan ve filozofların veletleri gelir de bu ümmete sahîh akideyi bina eder, her mükellefin, her faziletlinin inanması gerekeni söyleyiverirler!!

Eğer bu tekellüfçü kelâmcıların söyledikleri asıl inanılması gereken inanç olursa -ki onlar bununla birlikte bu itikadı bilmek için sırf akıllarına dayanmışlardır-, ve akıllarının gerektirdiği kıyas metoduyla Kitap ve Sünnet'in nas ve zahir olarak delâlet ettiği her şeyi de reddediyorlarsa, insanların kitapsız ve sünnetsiz olarak terk edilmeleri bu takdirde daha hidâyete sevkedici olur. Hatta Kitab’ın ve Sünnet’in varlığı dinin esâsı açısından sırf zarar demektir.

Gerçekten bunların söylediğine göre işin aslı şudur: Ey âbidler! Allah Azze ve Celle'nin marifetini talep etmeyin, O'na lâyık olan ve olmayan sıfatları Kitap'tan, Sünnet’ten, ümmetin selefinden öğrenmeyin.

Aksine bizzat kendiniz düşünün ve O'na aklınızla lâyık gördüğünüz sıfatları lâyık görün, bu sıfatların Kitap ve Sünnet'te bulunup bulunmadıkları önemli değil, O'nu aklınızla lâyık görmediğiniz sıfatlarla da vasfetmeyin!" (İşte söylemek istedikleri veya sözlerinin sonucu budur).

Bu konuda onlar iki fırkaya ayrılmışlardır: Çoğu, akılla isbât edilemeyen şeylerin reddedilmesi gerektiğini söylerler. Bazısı ise bu konuda tevakkuf edin, - ve aklınızın kıyasının reddettiği ve yeryüzünde yaşayanların hepsinden daha çok ihtilâf ettiğiniz ve mütereddid olduğunuz bu şeyleri reddedin ve anlaşamadığınız zaman onlara müracaat edin! (Sanki Allah’a böyle dedirtmiş oluyorlar ve bu dedirtmeye şöyle devam ediyorlar:) Onlara müracaat edin, çünkü ben sizi onlarla bana kulluk edici kıldım. Şu Kitap ve Sünnet'te akıllarınızın idrâk etmediği şeyleri isbât eden veya aklî kıyasınıza aykırı olarak zikredilenleri – çoğunluğun metodu üzere bu halde olanları? – ise biliniz ki, ben onları indirerek sizi mihnete ve sıkı bir sınava tâbi tutmak istedim. Yoksa sizin için hidâyet olsun veya hidâyeti onlardan elde edin diye değil! Aksine kenarda köşede kalmış sözcüklere, garib sözlere, şâz lâfizlara dayanarak onları çıkartmak için bütün gücünüzü kullanın veya onların bilgisini Allah'a havâle ederek susun. Ama ifade ettiği mânaları düşünmeden sıfatları reddederek böyle yapın diye! İşte bu Kelâmcıların görüşleri üzere gidilirse varılacak sonuç budur, işin aslı buraya dayanmaktadır.

Benim bu söylediklerimi onlardan bir grubun anlam olarak açık bir şekilde söylediğini gördüm. Zaten böyle bir sonuç, o güruh için kaçınılmaz bir şeydir; söylediklerinden, başka bir yere varmak imkânsızdır. Söylediklerinin özü sudur: Marifetullah'a Allah’ın Kitabı ile erişilemez. Rasûl, kendisini peygamber olarak yollayan Allah’ı öğretmek ve bildirmekten uzaktır. İnsanlar anlaşamadıkları zaman anlaşamadıkları şeyleri Allah'a ve Rasûle değil, cahiliyye devrinde sahip oldukları ilkelere, müşrik olan brahman ve filozoflar, mecûsiler ve bazı sâbiiler gibi peygamber münkirlerinin hakem kabul ettiği şeylerin benzeri kaynaklara havale edeceklerdir.

İsterse bu havale, işi tamamen içinden çıkılmaz hâle getirsin, yine böyle yapılacaktır! Elbet iş içinden hiç çıkılmaz hâle gelecektir. Çünkü onlardan her bir grubun hakem kabul ettiği değişik tâğutları vardır. Hâlbuki Allah onlara bütün bu tâğutları reddetmelerini emretmişti. Gerçekten Allah’ın şu sözü bu
Kelâmcıların halini ne güzel yansıtıyor:

"Sana indirilene ve senden önce indirilenlere inandıklarını ileri sürenleri görmedin mi? Tâğut’a inanmamaları kendilerine emrolunduğu halde, Tâğut’un önünde muhakemeleşmek istiyorlar. Hâlbuki şeytan onları büsbütün saptırmak istiyor. Onlara: Allah’ın indirdiğine (Kitab'a) ve Rasûl'e gelin (onlara başvuralım), denildiği zaman, münafıkların senden iyice uzaklaştıklarını görürsün. Elleriyle yaptıkları yüzünden başlarına bir felâket gelince hemen, biz yalnızca iyilik etmek ve arayı bulmak istedik, diye yemin ederek sana nasıl gelirler!" (Nisa, 60-62)

Evet gerçekten bunlar Allah’ın indirdiği Kitab'a ve Rasûle – ki vefatından sonra ona çağırma, sünnetine çağırmakla olur - çağrıldıkları zaman bunlardan yüz çeviriyor ve diyorlar ki: "Tuttuğumuz bu metod sayesinde daha güzel bilgi ve amel (pratik) geliştirmek, akli delillerle nakli delilleri uzlaştırmak istedik."

Sonra, delil adını verdikleri bu şüpheli şeylerin çoğunluğunu, genellikle müşrik ve sâbii toplulukların tâğutlarından veya reddetmekle emrolundukları şu veya bu vârislerinden veya kalpleri benzediği için aynı şeyleri söyleyenlerden almaktadırlar. Allah buyuruyor ki:

"Hayır, Rabbin hakkı için onlar aralarında çıkan anlaşmazlıklarda seni hakem yapıp, sonra da senin verdiğin hükme karşı içlerinde bir burukluk duymadan, tam anlamıyla teslim olmadıkça iman etmiş olmazlar." (Nisa, 65)

"İnsanlar bir tek ümmet idi. Sonra Allah, müjdeleyici ve uyarıcı olarak peygamberleri gönderdi. İnsanlar arasında, anlaşmazlığa düştükleri hususlarda hüküm vermeleri için, onlarla beraber hak yolu gösteren kitapları da gönderdi. Ancak kendilerine kitap verilenler, apaçık deliller geldikten sonra, aralarındaki kıskançlıktan ötürü dinde anlaşmazlığa düştüler. Bunun üzerine Allah iman edenlere, üzerinde ihtilafa düştükleri gerçeği izniyle gösterdi. Allah dilediğini doğru yola iletir." (Bakara, 213)

Biz iyilik olsun, uzlaşma sağlansın istedik" şeklindeki bu sözlerinin ayrılmaz anlamı şudur: Kitab, insanlar için hidâyet olamaz. O hiçbir şeyi açıklamamaktadır; göğüslerdeki dertlere çare değildir, meseleyi aydınlatmıyor anlaşmazlık anında başvurulacak makam olamaz. Sözlerinden zorunlu olarak bu sonucu çıkarıyoruz. Çünkü bu tekellüfçülerin söylediği şey, “Kitap ve Sünnet ne nassı, ne de zahiri ile inanılması vacip olan hakka delâlet etmemektedir" sözüdür. Bir bilgiç palavracı, olsa olsa bunu:

"Hiçbir şey O'na denk olamamıştır." (İhlâs, 4)

"Ona bir adaş (denk) bilir misin!" (Meryem, 65)

Âyetlerinden çıkarabilir ama... Aklı olan herkes bilir ki, kim kalkar da "O'na bir denk bilir misin" âyetinden Allah’ın Arş üzere olmadığını, göklerin üstünde bulunmadığı vs. anlamını çıkarır, halka anlatırsa tövbe iflâh etmez, ya bilmece bulmaca oynamaktadır, ya da karışıklık çıkartmakta, şüphe yaymaktadır, çünkü onlarla apaçık arapça ile konuşmamıştır. Demek ki bu sözün ayrılmaz sonucu şu: İnsanları risaletsiz olarak (onlara peygamber göndermemek) dinlerinin esasları açısından daha iyi olur, çünkü nasıl olsa peygamber gelmeden önceki kaynaklarla, geldikten sonraki kaynaklar değişmiyor. Dolayısıyla peygamberlik gelince onların körlük ve sapıklıklarını artırmaktan başka bir şey yapmamış!!! Subhânallah! Nasıl olmuş da peygamber ve seleften hiçbir zât, bir gün olsun çıkıp, "aman bu âyet ve hadislerin delâlet ettiği mânaları itikâd edinmeyin, kendi kıyas ve ölçülerinizin gerektirdiğine itikad edin", veya “şöyle şöyle inanın, çünkü sizin kendi ölçü ve esaslarınız haktır (!?), Kur'ân ve Sünnet'in zahiri sizinkilere ters düşerse sakın o zahire inanmayın", veya "bakın, eğer akıllarınızın kıyasına uyarsa kabullenin, yok uymazsa tevakkuf edin veya reddedin gitsin" dememiş hayret!!!

Evet Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem), ümmetinin yetmiş üç fırkaya ayrılacağını[1] haber vermiş, olacakları bilmiş ve sonra demiştir ki:

"Size, iyi sarıldığınız takdirde asla sapıtmayacağınız bir şey bırakıyorum. O, Allah'ın kitabıdır."[2]

Yine rivayet edildiği üzere O, firka-i nâciyeyi şöyle açıklamıştır:

“Bugün benim ve ashabımın üzerinde bulunduğumuz yolun aynısını takip edenlerdir."[3]

O adamların söylediklerine göre Rasûlullah: Kimi itikadî konularda Kur'an'a veya Kur'ân'ın delâletine veya Kur'ân'ın mefhumuna veya Kur'an'ın zahirine tutunursa, o kişi sapıktır" demeli değil miydi? "Hidâyet sadece, sizin akıllarınızın ölçülerine, ilk üç nesilden sonra gelen Kelâmcılarınızın ortaya attıklarına -ki bunların aslı tabiin asrının sonlarında türemeye başladı- başvurmakla elde edilir" buyurmalı değil miydi?

