Darultawhid

Gönderen Konu: NİYETİ DİLLE SÖYLEMEK BİDAT MİDİR? - İBNU TEYMİYYE  (Okunma sayısı 247 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimiçi Teymullah

  • Özel Üye
  • Yeni üye
  • *
  • İleti: 44
  • Değerlendirme Puanı: +1/-0
  • تَيْمُ الله اَلسَّلَفِي
بسم الله الرحمن الرحيم

NİYETİ DİLLE SÖYLEMEK BİDAT MİDİR?

Şeyhu’l İslâm İbnu Teymiyye Rahmetullahi Aleyh

(el-Fetâva'l-Kubra, 1/577-578, Türkçe Baskı, Polen Yayınları)



(Not: Bu kısım, meselenin özetidir. Tafsilatı aşağıda gelecektir.)

57. Soru: Namaz ve başka ibadetlere başlarken niyeti, dille getirmeye gerek var mıdır? Bir kimsenin, “Oruç tutmaya niyet ettim. Namaz kılmaya niyet ettim.” demesi gibi. Bu, vâcip midir değil midir?

Cevap: Allah'a hamd olsun. Abdest veya gusül ya da teyemmüm gibi taharetin, namazın, orucun, haccın, zekâtın, keffaretlerin ve bundan başka ibadetlerin niyetini, İslâm imamlarının ittifakıyla dille söylemeye gerek yoktur; bilakis niyetin yeri, onların ittifakıyla dille söylemeksizin kalptir. Yanlışlıkla kalbinde niyet ettiği şeyin aksini diliyle telaffuz ederse telaffuz ettiğine değil, niyet ettiği şeye itibar edilir. Bu konuda buna aykırı bir şey zikreden yoktur. Ancak Şâfiî'nin arkadaşlarından muteahhir olanlardan biri, bu konuda bir görüş ortaya atmıştır. Arkadaşlarının imamları ise onu hatalı bulmuştur.

Hatasının sebebi ise, Şâfiî'nin, “Şüphesiz ki namazın başında konuşmak gerekir.” sözüdür. Halbuki Şâfiî bununla şunu kastetmiştir: Başında söylenmesi gereken vâcip olan tekbirdir. Bu hata eden kimse ise Şâfiî'nin niyeti telaffuz etmeyi kastettiğini zannetmiştir. Bunun üzerine Şâfiî'nin bütün arkadaşları onu hatalı bulmuştur.

Ancak Âlimler, niyeti sessizce telaffuz etmenin müstehap olup olmadığı hakkında ihtilaf etmişlerdir. Bu konuda fakihlerin meşhur iki görüşü bulunmaktadır.

Ebu Hanife'nin, Şâfiî'nin ve Ahmed'in arkadaşlarından bir grup dedi ki: Onu telaffuz etmek, pekiştirici olduğu için müstehaptır.

Mâlik'in ve Ahmed'in arkadaşlarından bir grup ve başkaları dedi ki: Onu telaffuz etmek müstehap değildir; çünkü bir bid'attir. Ne Allah'ın Rasûlü'nden (sallAllâhu aleyhi ve sellem) ne de ashabından rivayet edilmemiştir. Nebi de (sallAllâhu aleyhi ve sellem) ümmetinden hiç kimseye niyeti telaffuz etmeyi emretmemiştir. Hiçbir müslümana da bunu öğretmemiştir. Bu, meşhur ve meşru' olsaydı, ümmet her gün ve gece bununla mübtela olmuşken Nebi (sallAllâhu aleyhi ve sellem) ve ashabı onu ihmal etmezdi.

Bu görüş, en doğru görüştür. Hatta niyeti telaffuz etmek, akılda ve dinde bir eksikliktir. Dinde eksiklik olması, bid'at olmasıdır. Akılda eksiklik olmasına gelince, yemek yemek isteyen kimsenin, “elimi bu kaba koymaya niyet ettim yâni ondan bir lokma almak sonra da ağzıma koymak ve onu çiğnemek sonra da doymak için yutmak istiyorum” demesi menzilesinde olmasındandır.

Şöyle diyen kimse gibi: Bu vaktin farz kılınmış namazının farzını dört rekât olarak cemaatle birlikte yüce Allah için bir eda olmak üzere kılmaya niyet ettim. Bütün bunlar ahmaklık ve cahilliktir. Niyet, ilmin sonucudur. Ne zaman ki kul, ne yapacağını bilirse zaruri olarak ona niyet etmiş olur. Akılda, onun yapılacağına dâir bir ilim olduğu halde niyetin olmaması tasavvur edilemez; ilim olmadan da niyet oluşmaz.

