Darultawhid

Gönderen Konu: TEDMURİYYE RİSALESİ - ŞEYHU'L İSLÂM İBNU TEYMİYYE  (Okunma sayısı 108 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimiçi Teymullah

  • Özel Üye
  • Yeni üye
  • *
  • İleti: 36
  • Değerlendirme Puanı: +1/-0
  • تَيْمُ الله اَلسَّلَفِي
بسم الله الرحمن الرحيم

الرسالة التدمرية

لشيخ الاسلام ابن تيمية
رحمه اللّه تعالى


Tedmuriyye Risalesi

Şeyhu'l İslâm İbnu Teymiyye
Rahimehullâhu Teâlâ


Mecmû'u'l Fetâvâ, 3/1-126; Külliyat, 3/11-119



GİRİŞ:

İmam, büyük âlim Şeyhul-İslâm Takıyuddin Ebû'l-Abbâs, Ahmed b. Abdilhalîm b. Abdisselâm b. Teymiye el-Harranî -Allah kendisinden razı olsun- şöyle der:

Hamd Allah'ındır. O'na hamdeder, O'ndan yardım ve bağışlanma dileriz. Nefislerimizin şerlerinden, amellerimizin kötülerinden O'na sığınırız. O'nun hidâyet ettiğini kimse saptıramaz ve saptırdığını da kimse hidâyete kavuşturamaz. Allah'tan başka ibadete layık ilâh bulunmadığına, birliğine ve ortağının olmadığına, Muhammed SallAllahu Aleyhi ve Sellem'in de O'nun kulu ve rasulü olduğuna şehâdet ederim.   
 
Bir kısım insanlar bazı meclislerde tevhid (Allah'ın birlenmesi) ve sıfatlarla dinî emir (şer') ve kader konularında duyduklarıyla ilgili sorular sordular. Konuların önemi dolayısıyla ve bu hususta birbirini tutmayan çok şey söylendiği için, onlara cevap vermek kaçınılmaz oldu. Bu konular herkesi ilgilendirdiği için düşünce sahibi, ilim ve irade ehli veya âbidler içinden herkesin aklına, doğrunun yanlıştan ayırdedilmesi için bir takım düşünceler gelebilir. Özellikle bu konulara giren pek çok kimse hakla bâtılı birbirine karıştırmış, kalblere çeşitli sapıklıkların doğurduğu bir takım şüpheler arız olmuşsa bu konular üzerinde durmak daha bir önem arzetmektedir.

Tevhid ve sıfatlarla ilgili olarak söylenecek şeyler, benimsenecek veya reddedilecek türden şeylerdir.

Dinî emir (şer') ve kader hakkında söylenenler ise reddetmek veya kabul etmek bakımından isteme ile istememe; sevme ile sevmeme alternatifleri arasında dönüp dolaşan taleb ve irade kabilinden şeylerdir.

İnsan, reddetme ve kabul etme; doğrulama ve yalanlama ile sevme ve buğzetme; teşvik ve engelleme duyguları arasındaki farkı kendi içinde hisseder. Hatta bunlar arasındaki farklar halktan veya seçkinlerden herkesçe bilinebilir. İlimle uğraşan her kesim bunu gayet iyi bilir. Nitekim fukahâ "yeminler" (eymân) konusunda buna değinirler. Cümlenin öğelerini inceleyen mantık, nahiv ve beyân ilimleriyle uğraşanlar da kitablarında bundan söz eder ve cümleyi, "haber" ve "inşâ" olmak üzere ikiye ayırırlar. Haber cümlesi; doğrulanmaya veya yalanlanmaya elverişli olan cümledir. İnşâ cümlesi ise; emir, nehiy (yasaklama) ve mübahlığı ifade eden cümledir.

Durum bu olunca kulun, Allah için kullanılan kemâl sıfatlarını kabul etmesi, bununla çelişen ve reddedilmesi gerekeni de reddetmesi gerekir. Ayrıca hem yaratma, hem de emir konusundaki hükümlerini kabul ederek kudretinin kemâlini ve meşietinin kapsayıcılığını içeren yaratıcılığına iman etmeli; söz ve davranış olarak sevdiği ve razı olduğu şeylerin beyânını içeren emrini kabul etmeli; bir de dinî emir (şer') ve kaderine şüpheden uzak bir şekilde iman etmelidir.

Bu, ortağı bulunmayan ve bir olan Allah'a ibadetteki tevhidi içerir. Niyyet, irade ve ameldeki tevhid de budur. Birincisi, bilgi (ilim) ve söz ile olan tevhidle ilgilidir. Nitekim "İhlâs" sûresi buna işaret etmektedir. Diğerine de "Kâfirûn" sûresi işaret eder. Bu iki sûre, "ihlâs" sûreleri olup Resûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem'in sabah namazının iki rekâtı ile, tavafın iki rekâtı ve diğer namazlarda Fatiha sûresinden sonra okuduğu sûrelerdir.


Çevrimiçi Teymullah

  • Özel Üye
  • Yeni üye
  • *
  • İleti: 36
  • Değerlendirme Puanı: +1/-0
  • تَيْمُ الله اَلسَّلَفِي
Allah'ın sıfatları hakkında selefin görüşü:


Sıfatlar konusundaki tevhide gelince, bu konuda takip edilmesi gereken esas:

Allah'ın bizzat kendisi ve Resullerinin gerek isbat ve gerekse nefyetme açısından vasıflandırdıkları şeylerle vasıflandırılmasıdır. Kendisinin, kendisi hakkında isbat ettiğinin kabul edilmesi ve nefyettiğinin de reddedilmesidir.