Sonra bu sözlerinin, yani sıfatları işlevsiz kılıcı, reddedici sözlerinin asli, yahûdî müşrik ve sapık sâbiilerin öğrencilerinden alınmadır. Çünkü İslâm dünyasında bu sözü, yani Allah Subhanehû ve Teâlâ'nın hakikatte Arş üzerinde olmadığını, istiva'nın istila etmek anlamına geldiği gibi sözleri ilk olarak söyleyen kişi Ca'd b. Dirhem'dir, bu sözleri ondan Cehm b. Safvân almış, açıktan savunmuş, bu sebeple Cehmiyye'nin söylediği bu sözler de ona nisbet edilmiştir. Söylendiğine göre, Ca'd bu sözleri Ebân b. Sem'an'dan almış, Ebân, Lebid b. el-A'sam'ın kız kardeşinin oğlu Talat'tan almış, Tâlût ise Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)'e sihir yapan yahudi Lebid b. el-A'sam'dan almıştır.

Yine denildiğine göre Ca'd b. Dirhem, Harran ehlindendi, Harran ehli içinde de Kenanlıların ve Nemrud dinine inananların kalıntıları -ki bunların sihirbazlıkları hakkında bazı müteahhirinin telifleri vardır- olan birçok sâbii ve filozoflar bulunuyordu. Nemrüd kral demektir ve müşrik Keldanî, sâbii halkın krallarına bu ad verilir. Tıpkı "Kisra" kelimesi gibi ki, İranlıların ve mecûsilerin kralları bu isimle anılır. Aynen, Mısır[4] krallarına "Firavun", Habeşistan krallarına “Necâşi", Yunan krallarına "Batlamyus”, Bizans krallarına "Kayser" demek gibi. Yani bu isimler özel isim değil, cins isimdir.

Sâbiler o zaman, az bir kısmı hariç, şirk üzere idiler. Alimleri de filozoflardı. Ancak bazen müşrik olmayan, Allah'a ve âhiret gününe inanan mü'min bir sabii de olabilir. Nitekim Allah Teâlâ:

"Şüphesiz iman edenler, Yahudiler, Hristiyanlar ve Sabiiler, bunlardan kim Allah'a ve âhiret gününe inanır, iyi işler yaparsa elbet onlara Rabbleri katında mükâfat vardır, onlara korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir." (Bakara, 62)

"Şüphesiz inananlar, Yahûdi olanlar, Sâbiiler ve Hristiyanlardan Allah'a ve ahiret gününe inanıp, salih amel işleyenlerin ecirleri Rabblerinin katındadır. Onlar için artık korku yoktur ve üzülmeyeceklerdir." (Maide, 69)

Fakat sâbiilerin birçoğu veya çoğunluğu kâfir ve müşriktirler. Nitekim Yahudilerin ve Hristiyanların da birçoğu tebdil ve tahrifleri sebebiyle kâfir veya müşrik idiler, yıldızlara tapıyorlar, yıldızların heykellerini dikiyorlardı.

Bunlardan Rab konusunda inkarcı olanlar, O'nun sadece selbî (olumsuz), izafi veya hem selbî hem izafi sifatlara sahip olduğu görüşündedirler. İbrahim (Aleyhisselam) bunlara gönderilmiştir. Meseleye bu açıdan bakılırsa, Ca'd'in o sözlerini bu filozof sâbiilerden almış olduğu ortaya çıkar.

Ebû Nasr el-Farabi de Harran'da kalmış, bütün felsefesini sâbii filozoflardan almıştır. Cehm de aynı felsefeyi almıştır. Bunu İmam Ahmed ve başkası zikretmiştir. İmam Ahmed Sümeniler adı verilen bazı Hind filozofları ile yaptığı tartışmaları anlatırken bundan da söz etmiştir. Sümeniler duyusal bilgiler (maddî ilimler) dışında kalan bütün ilimleri inkâr eden bir topluluktur, işte Cehm' in Yahudilere, sâbiilere[5] ve müşriklere dayanan kültür silsilesi budur. Sapık filozoflar, ya sâbiilerden veya müşriklerden çıkmıştır.

Sonra Rûm ve Yunan kitapları ikinci yüzyılın sonlarında arapçaya çevrilince belâ arttı. Şeytan tarafından sapıkların kalplerine daha önce atılanlara bir yenisi eklendi. Şeytan bu sapıkların kalplerine, onların benzerleri (olan Yahudi, Hristiyan vs.) nin kalbine attığını atmıştı.

Hicrî 3. yüzyılın sonlarına doğru da, selefin Bişr b. Ğıyâs el-Müreysî ve güruhu sebebiyle "Cehmi sözler" adını verdikleri bu sözler yaygınlık kazandı.

Mâlik, Süfyan b. Uyeyne, İbnu'l-Mübârek, Ebû Yûsuf, Şafii, Ahmed, İshâk, Fudayl b. lyâz, Bişr el-Hafi gibi imamlar bunları daima yermişler, sapık olduklarını sık sık tekrar etmişlerdir.

İnsanların ellerinde bugün mevcud olan şu te'viller, yani Ebu Bekr b. Fürek'in Kitâbü't-Tevilat"ında zikrettiği, Ebû Abdullah Muhammed b. Ömer er-Râzi'nin "Te'sisü't-Takdis" adını verdiği kitabında zikrettiği te'villerin çoğunluğu ile, bu zatlardan başka Ebû Ali el-Cübbâi, Abdülcebbar b. Ahmed el-Hemedânî, Ebu'l-Huseyn el-Basri, Ebu'l-Vefâ b. Akil, Ebu Hamid el-Gazzâli gibi birçok zatın kitaplarında, sözlerinde yer yer geçen bazı te'villerle tamamen aynıdır. Gerçi bu zatlardan bazısının sözleri arasında tevilin red ve iptal edildiğine de rastlıyoruz, bazı konularda güzel şeyler de söylemişlerdir.

Ben sadece onların te'vil ettiği şeylerin, Bişr b. el-Müreysi'nin tevilleri ile aynı olduğunu açıklıyorum. Bu söylediğime, Buhâri zamanında yaşamış meşhur imamlardan biri olan Osman b. Said ed-Darimi'nin yazdığı "Kitâbu'r-Redd"i de delildir. Bu kitabını yazmış ve adını (Yalancı inatçının tevhid konusunda Allah'a ettiği iftiraya Osman b. Said'in cevabı anlamında) "Reddu Osman b. Said ala'l-Kâzibi'l-Anid Fimefterâ ala'llâhi fi't-Tevhid" olarak belirlemişti. Bu kitabında, yapılan bu te villeri Bişr el-Müreysi'den olduğu gibi aktarmıştır. O ifadelerden anlaşılmaktadır ki, Bişr el-Müreysi, bu te'viller kendilerine, kendisi ve başkası aracılığı ile ulaşan şu müteahhir kişilerden daha sistemli imiş, nakliyyâtı ve akliyyatı daha iyi biliyormuş. Sonra da Osman b. Said bunları öyle güzel reddediyor ki, akıllı ve zeki bir insan onun bu reddiyesini okursa selefin yolunun hakikatini anlar, onların yolunun haklılığı ve delilli olduğu, onlara muhalefet edenlerin yolunun delilden yoksun bulunduğu gözleri önüne serilir.

Ayrıca hidayet önderleri olan imamların, Müreysi'lerin verilmesinde icma ettiklerini, Hatta çoğunluğunun onları kâfir veya sapık saydıklarını görür ve şu müteahhirinin sözlerine sirayet etmiş olan "tevil etme" görüşünün Müreysi'nin metodunun aynısı olduğunu bilirse, hidâyeti gözü önünde bulacaktır. Elbette bu, Allah'ın hidâyetini murad ettiği kişiler için söz konusudur. (Günahlardan) dönüş ve (kulluk görevine) güç (yetiriş) ancak Allah(ın izni ve inayeti) iledir. Bu fetva, bu konuda daha geniş açıklama yapmaya elvermiyor. Ben sadece işin ilkelerine işaret etmekle yetiniyorum. Akıllı olan harekete geçip düşünür.
 1. Hakim (1/6) bu hadisi Müslim'in şartına göre sahih kabul etse de Zehebi aynı fikri paylaşmamış ve şöyle demiştir: "Müslim, sadece Muhammed b. Amr'i hatta onu başkasına ekleyerek delil getirmiştir. Başka bir yerde de (1/128) bunu kabul etmiştir. Büyük ihtimalle dediklerine karşı gafil davranmış ya da sadece onunla yetinmiştir." Ayrıca bkz: Ebu Davud, Sünnet, 4596; Tirmizi, Iman, 2641. Tirmizi dedi ki: Bu hadis hasen-sahihtir. Ayrıca bkz. İbn Mace, Fitneler, 3991; Ibn Hibban, Fitneler, 6214. Ebu Hureyre'den rivayet etmişlerdir. Her ne kadar hadis hakkında Tirmizi, İbn Hibban ve Hakim sahih dese de hadisin odak noktası Muhammed b. Amr b. Alkame b. Vakkas el-Leysi'dir. Kendisi hakkında - Tehzibu't-Tehzib'de de olduğu gibi - ezberi açısından konuşulmakta ve hiç kimse mutlak olarak onun sika olduğunu söylememiştir. Hafız İbn Hacer de et-Takrib'de vehimleri olan bir saduk’tur" demekten öteye geçmemiştir. Bu makamda zabt yeteneği eklenmeden sadece sıdk/doğruluk bile başlı başına yetmezken bir de vehimleri varsa ne olur varın siz düşünün.
 2.  Tirmizi, Menkıbeler, 3786. Tirmizi şöyle dedi: Bu hadis, hasen-gariptir. Cabir b. Abdullah'tan rivayet edilmiştir. Ayrıca bkz: Muvatta, Kader, 2/89 (3).
 3. Önceki dipnottan önce gelen dipnota bkz.
 4. Diğer bir nüshada "kafir Kıptilerin" şeklindedir.
 5. Diğer bir nüshada "Hristiyanlar" şeklindedir.
Muhammed bin Abdulvehhab (Rahîmehullah) şöyle der: Muvahhidlerin avamından olan bir kimse bu müşriklerin âlimlerinden bin tanesine galip gelir! Tıpkı Yüce Allah’ın şöyle buyurduğu gibi: “Bizim ordularımız kesinlikle galip gelecektir.”  (Saffat: 173) Yüce Allah’ın ordusu, kılıç ve mızraklar ile galip oldukları gibi hüccet ve lisan ile de galiptirler. Asıl korkması gereken kişi, bu yolda yürüdüğü halde beraberinde (ilimden) bir silahı olmayan muvahhiddir. (Cevahiru’l Mudiyye Sayfa:35, Muvahhid Yayınları)

