Darultawhid

Gönderen Konu: İslam'a Girişin Şartları  (Okunma sayısı 544 defa)

Selefii ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

al-Asl

  • Ziyaretçi
İslam'a Girişin Şartları
« : 20.03.2021, 01:49 »
Bismillah. es-Selamu aleykum. Allah Subhanehu ve Teala'nın izniyle ben, İslam'ı doğru bir şekilde öğrenmek istiyorum. Acaba bu konuda (kişinin ne ile İslam'a gireceği, nasıl Müslüman olacağıyla ilgili) tafsili bir bilgi verebilir misiniz? Özellikle günümüz şartlarında bir kimsenin Müslüman olabilmesi için ne yapması, hangi esasları yerine getirmesi gerekir? Allah Subhanehu ve Teala'nın izniyle cevabınızı bekliyorum. Lütfen sorumu cevapsız bırakmayın. Umulur ki, bize ve İslam'ı doğru bir şekilde öğrenmek isteyen kimselere faydalı olur. es-Selamu aleykum.

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Yönetici
  • *****
  • İleti: 2065
  • Değerlendirme Puanı: +50/-0
Ynt: İslam'a Girişin Şartları
« Yanıtla #1 : 20.03.2021, 17:47 »
Ve aleykum. Bismillah. Sorunuzun cevabı özetle şudur: Herhangi bir zamanda ve mekanda yaşayan herhangi bir kimsenin müslüman olabilmesi için şirkten tevbe edip müşriklerden de beri olması gerekir. Bunun için de İslam'ın, tevhidin, imanın ne olduğunu ve teberri etmesi gereken şirkin ve küfrün ne olduğunu da bilmesi, bunlar arasındaki farkı ayırd etmesi icab eder. Başka bir ifadeyle İslam'a girişin şartı olan La ilahe illallah kelimesinin delalet ettiği manayı bilip bunun gerekleriyle amel etmesi şarttır. Bunlar, sadece günümüzde değil, geçmişte de gelecekte de müslüman olabilmek için gereken hususlardır. Yine kişinin daha önce sahip olduğu batıl bir akide varsa bundan bilinçli olarak teberri etmesi gerekir. Keza, yaşadığı kavimde yaygın olan küfür ve şirklerden de beraetini ortaya koyması gerekir. Bunlar da her zaman ve mekanda geçerli olan kaidelerdir. Sadece her ferdin ve cemiyetin kendisine has küfür ve şirkleri olabilir, bunlar değişkenlik arzedebilir. Günümüzde Allah'tan başkasına teşri ve hüküm koyma yetkisi vermek, bu kanunlara muhakeme olmak, tağuta muhakemeye rıza manasına gelecek akitler yapmak, tağut yolunda savaşan ordulara iştirak etmek, küfür meclislerine ve törenlerine iştirak etmek, Allah'tan başka birtakım ölü ve gaiplere ibadet etmek, kafirleri veli edinmek, onları müslüman görmek ve benzeri birçok yaygın küfür amelleri vardır. Bunların hepsi akidesizlikten ve imansızlıktan kaynaklanan amellerdir. Kişinin müslüman olabilmesi için bütün bunlardan bilinçli olarak tevbe etmesi ve beri olması gerekmektedir. Bütün bu fiillere düşülmesinin sebebi dinin sınırları hakkındaki cehalettir, bu cehalet ise bilgiye ulaşamamaktan ziyade dinden yüz çevirmekten kaynaklanmaktadır. Kısacası günümüzün en yaygın küfrü cehalet küfrü ve yüz çevirme küfrüdür desek yanlış olmaz. Bir kişi bütün bu küfür çeşitlerinden uzaklaşıp bu halde olanlardan gerçek manasıyla beri olur, onları tekfir ederse İslam'a girmiş olur. Bütün bu sözlerimizin delili linkini vereceğimiz yazıda bulunmaktadır: http://darultawhid.com/tr/forum/index.php?topic=1047.0 Şimdi sözkonusu yazıdan bir alıntı yapmak istiyoruz. Bu iktibas edeceğimiz nakiller üzerinde düşünenler meseleyi daha iyi fehmederler inşaallah. Vesselam.
Kendisi de bir kral olan Halife Memun Nadr bin Şumeyl (ra)'a şöyle demiştir:
يَا أَبَا الْحَسَنِ الْإِرْجَاءُ دِينُ الْمُلُوكِ
"Ey Ebu'l Hasen! İrca (Mürcielik) kralların dinidir!" (ed-Dulabi, el-Esma ve'l Kuna, no: 832; ayrıca Lalekai, es-Sunne, no: 2818)

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Yönetici
  • *****
  • İleti: 2065
  • Değerlendirme Puanı: +50/-0
Ynt: İslam'a Girişin Şartları
« Yanıtla #2 : 20.03.2021, 17:48 »


İslam'ın Hakikati ve Mahiyeti:

Burada kişilere neye göre müslüman veya kafir hükmü verileceğini tesbit etmeden önce İslam’ın ve küfrün ne olduğunun tesbit edilmesi gerekmektedir. Günümüzde bu konularda konuşan birçok kimse kendileri İslam’ın hakikatinden habersiz oldukları için haliyle kişilere nasıl müslüman hükmü verileceğini de tesbit edememektedirler. İslam, günümüzdeki çoğu kimsenin zannettiği gibi sadece Yahudi ve Hristiyan olmamak yahut kelime-i şehadet, namaz vb şiarları mücerred olarak yerine getirmek değildir. Bilakis İslam, öncelikle şirkten ve şirk ehlinden beri olmayı ihtiva etmektedir. Müslüman da ancak bu şekilde Allah’a tevhid yoluyla teslim olanlara verilen bir isimdir. Tevhidsiz bir İslam mümkün değildir. İşte bu nokta anlaşılmadığı için insanlara müslüman hükmü verme konusunda kargaşa hüküm sürmektedir. Şimdi işin bu noktasında İslam’ın ancak şirkten uzaklaşarak gerçekleşeceği hususundaki delilleri kısaca arzetmek istiyorum:

Allahu Teala şöyle buyurmaktadır:

قُلْ يَا أَهْلَ الْكِتَابِ تَعَالَوْا إِلَى كَلَمَةٍ سَوَاء بَيْنَنَا وَبَيْنَكُمْ أَلاَّ نَعْبُدَ إِلاَّ اللّهَ وَلاَ نُشْرِكَ بِهِ شَيْئًا وَلاَ يَتَّخِذَ بَعْضُنَا بَعْضاً أَرْبَابًا مِّن دُونِ اللّهِ  فَإِن تَوَلَّوْاْ فَقُولُوا اشْهَدُوا بِأَنَّا مُسْلِمُونَ
         
"De ki: 'Ey kitap ehli, bizimle sizin aranızda ortak bir söze gelin (şöyle ki:) Allah'tan başkasına kulluk etmeyelim, O'na hiçbir şey ortak koşmayalım ve birbirimizi Allah'tan başka rabler edinmeyelim!' Eğer yüz çevirirlerse: 'Bizim, Müslümanlar olduğumuza şahit olun’ deyin." (Âl-i İmran, 64)

Vahidi, “Tefsir’ul Veciz”de ayette geçen 'Bizim, Müslümanlar olduğumuza şahit olun’ kavlini şöyle tefsir etmektedir:


أي: مقرون بالتوحيد

“Yani bizim tevhidi ikrar edenler olduğumuza şahitlik edin” (Vâhidî, Tefsîr'ul Vecîz, 215)

Kurtubi ise tefsirinde şöyle demektedir:


(فَقُولُوا اشْهَدُوا بِأَنَّا مُسْلِمُونَ) أَيْ مُتَّصِفُونَ بِدِينِ الْإِسْلَامِ مُنْقَادُونَ لِأَحْكَامِهِ معترفون بما لله عليه عَلَيْنَا فِي ذَلِكَ مِنَ الْمِنَنِ وَالْإِنْعَامِ، غَيْرُ مُتَّخِذِينَ أَحَدًا رَبًّا لَا عِيسَى وَلَا عُزَيْرًا ولا الملائكة، لأنهم بشر مثلنا محدث كحدثنا، وَلَا نَقْبَلُ مِنَ الرُّهْبَانِ شَيْئًا بِتَحْرِيمِهِمْ عَلَيْنَا مَا لَمْ يُحَرِّمْهُ اللَّهُ عَلَيْنَا، فَنَكُونُ قَدِ اتَّخَذْنَاهُمْ أَرْبَابًا.

"Şahit olunuz ki biz müslümanlarız, deyin," Yani İslâm dinine bağlı kalmak, bizim ayrılmaz vasfımızdır. Biz bu dinin hükümlerine uyan kimseleriz. Bu hususta Allah'ın üzerimizdeki lütuf ve nimetlerini itiraf eden kimseleriz. İsa olsun Üzeyr olsun melekleri olsun hiçbir kimseyi rab edinmeyiz. Çünkü İsa ve Üzeyr de bizim gibi birer insandır. Ve hepsi de bizim gibi sonradan yaratılmışlardır. Bizler Allah'ın bize haram kılmadığı bir-şeyi, rahipler haram kıldı diye haram kabul edemeyiz. O takdirde onları rab edinmiş oluruz” (Kurtubî, Tefsîr, 4/107)

Böylece ayette geçen Müslümanlar olmaktan kasıd mücerred Yahudi ve Hristiyanlara muhalif olanlar değil, bilakis tevhid ehli olmak ve şirk amellerini terk etmek olduğu ortaya çıkar. Ehli kitabın yaptığı şirk amellerin aynısını yapanların ise İslam iddiası muteber değildir.