Şu bir vakıadır ki, ümmetin selefi ve imamlarının yolu, keyfiyetlendirme (tekyif) benzetme (temsil), değiştirme (tahrif) ve işlevsizleştirme (ta'tîl) olmaksızın Allah'ın kendisi hakkında isbat ettiği sıfatları isbat etmektir.


Ayrıca onlar, Allah'ın kendisi hakkında isbat ettiği sıfatları isbat etmenin yanı sıra, kendisi hakkında nefyettiği şeyleri de ne isimlerini, ne de ayetlerini inkâra sapmadan reddetmişlerdir. Çünkü yüce Allah, isim ve âyetleri hakkında küfre sapanları kınayarak şöyle buyurmaktadır:

"En güzel isimler (el-esmâü’l-hüsnâ) Allah’ındır. O halde O’na o güzel isimlerle dua edin. Onun isimleri hakkında eğri yola (ilhâda) sapanları bırakın. Onlar yapmakta olduklarının (yâni ilhâdlarının) cezasına çarptırılacaklardır." (A'râf, 180)

Yine şöyle buyurmaktadır:

"Âyetlerimiz hakkında doğruluktan ayrılıp eğriliğe sapanlar bize gizli kalmaz. O halde, ateşin içine atılan mı daha iyidir, yoksa kıyamet günü güvenle gelen mi? Dilediğinizi yapın! O yaptıklarınızı görmektedir." (Fussilet, 40)

Onların yolu, isim ve sıfatları kabul etmek, fakat bu konularda yaratılmışlara benzerliği reddetmektir. Bu teşbihi bulunmayan bir isbat ve ta'tili bulunmayan bir tenzihtir. Yüce Allah'ın buyurduğu gibi: "O'na benzer hiçbir şey yoktur. O işitendir, görendir." (Şûra, 11)

"O'na benzer hiçbir şey yoktur" sözünde teşbih ve temsili,

"O işitendir, görendir" sözüyle de ilhad ve ta'tili reddetme vardır.

Allah Subhânehu ve Teâlâ peygamberlerini mufassal (ayrıntılı) bir isbat ve mücmel (özet halinde) bir nefiyle göndermiştir. Böylece Allah'ın sıfatları ayrıntılı bir şekilde isbat edilmiş, benzetme ve benzerlik gibi şânına yakışmayan şeyleri de nefyetmişlerdir.

Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

"O'na kulluk et; O'na kulluk etmek için sabırlı ve metanetli ol. O'nun bir adaşı (benzeri) olduğunu biliyor musun?" (Meryem, 65)

Dil bilginleri, "O'nun adıyla anılan birini biliyor musun?" sözünün; "O'nun adıyla anılmaya lâyık olan bir benzerini biliyor musun?" anlamında olduğunu söylerler, İbn Abbâs'tan yapılan rivayet de bu anlamdadır. İbn Abbâs, söz konusu rivayette: "O'na benzer ve denk birini biliyor musun?" demektedir.

Yüce Allah yine şöyle buyurmaktadır:

"Doğurmamıştır ve doğurulmamıştır. Hiçbir şey O'nun dengi olmamıştır." (İhlâs, 3-4)

"Öyleyse siz de, bile bile Allah'a eşler koşmayın." (Bakara, 22)

"İnsanlardan bazıları Allah'tan başkasını Allah'a denk ilahlar edinir de onları Allah'ı sever gibi severler, iman edenlerin Allah'a olan sevgileri ise (onlarınkinden) çok daha fazladır." (Bakara, 165)

"Cinleri Allah'a ortak koştular. Oysa ki onları da Allah yaratmıştı. Bilgisizce O'na oğullar ve kızlar yakıştırdılar. Hâşâ! O, onların ileri sürdüğü vasıflardan uzak ve yücedir. O, göklerin ve yerin eşsiz yaratıcısıdır. O'nun eşi olmadığı halde nasıl çocuğu olabilir! Her şeyi O yaratmıştır ve her şeyi hakkıyla bilen O'dur." (En'âm, 100-101)

"Âlemlere uyarıcı olsun diye kulu Muhammed'e Furkân'ı indiren, göklerin ve yerin hükümranlığı kendisine ait olan, hiç çocuk edinmeyen, mülkünde ortağı bulunmayan Allah yüceler yücesidir." (Furkan, 1-2)

"Ey Muhammed! şimdi sor onlara: Kızlar Rabbin'in de erkekler onların mı? Yoksa biz melekleri onların gözü önünde kız olarak mı yarattık? Dikkat edin, kesinlikle yalan uydurup söylüyorlar, "Allah doğurdu" diyorlar. Onlar şüphesiz yalancıdırlar. Allah, kızları oğullara tercih mi etmiş! Ne oluyor size? Nasıl hükmediyorsunuz? Hiç düşünmüyor musunuz? Yoksa sizin açık bir deliliniz mi var? Doğru sözlülerden iseniz kitabınızı getirin! Allah ile cinler arasında da bir soy birliği uydurdular. Andolsun, cinler de kendilerinin hesap yerine götürüleceklerini bilirler. Allah, onların isnad edegeldiklerinden yücedir, münezzehtir. Allah'ın ihlâsa erdirilmiş kulları müstesnadır... Ey inkârcılar! Ne siz ne de taptıklarınız. Kimseyi Allah'a karşı kandırıp yoldan çıkaramazsınız. Ancak cehenneme girecek olanları kandırırsınız. Melekler: "Bizim içimizden herkesin belli makamı vardır. Şüphesiz biz sıra sıra duranlarız. Allah'ı tesbih edenleriz." Putperestler şöyle diyorlardı. Eğer yanımızda evvelkilere gelen bir uyarı kitabı olsaydı. Elbette biz Allah'ın temiz kulları olurduk. Ancak o uyarıyı inkâr ettiler, yakında inkârlarının sonucunu bileceklerdir. Ey Muhammed! Bir süreye kadar onlardan yüz çevir. Onlara inecek azabı gözetle, onlar da göreceklerdir. Azabımıza uğramakta acele mi ediyorlar? Fakat o azap yurtlarına indiği vakit uyarılmış olanların hali ne kötü olur! Bir süreye kadar onları kendi hallerine bırak. Ve bekle de gör, onlar da göreceklerdir. Senin izzet sahibi Rabbin, onların isnad etmekte oldukları vasıflardan yücedir, münezzehtir. Gönderilen bütün peygamberlere selâm olsun! Âlemlerin Rabbi olan Allah'a da hamdolsun!" (Saffât, 149-182)