Çevrimiçi Sırât-ı Müstakîm

  • Özel Üye
  • Üye
  • *
  • İleti: 53
  • Değerlendirme Puanı: +0/-0
Selefin Sıfatlar konusundaki Görüşlerini Anlatan Eserler:

Selefin bu konudaki sözleri birçok kitapta mevcuttur. Burada ancak bir bölümünün adını verebiliriz. Meselâ: Lâlakâi'nin "es-Sünen"i İbn Batta'nın "el-ibane" si, Ebû Zerr el-Herevi'nin "es-Sünne"si, Ebû Amr el-Talemenki'nin el-Usul"ü, Ebû Ömer ibn Abdilberr'in sözleri, Beyhaki'nin "el-Esmâü ve's- Sifat"ı, daha önceki âlimlerden Taberâni'nin "es- Sünne"si, Ebu's-Şeyh el-İsfehânî'nin "es Sünne"si, Ebû Abdullah b. Mende el-isfehani'nin "es- Sünne"si, Ebû Ahmed el-Assal el-isfehâni'nin "es-Sünne"si, daha öncekilerden el-Hallal'ın "es-Sünne"si, İbn Huzeyme'nin "et-Tevhid", Ebu'l-Abbâs b. Süreye'nin sözleri, Buhari ve şeyhi Abdullah b. Muhammed b. Abdullah el-Cu'fi gibi birçok zatın Cehmiyyeye yazdığı reddiyeler, daha öncekilerden Abdullah b. Ahmed'in "es-Sünne"si, Ebû Bekr b. el-Esrem'in "es-Sünne" si, Hanbel'in "es-Sünne"si, el-Mervezi'nin "es-Sünne"si, Ebû Dâvûd es- Sicistâni'nin "es-Sünne" si, İbn Ebi Şeybe'nin "es-Sünne"si, Ebi Bekr b. Ebi Asım'ın "es-Sünne"si, Buhâri'nin "Kitâbü Halkı Ef’ali İbâd'ı, Osman b. Said ed-Dârimi'nin "Kitabu'r-Red alâ'l-Cehmiyyesi ve başkalarının kitapları.

Ayrıca "el-Hayde fi'r-Reddi alâ'l-Cehmiyye" sahibi Ebu'l-Abbas Abdülaziz el-Mekki'nin, Nuaym b. Hammad el-Huzai'nin ve daha nicelerinin sözleri, İmam Ahmed b. Hanbel'in;  İshâk b. Rahuye'nin, Yahya b. Said'in, Yahya b. Yahya b. Yahya en-Neysâbûri'nin ve daha önce de Abdullah b. Mübarek gibi zatların sözleri de buna örnektir.

Ayrıca sem'i ve akli birçok delile sahibiz ki, burada hepsini zikretmeye imkân yok.

Bir de ben biliyorum ki, sıfatları reddeden Kelâmcıların mevcud birçok şüpheleri vardır. Benim onların hepsini bu fetvada zikretmem mümkün değildir. Kim onları düşünür ve o kişilerin zikrettikleri şüphelerin açıklanmasını isterse, bu çok basittir. (Bu fetvayı veya saydığımız kitapları ve emsalini okusun veya şunu düşünsün:)

Onların bu sözünün, yani ta'til (sıfatları geçersiz kılma) ve te'vil sözlerinin aslı, müşriklerin, sâbîlerin, yahudilerin talebelerinden alınmış olduğuna göre, artık bir mü'minin, Hatta akıl sahibi bir kişinin, kendilerine gazab edilmişlerin, sapmışların yolunu tutup Allah'ın kendilerine nimet verdiği peygamberlerin, sıddıkların, şehidlerin ve salihlerin yolunu bırakmaktan, gönlü nasıl hoşnut olabilir?!

Allah'ın Zâtı, Sıfatları ve Fiilleri:

Bütün bu konularda söylenecek genel söz, Allah'ı, O'nun ve Rasûlullah'ın nitelediği şekilde nitelemek, öne geçen ilk müslümanların Kur'ân'ı ve hadisi aşmayan nitelemeleri ile nitelemektir.

-Allah kendisinden razı olsun- İmam Ahmed der ki: Allah ancak, bizzat kendisinin ve Rasûlullah'ın nitelediği şeylerle nitelenir. Kur'ân ve hadis aşılmaz.

Selefin mezhebi de O'nu, aynı şekilde, kendisinin ve Rasûlü'nün vasfettikleri ile vasfetmek, tahrife, ta'tile, keyfiyet belirtmeye ve temsile gitmemektir. Biliyoruz ki, Allah'ın kendisini vasfettiği bu tür anlatımların hepsi haktır. Bunlar bilmece ya da akli oyunlar olmaktan uzaktır. Bu nitelemelerin anlamı, tıpkı konuşan kişinin maksadının, söylediği sözlerden anlaşılması gibi anlaşılır ve bilinir. Hele hele bu konuşan, söylediğini en iyi söyleyen bir kişi, ilmi açıklamada en fasih bir insan, seksiz şüphesiz en iyi açıklayan, tanımlayan, delâlet ve irşadda bulunan bir peygamber ise, elbet amacını en anlaşılır bir biçimde anlatacaktır.

Bu vasıflarla birlikte Allah, aynı zamanda kendisine değil benzer, benzer gibisi bile olmayan, isim ve sıfatları ile birlikte zikredilen, zâtında ve fiillerinde asla benzeri olmayandır. Yine yakinen biliriz ki, O'nun hakikaten bir zâtı, hakikaten fiilleri, hakikaten sıfatları vardır. Bununla birlikte O'na, sıfat ve fiillerinde şu veya bu biçimde benzeyecek hiçbir şey yoktur. Allah eksikliği ve sonradan olmayı gerektirecek her şeyden, hakikaten münezzehtir. Çünkü O, daha üstünde hiçbir gaye olmayan en üstün kemal'in sahibidir. Yok olması muhal olduğu için, sonradan olması da muhaldir. Sonradan olmak, önce yok olmayı gerektirdiği, bir oldurucuya ihtiyaç gösterdiği, O'nun varlığı ise binefsihi vacibü'l-vücûd (varlığı zorunlu) olduğu için, sonradan var olmamıştır.

Selefin görüşü ta'til (sıfatları geçersiz saymak) ile temsil (sıfatlara benzer ve denk kabul etmek) arası bir görüştür. Onlar Allah'ın zâtına, yarattığı şeylerin zatlarından bir eş koşmadıkları gibi, sıfatlarını da yarattığı şeylerin sıfatlarına denk tutmazlar. Aynı zamanda O'ndan, kendisinin ve Rasûlü'nün vasfettiği sıfatları nefyederek Esmâ-i Hüsnâsını, yüce sıfatlarını işlevsiz kılmaz (ta'til etmez)lar. ifadeleri yanlış yorumlamaz, tahrif etmezler. Allah'ın isim ve âyetlerini inkâr yönüne gitmezler.

Tatil ve temsile sapan topluluklardan her biri, aslında hem ta'tile, hem temsile sapmışlardır . Şöyle ki, ta'til görüşünü benimseyenlerin Allah'ın isim sıfatlarından anladıkları, yaratıklara uygun olan anlamlardır. Daha sonrada kalkıp bu anladıklarını, ifadelere yükledikleri bu mefhumları reddetmeye başladılar. Dolayısıyla hem ta'tile, hem de temsile saplandılar. Yani önce temsile saptılar, sonra da ta'tile. Evvelâ Allah'ın isim ve sıfatlarından anlaşılan ile mahlukatının isim ve sıfatlarından anlaşılanı birbirine benzer ve denk görme hareketleri, sonra da Allah'ın müstahak olduğu, zât-ı subhanisine layık olan isim ve sıfatların ta'tili ve reddi hareketleri.

Çünkü, diyorlar, Allah Arş üzerinde olsaydı, ya Arş'tan büyük veya küçük, yahud da Arş'a eşit olması gerekirdi. Halbuki hepsi muhaldir, vesaire vesaire... Onlar böyle diyorlar. Çünkü, “Allah'ın Arş üzere olmasını" herhangi bir cismin diğer bir cismin üzerinde olması gibi bir oluş şeklinde anlıyorlar. Böyle olunca da, yok büyük olması, yok şöyle, yok böyle olması gerekir diyorlar. Aslında "Allah Teâlâ'nın celâline lâyık ve sadece O'na mahsus bir istiva söz konusudur” dediğimiz zaman ise, bizim bu sözümüzden "o batıl lazımlar”, reddedilmesi gereken ve diğer cisimler için kaçınılmaz olan lâzımı şeyler icab etmez. Onların sözleri, temsile sapan birinin, "alemin bir yapıcısı varsa, ya cevher veya arazdır ki, ikisi de muhaldir: ya cevher veya arazdır, çünkü cevher ve araz olmayan bir varlık yoktur" demesi ile aynıdır. Aynı şekilde "eğer Arş'a istiva etmişse, o halde bu istiva insanın divana kurulması veya gemiye oturmasına benzer bir şey olur, çünkü başka türlü bir istiva bilinmiyor demesi de bu kabildendir. Şüphesiz her ikisi de[1] temsile sapmış, Allah'ı mahlûkatı gibi düşünmüş, Allah'ın kendisini vasfettiği şeyleri tatil etmiş, boşa çıkarmıştır. Birincisi hakiki istivânın bütün isimlerini reddetmiş, yani istivâyı tümden ta'til etmiş, ikincisi de mahlukatın özelliklerinden olan bir istiva anlayıp bunu kabul etmiştir.[2]

Tartışmayı kesecek söz, vasat (orta) ümmetin üzerinde bulunduğu sözdür. Allah'ın celaline lâyık ve sadece O'na mahsus bir istiva ile istivâ ettiğini söylemek ve böyle söylemenin aynen "O her şeyi bilendir. O her şeye kadirdir, o işitendir, görendir vs." demek gibi olduğunu ikrar etmektir.