أَمْ كُنْتُمْ شُهَدَاءَ إِذْ حَضَرَ يَعْقُوبَ الْمَوْتُ إِذْ قَالَ لِبَنِيهِ مَا تَعْبُدُونَ مِنْ بَعْدِي قَالُوا نَعْبُدُ إِلَهَكَ وَإِلَهَ آبَائِكَ إِبْرَاهِيمَ وَإِسْمَاعِيلَ وَإِسْحَاقَ إِلَهًا وَاحِدًا وَنَحْنُ لَهُ مُسْلِمُونَ

“Yoksa Ya'kub'a ölüm geldiği zaman siz orada mı idiniz? O zaman (Ya'kub) oğullarına: Benden sonra kime kulluk edeceksiniz? demişti. Onlar: Senin ve ataların İbrahim, İsmail ve İshak'ın ilâhı olan tek Allah'a kulluk edeceğiz; biz ancak O'na teslim olmuşuzdur, dediler.” (Bakara: 133)

İbn Abbas’a nisbet edilen “Tenvir’ul Mikbas” adlı tefsirde son kısımda geçen “biz ancak O'na teslim olmuşuzdur” ifadesi şöyle tefsir edilmiştir:

مقرون لله بِالْعبَادَة والتوحيد

 “Allah’ı ibadet ve tevhid yoluyla ikrar edenleriz” (Fîrûzâbâdî tarafından derlenerek İbnu Abbâs'a nisbet edilen Tenvîr'ul Mikbâs Tefsîri, 19)

Semerkandi ise şöyle yorumlamıştır:

أي مخلصون له بالتوحيد

 “Yani Ona karşı tevhid ile ihlaslı olanlarız” (Semerkandî, Tefsîr, 1/96)

إنّ الدّين عند الله الإسلام “Allah katında din İslam’dır” (Al-i İmran: 19) ayetini Katade şöyle tefsir etmiştir:


والإسلام: شهادة أنّ لا إله إلا الله، والإقرار بما جاء به من عند الله

“İslam; Allah’tan başka ilah olmadığına şahitlik etmek ve onun (Yani Nebi sav’in) Allah katından getirdiklerini kabul etmektir.” (Taberî, Tefsîr, Mu’esseset’ur Risâle, 6/275, no. 6763)

Muhammed bin Cafer İbn’uz Zubeyr ise İslam tanımıyla alakalı şöyle demiştir:

ما أنت عليه يا محمد من التوحيد للربّ، والتصديق للرسل

“Ey Muhammed, senin üzerinde bulunduğun yol yani Rabbi birlemek ve Rasulleri tasdik etmektir.” (Taberî, Tefsîr, Mu’esseset’ur Risâle, 6/276, no. 6766)

Bunları Taberi nakletmiştir.

Bu hususta Kur’an’dan daha birçok delil getirilebilir. İçinde İslam ve Müslüman kelimesi geçen ayetleri ve bu ayetlere selefin ve halefin yaptığı yorumları okuyan herkesin İslam’ın tamamen tevhidle beraber ele alındığını görür.

Sünnette de buna delalet eden hususlar çok olmakla beraber sadece bir tanesini zikretmekle yetiniyoruz ki o da Cibril hadisi diye meşhur olan hadistir. Burada Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) İslam’ı bizzat kendisi ta’rif etmiş ve şöyle demiştir:


الْإِسْلَامُ أَنْ تَشْهَدَ أَنْ لَا إِلَهَ إِلَّا اللهُ وَأَنَّ مُحَمَّدًا رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ، وَتُقِيمَ الصَّلَاةَ، وَتُؤْتِيَ الزَّكَاةَ، وَتَصُومَ رَمَضَانَ، وَتَحُجَّ الْبَيْتَ إِنِ اسْتَطَعْتَ إِلَيْهِ سَبِيلًا

“İslam, Allah’tan başka ilah olmadığına ve Muhammed’in (sallallahu aleyhi ve sellem) Onun Rasulü olduğuna şehadet etmen, namazı kılman, zekatı vermen, orucu tutman ve ona yol bulabilirsen Beyt’i haccetmendir.”

Buradaki şehadetten maksadın amel olmaksızın mücerred bir lafız olmadığının delili ise aynı hadise ait Müslim’in naklettiği diğer bir lafızdır:

الْإِسْلَامُ أَنْ تَعْبُدَ اللهَ، وَلَا تُشْرِكَ بِهِ شَيْئًا “İslam, Allah’a ibadet etmen ve Ona hiçbir şeyi ortak koşmamandır” (Muslim, İman: 1)

İşte bu İslam’ın hakikatini ortaya koymaktadır. Maalesef nassları işine geldiği gibi yorumlamayı adet edinmiş olan bir kısım insanlar hadisi sırf dille şehadet getirmek olarak yorumlamış, bunun Allah Rasulü (sallallahu aleyhi ve sellem) tarafından yapılan açıklamasına yani şirk koşmamak olarak tefsir edilmesine itibar etmemiş ve ardından şehadet kelimesini mücerred telaffuzu ve de namaz vb diğer İslam rükunlarını şirki terk etmenin önüne geçirerek bu hususları yerine getiren birisinin şirkten tevbe edip etmediğine bakmaksızın İslam’ına hükmetmişlerdir. Onlar bunu yaparken yine şu tarz hadisleri delil almışlardır:


أُمِرْتُ أَنْ أُقَاتِلَ النَّاسَ حَتَّى يَقُولُوا: لَا إِلَهَ إِلَّا اللهُ، فَمَنْ قَالَ: لَا إِلَهَ إِلَّا اللهُ، فَقَدْ عَصَمَ مِنِّي مَالَهُ، وَنَفْسَهُ، إِلَّا بِحَقِّهِ وَحِسَابُهُ عَلَى اللهِ


“Ben insanlarla La ilahe illallah deyinceye kadar savaşmakla emrolundum. Her kim La ilahe illallah derse (İslam’ın) hakkı hariç malını ve canını benden korumuş olur. Hesabı ise Allah’a kalmıştır.”

Hadisin diğer bir lafzında ise şöyle demektedir:

حَتَّى يَشْهَدُوا أَنْ لَا إِلَهَ إِلَّا اللهُ، وَيُؤْمِنُوا بِي، وَبِمَا جِئْتُ بِهِ “Allah’tan başka ilah olmadığına şehadet edinceye ve bana ve de benim getirdiklerime iman edinceye kadar…”

Bütün bunları Muslim rivayet etmiştir. Müslim’in bu rivayetlerin hemen akabinde zikrettiği başka bir lafız daha vardır ki bundan kasdın ne olduğunu izah etmektedir:


مَنْ قَالَ: لَا إِلَهَ إِلَّا اللهُ، وَكَفَرَ بِمَا يُعْبَدُ مَنْ دُونِ اللهِ، حَرُمَ مَالُهُ، وَدَمُهُ، وَحِسَابُهُ عَلَى اللهِ

“Her kim La ilahe illallah der ve Allah’tan başka ibadet edilenleri reddederse malı ve kanı haram olur, hesabı ise Allah’a kalır.” Aynı hadisin başka lafzı ise مَنْ وَحَّدَ اللهَ “Allahı tevhid eder, birlerse” şeklindedir. (Hadisler için bkz Muslim, İman: 8)

İşte bu hadis La ilahe illallah demekten kasdın kuru bir söz değil, bilakis tağutları ve sahte ilahları reddetmek ve de şirki terk ederek Allahı tevhid etmek olduğunu ve ancak bu şekilde söylendiğinde mal ve can emniyetini sağlayacağını ortaya koymaktadır. İnsanlardan, şirki terketmeleri talep edilmeksizin sırf dille şehadet getirmelerinin talep edildiğini ileri sürenler Allah ve Rasulü'nden gelen bu açık delilleri yalanlamış oldukları gibi Allaha ve Rasulüne iftira da atmış olmakta ve haşa Allahın insanlardan hiç bir manası olmayan bir nevi parola talep ettiğini ileri sürmüş olmaktadırlar. Halbuki kelam yani söz ancak manasıyla beraber değer ifade eder. En düşük derecede insanın en önemsiz sözlerinde bile mana talep edildiği ve manasız söz söylemek sefihlik, ahmaklık alameti sayıldığı halde Alemlerin Rabbinden sadır olan en faziletli kelam olan La ilahe illallah sözünün manasının değil ancak lafzının önemli olduğunu iddia ederek bu en değerli sözü manasından soyutlamaya çalışanlar Allah'ın kelamına karşı en büyük hakareti yapmaktadırlar.

Şeyh Muhammed b. Abdulvehhab Rahimehullah Hureymila ahalisi ile yaptığı bir müzakerede şunları söylemiştir:


لاَ إِلٰهَ إِلاَّ اللهُ، قَدْ سَأَلْنَا عَنْهَا كُلَّ مَنْ جَاءَنَا مِنْكُمْ مِن مُطَوِّعٍ وَغَيْرِهِ، وَلاَ لَقِينَا عِنْدَهُمْ إِلاَّ أَنَّهَا لَفْظَةٌ مَا لَهَا مَعْنًى، وَمَعْنَاهَا: لَفْظُهَا، وَمَنْ قَالَهَا فَهُوَ مُسْلِمٌ، وَقَدْ يَقُولُونَ لَهَا مَعْنًى لٰكِنَّ مَعْنَاهَا لاَ شَرِيكَ لَهُ فِي مُلْكِهِ.
وَنَحْنُ نَقُولُ: لاَ إِلٰهَ إِلاَّ اللهُ لَيْسَتْ بِالْلِسَانِ فَقَطْ؛ لاَ بُدَّ لِلْمُسْلِمِ إِذَا لَفَظَ بِهَا أَنْ يَعْرِفَ مَعْنَاهَا بِقَلْبِهِ، وَهِيَ الَّتِي جَاءَتْ لَهَا الرُّسُلُ، وَإِلاَّ الْمُلْكُ مَا جَاءَتِ الرُّسُلُ لَهُ.

“Hocalardan ve başkalarından olsun, sizden bize gelenlerin hepsine “La ilahe illallâh” hakkında sorduk. Onların nezdinde, bunun manası olmayan bir lafızdan başka bir şey olduğuna rastlamadık. Onlara göre bunun manası sadece lafzıdır ve bu lafzı kim söylerse o Müslümandır. Onlar bazen bunun manasının olduğunu da söylüyorlar, lâkin (onlara göre) La ilahe illallâh’ın manası “Allâh’ın mülkünde ortağı yoktur” şeklindedir.

Biz ise diyoruz ki: “La ilahe illallâh” sadece dil ile (söylenecek bir şey) değildir ve Müslüman bir kimsenin onu telaffuz ettiği zaman, kalbinde onun manasını kavraması şarttır. Rasûller işte bunun için gelmiştir. Rasûller (sadece) mülk(ün Allâh’a ait olması) meselesi için gelmemişlerdir.” (el-Cevahir’ul Mudiyye, sf 35)

Şeyh (rh.a) aynı eserin başka bir yerinde ise şöyle demektedir:

والمراد من هذه الكلمة: معناها لا مجرد لفظها، والكفار الجهال يعلمون أن مراد النبي صلى الله عليه وسلم بهذه الكلمة هو: إفراد الله بالتعلق، والكفر بما يُعْبَد من دونه والبراءة منه، فإنه لما قال لهم قولوا: لا إله إلا الله، قالوا: {أَجَعَلَ الآلِهَةَ إِلَهاً وَاحِداً إِنَّ هَذَا لَشَيْءٌ عُجَابٌ}.
فإذا عرفت أن جهال الكفار يعرفون ذلك؛ فالعجب ممن يدعي الإسلام، وهو لا يعرف من معنى هذه الكلمة ما عرفه جهال الكفار، بل يظن أن ذلك هو التلفظ بحروفها من غير اعتقاد القلب بشيء من المعاني، والحاذق منهم يظن أن معناها: لا يخلق ولا يرزق، ولا يحيي ولا يميت، ولا يدبر الأمر إلا الله. فلا خير في رجل، جهال الكفار أعلم منه بمعنى لا إله إلا الله.