Yüce Allah, kendisini iftiracı müşriklerin yakıştırdıkları sıfatlardan tenzih etmekte ve hemen ardından gönderilen peygamberleri selâmlamaktadır. Çünkü peygamberlerin sözleri iftira ve şirkten uzaktır. Ardından da kendisine hamd etmektedir. Çünkü isim, sıfat ve yaratmasından dolayı hamde lâyık olan O'dur.

Allahu Teâlâ isim ve sıfatlarını muhkem âyetlerinde belirtmiştir. Şu âyetler buna örnektir:

"Allah, O'ndan başka ibadete layık ilah olmayandır. O, Hayy ve Kayyum'dur. Kendisini uyuklama ve uyku tutmaz. Göklerde ve yerde olanların hepsi O'nundur. O'nun izni olmadan katında kim şefaat edebilir? Onların işlediklerini ve işleyeceklerini bilir. (Yarattıkları) O'nun ilminden, kendisinin dilediği dışında hiçbir şeyi kavrayamaz. O'nun kürsüsü gökleri ve yeri kaplamıştır. Onların gözetilmesi O'na ağır gelmez. O Aliyy'dir, Azim'dir." (Bakara, 255)

"De ki: O Allah birdir. Allah sameddir (herşey varlığını ve bekasını O'na borçludur. Herşey O'na muhtaçtır. O, hiçbir şeye muhtaç değildir. Her şeyin başvuracağı, yardım dileyeceği tek varlık O'dur. Doğurmamıştır, doğurulmamıştır. Hiçbir şey O'nun dengi olmamıştır." (İhlâs sûresi)

"O, Alîm ve Hakim (ilim ve hikmet sahibi)'dir." (Tahrim, 2);

"O, Alîm ve Kadir (ilim ve kudret sahibi)'dir." (Rum, 54);

"O, Semi' ve Basîr (işitici ve görücü)'dür." (Şura, 11);

"O, Aziz ve Hakîmdir." (İbrahim, 4);

"O, Ğafûr ve Rahim (bağışlayıcı ve merhametlidir)." (Yunus, 107);

"O, Gafur ve Vedûd (çok bağışlayan ve çok seven)'dir. Şerefli Arş'ın sahibidir. Dilediği şeyleri mutlaka yapandır." (Burûc, 14-16)

"O ilk (Evvel)'dir, son (Âhir)'dir, Zahir'dir, Bâtın'dır. O her şeyi bilendir. O, gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra Arş üzerine istiva edendir. Yere gireni ve ondan çıkanı, gökten ineni ve oraya yükseleni bilir. Nerede olsanız, O sizinle beraberdir. Allah yaptıklarınızı görür." (Hadîd, 3-4)   

Yüce Allah yine şöyle buyurmaktadır:

"Bunun sebebi, onların Allah'ı gazaplandıran şeylerin ardınca girmeleri ve O'nu razı edecek şeylerden hoşlanmamalarıdır. Bu yüzden Allah onların işlerini boşa çıkarmıştır." (Muhammed, 28)   

"... Allah sevdiği ve kendisini seven, mü'minlere karşı alçakgönüllü, kâfirlere karşı onurlu ve zorlu bir toplum getirecektir..." (Mâide, 54)

"... Allah onlardan razı olmuş, onlar da Allah'tan hoşnut olmuşlardır. Bu söylenenler hep Rabbin'den korkanlar içindir." (Beyyine, 8)     

"Kim bir mü'mini kasden öldürürse cezası, içinde ebediyen kalacağı Cehennem'dir. Allah ona gazap etmiş, onu lânetlemiştir." (Nisa, 93)   

"İnkâr edenlere şöyle seslenilir: Allah'ın gazabı, sizin kendinize olan kötülüğünüzden elbette daha büyüktür. Zira siz imana davet ediliyorsunuz, fakat inkâr ediyorsunuz." (Mü'min, 10)       

"Onlar buluttan gölgeler içinde Allah'ın ve meleklerin gelmesini ve işin bitirilmesini bekliyorlar değil mi?" (Bakara, 210)

"Sonra duman halinde olan göğe yöneldi, ona ve yerküreye: isteyerek veya istemeyerek, gelin dedi. ikisi de 'İsteyerek geldik' dediler." (Fussilet, 11)

"Ve Allah Mûsâ ile de konuşmuştu" (Nisa, 164)

"O'na Tûr'un sağ tarafından seslendik ve onu (kendisiyle) özel konuşmak için yaklaştırdık." (Meryem, 52)

"O gün (Rab'leri), onlara seslenerek: "Benim ortaklarım (olduklarını) sandığınız şeyler ve kimseler nerede?" der." (Kasas, 62)

"O'nun işi, bir şeyin olmasını istedi mi ona, sadece 'ol' demektir, hemen oluverir." (Yâsîn, 82)