Bunu ikrar etmek, nasıl ki O'nun ilminin ve kudretinin, yaratıkların ilim ve kudretlerinin sahip olduğu arazi özelliklere sahip olduğunu söylemek demek değilse, yani böyle bir şeyi mümkün ve caiz kılmazsa, aynı şekilde o Sübhân da Arş üzeredir. O'nun Arş üzere olması bir yaratığın bir yaratık üstünde olması gibi olmadığından yaratıklara mahsus üstte oluşların gerektirdiği özellikleri gerektirmez.

Şunu bil ki, ne bedihî akıl açısından, ne sahih nakiller yönünden selefi yola aykırı düşünmeyi gerektirecek hiçbir şey yoktur. Fakat burası hak etrafında dolaşan şüpheleri cevaplamanın yeri değildir. Kim kalbinde bulunan bir şüphenin giderilmesini isterse, gerçekten bu basit ve kolaydır.

Dahası Kitab'a, Sünnet'e ve Ümmetin selefine muhalefet eden te’vilciler, karmakarışık bir durumdadırlar. Çünkü ru'yeti inkâr edenler, bunu aklın kabul etmediğini, dolayısıyla ru'yeti te'vil etmek zorunda kaldıklarını iddia ediyorlar. Allah'ın kudretinin ve ilminin olmasını, kelâmının yaratılmamış (gayr-ı mahlûk) olmasını vs.  muhal görenler bunu aklın muhal gördüğünü, mecburen tevil ettiğini söylüyorlar. Hatta bedenlerin haşredilmesi hakikatini, cennette hakiki yeme ve içmenin bulunmasını inkâr edenler de vardır. Bunlar aklın bunu muhal gördüğünü, dolayısıyla te'vil etmek zorunda kaldıklarını savunuyorlar. Allah'ın Arş'ın üstünde olamayacağını savunanlar da, bunu aklın muhal gördüğünü ve zorunlu olarak te vil ettiklerini öne sürüyorlar.

Aklın neyi muhal görüp neyi görmediği konusunda hiçbirinin genelgeçer bir kurallarının olmayışı, bunların söylediklerinin fasitliği konusunda yeterli bir delildir. Hatta onlardan bazısının “akıl bunu muhal görür" dediği şey hakkında, bir diğeri, “akıl bunu caiz veya vacib görür" iddiasında bulunmuştur.

Kitap ve Sünnet'in acaba hangi akılla tartılacağını bir bilsem! Allah İmam Mâlik b. Enes'ten razı olsun, diyor ki: "Demek bize birbirinden daha iyi tartışma yapan yeni insanlar geldikçe Cibril'in Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)'e getirdiklerini bunların tartışmasına uyup terk edeceğiz öyle mi?"

Bunların Birbirleri ile Reddi:

Bunların her birinin sözü diğerinin sözü ile birkaç yönden geçersizdir.

Birincisi, aklın muhal görmemesi,

İkincisi, mevcut nasları te'vile imkân olmayışı,

Üçüncüsü, (bu hususların tevkifi ve taabbudî olması, yani) Rasulullah (sallallâhu aleyhi ve sellem)'in bu hususları, tıpkı beş vakit namaz veya Ramazan orucu gibi zarurî ve tartışmasız hususlar olmak üzere getirdiği bilinmektedir.

Onları bu konumlarından ayıran te’vil ile, Karmatî ve Bâtınilerin hac, namaz, oruç ve peygamberlik makamının getirdiği sair ibadetleri te’vil etmeleri aynı mesabededir.

Dördüncüsü, doğru düşünen aklın, naslarda sözü edilen şeylerle çatışmadığının açıklanmasıdır. Her ne kadar) naslarda aklı idrakten aciz bırakan bazı tafsilat olsa bile, akıl onları mücmel olarak bilecektir. Daha başka yönler de vardır ve bu yönler, ileri gelen büyüklerin, aklın bütün ilahiyat konularında yakine (kesinliğe) ulaşamayacağını itirafları ile de destek kazanmaktadır.

Durum böyle olduğuna göre, bunların ilmini, olduğu gibi kabul edip peygamberlik makamından almaktır. Allah Teâlâ’nın Muhammed (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)'i hidayet ve hak din ile, bu dini bütün dinlerin üstüne çıkarmak için göndermiş olduğu mü'minler tarafından bilinmektedir. Zaten Allah şahit olarak buna yeter. Peygamber de Allah'ın kendisine haber verdiği "Allah'a ve âhiret gününe iman" hususunu açıklamıştır.

Allah'a ve ahiret gününe iman ise mebde' ve meâda imanı içine alır, bu ise yaratma ve diriltmeye imandır. Nitekim bu husus şu âyette bir arada zikredilir:

"İnsanlardan Allah'a ve ahiret gününe iman ettik diyenler vardır. Halbuki onlar hiç de inanmış değillerdir." (Bakara,8)

Yine buyurur ki:

"Sizin yaratılmanız ve diriltilmeniz tek bir nefisten yaratılması) gibidir." (Lokman, 28)

Yine buyurur ki:

"Başta yaratan O'dur, sonra tekrar yaratacak."(Rum, 27)

Ayrıca Allah Teâlâ, Rasûlü'nün dili üzere de "Allah'a ve âhiret gününe iman" eden kullarını hidâyetine erdireceği, murad-ı ilâhîsini belirleyeceği açıklamayı yapmıştır.

Yine mü'minler tarafından bilinmektedir ki, bu hususları Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) başka herkesten daha iyi biliyordu, ümmetine karşı diğer bütün insanlardan daha içten ve daha nasihatçiydi. Herkesten daha anlaşılır ve daha güzel konuşurdu, O'nun şahsında ilmin, kudretin ve iradenin kemali bütünleşmiştir.

Ve bilindiği üzere, bir şeyi söyleyen ve yapanın ilmi, kudreti ve iradesi kâmil ise, konuşması ve filleri de kâmil olur. Eksiklik olsa olsa, ya ilmi bir eksiklikten veya bildiğini açıklamaktan aciz olmaktan, ya da açıklamak istememekten kaynaklanır.

Rasûlullah ilmî olgunlukta son noktada, apaçık tebliğini yapmayı murad etmede yine son olgunluk noktasında, apaçık tebliğe yeterli ve kudretli olmada son noktada yegâne insandır. Tam kudret ve şaşmaz irâde varsa, açıklanması istenen bir murad da vardır. Öyleyse kat'iyetle bilinecektir ki, Rasûlullah Allah'a ve âhiret gününe imanla ilgili yaptığı açıklamalarla, açıklanacak muradı, izah edilecek maksatları ve konuları tamamen açıklamıştır. Bütün açıklamaları ilmiyle mütenasib olarak ortaya çıkmıştır. Ki O'nun bu konulardaki ilmi, bütün ilimlerin en yetkinidir. Bu hususları Rasûlulah'tan daha iyi bildiğini, daha mükemmel açıkladığını, mahlukatın hidayete ermesine O'ndan daha çok özen gösterdiğini sanan herkes sapık ve mülhiddir; mü'minlerden değildir.

Sahabe ve onlara ihsan ile tabi olanlar ve bu konuda onların yolunu benimseyenler ise istikamet üzeredirler.
 1. Arş'tan büyük, küçük vs. olması lazım diyen de, araz, cevher vs. ve insanın istivası gibi olması lazım diyen de...
 2. Bu fark şu şekilde de söylenebilir: Birincisi istivâyı asla istiva anlamına almıyor ve kökten reddediyor. İkincisi "Allah istiva etti" denince, zihninde yaratıkların istivası gibi bir istiva canlandırıyor.
Muhammed bin Abdulvehhab (Rahîmehullah) şöyle der: Muvahhidlerin avamından olan bir kimse bu müşriklerin âlimlerinden bin tanesine galip gelir! Tıpkı Yüce Allah’ın şöyle buyurduğu gibi: “Bizim ordularımız kesinlikle galip gelecektir.”  (Saffat: 173) Yüce Allah’ın ordusu, kılıç ve mızraklar ile galip oldukları gibi hüccet ve lisan ile de galiptirler. Asıl korkması gereken kişi, bu yolda yürüdüğü halde beraberinde (ilimden) bir silahı olmayan muvahhiddir. (Cevahiru’l Mudiyye Sayfa:35, Muvahhid Yayınları)

Çevrimiçi Sırât-ı Müstakîm

  • Özel Üye
  • Üye
  • *
  • İleti: 53
  • Değerlendirme Puanı: +0/-0
Yoldan Sapanların Türleri:

Bunların yolundan sapanlar ise üç gruptur: Tahyil ehli, Te’vil ehli ve Techil ehli.

