Darultawhid

Gönderen Konu: TEDMURİYYE RİSALESİ - ŞEYHU'L İSLÂM İBNU TEYMİYYE  (Okunma sayısı 370 defa)

Fırkatun Nâciye, Garip Müslüman, Teymullah, Ubeydullah ve 5 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimiçi Teymullah

  • Özel Üye
  • Yeni üye
  • *
  • İleti: 44
  • Değerlendirme Puanı: +1/-0
  • تَيْمُ الله اَلسَّلَفِي


بسم الله الرحمن الرحيم

الرسالة التدمرية

لشيخ الاسلام ابن تيمية
رحمه اللّه تعالى


Tedmuriyye Risalesi

Şeyhu'l İslâm İbnu Teymiyye
Rahimehullâhu Teâlâ


Mecmû'u'l Fetâvâ, 3/1-126; Külliyat, 3/11-119



GİRİŞ:

İmam, büyük âlim Şeyhul-İslâm Takıyuddin Ebû'l-Abbâs, Ahmed b. Abdilhalîm b. Abdisselâm b. Teymiye el-Harranî -Allah kendisinden razı olsun- şöyle der:

Hamd Allah'ındır. O'na hamdeder, O'ndan yardım ve bağışlanma dileriz. Nefislerimizin şerlerinden, amellerimizin kötülerinden O'na sığınırız. O'nun hidâyet ettiğini kimse saptıramaz ve saptırdığını da kimse hidâyete kavuşturamaz. Allah'tan başka ibadete layık ilâh bulunmadığına, birliğine ve ortağının olmadığına, Muhammed SallAllahu Aleyhi ve Sellem'in de O'nun kulu ve rasulü olduğuna şehâdet ederim.   
 
Bir kısım insanlar bazı meclislerde tevhid (Allah'ın birlenmesi) ve sıfatlarla dinî emir (şer') ve kader konularında duyduklarıyla ilgili sorular sordular. Konuların önemi dolayısıyla ve bu hususta birbirini tutmayan çok şey söylendiği için, onlara cevap vermek kaçınılmaz oldu. Bu konular herkesi ilgilendirdiği için düşünce sahibi, ilim ve irade ehli veya âbidler içinden herkesin aklına, doğrunun yanlıştan ayırdedilmesi için bir takım düşünceler gelebilir. Özellikle bu konulara giren pek çok kimse hakla bâtılı birbirine karıştırmış, kalblere çeşitli sapıklıkların doğurduğu bir takım şüpheler arız olmuşsa bu konular üzerinde durmak daha bir önem arzetmektedir.

Tevhid ve sıfatlarla ilgili olarak söylenecek şeyler, benimsenecek veya reddedilecek türden şeylerdir.

Dinî emir (şer') ve kader hakkında söylenenler ise reddetmek veya kabul etmek bakımından isteme ile istememe; sevme ile sevmeme alternatifleri arasında dönüp dolaşan taleb ve irade kabilinden şeylerdir.

İnsan, reddetme ve kabul etme; doğrulama ve yalanlama ile sevme ve buğzetme; teşvik ve engelleme duyguları arasındaki farkı kendi içinde hisseder. Hatta bunlar arasındaki farklar halktan veya seçkinlerden herkesçe bilinebilir. İlimle uğraşan her kesim bunu gayet iyi bilir. Nitekim fukahâ "yeminler" (eymân) konusunda buna değinirler. Cümlenin öğelerini inceleyen mantık, nahiv ve beyân ilimleriyle uğraşanlar da kitablarında bundan söz eder ve cümleyi, "haber" ve "inşâ" olmak üzere ikiye ayırırlar. Haber cümlesi; doğrulanmaya veya yalanlanmaya elverişli olan cümledir. İnşâ cümlesi ise; emir, nehiy (yasaklama) ve mübahlığı ifade eden cümledir.

Durum bu olunca kulun, Allah için kullanılan kemâl sıfatlarını kabul etmesi, bununla çelişen ve reddedilmesi gerekeni de reddetmesi gerekir. Ayrıca hem yaratma, hem de emir konusundaki hükümlerini kabul ederek kudretinin kemâlini ve meşietinin kapsayıcılığını içeren yaratıcılığına iman etmeli; söz ve davranış olarak sevdiği ve razı olduğu şeylerin beyânını içeren emrini kabul etmeli; bir de dinî emir (şer') ve kaderine şüpheden uzak bir şekilde iman etmelidir.

Bu, ortağı bulunmayan ve bir olan Allah'a ibadetteki tevhidi içerir. Niyyet, irade ve ameldeki tevhid de budur. Birincisi, bilgi (ilim) ve söz ile olan tevhidle ilgilidir. Nitekim "İhlâs" sûresi buna işaret etmektedir. Diğerine de "Kâfirûn" sûresi işaret eder. Bu iki sûre, "ihlâs" sûreleri olup Resûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem'in sabah namazının iki rekâtı ile, tavafın iki rekâtı ve diğer namazlarda Fatiha sûresinden sonra okuduğu sûrelerdir.


Çevrimiçi Teymullah

  • Özel Üye
  • Yeni üye
  • *
  • İleti: 44
  • Değerlendirme Puanı: +1/-0
  • تَيْمُ الله اَلسَّلَفِي
Allah'ın sıfatları hakkında selefin görüşü:


Sıfatlar konusundaki tevhide gelince, bu konuda takip edilmesi gereken esas:

Allah'ın bizzat kendisi ve Resullerinin gerek isbat ve gerekse nefyetme açısından vasıflandırdıkları şeylerle vasıflandırılmasıdır. Kendisinin, kendisi hakkında isbat ettiğinin kabul edilmesi ve nefyettiğinin de reddedilmesidir.

Şu bir vakıadır ki, ümmetin selefi ve imamlarının yolu, keyfiyetlendirme (tekyif) benzetme (temsil), değiştirme (tahrif) ve işlevsizleştirme (ta'tîl) olmaksızın Allah'ın kendisi hakkında isbat ettiği sıfatları isbat etmektir.


Ayrıca onlar, Allah'ın kendisi hakkında isbat ettiği sıfatları isbat etmenin yanı sıra, kendisi hakkında nefyettiği şeyleri de ne isimlerini, ne de ayetlerini inkâra sapmadan reddetmişlerdir. Çünkü yüce Allah, isim ve âyetleri hakkında küfre sapanları kınayarak şöyle buyurmaktadır:

"En güzel isimler (el-esmâü’l-hüsnâ) Allah’ındır. O halde O’na o güzel isimlerle dua edin. Onun isimleri hakkında eğri yola (ilhâda) sapanları bırakın. Onlar yapmakta olduklarının (yâni ilhâdlarının) cezasına çarptırılacaklardır." (A'râf, 180)

Yine şöyle buyurmaktadır:

"Âyetlerimiz hakkında doğruluktan ayrılıp eğriliğe sapanlar bize gizli kalmaz. O halde, ateşin içine atılan mı daha iyidir, yoksa kıyamet günü güvenle gelen mi? Dilediğinizi yapın! O yaptıklarınızı görmektedir." (Fussilet, 40)

Onların yolu, isim ve sıfatları kabul etmek, fakat bu konularda yaratılmışlara benzerliği reddetmektir. Bu teşbihi bulunmayan bir isbat ve ta'tili bulunmayan bir tenzihtir. Yüce Allah'ın buyurduğu gibi: "O'na benzer hiçbir şey yoktur. O işitendir, görendir." (Şûra, 11)

"O'na benzer hiçbir şey yoktur" sözünde teşbih ve temsili,

"O işitendir, görendir" sözüyle de ilhad ve ta'tili reddetme vardır.

Allah Subhânehu ve Teâlâ peygamberlerini mufassal (ayrıntılı) bir isbat ve mücmel (özet halinde) bir nefiyle göndermiştir. Böylece Allah'ın sıfatları ayrıntılı bir şekilde isbat edilmiş, benzetme ve benzerlik gibi şânına yakışmayan şeyleri de nefyetmişlerdir.

Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

"O'na kulluk et; O'na kulluk etmek için sabırlı ve metanetli ol. O'nun bir adaşı (benzeri) olduğunu biliyor musun?" (Meryem, 65)

Dil bilginleri, "O'nun adıyla anılan birini biliyor musun?" sözünün; "O'nun adıyla anılmaya lâyık olan bir benzerini biliyor musun?" anlamında olduğunu söylerler, İbn Abbâs'tan yapılan rivayet de bu anlamdadır. İbn Abbâs, söz konusu rivayette: "O'na benzer ve denk birini biliyor musun?" demektedir.

Yüce Allah yine şöyle buyurmaktadır:

"Doğurmamıştır ve doğurulmamıştır. Hiçbir şey O'nun dengi olmamıştır." (İhlâs, 3-4)

"Öyleyse siz de, bile bile Allah'a eşler koşmayın." (Bakara, 22)

"İnsanlardan bazıları Allah'tan başkasını Allah'a denk ilahlar edinir de onları Allah'ı sever gibi severler, iman edenlerin Allah'a olan sevgileri ise (onlarınkinden) çok daha fazladır." (Bakara, 165)

"Cinleri Allah'a ortak koştular. Oysa ki onları da Allah yaratmıştı. Bilgisizce O'na oğullar ve kızlar yakıştırdılar. Hâşâ! O, onların ileri sürdüğü vasıflardan uzak ve yücedir. O, göklerin ve yerin eşsiz yaratıcısıdır. O'nun eşi olmadığı halde nasıl çocuğu olabilir! Her şeyi O yaratmıştır ve her şeyi hakkıyla bilen O'dur." (En'âm, 100-101)

"Âlemlere uyarıcı olsun diye kulu Muhammed'e Furkân'ı indiren, göklerin ve yerin hükümranlığı kendisine ait olan, hiç çocuk edinmeyen, mülkünde ortağı bulunmayan Allah yüceler yücesidir." (Furkan, 1-2)

"Ey Muhammed! şimdi sor onlara: Kızlar Rabbin'in de erkekler onların mı? Yoksa biz melekleri onların gözü önünde kız olarak mı yarattık? Dikkat edin, kesinlikle yalan uydurup söylüyorlar, "Allah doğurdu" diyorlar. Onlar şüphesiz yalancıdırlar. Allah, kızları oğullara tercih mi etmiş! Ne oluyor size? Nasıl hükmediyorsunuz? Hiç düşünmüyor musunuz? Yoksa sizin açık bir deliliniz mi var? Doğru sözlülerden iseniz kitabınızı getirin! Allah ile cinler arasında da bir soy birliği uydurdular. Andolsun, cinler de kendilerinin hesap yerine götürüleceklerini bilirler. Allah, onların isnad edegeldiklerinden yücedir, münezzehtir. Allah'ın ihlâsa erdirilmiş kulları müstesnadır... Ey inkârcılar! Ne siz ne de taptıklarınız. Kimseyi Allah'a karşı kandırıp yoldan çıkaramazsınız. Ancak cehenneme girecek olanları kandırırsınız. Melekler: "Bizim içimizden herkesin belli makamı vardır. Şüphesiz biz sıra sıra duranlarız. Allah'ı tesbih edenleriz." Putperestler şöyle diyorlardı. Eğer yanımızda evvelkilere gelen bir uyarı kitabı olsaydı. Elbette biz Allah'ın temiz kulları olurduk. Ancak o uyarıyı inkâr ettiler, yakında inkârlarının sonucunu bileceklerdir. Ey Muhammed! Bir süreye kadar onlardan yüz çevir. Onlara inecek azabı gözetle, onlar da göreceklerdir. Azabımıza uğramakta acele mi ediyorlar? Fakat o azap yurtlarına indiği vakit uyarılmış olanların hali ne kötü olur! Bir süreye kadar onları kendi hallerine bırak. Ve bekle de gör, onlar da göreceklerdir. Senin izzet sahibi Rabbin, onların isnad etmekte oldukları vasıflardan yücedir, münezzehtir. Gönderilen bütün peygamberlere selâm olsun! Âlemlerin Rabbi olan Allah'a da hamdolsun!" (Saffât, 149-182)

Yüce Allah, kendisini iftiracı müşriklerin yakıştırdıkları sıfatlardan tenzih etmekte ve hemen ardından gönderilen peygamberleri selâmlamaktadır. Çünkü peygamberlerin sözleri iftira ve şirkten uzaktır. Ardından da kendisine hamd etmektedir. Çünkü isim, sıfat ve yaratmasından dolayı hamde lâyık olan O'dur.

