Darultawhid

Gönderen Konu: ALİ HOŞAFÇI'NIN İDDİALARINA SELEFİCE CEVAPLAR!  (Okunma sayısı 426 defa)

0 Üye ve 2 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Yönetici
  • *****
  • İleti: 2065
  • Değerlendirme Puanı: +50/-0

Bismillahirrahmanirrahim,

İsmailağa (Mahmut Ustaosmanoğlu) cemaatinden Ali Hoşafçı isminde bir zat, uzun yıllardır "Selefi" ve "Vehhabi" olarak adlandırdığı kesimlerin görüşlerine yönelik birtakım reddiye çalışmaları yayınlamaktadır. Daha önce kısa bir risale olarak neşrettiği bu çalışmasını her baskısında genişletmiş ve nihayet yakın tarihlerde "Selefilik Adı Altındaki Görüşlere Selefice Cevaplar" ismiyle kitabın son halini yayınlamıştır. Biz bu bölümde inşaallah imkan oldukça bu kitapta geçen birtakım iddiaları ele almaya çalışacağız. Gayret bizden, muvaffakiyet Allah'tandır.


Kendisi de bir kral olan Halife Memun Nadr bin Şumeyl (ra)'a şöyle demiştir:
يَا أَبَا الْحَسَنِ الْإِرْجَاءُ دِينُ الْمُلُوكِ
"Ey Ebu'l Hasen! İrca (Mürcielik) kralların dinidir!" (ed-Dulabi, el-Esma ve'l Kuna, no: 832; ayrıca Lalekai, es-Sunne, no: 2818)

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Yönetici
  • *****
  • İleti: 2065
  • Değerlendirme Puanı: +50/-0
Ynt: ALİ HOŞAFÇI'NIN İDDİALARINA SELEFİCE CEVAPLAR!
« Yanıtla #1 : 25.03.2021, 23:58 »
İBNU TEYMİYYE’NİN YAPTIĞI TEVESSÜL-YEMİN MUKAYESESİ HAKKINDA

Bismillahirrahmanirrahim. Kabirperest zümresinden bazı kimseler Şeyhulislam İbnu Teymiyye’nin yeminle tevessülü birbirine kıyas ederek Allah’tan başkasının yani bir mahlukun adıyla yemin nasıl caiz değilse, aynı şekilde bir mahlukun adıyla tevessül etmek de caiz değildir, mealindeki sözlerini ve de zat ile tevessüle cevaz veren ve vermeyen alimlerin görüşlerini bu kıyas ışığında değerlendirmesini dillerine dolamışlar, bu mukayeseyi İbnu Teymiyye’nin icad ettiğini ileri sürerek yeminle tevessülün birbirinden ayrı şeyler olduğunu söylemişlerdir. Bu iddianın sahibi, tevhid akidesini çürütmek için kendince bir mücadele veren Ali Hoşafçı isimli zattır. Bu kişi “Selefilik Adı Altındaki Görüşlere Selefice Cevaplar” adlı kitabının 167-169. Sahifeleri arasında tevessül konusunu işlediği yerde özetle şöyle demektedir:

1. Ahmed İbn Hanbel Mervezi'ye yazdığı kitabında Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ile Tevessül etmekte olduğunu söylemektedir.
2. İbn Teymiyye'nin iddiasına göre ona (Peygamberimiz Sallallahu Aleyhi ve Selleme) yemin etmek demektir. Ve Allah'a karşı hiçbir mahluka yemin edilemez.
3. İmam Ahmed iki rivayetten birisinde mahluka yemin etmeyi caiz görmüştür.
4. İmam Ahmed işte bundan dolayı Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ile Tevessül'ün caiz olduğunu söylemiştir.
5. Bu dört maddeden birincisi Ahmed İbn Hanbele aittir. Diğer üçü İbn Teymiyye'nin haber ve yorumudur.
6.Ahmed İbn Hanbel'den başkaları'nın Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ile Tevessül etmeyi Allah'a karşı Ona (yani Peygamberimiz Sallallahu Aleyhi ve Selleme) yemin etmek demek olduğunu nerede söylemiş ve kimler bunu söylemiş belli değil. (Ayrıca Selef ulemasından Tevessül için Allah'a karşı ona yemin etmek olur diyerek tevessülü inkar eden bir alimin sözü bilinmemektedir.) Bu yanlızca İbn Teymiyye'nin vermiş olduğu bir haberdir. (Değilse Selef ulemasından bir tane nakil gösterin.)
7. İbn Teymiyye'nin Ahmed İbn Hanbel'in Tevessülü kabul etmesinin mahluka yemin edilebileceği'nin caizliği rivayetine dayandığını söylemesi, İbn Teymiyye'nin aslı olmayan bir tevili ve çarpıtmasıdır.
8.Tevessül ile yemin arasında hiçbir alaka yoktur. Çünkü Tevessüllerde yemin siğası kalıbı bulunmamaktadır. Bike derken getirilen "bi" harfi cerri takdir edilen yahut da telaffuz edilen "uksimu" fiili yemin olur. Oysa burada etevesselü veya herhangi bir tevessül fiili kullanılmamaktadır. Meseleyi anlamayanların daha iyi anlayabilmesi için şöyle diyelim: Billahi dediğiniz zaman uksimu billah demiş oluruz. Ama "este'inü billahi" dediğimiz zaman Allah'a yemin etmiş olmayız. Ama ondan yardım istemiş oluruz. Mesela Müslim'de ( Hadis no: 110 ) geçen "Efleha ve ebihi in sadaka" cümlesinde yemin vavıyla bir kişinin babasına yemin edilmiş olur. Çünkü mana "uksimu bi ebihi" takdiri ile babasına yemin ederim demektir. Halbuki Tevessüllerde böyle kasem yani yemin kalıbı kullanılmamaktadır. Yani "ben Resulullahı vesile olarak ileri sürüyorum ya rabbi" denilmiş olunuyor. Ona yemin ediyorum denilmiyor. İbn Teymiyye ve peşinden giden kardeşlerimiz ise tevilin en pisi olan batıl bir tevil ile tevessülü mahluka yemin etme çerçevesine sokmaya çalışıyorlar. Bir yanda caiz hatta vacip olan tevili red ederlerken burada batıl olmasına rağmen en pis tevili yapmaktadırlar.”

Ali Hoşafçı’nın sözleri özet olarak bu şekildedir.

Şimdi Allah’ın izni ve yardımıyla diyoruz ki: Burada 8 tane madde sayılsa da hepsinin manası aşağı yukarı aynıdır ve en başta da işaret ettiğimiz gibi yeminle tevessülün bir alakası olmadığı ve bu kıyasın ilk defa İbnu Teymiyye tarafından uydurulduğu iddia edilmektedir. Maalesef bu iddianın sahibi, bunu meseleyi doğru dürüst tahkik etmeden, kısır bir ilimle ortaya atmıştır. Zira mevzuyu az da olsa tahkik etseydi, İbnu Teymiyye’den önce meseleyi bu şekilde ele alan alimlerin varlığını tesbit ederdi. Lakin o, diğer meselelerde yaptığı gibi bu meselede de önyargılı hareket etmiş ve İbnu Teymiyye gibi muhakkik bir alimin kendi görüşünü delillendirmek için zorlama tevillere başvurduğunu iddia edebilmiştir. Halbuki bugüne kadar Şeyhulislam’ın, kendisinden önce hiç kimsenin söylemediği bir görüş ortaya attığını isbat edebilen kimse olmamıştır. Hoşafçı, bu vakayı göz önünde bulundursaydı Şeyhulislam hakkında böyle cüretkar bir ifade kullanmazdı. Fakat “cahil cesurdur” fehvası gereğince bu işe yeltenmiş ve böylece dünyada bu işin rezilliğini çekmeyi hak etmişlerdir. Alimlere iftira etmenin ahiretteki cezası ise hiç şüphesiz daha büyüktür ve bu kişilerin içinde bulunduğu küfür ve şirkin cezasına ilaveten bu da sözkonusudur, Allah korusun.

Şimdi önce Şeyhulislam’ın mesele hakkındaki sözlerini nakletmek istiyorum. O, tevessül konusunu ele aldığı yerde şöyle demektedir:


وسئل شيخ الإسلام - رحمه الله تعالى -:
هل يجوز التوسل بالنبي صلى الله عليه وسلم أم لا؟ .
فأجاب:
الحمد لله، أما التوسل بالإيمان به ومحبته وطاعته والصلاة والسلام عليه وبدعائه وشفاعته ونحو ذلك مما هو من أفعاله وأفعال العباد المأمور بها في حقه. فهو مشروع باتفاق المسلمين وكان الصحابة رضي الله عنهم يتوسلون به في حياته وتوسلوا بعد موته بالعباس عمه كما كانوا يتوسلون به. وأما قول القائل: اللهم إني أتوسل إليك به. فللعلماء فيه قولان: كما لهم في الحلف به قولان: وجمهور الأئمة كمالك؛ والشافعي؛ وأبي حنيفة: على أنه لا يسوغ الحلف بغيره من الأنبياء والملائكة ولا تنعقد اليمين بذلك باتفاق العلماء وهذا إحدى الروايتين عن أحمد، والرواية الأخرى تنعقد اليمين به خاصة دون غيره؛ ولذلك قال أحمد في منسكه الذي كتبه للمروذي صاحبه: إنه يتوسل بالنبي صلى الله عليه وسلم في دعائه؛ ولكن غير أحمد قال: إن هذا إقسام على الله به ولا يقسم على الله بمخلوق وأحمد في إحدى الروايتين قد جوز القسم به فلذلك جوز التوسل به. ولكن الرواية الأخرى عنه: هي قول جمهور العلماء أنه لا يقسم به؛فلا يقسم على الله به كسائر الملائكة والأنبياء فإنا لا نعلم أحدا من السلف والأئمة قال إنه يقسم به على الله؛ كما لم يقولوا إنه يقسم بهم مطلقا؛ ولهذا أفتى أبو محمد ابن عبد السلام: أنه لا يقسم على الله بأحد من الملائكة والأنبياء وغيرهم؛ لكن ذكر له أنه روي عن النبي صلى الله عليه وسلم حديث في الإقسام به فقال: إن صح الحديث كان خاصا به والحديث المذكور لا يدل على الإقسام به وقد قال النبي صلى الله عليه وسلم {من كان حالفا فليحلف بالله وإلا فليصمت} وقال: {من حلف بغير الله فقد أشرك} والدعاء عبادة والعبادة مبناها على التوقيف والاتباع لا على الهوى والابتداع والله أعلم

Soru: 
Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)'le "tevessül" caiz midir, değil midir?
Cevap: 
Hamd, Allah'adır.
- Resûlüllah'a iman etmekle,
- Onu sevmekle,
- Ona itaat etmekle,
- Ona salât ve selâm getirmekle,
- Dua ve şefaatiyle ve benzeri şeylerle "tevessül etmek", hem kendisinin fiillerinden, hem de kulların onun hakkında emredildikleri fiillerden olup müslümanların ittifakiyle meşrudur.

Sahabe, hayatında onunla tevessül ediyorlardı. Vefatından sonra ise, onunla "tevessül" ettikleri şekilde, amcası Abbas'la "tevessül" ettiler.
 "Allah'ım, onunla sana tevessül ediyorum" sözüne gelince:

Onunla yemin etmek konusunda olduğu gibi, bu konuda da âlimlerin iki görüşü vardır.

Mâlik, Şafiî, Ebû Hanîfe gibi imamların çoğunluğuna göre Allah'tan başka ne bir peygamber, ne de bir melekle yemin etmek caizdir. Böyle bir yeminin geçerli (mun'akid) olmayacağı hususunda da âlimler ittifak halindedir.
Ahmed bin Hanbel 'den gelen iki rivayetten biri de bu şekildedir.
Diğer rivayete göre, diğer mahluklarla değil de sadece Peygamberimizle yapılan yemin geçerli (mun'akid) olur.
Bu sebeple İmam Ahmed'in, talebesi el-Mervezî'ye yazdığı "Mensek"inde "kişi duasında Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)'le tevessül edebilir" demektedir.