İmamlar, seslice niyet getirmenin ve onu tekrar etmenin meşru' olmadığı konusunda ittifak etmiştir. Bilakis kim bunu bir adet edinirse, böyle bid'atlerle ibadet etmekten ve sesini yükselterek insanlara eziyet etmekten kendisini alıkoyacak bir te'dible te'dib edilmelidir; çünkü şöyle bir hadis rivayet edilmiştir: “Ey insanlar! Sizden her bir kimse Rabbine dua etmektedir. O halde sizden bazılarınız okurken, diğerlerine sesini duyurmasın.” O halde Kur'ân okumadan konuşmasıyla insanların şaşırmasına neden olan kimsenin durumu nasıl olur? Aksine o: Şu ve şu farzı, şu ve şu vakitte kılmaya niyet ettim diyerek Allah'ın Rasûlü'nün (sallAllâhu aleyhi ve sellem) teşri’ kılmadığı fiilleri yapar.

Çevrimiçi Teymullah

  • Özel Üye
  • Yeni üye
  • *
  • İleti: 44
  • Değerlendirme Puanı: +1/-0
  • تَيْمُ الله اَلسَّلَفِي
بسم الله الرحمن الرحيم

NİYETİ DİLLE SÖYLEMEK BİDAT MİDİR?

Şeyhu’l İslâm İbnu Teymiyye Rahmetullahi Aleyh

(el-Fetâva'l-Kubra, 1/568-576, Türkçe Baskı, Polen Yayınları)



54. Soru: Taharette, namazda, oruçda, hacda ve başka durumlarda niyet etmenin yeri, kalp midir yoksa dil midir? Niyeti açıktan getirmemiz vâcip midir? Ya da müstehap mıdır? Ya da müslümanlardan herhangi bir kimse, “Böyle yapmayanın namazı bâtıl olur” veya “Cehri niyetle namaz kılan kimsenin namazı, gizli niyetle namaz kılan kimsenin namazından daha faziletlidir” demiş midir? İsterse imam veya imama uyan ya da tek başına kılan biri olsun. Onu telaffuz etmek vâcip midir değil midir? Veya dört imamdan herhangi biri ya da müslümanların imamlarından başka bir kimse: “Niyeti telaffuz etmeyenin namazı yoktur.” demiş midir? Eğer vâcip değilse o halde onu telaffuz etmek müstehap mıdır? Allah Rasûlü’nün (sallAllâhu aleyhi ve sellem) ve râşid halifelerin üzerine bulunduğu sünnet nedir? Meşru olduğuna inanarak sesli bir şekilde niyet getirmekte ısrar eden kimse; İslâm şeriatine muhalefet eden bir bid’atçi midir yoksa değil midir? Onu terk etmezse ta’zir cezasını hak eder mi? Cevabı geniş tutunuz.

Cevap: Allah’a hamd olsun, Müslümanların imamlarının ittifakıyla bütün ibadetlerde, namaz, taharet, zekât, hac, oruç, köle azadı, cihad ve başkalarında niyetin yeri, dil değil kalptir. Kalbinden niyet ettiği şeyin aksine diliyle niyet ederse lafzen değil kalben niyet ettiğine itibar edilir. Diliyle konuşup da kalbinde niyet oluşmazsa müslümanların imamlarının ittifakıyla bu yeterli değildir.

Şüphesiz ki niyet, kastetmek türündendir; bu yüzden araplar, “Allah, sana hayrı niyet etsin” derler: yâni hayrı kastetsin. Nebi’nin (sallAllâhu aleyhi ve sellem), “Şüphesiz ki ameller niyetlere göredir ve herkese niyet ettiği vardır; kimin hicreti Allah ve Rasûlü’ne ise, onun hicreti Allah’a ve Rasûlü’nedir. Kimin de hicreti elde edeceği bir dünyalığa ise onun hicreti de o hicret ettiği şeyedir.”[1] sözündeki niyetten Onun (sallAllâhu aleyhi ve sellem) kastı: müslümanların imamlarının -dört imam ve diğerleri- ittifakıyla dille değil kalple yapılan niyettir.