Allahu Teâlâ isim ve sıfatlarını muhkem âyetlerinde belirtmiştir. Şu âyetler buna örnektir:

"Allah, O'ndan başka ibadete layık ilah olmayandır. O, Hayy ve Kayyum'dur. Kendisini uyuklama ve uyku tutmaz. Göklerde ve yerde olanların hepsi O'nundur. O'nun izni olmadan katında kim şefaat edebilir? Onların işlediklerini ve işleyeceklerini bilir. (Yarattıkları) O'nun ilminden, kendisinin dilediği dışında hiçbir şeyi kavrayamaz. O'nun kürsüsü gökleri ve yeri kaplamıştır. Onların gözetilmesi O'na ağır gelmez. O Aliyy'dir, Azim'dir." (Bakara, 255)

"De ki: O Allah birdir. Allah sameddir (herşey varlığını ve bekasını O'na borçludur. Herşey O'na muhtaçtır. O, hiçbir şeye muhtaç değildir. Her şeyin başvuracağı, yardım dileyeceği tek varlık O'dur. Doğurmamıştır, doğurulmamıştır. Hiçbir şey O'nun dengi olmamıştır." (İhlâs sûresi)

"O, Alîm ve Hakim (ilim ve hikmet sahibi)'dir." (Tahrim, 2);

"O, Alîm ve Kadir (ilim ve kudret sahibi)'dir." (Rum, 54);

"O, Semi' ve Basîr (işitici ve görücü)'dür." (Şura, 11);

"O, Aziz ve Hakîmdir." (İbrahim, 4);

"O, Ğafûr ve Rahim (bağışlayıcı ve merhametlidir)." (Yunus, 107);

"O, Gafur ve Vedûd (çok bağışlayan ve çok seven)'dir. Şerefli Arş'ın sahibidir. Dilediği şeyleri mutlaka yapandır." (Burûc, 14-16)

"O ilk (Evvel)'dir, son (Âhir)'dir, Zahir'dir, Bâtın'dır. O her şeyi bilendir. O, gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra Arş üzerine istiva edendir. Yere gireni ve ondan çıkanı, gökten ineni ve oraya yükseleni bilir. Nerede olsanız, O sizinle beraberdir. Allah yaptıklarınızı görür." (Hadîd, 3-4)   

Yüce Allah yine şöyle buyurmaktadır:

"Bunun sebebi, onların Allah'ı gazaplandıran şeylerin ardınca girmeleri ve O'nu razı edecek şeylerden hoşlanmamalarıdır. Bu yüzden Allah onların işlerini boşa çıkarmıştır." (Muhammed, 28)   

"... Allah sevdiği ve kendisini seven, mü'minlere karşı alçakgönüllü, kâfirlere karşı onurlu ve zorlu bir toplum getirecektir..." (Mâide, 54)

"... Allah onlardan razı olmuş, onlar da Allah'tan hoşnut olmuşlardır. Bu söylenenler hep Rabbin'den korkanlar içindir." (Beyyine, 8)     

"Kim bir mü'mini kasden öldürürse cezası, içinde ebediyen kalacağı Cehennem'dir. Allah ona gazap etmiş, onu lânetlemiştir." (Nisa, 93)   

"İnkâr edenlere şöyle seslenilir: Allah'ın gazabı, sizin kendinize olan kötülüğünüzden elbette daha büyüktür. Zira siz imana davet ediliyorsunuz, fakat inkâr ediyorsunuz." (Mü'min, 10)       

"Onlar buluttan gölgeler içinde Allah'ın ve meleklerin gelmesini ve işin bitirilmesini bekliyorlar değil mi?" (Bakara, 210)

"Sonra duman halinde olan göğe yöneldi, ona ve yerküreye: isteyerek veya istemeyerek, gelin dedi. ikisi de 'İsteyerek geldik' dediler." (Fussilet, 11)

"Ve Allah Mûsâ ile de konuşmuştu" (Nisa, 164)

"O'na Tûr'un sağ tarafından seslendik ve onu (kendisiyle) özel konuşmak için yaklaştırdık." (Meryem, 52)

"O gün (Rab'leri), onlara seslenerek: "Benim ortaklarım (olduklarını) sandığınız şeyler ve kimseler nerede?" der." (Kasas, 62)

"O'nun işi, bir şeyin olmasını istedi mi ona, sadece 'ol' demektir, hemen oluverir." (Yâsîn, 82)

"O, öyle Allah'tır ki, O'ndan başka ibadete layık ilah yoktur. Görülmeyeni ve görüleni bilendir. O esirgeyen, çok acıyan/bağışlayandır. O öyle Allah'tır ki O'ndan başka ibadete layık ilah yoktur. Melik'tir, Mukaddes (çok kutsaldır)'dır. Selâm (esenlik veren), Mümin (güvenlik veren), Müheymin (gözetip koruyan), Aziz (üstün, galib), Cebbar (istediğini zorla yaptıran), Mütekebbir (çok ulu)'dur! Allah, (müşriklerin) ortak koştukları şeylerden münezzehtir. O, yaratan, var eden, (varlığa getirdiklerine) şekil veren Allah'tır. En güzel isimler (el-esmâü’l-hüsnâ) O'nundur. Göklerde ye yerde olanlar O'nun şânını yüceltmektedir. O, azîzdir (gâliptir), hikmet sahibi/her şeyi hikmeti uyarınca yapandır." (Haşr, 22-23)

Rab Teâlâ'nın isim ve sıfatlarını anlatan bu ve benzeri âyetlerle Nebi SallAllahu Aleyhi ve Sellem'den gelen hadîslerde, O'nun zât ve sıfatları tafsilâtlı (ayrıntılı) bir şekilde anlatılmış ve benzerlik reddedilerek vahdaniyeti (birliği) isbat edilmiştir. İşte Allah, kullarını dosdoğru yola böyle yöneltmiştir ve bu resullerin yoludur. Allah'ın salat ve selamı hepsinin üzerine olsun.

Allah'ın yolundan sapmış kâfir ve müşriklerle kitab ehli ve bunların kapsamına giren Sabii'lerle filozoflar, Cehmiyye, Karamita, Batıniyye ve benzerleri ise bunun zıddı bir yol izleyerek O'nu selbi (yokluk ifade eden) sıfatlar konusunda ayrıntılı bir şekilde tavsif ederken subûti sıfatlar açısından sadece var olduğunu söylemişlerdir. Hem öyle bir varlık ki, düşündüğünüz zaman bir hakikati yok. Varlığı sadece zihinlerde mevcut, a'yânda olması mümkün değil.

Böylece sözleri, nihaî ta'til ve temsîli (benzetmeyi) gerekli kılmaktadır. Çünkü Allah'ı mümteni (varlığı imkânsız), ma'dum (yok) ve câmid şeylere (cansız varlıklara) benzetiyor ve isimleriyle sıfatlarını öyle ta'til ediyorlar ki, bu durum zâtının nefyedilmesini gerekli kılıyor.

Bunların aşırıları, Allah hakkında iki zıddı da nefyederek: O, ne var, ne yoktur; ne diri, ne ölüdür; ne âlim, ne de cahildir, diyorlar. Çünkü isbat ile vasıflandırdıklarında O'nu yaratıklara, nefî ile vasıflandırdıklarında da ma'dum şeylere benzetmiş olacaklarını sanırlar. İşte bu noktadan hareketle O'nun hakkında her iki zıddı da reddederler. Oysa bu, açık akıl kurallarına aykırıdır. Bu hareketleriyle Allah'ın indirdiği kitabı ve Peygamber'in getirdiği şeyleri tahrif ediyorlar. Şerden kaçmaya çalıştıkça ona batıyorlar. Çünkü O'nu mümtenî şeylere benzetmiş oluyorlar. Aslında zıtları reddetmek bir bakıma onları birleştirmek gibidir ve bu tutumlarının her ikisi de imkân dışı (mümtenî) şeylerdendir.


Zorunlu olarak bilinen bir husustur ki, evren için, varlığı kendi zâtına dayalı ve başkasına ihtiyaç duymayan, ezelî, sonradan değişmeye ve yok olmaya maruz kalmayan bir var edicinin olması mutlaka gereklidir. Oysa onlar Allah'ı öyle bir biçimde niteliyorlar ki, bırakalım Vâcibü'l-Vücûd veya Kadîm olmasını, var olması bile imkân dışı hale geliyor.

Bir kısım filozoflarla onları izleyenler de yukarıda anlattıklarımıza yaklaşarak isbat sıfatlarının dışında Allah'ı selbî ve izafî sıfatlarla nitelerler. On'u ıtlak şartıyla mutlak varlık sayarlar. Oysa aklın apaçık kurallarıyla bilinmektedir ki, böyle bir varlık ancak zihinde olur. Zihnin dışındaki varlıklar içerisinde böyle bir varlık yoktur. (ıtlak: Her türlü kayıt ve şarttan uzak kılmak.)

Yine sıfatı, mevsûfun (nitelenenin) kendisi sayarlar. Meselâ, "Bilgi bilenin kendisidir." derler. Böyle apaçık şeylerde bile inat eder dururlar. Hatta bu sıfat, diğerinin kendisidir, derler. İlim, kudret, meşiet gibi sıfatları birbirlerinden ayırt etmezler. Böylece zaruri bilgileri bile inkâr etmiş olurlar.

Mu'tezile kelâmcıları ve onları izleyen üçüncü bir grub da bunlara yaklaşarak Allah'ın isimlerini kabul eder, ama sıfatların ihtiva ettiklerini reddederler. Onlardan kimi, Alîm, Kadir, Semî', Basîr gibi sıfatları eş anlamlı özel isimler olarak değerlendirirken, kimi de ilim olmaksızın Alîm, kudret olmaksızın Kadîr, duyma ve görme olmaksızın Semî' ve Basîr'dir derler. Böylece ismi kabul eder, ama sıfatların ihtiva ettiğini reddederler.

Bunların görüşlerinin geçersizliği ve apaçık aklî kurallarla ve sahih rivayetlerle çelişkisi başka yerlerde açıklanmıştır.

Bunlar, bir şeyden kaçayım derken başkasına ve daha kötüsüne yakalanıyor ve sonuçta tahrif ve ta'tile sapıyorlar. Eğer daha iyi düşünebilseler aklî kuralların gerektirdiğine uyarak benzer şeyleri bir tutar ve benzemeyenlerin arasını ayırırlardı. İşte o zaman Resûlullah'a Rabbimiz tarafından indirilenin hak olduğunu görenlerden ve kendilerine ilim verilenlerden olurlardı. O zaman Azîz ve Hamîd olan Allah'ın yoluna hidâyet ettiren şeyin Resulüne indirilmiş olan şey olduğunu görürlerdi.

Ancak onlar ne dediklerini bilmez cahillerdendir. Akıl edilebilir şeylerde Müşebbihe, aklî değerlendirmelerde Sofist, nakli şeylerde ise Karamita'dandırlar.

Çünkü aklî bir zorunluluk olarak bilinmektedir ki, başkasına ihtiyacı olmayan kadîm bir varlığın bulunması kaçınılmazdır. Zira hayvan, maden ve bitki gibi sonradan meydana gelenlerin meydana gelişlerini bizzat müşahade ediyoruz. Sonradan meydana gelenin bir var edicisinin ve mümkünü yaratan birinin varlığı kaçınılmazdır. Yüce Allah'ın buyurduğu gibi:

"Yoksa kendileri hiçbir şey olmadan mı yaratıldılar? Yoksa yaratanlar kendileri midir?" (Tûr, 35)

Yaratıcısız yaratılmadıklarına ve kendi kendilerini yaratmadıklarına göre kaçınılmaz olarak onları yaratan bir yaratıcının bulunması ortaya çıkmaktadır.