"O, öyle Allah'tır ki, O'ndan başka ibadete layık ilah yoktur. Görülmeyeni ve görüleni bilendir. O esirgeyen, çok acıyan/bağışlayandır. O öyle Allah'tır ki O'ndan başka ibadete layık ilah yoktur. Melik'tir, Mukaddes (çok kutsaldır)'dır. Selâm (esenlik veren), Mümin (güvenlik veren), Müheymin (gözetip koruyan), Aziz (üstün, galib), Cebbar (istediğini zorla yaptıran), Mütekebbir (çok ulu)'dur! Allah, (müşriklerin) ortak koştukları şeylerden münezzehtir. O, yaratan, var eden, (varlığa getirdiklerine) şekil veren Allah'tır. En güzel isimler (el-esmâü’l-hüsnâ) O'nundur. Göklerde ye yerde olanlar O'nun şânını yüceltmektedir. O, azîzdir (gâliptir), hikmet sahibi/her şeyi hikmeti uyarınca yapandır." (Haşr, 22-23)

Rab Teâlâ'nın isim ve sıfatlarını anlatan bu ve benzeri âyetlerle Nebi SallAllahu Aleyhi ve Sellem'den gelen hadîslerde, O'nun zât ve sıfatları tafsilâtlı (ayrıntılı) bir şekilde anlatılmış ve benzerlik reddedilerek vahdaniyeti (birliği) isbat edilmiştir. İşte Allah, kullarını dosdoğru yola böyle yöneltmiştir ve bu resullerin yoludur. Allah'ın salat ve selamı hepsinin üzerine olsun.

Allah'ın yolundan sapmış kâfir ve müşriklerle kitab ehli ve bunların kapsamına giren Sabii'lerle filozoflar, Cehmiyye, Karamita, Batıniyye ve benzerleri ise bunun zıddı bir yol izleyerek O'nu selbi (yokluk ifade eden) sıfatlar konusunda ayrıntılı bir şekilde tavsif ederken subûti sıfatlar açısından sadece var olduğunu söylemişlerdir. Hem öyle bir varlık ki, düşündüğünüz zaman bir hakikati yok. Varlığı sadece zihinlerde mevcut, a'yânda olması mümkün değil.

Böylece sözleri, nihaî ta'til ve temsîli (benzetmeyi) gerekli kılmaktadır. Çünkü Allah'ı mümteni (varlığı imkânsız), ma'dum (yok) ve câmid şeylere (cansız varlıklara) benzetiyor ve isimleriyle sıfatlarını öyle ta'til ediyorlar ki, bu durum zâtının nefyedilmesini gerekli kılıyor.

Bunların aşırıları, Allah hakkında iki zıddı da nefyederek: O, ne var, ne yoktur; ne diri, ne ölüdür; ne âlim, ne de cahildir, diyorlar. Çünkü isbat ile vasıflandırdıklarında O'nu yaratıklara, nefî ile vasıflandırdıklarında da ma'dum şeylere benzetmiş olacaklarını sanırlar. İşte bu noktadan hareketle O'nun hakkında her iki zıddı da reddederler. Oysa bu, açık akıl kurallarına aykırıdır. Bu hareketleriyle Allah'ın indirdiği kitabı ve Peygamber'in getirdiği şeyleri tahrif ediyorlar. Şerden kaçmaya çalıştıkça ona batıyorlar. Çünkü O'nu mümtenî şeylere benzetmiş oluyorlar. Aslında zıtları reddetmek bir bakıma onları birleştirmek gibidir ve bu tutumlarının her ikisi de imkân dışı (mümtenî) şeylerdendir.


Zorunlu olarak bilinen bir husustur ki, evren için, varlığı kendi zâtına dayalı ve başkasına ihtiyaç duymayan, ezelî, sonradan değişmeye ve yok olmaya maruz kalmayan bir var edicinin olması mutlaka gereklidir. Oysa onlar Allah'ı öyle bir biçimde niteliyorlar ki, bırakalım Vâcibü'l-Vücûd veya Kadîm olmasını, var olması bile imkân dışı hale geliyor.

Bir kısım filozoflarla onları izleyenler de yukarıda anlattıklarımıza yaklaşarak isbat sıfatlarının dışında Allah'ı selbî ve izafî sıfatlarla nitelerler. On'u ıtlak şartıyla mutlak varlık sayarlar. Oysa aklın apaçık kurallarıyla bilinmektedir ki, böyle bir varlık ancak zihinde olur. Zihnin dışındaki varlıklar içerisinde böyle bir varlık yoktur. (ıtlak: Her türlü kayıt ve şarttan uzak kılmak.)

Yine sıfatı, mevsûfun (nitelenenin) kendisi sayarlar. Meselâ, "Bilgi bilenin kendisidir." derler. Böyle apaçık şeylerde bile inat eder dururlar. Hatta bu sıfat, diğerinin kendisidir, derler. İlim, kudret, meşiet gibi sıfatları birbirlerinden ayırt etmezler. Böylece zaruri bilgileri bile inkâr etmiş olurlar.

Mu'tezile kelâmcıları ve onları izleyen üçüncü bir grub da bunlara yaklaşarak Allah'ın isimlerini kabul eder, ama sıfatların ihtiva ettiklerini reddederler. Onlardan kimi, Alîm, Kadir, Semî', Basîr gibi sıfatları eş anlamlı özel isimler olarak değerlendirirken, kimi de ilim olmaksızın Alîm, kudret olmaksızın Kadîr, duyma ve görme olmaksızın Semî' ve Basîr'dir derler. Böylece ismi kabul eder, ama sıfatların ihtiva ettiğini reddederler.

Bunların görüşlerinin geçersizliği ve apaçık aklî kurallarla ve sahih rivayetlerle çelişkisi başka yerlerde açıklanmıştır.