Fakat İmam Ahmed dışındaki âlimler, bunun Allah'a karşı peygamberle yemin etmek olduğunu ve Allah'a karşı bir yaratılmışla yemin edilemeyeceğini söylemişlerdir.

İmam Ahmed ise, rivayetlerin birinde, peygamberle yemin etmeyi caiz görmüştür. İşte bu nedenle, onunla tevessülü de caiz görmüştür.
Fakat ondan gelen diğer rivayet, âlimlerin büyük çoğunluğunun görüşü gibidir. Yani peygamberle yemin edilemeyeceği şeklindedir. Diğer peygamber ve meleklerle Allah'a karşı yemin edilemeyeceği gibi, onunla da yemin edilemez.

Biz ne seleften, ne de imamlardan, gerek diğerleriyle ve gerekse Peygamberimizle Allah'a karşı yemin edilebileceğini söyleyen birini duymuş değiliz.
İşte bu nedenle Ebû Muhammed bin Abdisselâm:
"Ne melekler, ne peygamberler ve ne de başka biriyle Allah'a karşı yemin edilir" demiştir.
Fakat kendisine, Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)'den, kendisiyle yemin edileceğine dair bir hadîsin rivayet edildiği zikredildiğinde; "Hadîs sahih ise, ona hâstır" demiştir.
Oysa söz konusu hadîs, onunla yemine işaret etmemektedir.
Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmaktadır:
"Her kim yemin edecek olursa, Allah'a etsin. Değilse, sussun" (Buhârî Şehâdât 26' Edeb 74' Eymân 4; Müslim, Eymân 3)   
Yine şöyle buyurmaktadır .
"Her kim Allah'tan başkasına yemin ederse, şirk koşmuştur" (Tirmizi , Nüzûr 9; Nesâî, Eymân 4; İbn Mâce, Keffârât 2; Dârimî, Nüzûr 6)
Dua, aslında ibadettir. İbadet ise vahye dayalıdır; arzu ve bid'ate göre yapılmaz.
En doğrusunu Allah bilir. (Feteva 1/140-141)

İbnu Teymiyye’nin tevessülle alakalı sözleri bunlardır. Şimdi zikri geçen itirazcı, bu sözlerden bilhassa yeminle tevessülü mukayese ettiği yerleri tenkid konusu yapmaktadır ve bunun İbnu Teymiyye’nin kendi şahsi yorumu olup, sırf zatla tevessülü nehyedebilmek için böyle bir yoruma başvurduğunu ileri sürmektedir. Biz de bu çalışmada bunun gerçekten iddia edildiği gibi Şeyh’in kendi yorumu mu olduğu, yoksa bu hususta kendisinden önceki alimlere istinad edip etmediğini aydınlatmaya çalışacağız inşaallah.

Dikkat edilirse İbnu Teymiyye, tevessül konusundaki fetvasına dayanak olarak “Sultan’ul Ulema” lakabıyla tanınan İzz bin Abdisselam’ın kavlini nakletmiştir. Fetvanın orjinali şu şekildedir:

“-Allahu Teala, kendisini muvaffak kılsın- Efendimiz, duasında Allahu Teala’ya Peygamber, Melek, veli gibi mahlukatından tazim edilen kimselerle yemin eden duacı hakkında ne demektedir? Bu mekruh olur mu olmaz mı?”

Arada başka şeylerin de sorulduğu uzun sorunun akabinde Şeyh İzzuddin şöyle cevap vermektedir:



“Dua meselesine gelince; bazı hadislerde Rasulullah sallalahu aleyhi ve sellem’in bazı insanlara dua öğrettiği ve sözleri arasında şunların da yer aldığı nakledilmiştir: ‘De ki: ‘Allahım sana Peygamberin olan Rahmet Peygamberi Muhammed üzerine yemin ediyorum’ Eğer bu hadis sahihse bu sadece Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem‘e has olsa gerektir. Zira O, Ademoğlunun efendisidir. Onun dışında da peygamberlerden, meleklerden ve evliyadan kimseyle Allah’a karşı yemin edilmez. Zira onlar Onun derecesinde değildirler. Bunun –Onun yüksek derecesine ve mertebesine tenbihte bulunmak maksadıyla- Ona has kılınan şeylerden olması gerekir.” (İzz bin Abdisselam, el-Feteva, sf 126-127)

Şeyh İzzuddin’in fetvasının metni bu şekildedir. Görüldüğü üzere fetva dua esnasında bazı şerefli mahlukatın üzerine kasem yani yemin etmenin hükmüyle alakalıdır. Şeyh rahimehullah ise bunun asıl itibariyle caiz olmadığını, lakin Rasulullah sallalahu aleyhi ve sellem‘in bu tarz bir duayı ashabına öğrettiğine dair rivayetin sahih olması halinde Ona has olarak caiz olacağını ifade etmiştir. İlk bakışta konunun tevessülle alakası yok gibi gözükmektedir. Lakin Şeyh İzzuddin’in delil aldığı hadise dikkat edilmelidir. Bu hadis, zat ile tevessülü caiz görenlerin de sık sık delil gösterdikleri meşhur Osman bin Huneyf hadisidir. Hadisin hiçbir rivayetinde Şeyh İzz’in naklettiği şekilde ‘Allahım sana Peygamberin olan Rahmet Peygamberi Muhammed üzerine yemin ediyorum’ tarzı bir ifade geçmemektedir. Bilakis, Tirmizi ve başkalarının rivayet ettiği hadisteki lafız şu şekildedir:

اَللّٰهُمَّ إِنِّي أَسْأَلُكَ وَأَتَوَجَّهُ إِلَيْكَ بِنَبِيِّكَ مُحَمَّدٍ نَبِيِّ الرَّحْمَةِ

“Allâh’ım! Rahmet Peygamberi, Peygamberin Muhammed ile Sen’den istiyor ve Sana yöneliyorum.”

Hadisin tam metni ve tahrici için İbnu Teymiye rahimehullah’ın Kabir Ziyaretleri adlı kitabının Neda yayınlarından çıkan tercümesinden sf 76-83 arasına müracaat edilebilir. Sözkonusu kitapta Şeyhulislam’ın bu tartışılan tevessül konusuyla alakalı mühim açıklamaları mevcuttur. Dikkat edilirse İzzuddin bin Abdisselam, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in ismiyle Allah’tan istekte bulunmayı ihtiva eden bir rivayeti “Onun ismiyle yemin etmek” olarak anlamış ve öylece yorumlamıştır! İşte bu, bir kimsenin zatı ile yani duada onun ismini zikrederek tevessülde bulunmanın, en azından Şeyh İzzuddin nezdinde onun ismiyle yemin etmek olarak görüldüğünü göstermektedir. Yeri gelmişken belirtelim ki Şeyh İzzuddin, bu hususta tıpkı halef ulemasından bir çoğu gibi bu hadisi zat ile tevessülün delili saymış ve her ne kadar ihtimalli konuşsa da hadis sahih olduğu takdirde bunun Peygamberimize has olduğunu ifade etmiştir, yani salihlerle tevessülü ve yemini herhalükarda reddetmiştir. Bununla beraber hadisten zat ile tevessül manası çıkarmak isabetli değildir, zira hadiste o an o mecliste hazır olan Allah Rasülü sallallahu aleyhi ve sellem’in duasıyla tevessül sözkonusudur ki bu da zaten ittifakla caizdir. Konumuz bu olmadığı ve işaret ettiğimiz kitapta tafsilatlı anlatıldığı için geçiyoruz. Herhalükarda İzz bin Abdisselam’ın nezdinde yeminin tevessülle eşdeğer görüldüğü bellidir ki bu da İbnu Teymiyye’den önce hiç kimsenin bu kıyası yapmadığı iddiasını çürütmektedir. Şimdi bu ikisi dışında diğer alimlerin konuyla alakalı görüşlerini inceleyelim.

Şafii alimlerinden Şirvani, İbnu Hacer Heytemi’ye ait Tuhfet’ul Muhtac adlı eserin haşiyesinde İzzuddin bin Abdisselam’ın fetvasını şu şekilde nakletmektedir:


سُئِلَ الشَّيْخُ عِزُّ الدِّينِ هَلْ يُكْرَهُ أَنْ يَسْأَلَ اللَّهَ بِعَظِيمٍ مِنْ خَلْقِهِ كَالنَّبِيِّ وَالْمَلَكِ وَالْوَلِيِّ فَأَجَابَ بِأَنَّهُ جَاءَ عَنْ النَّبِيِّ - صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ - أَنَّهُ عَلَّمَ بَعْضَ النَّاسِ اللَّهُمَّ إنِّي أُقْسِمُ عَلَيْك بِنَبِيِّك مُحَمَّدٍ نَبِيِّ الرَّحْمَةِ إلَخْ فَإِنْ صَحَّ فَيَنْبَغِي أَنْ يَكُونَ مَقْصُورًا عَلَيْهِ - عَلَيْهِ الصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ - لِأَنَّهُ سَيِّدُ وَلَدِ آدَمَ وَلَا يُقْسِمُ عَلَى اللَّهِ بِغَيْرِهِ مِنْ الْأَنْبِيَاءِ وَالْمَلَائِكَةِ لِأَنَّهُمْ لَيْسُوا فِي دَرَجَتِهِ وَيَكُونُ هَذَا مِنْ خَوَاصِّهِ
“Şeyh İzzuddin’e Allah’tan; peygamber, melek, veli gibi şerefli mahlukatı vesilesiyle istekte bulunmanın mekruh olup olmayacağı sorulduğunda şöyle cevap vermiştir: Nebi sallallahu aleyhi ve sellem’den bazı insanlara ‘Allahım sana Peygamberin olan Rahmet Peygamberi Muhammed üzerine yemin ediyorum’ şeklinde yapmalarını öğrettiği nakledilmiştir. Eğer bu sahihse, bu sadece ona –aleyhissalatu vesselam- has olsa gerektir. Zira O, Ademoğlunun efendisidir. Onun dışında da peygamberlerden, meleklerden ve evliyadan kimseyle Allah’a karşı yemin edilmez. Zira onlar Onun derecesinde değildirler. Böylece bu, Onun kendine has özelliklerinden olmaktadır.”

Şirvani ardından Muğni’l Muhtac’dan naklen şöyle demektedir:

وَالْمَشْهُورُ أَنَّهُ لَا يُكْرَهُ شَيْءٌ “Meşhur olan ise bu hususta herhangi bir şeyin mekruh olmadığıdır” (Tuhfet’ul Muhtac ve Haşiyesi, 2/108. Ayrıca bkz. Şirbini, Muğni’l Muhtac, 1/395)

Dikkat edilirse Şirvani, Şeyh İzzuddin’in aslında yeminle alakalı gibi gözüken sözlerini tevessülle alakalı olarak nakletmekte ve sonra halef alimlerinden birçoğu gibi bunda yani mahlukatın ismiyle tevessül hususunda bir sakınca olmayacağını belirtmektedir. Bu alimlerin ve genel olarak müteahhir Şafii ulemasının sakınca görmediği şey, mahlukat üzerine yemin etmek değil onlarla tevessül etmektir. Yani bu alimler İzz bin Abdisselam’ın yeminle alakalı sözlerini tevessülle alakalı değerlendirip yorumlamışlardır.