Ayrıca var oluşta varlığı kendisine dayalı kadîm bir varlığın ve sonradan var edilmiş; var olmayı da, yok olmayı da kabul eden mümkün bir varlığın bulunduğu zaruri olarak bilindiğine göre bu da, o da varlıkta mevcuttur. Ancak varlıkta her ikisinin mevcut olması, ikisinin varlığının birbirlerine benzemesini gerekli kılmaz. Aksine her birinin varlığı kendine hastır. Böylece her ikisinin var olması ne (nisbetlerde) izafet, ne tahsis ve  takyîd (kayıtlama)larda, ne de diğer hususlarda birbirlerine benzer olmalarını gerektirmez.

Arş da mevcut bir şeydir, sivrisinek de mevcut bir şeydir, denildiğinde hiçbir akıl sahibi "mevcut" ve "şey" ismini taşımalarından hareketle bu ikisinin birbirlerinin benzeri olduklarını söyleyemez. Çünkü gerçekte ikisinin ortak olduğu ve kendi dışlarında olan bir şey mevcut değildir. Aksine zihin, müşterek ve külli bir mânâ algılar. Algıladığı bu mânâ mutlak ismin müsemmâsıdır. "Bu da, o da mevcuttur" denildiğinde, her birinin varlığı kendine hastır ve başkası bu hususta ona ortak değildir. Oysa isim (yani her ikisi için de "mevcut" ismi) her biri için hakikat üzere kullanılır.


Çevrimiçi Teymullah

  • Özel Üye
  • Yeni üye
  • *
  • İleti: 44
  • Değerlendirme Puanı: +1/-0
  • تَيْمُ الله اَلسَّلَفِي
Allah, İsimlerinde ve Sıfatlarında yarattıklarına benzemez:


Bundan dolayıdır ki; Allah kendisini bir takım isimlerle isimlendirirken, sıfatlarını da başka isimlerle göstermiştir. Kendisini isimlendirdiği isimler, O'na hastır. Kendisine nisbet edildiklerinde hiç kimse bu isimlerinde O'na ortak olamaz. Yarattıklarından bazılarını da, kendilerine izafe edildiklerinde onlara has bir takım isimlerle isimlendirmiştir ki, izafe ve tahsis edilmeleri kaldırıldığında o isimler birbirlerinin aynı olur. Ancak iki ismin birbirlerinin aynı olması, o ismin işaret ettiği şeylerin birbirlerine benzemeleri ve izafetle tahsisten soyutlanarak ıtlak üzere söylendiklerinde aynı olmaları veya her ikisinin aynı oldukları anlamına gelmediği gibi izafet ve tahsisle birlikte de müsemmâlarının birbirlerine denk olmalarını gerektirmez. Artık izafe ve tahsis edildiklerinde nasıl birbirlerinin aynı olabilir?

Meselâ, Allah kendisini Hayy (diri) diye isimlendirerek: "Allah ki O'ndan başka ibadete layık ilah yoktur, daima diri (Hayy) ve yaratıklarını koruyup yönetici (Kayyûm)'dur." (Bakara, 255) buyurmaktadır.

Aynı şekilde bazı kullarını da hayy (diri) diye isimlendirerek: "Ölüden diriyi kim çıkarıyor; diriden ölüyü kim çıkarıyor?" (Yûnus, 31) buyurmaktadır.

Ancak buradaki diri, oradaki diri değildir. Çünkü oradaki "Diri" Allah'a has bir isimdir. "Diriyi ölüden çıkarır." sözündeki "diri" ise yaratılmamış olan canlıya has isimdir. Sadece her ikisi tahsisten (özelleştirme) tecrid edilip ıtlak (genelleştirme) üzere söylendiklerinde birbirlerinin aynı olurlar. Ancak ıtlak üzere söylenenin hariçte bir varlığı yoktur. Fakat akıl, iki müsemmâ arasında bir ortaklık bulunduğunu düşünür. Ama tahsis edildiğinde yaratanı yaratılandan ve yaratılanı da yaratandan ayırt eden şeylerle kayıtlanmış olur.

Allah'ın bütün isim ve sıfatları için bu durum geçerlidir. Onlardan bir bölümü kelimelerin eş anlamlı olmasında, bir kısmı da Yaratıcı'ya has özelliklerinde hiçbir yaratılmışın O'na ortak olmasına izafet ve ihtisasla anlaşılır.

Aynı şekilde Allah kendisini "Alîm" ve "Halîm" diye isimlendirdiği gibi bazı kullarını da âlim ve hâlim diye isimlendirerek şöyle buyurmaktadır: "Biz sana âlim (bilgin) bir çocuk(un olacağını) müjdeleriz!" (Hicr, 53) Âyetle müjdelenen Hz. İshak'tır. Diğer bir âyette de Hz. İsmail kastedilerek: "Ona hâlim bir erkek çocuk müjdeledik" (Saffat, 101) buyurulmaktadır. Ancak buradaki âlim, O Alîm gibi ve hâlim de, O Halîm gibi değildir.

Allah kendisini "Semi" ve "Basîr" diye isimlendirerek: "Allah size, mutlaka emanetleri ehil olanlara vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder. Allah size ne kadar güzel öğütler veriyor! Şüphesiz Allah her şeyi işitici (semi'), her şeyi görücüdür (basîr)." (Nisa, 58) buyurmaktadır. Bunun yanında bazı kullarını da semi' ve basîr diye isimlendirerek: "Gerçek şu ki, biz insanı katışık bir nutfeden yarattık; onu imtihan edelim diye kendisini işitir (semi) ve görür (basîr) kıldık." (İnsan, 2) buyurmaktadır. Ancak bu semi', O semi' gibi ve basîr O Basîr gibi değildir.

Allah kendisini "Rauf ve "Rahim" diye isimlendirerek: "Çünkü Allah insanlara Rauf (çok şefkatli), Rahim (çok merhametli)'dir." (Hac, 65) buyurmaktadır. Bunun yanında bazı kullarını da raûf ve rahîm diye isimlendirerek: "Andolsun, içinizden size öyle bir peygamber geldi ki sıkıntıya uğramanız ona ağır gelir; size düşkün, mü'minlere raûf (şefkatli), rahim (merhametli)dir." (Tevbe, 128) buyurmaktadır. Ancak buradaki raûf, O Raûf gibi ve rahîm de O Rahîm gibi değildir.

Allah kendisini "Melik" diye isimlendirerek: "(O) Melik (Hükümrân, mülkün sahibi ), Kuddûs (noksanlığı gerektiren her şeyden pâk ve münezzeh)'tir." (Cuma, 1) buyuruyor. Bunun yanında bazı kullarına da bu ismi vererek şöyle buyurmaktadır: "Onların arkasında, her (sağlam) gemiyi gasbetmekte olan bir kral (melik) vardı." (Kehf, 79), "Kral (Melik) getirin onu bana, dedi." (Yûsuf, 54) Ancak buradaki Melik, O Melik gibi değildir.

Allah kendisini "Mü'min" ve "Müheymin" diye isimlendirmiştir. Bunun yanında bazı kullarına da mü'min ismini vererek şöyle buyurmaktadır: "Öyle ya, mü'min olan, fâsık (yoldan çıkmış) kimse gibi midir? Bunlar elbette bir olamazlar." (Secde, 18) Ancak buradaki mü'min, O Mü'min gibi değildir.

Allah kendisini "Aziz" diye isimlendirerek: "O öyle Allah'tır ki...... Aziz, Cebbar, Mütekebbir (ulu)'dur." (Haşr, 23) Bunun yanında bazı kullarını da aziz diye isimlendirerek şöyle buyurmaktadır: "Aziz'in karısı da şöyle dedi." (Yûsuf, 51) Ancak buradaki aziz, O Azîz gibi değildir.

Allah yine kendisini "Cebbar" ve "Mütekebbir" diye isimlendirmektedir. Bunun yanında bazı kullarını cebbar ve mütekebbir diye isimlendirerek şöyle buyurmaktadır: "İşte Allah, her kibirli (mütekebbir) zorba (cebbâr)'ın kalbini böyle mühürler." (Mü'min, 35) Ancak buradaki cebbar, O Cebbar gibi ve mütekebbir de O Mütekebbir gibi değildir. Bu şekildeki isimlendirmeler hakkındaki örnekleri çoğaltmak mümkündür.

Aynı şekilde Allah, sıfatlarını da bir takım isimlerle isimlendirmiş ve bunun yanında kullarının sıfatlarını da benzeri isimlerle isimlendirmiştir. Meselâ kendisi hakkında:

"O'nun ilminden, kendisinin dilediği kadarından başka bir şey kavrayamazlar." (Bakara, 255)
"Onu kendi ilmi ile indirdi." (Nisa, 166)

Yine şöyle buyurmaktadır:

"Şüphesiz rızk veren, güç ve kuvvet sahibi olan ancak Allah'tır." (Zâriyat, 58)
"Onlar kendilerini yaratan Allah'ın, onlardan daha kuvvetli olduğunu görmediler mi?" (Fussilet, 15)

Öte yandan kulun sıfatını da ilim ve kuvvet olarak isimlendirmekte ve şöyle buyurmaktadır:

"Size ilimden pek az bir şey verilmiştir." (İsrâ, 85)
"Zira her ilim sahibinin üstünde daha iyi bilen birisi vardır." (Yûsuf, 76)
"Yanlarında bulunan bilgi ile sevinip övündüler." (Mü'min, 83)
"(O) Allah'dır ki sizi za'ftan yarattı. Sonra zayıflığın ardından (size) bir kuvvet verdi. Sonra kuvvetin ardından da zayıflık ve ihtiyarlık verdi." (Rûm, 54)
"Kuvvetinize kuvvet katsın." (Hûd, 52)
"Göğü kendi ellerimizle (bieydin, yani kuvvetimizle) biz kurduk." (Zâriyat, 47)
"Kulumuz Davud'u, o kuvvet sahibi zâtı hatırla." (Sâd, 17)

Ancak buradaki ilim, Allah'ın ilmi gibi olmadığı gibi, kuvvet de O'nun kuvveti değildir. Bunlar birbirine benzememektedir.

Allah, kendisini "dileyen" olmakla vasıflandırdığı gibi kulunu da dileyen olmakla vasıflandırarak şöyle buyurmaktadır:

"Bu bir öğüttür. Dileyen Rabbine varan bir yol tutar. Allah dilemedikçe siz hiçbir şey dileyemezsiniz."  (İnsan, 29)   
"Bu bir öğüttür. Dileyen, Rabbine varan bir yol tutar. Allah dilemedikçe siz hiçbir şey dileyemezsiniz. Allah (herşeyi) bilendir, hikmet sahibidir." (Müzemmil, 19)

Aynı şekilde Allah, kendisini olduğu gibi kulunu da "irade sahibi" olmakla vasıflandırarak şöyle buyurmaktadır: "Siz, geçici dünya malını istiyorsunuz. Allah ise (sizin için) âhireti istiyor. Allah daima üstün ve hikmet sahibidir." (Enfâl, 67)

Allah, kendisini "mahabbet/sevmek" ile vasıflandırdığı gibi kulunu da sevmekle vasıflandırarak şöyle buyurmaktadır: "Ey iman edenler! Sizden kim dininden irtidat ederse Allah, kendisinin onları sevdiği, onların da kendisini sevdiği, mü’minlere karşı alçak gönüllü, kafirlere karşı izzetli, Allah yolunda cihad eden ve kınayanın kınamasından korkmayan bir kavim getirir. İşte bu, Allah’ın fazlıdır. Onu dilediğine verir. Allah Vasi'dir, Alim'dir." (Mâide, 54)

"De ki: Eğer Allah'ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin." (Âl-i İmrân, 31) 

Allah kendisini "razı olma" ile vasıflandırdığı gibi kulunu da razı olmakla vasıflandırarak şöyle buyurmaktadır: "Allah onlardan razı olmuştur, onlar da O'ndan razı olmuşlardır." (Mâide, 119) Bilindiği gibi, ne Allah'ın dilemesi (meşîeti) kulun dilemesi, ne iradesi kulun iradesi, ne sevgisi (mahabbeti) kulun sevgisi ve ne de rızâsı kulun rızâsı gibidir.