Bunlar, bir şeyden kaçayım derken başkasına ve daha kötüsüne yakalanıyor ve sonuçta tahrif ve ta'tile sapıyorlar. Eğer daha iyi düşünebilseler aklî kuralların gerektirdiğine uyarak benzer şeyleri bir tutar ve benzemeyenlerin arasını ayırırlardı. İşte o zaman Resûlullah'a Rabbimiz tarafından indirilenin hak olduğunu görenlerden ve kendilerine ilim verilenlerden olurlardı. O zaman Azîz ve Hamîd olan Allah'ın yoluna hidâyet ettiren şeyin Resulüne indirilmiş olan şey olduğunu görürlerdi.

Ancak onlar ne dediklerini bilmez cahillerdendir. Akıl edilebilir şeylerde Müşebbihe, aklî değerlendirmelerde Sofist, nakli şeylerde ise Karamita'dandırlar.

Çünkü aklî bir zorunluluk olarak bilinmektedir ki, başkasına ihtiyacı olmayan kadîm bir varlığın bulunması kaçınılmazdır. Zira hayvan, maden ve bitki gibi sonradan meydana gelenlerin meydana gelişlerini bizzat müşahade ediyoruz. Sonradan meydana gelenin bir var edicisinin ve mümkünü yaratan birinin varlığı kaçınılmazdır. Yüce Allah'ın buyurduğu gibi:

"Yoksa kendileri hiçbir şey olmadan mı yaratıldılar? Yoksa yaratanlar kendileri midir?" (Tûr, 35)

Yaratıcısız yaratılmadıklarına ve kendi kendilerini yaratmadıklarına göre kaçınılmaz olarak onları yaratan bir yaratıcının bulunması ortaya çıkmaktadır.

Ayrıca var oluşta varlığı kendisine dayalı kadîm bir varlığın ve sonradan var edilmiş; var olmayı da, yok olmayı da kabul eden mümkün bir varlığın bulunduğu zaruri olarak bilindiğine göre bu da, o da varlıkta mevcuttur. Ancak varlıkta her ikisinin mevcut olması, ikisinin varlığının birbirlerine benzemesini gerekli kılmaz. Aksine her birinin varlığı kendine hastır. Böylece her ikisinin var olması ne (nisbetlerde) izafet, ne tahsis ve  takyîd (kayıtlama)larda, ne de diğer hususlarda birbirlerine benzer olmalarını gerektirmez.

Arş da mevcut bir şeydir, sivrisinek de mevcut bir şeydir, denildiğinde hiçbir akıl sahibi "mevcut" ve "şey" ismini taşımalarından hareketle bu ikisinin birbirlerinin benzeri olduklarını söyleyemez. Çünkü gerçekte ikisinin ortak olduğu ve kendi dışlarında olan bir şey mevcut değildir. Aksine zihin, müşterek ve külli bir mânâ algılar. Algıladığı bu mânâ mutlak ismin müsemmâsıdır. "Bu da, o da mevcuttur" denildiğinde, her birinin varlığı kendine hastır ve başkası bu hususta ona ortak değildir. Oysa isim (yani her ikisi için de "mevcut" ismi) her biri için hakikat üzere kullanılır.


Çevrimiçi Teymullah

  • Özel Üye
  • Yeni üye
  • *
  • İleti: 36
  • Değerlendirme Puanı: +1/-0
  • تَيْمُ الله اَلسَّلَفِي
Allah, İsimlerinde ve Sıfatlarında yarattıklarına benzemez:


Bundan dolayıdır ki; Allah kendisini bir takım isimlerle isimlendirirken, sıfatlarını da başka isimlerle göstermiştir. Kendisini isimlendirdiği isimler, O'na hastır. Kendisine nisbet edildiklerinde hiç kimse bu isimlerinde O'na ortak olamaz. Yarattıklarından bazılarını da, kendilerine izafe edildiklerinde onlara has bir takım isimlerle isimlendirmiştir ki, izafe ve tahsis edilmeleri kaldırıldığında o isimler birbirlerinin aynı olur. Ancak iki ismin birbirlerinin aynı olması, o ismin işaret ettiği şeylerin birbirlerine benzemeleri ve izafetle tahsisten soyutlanarak ıtlak üzere söylendiklerinde aynı olmaları veya her ikisinin aynı oldukları anlamına gelmediği gibi izafet ve tahsisle birlikte de müsemmâlarının birbirlerine denk olmalarını gerektirmez. Artık izafe ve tahsis edildiklerinde nasıl birbirlerinin aynı olabilir?

Meselâ, Allah kendisini Hayy (diri) diye isimlendirerek: "Allah ki O'ndan başka ibadete layık ilah yoktur, daima diri (Hayy) ve yaratıklarını koruyup yönetici (Kayyûm)'dur." (Bakara, 255) buyurmaktadır.

Aynı şekilde bazı kullarını da hayy (diri) diye isimlendirerek: "Ölüden diriyi kim çıkarıyor; diriden ölüyü kim çıkarıyor?" (Yûnus, 31) buyurmaktadır.

Ancak buradaki diri, oradaki diri değildir. Çünkü oradaki "Diri" Allah'a has bir isimdir. "Diriyi ölüden çıkarır." sözündeki "diri" ise yaratılmamış olan canlıya has isimdir. Sadece her ikisi tahsisten (özelleştirme) tecrid edilip ıtlak (genelleştirme) üzere söylendiklerinde birbirlerinin aynı olurlar. Ancak ıtlak üzere söylenenin hariçte bir varlığı yoktur. Fakat akıl, iki müsemmâ arasında bir ortaklık bulunduğunu düşünür. Ama tahsis edildiğinde yaratanı yaratılandan ve yaratılanı da yaratandan ayırt eden şeylerle kayıtlanmış olur.