“Bu kelimeden murad sadece lafzını telaffuz etmek değil bilakis (lafzıyla beraber) ma’nasıdır. Cahil kâfirler Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in bu kelime ile ne kast ettiğini çok iyi biliyorlardı. Bu kelimenin taallukta (kendisine bağlanma hususunda) Allah’ı birleyip, O’ndan başka ibadet edilen her şeyi reddedip onlardan teberri etme (uzaklaşma) ma’nasına geldiğini biliyorlardı. Nitekim Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem onlara “La İlahe İllallah” deyiniz, dediği vakit onlar şöyle dediler:

أَجَعَلَ الآلِهَةَ إِلَهاً وَاحِداً إِنَّ هَذَا لَشَيْءٌ عُجَابٌ


«Bütün ilahları tek bir ilah mı yaptı? Gerçekten bu şaşılacak bir şeydir!» (Sad: 5)

Sen bu cahil kâfirlerin bu kelimenin ma’nasını bildiklerini öğrendiğin zaman, bundan daha çok şaşılacak olan şeyin İslam iddiasında bulunup da, cahil kâfirlerin bile bildiği bu ke-limenin ma’nasını bilemeyenlerin durumu olduğunu anlamış olursun. Bilakis onlar ma’nasına kalben itikat etmeksizin, sadece harfleri ile telaffuz etmenin yeterli olacağını zannediyorlar. Ve onlardan daha mahir olanlar bu kelimenin ma’na¬sının -Allah’tan başka yaratan, rızık veren, öldüren, dirilten ve işleri tedbir edenin olmaması- olarak zannederler. Cahil kâfirlerin bile “La İlahe İllallah” kelimesinin ma’nasını kendisinden daha iyi bildikleri bir adamda hayır yoktur.” (el-Cevahir’ul Mudiyye, sf 6)

Günümüzdeki durum da Şeyh’in zamanındakinden farklı değildir, hatta daha kötüdür. Davetçi geçinenler dahil birçok kimse insanlardan kelime-i tevhidin sadece dille söylenmesini talep etmekte, manasını talep eden daha derin (!) hocalar ise bunu söyleyen kimsenin Allah’tan başka yaratıcı olmadığını ikrar eden ve kendisini müslüman olarak tanımlayan birisi olduğunu öğrendiklerinde ferahlayıp artık bundan ötesini sorgulamanın dinde aşırılık olacağını zannetmektedirler. Kendisini tevhide ve selef menhecine nisbet edenlerin de çoğu böyle düşünür. Onlar, bu kavmin “La ilahe illallah”ın manasını Arap müşrikleri kadar dahi bilmediklerinin farkında olmalarına ve bu sözün hakiki manasını kasdetmeden söylediklerini bilmelerine rağmen bunu İslam alameti olarak saymaya devam ederler hatta şehadet getiren birinden tafsilat talep etmeyi onlar da bidat ve sapıklık olarak değerlendirir. La havle vela kuvvete illa billah!

Halbuki bunlar çok iyi bilmektedir ki müşrikler bu sözü ancak şirki terk ettikten sonra söylemekteydiler, eğer ki onlar arasında bu sözü söylemelerine rağmen Lata Uzzaya ibadet etmeye devam eden bir topluluk olsaydı hiç şüphe yok ki Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) ve ashabı ta ki putları terk ettiklerini tesbit edinceye kadar bunu onlardan kabul etmeyecekti. Nitekim Hristiyanlar da La ilahe illallah demelerine rağmen Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem)’i tasdik edip İsa (as)’ı ilahlaştırmayı terkedene kadar bu söz onlardan kabul edilmemişti. Buna dair nakiller ilerde inşaallah gelecektir.

Şu halde müşrik bir toplumun içinde yaşayan bir fert ancak şirkten beri olduğu ortaya çıktığı zaman müslüman hükmü alabilir. Kaldı ki iyi düşünenler için şehadet etmek ve kavl (söylemek) de aslında aynı manayı ifade etmektedir. Zira şahitlik ancak bilgiye dayalı olduğu zaman değer ifade eder. Allah’tan başka ilah olmadığı hususunu bilmediği halde şahitlik yapan kimse ancak yalancı şahit mesabesindedir, tıpkı bilmediği bir olay hakkında şahitlik yapan gibi. Aynı şekilde bir şeyi kavl etmek, söylemek de aslında ona inanmak, itikad etmek demektir. Bundan dolayı mezhepleri ve görüşleri ifade etmek için bu hususta Ehli sünnetin veya Mutezile’nin kavli şudur deriz veya İmam Şafii’den bu hususta iki kavil rivayet edilmiştir deriz. Veya İmam Ahmed şu fıkhi meselede şöyle demiştir, deriz. Bütün bunlar zikri geçen kişi veya grupların konuyla alakalı sahip olduğu inancını ifade eder. Kim La ilahe illallah derse ifadesi de aynı şekilde her kim Allah’tan başka ilah olmadığını söylerse, buna inanırsa manasındadır. Günümüzdeki insanlar buna inanıyorlar denilirse buna karşılık şöyle deriz: Bunların inancı ancak Ehli kitab’ın tevhide inanması gibidir. Nitekim Yahudi ve Hristiyanlar “Allah’tan başka ilah yoktur” dedikleri halde bunun içini boşaltmışlar ve Uzeyr ve İsa’ya Allah’ın oğlu demelerini veya haham ve rahiplere haram helal belirleme yetkisi vermelerini bu tevhide zıt görmemişlerdir. Öyle ki meşhur kıssada Adiyy bin Hatem onları Rabb edinmediklerini söyleyerek Allah Rasulüne itiraz etmiştir. İşte bundan dolayı kitap ehlinin “La ilahe illallah” sözüne itibar edilmemiş, itibar edilse bile ancak eski şirklerini terk ettiklerine delalet eden ek bir karineyle itibara alınmıştır. Nitekim Allah Rasulü (sallallahu aleyhi ve sellem)’in Muaz (ra)’ı kitap ehline davet için gönderdiği meşhur hadiste şöyle demektedir:


فَادْعُهُمْ إِلَى شَهَادَةِ أَنَّ لَا إِلَهَ إِلَّا اللهُ وَأَنِّي رَسُولُ اللهِ، فَإِنْ هُمْ أَطَاعُوا لِذَلِكَ فَأَعْلِمْهُمْ أَنَّ اللهَ افْتَرَضَ عَلَيْهِمْ خَمْسَ صَلَوَاتٍ فِي كُلِّ يَوْمٍ وَلَيْلَةٍ، فَإِنْ هُمْ أَطَاعُوا لِذَلِكَ، فَأَعْلِمْهُمْ أَنَّ اللهَ افْتَرَضَ عَلَيْهِمْ صَدَقَةً تُؤْخَذُ مِنْ أَغْنِيَائِهِمْ فَتُرَدُّ فِي فُقَرَائِهِمْ

“Onları Allah’tan başka ilah olmadığına ve benim de Onun Rasulü olduğuma şehadet etmeye çağır, eğer bu hususta sana itaat ederlerse Allah’ın onlara her gece ve gündüzde beş vakit namazı farz kıldığını bildir, bu hususta da sana itaat ederlerse Allah’ın onlara fakirlerinden alınıp zenginlerine verilmek üzere sadaka vermeyi farz kıldığını bildir ilh.…”

Hadisin başka bir lafzı ise şöyledir:


فَلْيَكُنْ أَوَّلَ مَا تَدْعُوهُمْ إِلَيْهِ عِبَادَةُ اللهِ عَزَّ وَجَلَّ، فَإِذَا عَرَفُوا اللهَ

“Onları ilk çağırdığın şey Allaha ibadet olsun, eğer Allah’ı bilirlerse…” (Bu hadisler için bkz. Muslim, İman: 7)

İbn Mende’nin “İman” kitabındaki lafız ise şöyledir:


فَلْيَكُنْ أَوَّلُ مَا تَدْعُوهُمْ إِلَى أَنْ يُوَحِّدُوا اللَّهَ عَزَّ وَجَلَّ، فَإِذَا عَرَفُوا ذَلِكَ

“Onları ilk çağırdığın şey Allah’ı tevhid etmek (birlemek) olsun, eğer bunu bilirlerse…” (Kitab’ul İman, no: 213 ayrıca Beyheki de Medhal adlı eserinde no: 314’te benzer lafızla kaydetmiştir.)

İbn Zenceveyh ise el-Emval adlı eserinde hadisin baş tarafını şu şekilde kaydetmiştir:


إِنَّكَ سَتَقْدُمُ عَلَى قَوْمٍ أَهْلِ كِتَابٍ، فَادْعُهُمْ إِلَى التَّوْحِيدِ، فَإِنْ أَقَرُّوا لَكَ بِذَلِكَ فَقُلْ لَهُمْ: إِنَّ اللَّهَ قَدْ فَرَضَ عَلَيْكُمْ خَمْسَ صَلَوَاتٍ بِاللَّيْلِ وَالنَّهَارِ

“Şüphesiz sen kitap ehli bir kavmin yanına gideceksin. Şu halde onları tevhide davet et. Seni bu hususta tasdik ederlerse onlara de ki: Şüphesiz Allah size gece ve gündüzde beş vakit namazı farz kılmıştır.” (Kitab’ul Emval, no: 2238)

Ayni, Umdet'ul Kari'de ilgili hadisin açıklamasında şunları söylüyor:

قَوْله: (فَإِذا عرفُوا الله) أَي: بِالتَّوْحِيدِ، وَنفي الألوهية عَن غَيره.