Malikilerden Hattab ise Şeyh İzzuddin’in bu kavlini naklettikten sonra hocalarından bazılarının zat ile tevessülü caiz görerek Şeyhin bu fetvasına karşı çıktıklarını zikretmekte ve ardından şöyle demektedir:

(قُلْت) وَهَذَا كُلُّهُ تَوَسُّلٌ وَهُوَ غَيْرُ الْقَسَمِ، وَالْقَسَمُ أَنْ يَقُولَ: أَقْسَمْت عَلَيْك بِنَبِيِّكَ مُحَمَّدٍ - صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ - أَوْ أُقْسِمُ عَلَيْكَ بِهِ كَمَا فِي الْحَدِيثِ الَّذِي ذَكَرَهُ أَمَّا التَّوَسُّلُ فَالظَّاهِرُ أَنَّهُ جَائِزٌ وَاَللَّهُ أَعْلَمُ

“Derim ki: Bütün bunlar tevessüldür. Bu ise yeminden başka bir şeydir. Yemin, ‘Sana Peygamberin Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem ile yemin ederim, tarzı şeyler söylemektir. Tıpkı zikrettiği hadiste olduğu gibi. Tevessüle gelince zahir olan bunun caiz olduğudur.” (Mevahib’ul Celil, 3/265)

Böylece müteahhirun uleması arasında Şeyh İzzuddin’in bu fetvasının ve dolayısıyla yeminle tevessülün aynı şey olup olmadığının tartışıldığı ve alimlerden bir kısmının bunu aynı şey görmediği, bir kısmının ise aynı değerlendirdiği ortaya çıkmaktadır. İşte bu itirazcı en azından böyle meselenin tahkikine gitseydi ve sonra bu iki grup alimden birisinin görüşüne tabi olsaydı, velev ki ulaştığı netice hatalı dahi olsa en azından geçmiş ulema arasındaki görüşlerden birisini tercih etti, der geçerdik. Lakin onun böyle yapmayıp cahilane bir tutumla yeminle tevessülü mukayese etme işinin tamamen İbnu Teymiyye’nin uydurması olduğunu ileri sürmesi işi ilmi boyuttan çıkarıp cehalet boyutuna taşımıştır. İbnu Teymiyye’nin tevessülü yeminle mukayese ettiği görüşünü Hanbeli fıkıh kitaplarından bir çoğu mesela el-Furu (3/229), el-İnsaf (2/456), Metalibu Ulin Nuha (2/456) ve başkalarında –kendileri her ne kadar zatla tevessülü caiz görseler de- bu şahısların yaptığının aksine inkar etmeksizin zikretmişlerdir. Müteahhirun ulemadan buna karşı çıkanlar olsa da Allahu alem doğrusu Şeyhulislam’ın dediğidir. Zira tevessülde kullanılan “hakkı için” ifadesi ya da ba harfi gibi şeyler aynı zamanda yemin için de kullanılmaktadır. Bazı alimler sadece niyet ve kasdı gözeterek bunların yeminden farklı olacağını ileri sürmüşlerdir ki bu zorlama bir yoruma benzemektedir, neticede zahirde yemin olarak anlaşılan lafızlarla bu tevessül icra edilmektedir, ayrıca tıpkı yeminde olduğu gibi bir tazim ve söylenen sözü pekiştirme sözkonusudur, o yüzden ikisini ayırmak çok doğru gözükmemektedir. Allah Rasülü sallallahu aleyhi ve sellem’in adıyla yemine cevaz veren yegane mezheb imamı olan İmam Ahmed’in yine Onun zatıyla tevessüle sarih olarak cevaz veren yegane mezheb imamı olması da bu iki meselenin aynı mesele olduğu hususunu kuvvetlendirmektedir. Diğer üç imam ise yemin işine cevaz vermemektedir. Ebu Hanife’den zatla tevessüle de izin vermediği sarih olarak nakledilmiştir. Ebû Hanîfe ve ashabının bu husustaki görüşü, “el-Muhît’ul Burhânî” adlı Hanefî fıkıh kitabında şöyle nakledilmektedir:

“Müntekâ adlı eserde şöyle gelmiştir:

Ebû Yûsuf kanalıyla Ebû Hanîfe’den şöyle nakledilmiştir: Hiç kimsenin Allâh’a, O’ndan başkası vasıtasıyla dua etmesi uygun değildir. Yine ‘Sana Arşının Sen’in yanındaki izzetli makamıyla dua ediyorum’ demesi kerih görülmüştür. Aynı yerde şöyle demektedir: Kendisine izin verilen ve rivayetlerde de gelen dua şekli Allâhu Teâlâ’nın şu kavlinden yola çıkılarak yapılandır:
وَلِلّٰهِ الْأَسْمَاءُ الْحُسْنَى فَادْعُوهُ بِهَا

“En güzel isimler Allah’a aittir. Şu halde Ona o isimlerle dua edin.” (el-A’raf 7/180)

‘Arşının Sen’in yanındaki izzetli makamıyla’ sözü de kerih görülmüştür. Zira bununla dua edilmez.” (Burhanuddin İbnu Maze, el-Muhit’ul Burhani, 5/312-313)
Keza Malik’den de bu yönde rivayetler vardır. Maliki ulemasından Zerruk (v. 899) bunu şöyle zikretmektedir:


وقد روي عن مالك: (لا يتوسل بمخلوق أصلا)، وقيل: إلا برسول الله صلى الله عليه وسلم
Malik’ten rivayet edildiğine göre asla bir mahlukla tevessül yapılamaz. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in bundan müstesna olduğu da söylenmiştir. (Zerruk, Kavaid’ut Tasavvuf, 157. Kaide, sf 206)

Şafii’den konuyla alakalı bir nakil bulamadım lakin Şafii’nin mahlukata yemin etmenin caiz olmadığı konusundaki kaidesi tevessülün de caiz olmadığını gerektirmektedir. Kısacası selef müçtehidleri arasında Allah Rasülü sallallahu aleyhi ve sellem’in adıyla yemine cevaz verenlerin onun adıyla tevessüle cevaz vermesi, yemine cevaz vermeyenlerin tevessüle de cevaz vermemesi selef nezdinde de meselenin bu şekilde değerlendirildiğini yani iddiacıların iddiasının aksine bu görüşün seleften dayanağı olmayan bir uydurma olmadığını göstermektedir. Böylece İbnu Teymiyye rahimehullah’ın yeminle tevessülü aynı kategoride değerlendirmesinin kendi icad ettiği bir görüş olduğu iddiasının asılsız olduğu ortaya çıkmıştır. Velhamdulillah.

Kendisi de bir kral olan Halife Memun Nadr bin Şumeyl (ra)'a şöyle demiştir:
يَا أَبَا الْحَسَنِ الْإِرْجَاءُ دِينُ الْمُلُوكِ
"Ey Ebu'l Hasen! İrca (Mürcielik) kralların dinidir!" (ed-Dulabi, el-Esma ve'l Kuna, no: 832; ayrıca Lalekai, es-Sunne, no: 2818)

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Yönetici
  • *****
  • İleti: 2065
  • Değerlendirme Puanı: +50/-0
Ynt: ALİ HOŞAFÇI'NIN İDDİALARINA SELEFİCE CEVAPLAR!
« Yanıtla #2 : 26.03.2021, 22:28 »

ZAT İLE TEVESSÜL MESELESİ

بسم الله الرحمن الرحيم

الحمد لله المعين والصلاة والسلام على النبي الأمين وعلى آله وأصحابه والتابعين وبعد

Malum olduğu üzere Allah’a dua hususunda tevessül yani başka birtakım şeyleri vesile ve aracı kılmak üç yolla olur:

a) Allahu Teala’nın isim ve sıfatlarıyla ona dua etmek.
b) Kişinin yaptığı salih amelleri duasında zikrederek bu amellerle tevessül etmesi.
c) Hayatta olan birisinin duasını talep etmek suretiyle o şahsı vesile edinmek.

Bu üç tevessül şekli, seleften halefe bütün ümmetin ittifakıyla caizdir. Tevessül hususunda ümmet arasında tartışılan husus ise salihlerden ya da peygamberlerden birisinin veyahut da mukaddes bir varlığın ismini zikrederek “Falan zatın hakkı için” veya “yüzü suyu hürmetine” şeklinde Allah’a dua etmektir. Selef-i salihin arasında bu tarz bir uygulamanın olduğuna dair elimizde sahih senedle rivayet edilmiş kat’i bir delil mevcut değildir. Buna rağmen halef arasında bu uygulama benimsenmiş ve müteahhirun ulemasının bir çoğu buna cevaz vermiştir. İbnu Teymiyye rahimehullah’ın selefte kaynağı olmayan bu uygulamayı reddetmesi sert tartışmalara yol açmış, hatta bir çoğu bunu Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’e ve diğer salihlere karşı bir edepsizlik olarak değerlendirmiştir. Şeyh rahimehullah’ın bu husustaki savunmasını kendi ifadelerinden takip edelim inşaallah.

İbnu Teymiyye rahimehullah, bu hususta şöyle demektedir:

“Üçüncü kısma gelince… Bu da kişinin “Allâh’ım! Filan kimsenin Sen’in yanındaki makamı için.” veya “Filan kimsenin bereketi ile…” ya da “Filan kimsenin Sen’in nezdindeki hürmetinden dolayı benim şu şu işimi yap!” diyerek dua etmesidir.[1]

İnsanlardan birçoğunun yaptığı da budur. Fakat ne sahabeden ne tabiinden ne de ümmetin selefinden hiçbir kimsenin bu şekilde dua ettikleri nakledilmemiş olduğu gibi bana âlimlerin birinden bu anlattığım şekilde bir şey de ulaşmamıştır.

Lakin fakih Ebû Muhammed (İzz’ud Dîn) bin Abdisselâm’ın (v. 660H) fetvalarında gördüğüm kadarıyla o şöyle bir fetva vermiştir:

“Hiç kimseye bu şekilde bir şey yapmak caiz değildir. Ancak böyle bir şeyin Nebi Sallallâhu Aleyhi ve Âlihi ve Sellem için yapılması -şayet Nebi Sallallâhu Aleyhi ve Âlihi ve Sellem hakkındaki hadis sahih ise- müstesnadır.”[2]

Bu fetvanın manası şudur: Nesâ’î, Tirmizî ve diğerleri Nebi Sallallâhu Aleyhi ve Âlihi ve Sellem’in ashabından bazı kimselere öğrettiği şu sözleri rivayet etmektedirler:

اَللّٰهُمَّ: إِنِّي أَسْأَلُكَ وَأَتَوَسَّلُ إِلَيْكَ بِنَبِيِّكَ نَبِيِّ الرَّحْمَةِ. يَا مُحَمَّدُ: يَا رَسُولَ اللهِ إِنِّي أَتَوَسَّلُ بِكَ إِلَى رَبِّي فِي حَاجَتِي لِيَقْضِيَهَا لِي. اَللّٰهُمَّ: فَشَفِّعْهُ فِيَّ

“Allâh’ım! Sen’den Rahmet Nebisi olan Sen’in Nebin ile Sana tevessül ederek Sen’den istiyorum! Ey Muhammed! Ey Allâh’ın Rasûl’ü! Ben Rabbime şu işimi görmesi hususunda seninle tevessül ediyorum. Allâh’ım onu benim hakkımda şefaatçi kıl!”[3]

Bir taife bu hadis ile istidlal ederek Nebi Sallallâhu Aleyhi ve Âlihi ve Sellem ile hayatında ve ölümünden sonra tevessül etmenin caiz oluşuna dair şöyle demişlerdir: “Bu tevessülde ne mahlûklara dua etmek ne de onlardan istigasede bulunmak vardır. Bu sadece Allâh’a dua etmek ve O’ndan istigasede bulunmaktır. Lakin burada tıpkı İbnu Mâce’nin Süneni’nde varit olan Nebi Sallallâhu Aleyhi ve Âlihi ve Sellem’in namaza çıktığı sırada yapmış olduğu dua gibi, Rasûl’ün (Allâh’ın nezdindeki) konumuyla istemek vardır.”[4]