1. Tahyil ehli (sembolistler): Bunlar, onların yolunda giden filozof, kelamcı, mutasavvıf ve fıkıhçılardır. Bütün bu adamlar diyorlar ki: "Rasûlün Allah'a ve âhiret gününe imanla ilgili olarak sözünü ettiği şeyler, tüm insanların yararlanmaları için hakikatleri hayal ettirmekten (sembolik olarak anlatmaktan) ibarettir. Yani gerçekte bunlar, hakkı açıklamak, insanlara doğru yolu göstermek, ya da hakikatleri olduğu gibi ortaya koymak değildir."

Böyle diyenler ayrıca kendi aralarında iki bölüme ayrılıyorlar: Bir bölümü Rasûl'ün, hakikatleri oldukları şekilde bilmediğini söylüyor ve diyorlar ki: "Bu hakikatleri bazı ilâhiyatçı filozoflar ile evliya adı verilen bazı şahıslar bilmiştir. Sonra da bu filozof ve evliya dedikleri şahısların içinde Allah'ı ve ahiret gününü peygamberler-, den daha iyi bilenlerin olduğunu iddia ediyorlar. Bu sözler, Şia ve sufiyyenin bâtini gruplarından olan filozoflardan aşırı ilhadçı sapık kimselerin sözleridir. Diğer bir kısmı da: "Hayır, gerçekte Rasûl hakikatleri biliyor, fakat onları açıklamamıştır. Aksine bu hakikatlere zıt şeyler söylemiş, halkın bu zıt şeyleri anlamasını murad etmiştir. Çünkü halkın faydası hakkı yansıtmayan bu itikadlardadır" demişlerdir.

Bu adamlar yine diyorlar ki: "Peygamberin, batıl da olsa tecsim (cisimleştirme), bedenlerin meâdı (ba's yani ölümden sonra diriliş v.s.) ve cennet ehlinin yiyip içeceklerini haber vermesi gerekir. Çünkü halkı, kulların faydası için, yalanlarla dolu olan bu metoddan başka bir metodla davet etmeye imkân yoktur.” İşte bu sözler Allah'a ve ahiret gününe imanla ilgili naslar hakkında bu adamların söyledikleri sözlerdir.

Amellere gelince, bazısı bunları kabul ediyor, bir kısmı da amelleri itikadlar gibi sembolik görerek diyor ki: "Bazı insanlar bu amellerle yükümlü, bazısı değil; halk bunlarla yükümlüdür, ama seçkinler değil.” İşte bu yol mühid Batınilerin, İsmailiyye'nin ve benzerlerinin yoludur.

2. Te’vil ehli: Bunlar da şöyle diyorlar: "Rasûl, Allah'ın sıfatları hakkındaki naslarla, insanların aslı bâtil olan şeylere inanmasını istememiş, bunlarla birtakım anlamlar kastetmiş, ama bu anlamları onlara açıklamamış ve göstermemiştir. Bakarak, hakkı akıllarıyla bulmalarını, bu nasları medlulünden başka yönlere çevirmek için çalışmalarını istemiştir. Böyle yapmaktan maksadı onları imtihan etmek, onlara külfet yüklemek, zihinlerini ve akıllarını yormaktır. Bunu, kendisinin sözlerini medlulünden ve gerektirdiği manadan çevirmeleri, başka anlama çekmeleri hususunda yapmış, yani hakkı onlara dolaylı yoldan tarif etmiştir." Bu sözler ise Kelâmcıların, Cehmiyyenin, Mutezile'nin ve ara sıra bunların sözlerine benzer şeylere dalan kimselerin sözleridir.

İşte bu fetvamızda kendilerini reddetmek istediğimiz grup bunlardan oluşmaktadır. Çünkü insanların birincilerden kaçtıkları zaten meşhur bir şey. Bunlar ise öyle değil. Zira bu grup birçok meselede sünnetten yana görünmekle birlikte, aslında ne İslam için tam bir destek durumundadırlar ve ne de filozofları tam reddetmişlerdir. Gerçi saydığımız şu mülhidler bunları, meâd ile ilgili naslarda da, tıpkı sıfatlarla ilgili naslarda iddia ettikleri metoda mecbur etmek istemişler, ama bunlar onlara demişlerdir ki: "Biz zorunlu olarak peygamberlerin bedenlerin meâdi (ba's v.s.) itikadını getirdiklerini biliyoruz." Biz de daha önce meadı reddeden şüphelerin geçersiz olduğunu belirtmiştik.

Ehl-i Sünnet bunlara şunu söylüyor: "Biz Rasullerin, sıfatların isbatı ile geldiklerini zorunlu olarak biliyoruz. İlâhî kitaplarda sıfatla ilgili naslar, meâd ile ilgili naslardan daha çok ve daha büyük bir yer tutmaktadır." Ehl-i Sünnet şunu da ilave eder: Arap müşrikler ve diğer başkaları meâdı inkâr ediyorlardı, Rasûle karşı da meâdı inkar edip fiilen onunla tartıştılar. Sıfatlarda ise böyle bir şey yapmadılar, yani araplardan hiçbiri peygambere karşı Allah'ın sıfatlarını inkar edip karşı çıkmamıştır.

Demek ki, akılların sıfatları ikrarı daha kolay, meâdı ikrarı ise daha zordur. Başka deyişle akıl inkâr edecekse, önce sıfatları değil, meâdı inkâr eder. Öyle olunca siz nasıl olur da haber verdiği sıfatların, haber verdiği gibi olmadığını, meâdın ise haber verdiği gibi olduğunu söylersiniz?! Yani akla uygunluk esası kabul edilirse sıfatlar akla meâdden daha uygundur. Buna göre, niçin sıfatları akla uygun bulmayıp te'vil ettiniz de, meâd meselesini te'vil etmediniz?!

Yine aynı şekilde Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)'in, ehl-i kitabı, tahrif ve tebdillerinden dolayı kınadığı bilinmektedir. Biliyoruz ki Tevrat, sıfatları zikreden âyetlerle doludur. Eğer onlar bu sıfatlarda tahrif ve tebdil yapmış olsalardı peygamber onları elbette daha fazla kınayıp reddedecekti. Nasıl öyle olmasın ki, onlar gelip huzurunda sifat âyetlerini zikrettikçe onlara hayret ederek ve onları tasdik ederek gülüyordu, onları, sıfatları reddedenlerin isbat edenleri ayıpladıkları "tecsime düştünüz, teşbihe saptınız v.s." gibi lafızlarla reddetmemişti. Aksine (Allah'ın eli demelerinden değil) şöyle demelerinden dolayı kınanmışlardı:

"Allah'ın eli bağlıdır." (Maide, 64)

"Allah fakirdir biz ise zenginiz," (Al-İmran, 181)

"Allah gökleri ve yeri yaratınca istirahata çekildi." Bu sonuncusu hakkında Allah şöyle buyurur:

"Biz gökleri, yeri ve arasındakileri altı günde yarattık ve bize bir yorgunluk dokunmamıştır." (Kaf, 38)

O halde Tevrat, Kur'ân ve hadiste zikredilen sıfatlara uygun sıfatlarla doludur, ama Tevrat'ta meâd Kur'ân'daki gibi tasrih edilmemiştir. Her iki kitabın ittifak ettiği sıfatları te'vil etmek caiz görülürse, sadece birinde geçen meâdı te’vil etmek daha evlâdır. İmdi peygamberimizin dininden zaruri olarak - meâdı te’vil etmenin batıl olduğu - malum olduğuna göre, sıfatları te’vil etmek daha bâtıldır.

3. Techil ehli (cahil sayanlar): Sünnete ve selefin tâbilerine mensup olanlardan böylesi kimseler çoktur. Bunlar derler ki: Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) kendisine inen sıfat âyetlerinin anlamlarını bilmiyordu. Bu âyetlerin anlamlarını Cebrail de bilmiyordu, öne geçen ilk müslümanlar da.

Sıfatlardan bahseden hadisler hakkındaki, "bunların anlamlarını sadece Allah bilir, peygamber bunlar ilke olarak söylemiş olmakla birlikte durum budur" sözleri de aynıdır. Onların bu sözüne göre peygamber, anlamlarını bilmediği şeyler söylemiştir.

Bunlar böyle demekle Allah Teâlâ'nın "Onun te’vilini ancak Allah bilir” kavl-i kerimine uyduklarını sanıyorlar. Gerçekten selefin çoğunluğu âyetin burasında susmayı tercih etmiştir. Bu susma sahih bir susmadır. Fakat bunlar, bir sözün anlamı ve tefsiri ile, yalnızca Allah tarafından bilinen te’vilini birbirinden ayırmıyor ve Allah'ın bu ayette zikrettiği te’vil ile müteahhirînin sözleri arasında geçen te vilin aynı anlamda olduğunu sanıyor, dolayısıyla büyük bir yanılgı içine düşüyorlar.

Te'vil'in Anlamları:

Te’vilin üç anlamı vardır:

1) Müteahhirinden birçoğunun istilahında te vil, tahmin ettiği bir delilden dolayı lafzi, tercih edilen kullanımdan alıp tercih edilmeyen mânaya çekmektir. Binaenaleyh bunların istılahına göre, lafzın, zahirinin delâletine uygun olan anlam te’vil değildir. İşte bunlar Allah Tealâ'nın te’vil lafzıyla bunu kastettiğini, nasların medlullerine muhalif bir te’villerinin bulunduğunu, bunu te’vilcilerin bilmediğini ve sadece Allah'ın bildiğini sandılar.

Sonra bunlardan birçoğu da, bu naslar zahiri üzeredirler, yani zahirleri murad edilmiştir, bununla birlikte ayrıca deminki anlamıyla bir te'villeri daha vardır ki, bunu yalnız Allah bilir" diyorlar. Halbuki bu bir çelişkidir ve dört imamın ve başkasının ashabından sünnete mensup birçok alimde de bu çelişki bulunmaktadır.