"Allahı tanıdıkları zaman" Bu, tevhidle ve Ondan başkasının ilahlığını reddederek olur.” (Umdetul Kari, 9/25)

Görüldüğü gibi Muaz hadisinde geçen Allah’tan başka ilah olmadığına şehadetten kasdın dille mücerred olarak kelime-i şehadet getirmek değil bilakis tevhidi –Kitap ehli’nin yaptığı gibi içini boşaltarak değil- gerçek manada tasdik etmek ve de Allah’a da yine onların yaptığı şekilde şirk karıştırarak değil dini yalnız Ona has kılarak ortaksız bir şekilde ibadet etmek olduğu ve de kitap ehlinden ancak bunun talep edildiği, onlara müslüman muamelesi yapmanın ve de İslam’ın namaz, zekat vs diğer mükellefiyetlerini emretmenin ancak tevhidi bu şekilde tasdik ettikleri zaman sözkonusu olacağı açık bir şekilde ortaya çıkmaktadır. Bütün bu deliller, insanlara müslüman hükmü vermede şirkten tevbe edip etmelerinin değil mücerred şehadet getirmelerinin esas olduğunu iddia edenlerin bu davasını açıkça iptal etmektedir. Ayrıca Kitap ehli’nin daha önce de kendilerinin tevhid ehli olduğunu, Allahı tanıdıkları ve Ona ibadet ettikleri iddiasında olmalarına rağmen bu iddianın onlardan kabul edilmemesi ve Allah hakkında cahil olmakla vasıflanıp ancak tevhidi gerçek manada kabul ettikleri zaman marifetullaha ulaşmakla vasfedilmeleri de üzerinde düşünülmesi gereken ayrı bir husustur. Bu konuda Nevevi’nin ilgili hadisin şerhinde yaptığı birtakım açıklamalar vardır ki isteyenler oraya müracaat edebilir, sözü uzatmamak için nakletmiyoruz. Lakin bizim konumuzla alakalı olarak dikkat edilmesi gereken nokta davet yapılan muhataplardan Allahı tanımalarının istenmesi ve ancak bu gerçekleştikten sonra onlara müslüman hukukunun uygulanmasıdır. Zaten davetin amacı da Allahı tanıtmaktan başka nedir ki? Fakat günümüzde iş tersine dönmüş ve davetten maksad Allahı tanıtmak, Onun ortağı, eşi ve benzeri olmadığı hususu başta olmak üzere en güzel isimlerini ve de en kemal sıfatlarını anlatmak değil de bilakis insanlara belli maddeleri ezberletmek, -okul, askerlik, mahkeme vs- birkaç güncel meseleye küfür demelerini sağlamak olmuştur. Bunun da asıl gayesi insanları Allah’ın dinine değil kendi mezhep ve hiziplerine davettir. Çünkü maksad dine davet olsa insanlara din öğretilir, anlatılırdı ama maksad din olmayınca, tıpkı batıl tarikatlara giriş seremonilerini andıran bir şekilde bir takım maddeler ezberletilerek henüz tevhidi bilmeyen ve Rabbini tanımayan kişilere müslüman hükmü verilmekte ve bu usule itiraz ederek öncelikle Rasullerin ortak daveti olan tevhidin, tevhide dair temel kavramların anlatılması ve kişi ancak tevhidi gerçek anlamıyla öğrenip akide edindikten sonra ona müslüman hükmü verilmesi gerektiğini söyleyenler ise –bu oyunu bozdukları için- dinde bidat ihdas etmekle suçlanmaktadır. Halbuki bizler ancak müslümana müslüman hükmü vermekle mükellefiz başkasına değil! Müslüman ise yukarda izah edildiği üzere ancak şirkten bilinçli olarak tevbe eden kimsedir nitekim Muaz hadisinde marifetullaha, Allahı tanımaya işaret edilmesi de buna işaret eder ve bir kimsenin şirkin ve tevhidin ne olduğunu bilerek tevbe etmesi haricinde müslüman hükmü almayacağını ortaya koyar.



İşte bu deliller ve de selef ve haleften nakledilen bütün bu kaviller alimlerin yaptığı şu İslam tariflerinin ne kadar isabetli olduğunu ortaya koymaktadır:

İbn Teymiyye (rh.a)’ın tarifi:


دِينُ الْإِسْلَامِ " الَّذِي ارْتَضَاهُ اللَّهُ وَبَعَثَ بِهِ رُسُلَهُ هُوَ الِاسْتِسْلَامُ لِلَّهِ وَحْدَهُ؛ فَأَصْلُهُ فِي الْقَلْبِ هُوَ الْخُضُوعُ لِلَّهِ وَحْدَهُ بِعِبَادَتِهِ وَحْدَهُ دُونَ مَا سِوَاهُ. فَمَنْ عَبَدَهُ وَعَبَدَ مَعَهُ إلَهًا آخَرَ لَمْ يَكُنْ مُسْلِمًا وَمَنْ لَمْ يَعْبُدْهُ بَلْ اسْتَكْبَرَ عَنْ عِبَادَتِهِ لَمْ يَكُنْ مُسْلِمًا وَالْإِسْلَامُ هُوَ الِاسْتِسْلَامُ لِلَّهِ وَهُوَ الْخُضُوعُ لَهُ وَالْعُبُودِيَّةُ لَهُ

"Allah'ın razı olduğu ve elçileriyle göndermiş olduğu İslâm dini, sadece Allah'a teslim olmaktır. Bunun aslı kalptedir. O da sırf Allah için sadece O'na ibadet ederek boyun eğmektir. Kim de O'na ve O'nunla beraber başka bir ilaha da ibadet etmekteyse o Müslüman sayılmaz.

Keza O'na ibadet etmeyen, dahası O'na ibadet etmekten kaçınan kişi ise hiç Müslüman sayılamaz. Çünkü İslâm sırf Allah'a teslim olmaktır. Bu da O'na boyun eğmek ve O'nun için ibadet etmektir. " (Feteva, 7/263; *Külliyat, 7/217)

İbn Kayyım ise şöyle demektedir:


والإسلام هو توحيد الله وعبادته وحده لا شريك له، والإيمان بالله وبرسوله واتباعه فيما جاءَ به، فما لم يأْت العبد بهذا فليس بمسلم وإن لم يكن كافراً معانداً فهو كافر جاهل. فغاية هذه الطبقة أنهم كفار جهال غير معاندين، وعدم عنادهم لا يخرجهم عن كونهم كفاراً فإن الكافر من جحد توحيد الله وكذب رسوله إما عناداً وإما جهلاً وتقليداً لأهل العناد.

İslam: Allah’ı birlemek, bir olan ve ortağı bulunmayan Allah'a ibadet etmek, Rasûlü'ne iman etmek, Rasûl’ün getirdiklerinde ona tâbi olmaktır. Kul bunu yapmadığı sürece Müslüman olamaz. Eğer mu’annid (inatçı, bilerek inkâr eden) bir kâfir değilse de, cahil bir kâfirdir. Bu tabaka ehli, en iyi ihtimalle inatçı olmayan cahil kâfirlerdir. Şüphesiz ki bunların inatçı olmamaları, kâfir olmaktan onları kurtarmaz. Çünkü kâfir, Allah’u Te’âlâ’nın birliğini (tevhidini) inkâr eden ve Rasûlü’nü yalanlayan kimselerdir. Bu bazen inatçı olmaktan kaynaklanır, bazen de cehaletten ve inat ehlini taklit etmekten kaynaklanır. [Tarikul Hicreteyn (İki Hicret yolu)17. tabaka) sf 411 vd]

Şeyhulislam Muhammed bin Abdilvehhab “Üç Esas” adlı risalesinde ikinci esas olan İslam’ı şöyle tarif etmektedir:

وَهُوَ: اَلْإِسْتِسْلاَمُ لِلّٰهِ بِالتَّوْحِيدِ، وَالْإِنْقِيَادُ لَهُ بِالطَّاعَةِ، وَالْبَرَاءَةُ مِنَ الشِّرْكِ وَأَهْلِهِ.

İslâm Dîni: Tevhîd ile (birleyerek) Allâhu Teâlâ’ya teslîm olmak, tâ’at ile Allâh’a inkiyâd (boyun eğmek) ve de şirkten ve şirk ehlinden berâ’attir (uzaklaşmaktır). (Müellefât’uş Şeyh Muhammed bin Abdilvehhâb 1/185-196, ed-Durar’us Seniyye 1/125-135, M. Şükrî el-Âlûsî, Gâyet’ul Emânî fî’r Raddi ale’n Nebhânî” 2/84-93)

Şeyh, İslam Dininin Aslı adlı risalesinde ise şöyle demektedir:


أَصْلُ دِينِ الْإِسْلاَمِ، وَقَاعِدَتُهُ: أَمْرَانِ؛

اَلْأَوَّلُ: اَلْأَمْرُ بِعِبَادَةِ اللّٰهِ وَحْدَهُ لاَ شَرِيكَ لَهُ؛ وَالتَّحْرِيضُ عَلَى ذٰلِكَ، وَالْمُوَالاَةُ فِيهِ، وَتَكْفِيرُ مَنْ تَرَكَهُ.

اَلثَّانِي: اَلْإِنْذَارُ عَنِ الشِّرْكِ فيِ عِبَادَةِ اللّٰهِ، وَالتَّغْلِيظُ فِي ذٰلِكَ ، وَالْمُعَادَاةُ فِيهِ، وَتَكْفِيرُ مَنْ فَعَلَهُ.


“İslâm dîni’nin aslı ve kâidesi” iki husûstan oluşmaktadır:

1. Bir olan ve ortağı bulunmayan Allâh’a ibâdeti emredip buna teşvîk etmek ve dostluğu bunun üzerine binâ ederek bunu terk edenleri tekfîr etmektir.

2. Allâh’a ibâdet husûsunda şirk koşmaktan sakındırıp bu hu-sûsta sert davranmak ve düşmanlığı bundan dolayı yapıp şirk işleyenleri tekfîr etmektir. (ed-Durer’us Seniyye, 2/22)

İşte bizler ancak bu vasıfları taşıyan birisine müslüman deriz. Dar'ul harp ahalisinden olup bu vasıfları taşıdığını isbat edemeyen birisine ise müslüman hükmü verilmesi sözkonusu değildir.