Nebi Sallallâhu Aleyhi ve Sellem namaza çıktığı sırada şöyle dua etmiştir:

اَللّٰهُمَّ إِنِّي أَسْأَلُكَ بِحَقِّ السَّائِلِينَ عَلَيْكَ، وَبِحَقِّ مَمْشَايَ هٰذَا، فَإِنِّي لَمْ أَخْرُجْ أَشَرًا وَلَا بَطَرًا وَلَا رِيَاءً وَلَا سُمْعَةً، خَرَجْتُ اتِّقَاءَ سَخَطِكَ، وَابْتِغَاءَ مَرْضَاتِكَ، أَسْأَلُكَ أَنْ تُنْقِذَنِي مِنَ النَّارِ، وَأَنْ تَغْفِرَ لِي ذُنُوبِي، إِنَّهُ لَا يَغْفِرُ الذُّنُوبَ إِلَّا أَنْتَ

“Allâh’ım! Sen’den isteyenlerin Sen’in katındaki hakkı için Sen’den istiyorum. Ve şu yürüyüşüm hakkı için Sen’den istiyorum. Çünkü ben ne kibirlenmek ne de böbürlenmek için ve ne görsünler diye ne de duysunlar diye (evden) çıkmadım. Ve ben Sen’in gazabından sakınmak ve Sen’in rızanı talep etmek için çıktım. Bu sebeple cehennem ateşinden beni korumanı ve günahlarımı örtmeni Sen’den istiyorum. Şüphesiz Sen’den başka hiç kimse günahları bağışlayamaz.”[5]

Bu taife, söz konusu bu hadis hakkında; Rasûlullâh Sallallâhu Aleyhi ve Sellem’in, isteyenlerin ve namaz için olan yürüyüşünün Allâh’ın üzerindeki hakkı ile istemiş olduğunu ve Allâhu Teâlâ’nın Kendi üzerinde bir hak kıldığını söylemişlerdir.

Allâhu Teâlâ şöyle buyurmaktadır:


وَكَانَ حَقًّا عَلَيْنَا نَصْرُ الْمُؤْمِنِينَ

“İman edenlere yardım etmeyi üzerimize bir hak kıldık.” (er-Rûm 30/47)

Allâh Azze ve Celle’nin şu kavli de buna benzemektedir:


كَانَ عَلَى رَبِّكَ وَعْدًا مَسْئُولًا

“Rabbinin üzerinde mesul olduğu bir söz vardır.” (el-Furkân 25/16)

Sahîhayn’da geçtiği üzere Nebi Sallallâhu Aleyhi ve Âlihi ve Sellem Muâz bin Cebel Radiyallâhu Anh’a şöyle demiştir:


يَا مُعَاذُ أَتَدْرِي مَا حَقُّ اللهِ عَلَى الْعِبَادِ؟ قَالَ اللهُ وَرَسُولُهُ أَعْلَمُ. قَالَ: حَقُّ اللهِ عَلَى الْعِبَادِ أَنْ يَعْبُدُوهُ وَلَا يُشْرِكُوا بِهِ شَيْئًا. أَتَدْرِي مَا حَقُّ الْعِبَادِ عَلَى اللهِ إِذَا فَعَلُوا ذٰلِكَ؟ فَإِنَّ حَقَّهُمْ عَلَيْهِ أَنْ لَا يُعَذِّبَهُمْ

“Ey Muâz! Allâh’ın kulları üzerindeki hakkını biliyor musun?” Muâz Radiyallâhu Anh dedi ki: “Allâh ve Rasûl’ü daha iyi bilir.” Rasûlullâh Sallallâhu Aleyhi ve Sellem dedi ki: “Allâh’ın kulları üzerinde ki hakkı; O’na ibadet etmeleri ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmamalarıdır. Bunu yaptıkları takdirde, kulların Allâh üzerindeki hakkını biliyor musun? Onların Allâh üzerindeki hakları; Allâh’ın onlara azap etmemesidir.”[6]

Başka bir hadiste (ve buna benzer daha birçok hadiste) şöyle buyurmuştur:


كَانَ حَقًّا عَلَى اللهِ كَذَا وَكَذَا

“Şu şu şeyler, Allâh’ın üzerinde bir haktır.”

Şu hadiste olduğu gibi:


مَنْ شَرِبَ الْخَمْرَ لَمْ تُقْبَلْ لَهُ صَلَاةٌ أَرْبَعِينَ يَوْمًا فَإِنْ تَابَ تَابَ اللهُ عَلَيْهِ فَإِنْ عَادَ فَشَرِبَهَا فِي الثَّالِثَةِ أَوْ الرَّابِعَةِ كَانَ حَقًّا عَلَى اللهِ أَنْ يَسْقِيَهُ مِنْ طِينَةِ الْخَبَالِ - قِيلَ: وَمَا طِينَةُ الْخَبَالِ؟ قَالَ: عُصَارَةُ أَهْلِ النَّارِ

“Her kim içki içerse kırk gün namazı kabul olunmaz. Şayet tevbe ederse, Allâh tevbesini kabul eder. Şayet eski haline tekrar döner, üçüncü veya dördüncü kez içerse Allâh’ın ona Tînet’ul Habâl’dan (karışık çamurdan) içirmesi Allâh üzerine bir haktır.” Denildi ki “Tînet’ul Habâl nedir?” Rasûlullâh Sallallâhu Aleyhi ve Sellem dedi ki: “Ateş ehlinin içeceğidir.”[7]

Başka bir taife (bu taifeden aktarılanların aksine); mevzu bahis olan bu rivayetlerde ne ölümünden sonra, ne de gıyabında Nebi Sallallâhu Aleyhi ve Sellem ile tevessül etmenin caiz oluşuna dair bir şey olmadığını söylemişlerdir. Bilakis, kendisi hakkında yapılan bu tevessül, tıpkı Buhârî’nin Sahîh’inde, Ömer İbnu’ul Hattâb Radiyallâhu Anh’ın Abbâs Radiyallâhu Anh ile tevessül ederek yağmur istemesi gibi onun hayatında ve hali hazır olduğu vakitte geçerlidir. Ömer Radiyallâhu Anh demiştir ki:

“Allâh’ım! Gerçekten biz kuraklık çektiğimiz zaman, Sana Nebimiz ile tevessül ediyorduk, Sen de bize yağmur ihsan ediyordun. Şimdi ise Sana Nebi’mizin amcası ile tevessülde bulunuyoruz, üzerimize yağmur yağdır.”[8]

Böylelikle onlara yağmur ihsan ediliyordu.

Ömer İbnu’ul Hattâb Radiyallâhu Anh Rasûlullâh Sallallâhu Aleyhi ve Sellem ile hayatında tevessülde bulunduklarını ve böylece yağmur yağdığını beyan etmiştir.

Rasûlullâh Sallallâhu Aleyhi ve Sellem ile yapılan bu tevessülün açılımı; ashabın ondan Allâh’a dua etmesini istemeleridir. Bunun üzerine Rasûlullâh Sallallâhu Aleyhi ve Sellem onlar için dua ediyor, onlar da onunla birlikte dua ediyorlardı. Şefaati ve duası ile onunla tevessülde bulunuyorlardı. Enes bin Mâlik Radiyallâhu Anh’tan gelen şu sahih hadiste olduğu gibi:


أَنَّ رَجُلًا دَخَلَ الْمَسْجِدَ يَوْمَ الْجُمْعَةِ مِنْ بَابٍ كَانَ بِجِوَارِ دَارِ الْقَضَاءِ وَرَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ قَائِمٌ يَخْطُبُ فَاسْتَقْبَلَ رَسُولَ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ قَائِمًا فَقَالَ: يَا رَسُولَ اللهِ هَلَكَتِ الْأَمْوَالُ وَانْقَطَعَتِ السُّبُلُ فَادْعُ اللهَ أَنْ يُغِيثَنَا‏.‏ قَالَ: فَرَفَعَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ يَدَيْهِ ثُمَّ قَالَ: اَللّٰهُمَّ أَغِثْنَا، اَللّٰهُمَّ أَغِثْنَا، اَللّٰهُمَّ أَغِثْنَا‏‏.‏ قَالَ أَنَسٌ: وَاللهِ مَا نَرَى فِي السَّمَاءِ مِنْ سَحَابٍ وَلاَ قَزَعَةً، مَا بَيْنَنَا وَبَيْنَ سَلْعٍ مِنْ بَيْتٍ وَلاَ دَارٍ. قَالَ: فَطَلَعَتْ مِنْ وَرَائِهِ سَحَابَةٌ مِثْلُ التُّرْسِ، فَلَمَّا تَوَسَّطَتِ السَّمَاءَ انْتَشَرَتْ ثُمَّ أَمْطَرَتْ‏.‏ قَالَ: فَلَا وَاللهِ مَا رَأَيْنَا الشَّمْسَ سَبْتَنَا، ثُمَّ دَخَلَ رَجُلٌ مِنْ ذٰلِكَ الْبَابِ فِي الْجُمُعَةِ الْمُقْبِلَةِ، وَرَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَائِمٌ يَخْطُبُ، فَاسْتَقْبَلَهُ قَائِمًا فَقَالَ: يَا رَسُولَ اللهِ، هَلَكَتِ الْأَمْوَالُ وَانْقَطَعَتِ السُّبُلُ، فَادْعُ اللهَ لَنَا أَنْ يُمْسِكَهَا عَنَّا قَالَ: فَرَفَعَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ يَدَيْهِ ثُمَّ قَالَ

“Bir Cuma günü, Rasûlullâh Sallallâhu Aleyhi ve Sellem ayakta hutbe verirken, bir bedevi Dâr’ul Kadâ’nın  duvarının bulunduğu kapıdan mescide girdi. Daha sonra ayakta olduğu halde Rasûlullâh Sallallâhu Aleyhi ve Sellem’e yöneldi ve şöyle dedi: “Ya Rasûlallâh! Mallar helak oldu, yollar(ımız) kesildi!  [Allâh’a dua et bize yağmur göndersin! Enes dedi ki: Rasûlullâh Sallallâhu Aleyhi ve Sellem ellerini kaldırdı ve dua etti: “Allâh’ım! Bize yağmur ver! Allâh’ım! Bize yağmur ver! Allâh’ım! Bize yağmur ver!” Enes şöyle dedi: Allâh’a yemin olsun ki, semada ne toz ne de bulut görebiliyorduk. Bizimle Sel Dağı arasında hiçbir ev ve hiçbir konak da yoktu. Enes dedi ki: Derken Sel’in arka tarafından kalkan şeklinde bir bulut çıktı. O bulut semanın ortasına varınca yayıldı. Sonra yağmur yağmaya başladı. Enes dedi ki: Allâh’a yemin ediyorum ki, bir hafta boyunca güneşi görmedik. Enes dedi ki: Bir sonraki Cuma bir adam aynı kapıdan (Dâr’ul Kadâ kapısından) girdi.[9]

Rasûlullâh Sallallâhu Aleyhi ve Sellem (yine) ayakta hutbe veriyordu. Ayakta olduğu halde Rasûlullâh Sallallâhu Aleyhi ve Sellem’e yöneldi ve şöyle dedi: “Ya Rasûlallâh! Mallar helak oldu, yollar(ımız) kesildi! Bu durumu bizden gidermesi için Allâh’a bizim için dua et!”[10]

Enes bin Mâlik Radiyallâhu Anh şöyle dedi: Bunun üzerine Rasûlullâh Sallallâhu Aleyhi ve Sellem ellerini kaldırdı” Daha sonra (yağmurun aşırı yağmasından dolayı da) şöyle dua etti:


اَللّٰهُمَّ: حَوَالَيْنَا وَلَا عَلَيْنَا. اَللّٰهُمَّ عَلَى الْآكَامِ وَالظِّرَابِ وَبُطُونِ الْأَوْدِيَةِ وَمَنَابِتِ الشَّجَرِ

“Allâh’ım çevremize yağdır, üzerimize değil! Allâh’ım çevremizdeki dağlara, tepelere, vadi içlerine ve ağaçların bittiği yerlere yağdır!”