Allah kendisini kâfirlere buğzetmekle (makt) vasıflandırmakta ve onları da buğzetmekle vasıflandırarak şöyle buyurmaktadır: "Küfredenlere şöyle seslenilir: Allah'ın buğzu, sizin kendinize olan buğzundan elbette daha büyüktür. Zira siz imana davet ediliyorsunuz, fakat  küfrediyordunuz." (Mü'min, 10) Ancak onların buğzu, O'nun buğzu gibi değildir.

Yine Allah kendisini (kâfirlere karşı) "mekr (tuzak kurmak)" ve "keyd (hile yapmak)" ile niteliyor ve bunun yanında kulunu da aynı şekilde bununla niteleyerek şöyle buyuruyor:

"Onlar tuzak kurarlarken Allah da (onlara) tuzak kuruyordu." (Enfâl, 30)
"Onlar hileli bir düzen kurarlar, ben de hileli bir düzen kurarım." (Târik, 15-16)

Ancak onların ne tuzak kurmaları Allah'ın tuzak kurması gibidir, ne de hile düzenlemeleri Allah'ın hile düzenlemesi gibidir.

Allah kendisini "amel/iş yapmak" ile niteleyerek: "Görmüyorlar mı ki, biz kudretimizin eseri olmak üzere onlar için bir çok hayvan yarattık. Bu sayede onlar bunlara sahip olmuşlardır." (Yasin, 71) buyurmaktadır. Bunun yanında kulunu da iş yapmakla niteleyerek şöyle buyurmaktadır: "O gün, hiç kimseye bir haksızlık yapılmaz ve siz ancak yaptığınızın cezasını çekersiniz." (Yâsîn, 54) Ancak kulun iş yapması, Allah'ın iş yapması gibi değildir.

Allah kendisini "münâdât (sesli konuşma)" ve "münâcât (gizli konuşma)" ile niteleyerek:

"Ona Tûr'un sağ tarafından seslendik ve onu (kendisiyle) özel konuşmak için yaklaştırdık." (Meryem, 52)
"Onlara sesleneceği gün..." (Kasas, 62) 
"Rableri onlara nida etti." (A'râf, 22) buyurmaktadır.

Bunun yanında kullarını da "münâdât (sesli konuşma)" ve "münâcât (gizli konuşma) ile niteleyerek şöyle buyurmaktadır:

"(Ey Muhammed), odaların arkasından sana bağıranların çokları, düşüncesiz kimselerdir." (Hucurât, 4)
"Peygamberle gizli konuşacağınız zaman..." (Mücâdele, 12)
"Ey insanlar, (kendi aranızda) gizli konuştuğunuz zaman günah, düşmanlık ve Resule karşı gelme üzerinde konuşmayın." (Mücâdele, 9)

Ancak kulların "münâdâ (sesli konuşma)" ve "münâcât (gizli konuşma)"ları, Allah'ın sesli ve gizli konuşması gibi değildir.

Allah kendisini (teklîm) konuşmayla niteleyerek:

"Ve Allah Musa ile de konuştu." (Nisa, 164)
"Musa tayin ettiğimiz vakitte (Tûr'a) gelip de Rabbi O'nunla konuşunca..." (A'râf, 143)
"O peygamberlerin bir kısmını diğerlerinden üstün kıldık. Allah onlardan bir kısmı ile konuşmuş..." (Bakara, 253)

Bunun yanında kulunu da (teklîm) konuşmayla niteleyerek şöyle buyurmaktadır:

"Kral dedi ki: O'nu bana getirin, O'nu kendime özel danışman edineyim. O'nunla konuşunca (Yûsuf'a): Bugün sen yanımızda yüksek makam sahibi ve güvenilir birisin, dedi." (Yûsuf, 54) Ancak her iki (teklim) konuşma birbirinin aynı değildir.

Allah kendisini "tenbie (haber verme, bildirme)" ile nitelemekte, bunun yanında bazı kullarını da haber vermekle niteleyerek şöyle buyurmaktadır:

"Peygamber, eşlerinden birine gizli bir söz söylemişti. Fakat eşi, o sözü haber verip, Allah da onun bu davranışını ona açıklayınca (Peygamber, hanımına) bu söylediklerinin bir kısmını bildirmiş, bir kısmından da vazgeçmişti. (Peygamber) bunu ona haber verince eşi: 'Bunu sana kim söyledi?' dedi. (Peygamber) '(Her şeyi) bilen, haber alan (Allah) bana söyledi' dedi." (Tahrîm, 3) Ancak Allah'ın (tenbie) haber vermesiyle kulun haber vermesi birbirlerinden farklıdır.

Allah kendisini "ta'lîm (öğretme)" ile nitelemekte ve bunun yanında kulunu da öğretmekle niteleyerek şöyle buyurmaktadır:

"Çok merhametli (Allah), Kur'an'ı öğretti. İnsanı yarattı. Ona beyânı öğretti." (Rahman, 1-4)
"Allah'ın size öğrettiğinden onlara öğretirsiniz." (Mâide, 4)
"Andolsun ki, Allah müminlere büyük lütufta bulundu. Zira daha önce açık bir sapıklık içinde bulunuyorlarken onlara kendi aralarından, kendilerine Allah'ın âyetlerini okuyan, kendilerini temizleyen ve kendilerine Kitab ve hikmeti öğreten bir elçi gönderdi." (Al-i İmrân, 164) Ancak Allah'ın öğretmesi, kulun öğretmesi gibi değildir.

Aynı şekilde Allah kendisini "gazab etmek" ile niteleyerek: "Allah, onlara gazab etmiş, onları lânetlemiştir." (Fetih, 6) buyurmaktadır. Bunun yanında kulunu da gazab etmekle niteleyerek şöyle buyurmaktadır: "Musa, kavmine kızgın ve üzgün bir halde dönünce..." (A'râf, 150) Ancak Allah'ın gazaba, gelmesi, kulun gazaba gelmesi gibi değildir.

Allah kendisini Arşı üzerine istiva etmek (yerleşme, yükselme, oturma) ile nitelemekte ve bunu Kur'an'da yedi yerde zikretmektedir. Bunun yanında bazı yaratıklarını da başka şeyler üzerine istiva etmekle niteleyerek şöyle buyurmaktadır:

"...böylece onların sırtına binip üzerlerine yerleşince (istiva)..." (Zuhrûf, 13)
"Sen, yanındakilerle birlikte gemiye yerleştiğinde (istiva)..." (Mü'minûn, 28)
"(Gemi) Cûdî (Dağı'nın) üzerine yerleşti/oturdu. (istiva)" (Hûd, 44)

Ancak Allah'ın "istivası (yerleşme, yükselme, oturma)", yaratıklarının "istivası" gibi değildir.

Allah kendisini "eli açık olmakla (bastu'l-yedeyn)" niteleyerek: "Yahudiler, Allah'ın eli bağlıdır (sıkıdır) dediler. Hay dedikleri yüzünden elleri bağlanası ve lanet olasılar! Bilâkis, Allah'ın elleri açıktır, dilediği gibi verir." (Mâide, 64) Bunun yanında bazı kullarını da el açıklığıyla niteleyerek şöyle buyurmaktadır: "Elini sıkıp boynuna bağlama (eli sıkı cimri olma) onu büsbütün de açma (büsbütün eli açık da olma); sonra kınanmış ve eli boş kalırsın." (İsrâ, 29) Ancak ne Allah'ın eli, kulun eli gibidir, ne de el açıklığı, kulun el açıklığı gibidir. Şayet el açıklığından amaç, cömertlik ise, O'nun cömertliği de kulun cömertliği gibi değildir. Kur'an'da saydıklarımızın örnekleri pek çoktur.

Kısacası: Allah'ın kendisi hakkında isbat ile zikrettiklerini (isbat) kabul etmeli ama bu konuda yarattıklarına benzerliğini de (nefiy) reddetmeliyiz.

O halde her kim: "Allah için ne ilim, ne kuvvet, ne konuşma, ne sevme, ne rıza gösterme, ne münâdâ (sesli konuşma) ne münâcât (gizli konuşma) ne istiva (oturma) vardır." derse; muattileden olup münkirdir; Allah'ı ma'dum (yok olan) şeylere ve cemedata (cansızlara) benzetmektir.

Her kim de: "Allah'ın, benim ilmim gibi bir ilmi, kuvvetim gibi bir kuvveti, sevgim gibi bir sevgisi, rızam gibi bir rızası, ellerim gibi elleri, oturmam (istivam) gibi bir oturması (istivası) vardır." derse; Allah'ı yarattıklarına benzetmektir.

Aksine benzerliği olmayan bir kabule ve ta'tili olmayan bir tenzihe inanmalıyız. (isbat bilâ teşbih, tenzih bilâ ta'tîl).


Bu hususlar "iki temel kural" ve "iki misal", bir de kapsamlı "hatime" ile daha iyi anlaşılır.

Çevrimiçi Teymullah

  • Özel Üye
  • Yeni üye
  • *
  • İleti: 44
  • Değerlendirme Puanı: +1/-0
  • تَيْمُ الله اَلسَّلَفِي
Allah'ın Sıfatları Konusunda İki Temel Kural



Birinci Kural: Allah'ın sıfatlarının bütünlüğü


Eğer bir kimse:

"Allah, hayat ile Hayy; ilim ile Alîm; kudret ile Kadîr; işitmek ile Semî; basar ile Basîr; kelâm ile Mütekellim; irade ile Murid'dir" diyor ve bunların hepsini gerçek şekilde kabul edip Allah'ın, sevmesi ve rızası, gazabı ve hoşnutsuzluğuna karşı çıkarak bunları mecaz kabul ediyor; bunları irâde ile veya yarattığı nimet ve ceza gibi şeylere tefsir ediyorsa ona şöyle cevap verilir: Kabul ettiğin şeyle, reddettiğin şey arasında fark yoktur. Aksine, bir kısmı hakkında söylenen, diğer kısım hakkında da geçerlidir. Eğer: "Allah'ın irâdesi, mahlûkatın irâdesi gibidir" diyorsan, sevmesi, rıza göstermesi ve gazabı da öyledir ve bu söylediğin, Allah'ı yaratıklara benzetmenin ta kendisidir.

Ama eğer: "Kulların irâdesi nasıl onlara yaraşan bir irâde ise, Allah'ın da kendine yaraşan bir irâdesi vardır" diyorsan, sana cevap olarak denilir ki: "Aynı şekilde, nasıl mahlûkatın kendilerine yaraşan bir sevmesi varsa, Allah'ın da kendine yaraşan bir sevmesi, mahlûkatın kendilerine yaraşan bir rıza ve gazabları varsa Allah'ın da kendine yaraşan bir rızâ ve gazabı vardır."

Eğer: "Gazab, kanın kalbte intikam hırsıyla dolaşmasıdır" dersen, sana şöyle cevap verilir: "İrâde de gönlün, bir menfaati elde etmek veya zararı uzaklaştırmak için meyletmesidir." Eğer: "İrâde hakkında bu söyledikleriniz yaratılmışların iradesiyle ilgili bir şeydir" dersen, o zaman cevap olarak sana deriz ki: "Senin anlattığın gazab da yaratıkların gazabıyla ilgili bir şeydir."

Aynı şekilde; Allah'ın (kelâm) konuşması, (sem') duyması, (basar) görmesi, ilmi ve kudretiyle ilgili olarak da böyle demek gerekir: Eğer yaratıkların özelliklerinden biri olan gazab, sevme ve rızâ gibi sıfatların Allah hakkında olamayacağı söylenirse işitme, görme, konuşma; kısacası tüm sıfatlar hakkında da aynı şekilde davranarak onları reddetmemiz gerekir.