Allah'ın bütün isim ve sıfatları için bu durum geçerlidir. Onlardan bir bölümü kelimelerin eş anlamlı olmasında, bir kısmı da Yaratıcı'ya has özelliklerinde hiçbir yaratılmışın O'na ortak olmasına izafet ve ihtisasla anlaşılır.

Aynı şekilde Allah kendisini "Alîm" ve "Halîm" diye isimlendirdiği gibi bazı kullarını da âlim ve hâlim diye isimlendirerek şöyle buyurmaktadır: "Biz sana âlim (bilgin) bir çocuk(un olacağını) müjdeleriz!" (Hicr, 53) Âyetle müjdelenen Hz. İshak'tır. Diğer bir âyette de Hz. İsmail kastedilerek: "Ona hâlim bir erkek çocuk müjdeledik" (Saffat, 101) buyurulmaktadır. Ancak buradaki âlim, O Alîm gibi ve hâlim de, O Halîm gibi değildir.

Allah kendisini "Semi" ve "Basîr" diye isimlendirerek: "Allah size, mutlaka emanetleri ehil olanlara vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder. Allah size ne kadar güzel öğütler veriyor! Şüphesiz Allah her şeyi işitici (semi'), her şeyi görücüdür (basîr)." (Nisa, 58) buyurmaktadır. Bunun yanında bazı kullarını da semi' ve basîr diye isimlendirerek: "Gerçek şu ki, biz insanı katışık bir nutfeden yarattık; onu imtihan edelim diye kendisini işitir (semi) ve görür (basîr) kıldık." (İnsan, 2) buyurmaktadır. Ancak bu semi', O semi' gibi ve basîr O Basîr gibi değildir.

Allah kendisini "Rauf ve "Rahim" diye isimlendirerek: "Çünkü Allah insanlara Rauf (çok şefkatli), Rahim (çok merhametli)'dir." (Hac, 65) buyurmaktadır. Bunun yanında bazı kullarını da raûf ve rahîm diye isimlendirerek: "Andolsun, içinizden size öyle bir peygamber geldi ki sıkıntıya uğramanız ona ağır gelir; size düşkün, mü'minlere raûf (şefkatli), rahim (merhametli)dir." (Tevbe, 128) buyurmaktadır. Ancak buradaki raûf, O Raûf gibi ve rahîm de O Rahîm gibi değildir.

Allah kendisini "Melik" diye isimlendirerek: "(O) Melik (Hükümrân, mülkün sahibi ), Kuddûs (noksanlığı gerektiren her şeyden pâk ve münezzeh)'tir." (Cuma, 1) buyuruyor. Bunun yanında bazı kullarına da bu ismi vererek şöyle buyurmaktadır: "Onların arkasında, her (sağlam) gemiyi gasbetmekte olan bir kral (melik) vardı." (Kehf, 79), "Kral (Melik) getirin onu bana, dedi." (Yûsuf, 54) Ancak buradaki Melik, O Melik gibi değildir.

Allah kendisini "Mü'min" ve "Müheymin" diye isimlendirmiştir. Bunun yanında bazı kullarına da mü'min ismini vererek şöyle buyurmaktadır: "Öyle ya, mü'min olan, fâsık (yoldan çıkmış) kimse gibi midir? Bunlar elbette bir olamazlar." (Secde, 18) Ancak buradaki mü'min, O Mü'min gibi değildir.

Allah kendisini "Aziz" diye isimlendirerek: "O öyle Allah'tır ki...... Aziz, Cebbar, Mütekebbir (ulu)'dur." (Haşr, 23) Bunun yanında bazı kullarını da aziz diye isimlendirerek şöyle buyurmaktadır: "Aziz'in karısı da şöyle dedi." (Yûsuf, 51) Ancak buradaki aziz, O Azîz gibi değildir.

Allah yine kendisini "Cebbar" ve "Mütekebbir" diye isimlendirmektedir. Bunun yanında bazı kullarını cebbar ve mütekebbir diye isimlendirerek şöyle buyurmaktadır: "İşte Allah, her kibirli (mütekebbir) zorba (cebbâr)'ın kalbini böyle mühürler." (Mü'min, 35) Ancak buradaki cebbar, O Cebbar gibi ve mütekebbir de O Mütekebbir gibi değildir. Bu şekildeki isimlendirmeler hakkındaki örnekleri çoğaltmak mümkündür.

Aynı şekilde Allah, sıfatlarını da bir takım isimlerle isimlendirmiş ve bunun yanında kullarının sıfatlarını da benzeri isimlerle isimlendirmiştir. Meselâ kendisi hakkında:

"O'nun ilminden, kendisinin dilediği kadarından başka bir şey kavrayamazlar." (Bakara, 255)
"Onu kendi ilmi ile indirdi." (Nisa, 166)

Yine şöyle buyurmaktadır:

"Şüphesiz rızk veren, güç ve kuvvet sahibi olan ancak Allah'tır." (Zâriyat, 58)
"Onlar kendilerini yaratan Allah'ın, onlardan daha kuvvetli olduğunu görmediler mi?" (Fussilet, 15)

Öte yandan kulun sıfatını da ilim ve kuvvet olarak isimlendirmekte ve şöyle buyurmaktadır:

"Size ilimden pek az bir şey verilmiştir." (İsrâ, 85)
"Zira her ilim sahibinin üstünde daha iyi bilen birisi vardır." (Yûsuf, 76)
"Yanlarında bulunan bilgi ile sevinip övündüler." (Mü'min, 83)
"(O) Allah'dır ki sizi za'ftan yarattı. Sonra zayıflığın ardından (size) bir kuvvet verdi. Sonra kuvvetin ardından da zayıflık ve ihtiyarlık verdi." (Rûm, 54)
"Kuvvetinize kuvvet katsın." (Hûd, 52)
"Göğü kendi ellerimizle (bieydin, yani kuvvetimizle) biz kurduk." (Zâriyat, 47)
"Kulumuz Davud'u, o kuvvet sahibi zâtı hatırla." (Sâd, 17)

Ancak buradaki ilim, Allah'ın ilmi gibi olmadığı gibi, kuvvet de O'nun kuvveti değildir. Bunlar birbirine benzememektedir.