Hadisin vürûd sebebi de buna delalet etmektedir. Onun sebebi, bir adamın, kendisine Ümmü Kays denilen kadınla evlenmek için Mekke’den Medine’ye hicret etmesidir. Bunun üzerine Ümmü Kays’ın muhaciri olarak adlandırıldı. Bundan dolayı Nebi (sallAllâhu aleyhi ve sellem), minbere çıkarak bir hutbe verdi ve bu hadisi zikretti. Bu kimsenin de niyeti kalbindeydi.

Müslümanların ittifakıyla niyeti seslice söylemek vâcip de değildir müstehap da değildir; bilakis seslice söyleyen kimse, ona bildirilip açıklandıktan snra bunu yapmakta ısrar ederse ta’zir ve cezayı hak eden bir sapık olur. Özellikle de sesini yükselterek veya onu defalarca tekrar ederek yanındakine eziyet ettiyse. Bu yüzden iyice bir ta’ziri hak eder. Müslümanlardan hiç kimse de, “Cehri niyetle namaz kılan kimsenin namazı, gizli niyetle namaz kılan kimsenin namazından daha faziletlidir. İsterse imam veya imama uyan ya da tek başına namaz kılan biri olsun” dememiştir.

Onu sessizce telaffuz etmeye gelince, dört imama ve müslümanların diğer imamlarına göre yine vâcip değildir. İmamlardan hiçbiri, “Niyeti telaffuz etmek vâciptir” dememiştir. Ne taharette ne namazda ne oruçta ne de hac da.

Namaz kılan kimsenin de diliyle, “sabah namazını kılmaya, öğle namazını kılmaya, ikindi namazını kılmaya, imam olarak, imama uyarak” demesi vâcip değildir. Yine diliyle, “farz, nafile” ve bundan başka bir şey demez; aksine niyetinin, sadece kalbinde olması yeterlidir. Allah, kalplerde olanı bilir.

Cünüplük sebebiyle gusül abdesti almanın niyeti de abdestin niyeti de böyledir. Kalple niyet etmek yeterlidir.

Ramazanda oruç için yapılan niyet de böyledir. İmamların ittifakıyla, herhangi bir kimsenin, “Ben, yarın oruçluyum” demesine gerek yoktur; bilakis kalbiyle niyet etmesi yeterlidir.

Niyet, ilme tabi olur. Kim, ne yapacağını bilirse mutlaka ona niyet eder. Bir müslüman, yarının Ramazan olduğunu bilse ve o, Ramazanda oruç tutan kimselerden ise mutlaka oruca niyet eder. Yarının bayram olduğunu bilirse o gece oruca niyet etmez.

Namaz da böyledir; kendisi için kamet getirilen namazın sabah namazı veya öğle namazı olduğunu bilirse ve o, sabah namazını veya öğle namazını kılmak istediğini bilirse o, o namaza niyet eder. Onun sabah namazı olduğunu bildiği halde öğle namazı için niyet edemez.

Yine imam olarak ya da imama uyan bir kimse olarak namaz kılacağını bilse; kesinlikle ona niyet eder. Niyet, zaruri bir şekilde ilme ve itikada tabi olur. Ne yapacağını bildiğinde, mutlaka ona niyet eder. Öğle namazını kılmak istediğini bilse, o namazın da öğle namazı olduğunu bilse, o namazdan başkası için niyet edemez. Vaktin çıktığına inansa bile imamların ittifakıyla namazı yerini bulmuştur.

Onun kastı, bir cenaze -herhangi bir cenâze- üzerine namaz kılmak olursa, cenâzenin de erkek olduğunu zannedip o da kadın çıkarsa, niyet ettiği şeyin aksine namazı geçerli olur. Onun kastı, sadece filan kişi olduğunu zannettiği kimsenin cenâze namazını kılmak olursa ve filan kişi olduğunu zannettiği kimse üzerine cenaze namazını kılarsa, sonradan da başka biri olduğu ortaya çıkarsa, bu durumda orada hazır bulunan kimse için namazı kastetmiş değildir.