Eğer: "Bu gibi hususlar ancak kullarla ilgili şeylerde geçerlidir. Bu sebeble Allah hakkında reddedilmeleri gerekir" dersen, cevap olarak denilir ki: İşitme (sem'), görme (basar), konuşma (kelâm), ilim ve kudret de bu durumdadır.

İşte bu şekilde, sıfatların bir kısmını diğerlerinden ayırıp bir kısmını kabul ederken diğerini reddedene, kabul ettiği sıfatlara itiraz edene verilen cevapla cevap verilir.
 
Şayet Mutezilî: "Allah'ın ne kendisiyle kâim irâdesi vardır, ne de konuşması: Çünkü bunlar ancak yaratıklarla kâim olurlar" diyecek olursa kendisine; Bu sıfatlarla nitelenmiş olan Allah'ın kadîm olduğu ve sonradan meydana gelenlerin, yâni yaratıkların sıfatlarına benzemedikleri açıklanır. Sevme, rızâ gösterme ve benzeri sıfatları kabul edenler de ona aynı açıklamayı yaparlar.

Eğer: "Ben o sıfatları akıl yoluyla isbatlayıp kabul ediyorum. Çünkü sonradan meydana gelen bir iş Allah'ın kudretinin varlığına (başkalarının değil de) vuku bulan şeylerin meydana gelmesi (tahsis), Allah'ın irâdesinin varlığına; vuku bulan şeylerin bir düzen ve intizam içerisinde cereyan etmesi, Allah'ın ilminin varlığına delâlet etmektedir. Ayrıca bu sıfatlar, Allah'ın hayatta olmasını gerekli kılmaktadır, ve hayatta olan da duymaktan, görmekten, konuşmaktan mahrum değildir" der. Ya da buna zıt şeyler söyleyecek olursa, Allah'ın bütün sıfatlarını kabul edenler, iki cevapla karşılık verirler. Şöyle ki:

Bu cevapların birincisi: Belli bir delilin yokluğu, belli medlulün (bu delilin işaret ettiği şeyin) yokluğunu gerektirmez.

Diyelim ki takip ettiğin aklî delil, bu sıfatları isbat etmiyor. Ama aynı zamanda reddetmiyor da; O halde delilin olmadan, onu reddedemezsin. Çünkü nasıl isbat için delil gerekliyse, reddetmek için de delil gerekir. Kaldı ki nakil bunlara delâlet ediyor ve aklî olsun naklî olsun hiçbir delil de onlarla çelişmiyor. Böylece karşı delilden kurtulmuş bulunan delilin isbat ettiğini kabul etmek kaçınılmaz olmaktadır.

İkinci cevap ise şöyle: Bu sıfatların isbatı aklî delillerle isbatlananların benzeri bir yolla mümkündür. Şöyle ki:

Nasıl tahsis, Allah'ın meşîetine delâlet ediyorsa, kullara iyilik ederek yararlarını gözetmesi de O'nun rahmetine delâlet etmektedir. Yine bizzat müşahadelerimiz ve haberlerin delaletiyle dostlarına ikramı ve düşmanlarını cezalandırması gibi, itaatkâr kullarına ikramda bulunması, onları sevmesine, kâfirlere ceza vermesi ise onlara buğzettiğine işaret eder. Fiil ve emirlerindeki güzel hedefler -ki yaptıklarıyla emirlerinin doğurduğu güzel sonuçlar bunlardır- üstün hikmetine işaret eder. Nitekim tahsis meşîetine, en azından onun bir illet-i gaiyye gücüne delâlet eder. Bu sebebledir ki, yaratıklarına bahşettiği nimetlerle işlerini düzenlemedeki hikmetleri gibi hususların Kur'andaki açıklamaları bu hususların sırf meşîetine delâletleriyle ilgili izahlardan daha geniştir.

Ama eğer muhatab, Allah'ın isimlerini kabul edip sıfatlarını reddeden ve böylece: "Allah diri, alîm ve kudretlidir" deyip O'nun hayat, ilim ve kudret sıfatlarıyla muttasıf bulunduğunu inkâr eden bir Mutezilî ise, ona da şöyle cevap verilir:

"Allah'ın isimlerinin isbatı ile sıfatlarının isbatı arasında bir fark yoktur." Zira eğer sen: "Hayat, ilim ve kudretin kabul edilmesi, teşbih veya tecsimi  gerektirir; çünkü görünürde sıfatlarla muttasıf olan sadece cisim olan şeylerdir" diyor ve bu yüzden Allah'ın sıfatlarını reddediyorsan; isimlerini de, hatta O'nun hakkındaki her şeyi de tereddüt etmeden reddet. Çünkü görünürde bu gibi şeyleri de sadece cisim olan şeyler hakkında müşahede ediyorsun.

Sıfatların reddiyle ilgili delil olarak ileri sürülen her şey Esmâ-i Hüsna'yı reddetmek için de delil olarak ileri sürülebilir.

Ama eğer muhatab, Allah'ın hem isimlerini, hem de sıfatlarına reddeden gulattan (aşırılardan) olup: "Ben Allah'ın ne mevcûd, ne diri (hayy), ne de kudret sahibi (kadîr) olduğunu söylüyorum; aksine bu isimler mecaz olduklarından yaratıklar hakkındadır. Çünkü bunların kabul edilmesi: diri ve bilgi sahibi (alim) olan varlığa benzetilmesini gerektirir" diyorsa, buna da şöyle cevap verilir:

Aynı şekilde: "O, ne mevcuddur, ne diridir (hayydır), ne bilgi (alimdir) ve ne de kudret sahibidir (kadîrdir)" dediğin zaman, bu takdirde O'nu ma'dum, yâni yok olan şeylere benzetmiş oluyorsun. Bu ise mevcudata (varlıklara) benzetilmesinden daha çirkindir.
 
"Ben reddetmeyi (Nefyi) de, kabul etmeyi (isbatı) de reddediyorum" diyen bir kimseye de şöyle cevap verilir: Bu takdirde imkân dışı (mümtenî) olan şeylerden birbiriyle çelişen iki şeyi bir araya getirmek, yâni iki zıddı birleştirmek kaçınılmaz olur. Çünkü bir şeyin hem var olması hem de yok olması veya ne var, ne de yok olması imkân dışıdır. Böyle bir şeyin var olma ve yok olmayı, hayat ve ölümü, ilim ve cehaleti bütünleştirmekle nitelenmesi, ya da var olmasının ve yok olmasının, diri ve ölü olmasının ilminin ve cehaleti bütünleştirmekle nitelenmesi, ya da var olmasının ve yok olmasının, diri ve ölü olmasının, ilminin ve cehaletinin bir arada reddedilmesi mümkün değildir.

Şayet: "iki çelişen vasfı bir arada bulundurması mümkün olmayan şey, kendisi hakkında her iki vasfın elverişli bulunduğu bir şey için geçerlidir. Bunlar ise yok olma ve var olma biçimindeki karşıt şeylerdir; kabul ve red karşıtlığı değil. Meselâ duvar hakkında ne kördür, denir, ne de görüyor; ne diridir denir, ne de ölü. Çünkü duvar, her ikisine de elverişli değildir" diyecek olursan sana cevap olarak şu söylenir:

Her şeyden önce bu, var olma ve yok olma konusunda da doğru değildir. Çünkü akıl sahiplerinin ittifakıyla bunlar da, red ve kabul gibi birbirlerinin karşıtı şeylerdir; biri yok olduğunda diğeri mutlaka vardır.

Hayat-ölüm, ilim-cehâlet gibi hususlarla ilgili olarak söylediklerine gelince; bunlar Meşşâî filozoflarının terimleştirdiği ıstılahlardır. Lâfzî ıstılahlar ise, aklî hakikatlerin reddi için delil olamazlar. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Allah'ı bırakıp da taptıkları, hiçbir şey yaratamazlar. Çünkü onlar kendileri yaratılmışlardır. Onlar diriler değil, ölülerdir. Ne zaman diriltileceklerini de bilmezler." (Nahl, 20-21) Görüldüğü gibi Allah, cansız şeyleri ölü olarak isimlendirmiştir. Bu hem Arab dilinde hem de başka dillerde bilinen bir kullanış biçimidir.

İkincisi: Hayat-ölüm, görme-görmeme ve benzeri karşıt niteliklere elverişli olmayan, bunlara elverişli olandan değersizdir. Görmeme ile nitelenmeye elverişli olan kör, bunlardan birine bile elverişli olmayan cansızdan üstündür (daha kâmildir). Böylece sen Allah'ı kemâl sıfatlarına elverişli bulunan canlılara benzetmekten kaçayım derken, O'nu, bu sıfatlara elverişli bulunmayan cansızlara benzetmiş oluyorsun.

Yine var olmaya da, yok olmaya da elverişli bulunmayanın imkânsızlığı, var olmaya da, yok olmaya da elverişli bulunandan ve hatta bunların ikisinin bir arada bulunmalarından veya yokluklarından daha çoktur. Böylece Allah'tan var olmayı ve yok olmayı kabulü reddetmen, O'nun hakkında var olma ve yok olmayı reddetmekten daha imkân dışıdır. Bu aklın apaçık kuralları için mümtenî (imkânsız) olunca, diğerinin imkânsızlığı daha büyüktür. Böylece sen, yokluğu kabul etmeyen Vacibü'l-vücûdu, mümtenîlerin (imkânsızların) en büyüğü kılmış oluyorsun ki, bu çelişki ve bozukluğun nihaî noktasıdır.
 
Bâtınîlere gelince; onlardan kimi her iki karşıtın da, yâni var olmanın da, yok olmanın da bulunmadığını söylerler. Oysa ki karşıtın bulunmadığını iddia etmek, bir anda her ikisinin mevcut olduğunu iddia etmek gibidir. Kimileri de, onlardan hiçbirini isbat etmiyorum der. Oysa birini isbat etmekten kaçınması, aslında ikisinden birinin gerçekleşmesine engel değildir. Gerçekte bu kimsenin tavrı, cahilin bilgisizliği ve hakkı söylemekten kaçıp susanın sükûtu gibi bir tavırdır. Hem varlığı, hem de yokluğu kabul edemeyen -varlık da yokluk da kendisi hakkında nefyedilmekle birlikte- ikisini de kabul eden şeyden daha imkân dışı olunca, hayatı da sağırlığı da; kudreti de aczi de; konuşmayı da dilsizliği de; körlüğü de görmeyi de kabul edemediği varsayılan şey, mümtenî ma'dûma, -kendisi hakkında nefyedilmiş olsalar bile- onların her ikisini kabul edenden daha yakındır. O halde, her ikisine elverişli olmakla birlikte onları nefyetmek, vücûd ve imkâna daha yakındır. Ayrıca varlığı zorunlu (vacibü'l-vücûd) bir varlığın kabullenmeye elverişli bulunduğu şey onun hakkında vâcib olur. Çünkü onun sıfatları başkasına verilemez. Netice olarak bir şeyi kabullenmesi caiz oldu mu, artık o şey onun hakkında vâcib olur. Bu konuyu başka bir yerde etraflıca anlattık ve hiçbir şekilde eksikliği bulunmayan kemâl sıfatlarıyla Allah'ın muttasıf bulunduğunun vucûbiyetini orada açıkladık.

Ona yine şöyle denilir: İki şeyin bazı isim ve sıfatlarda ortak olmaları, naklî ve aklî delillerin reddettiği teşbih ve benzetme değildir. Bunların reddettiği; vücûb, cevaz ve mümtenî olma yönlerinden yaratıcıya has olan hususlarda ortak olmalarını gerektiren durumlardır, işte bu hususlarda yaratığın Allah'a ortak koşulması caiz değildir. Yâni kendisine has olan özelliklerde yaratık, O'na ortak olamaz.