2) Te’vilin ikinci anlamı, kelâmı tefsir etmektir, bu tefsir ister kelâmın zahirine uygun olsun, isterse olmasın farketmez. Müfessirlerin ve başkalarının çoğunluğunun istılahında te’vil bu anlamdadır. Bu te’vili ilimde derinleşmiş olanlar bilir. Bu durum, ayetin:

"Onun te’vilini yalnızca Allah ve ilimde derinleşenler bilir." (Al-i İmran, 7)

Kısmında selefin susmasına uygun düşmektedir. Nitekim bu husus, İbn Abbâs, Mücâhid, Muhammed b. Cafer b. Zübeyr, Muhammed b. İshak, İbn Kuteybe ve başkalarından rivayet edilmiştir. Her iki susuş, yani Allah'a havale etme görüşü de değişik bir itibarla haktır. Bundan başka bir yerde söz etmiştik. Dolayısıyla her iki görüş de İbn Abbas' tan nakledilmiştir ve her ikisi de haktır.

3) Üçüncü anlamı ile te’vil, sözün varıp dayanacağı hakikattir - ki bu hakikat sözün zahirine uygun da olabilir. - Buna göre Allah'ın cennetle ilgili olarak haber verdiği yeme içme, giyme, evlenme, kıyametin kopması gibi şeylerin te'vili, bunların bizzat mevcut hakikatleridir, bunların anlamlarından zihinde oluşan ve dil ile ifade olunan tasavvurlar değildir. İşte Kur'an ıstılahındaki te'vil budur. Nitekim Allah, Yusuf (Aleyhisselam)'dan şu sözü nakleder:

"Babacığım, bu benim daha önce gördüğüm rüyamın te'vili (gerçek alemdeki hakikati)dir, Rabbim onu hak kıldı
(hakikatini gösterdi.)" (Yusuf, 100)

"İlla onun te'vilini mi (Kur'ân âyetlerinin birer hakikat olarak ortaya çıkmasını mı) gözetiyorlar? Onun te'vili geldiğini (haber verdiği şeyler hakikati ile ortaya çıktığı) gün, önceden onu unutmuş olanlar derler ki: Doğrusu Rabb'imizin elçileri hakkı getirmişler." (A’raf, 53)

"Eğer herhangi bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz, -Allah'a ve âhiret gününe inanıyorsanız onu Allah'a ve Rasûlü'ne götürün. Bu daha iyidir ve te'vil (sonuç ve ortaya çıkacak netice) bakımından daha güzeldir." (Nisa, 59)

işte bu te’vil, Allah'tan başkasının bilmediği te’vildir. Buna göre sıfatların te’vili de, yalnızca Allah'ın bildiği hakikatlerdir ve haklarında Mâlik ile başka selef imamlarının, mesela "istiva bilinmekte, fakat keyfiyeti bilinmemektedir" dedikleri keyfiyetlerdir, istiva bilinen bir şeydir; yani ne anlama geldiği ve tefsiri malumdur. Bu kelime başka bir dile çevrilebilir. İstivanın bilinen bu kısmını, yani anlam ve tefsiri demek olan te’vilini, ilimde derinleşmiş olanlar bilir. Ama istivânın keyfiyet ve hakikati, yalnızca Allah Teâlâ'nın bildiği te’vildir.

Te'vil konusunda ibn Abbas'ın Sözleri:


İbn Abbas'tan, Abdurrezzak ve başkalarının ondan naklettikleri tefsirler arasında şunlar rivayet edilmiştir: İbn Abbâs demiştir ki: Kur'an'ın tefsiri dört yöndedir:

Birincisi, Arapların kendi dilleri ile bildiği tefsir.

İkincisi, bilmemenin mazeret olmadığı ve herkesin bilmesi gereken tefsir.

Üçüncüsü, âlimlerin bildiği tefsir.

Dördüncü tefsir ise, yalnızca Allah Azze ve Celle’nin bildiği tefsirdir. Kim bu tefsiri bildiğini iddia ederse, o yalancıdır.


Bu tefsir, mesela Allah Teâlâ'nın şu sözü gibidir:

"Yaptıklarına karşılık olarak onlar için ne gözleri aydınlatıcı (nimet)ler saklandığını hiç kimse bilemez." (Secde, 17)

Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem) de şöyle buyurmuştur:

"Allah Teâlâ buyurur ki: Salih kullarım için hiçbir kulağın duymadığı ve hiçbir beşerin aklına gelmeyen şeyler hazırladım."[1]

Kıyametin ne zaman kopacağı gibi şeyler de böyledir. İşte bu anlamdaki te'viller, Allah Teâlâ'dan başkasının bilmediği te’villerdir. Ancak biz hitap olunduğumuz şeylerin mânalarını anlarız, bu sözlerle bize anlatılmak istenen kadarını biliriz. Nitekim Allah Teâlâ buyurur ki:

"Kur'an'ı düşünmüyorlar mı? Yoksa bazı kalplerin üzerinde kilitler mi var?"[2]

"Onlar söyleneni Kur'an'ı düşünmediler mi" (Mü'minûn, 68)

Binaenaleyh Allah bize Kur'ân'ın bir kısmını değil, tümünü düşünmemizi emretmiştir. Ebu Abdurrahman es-Sülemi der ki: Bize Kur'an'ı okutup öğretenler, Osman b. Affan, Abdullah b. Mes'ud ve başkaları anlattılar ki, onlar, Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem’e on âyet öğrendikleri zaman, o ayetlerdeki ilim ve ameli öğrenmedikçe geçmezlermiş. Derlerdi ki: "Böylece Kurân'ı öğrendik; yani hem ilmini, hem amelini öğrendik."

Mücahid: "Mushaf'ı, Fatiha'dan sonuna kadar İbn Abbas (Radiyallahu Anh)'a arzettim, her âyette durup ona soruyordum" der.
Şa'bi de der ki: "Hiç bir kimse bir bid'at çıkarmamıştır ki onun beyanı Allah'ın kitabında olmasın." Mesruk ise: “Muhammed'in ashabına hangi soru sorulduysa, onun ilmi mutlaka Kur'an'da vardı. Fakat bizim ilmimiz ona yetişmiyor."

Bunları zikretmekten maksadımız, "o fasit sözlerin", Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)'in getirdiklerini bilip onlara iman hususunda sapıklık icab ettiren, Rasûlullah'ı kendisine indirilen Kurân'ın mânalarını bilmiyor kabul eden, Cebrail'i sem'iyyat'ın ilminden habersiz sayan, Kur'an'ı insanlara hidayet ve beyan olarak görmeden sözlerin dayanaklarını açıklamaktır. Maksadımız budur.

Sonra bunlar, bu konudaki akli hususları da topyekûn inkâr ediyor, Rasûlullah'ın ve ümmetinin marifetullah konusunda akli ve sem'î ilimlere sahip olmadıklarını kabul ediyorlar. Bu konularda onlar birçok yönden mülhidlere benzemişlerdir, onlar Rasûlullah'a ve selefe yamadıkları cehalet ve bilmemezlik meselesinde hatâ etmişlerdir. Nitekim tahrif ehli, fasit te’villere sapanlar ve sâir mülhid gruplar da bu konuda çeşitli hatalara düşmüşlerdir. Biz burada selefin ve selefin mezhebini nakledenlerin sözlerini olduğu gibi elverdiğince nakledip daha başka şeylere de temas edeceğiz. Böylece selefin mezhebini bileceksin.
 1. Buhari, Tevhid 8498; Müslim, Cennet, 2-5/2824; İbn Mâce, Zühd, 4328; Ahmed, 2/313, 370. Ebu Hureyre (Radıyallahu Anh)'dan rivayet etmiştir.
 2. Muhammed, 24. Kur'an'ı anlamasına engel olan kilidi, kalbine kişinin kendisi vurur. Kur'an'a hevâsı, inkârı v.s. ile yaklaşırsa böyle olur. Yani kalpler üzerindeki kilit, insanın kendi vurduğu kilittir. Onun için kilitleri buyurulmuştur.
Muhammed bin Abdulvehhab (Rahîmehullah) şöyle der: Muvahhidlerin avamından olan bir kimse bu müşriklerin âlimlerinden bin tanesine galip gelir! Tıpkı Yüce Allah’ın şöyle buyurduğu gibi: “Bizim ordularımız kesinlikle galip gelecektir.”  (Saffat: 173) Yüce Allah’ın ordusu, kılıç ve mızraklar ile galip oldukları gibi hüccet ve lisan ile de galiptirler. Asıl korkması gereken kişi, bu yolda yürüdüğü halde beraberinde (ilimden) bir silahı olmayan muvahhiddir. (Cevahiru’l Mudiyye Sayfa:35, Muvahhid Yayınları)

Çevrimiçi Sırât-ı Müstakîm

  • Özel Üye
  • Üye
  • *
  • İleti: 53
  • Değerlendirme Puanı: +0/-0
Selefin Sözleri:

Ebû Bekr el-Beyhakî, “el-Esmâu ve’s-Sıfat” isimli kitabında Evzâi’den sahih bir isnadla şu sözleri rivayet eder: Biz, -ki henüz aramızda tabiin çoktu- Allah Teâlâ’nın Arş üzerinde olduğunu söyler, Allah’ın sünnette geçen sıfatlarına iman ederdik.

Tebe-i Tabiîn devrindeki dört imamdan -Hicaz ehlinin imamı Mâlik’ten Şam ehlinin imamı Evzâi’den, Mısır ehlinin imamı Leys’ten, Irak ehlinin imamı Sevri’den-biri olan Evzâi, Tabiin zamanında şöhret üzere bilinen bu görüşü, yani Allah Teâlâ’nın Arş üzerinde oluşuna ve sem’î sıfatlarına iman edildiğini bize aktarmış oluyor.

Evzâi bu sözlerini, Allah’ın Arş üzere olmasını inkâr eden, O’nun sıfatlarını reddeden Cehm’in mezhebinin ortaya çıkmasından sonra insanlar tarafından selefin mezhebinin, Cehm’in mezhebine muhalif olduğunu bilmeleri için söylemiştir.

Ebû Bekr el-Hallâl, Kitâbu’s-Sünne’de Evzâi’nin şöyle dediğini rivayet eder: Mekhul’e ve Zühri’ye hadislerin tefsiri soruldu. "Geldiği gibi anlayın, kabul edin” dediler.