Buradan maksat şudur: Niyeti telaffuz etmek, hiçbir imamın katında vâcip değildir. Ancak muteahhirûn’dan bazıları, Şafiî mezhebinde bunun vâcip olduğuna dair bir görüş ortaya attı. Şafiî’nin arkadaşlarının cumhûru da onun hatalı olduğunu söylemiştir. Onun hatası şuydu: Şâfiî, “mutlaka başında konuşulmalıdır” demiştir. Bu hata yapan kimse de, Şafiî’nin niyeti telaffuz etmeyi kastettiğini zannetmiştir. Şafiî’nin bütün arkadaşları da onu hatalı bularak dediler ki: O, tekbiri telaffuz etmeyi kastetmiştir, niyeti değil. Ancak onu telaffuz etmek müstehap mıdır değil midir? Bu konuda fakihlerin bilinen iki görüşü bulunmaktadır.

Bazıları onu telaffuz etmeyi müstehap görmüştür.[2] Ebû Hanife’nin, Şafiî’nin ve Ahmed’in arkadaşlarından bunu zikredenler gibi. Dediler ki: Onu telaffuz etmek, onu pekiştirir. Namazda, oruçta, hacda ve başka yerlerde onu telaffuz etmeyi müstehap görmüşlerdir.

Bazıları da onu telaffuz etmeyi müstehap görmemiştir. Mâlik’in, Ahmed’in akadaşlarından bazılarının ve başkalarının söylediği gibi. Bu, Mâlik’ten ve Ahmed’den de rivayet edilmiştir. Ahmed’e: “Tekbir’den önce bir şey söylüyor musun?” diye soruldu. “Hayır” dedi.

Doğru olan da budur. Şüphesiz ki Nebi (sallAllâhu aleyhi ve sellem), tekbirden önce bir şey demezdi ve ne taharette ne namazda ne oruçta ne hacda ne de başka ibadetlerde niyeti telaffuz etmezdi. Halifeleri de bunu yapmazdı. Hiç kimseye niyeti telaffuz etmesini emretmemiştir. Bilakis namazın kılınışını öğrettiği kimseye şöyle demiştir: “Tekbir al.” Sahih’te Âişe’den (radıyAllâhu anhâ) rivayet edildiği gibi: “Allah Rasûlü (sallAllâhu aleyhi ve sellem) namaza tekbirle ve “el-Hamdu lillâhi rabbi’l-âlemin” ile başlardı.” Tekbirden önce ne niyeti ne de başka bir şeyi telaffuz etmezdi. Müslümanlardan hiç kimse de bunu bilmemiştir. Bu, müstehap olsaydı Nebi (sallAllâhu aleyhi ve sellem) bunu yapardı ve müslümanlar da bunu büyütürlerdi.

 1. Buhârî, Bedü’l-Vahy, 1; Müslim, İmare, 155; Ebu Davud, Talak, 11
 2. Fakihlerin hakkında iki farklı görüşünün bulunduğu mesele, niyetin sessizce söylenmesidir. Yoksa niyeti seslice söylemek Şeyhulislam'ın da belirttiği gibi ittifakla bid'attir.

Çevrimiçi Teymullah

  • Özel Üye
  • Yeni üye
  • *
  • İleti: 44
  • Değerlendirme Puanı: +1/-0
  • تَيْمُ الله اَلسَّلَفِي
Hacda da öyledir. İhrama telbiye ile girerdi. Müslümanların da haccın başında telbiye getirmelerini teşri kıldı. O (sallAllâhu aleyhi ve sellem), Dubâa binti Zübeyr’e şöyle demiştir: “Haccet ve şunu şart koşarak şöyle de: Buyur Allah’ım emrindeyim. Benim (ihramdan çıkacağım) yerim, beni hapsettiğin yerdir.” Böylece telbiyeden sonra şart koşmasını emretmiştir.

Hiç kimseye de telbiyeden önce bir şey söylemeyi teşri’ kılmamıştır. “Allah’ım! Umre ve hacca ya da hacca ve umreye niyet ettim” demedi. “Bana onu kolaylaştır ve benden kabul et” de demedi. “Hepsine niyet ettim” demedi. “Allah için ihrama girdim” demedi. Diğer ibadetlerin hiçbirinde de böyle demedi. Telbiyeden önce de bir şey demedi. Bilakis hacda telbiye getirmeyi, namazda tekbir getirmek gibi kılmıştır.