Allah, kendisini "dileyen" olmakla vasıflandırdığı gibi kulunu da dileyen olmakla vasıflandırarak şöyle buyurmaktadır:

"Bu bir öğüttür. Dileyen Rabbine varan bir yol tutar. Allah dilemedikçe siz hiçbir şey dileyemezsiniz."  (İnsan, 29)   
"Bu bir öğüttür. Dileyen, Rabbine varan bir yol tutar. Allah dilemedikçe siz hiçbir şey dileyemezsiniz. Allah (herşeyi) bilendir, hikmet sahibidir." (Müzemmil, 19)

Aynı şekilde Allah, kendisini olduğu gibi kulunu da "irade sahibi" olmakla vasıflandırarak şöyle buyurmaktadır: "Siz, geçici dünya malını istiyorsunuz. Allah ise (sizin için) âhireti istiyor. Allah daima üstün ve hikmet sahibidir." (Enfâl, 67)

Allah, kendisini "mahabbet/sevmek" ile vasıflandırdığı gibi kulunu da sevmekle vasıflandırarak şöyle buyurmaktadır: "Ey iman edenler! Sizden kim dininden irtidat ederse Allah, kendisinin onları sevdiği, onların da kendisini sevdiği, mü’minlere karşı alçak gönüllü, kafirlere karşı izzetli, Allah yolunda cihad eden ve kınayanın kınamasından korkmayan bir kavim getirir. İşte bu, Allah’ın fazlıdır. Onu dilediğine verir. Allah Vasi'dir, Alim'dir." (Mâide, 54)

"De ki: Eğer Allah'ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin." (Âl-i İmrân, 31) 

Allah kendisini "razı olma" ile vasıflandırdığı gibi kulunu da razı olmakla vasıflandırarak şöyle buyurmaktadır: "Allah onlardan razı olmuştur, onlar da O'ndan razı olmuşlardır." (Mâide, 119) Bilindiği gibi, ne Allah'ın dilemesi (meşîeti) kulun dilemesi, ne iradesi kulun iradesi, ne sevgisi (mahabbeti) kulun sevgisi ve ne de rızâsı kulun rızâsı gibidir.

Allah kendisini kâfirlere buğzetmekle (makt) vasıflandırmakta ve onları da buğzetmekle vasıflandırarak şöyle buyurmaktadır: "Küfredenlere şöyle seslenilir: Allah'ın buğzu, sizin kendinize olan buğzundan elbette daha büyüktür. Zira siz imana davet ediliyorsunuz, fakat  küfrediyordunuz." (Mü'min, 10) Ancak onların buğzu, O'nun buğzu gibi değildir.

Yine Allah kendisini (kâfirlere karşı) "mekr (tuzak kurmak)" ve "keyd (hile yapmak)" ile niteliyor ve bunun yanında kulunu da aynı şekilde bununla niteleyerek şöyle buyuruyor:

"Onlar tuzak kurarlarken Allah da (onlara) tuzak kuruyordu." (Enfâl, 30)
"Onlar hileli bir düzen kurarlar, ben de hileli bir düzen kurarım." (Târik, 15-16)

Ancak onların ne tuzak kurmaları Allah'ın tuzak kurması gibidir, ne de hile düzenlemeleri Allah'ın hile düzenlemesi gibidir.

Allah kendisini "amel/iş yapmak" ile niteleyerek: "Görmüyorlar mı ki, biz kudretimizin eseri olmak üzere onlar için bir çok hayvan yarattık. Bu sayede onlar bunlara sahip olmuşlardır." (Yasin, 71) buyurmaktadır. Bunun yanında kulunu da iş yapmakla niteleyerek şöyle buyurmaktadır: "O gün, hiç kimseye bir haksızlık yapılmaz ve siz ancak yaptığınızın cezasını çekersiniz." (Yâsîn, 54) Ancak kulun iş yapması, Allah'ın iş yapması gibi değildir.

Allah kendisini "münâdât (sesli konuşma)" ve "münâcât (gizli konuşma)" ile niteleyerek:

"Ona Tûr'un sağ tarafından seslendik ve onu (kendisiyle) özel konuşmak için yaklaştırdık." (Meryem, 52)
"Onlara sesleneceği gün..." (Kasas, 62) 
"Rableri onlara nida etti." (A'râf, 22) buyurmaktadır.

Bunun yanında kullarını da "münâdât (sesli konuşma)" ve "münâcât (gizli konuşma) ile niteleyerek şöyle buyurmaktadır:

"(Ey Muhammed), odaların arkasından sana bağıranların çokları, düşüncesiz kimselerdir." (Hucurât, 4)
"Peygamberle gizli konuşacağınız zaman..." (Mücâdele, 12)
"Ey insanlar, (kendi aranızda) gizli konuştuğunuz zaman günah, düşmanlık ve Resule karşı gelme üzerinde konuşmayın." (Mücâdele, 9)

Ancak kulların "münâdâ (sesli konuşma)" ve "münâcât (gizli konuşma)"ları, Allah'ın sesli ve gizli konuşması gibi değildir.