Senin reddettiğin ise hem naklen, hem de aklen sabit olan hususlardır. Bunları teşbih ve tecsim olarak isimlendirmen, bu isimlendirmenin verileceği her anlamı reddetmek gerektiğini zanneden cahilleri aldatmaktır. Şayet bu yol doğru olsaydı, isim ve sıfatları tümden her inkâr eden insanlar akıl ve nakille doğrulanan Hakk'ı yalanlasınlar diye Allah'ı kimi insanların sevmediği isimlerle isimlendirirdi. Aslında bu yolla mülhidler bazı insan grublarının akıl ve dinlerini bozmuş, hatta onları küfür ve cehaletin en büyüğüne düşürmüş, sapıklığın en azgınına sürüklemişlerdir.

Şayet Allah'ın sıfatlarını reddedenler: "İlim, kudret ve irâdenin kabul edilmesi, sıfatların teaddüd etmesini (birden fazla olmasını) gerektirir ki, böyle bir terkib (oluşum) imkân dışıdır" diyecek olsalar, onlara şöyle cevap verilir:

Şayet siz: "O, varlığı kaçınılmaz mevcuddur, akıldır, akıllıdır ve akılla idrâk edilir, âşıktır ve maşuktur, lezizdir, tadılır ve lezzettir" diyecek olsanız, bu sözlerin mefhumu ile, o sözlerin mefhumu aynı değil midir? Bunlar da akılda biribirinden ayrı ayrı algılanan müteaddid anlamlardır. Ayrıca bu, sizce de bir terkib (oluşum) olup bunu kabul ediyor ve onu tevhid (birlik) olarak isimlendiriyorsunuz.

Eğer: "Evet bu, hakikatte bir tevhiddir, imkân dışı bir terkib değildir" diyecek olsalar, o zaman onlara şöyle denilir: Allah'ın zâtının lâzimî sıfatlarla muttasıf bulunması da bir tevhid olup, bu da imkân dışı bir terkib değildir.

Ayrıca aklın apaçık kurallarıyla bilinen bir gerçektir ki, bir şeyin âlim oluşunun anlamı, kudretli olması demek olmadığı gibi, zâtının kendisi âlim ve kudretli olmasının kendisi demek değildir. Bu sıfatın, mevsufun kendisi olduğunu öngören, insanların en safsatacısıdır. Ayrıca o, çelişki içerisindedir de. Çünkü bunu caiz görüyorsa, sıfatın varlığı mevsufun varlığının kendisi demek olur. Böylece varlık, tür olarak değil, bizzat kendisi olarak tek olur. O zaman mümkünün varlığı zorunlunun varlığının kendisi olursa, her yaratılmışın varlığı, varlığının yok olmasıyla yok olur ve yok olduktan sonra da, yokluğu kabul etmeyen ezelî ve ebedî olan Allah'ın varlığının kendisi olarak var olurdu. Bu durum kabul edilseydi, o zaman Allah, her teşbih, tecsim ile, her eksiklik ve kusurla muttasıf olurdu. Nitekim bu bozuk düşünceyi kendilerine temel ilke seçen Vahdet-i Vücûdçular açık açık bunu söylemişlerdir. Artık sıfatları reddedenlerin görüşleri her halükârda yanlış oluyor.

Bu konu böylece devam eder gider. Mahzurlu bir duruma düşmeyeyim endişesiyle Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem'in sıfatlarla ilgili olarak verdiği her bir haberi reddeden, mutlaka kendisinden kaçtığının bir benzerini isbatlamakla karşı karşıya kalır. En sonunda ister-istemez, kendisini diğerlerinden ayıran ve onlarla muttasıf olmakla yaratıklarına benzer olmadığı sıfatlarla muttasıf ezelî vâcibü'l-vücûd bir varlığı kabul etmek zorunda kalır.

Sonuç olarak muarıza denilir ki: Bütün sıfatlar hakkında söylenecek söz budur. İsim ve sıfatlardan her neyi isbat edersen, müsemmâlarda uyuşan asgarî ortak noktalara delâlet etmesi kaçınılmazdır. Böyle olmasaydı, hitab (Allah'ın isim ve sıfatlarıyla ilgili nasslar) da anlaşılmazdı. Ancak şunu da kesin olarak biliyoruz ki: Allah'ın kendisine has olan ve yaratıklarından üstün olduğu şeyler, insanın akıl ve hayaline gelenden çok çok yücedir.
Bu ise, ikinci temel kuralla anlaşılır.

Çevrimiçi Teymullah

  • Özel Üye
  • Yeni üye
  • *
  • İleti: 44
  • Değerlendirme Puanı: +1/-0
  • تَيْمُ الله اَلسَّلَفِي
İkinci Temel Kural: Allah'ın sıfatları hakkında söylenenler, zâtı hakkında söylenenlerin aynı olmalıdır


Çünkü nasıl ki O'nun zâtı konusunda eşi ve benzeri yoksa, sıfatları ve fiilleri konusunda da bir benzeri yoktur. Zâtlara benzemeyen gerçek bir zâtı olunca, zâtı da diğer sıfatlara benzemeyen gerçek sıfatlarla muttasıftır.

Şayet kişi: "Allah Arş'a nasıl istiva etti?" diye soracak olursa, Rabîa, Mâlik -Allah ikisinden de razı olsun- ve başka (selef âlimlerinin): "İstiva malûmdur, ama nasıllığı (keyfiyet) meçhuldür. Buna iman etmek vaciptir, nasıl olduğunu sormak da bid'attir."; sözleriyle cevap verilir. Çünkü böyle bir soru, insanın bilmediği bir şeyi sormaktır, ve insanın böyle bir soruya cevap vermesi imkân dahilinde olan bir şey değildir.

Aynı şekilde: "Rabbimiz dünya göğüne nasıl iner?" şeklindeki bir soruya; "Allah'ın zâtı nasıldır?" şeklinde bir soruyla cevap veririz. Eğer: "Ben O'nun nasıl olduğunu bilemem" denecek olursa, o zaman: Biz de; "inişinin (keyfiyetini) nasıllığını bilemeyiz" karşılığını veririz. Çünkü bir şeyin sıfatının nasıllığını (keyfiyetini) bilmek, kendisinin nasıllığını (keyfiyetini) bilmeyi gerektirir. Sıfat, mevsufun ayrıntısıdır ve ona tâbidir.

Zâtının nasıllığını (keyfiyetini) bilmediğin halde, duymasının, görmesinin, konuşmasının, oturma ve inişinin nasıllığına cevap vermemizi nasıl istersin?

Eğer sen; Allah'ın, benzersiz kemâl sıfatlarını gerektiren sabit bir hakikatinin varlığını kabul ediyorsan, O'nun duyması da, görmesi de, konuşması da, iniş ve istivası/oturması da aynı şekilde sabittir ve O, yaratıklarının duyma, görme, konuşma, iniş ve istivalarına/oturmalarına benzemeyen kemâl sıfatlarıyla muttasıftır.

Aklî hususlarda da, naklî nassların te'vilinde de bu söylediklerimiz onları bağlayıcıdır. Çünkü aklına dayanarak bir şeyi kabul edip başkasını reddedenin Kur'an ve Sünnet'te sıfatları reddederken ileri sürdüğü gerekçe, kabul ettiklerini de kapsar. Kabul ettikleriyle reddettikleri arasındaki farkı ortaya koyması istenildiğinde ileri sürebileceği bir farklılık bulamaz.

İşte bu nedenledir ki sıfatların bir kısmını kabul edip bir kısmını reddedenlerin -ki reddettiklerini ya öylece bırakmakta, ya da lâfzın gerektirdiğinin dışına çıkarak onları te'vil etmekteler- takip ettikleri tutarlı bir metodları yoktur. Şayet kendilerine: "Niçin bunları te'vil ediyorsunuz da diğerlerini oldukları gibi kabul ediyorsunuz? Halbuki ikisine de sorulacak soru aynıdır." denilecek olsa ileri sürecek tutarlı bir cevap bulamazlar. Bu, reddetme konusunda düştükleri bir çelişkidir.

Aynı şekilde kabul konusunda da çelişkiye düşüyorlar. Çünkü nassları kabul ettikleri anlamlardan birine göre te'vil edenler, onları lâfzının gerektirdiği anlamdan başkasına çektikleri zaman, nassın lâfzının gerektirdiği mânâ hususunda kendilerine ne lâzım geliyor idiyse, şimdi de kendileri için nassı kendisiyle yorumladıkları mânâ konusunda da aynı şey gereklidir.[1]

Şayet biri çıkıp; Allah'ın sevgi ve rızâsının, gazab ve kızgınlığının sevab ve ikâbı istemesi demek olduğunu söyleyecek olursa, sevgi ve gazab, rızâ ve kızgınlığı konularında kendisine ne lâzım geliyor idiyse, irâdesi konusunda da kendisine o lâzımdır. Eğer bunları Allah'ın fiilleriyle açıklayıp bu şeyler, Allah'ın yarattığı mükâfat ve cezadır, diyecek olurlarsa, kendisinden kaçındıkları şeyin bir benzeri bu açıklamalarında da kendilerini bağlar. Çünkü fiil, her şeyden önce o fiili yapanla kâimdir. Verilen mükâfat ve ceza da ancak mükâfatlandıran ve cezalandıranın sevip rızâ gösterdiği ve kızıp buğzettiği şeyi yapmasıyla meydana gelir. Böylece Allah'a, kul için söz konusu olduğu şekliyle bir fiil isnad edecek olsalar, yine Allah'ı yaratıklara benzetmiş olurlar. Ama Allah'ın fiili, kulların fiiline benzemez, diyeceklerse o zaman aynı durum sıfatları için de söz konusudur deriz.
 1. Burada kastedilen şudur: Reddettiklerini hangi gerekçeyle reddediyorlarsa, aynı gerekçe kabul ettikleri şey için de geçerlidir. Bunu tersine çevirecek olursak: Kabul ettikleri için ileri sürdükleri gerekçe, reddettikleri için de geçerlidir, diyebiliriz.

Çevrimiçi Teymullah

  • Özel Üye
  • Yeni üye
  • *
  • İleti: 44
  • Değerlendirme Puanı: +1/-0
  • تَيْمُ الله اَلسَّلَفِي
Cennet nimetlerinin niteliği ve ruh:


İki örneğe gelince:

Allah -Subhânehu ve Teâlâ- cennette yiyecek, giyecek, eş ve meskenler gibi çeşitli nimetlerin bulunduğunu; süt ve bal, şarap ve su, et, ipek, altın ve gümüş, meyve, huri ve köşkler olduğunu haber vermektedir.

İbn Abbâs (radiyallahu anh): "Cennetteki şeylerin dünyada sadece isimleri vardır." demektedir.

Allah'ın haber verdiği o hakikatlerin, dünyadaki hakikatlerle sadece isim yönünden bir benzerlikleri olup aralarında başka bir benzerlik olmadığına göre -ki aralarındaki farklılığı ancak Allah bilir- her türlü eksiklikten münezzeh ve yüce olan Yaratıcı'nın, yaratıklardan farklılığı, elbette söz konusu yaratıkların birbirleri arasındaki farklılıktan çok daha öte ve büyüktür. Yâni, O'nun yaratıklarından apayrılığı, âhiretteki varlığın dünyadakinden farkı oluşundan daha büyüktür. Çünkü yaratılmışın, isimde kendisinin benzeri bulunan yaratılmışa yakınlığı Yaratan'ın yaratılmışa olan yakınlığından daha çoktur. Bu apaçık bir husustur. İşte bu sebeble insanlar bu konuda üç fırkaya ayrılmışlardır:

Birinci fırka: Selef, müctehid imamlar ve onları izleyenlerdir. Bunlar Allah'ın kendisi ve kıyamet günü hakkında verdiği haberlere iman ederler. Bunun yanında dünya ile âhiret arasında bir farklılığın olduğunu ve Allah'ın yaratıklarından farklılığının ise daha büyük olduğunu bilirler.