O ve ashabı, “filan hacca telbiye getirdi, umreye telbiye getirdi veya her ikisine telbiye getirdi” derlerdi. “Namaz için tekbir getirdi” demek gibi. İhlâl, yüksek sesle telbiye getirmektir. Telbiyesinde şöyle derdi: “Sana hac ve umre yapmak için telbiye ederim.” Yapmak istediğinin niyetini telbiyeden sonra yapardı; ondan önce değil. İnsanların, tekbirden önce, telbiyeden önce, taharette ve diğer ibadetlerde söylenmek üzere ortaya çıkardıkları niyeti telaffuz etmek türünden olan her şey, Allah Rasûlü’nün (sallAllâhu aleyhi ve sellem) teşri’ kılmadığı bid’atlerdendir. O, bid’attir. O (sallAllahu aleyhi ve sellem) ibadetlerde niyeti telaffuzu daima terkederdi. Bu yüzden onları yapmak ve buna devam etmek iki yönden bid’at ve sapıklıktır:

Bunu yapan kimsenin, bunun meşru’ ve müstehap olduğuna inanmasıdır. Yâni onu yapmak, terk etmekten daha hayırlıdır. Bununla birlikte Nebi (sallAllâhu aleyhi ve sellem), hiçbir zaman onu yapmadı. Böylece gerçekte bu söz, şu anlama gelir: “Bizim yaptığımız, Allah Rasûlü’nün (sallAllâhu aleyhi ve sellem) yaptığından daha mükemmel ve faziletlidir.”

Bir adam, Mâlik b. Enes’e mîkat’tan önce ihrama girmek hakkında sordu. Dedi ki: Senin fitneye düşmenden korkuyorum. Soran kimse dedi ki: Bunda hangi fitne var ki? Allah’a itaat yolunda katedilen millerin artmasından başka bir şey değildir. Dedi ki: Hangi fitne, Allah Rasûlü’nün (sallAllâhu aleyhi ve sellem) yapmadığı faziletli bir şeyi, senin yaptığını zannetmenden daha büyüktür?

Sahîhayn’da şöyle buyurduğu sabit olmuştur: “Sünnetimden yüz çeviren benden değildir.”[1] Yâni kim, bir sünnetin benim sünnetimden daha faziletli olduğunu zannedip de, kendisine rağbet ettiği şeyin yüz çevirdiği şeyden daha faziletli olduğuna inanarak benim sünnetimden yüz çevirirse benden değildir; çünkü kelamın en hayırlısı, Allah’ın kelamıdır. En hayırlı yol, Muhammed’in (sallAllahu aleyhi ve sellem) yoludur. Nebi’den (sallallahu aleyhi ye sellem) sahih bir şekilde nakledildiği gibi O, cuma gününde bununla hutbe verirdi.

Kim, “Kuşkusuz Muhammed’den (sallAllahu aleyhi ve sellem) başkasının yolu, Muhammed’in yolundan daha faziletlidir” derse, fitneye düşmüştür; hatta sapıktır. Yüce Allah -onu yücelterek ve bütün insanlara karşı hüccetini sağlamlaştırarak- şöyle buyurmuştur: “...Artık O’nun emrine muhalefet edenler kendilerine bir mihnet veya acıklı bir azâbın isabet etmesinden çekinsinler.” (Nur, 63). Yâni: acı verici.

O (sallAllahu aleyhi ve sellem), müslümanların kendisine uymasını, vacip kıldığı şeyin vacip olduğuna, müstehap kıldığı şeyin müstehap olduğuna ve ondan daha faziletli bir şeyin olmadığına inanmalarını emretmiştir. Böyle inanmayan kimse, onun emrine isyan etmiştir. Sahih-i Müslim’de geçtiğine göre Nebi (sallAllahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Aşırı gidenler helak olmuştur”[2] -üç defa söylemiştir- yani: aşırı gitmemeleri gereken yerlerde aşırı gidenler. Ubeyy b. Ka’b ve İbn Mes’ud dediler ki: Sünnet ile yetinmek, bir bid’at ictihad etmekten daha hayırlıdır.