Allah kendisini (teklîm) konuşmayla niteleyerek:

"Ve Allah Musa ile de konuştu." (Nisa, 164)
"Musa tayin ettiğimiz vakitte (Tûr'a) gelip de Rabbi O'nunla konuşunca..." (A'râf, 143)
"O peygamberlerin bir kısmını diğerlerinden üstün kıldık. Allah onlardan bir kısmı ile konuşmuş..." (Bakara, 253)

Bunun yanında kulunu da (teklîm) konuşmayla niteleyerek şöyle buyurmaktadır:

"Kral dedi ki: O'nu bana getirin, O'nu kendime özel danışman edineyim. O'nunla konuşunca (Yûsuf'a): Bugün sen yanımızda yüksek makam sahibi ve güvenilir birisin, dedi." (Yûsuf, 54) Ancak her iki (teklim) konuşma birbirinin aynı değildir.

Allah kendisini "tenbie (haber verme, bildirme)" ile nitelemekte, bunun yanında bazı kullarını da haber vermekle niteleyerek şöyle buyurmaktadır:

"Peygamber, eşlerinden birine gizli bir söz söylemişti. Fakat eşi, o sözü haber verip, Allah da onun bu davranışını ona açıklayınca (Peygamber, hanımına) bu söylediklerinin bir kısmını bildirmiş, bir kısmından da vazgeçmişti. (Peygamber) bunu ona haber verince eşi: 'Bunu sana kim söyledi?' dedi. (Peygamber) '(Her şeyi) bilen, haber alan (Allah) bana söyledi' dedi." (Tahrîm, 3) Ancak Allah'ın (tenbie) haber vermesiyle kulun haber vermesi birbirlerinden farklıdır.

Allah kendisini "ta'lîm (öğretme)" ile nitelemekte ve bunun yanında kulunu da öğretmekle niteleyerek şöyle buyurmaktadır:

"Çok merhametli (Allah), Kur'an'ı öğretti. İnsanı yarattı. Ona beyânı öğretti." (Rahman, 1-4)
"Allah'ın size öğrettiğinden onlara öğretirsiniz." (Mâide, 4)
"Andolsun ki, Allah müminlere büyük lütufta bulundu. Zira daha önce açık bir sapıklık içinde bulunuyorlarken onlara kendi aralarından, kendilerine Allah'ın âyetlerini okuyan, kendilerini temizleyen ve kendilerine Kitab ve hikmeti öğreten bir elçi gönderdi." (Al-i İmrân, 164) Ancak Allah'ın öğretmesi, kulun öğretmesi gibi değildir.

Aynı şekilde Allah kendisini "gazab etmek" ile niteleyerek: "Allah, onlara gazab etmiş, onları lânetlemiştir." (Fetih, 6) buyurmaktadır. Bunun yanında kulunu da gazab etmekle niteleyerek şöyle buyurmaktadır: "Musa, kavmine kızgın ve üzgün bir halde dönünce..." (A'râf, 150) Ancak Allah'ın gazaba, gelmesi, kulun gazaba gelmesi gibi değildir.

Allah kendisini Arşı üzerine istiva etmek (yerleşme, yükselme, oturma) ile nitelemekte ve bunu Kur'an'da yedi yerde zikretmektedir. Bunun yanında bazı yaratıklarını da başka şeyler üzerine istiva etmekle niteleyerek şöyle buyurmaktadır:

"...böylece onların sırtına binip üzerlerine yerleşince (istiva)..." (Zuhrûf, 13)
"Sen, yanındakilerle birlikte gemiye yerleştiğinde (istiva)..." (Mü'minûn, 28)
"(Gemi) Cûdî (Dağı'nın) üzerine yerleşti/oturdu. (istiva)" (Hûd, 44)

Ancak Allah'ın "istivası (yerleşme, yükselme, oturma)", yaratıklarının "istivası" gibi değildir.

Allah kendisini "eli açık olmakla (bastu'l-yedeyn)" niteleyerek: "Yahudiler, Allah'ın eli bağlıdır (sıkıdır) dediler. Hay dedikleri yüzünden elleri bağlanası ve lanet olasılar! Bilâkis, Allah'ın elleri açıktır, dilediği gibi verir." (Mâide, 64) Bunun yanında bazı kullarını da el açıklığıyla niteleyerek şöyle buyurmaktadır: "Elini sıkıp boynuna bağlama (eli sıkı cimri olma) onu büsbütün de açma (büsbütün eli açık da olma); sonra kınanmış ve eli boş kalırsın." (İsrâ, 29) Ancak ne Allah'ın eli, kulun eli gibidir, ne de el açıklığı, kulun el açıklığı gibidir. Şayet el açıklığından amaç, cömertlik ise, O'nun cömertliği de kulun cömertliği gibi değildir. Kur'an'da saydıklarımızın örnekleri pek çoktur.

Kısacası: Allah'ın kendisi hakkında isbat ile zikrettiklerini (isbat) kabul etmeli ama bu konuda yarattıklarına benzerliğini de (nefiy) reddetmeliyiz.

O halde her kim: "Allah için ne ilim, ne kuvvet, ne konuşma, ne sevme, ne rıza gösterme, ne münâdâ (sesli konuşma) ne münâcât (gizli konuşma) ne istiva (oturma) vardır." derse; muattileden olup münkirdir; Allah'ı ma'dum (yok olan) şeylere ve cemedata (cansızlara) benzetmektir.

Her kim de: "Allah'ın, benim ilmim gibi bir ilmi, kuvvetim gibi bir kuvveti, sevgim gibi bir sevgisi, rızam gibi bir rızası, ellerim gibi elleri, oturmam (istivam) gibi bir oturması (istivası) vardır." derse; Allah'ı yarattıklarına benzetmektir.

Aksine benzerliği olmayan bir kabule ve ta'tili olmayan bir tenzihe inanmalıyız. (isbat bilâ teşbih, tenzih bilâ ta'tîl).


Bu hususlar "iki temel kural" ve "iki misal", bir de kapsamlı "hatime" ile daha iyi anlaşılır.

 

Related Topics