Kendisi de bir kral olan Halife Memun Nadr bin Şumeyl (ra)'a şöyle demiştir:
يَا أَبَا الْحَسَنِ الْإِرْجَاءُ دِينُ الْمُلُوكِ
"Ey Ebu'l Hasen! İrca (Mürcielik) kralların dinidir!" (ed-Dulabi, el-Esma ve'l Kuna, no: 832; ayrıca Lalekai, es-Sunne, no: 2818)

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Yönetici
  • *****
  • İleti: 2065
  • Değerlendirme Puanı: +50/-0
Ynt: İslam'a Girişin Şartları
« Yanıtla #3 : 20.03.2021, 18:23 »
Bu hususta linkini vereceğimiz sesli derse de müracaat edilebilir:

http://www.almuwahhid.com/sesliyayin.php?id=2
Kendisi de bir kral olan Halife Memun Nadr bin Şumeyl (ra)'a şöyle demiştir:
يَا أَبَا الْحَسَنِ الْإِرْجَاءُ دِينُ الْمُلُوكِ
"Ey Ebu'l Hasen! İrca (Mürcielik) kralların dinidir!" (ed-Dulabi, el-Esma ve'l Kuna, no: 832; ayrıca Lalekai, es-Sunne, no: 2818)

al-Asl

  • Ziyaretçi
Ynt: İslam'a Girişin Şartları
« Yanıtla #4 : 20.03.2021, 18:43 »
Bismillah. Öncelikle verdiğiniz cevap için teşekkür ederim, Allah Subhanehu ve Teala ecrinizi versin inşaAllah. Cevapta bahsettiğiniz; kişinin İslam'ın, tevhidin, imanın, şirkin ve küfrün ne olduğunu bilmesi gerektiğinden kastınız tam olarak nedir? Kişi, bunları tanım olarak mı bilmelidir? Yine aynı şekilde kişi, içinde yaşadığı toplumdaki yaygın olan tüm şirk ve küfürleri tek tek tanıyıp, bunlardan bilinçli olarak mı teberri etmelidir? Örneğin; 14-15 yaşlarında, kendince dindar bir çevrede yetişip büyümüş ve üzerinde bir şirk ve küfür ameli de olmayan bir genç, Allah Subhanehu ve Teala katında gerçek manada Müslüman olabilmek için öncelikle içinde yaşadığı toplumu ve bu toplumda yaygın olan şirk ve küfürlerini tek tek tanıyıp, bunlardan bilinçli olarak teberri ederse mi ancak Müslüman olabilir? Bu anlattıklarınızdan, günümüzde bir kimsenin, kendisine davet yapılmadan/İslam anlatılmadan Müslüman olamayacağı düşüncesi aklıma geliyor. Zira bahsettiğiniz bu konular, bir ta'limi ve irşadı/açıklamayı gerektirmektedir diye anlıyorum (Allah-u a'lem). Allah Subhanehu ve Teala'nın izniyle bu konuya bir açıklık getirebilir misiniz? Vesselam...

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Yönetici
  • *****
  • İleti: 2065
  • Değerlendirme Puanı: +50/-0
Ynt: İslam'a Girişin Şartları
« Yanıtla #5 : 21.03.2021, 04:00 »
Bismillah. Ben de teşekkür ederim yalnız tam olarak hedefinizi anlayamadık. Bu konularda hiç mi bilginiz yok veya genel olarak bizim gibi düşünüyorsunuz da meselenin tafsilatını mı öğrenmeye çalışıyorsunuz, yoksa muhalif bir fikre sahipsiniz de bizimle münazara mı ediyorsunuz orası tam anlaşılmıyor. Bundan sonraki yazışmanın sağlıklı ilerlemesi için bu hususu açarsanız iyi olur. Münazara şartlarına uyulduğu takdirde münazara da etseniz ona da açığız, yani kendinizi tanıtırsınız, bu konularda ve genel olarak nasıl itikad ettiğinizi ortaya koyarsınız, o takdirde gittiği yere kadar münazara ederiz. Yani diyelim ki bizim tarif ettiğimiz İslam tanımını benimsemiyorsanız siz nasıl bir İslam tarifi yapıyorsanız onu ortaya koyarsınız, kişi İslama şirkten ve şirk ehlinden beri olarak girmesi gerekmiyorsa mücerred diliyle kelime-i şehadet getirince mi giriyor ya da size göre kişi müslüman olması için tevhidin, şirkin ne olduğunu bilmesi gerekmiyorsa bunu açıkça ortaya koyarsınız. Aksi takdirde hedefi belli olmayan muğlak bir yazışmadan çok fayda gelmez.

Sorduğunuz meselelere gelince, bunlara da mümkün mertebe özetleyerek cevap vermek istiyorum. Evvela bizim ifadelerimizden kişi tevhidin, şirkin, küfrün ilmi ve dakik bir tanımını bilmeden müslüman olamaz diye bir netice çıkmaz. Bunu aklı başında kimse de söylemez. Bizim ne kasdettiğimiz bellidir. Bir kimse şirki ve küfrü reddedip, imanı ve tevhidi kabul etmeden müslüman olamaz. Bunun için de bu kavramlara dair çok tafsilatlı olmasa da en azından kendisini müslüman kılacak bir ilme sahip olması gerekir. Şirki reddettiğini söyleyen fakat reddettiği şirkin ne olduğu sorulduğunda boş boş yüzünüze bakan birisine nasıl “şirki reddetti” diyeceğiz? Keza ilahın manasını bilmeyen bir kimse La ilahe derken neyi reddettiğini bilemez, yine illallah derken neyi kabul ettiğini de bilemez. Neyi reddettiğini neyi kabul ettiğini bilmeyen birisinin de nefy ve isbat rükünlerini yerine getirdiği söylenemez. Bu şahıs en azından La ilahe illallah derken Allahtan başka kendisine ibadet edilen mabudları reddettiğini bilmesi gerekir. Bundan dolayı alimler, La ilahe illallahın kabul edilmesinin birinci şartı olarak “ilim” şartını zikretmişler ve buna dair Kuran ve sünnetten birçok delil getirmişlerdir. İmanı küfrü tanımayan birisi de aynı şekilde imanla küfrün arasını ayıramaz, dolayısıyla böyle birisi küfrü reddetmiş sayılmaz.
Bu hususta Ebu’l Huseyn el-Malati el-Askalani (rh.a) (v. 377) “et-Tenbih ve’r Redd” adlı eserinde şöyle demiştir:

الشاك في الكفر لا إيمان له لأنه لا يعرف كفرا من إيمان فليس بين الأمة كلها المعتزلة ومن دونهم خلاف أن الشاك في الكافر كافر

"Küfür hakkında şüphe eden kişinin imanı yoktur, zira bu kimse imanı küfürden ayırd edemiyor, imanla küfrün farkını bilmiyor demektir. İşte bundan dolayı Mutezile olsun diğerleri olsun ümmet arasında kafir hakkında şüphe edenin kafir olacağı hususunda bir ihtilaf yoktur. " (Malati, Et-Tenbih, sf 40-41)

Yine bizim sözlerimizden, bir kimsenin müslüman olabilmesi için dinin esaslarının yanı sıra bir de yaşadığı toplumdaki bütün küfür ve şirk çeşitleri hakkında tek tek bilgi edinmesi ve bunları isim isim sayıp beri olması gibi bir netice çıkarmak için epey önyargılı olmak gerekir. Gerek bir önceki meselede, gerekse bu meselede bizim ne dediğimiz gayet açıktır ve hakkı bulmak isteyen birisi de –bozulmamışsa- fıtratına döndüğü takdirde ne kasdedildiğini gayet iyi anlayacaktır. Burada kasıd şudur: Bir kimse hangi toplumda yaşıyorsa, daha önce hangi dine ve akideye mensupsa, müslüman olabilmesi için o akideden teberri etmesi gerekir. Bundan dolayıdır ki alimler, kendi dönemlerindeki müşrikler için “La ilahe illallah” kelimesini İslam hükmü için yeterli görürken, Hristiyan ve Yahudiler bu kelimeyi kendi batıl akideleri üzerindeyken de söyledikleri için yeterli görmemişler ve mutlaka Muhammedun Rasulullah demelerini şart koşmuşlardır. Zira ehli kitabın İslama girdiği ancak bu şekilde netleşmiş olur. Hatta bazıları bunu da yeterli görmeyip eski akidelerinden açık lafızlarla teberri etmelerini vacip görmüştür. Daha sonraki dönemlerde iki şehadet kelimesini de söyledikleri halde Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in sadece Araplara gönderilmiş bir peygamber olduğunu ileri süren Irak Yahudileri ortaya çıktığı zaman bu sefer onlardan da Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in Arap acem herkese gönderilmiş bir rasul olduğunu ikrar etmeleri talep edilmiştir. İslama intisap eden mürted ve zındıklar, mesela Hululiyye, Batıniyye, Gulat-I Şia gibi fırkalar zuhur edince bunlardan kelime-i şehadet kabul edilmemiş, tevbe için eski batıl akidelerinden rucu etmeleri şart koşulmuştur. Bütün bunlar ilimden nasibi olan herkes nezdinde maruf olan hakikatlerdir. İlimden nasibi olmayanların ise bilmedikleri konularda konuşmaları hoş bir davranış olmaz. Biz, yukarda linkini verdiğimiz yazıda bu hususları tafsilatlı olarak anlatıp delillendirdik. İlim ehlinin bu tutumlarının insanları mükellef olmadıkları şeylerle mükellef tutmakla alakası yoktur. Mesela bir Hristiyan müslüman olmak istiyorsa kendisine İsa as’ın durumu sorulduğunda kimin ne dediği beni ilgilendirmez, diyemez. Bilakis bu hususta konuşmaktan kaçınması nifak alametidir. İslama intisap eden müşriklerin durumu da böyledir. Misal verdiğiniz çocuğun –velev ki 14-15 yaşında da olsa- yaşadığı toplumun vakıasından habersiz olması, işlenen küfürlerden haberdar olmaması, olmayacak bir şeydir. İnşallah bir daha böyle mugalata ve demagoji türünden şeyleri konuşmayız. Biz bu çocuğun bilmem neredeki hangi tarikatın akidesinden haberdar olması gerekir ya da birilerinin yaptığı demagojilerde olduğu gibi kendi dönemindeki tağutların isimlerini tek tek sayması gerekir demedik ki bu örneği veriyorsunuz. Bilakis teşri, muhakeme, putperestlik gibi her yerde karşılaşılan vakalardan bahsettik. Yok bu kişi dağın başında insanlardan kopuk bir şekilde yaşıyorsa ondan da tevhide dair ilim talep edilir ve dağ başının vakıası ne ise ona göre konuşulur. Yani biz kişinin durumu, vakıası ne ise ona göre dini izhar etmesi gerekir diyoruz ki ilim ehlinin söylediği de zaten budur. Yoksa elbette ki bir kimse hayatında duymadığı bir meseleden mükellef olmaz. Lakin içinde yaşadığı toplumda sürekli şahit olduğu ve bugüne kadar rıza gösterdiği bir amelin hükmü sorulduğunda cevap veremeyen birisinin ise akidesiz olduğuna hükmedilir.