Hiç kimse de teravihi cemaatle kılmayı delil göstererek şöyle demesin: Bu ne güzel bid’attir. Çünkü o lugat bakımından bid’attir. Bid’at denilmesinin sebebi ise, Allah Rasûlü’nün (sallAllahu aleyhi ve sellem) döneminde bunun gibi yapmadıkları bir şeyi yapmalarıdır. Kaldı ki o, şeriatte bulunan bir sünnettir. Yahudileri ve Hristiyanları arap yarımadasından ve başlıca şehirlerden -Kûfe ve Basra gibi- çıkarmak, Kur’an’ı bir mushaf’ta toplamak, divan tutmak ve başka şeyler de böyledir. Ramazan kıyamını Allah Rasûlü (sallAllahu aleyhi ve sellem) ümmetine sünnet kılmıştır ve birkaç gece cemaate namaz kıldırmıştır. Allah Rasûlü’nün (sallAllahu aleyhi ve sellem) zamanında hem cemaatle hem de tek başlarına namaz kılarlardı. Ancak tek bir cemaatle namaz kılmaya, onların üzerine farz kılınmasından korkarak devam etmedi. O (sallAllahu aleyhi ve sellem), vefat ettiğinde şeriat istikrar buldu.

Ömer (radıyAllahu anh) halife olduğunda onları bir imamın arkasında topladı. Onlara imamlık yapan kimse de Ubeyy b. Ka’b idi. Ömer b. Hattab’ın (radıyAllâhu anh) emriyle insanları, namaz için topladı. Ömer de O'nun (sallAllâhu, aleyhi ve sellem) şu hadisi gereği râşid halifelerdendir: “Sünnetime ve benden sonra gelecek olan doğruya iletilmiş râşid halifelerin sünnetine uyunuz. Azı dişlerinizle onu ısırarak sımsıkı yapışınız.”[3] Hadiste geçen “Nevâciz” lafzı, dişler demektir; çünkü kuvvet bakımından daha büyüktür.

Sahih-i Müslim’de geçtiğine göre İbn Ömer dedi ki: “Yolculuk namazı iki rekâttir. Kim sünnete muhalif davranırsa küfre girer.”[4] Yâni yolculukta iki rekâtin yolcu için yeterli olmayacağına inanan kimse, küfre girer.

İkinci yön: İbadetler konusunda Allah Rasûlü’nün (sallAllâhu aleyhi ve sellem) devam ettiği şeyin tersi üzerine devam etmek yönündendir. İmamların ittifakıyla bu, bir bid’attir. Artırmanın hayırlı olduğunu zanneden olursa mutekaddimûn’dan bazılarının bayramda ihdas ettiği ezan ve kamet gibi, bu ona yasaklanır. Müslümanların imamları da bunu mekruh görmüştür. Sa’y’dan sonra iki rekâtlık tavaf namazına kıyas ederek iki rekât namaz kılmak gibi. Şafiî’nin arkadaşlarından bazı muteahhir kimseler bunu müstehap görmüştür.

Ahmed’in arkadaşlarından bazı muteahhir kimseler de hacda, mescid-i haram’a girildiğinde ilk önce tahiyyetu’l-mescid namazının kılınmasını müstehap görmüşlerdir. Böylece imamlara ve sünnete muhalefet etmişlerdir. Sünnet olan ise ihrama girmiş olan kimsenin tavaf ile başlamasıdır. Nebi’nin (sallAllâhu aleyhi ve sellem), mescide girdiğinde yaptığı gibi; tavaf yapmadan namaz kılmak isteyen mukim olan kimsenin aksinedir. Bu kimse, tahiyyetu’l-mescid namazı kılarsa iyi bir şey yapmış olur.

Kısaca: Şüphesiz ki Allah, Nebi’sine (sallAllâhu aleyhi ve sellem) ve O’nun ümmetine dini kemale erdirmiş ve O’nunla (sallAllâhu aleyhi ve sellem), onların üzerindeki nimeti tamamlamıştır. Her kim, Allah’ın ve Rasûlü’nün vâcip kılmadığı bir ameli vâcip kılarsa veya Allah’ın ve Rasûlü’nün mekruh kılmadığı bir ameli mekruh görürse hata etmiştir.

Din imamlarının icmâ’ına göre, Allah’ın ve Rasûlü’nün haram kıldığı şey dışında haram yoktur; Allah’ın ve Rasûlü’nün teşri kıldığı şeyden başka bir din yoktur. Her kim de bunun ve şunun dışına çıkarsa Allah ile savaşa girmiştir. Allah’ın izin vermediği bir şeyi dinde teşri’ kılan ve Allah’ın ve Rasûlü’nün haram kılmadığı bir şeyi haram kılan kimse, Allah’ın En’âm, A’raf ve başka surelerde kendilerini zemmettiği, Rasûlü’ne muhalefet eden cahiliye ehlinin dinindendir ki onlar, Allah’ın izin vermediği bir şeyi dinde teşri’ ettiler. Böylece Allah'ın haram kılmadığını haram, Allah’ın haram kıldığını da helal kıldılar. Bu yüzden Allah, onları kötülemiş ve kınamıştır.