قَالَ: وَأَقْلَعَتْ فَخَرَجْنَا نَمْشِي فِي الشَّمْسِ

Enes bin Mâlik Radiyallâhu Anh dedi ki: “Yağmur kesilince, biz de çıktık. Güneşin altında yürüdük.”[11]

Varit olan bu hadiste adam Nebi Sallallâhu Aleyhi ve Sellem’e, “Bu durumu bizden gidermesi için Allâh’a bizim için dua et!” demiştir.

Sahîh’de Abdullâh bin Ömer Radiyallâhu Anhumâ’nın şöyle dediği varit olmuştur:

Ben Ebû Tâlib’in Rasûlullâh Sallallâhu Aleyhi ve Âlihi ve Sellem’in hakkındaki şu sözünü hatırlıyorum:


وَأَبْيَضُ يُسْتَسْقَى الْغَمَامُ بِوَجْهِهِ ... ثِمَالُ الْيَتَامَى عِصْمَةٌ لِلْأَرَامِلِ

“Bembeyazdır o, ki yüzü ile bulutlardan yağmur istenir.
Yetimlerin doyurucusu, dulların koruyucusudur.”[12]

Bu onların, Rasûlullâh Sallallâhu Aleyhi ve Sellem ile yağmur duasında veya buna benzer diğer durumlarda ki tevessülleridir. Nebi Sallallâhu Aleyhi ve Sellem öldüğü zaman ise -ashabı Radiyallâhu Anhum, onunla tevessül ettikleri ve yağmur duasında onu aracı kıldıkları gibi- Nebi Sallallâhu Aleyhi ve Sellem’in amcası Abbâs Radiyallâhu Anh ile tevessül ettiler. Fakat ne ölümünden sonra, ne gıyabında, ne kabrinin başında, ne de onun dışındaki herhangi bir kimsenin kabri başında tevessül ederek yağmur talebinde bulunmadılar. Aynı şekilde Mu’âviye bin Ebî Sufyân Radiyallâhu Anhum da Yezîd İbnu’ul Esved el-Curaşî Radiyallâhu Anh[13] ile yağmur talebinde bulundu ve şöyle dedi:


اَللّٰهُمَّ إِنَّا نَسْتَشْفِعُ إِلَيْك بِخِيَارِنَا! يَا يَزِيدُ ارْفَعْ يَدَيْك إِلَى اللهِ

“Allâh’ım! Muhakkak ki biz Sana en hayırlımız ile şefaatte bulunuyoruz! Ey Yezîd! Ellerini Allâh’a doğru kaldır!”

Böylece ellerini kaldırdı dua etti onlar da dua ettiler ve yağmur yağdı.[14]

Bu sebeple âlimler demişlerdir ki: “Salah ve hayır ehli kimseler ile yağmur talebinde bulunmak müstehabtır. Şayet (tevessül edilen kişiler) Rasûlullâh Sallallâhu Aleyhi ve Âlihi ve Sellem’in Ehli Beyt’inden olursa, çok daha güzel olur.”

Âlimlerden hiç bir kimse, ne ölümlerinden sonra, ne de gıyablarında, ister Nebi olsun, isterse de salih bir kimse olsun, onlarla tevessülde bulunmanın ve onlarla yağmur talebinde bulunmanın meşruluğuna dair bir şey söylememişlerdir. Yağmur talebinde bulunmada veya yardım isteme ya da buna benzer dua çeşitlerinde de bunu müstehab görmemişlerdir.


اَلدُّعَاءُ مُخُّ الْعِبَادَةِ

“Dua ibadetin özüdür (beynidir).”[15]

İbadetin de bina edildiği yer Sünnet ve ittibadır, hevâlar ve ibtida (bidatçılık) üzerine bina edilmemiştir. Çünkü Allâh’a Onun meşru kıldığı şeyle ibadet edilir. Hevâlar ve bidatler ile ibadet edilmez. Allâhu Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

أَمْ لَهُمْ شُرَكَاءُ شَرَعُوا لَهُمْ مِنَ الدِّينِ مَا لَمْ يَأْذَنْ بِهِ اللهُ

“Yoksa Allâh’ın izin vermediği bir dîni kendilerine şeriat kılan ortakları mı var?” (eş-Şûrâ 42/21);

اُدْعُوا رَبَّكُمْ تَضَرُّعًا وَخُفْيَةً إِنَّهُ لَا يُحِبُّ الْمُعْتَدِينَ
“Rabbinize boyun eğerek ve korkarak dua edin. Muhakkak ki O, haddi aşanları sevmez.” (el-A’râf 7/55)

Nebi Sallallâhu Aleyhi ve Âlihi ve Sellem şöyle demiştir:


إِنَّهُ سَيَكُونُ فِي هٰذِهِ الْأُمَّةِ قَوْمٌ يَعْتَدُونَ فِي الدُّعَاءِ وَالطَّهُورِ
“Muhakkak ki yakında bu ümmet içerisinde, “Dua ve Taharet” hususunda haddi aşan bir topluluk olacaktır.”[16]

Duada haddi aşmak, uygun olmayan şeyi istemektir. Mesela peygamberlerin rütbesini veya bundan daha büyük bir şeyi istemektir. Nitekim bu şeyhlerden bir topluluğun dualarında yer alır. Meşru kılınmış olan taharetin fazlasını yapmak ise taharette haddi aşmak kapsamındadır. İnsanların çoğunun, dua ve taharet hususlarında haddi aştıklarını görürsün.”

Şeyh rahimehullah’ın bu ifadeleri “Ziyarat’ul Kubur” adlı eserinde geçmektedir. Geniş bilgi için bu kitabın Neda yayınları tarafından “Kabirleri Ziyaret Etmek ve Kabir Ehlinden Yardım İstemek” ismiyle yayınlanan tercümesine ve orada tarafımızdan yapılan açıklamalara müracaat edilebilir. Biz de bu alıntıyı oradan aktardık.

Bu alıntıdaki hususları özetleyecek olursak;

1- Zat ile tevessül hususunda sabit bir delil yoktur. Bu hususta sahih olarak rivayet edilen bazı hadislerin mevzuya delaletleri kat’i değildir. Bir kısım rivayetler ise sahih değildir. Bu husus, Feteva’nın 1.cildinde tafsilatlı olarak açıklanmıştır.

2- Ömer radiyallahu anh’ın Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in vefatından sonra yağmur duası için amcası Abbas radiyallahu anh’a dua ettirip onunla tevessül etmesi misalinde olduğu gibi sahabenin uygulamaları da bunun caiz olmadığını göstermektedir. Zira vefatından sonra Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in zatıyla tevessül gibi bir imkan olsaydı, şüphesiz sahabe radiyallahu anhum bunu terkedip de makam itibariyle Onun altında olan diri kimselerle tevessülde bulunmazlardı.

3- Allah’tan başkasının ismini öne sürerek Allah’a dua etmenin caiz olmadığı görüşü İbnu Teymiyye’ye has değildir. Ebu Hanife ve ashabı bunu açıkça ifade etmiştir. Şafii fakihlerinden İzz bin Abdisselam da bunu ifade etmiş, sadece Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in zatıyla tevessül hususunda “eğer hadis sahih ise” kaydıyla tevakkuf etmiş, duraksamıştır. Lakin zikredilen hadisin mevzuya delil teşkil etmeyeceği izah edilmiştir. Velhamdulillah.

 1. Bu, Türkçe’de daha ziyade “Peygamber efendimizin ya da falan zatın yüzü suyu hürmetine veya hakkı için” şeklinde kullanılan dua şeklidir.
 
 2. İzz’ud Dîn bin Abdisselâm, Kitâb’ul Fetâvâ, Dâr’ul Ma’rife, sf. 126-127.

Doğrusu ise Nebî Sallallâhu Aleyhi ve Sellem veya yaratılmışlardan herhangi birisinin adıyla tevessülde bulunmamaktır. Ebû Hanîfe ve ashabının bu husustaki görüşü, “el-Muhît’ul Burhânî” adlı Hanefî fıkıh kitabında şöyle nakledilmektedir:

“Müntekâ adlı eserde şöyle gelmiştir:

Ebû Yûsuf kanalıyla Ebû Hanîfe’den şöyle nakledilmiştir: Hiç kimsenin Allâh’a, O’ndan başkası vasıtasıyla dua etmesi uygun değildir. Yine ‘Sana Arşının Sen’in yanındaki izzetli makamıyla dua ediyorum’ demesi kerih görülmüştür. Aynı yerde şöyle demektedir: Kendisine izin verilen ve rivayetlerde de gelen dua şekli Allâhu Teâlâ’nın şu kavlinden yola çıkılarak yapılandır:


وَلِلّٰهِ الْأَسْمَاءُ الْحُسْنَى فَادْعُوهُ بِهَا
“En güzel isimler Allah’a aittir. Şu halde Ona o isimlerle dua edin.” (el-A’raf 7/180)

‘Arşının Sen’in yanındaki izzetli makamıyla’ sözü de kerih görülmüştür. Zira bununla dua edilmez.” (Burhanuddin İbnu Maze, el-Muhit’ul Burhani, 5/312-313)
 
 3. İbnu Mâce, Hadis no: 1385; Tirmizî, Hadis no: 3578; Nesâî, es-Sunen’ul Kubrâ, Hadis no: 10419-10421. Ayrıca İbnu Huzeyme, es-Sahîh, Hadis no: 1219.

Tirmizî’nin lafzı şöyledir:


عَنْ عُثْمَانَ بْنِ حُنَيْفٍ، أَنَّ رَجُلاً ضَرِيرَ الْبَصَرِ أَتَى النَّبِيَّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فَقَالَ: اُدْعُ اللهَ أَنْ يُعَافِيَنِي. قَالَ: إِنْ شِئْتَ دَعَوْتُ، »وَإِنْ شِئْتَ صَبَرْتَ فَهُوَ خَيْرٌ لَكَ. قَالَ: فَادْعُهْ، قَالَ: فَأَمَرَهُ أَنْ يَتَوَضَّأَ فَيُحْسِنَ وُضُوءَهُ وَيَدْعُوَ بِهٰذَا الدُّعَاءِ: اَللّٰهُمَّ إِنِّي أَسْأَلُكَ وَأَتَوَجَّهُ إِلَيْكَ بِنَبِيِّكَ مُحَمَّدٍ نَبِيِّ الرَّحْمَةِ، إِنِّي تَوَجَّهْتُ بِكَ إِلَى رَبِّي فِي حَاجَتِي هٰذِهِ لِتُقْضَى لِيَ، اَللّٰهُمَّ فَشَفِّعْهُ فِيَّ
“Osman bin Huneyf Radiyallâhu Anh’tan rivayete göre, gözleri görmeyen bir adam Peygamber Sallallâhu Aleyhi ve Sellem’e geldi ve: “Allâh’ın bana afiyet vermesi için benim için duâ et” dedi. Rasûlullâh Sallallâhu Aleyhi ve Sellem de: “İstersen duâ edeyim, istersen de sabret; bu senin için daha hayırlıdır” buyurdu. Adam: “Duâ et” dedi. Bunun üzerine Rasûlullâh Sallallâhu Aleyhi ve Sellem, ona güzelce abdest almasını ve şu duâlarla duâ etmesini emretti: “Allâh’ım! Rahmet Peygamberi, Peygamberin Muhammed ile Sen’den istiyor ve Sana yöneliyorum. Bu ihtiyacım konusunda ben Rabbime yöneliyorum. Allâh’ım! Onu bana şefaatçi kıl.”