Son olarak bu sözlerimizden bir kişinin müslüman olması için mutlaka ilmi eğitimden geçmesinin şart olduğu ve de İslamı fıtrat ve akıl vasıtasıyla elde edemeyeceği neticesini çıkarmak da aynı şekilde önyargıdan neşet eden bir çıkarımdır. Yukarda kasdımızı yeterince izah ettiğimi düşündüğüm için tekrar etmeyeceğim. Bilakis bizler akidesini sorduğumuz kişiden fıtratında var olan hanif tevhid inancını izhar etmesinden öte bir şey talep etmiyoruz. Bu hususta sadece tek bir misal vermek istiyorum. Kuran ve sünnetin açık nassları bizlere tağutu reddetmeden müslüman olunmayacağını söylemektedir. Bakara 256 ve diğer ayetler bunun delilidir. Şimdi soru şu: Bir kimsenin tağutu reddettiği nasıl anlaşılacaktır? Elbette ki bunun en kamil olanı, bu kimsenin tağut kavramına dair sahih kaynaklardan ilim tahsil etmiş olması ve tağutun tanımını, çeşitlerini, nasıl reddedilmesi gerektiğini seleften halefe tevarüs eden ilmi ıstılahlarla net bir şekilde ortaya koymasıdır. Ama diyelim ki kişi ilmi yetersizliğinden veya dili dönmediğinden dolayı bunu yapamıyor. Hatta daha ötesini söyleyelim, diyelim ki tağut kavramını hiç bilmiyor, hayatında hiç duymamış. İşte bu noktada kişiden talep edilen şey tağuta dair bilmesi gereken ilmin en azından manasını ve hakikatini ortaya koymasıdır. Yani bu kimse tağut kavramına dili dönmüyorsa dahi Allah’tan başka ibadet edilen bütün sahte ilahların reddedilmesi gerektiğini biliyorsa ve buna itikad edip hayatında uyguluyorsa bu kimse tağutu reddediyor demektir. Bunun delili, Nahl 36. Ayette buyrulduğu gibi bütün rasullerin tağuttan içtinab etmeye davet etmiş olmalarıdır. Burada mühim olan “tağut” kelimesi değil, bu kelimenin ihtiva ettiği mana yani “Allahtan başka ibadet edilen herşey”dir. Zira Kuranda ismi geçen rasullerden Hud, Salih ve Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem gibi birkaç peygamber dışında ana dili Arapça olan kimse yoktur. İsrailoğullarına ya da Nuh aleyhisselam gibi daha kadim topluluklara gönderilen peygamberler “tağut” kavramını kendi dillerinde nasıl ifade ettiler bilmiyoruz. Fakat neticede lafızlar farklı olsa da mana itibariyle hepsi aynı şeye davet ettiler. Biz de muhataplarımızı o manaya davet ediyor ve onlardan da sözkonusu manayı talep ediyoruz. Küfür, şirk, ilah, ibadet gibi kavramlar hakkında da bu söylediklerimiz geçerlidir. Son sorunuza da bu şekilde cevap vermiş olalım.

Yalnız burada şu hususu da belirtmemiz gerekiyor: Tevhidin akıl ve fıtrat yoluyla, ya da yaşayan, insana rehberlik eden bir öğretici olmadan sırf Kuran ve hadis okuyarak elde edilmesi teoride mümkün olan bir şeydir, lakin bu vakıada çok raslanan bir şey değildir. Bundan dolayıdır ki Allah Azze ve Celle, insanları sadece fıtratlarıyla baş başa bırakmamış veya davetçi olmadan gökten Kitap indirmekle yetinmemiş, bilakis onlara tevhidi öğretecek rasuller göndermiştir. Rasullerden sonra da insanlara dinlerini öğretecek alimleri onlara mirasçı bırakmıştır. Bunların olmadığı fetret dönemlerinde sırf fıtratlarıyla ya da geçmiş kitapların kalıntılarından yola çıkarak tevhidi elde eden çok fazla kimse yoktur. Mesela Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem gelmeden önce tevhide iman eden Haniflerin sayısı bir elin parmakları kadar hatta daha azdır. Onun zuhurundan sonra ise tevhid ehli yeryüzünün doğusunu ve batısını doldurmuştur. Hadiste beyan edildiği gibi “İlim taallüm yani öğrenme yoluyla elde edilir” Bütün bunlardan dolayı tevhidi öğrenmek için bir davetçinin öğretmesi şart mıdır, sorusuna bir açıdan şart değildir desek de bir açıdan şarttır desek hata etmiş olmayız. Açık konuşmak gerekirse bu ve daha önceki sorularınız pek fazla vakıada karşılığı olmayan teorik meselelerdi. İnşallah münazaranın kalan kısmında daha gerçekçi, ayağı yere basan hususlar üzerinde konuşuruz. Size tavsiyem, linkini verdiğimiz yazıyı baştan sona okuyun, ayrıca Midhat Alu Ferrac isimli yazara ait “İslam Hukukunda Cehalet” ismiyle Kayıhan yayınları tarafından basılan kitabı da tavsiye ediyorum. Sözkonusu kitapta İslamın hakikati ve mahiyeti hakkında çok mühim bilgiler veriliyor. Yani itiraz ediyorsanız dahi en azından muhataplarınızın ne dediğini iyice anladıktan sonra itirazlarınızı yöneltirseniz daha verimli bir müzakare olacağı kanaatindeyim vesselam.

Kendisi de bir kral olan Halife Memun Nadr bin Şumeyl (ra)'a şöyle demiştir:
يَا أَبَا الْحَسَنِ الْإِرْجَاءُ دِينُ الْمُلُوكِ
"Ey Ebu'l Hasen! İrca (Mürcielik) kralların dinidir!" (ed-Dulabi, el-Esma ve'l Kuna, no: 832; ayrıca Lalekai, es-Sunne, no: 2818)

al-Asl

  • Ziyaretçi
Ynt: İslam'a Girişin Şartları
« Yanıtla #6 : 21.03.2021, 08:24 »
Bismillah. Vakit ayırıp cevap verdiğiniz için tekrar teşekkür ederim. Öncelikle; amacım münazara etmek değil, İslam'a girişin şartları noktasında Allah Subhanehu ve Teala'nın bana öğrettiği bilgileri doğru bir şekilde anlamak yani bir nevi bu bilgileri tashih etmektir. Bi iznillahi ve fadlihi Teala kişinin, -eğer şirk ve küfür üzere- şirk ve küfürden tevbe edip, La ilahe illallah Muhammedun Rasulullah'a şehadet ederek İslam'a gireceğine/Müslüman olacağına inanmaktayız. el-Hamdu lillah bu noktada bir sıkıntımız yoktur. Öğrenmek istediğim asıl mesele ise bu şartların -özellikle vakıada- nasıl gerçekleşeceğidir. Yani bir kimse -şirk ve küfürden tevbe etmekle birlikte- itikadi olarak; dua, kurban, tevekkül gibi ibadetlerin sadece Allah'a yapılması gerektiğini biliyor/itiraf ediyor ve bu ibadetlerin Allah'ın dışında kendisine yapıldığı varlıkları ve bu ibadetleri onlara yapan kimseleri de reddediyor; aynı şekilde yaratma, rızık verme, kanun koyma gibi vasıflarda da Allah'ın tek olduğuna ve bu vasıfları kendisinde gören kimselerin de Müslüman olamayacağına inanıyorsa, bu kişi bu şekliyle Müslüman mıdır/olabilir mi? Kısacası; kişinin, İslam'a giriş için şart olan esasları itikadi olarak yerine getirmesi yeterli midir, yoksa bunların vakıadaki tezahürlerini de bilip, bunları bilinçli olarak reddetmesi de şart mıdır? Sizler; kişinin, içinde yaşadığı toplumdaki yaygın olan şirk ve küfürlerden bilinçli olarak teberri etmesi gerektiğini söylerken, bununla hükmi İslam'ı mı kastediyorsunuz, yoksa hakiki İslam'ı mı? Benim sorum, daha ziyade hakiki İslam ile yani kişinin, Allah Subhanehu ve Teala katında gerçek manada nasıl Müslüman olacağıyla ilgili. Vesselam...

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Yönetici
  • *****
  • İleti: 2065
  • Değerlendirme Puanı: +50/-0
Ynt: İslam'a Girişin Şartları
« Yanıtla #7 : 22.03.2021, 01:25 »
Bismillah. Yukarda size bazı uyarılarda bulunmuştuk ama görüyoruz ki yazışma yine aynı muğlak zeminde ilerliyor. Siz, bir kimsenin ancak şirkten tevbe ederek İslama girebileceğini kabul ettiğinizi söylüyorsunuz lakin bir yandan bazı konuları irdelemeye devam ediyorsunuz. Eğer sizin bu konuda net bir akideniz varsa bu sorduğunuz soruların cevabının da sizde olması gerekiyor. Biz, “kişinin, içinde yaşadığı toplumdaki yaygın olan şirk ve küfürlerden bilinçli olarak teberri etmesi gerektiğini söylerken” siz ne söylüyorsunuz? Bilinçsiz olarak da teberri etse olur mu diyorsunuz? Biz buradaki ifadenin gayet açık olduğunu düşünüyoruz. Kişi, ancak şirkin şirk olduğunu bilerek şirkten vazgeçerse müslüman addedilir. Yoksa mesela, dağın başında yaşayıp tapacak put olmadığından, denk gelmediğinden vesair sebeblerden dolayı şirk ameli olmayan, bununla beraber şirkin haramlığı ve çirkinliği hakkında bir fikri olmayan, şirk ehline de düşman olmayan bir kimse müslüman olamaz. Keza, hoşuna gitmediği için şirk amellerinden uzak duran, lakin şirk ehline karşı herhangi bir buğzu olmayan birisi de müslüman değildir. Bilinçli olmaktan kasıd budur, yani mevzu yine dönüp dolaşıp La ilahe illallah’ın birinci şartı olan “ilim” şartına gelmektedir. Şirkin tezahürlerinden neyi kasdediyorsunuz? Şirki bilen, şirki tanıyan birisi, tezahür ettiği zaman şirki tanır, ismini koyar. Eğer sözkonusu amelin kendisinde bir kapalılık yoksa amele şirk ismini veremeyen kişi, şirki bilmediğinden dolayı o ismi veremiyordur. Meselenin Hükmi İslam- Hakiki İslam konusuyla da bir alakası yoktur. Bugün, kalplerinde eğrilik olan birçok kimse alimlerin kullandığı bu tarz kavramları istismar edip küfre iman ismini vermekte ve tevhidi bilmeyen cahillere müslüman hükmü vermektedirler. Halbuki alimlerin bu ayrımdan kasıdları, insanlar nezdinde zahiri hüküm olarak müslüman addedilen bir çok kimsenin aslında Allah katında müslüman olmayabileceğini ifade etmekten ibarettir. Aslında buna da gerek olmadan Kuran’daki münafıklarla alakalı bütün ayetler Hükmi İslam-Hakiki İslam ayrımının ne olduğunu bize gösterir. Fakat bugün birçok batıl ehli, tevhidden habersiz olan annesine, babasına, dayısına, teyzesine müslüman hükmü verebilmek için hem bu kavramı, hem de taklidi iman-tahkiki iman veya kocakarı imanı gibi meseleleri ortaya atmaktadırlar. Halbuki bunların hiç birisinin mevzuyla bir alakası yoktur. Bir kimseye oy, okul, askerlik, muhakeme vs ameller şirktir, sakın bunları yapma, yapanlara da müslüman muamelesi yapma diye talimat verilse ve bu kişi bu talimatları şuursuzca yerine getirse sadece bundan dolayı İslama girmiş olmaz. Çünkü İslamın ölçüsü tevhidi bilip ona itikad etmektir, falan amelden beri olmak değildir. Böyle birisi ancak iman küfür sınırlarını bildiği takdirde iman etmiş olur. Yani onu İslama sokan şey, İslamın sınırları hakkındaki marifeti ve bilgisidir.