Velid b. Müslim’den rivayet edilir. Der ki: Süfyan es-Sevrî’ye Leys b. Sa’d ve Evzâî’ye sıfatlar hakkında gelen haberleri sordum. "Geldiği gibi anlayın, kabul edin" dediler. Diğer bir rivayete göre "keyfiyetsiz olarak anlayın ve kabul edin, dediler" (şeklindedir.)

-Allah hepsinden razı olsun- onların olduğu gibi anlayın ve kabul edin" sözleri Muattıla'yı “keyfiyetsiz olarak" sözleri ise Mümessile'yi (temsil ehlini) reddetmektedir. Zuhri ve Mekhul, zamanlarında tabiinin en alimleri idiler. Diğer dört imam ise tebe-i tabiin devrinde dünyanın imamları idiler. Hammad b. Zeyd, Hammad b. Seleme ve benzerleri de onların tabakasındandırlar.

Ebu'l-Kâsım el-Ezcî, kendi isnadı ile Mutarraf b. Abdullah'tan rivayet eder. Mutarraf der ki: Mâlik b. Enes'i işittim, yanında sifat hadislerini reddedenler zikredildiği zaman şöyle diyordu: Ömer b. Abdulaziz: "Rasûlullah (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) bize bir sünnet (yol) bıraktı, ondan sonra başa geçen halifeler de birer sünnet bırakmışlardır. Bu sünnetlere (açılan çığırlara) uymak Allah'ın kitabını tasdiktir, Allah'a itaatin devamıdır. Allah'ın dini üzere güçlü olmaktır. Allah'ın yarattıklarından hiç kimsenin bu sünnetleri değiştirme yetkileri yoktur, onlara aykırı hiçbir şeyi önemsemezler. Kim bu sünnetleri izlerse, o kişi hidâyeti bulur, kim onlara uyup başarılı olmak isterse, muvaffak olur. Kim de onlara muhalefet eder, mü'minlerin yolundan başka bir yola uyarsa Allah onu döndüğüne döndürür ve cehenneme yaslar. Ne kötü bir dönüş yeridir cehennem."

Hallal - her biri sika imam olan bir senetle - Süfyan b. Uyeyne'den rivayet eder. Süfyan der ki: Rabia b. Ebî Abdurrahman'a “Rahman Arşa istiva etti" âyeti konusunda, "nasıl istivâ etti" diye soruldu. Dedi ki: "İstivâ bilinen bir şey, keyfiyeti ise akledilemez, Allah'tan risalet gelir, peygambere o risaleti apaçık tebliğ etmek, bize de tasdik etmek düşer."

Bu söz başka bir vecihle, Rabia b. Ebi Abdurrahman'ın talebesi Mâlik b. Enes'ten de rivayet edilmiştir.

Ebu's-Şeyh el-İsfehậni ve Ebû Bekr el-Beyhaki'nin Yahya b. Yahya'dan rivayet ettikleri şu söz de bunlardandır: Malik b. Enes'-in yanındaydık. Bir adam gelerek, "ey Ebû Abdullah, Rahman'ın Arşa istiva etmesi nasıl oluyor?" diye sordu. Mâlik başını sallamaya başladı ve sonunda üzerinden bir ter boşandı. Arkasından dedi ki:"İstivâ bilinmeyen bir şey değildir, keyfiyeti ise akledilemez. Ona inanmak vacip, hakkında soru sormak ise bid'attır, ben de seni ancak bir bid'atçı olarak görüyorum." Sonra adamın dışarı çıkarılmasını istedi ve onu dışarı çıkardılar.

Dolayısıyla Rabia ve Malik'in "İstiva bilinmeyen bir şey değildir, keyfiyeti ise akledilemez, ona iman vaciptir" sözleri, diğerlerinin onları geldiği gibi anlayın, keyfiyetsiz olarak kabul edin" şeklindeki sözlerine uygundur. Her iki sözü söyleyenler "keyfiyetin bilinemeyeceğini söylemişler, fakat bu sıfatın hakikatini (hakikaten var olduğunu) reddetmemişlerdir.

Eğer bu insanlar - tabii ki Allah'a layık olduğu şekilde demek kaydıyla - istivâ'nın manasını hiç anlamadan "kuru bir sözcüğe" inanmış olsalardı, "istivá bilinmeyen bir şey değildir, keyfiyeti ise bilinemez" veya "geldiği gibi anlayın, keyfiyetsiz olarak kabul edin" demezlerdi. Çünkü o zaman istiva bilinen bir şey değil, bilinmeyen bir şey olurdu, (onlar da istiva meçhuldür derlerdi) ve tıpkı alfabe harfleri gibi anlamsız kalırdı.

Ayrıca, bir kelimeden herhangi bir anlam çıkarılamıyorsa, onun keyfiyetinin bilinemeyeceğini söylemeye ihtiyaç olmayacağı kuşkusuzdur. O halde ancak, sıfatlar isbat ve kabul edildiği zaman keyfiyetlerinin bilinemez olduğunu söyleme ihtiyacı doğar.

Aynı şekilde haberi sıfatları - veya mutlak olarak sıfatları – reddeden kimsenin "keyfiyetsiz olarak" demesine gerek yoktur. Bu nedenle kim "Allah Arş üzere değildir" derse "keyfiyetsiz olarak" demek gereğini duymaz. Bu bakımdan eğer selefin mezhebi sıfatları bizzat reddetmek olsaydı, onlar "keyfiyetsiz olarak" demezlerdi.

"Onların, sıfatları geldiği gibi anlayıp kabul edin" sözleri de bu sıfatların işaret (ettiği anlam)ların olduğu gibi bırakılmasını gerektirir. Şüphesiz bu kelimeler bir takım anlamlara işaret edici olarak gelmişlerdir. Eğer bu işaretleri reddedilmiş olsaydı, “kelimelerden anlaşılan mefhumların murad edilmediğine itikad ederek sadece (kuru) kelimeleri kabul edin" veya "kelimelerin işaret ettiği sıfatlarla Allah'ın hakikat üzere vasfedilemeyeceğine inanarak sadece, (kuru) kelimeleri kabul edin" denilmesi gerekirdi. İşte o zaman geldiği gibi anlayıp kabul etmiş olmazdın. Dolayısıyla da sana "keyfiyetini düşünme" denilmezdi. Çünkü gerçek olmayan bir şeyin keyfiyetini nefyetmek boş bir sözdür.

İbnu'l-Mâcişûn'un Sözleri:

Esrem "es-Sünne" de, Ebû Abdullah b. Batta el-ibane" de, ayrıca Ebû Amr et-Talemenkî ve başkaları sahih bir isnâd ile Abdülaziz b. Abdullâh b. Ebi Seleme el-Mâcişûn'dan - ki bu zat Medine'nin üç imamından biridir. -Diğerleri Mâlik b. Enes ve İbn Ebî Zi'b'tir- rivayet ettiler. Bu zata Cehmiyye'nin inkâr ettiği husus sorulduğunda şöyle cevap vermiştir:

"İmdi, sorunu anladım. Bana, Cehmiyyenin ve onların arkasındakilerin, rabbin sıfatı hakkında söylediklerini soruyorsun. O Rabb ki azameti tasvir edilemez ve düşünülemez. Diller kendisini vasfetmekten yetersiz kalmıştır, akıllar da kudretini bilmekten acizdir. Azameti akılları durdurmuş, onlara bir imkân bırakmamış, bu sebeple akıllar aşağılanıp yorgun düşmüştür. Binaenaleyh akıl sahiplerinin, Allah'ın, takdiri ile yarattığı şeylere bakıp düşünmeleri, önceden yok iken sonradan var olanların keyfiyetinden soru sormaları emrolunmuştur. Evet O Rabb ki değişmez, yok olmaz, daima var, O'nun hiçbir eşi yok, nasıl olduğunu O'nun dışında hiç kimse bilmez, o halde bir başlangıcı olmayanın kadri nasıl bilinir? Ölmeyen, eskimeyen bir varlığın şânı nasıl kavranır? O'nun herhangi bir şeyinin vasfına, arifin bilebileceği, anlatanların belirleyeceği bir şey, bir sınır, bir son nasıl olabilir? Kaldı ki O, yegâne apaçık haktır. O'ndan daha gerçek ve daha açık olan bir şey yoktur. Akılların onun sıfatının gerçekliğini bilmekten aciz olmasının delili şudur: Yarattıklarının en küçüğü olan, küçüklüğünden dolayı dönüp dolaştığını, gelip gittiğini nerdeyse görmediğin, gözü kulağı fark edilmeyen, çekip çevirdikleri, akıl dolu hareketleri meydanda duran gözünden, kulağından daha çetrefilli, daha bir muamma olan bir yaratığın (meselâ bir sineğin) sıfatlarının hakikatini bilmekten aciz oluşudur. Yaratıcıların en güzeli olan, icatçıları yaratan efendiler efendisi, efendilerin Rabbi olan Allah ne yücedir:

"Değil O'na benzer, benzer gibisi bile yoktur. O, işiticidir, görücüdür." (Şura, 11)

Allah sana rahmet etsin! Şunu anla ki, Rabbin bize bildirmediği sıfatlarını gayretkeşliğinden uzaksın. Çünkü kendisinin sıfatları olarak bize bildirdiklerinin kadrini, keyfiyetini bilmekten acizsin. Mademki anlatmış olduğu sıfatlannin kadrini bilmiyorsun, öyleyse anlatmadıldarının kadrini bilmek için bu boş çaban niye? Bunlardan hareketle O'na daha fazla itaatte bir delil mi bulacak, O'na isyandan biraz daha mı el çekeceksin! Rabbin kendisini vasfettiği şeyleri gayretkeşlik ve tekelluf yaparak inkar edene gelince;

"O kişiyi yerde şeytanlar ayartmış, şaşkın bırakmıştır." (En'am 71)

Ve - kendi iddiasında - "İşte şöyle olduğu için böyle olması lazım, yok şöyle olması lazım" gibi sözlerini, Allah'ın kendini vasfettiği sıfatlan, adlandırdığı Esmâ-i Hüsna'yı inkara delil getirmiştir. Böylece bildirilmeyenlerden yola çıkınca, bildirilenleri görmez olmuş, Rabbin kendi isimleri olarak bize haber verdiği esmasını, haber vermediklerinden hareketle reddetmiştir. Tabii ki şeytan ona (Allah'ın şöyle olması lazım, böyle olması lazım şeklinde) yazdırmaya devam etmiş, nihayet adam kalkıp Allah'ın

"O gün yüzler vardır pırıl pırıl, Rabblerine bakarlar." (Kıyamet, 22, 23)

Ayetini reddetmiş ve demiştir ki: "O'nu kimse kıyamet günü göremez!".