Tirmizî dedi ki: “Bu hadis hasen sahih garibtir. Ancak bu şekliyle Ebû Cafer el-Hatmî’nin rivayetiyle bilmekteyiz. Osman bin Huneyf, Sehl bin Huneyf’in kardeşidir.”

Az ileride geleceği üzere bu hadis, vefatından sonra veya gıyabında Rasûlullâh Sallallâhu Aleyhi ve Sellem’in zatıyla -yüzü hürmetine, hakkı için vb. ifadelerle- tevessülün cevazına delil teşkil etmez. Zira bu olay Rasûlullâh Sallallâhu Aleyhi ve Sellem’in huzurunda cereyan etmiştir. Nitekim hadisin İbnu Mâce’de geçen lafzında bu zat şöyle demiştir:


يَا مُحَمَّدُ إِنِّي قَدْ تَوَجَّهْتُ بِكَ إِلَى رَبِّي فِي حَاجَتِي هٰذِهِ لِتُقْضَى، اَللّٰهُمَّ فَشَفِّعْهُ فِيَّ
“Ey Muhammed! Ben senin vasıtanla ihtiyacım hususunda onun giderilmesi için Rabbime yöneldim. Allâh’ım onu hakkımda şefaatçi kıl!”

Tîbî, bu hadisin şerhinde şöyle demektedir:

“Lakin Rasûlullah Sallallâhu Aleyhi ve Sellem’i kendisi için şefaatçi ve duanın kabulü için vesile kılmasından Rasûlullah Sallallâhu Aleyhi ve Sellem’in bu hususta ortak olduğu anlaşılmamalıdır. Onun (Allâh’a hitaben) ‘Sana yöneldim’ sözünden sonra (Peygamber’e hitaben) ‘Senin vasıtanla yöneldim’ demesinde Allâhu Teâlâ’nın şu kavlinin manası bulunmaktadır:


مَنْ ذَا الَّذِي يَشْفَعُ عِنْدَهُ إِلَّا بِإِذْنِهِ
“İzni olmaksızın O’nun katında şefaatte bulunacak kimdir?” (el-Bakara 2/255)

O, evvela Allâh’tan Peygamberine kendisine şefaatte bulunması için izin vermesini istemiş, sonra Nebî Sallallâhu Aleyhi ve Sellem’e kendisine şefaatçi olmasını isteyerek yönelmiştir. Sonra tekrar Allâh’a yönelerek ‘Onu hakkımda şefaatçi kıl’ demek suretiyle Nebî Sallallâhu Aleyhi ve Sellem’in şefaatinin kabul edilmesini istemiştir.” (Tîbî, Şerh’ul Mişkât, 6/1931)

İbnu Teymiyye Rahimehullâh da bu hadisin ‘zat ile tevessül’e delil olmayacağını şöyle izah etmektedir:

“Hadisin sonunda ‘Allâh’ım onu benim hakkımda şefaatçi kıl’ demiştir. Böylece bilinmiş olur ki Nebi Sallallâhu Aleyhi ve Sellem ona şefaatçi olur, o da onun şefaatiyle tevessülde bulunur, zatıyla değil! Nitekim sahabe de yağmur isteme hususunda onun duasıyla tevessülde bulunuyorlardı, tıpkı onun vefatından sonra Abbâs’ın duasıyla tevessülde bulundukları gibi…” (İbnu Teymiyye, el-İstigâsetu ve’r Raddu ale’l Bekrî, sf. 261-262)
 
 4. Görüldüğü üzere halef ulemasından bazılarının Nebi Sallallâhu Aleyhi ve Sellem ile ve salihlerle tevessüle cevaz vermesi “onların hakkı için” veya “yüzü suyu hürmetine” gibi sözlerle onların zatını vesile kılarak Allâh’tan yardım istemek manasındadır. Yoksa bizzat onlardan yardım isteme manasında bir tevessül değildir, bu selef ve halefin icmasıyla şirk olan bir ameldir. Salihlerin zatıyla tevessül ise İbnu Teymiyye’nin de belirttiği gibi selefin yapmadığı bidat bir ameldir, ancak kişi bundan dolayı müşrik olmaz çünkü neticede bidat olan bir yolla da olsa yardımı Allâh’tan beklemektedir. Vallâhu alem!
 
 5. İbn’us Sunnî, Amel’ul Yevmi ve’l Leyl, Hadis no: 85. Yakın lafızlarla; İbnu Mâce, Hadis no: 778, Ebû Sa’îd el-Hudrî Radiyallâhu Anh’tan.

Busirî, Zevâîd’de (1/98) İbnu Mâce’de yer alan hadis ile alakalı şu bilgiyi vermektedir: “Hadisin isnadı zayıf ravilerle doludur: Atiyye el-Avfî, Fudayl bin Merzûk, Fadl bin Muvâffak; bunların hepsi zayıftır. Lakin İbnu Huzeyme Sahîh’inde bunu Fudayl bin Merzûk’dan sahih addettiği bir kanalla rivayet etmiştir.”

Şeyh’ul İslam İbnu Teymiyye Rahimehullâh’ın işaret ettiği gibi -eğer sahihse- hadis, salih amellerle tevessülden bahsetmektedir. Zira Allâh’tan isteyenlerin hakkı onlara icabet etmesidir. (İbnu Teymiyye, Mecmû’ul Fetâvâ, 1/288)
 
 6. Buhârî, Hadis no: 2856; Muslim, Hadis no: 30.
 
 7. Farklı lafız ve manalar ile: Muslim, Hadis no: 2002; Tirmizî, Hadis no: 1862 ve 2492; Ebû Dâvûd, Hadis no: 3680; Ahmed, Musned, Hadis no: 21502, 27603. Tirmizî hadisin hasen olduğunu söylemiştir. Ebû Dâvûd’un rivayetinde ise Rasûlullâh Sallallâhu Aleyhi ve Sellem Tînet’ul Habâl’in cehennem ehlinin irinleri olduğunu söylemiştir.
 
 8. Yakın lafızlarla Buhârî, Hadis no: 1010.
 
 9. Burasının neden “Dâr’ul Kadâ” olarak isimlendirildiği hakkında farklı görüşler olsa da İbnu Hacer, bunların en doğrusunun şu olduğunu söylemektedir: Buranın asıl ismi “Dar’u Kadâ’i Deyn’i Umer” yani “Ömer’in borcunun ödendiği yer” idi. Burası Ömer Radiyallâhu Anh’a aitti. Vefatı esnasında bazı borçlarına karşılık buranın satılmasını vasiyet etmişti. (İbnu Hacer el-Askalânî, Feth’ul Bârî, 2/502)
 
 10. İbnu Hacer’in de işaret ettiği gibi, bu ifadeden maksad kuraklıktan dolayı develerin yiyecek bir şey bulamaması ve zayıflamaları, bu surette de insanların yolculuğa çıkamaz hale gelmeleridir. (İbnu Hacer el-Askalânî, Feth’ul Bârî, 2/502-503)
 
 11. Yakın lafızlarla Buhârî, Hadis no: 933, 1013-1021; Muslim, Hadis no: 897.
 
 12. Buhârî, Hadis no: 1008-1009.
 
 13. İsmi Ebu’l Esved Yezîd İbn’ul Esved el-Curaşî’dir. Şam’da en önde gelen tabiiler arasında yer almaktadır. Nebi Sallallâhu Aleyhi ve Sellem’in hayatında Müslüman oldu. Abidler arasında yer almaktaydı. Dahhâk bin Kays Radiyallâhu Anh ondan yağmur duası talep ettiğinde ona şöyle seslendi: “Ey çokça ağlayan kişi! Ayağa kalk!” İbnu Mende, bazılarının onu sahâbîler arasında saydığını, fakat bunun ispat edilemediğini söylemektedir. Bkz: İbnu Hacer el-Askalânî, el-İsâbe, 6/547-548; İbnu Sa’d, Tabakât, 7/444; Zehebî, Siyeru A’lâm’in Nubelâ, 4/136-137.
 
 14. Bkz: İbnu Hacer el-Askalânî, el-İsâbe, 6/548; İbnu Sa’d, Tabakât, 7/444; Zehebî, Siyeru A’lâm’in Nubelâ, 4/137; Fesevî, el-Ma’rife ve’t Târîh, 2/380-381; İbnu Asâkir, Târîhu Dimeşk, 65/107-117, no: 8241.
 
 15. Tirmizî, Hadis no: 3371; Ebû Dâvûd, Hadis no: 1479. Tirmizî Rahimehullâh hadis hakkında şu notu düşmüştür: “Hadis bu vecihten gariptir. Biz bunu İbnu Lehî’a hadisinden başka bir yolla bilmiyoruz.”

Tirmizî Rahimehullâh bunun hemen ardından -“Hasen Sahih” kaydıyla- aynı manaya delalet eden şu hadisi rivayet etmiştir:


اَلدُّعَاءُ هُوَ الْعِبَادَةُ
“Dua, ibadetin bizzat kendisidir.” (Tirmizî, Hadis no: 3372)

Bu ikinci hadisi Nevevî “sahihlemiş” (Nevevî, el-Ezkâr, sf. 333), İbnu Hacer de senedinin “ceyyid (iyi)” olduğunu beyan etmiştir. (İbnu Hacer, Feth’ul Bârî, 1/49) Rasûlullâh Sallallâhu Aleyhi ve Sellem bu ikinci hadisin ardından Mümin 40/60. âyeti okumuştur. Vallâhu alem!
 
 16. Abdullâh bin Mugaffel Radiyallâhu Anh’tan. Yakın lafızlarla: Ebû Dâvûd, Hadis no: 96, 1480; İbnu Mâce, Hadis no: 3864; Ahmed, Musned, Hadis no: 16796; İbnu Hibbân, Sahîh, Hadis no: 6763-6764. İbnu Hacer, hadisin sahih olduğunu bildirmiştir. (İbnu Hacer el-Askalânî, et-Telhîs’ul Habîr, 1/387)
Kendisi de bir kral olan Halife Memun Nadr bin Şumeyl (ra)'a şöyle demiştir:
يَا أَبَا الْحَسَنِ الْإِرْجَاءُ دِينُ الْمُلُوكِ
"Ey Ebu'l Hasen! İrca (Mürcielik) kralların dinidir!" (ed-Dulabi, el-Esma ve'l Kuna, no: 832; ayrıca Lalekai, es-Sunne, no: 2818)

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Yönetici
  • *****
  • İleti: 2065
  • Değerlendirme Puanı: +50/-0
Ynt: ALİ HOŞAFÇI'NIN İDDİALARINA SELEFİCE CEVAPLAR!
« Yanıtla #3 : 27.03.2021, 00:53 »
Bismillah. Ali Hoşafçı yukarda bahsettiğimiz tevessülle alakalı bölümün bir yerinde şöyle bir ifade kullanmıştır:

"Ayrıca İmam Ahmed, tekfircilerin şirk olarak gördüğü istiğaseyi de yapmıştır." Ardından şu rivayeti nakletmiştir:

İmam Ahmed’in oğlu Abdullah, el-Mesail’de (217) şöyle demiştir:

“Babamın şöyle dediğini işittim: ‘İki defa binekli, üç defa da yaya olmak üzere veya iki defa yaya, üç defa binekli olarak beş defa hac yaptım. Yaya olarak yaptığım haclardan birinde yolu kaybettim. Ey Allah’ın kulları! Bana yolu gösterin! demeye başladım.Ben böyle demeye devam ederken yolu buluverdim.’ Veya babam buna yakın bir şey söyledi.”

Beyhaki bunu, Eş-Şuab da (II, 455), İbn Asakir (III, 72/1) Abdullah b. Ahmed yoluyla, sahih bir isnad ile rivayet etmişlerdir.

Biz bu rivayetle alakalı daha önce bilgi vermiştik, sözkonusu yazıda bahsedilen hususlar Hoşafçı ve benzerlerine de cevap teşkil etmektedir, o yüzden ilgili yazıyı naklediyoruz:


Alıntı
Bismillahirrahmanirrahim.
 