Sorularınıza cevabımız kısaca bu şekildedir. Münazara etmiyorum diyorsunuz ama yazışma basbayağı münazara şeklinde gidiyor. Şimdi siz kendinizi tanıtın, bize daha önce yazdınız mı o konuda bizi bilgilendirin inşaallah ve en önemlisi de siz bu konularda net olarak ne düşünüyorsunuz, bize sorduğunuz mevzularda siz nasıl düşünüyor ve amel ediyorsunuz bunları açık şekilde ortaya koyun. Zira kendinizi İslama nisbet ediyorsanız, illa ki bu konularda sizin de bir ameliniz vardır. Neticede Allah bu dini sadece bize indirmedi, bu konularla mükellef olan tek kişi de biz değiliz. Yine Allah böyle kapalı, müşkilatlı bir din de göndermedi haşa, bilakis gecesi gündüzü gibi açık olan bir din gönderdi. Bu dinin en önemli meselesi olan İslam’a girişin nasıl tahakkuk edeceği konusunun bir hükme bağlanmamış olması da imkansızdır. Kitap ve sünnet bunu açıkça hükme bağlamıştır. Bu hususta bizim ne dediğimizin bir ehemmiyeti yoktur, nassların ne söylediği önemlidir. O nasslara selefin fehmi ışığında müracaat ettiğiniz takdirde bütün sorularınızın cevabını alırsınız vesselam.

Kendisi de bir kral olan Halife Memun Nadr bin Şumeyl (ra)'a şöyle demiştir:
يَا أَبَا الْحَسَنِ الْإِرْجَاءُ دِينُ الْمُلُوكِ
"Ey Ebu'l Hasen! İrca (Mürcielik) kralların dinidir!" (ed-Dulabi, el-Esma ve'l Kuna, no: 832; ayrıca Lalekai, es-Sunne, no: 2818)

al-Asl

  • Ziyaretçi
Ynt: İslam'a Girişin Şartları
« Yanıtla #8 : 22.03.2021, 03:07 »
Bismillah. Öncelikle; evet, size daha önce de yazmıştım. Şahsımı tanıtmanın, konuyla direkt bir bağlantısı olduğunu düşünmüyorum. Eğer uygun görürseniz, yazışmaya bu şekilde devam ederiz inşaAllah. Üslubum, belki sizin katınızda münazara olarak algılanabilir, ancak benim böyle bir niyetim yoktur. Zira ben, temelde sizi reddetmek için size yazmadım. Amacım, ilk mesajda söylediğim gibi İslam'ı, -Allah Subhanehu ve Teala'nın, Kendi yüce katında kabul ettiği haliyle- doğru bir şekilde anlamaktır.

Bundan sonra: Bir kimse, elbette ki temel olarak, üzerindeki şirkten tevbe ederek İslam'a girebilir. Ancak bu, üzerinde bir şirk ameli olan kimseler için geçerlidir.  Nitekim üzerinde, bilfiil işlemiş olduğu bir şirk ameli olmayan kimsenin, şirkten tevbe etmesi gibi bir durum söz konusu değildir (Allah-u a'lem). Bununla birlikte sizin de söylemiş olduğunuz gibi "şirkin haramlığı ve çirkinliği hakkında bir fikri olmayan, şirk ehline de düşman olmayan (...) Keza, hoşuna gitmediği için şirk amellerinden uzak duran, lakin şirk ehline karşı herhangi bir buğzu olmayan birisi de müslüman değildir." Bu söylediklerinize de katılmaktayım (el-Hamdu lillah).

Ancak -anladığım kadarıyla- sizler, tevhid ve şirk gibi İslam'a girişteki temel kavramları, kişinin bilinçli olarak bilmesini şart koşuyorsunuz. Buna göre bir kimsenin, Müslüman olabilmesi için mutlaka, Allah'tan başkasına dua etmek, kurban kesmek, adak adamak gibi amellere şirk ismini mi vermesi gerekir? Yoksa bu kişinin, bu amellere -belki ilk etapta bunların şirk oluş illetini anlayamadığı için- direkt şirk ismini veremese de neticede sadece Allah'a yapılması gereken amelleri Allah'tan başkasına yapmanın şirk olduğunu yani şirkin hakikatini bilmesi yeterli midir?

Şu yanlış anlaşılmasın. Dinini bilen bir kimse, elbette ki bu amellerin şirk olduğunu da bilecektir. Ancak toplumda her çeşit insan da mevcuttur, herkesin dini bilgisi ve anlayışı aynı değildir. Sonuç olarak; bu kimselerin, bu amellere direkt olarak şirk ismini vermedikleri için Müslüman olmadığını mı söyleyeceğiz, yoksa bu kişilerin, şirkin hakikatini bilip bilmediklerine mi bakacağız? (Allah-u a'lem size göre zaten şirkin hakikatini bilen bir kimse bu amellere de şirk ismini verecektir ama yukarıda söylediğim gibi bu toplumda her kültürden insan mevcuttur ve dolayısıyla her insanın algısı ve anlayışı da her zaman aynı olmayabilir.)

Ben, acizane olarak, şirkin hakikatini yani sadece Allah'a ait olan vasıfları Allah'tan başkasına vermenin ve sadece Allah'a yapılması gereken amelleri Allah'tan başkasına yapmanın şirk olduğunu bilmeyen bir kimsenin Müslüman olmadığına inanmaktayım. Yukarıda zikretmiş olduğum şirk amellerine direkt olarak şirk diyemeyen kimseleri de direkt tekfir etmek yerine bu kimselerin, şirkin hakikatinden cahil/habersiz olup, olmadıklarına bakılması gerektiğini düşünmekteyim. Allah Subhanehu ve Teala en doğrusunu bilendir. Eğer bu noktada dalalet veya küfür üzere isem de Rabbim'den beni doğruya/hakka hidayet etmesini niyaz ediyorum. Vesselam...

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Yönetici
  • *****
  • İleti: 2065
  • Değerlendirme Puanı: +50/-0
Ynt: İslam'a Girişin Şartları
« Yanıtla #9 : 23.03.2021, 01:58 »
Bismillah. Evvela sizin kim olduğunuzu az çok anlamış bulunmaktayız. Yıllardır aynı meselede yani İslam’a nasıl girileceği konusunda duraklayıp bu noktayı bir türlü aşamamanız hem ilginçtir, hem de sizin adınıza esef verici bir durumdur. Rabbim size ve sizin durumunuzda olanlara hidayet etsin amin. Kimliğiniz ve bilhassa akideniz –iddia ettiğinizin aksine- münazaranın seyri açısından gayet mühimdir. Kimliği ve kişiliği meçhul kimselerin böyle ucu bucağı belirsiz konular ortaya atıp tartışmaları bu çağa has bir hastalıktır. Halbuki geçmiş Rabbani alimler, mesela fetva isteyenin kasdı açığa çıkmadan ve fetva istenen konunun tafsilatı anlatılmadan fetva vermeyi hoş karşılamazlardı. Bunların tafsilatı fıkıh ve usul kitaplarında fetva adabıyla alakalı müstakil bablarda ele alınmıştır. Günümüzde ise at yarışı caiz midir diye fetva soran kişi, caizdir cevabını alamayıp üstelik bundan ne kasdedildiği sorulduğunda başlıyor fetva sorduğu kişiyi suçlamaya! Zira bu kimsenin derdi hakkı aramak değil, bilakis kalpazanlık yapıp altılı ganyan kumarına fetva bulmaktır. İnşallah anlatabilmişizdir. Siz gayenizin böyle olmayıp niyetinizin halis olduğunuzu iddia ediyorsanız konuyla alakalı akidenizi net olarak ortaya koyarsınız ve aramızdaki ihtilaf da neyse kesin şekilde belirlersiniz. Aksi takdirde bu şekilde muğlak bir münazaranın devam etmesine müsaade etmez ve konuyu kapatırız.

Mesela diyorsunuz ki:

“Ancak -anladığım kadarıyla- sizler, tevhid ve şirk gibi İslam'a girişteki temel kavramları, kişinin bilinçli olarak bilmesini şart koşuyorsunuz. Buna göre bir kimsenin, Müslüman olabilmesi için mutlaka, Allah'tan başkasına dua etmek, kurban kesmek, adak adamak gibi amellere şirk ismini mi vermesi gerekir? Yoksa bu kişinin, bu amellere -belki ilk etapta bunların şirk oluş illetini anlayamadığı için- direkt şirk ismini veremese de neticede sadece Allah'a yapılması gereken amelleri Allah'tan başkasına yapmanın şirk olduğunu yani şirkin hakikatini bilmesi yeterli midir?

Şu yanlış anlaşılmasın. Dinini bilen bir kimse, elbette ki bu amellerin şirk olduğunu da bilecektir. Ancak toplumda her çeşit insan da mevcuttur, herkesin dini bilgisi ve anlayışı aynı değildir.”