İkinci fırka: Kelâmcılar içinde bazı grubların inandığı gibi, âhirette mükâfat ve cezalarla ilgili olarak Allah'ın verdiği haberleri kabul eder, ama sıfatlarla ilgili haberlerinin çoğunu reddederler.

Üçüncü fırka ise: Allah'ın hem kendisi, hem de âhiret hakkında verdiği haberleri reddeden Karamita, Bâtınî ve Meşşâî filozofların peşinden gidenler ve benzeri mülhidlerdir.

Bunlardan birçoğu bununla da yetinmez, şer'î emir ve yasakları da bu şekilde değerlendirir, müslümanların bu emir ve yasaklardan anladıklarının aksine, onları Bâtınî te'villerle yorumlarlar. Nitekim beş vakit namaz, oruç ve haccı te'vil ederek şöyle derler: "Beş vakit namaz kendi sırlarını öğrenmeleridir; Ramazan orucu, sırlarını gizlemeleridir; Kabe'yi haccetmek ise, şeyhlerini ziyaret etmeleridir." Ve daha nice te'villere saparlar ki, bunların Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem'e iftira olduğu, Allah'ın ve Resulünün sözlerinin tahrif ve Allah'ın âyetlerine karşı bir ilhad olduğu gizlenemeyecek kadar açıktır.

Bazen de derler ki: "Dinî emirler (şeriatler) avamı bağlar, havassı değil" Arif, muhakkik ve muvahhid kişilerin üzerinden teklifin (sorumluluk) kalktığını söyler, yasakların o kişi hakkında geçerli olamayacağını; ona her şeyin mubah olduğunu ileri sürerler. Tasavvuf yoluna girmiş kimi kişiler de bu gibi görüşleri kabul ediyorlar.

Bunlar öyle batınilerdir ki, yahudi ve hristiyanlardan daha kâfir olduklarına dair müslümanların icmâsı vardır. İman ve isbat ehlinin mülhidlere karşı ileri sürdükleri deliller, ilhadlarının bir kısmında onlara ortak olanlara karşı da ileri sürülür. Allahu Teâlâ, kendisi hakkında sıfatları isbat edip yaratıklara benzerliği reddettiğine göre -nitekim apaçık âyetler buna delâlet etmektedir- akla da, nakle de uygun düşen ve ilhadla sapıklıkların temelini yıkan hak budur.

Ayrıca şunu da belirtelim ki; yaratıklara benzerliği içeren örnekler Allah hakkında ileri sürülemez. Çünkü O'nun benzeri yoktur. Aksine: "En yüce sıfat (mesel) O'nundur". Ne analojide (kıyas-ı temsili)[1], ne de tümevarımda (kıyas-ı şümûli)[2] Allah'la yaratıkların ortak kılınması caiz değildir. O'nun hakkında en yüce sıfat (mesel) kullanılır. O da, yaratık hangi kemâl sıfatıyla muttasıf olursa, yaratıcının o sıfatla sıfatlanmaya daha lâyık olduğu ve yaratığın tenzih edildiği her ne eksiklik varsa Allah'ın o sıfattan münezzeh olmaya daha lâyık olduğudur. Eğer yaratık isimde uyuşma olmakla birlikte diğer benzerliklerden münezzeh ise isimde bir benzerlik söz konusu olsa bile, Yaratan'ın yaratılmışa benzetilmekten tenzih edilmesi öncelikte gereklidir.

İkinci misâl hakkında da aynı şey söylenir. O da, bizdeki ruhun sübutî (varlık ifade eden) ve selbî (yokluk ifade eden) sıfatlarla vasıflanmış olmasıdır. Nasslar, ruhun bir gökten diğerine çıkıp gittiğini ve hamurdan (tereyağından) kıl çeker gibi vücûddan çekilip çıkarıldığını haber vermektedir.[3]

İnsanlar ruh konusunda da biribirinden farklı şeyler söylerler.

Kelâmcılardan kimi gruplar onun, bedenin bir cüz'ü, ya da sıfatlarından biri olduğunu söylerler. Meselâ bazıları onun, bedeni durmadan dolaşan nefes veya karakter olduğunu ileri sürmekte; kimileri de, hayat veya karakter olduğunu iddia etmektedir.

Felsefecilerden bazıları ise ruhu, Vâcibü'l-Vücûd'u (zorunlu varlığı) niteledikleri sıfatlarla tavsif ederler. Tavsif ettikleri bu sıfatlar ise, ancak varlığı mümtenî (imkânsız) olan için geçerli olabilir. Derler ki: Ruh, ne bedenin içinde ne de dışındadır; ne ondan ayrıdır, ne de içiçedir; ne müteharriktir (hareketli), ne de sakindir (hareketsiz); ne yukarı çıkar, ne de aşağı iner; ne cisimdir, ne de arazdır.

Bazen şöyle derler: O, belli şeyleri ve dışarıda bulunan gerçekleri idrâk etmez; ancak, külli ve mutlak şeyleri idrâk eder.

Bazen de şöyle derler: O, ne âlemin içinde, ne de dışındadır; ne ondan ayrıdır, ne de onunla içiçedir. Hatta evrendeki cisimlerin de ne içinde, ne de dışında olduğunu söylerler. Tabiî bu arada cisimden ne amaçladıklarını da açıklar ve ona, duyularla algılanabilecek şekilde işaret edilemeyeceğini söylerler. Böylece ruhu da işaret edilmesi mümkün olmayan ve benzeri sıfatlarla tavsif ederler ki, ancak ma'dûm (yokluk) ve mümteni' (varlığı imkansız) olanlar böyle sıfatlarla nitelenebilirler.

Kendilerine: "Bu gibi şeylerin isbatı, aklî kuralların zorunlu kıldığı çerçevede imkân dışıdır." denildiğinde; "Bilakis küllî şeyler, kendilerine işaret edilemeyen mevcudiyetleri deliliyle mümkündürler." derler. Oysa bunu söylerken, küllî (tümel) şeylerin a'yânda (maddî varlıklarda) değil, ancak zihinlerde var olduklarını unutuyorlar. Böylece mebde (yaratılış, başlangıç) ve maâd (ahiret) konularında bu gibi hayallere dayanıyorlar ki, cahillerin büyük bir çoğunluğu bile bunun sakat bir düşünce olduğunun farkına varır.

Sonuç olarak ruhu reddedenlerin de, kabul edenlerin de pek çok tutarsızlıkları vardır.

Bunun sebebi ise, -filozofların nefs-i natıka diye isimlendirdikleri - ruhun ne bu bedenler, ne anâsır, ne de bu unsurlardan doğanlar cinsinden olmayışıdır. Aksine o, bu cinslerden başka bir şeydir. Böylece bunlar, onu ancak şu müşahede edilen cisimlerden başka şey olmasını gerektiren selbî (olumsuz) şeylerle tanımlarken, diğerlerinin de onu, şu müşâhade edilen cisimler gibi bir şey olarak değerlendirmeleridir ki, iki görüş de yanlıştır.

Ruha cisimdir demek de, cisim olmadığını söylemek de açıklamayı gerektirir.

Çünkü insanlar "cisim" lâfzına lügat anlamının dışında, farklı ıstılahi anlamlar yüklüyorlar.

Dilcilere göre; "cisim", cesed ve bedendir. Buna göre ruh, cisim değildir. Bu sebebledir ki "ruh ve cisim" derler. Nitekim Allahü Teâlâ şöyle buyurmaktadır: "Onları gördüğün zaman cisimleri hoşuna gider, söz söyleseler, sözlerini dinlersin..." (Münafikûn, 4) Yine şöyle buyurmaktadır: "Ona bilgice, vücûdca (kuvvetçe) de bir üstünlük vermiştir." (Bakara, 247)

Kelâmcılara gelince; onların kimine göre cisim, var olandır, kimine göre kendi kendine kâim olandır, kimine göre ayrı ayrı cevherlerden (zât) meydana gelmiştir. Kimine göre de madde ve şekilden oluşmuş şeydir. Bunların hepsine göre cisme maddî (duyusal) işaretle işaret edilebilir. Kimisine göre de ne bundan, ne de ondan mürekkebtir; o, kendisine işaret edilebilen, kendisi hakkında "buradadır", "oradadır" denilebilen şeydir.

Cisim hakkındaki bu tanıma göre, Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in de: "Ruh bedenden çıktığı zaman göz onu takip eder."[4] "Ruh yakalanır ve göğe çıkarılır."[5] buyurduğu gibi, ruh bedenden çıktığında göz onu takip ediyorsa, o zaman bu tanımlar açısından ruh da bir cisimdir.

Bütün bunları anlatmaktan maksadımız şu: Ruh, var ve diri, bilen ve gücü yeten, duyan ve gören, inen ve çıkan, giden ve gelen ve benzeri sıfatlarla donanmış bulunduğu halde, akıllar, bir benzerini müşâhade edemedikleri için onun nasıllığını idrâkten ve onu tam olarak tarif etmekten âciz kalmaktadır. Çünkü bir şeyin gerçeğinin idrâk edilebilmesi ancak o şeyin veya benzerinin müşâhade edilmesiyle mümkündür.

Evet, ruh, bu vasıflarla muttasıf bulunduğu halde müşâhade edilen yaratıklara benzemediğine göre; yaratıcının hakettiği isim ve sıfatlarla muttasıf olmakla birlikte, yaratıklarına benzememesi öncelikle kabul edilmelidir. Ruhu idrak etmekten ve tanımlamaktan aciz kalan akıl, Allah'ın nasıllığını idrak ve O'nu tarif etmekten haydi haydi aciz kalacaktır.

Sonuç olarak, nasıl ki ruh; gerçek manada sabit ve hakettiği sıfatlara sahip bulunduğu halde, onun sıfatlarını reddeden onu inkar ve ta'til ediyorsa ve yine benzemediği halde onu, müşahade edilir yaratıklara benzeten yanlış bir benzetme peşinde koşan bir cahil ise; Allahu Teala gerçek manada sabit ve hakettiği isim ve sıfatları bulunduğu halde O'nun sıfatlarını inkar eden daha münkirdir ve daha çok ta'tile sahiptir. Ayrıca O'nu yaratıklarıyla karşılaştıran bundan da cahildir.


 1. Analoji: Mantıkta bir akıl yürütme yolu olarak, İki şey arasındaki benzerliğe dayanıp birisi hakkında verilen bir hükmü diğeri hakkında da vermektir. Zihnin özelden özele yürüyüşüdür. Bu, İslâm Fıkh'ında çok kullanılan bir akıl yürütme yoludur.
 2. Tümevarım: Mantıkta zihnin tikilden tümele (özelden genele) gidiş yoludur. Bir bütünün parçalarına dayanarak bütün hakkında hüküm vermektir.
 3. Buhârî, "Edeb", 91; "Megâzî", 34; Müslim, "Fedâ'ilü's-sahâbe", 156,157; İbn Mâce, "Mukaddime", 7.
 4. Müslim, Cenâiz, 7; İbn Mâce, Cenâiz, 6
 5. İbn Mâce, Zühd, 31; İbn Hanbel, VI. 364.

Çevrimiçi Teymullah

  • Özel Üye
  • Yeni üye
  • *
  • İleti: 44
  • Değerlendirme Puanı: +1/-0
  • تَيْمُ الله اَلسَّلَفِي
HÂTİME


Bu hâtime kapsamlı ve önemli yedi kuralı ihtiva etmektedir:



Birinci kural: Allah'ın sıfatlarının kabulü ve inkârı:


Allah'ın sıfatlarından bazıları kabul edilirken bazıları da inkâr edilmektedir.

Allah'ın her şeyi bilmesi, her şeye gücü yetmesi, her şeyi duyması ve görmesi vs.'nin belirtilmesi kabul (isbat)tır.

"Kendisini ne uyuklama, ne de uyku tutar." (Bakara, 255) gibi sözler de nefiy (red)dir.