Tasavvufçuların itikadlarına delil aldıkları aşağıdaki tasavvufçu yazısındaki gibi nakillere nasıl yaklaşmalıyız?

"Hayvanı ürküb kaçan ve ya yolda kaybolan kişi ne söylemelidir?

İbnu's Sunni , kendi kitabında Abdullah bin Mesud'dan (r.anh), Rasulullah'ın (sallallahu aleyhi vesellem) şöyle dediğini rivayet etmiştir:
“Sizden birinin hayvanı kimsesiz bir çölde ürküb kaçarsa şöyle desin:
“Ey Allah'ın kulları! Onu benim için tutun! Çünkü, Allah'ın yer yüzünde hazır olan kulları (melekleri) vardır ve onu tutar.”
İmam Ahmed'in oğlu Abdullah dedi: Babamı şöyle söylerken duydum:
“Beş defa Hacca gittim. İki defa binekle, üç defa ise (yaya) piyade. Veya üç defe binekle, iki defe piyade. Yaya gittiğim bir Hacc yolculuğunda yolumu kaybettiğimde “Ey Allahın (hizmetlârları) kulları! Bize yolu gösterin” demeye başladım ve yolu bulana kadar bunu söylemeye devam ettim.”
(İmam Beyhaki, Şuaybu'l İman, C. 6, sf: 128, Hadis no: 7697; İbn Muflih:, El Edeb Eş Şeriyya: 1/457, Beyrut: 1419/1999; İbn Asakir “Tarihu Dimeşk; İmam İbn Kesir, El Bidaye ven Nihaye, İmam Celaleddin Es Suyuti “El Habiik fi Aberil Meleik”)


Hafız İbn Hacer’in hasen dediği, İbn Abbâs radıyallahu anhuma hadisini İmam Ahmed kuvvetli görmüş, bununla amel etmiştir.

İmam Ahmed’in oğlu Abdullah, el-Mesail’de (217) şöyle demiştir:
“Babamın şöyle dediğini işittim:
‘İki defa binekli, üç defa da yaya olmak üzere veya iki defa yaya, üç defa binekli olarak beş defa hac yaptım. Yaya olarak yaptığım haclardan birinde yolu kaybettim. Ey Allah’ın kulları! Bana yolu gösterin! demeye başladım.Ben böyle demeye devam ederken yolu buluverdim.’ Veya babam buna yakın bir şey söyledi.”
Beyhaki bunu, Eş-Şuab da (II, 455), İbn Asakir (III, 72/1) Abdullah b. Ahmed yoluyla, sahih bir isnad ile rivayet etmişlerdir.

Abdullah b. Mes’ûd’dan rivâyet edildiğine göre Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

“Sizden birinizin hayvanı ıssız bir yerde/çölde aniden boşanıp gittiği zaman, ‘Ey Allâh’ın kulları, (hayvanımı) tutunuz!’ diye nidâ etsin. Çünkü yeryüzünde Allâh’ın hazır kulu vardır, onu sizin için tutacaktır” .

(Senedi kesik olmasına rağmen İmam Nevevî (v. 676/1277), hadisi İbnü’s-Sünnî’nin (v. 364/974) eserinden naklettikten sonra şöyle demektedir: “İlimde büyük bazı hocalarımız bana bir hayvanının aniden elinden kaçıp gittiğini -sanıyorum o katır idi- bildiği bu hadisi okur okumaz Allâh’ın onu yerinde durdurduğunu anlatmıştı. Bir gün ben de bir cemaatle beraberdim. Derken cemaatten birinin hayvanı aniden kaçıp gitti. Onu yakalayamadılar. Ben de bu hadisi söyler söylemez, bundan başka bir sebep ortada yokken hayvan hemen duruverdi.)

İbn Hacer’in meşhur öğrencisi Sehâvî (v. 902/1496) de rivâyet için şu değerlendirmeyi yapmaktadır: “Hadisin senedi zayıftır. Fakat Nevevî bunu kendisinin ve bazı büyük hocalarının tecrübe ettiğini söylemiştir” .

İbn Ebî Şeybe (v. 235/849), Ebân b. Sâlih’in Rasûlullah’tan (s.a.) rivâyet ettiği şu hadisi kaydetmektedir:
“Sizden birinizin hayvanı (dâbbe/baîr) ıssız bir arazide ürker de orada hiçbir kimseyi görmez ise şöyle desin: Ey Allâh’ın kulları bana yardım edin. Zira o yardım olunacaktır” .

Konu hakkında Peygamber’den (s.a.) Taberani'den rivâyet edilen bir diğer hadis de şudur:
“Sizden biriniz ıssız bir arazide bir şeyi kaybettiğinde veya bir yardım istediğinde, ‘Ey Allâh’ın kulları, bana yardım edin!’ desin. Çünkü Allâh’ın bizim görmediğimiz kulları vardır” .

Bu rivâyetin sonunda, “Gerçekten bu tecrübe edildi” (ve kad cürribe zâlik) şeklinde bir cümle geçmektedir. Taberânî’ye (v. 360/970) ait olduğu anlaşılan bu ifade, ondan üç asır sonra gelen Nevevî’nin (v. 676/1277) tecrübe ve tatbikatıyla mutabakat arz etmektedir. Bizzat yaşadıkları tecrübe ve tatbikatı anlatan her iki sika hadisçinin söyledikleri önemli olmalıdır

Kanaatimizce, sözü edilen tecrübe ve tatbikat karşısında işkillenmenin arka planında, ilgili rivâyetteki yardıma gelen kulların kim olduğu meselesinin büyük payı vardır. Oysa meseleyi esrarengiz ve girift bir şekilde düşünmeye mahal de yoktur. Çünkü Taberânî’nin, “râvîleri sikadır” diyerek rivâyet ettiği şu hadis, yardıma gelen kulların “melekler” olduğunu açıklaması bakımından önem taşımaktadır: Abdullah İbn Abbas’tan rivâyet edildiğine göre Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

“Allâh’ın, hafaza melekleri dışında yeryüzünde melekleri vardır. Onlar, düşen ağaç yapraklarını (da) yazarlar. Sizden biriniz ıssız bir yerde/çölde yolunu kaybederse, ‘Ey Allâh’ın kulları, bana yardım edin’ diye nidâ etsin!”.

Bezzâr (v. 292/904), Taberânî (v. 360/970) ve Beyhakî’nin (v. 458/1065) rivâyet ettiği bu hadisin Râvîleri sağlam kimselerdir. isnâdı hasen kabul edilmiştir.

Bu Haberin Mühim Noktalarından Bazısı
---------------------------------------------
(Bir): Resûlüllah sallallâhu aleyhi ve sellem tarafından Hasen bir senetle ‘Ey Allâh’ın kulları, bana yardım edin’ lafzını Ashabına ve bize öğretmesi.

(İki): Aynı isteğin geçtiği diğer hadislerin senedi zayıf olsa dahi İmam Tabarani ve kendisinden asırlar sonra yaşamış İmam Nevevi ve hocası tarafından birilerine ibâdet edilmesi, ve Allah celle celâlühû’ya şirk koşulması ma'nâsında kabûl edilmeyip açık ve kapalı âyetlere ters görülmemesi bizzat şahsi gözlemleriyle tecrübe tatbik edilmesi

(Üç): Bu maksadla yapılan çağrının sika raviler olan (Taberi/Nevevi ve hocaları ) tarafından uygulandığında faidesinin görüldüğü.(Sadakte ya resülallah)

(Dört): Bu işe, Nakleden ve okuyan hiçbir alim tarafından karşı çıkılmaması , yani bu husûsta bir çeşit sükûtî icmâ’ın hâsıl olması.

(Beş): Zamanımızdaki âlimlik pozlarındaki kimi câhillerin yaptığı gibi bu diğer Ehli Hadis İbni Ebi Şeybe,Bezzar,Tebarani,İbni Sunni,Sehavi,Beyhaki ve diğer ehli hadis tarafından bu işin her hangi veya meleklere ibâdet edilmesi, ve Allah celle celâlühû’ya şirk koşulması ma'nâsında kabûl edilmeyip açık ve kapalı âyetlere ters görülmemesi.

(Altı); Kartondan miğferleri, mukavvadan kılıçları ve kalkanlarıyla hakka ve hakîkate saldıran şapşal Don Kişotlar? gibi ...“Duâ ibâdetin ta kendisidir.”hadisine ve ''O'ndan başkasına dua ettikleriniz'' ayetine aykırı bulanmamışlardır.Bu Hadis ehli ki muvahhid bir müslüman olmakla ve Tevhid ilmini öğretmekle meşhurdurlar.Ey Selef iddiasında Halef'in en kötüleri yoksa Tevhidi siz mi öğreteceksiniz?


Peygamberimiz (sav)buyuruyorki;Kime benden bir söz ulaşır da onu yalanlarsa o üç kişiyi yalanlamıştır:

(1)Allâh celle celâlühû’yu,

(2)Resûlü sallallâhu aleyhi ve sellem’i

(3)ve o haberi vereni.

[(Taberânî, el-Evsât ve İbnü ‘Asâkir, Câbir radıyallâhu anhu’dan), Kenzü’l-Um mâl:1/209, H:1047]"


بسم الله الرحمن الرحيم
الحمد لله رب العالمين.
والصلاة والسلام على محمد، وعلى آله وصحبه أجمعين
.

Yukarda muhtelif lafızlarıyla nakledilen hadisin üç değişik lafzını Heysemi, Mecma’uz Zevaid’de “Hayvanı ürküp kaçan, yardım isteyen veyahut da bir şey kaybeden kişi ne der” başlığı altında nakletmiştir. Heysemi’nin naklettiği birinci hadis Taberani’nin Mu’cem’ul Kebir adlı eserinde şu şekilde geçmektedir:

حَدَّثَنَا الْحُسَيْنُ بْنُ إِسْحَاقَ التُّسْتَرِيُّ، ثَنَا أَحْمَدُ بْنُ يَحْيَى الصُّوفِيُّ، ثَنَا عَبْدُ الرَّحْمَنِ بْنُ سَهْلٍ، حَدَّثَنِي أَبِي، عَنْ عَبْدِ اللهِ بْنِ عِيسَى، عَنْ زَيْدِ بْنِ عَلِيٍّ، عَنْ عُتْبَةَ بْنِ غَزْوَانَ، عَنْ نَبِيِّ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَالَ: " إِذَا أَضَلَّ أَحَدُكُمْ شَيْئًا أَوْ أَرَادَ أَحَدُكُمْ عَوْنًا وَهُوَ بِأَرْضٍ لَيْسَ بِهَا أَنِيسٌ، فَلْيَقُلْ: يَا عِبَادَ اللهِ أَغِيثُونِي، يَا عِبَادَ اللهِ أَغِيثُونِي، فَإِنَّ لِلَّهِ عِبَادًا لَا نَرَاهُمْ " وَقَدْ جُرِّبَ ذَلِكَ
Hasen bin İshak et-Tusteri-Ahmed bin Yahya es-Sufi-Abdurrahman bin Sehl- Babası (Sehl)- Abdullah bin İsa- Zeyd bin Ali tarikiyle Utbe bin Gazvan (ra)’dan Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem)’in şöyle dediğini rivayet etmişlerdir: “Sizden biriniz ıssız bir arazide bir şeyi kaybettiğinde veya bir yardım istediğinde, ‘Ey Allâh’ın kulları, bana yardım edin!’ desin. Çünkü Allâh’ın bizim görmediğimiz kulları vardır.” “Gerçekten bu tecrübe edildi” (Taberani, Mucem’ul Kebir, 17/117 Heysemi bu rivayeti kaydettikten sonra şöyle demiştir: “Bazılarında zayıflık olmasına rağmen ricali genelde güvenilir sayılmıştır. Ancak şurası var ki Zeyd bin Ali, Utbe’ye kavuşmamıştır. (Mecma’ 10/132) Sondaki “Gerçekten bu tecrübe edildi” ilavesi ravilere aittir.)
 