Şimdi siz tam olarak neyi savunuyorsunuz? Aynı Ebu Zerka gibi genel prensip olarak Allahtan başka ilah olmadığını kabul ettiğini ileri süren birisinin ibadetin cüzlerinde (!) cahil olabileceğini mi iddia ediyorsunuz? Bu öyle saçma bir teoridir ki bunu denize atsan deniz kirlenir! Tevhidi bilen birisi zaten ibadetin ne olduğunu da bilir. İbadet karşısına çıkar çıkmaz da tanır. Biz Ebu Zerkanın bu batıllarına daha önce cevap verdiğimiz için burada tafsilatına girmiyoruz. Yok bunu demiyorsanız o zaman ne diyorsunuz? “Buna göre bir kimsenin, Müslüman olabilmesi için mutlaka, Allah'tan başkasına dua etmek, kurban kesmek, adak adamak gibi amellere şirk ismini mi vermesi gerekir?” Bu ne demek? Şirkin ne olduğunu bilen birisi bu amellere şirk hükmü vermede nasıl duraksayacak, var mı bunun bir misali, bir vakıası? Vakıası olmayan şeyler üzerinde neden duruyorsunuz, amaç ne? Hiç bir toplumda “dua”nın ne olduğunu bilmeyen birisi var mı rasladınız mı böyle birine? Yani “şahıs şirki biliyor da vakıayı bilmiyor” deseniz dahi verdiğiniz misaller bu önermeye uymuyor. Zira çok açık olan, toplumda herkesin bildiği şeyleri misal vermişsiniz. Vakıası olmayan şeylerden bahsedilmesi ise esas maksadın gizlendiğinin alametidir. Neticede bizler Ebu Zerka’yı İslam’a bir türlü sokamadığı iddia edilen muhayyel tekfirci gibi kişi yeryüzündeki bütün şirk çeşitlerini tek tek sayacak, sonra bütün tağutları isim isim sayıp tekfir edecek ya da falanca resmi evrakta küfür ibaresi var mı yok mu bilecek diye saçma bir şey söylemiyoruz. Bizim söylediğimiz şey gayet açık net! Alimlerin söylediği gibi kişi mensub olduğu kavmin dininden beri olup dinini izhar edecek diyoruz o kadar! Aslında siz de kişinin şirkten tevbe etmesinin ve şirkin mahiyetini bilmesinin İslama giriş şart olduğunu savunuyorsanız siz de bizimle hemfikir olmanız gerekir. Yok hemfikir değilseniz aynı soru size döner o zaman yani size de sorarlar, şirkten tevbe şartsa kişi nasıl tevbe edecek bütün şirkleri tek tek mi sayacak diye? Siz nasıl cevap veriyorsunuz bu soruya madem aynı düşünüyoruz? Ayrıca şunu da belirtelim ki şirkten tevbe ifadesi umum bir ifadedir ve kişinin İslama muhalif bütün inanç, söz ve amellerinden tevbe etmesi manasına gelir. Yoksa yeryüzünde Allah da dahil hiç bir ilaha ibadet etmeyen bir inatçı ateist de –mesela Firavun gibi- müslüman olsa onun bu haline de şirkten tevbe denir. Kelimelere takılıp da esas manayı kaçırmayın. Yani dağın başında yaşayıp hiç bir puta ibadet etmeyen ancak tevhidi de bilmeyen birisi İslama girdiğinde onun bu haline “şirkten tevbe” denilir. O da aynı şekilde “Tevbe ederlerse… yollarını serbest bırakın” mealindeki Tevbe: 5. Ayette bahsedilen meselenin içine girer.

“Ben, acizane olarak, şirkin hakikatini yani sadece Allah'a ait olan vasıfları Allah'tan başkasına vermenin ve sadece Allah'a yapılması gereken amelleri Allah'tan başkasına yapmanın şirk olduğunu bilmeyen bir kimsenin Müslüman olmadığına inanmaktayım. Yukarıda zikretmiş olduğum şirk amellerine direkt olarak şirk diyemeyen kimseleri de direkt tekfir etmek yerine bu kimselerin, şirkin hakikatinden cahil/habersiz olup, olmadıklarına bakılması gerektiğini düşünmekteyim. Allah Subhanehu ve Teala en doğrusunu bilendir. Eğer bu noktada dalalet veya küfür üzere isem de Rabbim'den beni doğruya/hakka hidayet etmesini niyaz ediyorum. Vesselam...”

Bizim gördüğümüz siz bu hususta küfür olan bir akideyi savunuyor veya bunu kamufle ediyorsunuz. Herkesin bildiği şirk amellerini misal verip bunları bilmeyenlerin müslüman olabileceğini söylemeniz bize bu kanaati telkin etmiştir. Aksini iddia ediyorsanız sözümüzü çürütürsünüz. Allahtan başkasına kurban kesmek vs yerine doğrudan “bu kişi putlara secde etmenin şirk olduğunu bilmiyor” diye de misal verebilirdiniz ve ondan sonra bu misalin üzerine de “kişi put kavramını bilmiyor” veya “secde kelimesini duymamış” gibi saçma sapan demagojiler de yürütülebilirdi! Verdiğiniz misallerle put misali arasında bir fark yoktur. Fark olduğunu söylüyorsanız izah edersiniz ya da size göre bir kişi putlara secde etmenin hükmünü bilmediği halde yine müslüman kalabiliyorsa onu da izah edersiniz, izah edeceğiniz bir şey yoksa da tevbenizi ilan edersiniz vesselam.
Kendisi de bir kral olan Halife Memun Nadr bin Şumeyl (ra)'a şöyle demiştir:
يَا أَبَا الْحَسَنِ الْإِرْجَاءُ دِينُ الْمُلُوكِ
"Ey Ebu'l Hasen! İrca (Mürcielik) kralların dinidir!" (ed-Dulabi, el-Esma ve'l Kuna, no: 832; ayrıca Lalekai, es-Sunne, no: 2818)

al-Asl

  • Ziyaretçi
Ynt: İslam'a Girişin Şartları
« Yanıtla #10 : 23.03.2021, 03:28 »
Bismillah. Öncelikle daha önce söylediğim şeyi tekrar söylüyorum ki, benim amacım; buraya gelip de -sizin ifadenizle- "ucu bucağı belirsiz konular ortaya atıp tartışmak" değildir. Ben sizinle münazara etmek için de bu konuyu açmadım. Konu karşılıklı soru-cevap şeklinde gittiği için belki bu şekilde algılanabilir.

Tekrar meselenin özüne/en başına gelecek olursak:

Allah Subhanehu ve Teala'nın bana öğrettiği/gösterdiği kadarıyla; bir kimse, eğer şirk ve küfür üzere ise (kendisini İslam'a nispet etse de İslam'a muhalif bir durumda ise) öncelikle üzerindeki şirk ve küfürden tevbe ederek ve sonrasında da La ilahe illallah Muhammedun Rasulullah'a şehadet edip, bunun gereklerini yerine getirerek Müslüman olur. Bunun için de kişinin; dua, kurban, tevekkül gibi ibadetleri -sadece- Allah'a yapması ve bu gibi ibadetlerin Allah'ın dışında yapıldığı varlıklardan ve bu gibi ibadetleri onlara yapan kimselerden de uzaklaşması/beri olması gerekir. Bunun keyfiyeti ise; kişinin, öncelikle itikad olarak; dua, kurban, tevekkül gibi ibadetlerin -sadece- Allah'a yapılması gerektiğini, bu gibi ibadetlerin Allah'ın dışında kendisine yapıldığı varlıkların batıl ve bu gibi ibadetleri onlara yapan kimselerin de dalalette olduğunu bilmesi/kabul etmesi ve ikinci olarak da vakıada haline/hakikatine şahit olduğu, karşılaştığı durumlarda da bu tavrı pratik olarak göstermesi gerekir.

Benim, bir kimsenin ne ile İslam'a gireceği/Müslüman olacağı konusunda temel olarak bildiğim hususlar bunlardır. Yanlış veya eksik olan bir nokta var ise lütfen siz düzeltin veya tamamlayın. Vesselam...

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Yönetici
  • *****
  • İleti: 2065
  • Değerlendirme Puanı: +50/-0
Ynt: İslam'a Girişin Şartları
« Yanıtla #11 : 24.03.2021, 00:39 »
Bismillahirrahmanirrahim. Anlaşıldığı kadarıyla bu kişi akidesini açıklamayacak ve gerçek akidesini birtakım kelime ve kavramların arkasına gizlemeye devam edecek. O yüzden artık bu şahıs bizim muhatabımız değildir. Bu konuları çok merak ediyorsa sanal alemden çıkıp bizimle yüz yüze bu konuları görüşebilir. Şimdi diğer okuyuculara hitaben mevzuyu özetleyip yazışmayı kilitliyoruz.

Bu şahıs, günümüzde bir kimsenin nasıl İslama gireceğini sordu. Biz de gerek günümüzde gerekse başka zamanlarda geçerli olan kaideleri kendisine zikrederek bir kimsenin ancak şirkten ve şirk ehlinden beri olarak, şirkten tevbe ederek, mensup olduğu dinden ve içinde yaşadığı küfürlerden teberri ederek İslama girebileceğini izah ettik. Bu kişi de bir nevi bizim sözlerimizden hareketle çeşitli sorular üretti, her birisinin de Allahın izniyle cevabını aldı. Biz ona birtakım sorular yönelttiğimizde ise hiç birisine kayda değer cevap veremeyip meseleleri çeşitli sözler arkasında kamufle edip durdu. Bizler de böyle bir yazışmadan hayır gelmeyeceğini görerek bu konuyu burada kapatıyoruz. Bundan sonra da -daha önce de olduğu gibi- akidesini gizleyen kişilerin böyle muğlak kelamlarına istinaden hiç bir münazaraya girmeyeceğimizi tekrar beyan etmek istiyoruz vesselam.
Kendisi de bir kral olan Halife Memun Nadr bin Şumeyl (ra)'a şöyle demiştir:
يَا أَبَا الْحَسَنِ الْإِرْجَاءُ دِينُ الْمُلُوكِ
"Ey Ebu'l Hasen! İrca (Mürcielik) kralların dinidir!" (ed-Dulabi, el-Esma ve'l Kuna, no: 832; ayrıca Lalekai, es-Sunne, no: 2818)

 

Related Topics

  Konu / Başlatan Yanıt Son İleti
0 Yanıt
4529 Gösterim
Son İleti 10.06.2015, 01:35
Gönderen: Nuhun Gemisine Davet
0 Yanıt
1921 Gösterim
Son İleti 10.06.2015, 16:57
Gönderen: AbdulAzim
1 Yanıt
4671 Gösterim
Son İleti 02.02.2017, 01:32
Gönderen: Tevhide Davet
0 Yanıt
1051 Gösterim
Son İleti 25.08.2018, 19:49
Gönderen: Teymullah
5 Yanıt
589 Gösterim
Son İleti 05.02.2021, 21:16
Gönderen: Ubeydullah