Şurası bilinmeli ki, isbat içermedikçe nefyedilenlerde övgü ve üstünlük yoktur. Çünkü sırf nefiy, sırf yokluktur. Sırf yoklukta bir şey yok ki, övgü ve üstünlük söz konusu olsun.

Ayrıca sırf nefiy ile, olmayan ve mümtenî (akla muhalif) şeyler vasıflanır. Olmayan ve mümtenî bir şey ise övgü ve üstünlükle vasıflanamaz.

Bu nedenledir ki Allah kendisini bir nefiyle vasıflandırdığı zamanda bir övgüyü, isbatı kapsayan bir vasıfla vasıflandırmaktadır.
Şu âyetinde olduğu gibi:

"Allah, O'ndan başka ibadete layık ilah olmayandır. O, Hayy ve Kayyum'dur. Kendisini uyuklama ve uyku tutmaz. Göklerde ve yerde olanların hepsi O'nundur. O'nun izni olmadan katında kim şefaat edebilir? Onların işlediklerini ve işleyeceklerini bilir. (Yarattıkları) O'nun ilminden, kendisinin dilediği dışında hiçbir şeyi kavrayamaz. O'nun kürsüsü gökleri ve yeri kaplamıştır. Onların gözetilmesi O'na ağır gelmez. O Aliyy'dir, Azim'dir." (Bakara, 255)

Uyuklama ve uyumanın nefyedilmesi yaratıkları diri ve ayakta tutmayı içerir. Böylece buradaki nefiy Allah'ın diriliği ve yaratıklarını yönetme üstünlüğünü açıklamaktadır. Yine "Onları koruyup gözetmek, kendisine ağır gelmez." (Bakara, 255) sözü, kudretinin kemâli ve mükemmeliyeti gerektirir. Oysa yaratıklara âit olan güç böyle değildir. Onun bir şeye gücü yetiyorsa, bir külfet ve meşakkatle gücü yetmektedir. Bu ise kudretindeki eksikliği ve kusuru gösterir.

"Göklerde ve yerde zerre miktarı bir şey O'ndan gizli kalmaz." (Sebe, 3) sözünde de durum aynıdır. Gizli kalmanın nefyedilmesi, göklerde ve yerdeki her zerreye ilminin ulaştığını göstermektedir.

Yine: "Andolsun biz, gökleri, yeri ve ikisi arasında bulunanları altı günde yarattık. Bize hiçbir yorgunluk dokunmadı." (Kâf, 38) âyetinde yorgunluğun nefyedilmesiyle kudretinin kemâline ve kuvvetinin sonsuzluğuna işaret edilmektedir. Oysa yaratılmış için durum öyle değildir; dâima yorgunlukla karşı karşıyadır.

Yine: "Gözler O'nu idrâk edemez." (En'âm, 103) âyetinde de durum aynıdır. Bu âyette mücerret rû'yet (görmek) değil, âlimlerin çoğunluğunun görüşü olan ihata anlamındaki idrâk nefyedilmektedir. Çünkü ancak yok olan görülmez ve "görülmez olma" bir övgü değildir. Eğer böyle olsaydı yok olan (ma'dûm) övülmüş olurdu. Burada övgü, görülse bile ihata (idrâk: özünü kavrama) edilemez olmasıdır; nasıl ki bilinse bile bilgi O'nu ihata edemiyorsa. Aynı şekilde görme de O'nu ihata edemez.

Böylece ihatanın (idrâkin) nefyedilmesi, azametinin isbatı olup bu bir övgü ve kemâl sıfatıdır. Ayrıca bu, rû'yetin nefyine değil, isbatına delildir. Rû'yet isbat edilmekte, ihata nefyedilmektedir. Ümmetin selefinin ve müctehid imamlarının üzerinde ittifak ettikleri gerçek budur.

Bu anlattıklarımızı iyice düşünecek olursan; Allah'ın kendisini tavsif etmediği her nefî, bir isbatı gerekli kılmıyor. Bu sebeble Allah'ı ancak redlerle (selblerle) vasıflandıranlar, hakikatte ne övülmüş bir ilâh, ne de mevcud bir ilâhı isbat ediyorlar. Allah'ın konuşmadığını, görülmediğini, âlemin üstünde olmadığını veya Arş'a istiva etmediğini söyleyip Allah'ı hep selbî sıfatlarla (redlerle) tavsif edenlere bazı hususlarda ortak görüşler ileri sürenlerin de durumu bundan farklı değildir.

Bunlar ayrıca diyorlar ki: Allah âlemin ne içinde, ne de dışındadır; ne ondan ayrıdır ve ne de onunla beraberdir. İleri sürülen bu sıfatlar yok olana (ma'dûma) âit sıfatlardır. Sübût sıfatını gerektiren bir sıfat değildir.

İşte bu yüzdendir ki, bunları Allah hakkında ileri süren birine Mahmûd b. Sebûktekin[1]: "O halde var olduğunu söylediğin bu rab ile, ma'dûmun (yok olan) birbirlerinden farkını bize anlat." demiştir. Aynı şekilde Allah'ın konuşmadığını ve (dünya göğüne) inmediğini söylemekte ne övgü, ne de kemâl sıfatı vardır. Aksine bu sıfatlarda Allah'ı eksik veya ma'dûm şeylere benzetme vardır.

İleri sürdüğünüz bu sıfatların bir kısmı sadece ma'dûmun, bir kısmı da ancak cemadât (cansızların) ve eksik varlıkların kendileriyle tavsif edileceği sıfatlardır.

Çünkü: "Allah ne âlemin dışında ve ne de onun içindedir" diyen, "Allah ne kendi nefsiyle kâimdir, ne de başkasıyla; ne kadîmdir, ne de sonradan olmadır; ne âlemden öncedir, ne de onunla beraberdir" diyenle aynı durumdadır.

"Allah ne diridir, ne ölüdür, ne işitir, ne görür, ne de konuşur" diyenin bu sözlerinden O'nun (hâşâ) ölü, sağır, kör ve dilsiz olduğu anlamı çıkar.

Eğer körlük, yapısı itibariyle görmeye elverişli olduğu halde görmeyen için kullanılır, meselâ duvar gibi görmeye elverişli olmayan şeylere kördür veya görüyor denmez, diyecek olursa, ona şöyle cevap yerilir:

Bunlar sizin yakıştırdığınız terimlerdir. Yoksa hayatı, görmesi, duyması ve konuşması olmayan olarak vasıflandırılan bir şeyin ölüm, körlük ve dilsizlik gibi şeylerle vasıflandırılması gayet tabiîdir.

Ayrıca her mevcut, bu vasıflarla veya zıtlarıyla vasıflanmayı kabul eder. Çünkü Allah, cansız şeyleri diriltip canlı kılmaya kadirdir. Nitekim Hz. Mûsâ'nın asasını diriltmiş ve o, kendi dışındaki iplerle asaları yutmuştur. Hem bu sıfatlarla vasıflanmaya elverişli olmayan, zıtlarıyla muttasıf bulunduğu halde onlarla vasıflanmaya elverişli bulunandan değerce daha eksiktir.

Ne görme ve körlük, ne de konuşma ve dilsizlikle vasıflanmayan cemadât, kör ve dilsiz canlıdan daha az değerlidir.

Eğer, yaratıcı bunlarla vasıflanamaz denecek olursa, o zaman O, dilsizlik, körlük, sağırlık ve benzeri vasıflardan daha eksik vasıflarla tavsif edilmiş olur. Kaldı ki bu vasıflara elverişli olmadığını söylemek, O'nu, bunlardan hiçbirine elverişli bulunmayan cemadâta benzetmek olur. Hem öyle bir teşbihe düşeriz ki, değil canlılara, cemadâta (cansız) benzetmiş oluruz.

Yine bu sıfatları nefyetmenin kendisi bir eksiklik olduğu gibi, onları isbat etmek de kemâldir. Dirilikle tavsif edilenin belirlenmesini bir tarafa bırakalım, diriliğin bizzat kendisi kemâl sıfatıdır. Ayrıca ilim, kudret, duyma, görme, söz söyleme (kelâm), fiil ve benzeri şeyler de, tıpkı hayat gibi, bizzat kendileri kemâl sıfatlarıdır. Kemâl sıfatı olan bir şeyle Allah'ın tavsif edilmesi ise yaratılmışlardan çok O'na yaraşır. Bunlar kemâl sıfatları oldukları ve yaratılmışın onlarla vasıflandığı halde Allah'ın onlarla vasıflanmaması, yaratılmışın Allah'tan daha mükemmel olduğu sonucunu doğurur.

Şunu da bilesin ki, Karamita ile onlarla aynı görüşte olan katıksız Cehmîler, Allah'ın birbirinin zıddı olan sıfatlarla sıfatlanmasını reddederler. Hatta Allah, ne mevcuttur, ne de mevcut değildir, ne diridir, ne de diri değildir derler. Bir şeyin iki çelişenden uzak bulunmasının ise tıpkı iki çelişkinin bir araya toplanması gibi aklın sarih kurallarına ters düşüp imkânsız olduğu bilinen bir gerçektir.

Başkaları da Allah'ı sadece nefîy ile sıfatlandırır ve Allah ne diridir, ne duyar, ne de görür derler. Bir bakıma bunlar, küfürde diğerlerinden, bir bakıma da onlar bunlardan daha ileridir. Bunlara, "bu söyledikleriniz Allah'ın bunların zıddı olan ölüm, sağırlık ve dilsizlikle nitelenmesi sonucunu doğurur" denildiğinde, "hayır, Allah bunlara elverişli bulunsaydı dediğiniz olurdu" derler. Oysa ileri sürdükleri bu mazeret onları daha da tutarsızlığa sürüklemektedir.

Bunlarla paralel çizgide düşünenlerin de durumu budur. Bu sonunculardan amacımız, "Allah âlemin ne içindedir, ne de dışındadır" diyenlerdir. Kendilerine; bu söylediğiniz aklî zaruretler açısından imkân dışıdır; söylediğiniz Allah ne kadîmdir, ne sonradan olmadır; ne vâcibtir, ne de mümkündür; ne kendi nefsiyle kâimdir ne de başkasıyla demek gibidir, denildiğinde, hayır derler; bu söylediğiniz bunlara elverişli olması halinde geçerli olurdu. Kabuller ancak yer kaplayanlar (mütehayyiz) için söz konusudur. Yer kaplaması (tehayyüz) reddedildiğine göre, birbirleriyle çelişmeye müsait olan bu hususlar Allah hakkında söz konusu olamaz.

Kendilerine denilir ki: İnsanların iki çelişik durumun bir varlıkta bulunmasının imkân dışı olduğu konusundaki bilgisi, mutlak bir bilgi olup hiçbir varlık bunun dışında değildir. Söz konusu edilen bir yerde olmaya gelince, eğer bundan amaç mevcut yerlerin O'nu kapsaması ise, âlem içindedir demektir. Eğer yaratıklardan ayrıdır denmek isteniyorsa, âlemin dışındadır demektir. Böylece bir yerde olmakla bazan âlemin içinde olmak, bazen de dışında olmak kastedilir. Sonuç olarak, "Allah bir yerde değildir" denildiğinde bunun anlamı: O, ne âlemin içindedir, ne de dışındadır, demektir.

Öyleyse onların ifâdeleri değiştirmekten amaçları, sözlerinin ne anlama geldiğini kavrayamayan kimselere başka bir mânâyı kastettiklerini vehmettirmektir. Oysa onların kastettikleri mânâ, Allah ne diridir, ne de ölüdür; ne vardır, ne de yoktur; ne âlimdir, ne de cahildir diyenlerin kasdettikleri gibi, aklın zarurî kuralları çerçevesinde yanlış ve tutarsızdır.
 1. Mahmûd Sebûktekin: Gaznelilerin sultanı ve Hindistan fâtihidir. Alimlerle oturup tartışmayı severdi. Hatta döneminin fakîhlerinden sayılır. 421H / 1030M tarihinde vefat etmiştir. (ez-Zirikli, el-A'lâm, 8/47)

 

Related Topics