Bu yüzden, mü’minlerin Allah’a ve Rasûlü’ne imanlarına göre, beş hüküm: Îcâb, İstihbâb, Tahlil, Kerâhiyyet ve Tahrim ancak Allah Rasûlü’nden (sallAllâhu aleyhi ve sellem) alınır. O halde Allah ve Rasûlü’nün vâcip kıldığından başka vâcip, Allah’ın ve Rasûlü’nün helal kıldığından başka da helal yoktur.

Bazısı hakkında din imamları ittifak etmiştir ve bazısı hakkında ihtilafa düşmüştür. Böylece onu, Allah ve Rasûlü’ne dönderdiler. Yüce Allah şöyle buyurdu: “Ey İman edenler, Allah’a itaat edin. Peygambere de itaat edin. Ve sizden olan emir sahiplerine de. Eğer Allah’a ve ahiret gününe inanıyorsanız herhangi bir hususta anlaşmazlığa düşerseniz onu Allah’a ve Rasûlü’ne götürünüz. Bu hem daha hayırlı hem de sonuç itibarıyla daha güzeldir.” (Nisâ, 59).

Her kim, bilgisizce imamlara aykırı bir şey söylerse bundan yasaklanır ve onun gibi cahillere yapıldığı gibi zorla te’dib edilir. Şeriate muhalefette de herhangi bir sapıklık imamına uyulmaz. İlim ehli olarak meşhur olsa bile. Selef’ten bazılarının dediği gibi: “Fakih’in ameline bakma. Ancak ona sor, sana doğruyu söyler.” Allah en iyi bilendir. Allah’a hamd olsun.

55. Soru: Tahârete veya namaza niyet ederek evinden çıkan kimsenin, tahâret alacağı veya namaz kılacağı zaman bundan başka yeni bir niyet getirmesine gerek var mıdır yoksa gerek yok mudur? Niyeti telaffuz etmek sünnet midir yoksa değil midir?

Cevap:
Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamd olsun. İmam Ahmed’e, namaz kılmaya gitmek üzere evinden çıkan bir adam hakkında soruldu. Namaz esnasında niyet getirir mi? Bunun üzerine dedi ki: Çıktığı zaman niyet etmiştir. Bu yüzden büyük arkadaşları -Hiraki ve başkası gibi- dedi ki: Namaz vaktinin girdiği andan itibaren tekbirden önce niyeti ona takdim edebilir. Namaz kılana dek niyeti hazır bulundurursa âlimlerin ittifakıyla yeterlidir. Şüphesiz ki niyeti telaffuz etmek, âlimlerin ittifakıyla vâcip değildir. Normalde bilindiği üzere namaz için tekbir getiren kimse, mutlaka namazı kasteder. Öğle namazını kılacağını bildiği zaman öğleye niyet eder. Ne zaman ki yapmak istediği şeyi bilirse zaruri olarak ona niyet eder. Ancak bilmezse veya unutursa niyet ondan düşer. Bu ise nadir olan bir şeydir. Niyeti telaffuz etmek hakkında ise Ebû Dâvud dedi ki: Ahmed’e dedim ki: Namaz kılan kimse tekbirden önce bir şey söyler mi? Dedi ki: Hayır, söylemez.
 1. Buhâri, “Kitâbu'n-Nikâh”, (1); Müslim, “Kitâbu'n-Nikâh”, (5); Nesâi, “Kitâbu'n-Nikâh”. (4); Ahmed, Müsned, (2/158; 3/241, 259, 285: 5/409).
 2. Müslim, “İlm”, (7); Ebû Davud, “Sunne”, (5); Ahmed, Müsned, (1/386).
 3. Tirmizi, Hadis no: 2676; Ebu Davud, Hadis no: 4607; İbnu Mace, Hadis no: 42-43; Ahmed, Müsned, 4/126-127, Hadis no: 17142
 4. Müslim, “Musâfirin”, (5); Buhâri, “Taksir”, (11, 12); Tirmizi, “Cum'a”, (39, 41).

 

Related Topics