Vallahi, böylece bu adam kıyamet günü Allah'ın dostlarına yapacağı en üstün ikramı, O'nun vechine bakıp yüzlerin pırıl pırıl olmasını:

"Her şeye kadir bir melikin huzurunda sadakat makamında…" (Kamer, 55)

Bir lütfa nail olmalarını, kendilerine artık ölmemeyi takdir buyurup, O'na bakıp, pırıl pırıl ışıl ışıl parlamalarını inkar etmiştir! (İbnu'l-Macişûn) sözlerine şöyle devam ediyor: Bu adam kıyamet günü Allah'ın görülmesini, kendi sapık ve saptırıcı delilini ayakta tutabilmek için inkar etmiştir. Çünkü adam anlamıştır ki, Allah kıyamet günü kullarına göründüğü zaman, şu kendisinin inkâr ettiği, mü’minlerin ise inandığı şeyi (vechullahı veya tecelli ilâhiyi) göreceklerdir. (Bu görmeyi kabul etse, daha önce reddettiği şeyleri kabul etmiş olacak. Bu sebeple Allah'ı görmeyi de reddediyor.)

Oysa Müslümanlar: “Ey Allah'ın Rasûlü, dediler. Rabbimizi kıyamet günü görecek miyiz?' Önünde bulut yokken güneşi görmekte zorluk çeker, sıkıntıya düşer misiniz? buyurdu. Hayır, dediler. Peki, buyurdu, mehtap gecesi önünde bulut yokken ayı görmekte zorluk çeker misiniz? Hayır, dediler. İşte buyurdu, o gün Rabbinizi de bu şekilde göreceksiniz."[1]

Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) buyurdu ki:

"Cehennem, Cebbar (olan Allah) ayağını ona koyana kadar dolmaz. Bunun üzerine yeter yeter der ve üst üste büzülür."[2]

Sabit b. Kays'a da şöyle buyurdular:

"Dün gece misafirlerine yaptıklarına Allah güldü."[3]

Bize ulaşan haberlerde yine şöyle buyurdular:

"Allah Teâlâ sizin darda kalıp ümit kesişinize ve size icabetinin sür'atine (bakar da) güler. Araplardan bir adam bunun üzerine dedi ki: A, a! Rabbimiz güler mi? Evet, buyurdular. Bunun üzerine adam, gülen bir Rabb'dan gelecek hayırdan asla yoksun kalmayız." dedi.[4]
Daha buna benzeyen ve sayıp bitiremeyeceğimiz nice hadis var.

Allah Teâlâ buyurur ki:

"O işiticidir, görücüdür."
(Şura, 11)

"Rabbinin hükmü (gelinceye kadar) için sabret. Şüphesiz sen gözlerimiz önündesin." (Tur, 48)

"Gözümün önünde yetiştirilesin diye."
(Taha, 39)

"İki elimle yarattığıma secde etmekten seni alıkoyan ne?"
(Sad, 75)

"Halbuki kıyamet günü yer tamamen O'nun avucu içindedir (yeri tutacaktır), gökler de, elinde dürülmüştür. O, onların ortak koştuklarından çok uzak, çok yücedir." (Zümer, 67)

Allah'a yemin ederim ki Allah, kendini vasfettiği şeyler ile tutuşunun kuşattığı şeylerin büyüklüğüne ve azametine neyi delil ve işaret kılmışsa, bir benzerini de küçültüp onların, o müslümanların benliğine koymuştur. Evet bu delil ve işaretler Allah'ın onların ruhlarına attığı bir şey, kalplerinin irfanı üzere yarattığı bir fıtrattır.[5]  Dolayısıyla Allah kendini ne ile vasfettiyse, peygamberinin dili üzere bize hangi isimlerini bildirdiyse, biz de O'nu, o isimleri ile anar, başka bir sıfatla O'nu anma tekellüfüne kapılmayız, ne şöyle, ne böyle deriz. Kendini vasfettiği sıfat ve isimlerini inkâr etmez, vasfetmediği şeyleri bilme tekellüfüne düşmeyiz.

Allah sana rahmet etsin- şunu bil ki: Dinde seni koruyacak olan şey, dinin bittiği noktada durman, dinin sana çizdiği sınırı geçmemendir. Çünkü dinen kemal, dinen bilinen şeyleri bilip tanımak, bilinmeyene dalmamaktır. Binâenaleyh dinde, neyin hakkında geniş bilgi varsa, gönüller hangi noktasında durdurulmuşsa, neyin esası Kitap ve Sünnet'te zikredilmişse, miras olarak bu ümmetin elinde ne varsa, korkmadan onu söyle. Rabbin hakkında, kendisini vasfettiği sıfatlarla konuş, bundan utanç duyma, bu vasıflamaları ölçüp biçmeye kalkma.

Nefsin neyi tanımamışsa, Rabb'inin Kitab'ında, Peygamberinin hadisinde Rabb'inin sifatları açısından bulamadığın bir şeyi aklınla bilmeye çalışma, dilinle didelemeye kalkma, Rabb'inin o konuda susup bir şey söylemediği gibi, sen de sus ve bir şey söyler Çünkü kendisi hakkında bir açıklama yapmadığı hususu bilmeye kalkmakla, kendisini vasfettiği sıfatlarını reddetmek aynı şeydir. Dolayısıyla inkarcıların, Rabbi'nin kendini nitelediği şeyleri reddetmelerini nasıl büyük bir sınırı aşma olarak) görüyorsan, aynı şekilde O'nu, O'nun vasfetmediği şeylerle vasfedenlerin gayretkeşliklerini, tekellüflerini de büyük (bir sınırı aşma) olarak gör.

Allah'a yemin ederim ki, marufu bilen - ki maruf kendileri sayesinde bilinir - ve münkeri yadırgayan - ki onların yadırgamalarıyla münker olduğu anlaşılır - müslümanlar bu konuda Allah'ın kendisini Kitab'ında vasfettiği şeyleri ve peygamberlerinden aynısını duyuyorlardı. Ama yine de buna rağmen onlardan hiçbirinin kalbi bu anış ve vasıflamalardan hastalığa tutulmuyor (şüphe etmiyor), onlardan hiçbir mü'min Allah'ın kadrini kendi kendine belirtmeye kalkmıyor, başkalarının O'na taktığı isimlemelere de kapılmıyordu.

Rasûlullah (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)'in, Rabbinin sıfatları ile ilgili olarak O'nu isimlendirdiği şeyler de O'nun kendini isimlendirip tavsif ettiği şeyler mesabesindedir.

İlimlerinin bittiği noktada duran, Rabb'lerini kendi vasfettiği şeylerle vasfeden, zikretmeyi terkettiği şeyleri terkeden derin âlimler, O'nun kendini isimlendirdiği sıfatlarını asla inkâr ve reddetmez, kendini isimlendirmediği şeylerle O'nu asla vasfetmeye kalkışmaz, derine dalmazlar. Çünkü hak, O'nun terk ettiğini terk etmek, O'nu, kendini isimlendirdiği şeylerle isimlendirmektir:

"Kim mü'minlerin yolundan başkasına uyarsa, onu döndüğüne döndürür ve cehenneme yaslarız. O ne kötü bir sondur." (Nisa, 115)

Allah bize ve size hikmetler nasip etsin ve bizleri salihler içine katsın."

Bütün bunlar İmam İbnu'l-Mâcişûn'un sözleridir. Onları iyi düşün ve nasıl diğer imamlar gibi sıfatları isbat edip keyfiyetlerinin bilinmeyeceğini söylediğine dikkat et. "Sıfatlar isbat edilirse bize şöyle şöyle söylemek gerekir- nitekim Cehmiyye de böyle söyler - Allah'ın o zaman ya cisim olması, ya da araz olması gerekir, öyle olursa sonradan var olmuş olur” gibi gerekçeler öne sürerek O'nun sıfatlarını reddedenleri nasıl reddediyor!
 1. Buhari, Tefsir 4581; Müslim, Zühd, 16/2968
 2. Buhari, Tefsir 4850 Muslim Cennet 35/286
 3. Buhârî, Ensarın Menkıbeleri, 3798. Ebu Hureyre'den rivayet edilmiştir.
 4. İbn Mace, Mukaddime, 181; Ahmed, 11, 12.
 5. Mesela, O yücelerdedir. Biz de O'na duâ ederken ellerimizi yücelere doğru çevirme fıtratı üzereyiz.
Muhammed bin Abdulvehhab (Rahîmehullah) şöyle der: Muvahhidlerin avamından olan bir kimse bu müşriklerin âlimlerinden bin tanesine galip gelir! Tıpkı Yüce Allah’ın şöyle buyurduğu gibi: “Bizim ordularımız kesinlikle galip gelecektir.”  (Saffat: 173) Yüce Allah’ın ordusu, kılıç ve mızraklar ile galip oldukları gibi hüccet ve lisan ile de galiptirler. Asıl korkması gereken kişi, bu yolda yürüdüğü halde beraberinde (ilimden) bir silahı olmayan muvahhiddir. (Cevahiru’l Mudiyye Sayfa:35, Muvahhid Yayınları)

 

Related Topics