Heysemi’nin kaydettiği ikinci hadisi ise Bezzar, Müsned’inde şöyle nakletmektedir:


حَدَّثنا موسى بن إسحاق، قَال: حَدَّثنا منجاب بن الحارث، قَال: حَدَّثنا حَاتِمُ بْنُ إِسْمَاعِيلَ عَنْ أُسَامة بْنِ زَيْدٍ، عَن أَبَان بن صالح، عَن مجاهدعن ابْنِ عَبَّاسٍ، رَضِي اللَّهُ عَنْهُمَا، أَنَّ رَسُولَ اللهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيه وَسَلَّم قَالَ: إِنَّ لِلَّهِ مَلائِكَةً فِي الأَرْضِ سِوَى الْحَفَظَةِ يَكْتُبُونَ مَا سَقَطَ مِنْ وَرَقِ الشَّجَرِ فَإِذَا أَصَابَ أَحَدَكُمْ عَرْجَةٌ بِأَرْضٍ فَلاةٍ فَلْيُنَادِ: أَعِينُوا عِبَادَ اللَّهِ.
وَهَذَا الْكَلامُ لا نَعْلَمُهُ يُرْوَى عَن النَّبِيّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيه وَسَلَّم بِهَذَا اللَّفْظِ إلاَّ مِن هَذَا الْوَجْهِ بِهَذَا الإِسْنَادِ.

Musa bin İshak- Muncab bin Haris- Hatim bin İsmail- Usame bin Zeyd- Eban bin Salih- Mucahid senediyle İbn Abbas’tan Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in şöyle dediğini haber vermişlerdir: “Allâh’ın, hafaza melekleri dışında yeryüzünde melekleri vardır. Onlar, düşen ağaç yapraklarını (da) yazarlar. Sizden biriniz ıssız bir yerde/çölde yolunu kaybederse, ‘Ey Allâh’ın kulları, bana yardım edin’ diye nidâ etsin!”

Bezzar, bunu naklettikten sonra şöyle demektedir: “Biz bu sözlerin Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem)’den bu lafızlarla ancak bu isnadla bu vecihten rivayet edildiğini biliyoruz.” (Bezzar no: 4922 Thk: Mektebet’ul Ulum ve’l Hikem. Ayrıca Beyheki, Şuab’ul İman 1/183 no: 167. Bezzar’ın ifadesi hadisin tek kanaldan rivayet edilen garib bir hadis olduğuna işaret etmektedir. Hafız İbn Hacer’in bununla alakalı sözleri az ilerde gelecektir. Heysemi ise aynı yerde bu hadisi naklettikten sonra ricalinin sika olduğunu beyan etmiştir. Hafız, et-Takrib’te senedde yer alan Hatim bin İsmail el Medeni hakkında “Saduktur, vehim yapar” ibaresini kullanmıştır. (sf 998) bkz: Müsned’ul Bezzar (el-Bahr’uz Zehhar) 10/194)

Heysemi’nin naklettiği üçüncü hadis ise Ebu Ya’la’nın Müsnedinde şu şekilde geçmektedir:


حَدَّثَنَا الْحَسَنُ بْنُ عُمَرَ بْنِ شَقِيقٍ، حَدَّثَنَا مَعْرُوفُ بْنُ حَسَّانَ، عَنْ سَعِيدٍ، عَنْ قَتَادَةَ، عَنِ ابْنِ بُرَيْدَةَ، عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ مَسْعُودٍ أَنَّهُ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: " إِذَا انْفَلَتَتْ دَابَّةُ أَحَدِكُمْ بِأَرْضٍ فَلَاةٍ فَلْيُنَادِ: يَا عِبَادَ اللَّهِ احْبِسُوا، يَا عَبَّادَ اللَّهِ احْبِسُوا، فَإِنَّ لِلَّهِ حَاضِرًا فِي الْأَرْضِ سَيَحْبِسُهُ "

Hasen bin Ömer bin Şakik- Ma’ruf bin Hassan-  Said- Katade – İbn Bureyde senediyle Abdullah İbn Mesud (ra) Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in şöyle dediğini nakletmiştir:” “Sizden birinin hayvanı kimsesiz bir çölde ürküb kaçarsa şöyle desin: “Ey Allah'ın kulları! Onu benim için tutun! Ey Allah'ın kulları! Onu benim için tutun! Çünkü, Allah'ın yer yüzünde hazır olan kulları (melekleri) vardır ve onu tutar.” (Ebu Ya’la no: 5247 Thk: İrşad’ul Hakk el-Eseri. İbn’us Sunni de “Amel’ul yevmi ve’l Leyl” sf 136’da Ebu Ya’la’dan rivayet etmiştir. Heysemi, Mecme’uz Zevaid’de bu rivayeti kaydettikten sonra şöyle der: “Senedde yer alan Ma’ruf bin Hassan zayıftır.” (Mecma’ 10/132)

İbnu Allan, Nevevi’nin el-Ezkar’ına yazmış olduğu şerhte Hafız İbn Hacer’in bu hadislerle alakalı toplu bir değerlendirmesini şu şekilde nakletmektedir:
 “Bu hadis, garibtir. İbn Sunni ve Taberani rivayet etmişlerdir. Senedde İbn Bureyde ile İbn Mesud arasında inkita vardır. Bu manada diğer bir hadisi Taberani, Utbe bin Gazvan’dan rivayet etmiştir. (Ardından yukarda ilk naklettiğimiz hadisi zikretmektedir) Bu hadisin İbn Abbas’tan nakledilen bir şahidi vardır. (Ardından ikinci naklettiğimiz hadisi zikrediyor) Bu hadis isnad olarak hasendir ve çok garip bir hadistir. Bezzar, bunu naklettikten sonra şöyle demektedir: “Biz bu sözlerin Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem)’den bu lafızlarla ancak bu isnadla bu vecihten rivayet edildiğini biliyoruz.” (İbn Allan, Şerh’ul Ezkar, 5/150’ten nakleden el-Ezkar kitabının muhakkiki Arnavut, Bunu “hayvanı ürküp kaçan kişi ne söyler” başlıklı bölümün dipnotunda nakletmiştir.)

Alimlerin sözkonusu hadisle alakalı değerlendirmeleri bunlardır. Gördüğümüz kadarıyla yukarda alıntı yapılan yazıda hadisin isnadıyla alakalı nakiller tek taraflı olarak yapılmıştır. Mesela İbn Hacer’in hadise hasen hükmü verdiği zikredilirken aynı ibarede hadisteki garabetten yani tek kanaldan rivayet edilmesinden bahseden sözü nakledilmemiştir. Hadisin metni ve senediyle alakalı bu açıklamalardan sonra şimdi hadisin fıkhıyla alakalı alimlerin değerlendirmelerini nakledeceğiz. Bu yapacağımız nakiller kendileri bizatihi delil olmasa da hadisi anlama açısından bir karine teşkil etmektedir.


Bu hadislerle alakalı olarak Şeyh Ebu Batin en-Necdi şu açıklamaları yapmaktadır:


وأما الجواب عن الحديث المروي فيمن انفلتت دابته في السفر أن يقول: "يا عباد الله احبسوا" فأجيب بأنه غير صحيح؛ لأنه من رواية معروف بن حسان وهو منكر الحديث قاله بن عدي.
ومن المعلوم - إن كان صحيحا- أن النبي صلى الله عليه وسلم لا يأمر من انفلتت دابته أن يطلب ردها وينادي من لا يسمعه وله قدرة على ذلك، كما ينادي الإنسان أصحابه الذين معه في سفره ليردوا دابته. وهذا يدل -إن صح- على أن لله جنودا يسمعون ويقدرون {وَمَا يَعْلَمُ جُنُودَ رَبِّكَ إِلَّا هُوَ} [المدثر:31] وروى زيادة لفظة في الحديث: "فإن لله حاضرا" ، فهذا صريح في أنه إنما ينادي حاضرا يسمع، فكيف يستدل بذلك على جواز الاستغاثة بأهل القبور والغائبين.
فمن استدل بهذا الحديث على دعاء الأموات لزمه أن يقول: إن دعاء الأموات ونحوهم، إما مستحب أو مباح؛ لأن لفظ الحديث "فليناد" وهذا أمر أقل أحواله الاستحباب أو الإباحة. ومن ادعى أن الاستغاثة بالأموات والغائبين مستحب أو مباح فقد مرق من الإسلام.
فإذا تحققت أن الرسول صلى الله عليه وسلم لا يأمر من انفلتت دابته أن ينادي من لا يسمعه ولا قدرة له على ذلك، وكما دل عليه قوله: " فإن لله حاضرا" تبين لك ضلال من استدل به على دعاء الغائبين والأموات الذين لا يسمعون ولا ينفعون،
“Bu rivayet edilen, seferde hayvanını kaybeden kişinin ‘Ey Allahın kulları tutun’ demesiyle alakalı hadis hakkında verilecek cevab öncelikle bu hadisin sahih olmadığıdır. Zira hadisin isnadında Ma’ruf bin Hasan vardır ki İbnu Adiyy onun hakkında “münker’ul hadis” demiştir. Eğer bu hadis sahih olsa bile Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem) hayvanı kaybolan kişinin kendisini işitmeyen ve bu hususta bir kudrete sahip olmayan bir kimseye seslenerek ondan istemesini emretmemiştir. Bu tıpkı insanın beraber yolculuk yaptığı arkadaşlarından hayvanını bulmalarını istemesi gibidir. Bu hadis sahihse Allahın (bu tarz nidaları) işiten ve (bunlara karşılık vermeye) güç yetiren orduları olduğuna delalet eder. “Rabbinin ordularını Ondan başka kimse bilmez” (Müddessir: 31) Ayrıca bu hadisin bazı lafızlarında şöyle bir ziyade vardır: “Allahın (yeryüzünde) hazır olan (kulları) vardır.” İşte bu, hadiste bahsedilen kişinin o anda hazır olan ve işiten birisine seslendiği hususunda gayet açıktır. Şu halde nasıl olur da bu hadisle kabir ehli ve gaibte olanlardan yardım istemeye delil çıkartılır?” (Ebu Batin en-Necdi, Dehdu Şubehatin ale’t Tevhid, sf 44-45)

Süleyman bin Sehman en-Necdi ise Şam ehlinden “Ahmed Paşa” isimli bir mülhide yazdığı reddiyesinde bu şahsın sözkonusu hadisi ölülere ve gaiblere dua etmenin meşruiyetine delil getirmeye çalışmasına karşılık şunları söylemektedir:


وكل أسانيد هذه الروايات لا تخلو من مقال وعلى تقدير صحتها فليس فيه إلا نداء الأحياء والطلب منهم ما يقدر هؤلاء الأحياء عليه وذلك مما لا يجحد أحده، وأين هذا من الاستغاثة بأصحاب القبور من الأولياء والصالحين؟ وكون المراد بعباد الله رجال الغيب كما زعم بعض المتصوفة فهو مردود بل هو من الخرافات ومثله زعم وجود الأوتاد والأقطاب والأربعين وما أشبه ذلك، فإن قيل إن عباد الله المذكورين غائبون وأنتم تمنعون من دعاء الأموات والغائبين.
فالجواب أن نقول: هؤلاء ليسوا بغائبين وعدم رؤيتهم لا يستلزم غيبتهم فإنا لا نرى الحفظ ومع ذلك فهم حاضرون ولا نرى الجن ومع ذلك فهم حاضرون وكذلك الشياطين والهواء ونحو ذلك فإن علة الرؤية ليس هو الوجود فقط وأيضاً فإن الأسباب الظاهرة العادية ولا خلاف بين أهل العلم في جوازها فلا حجة لهم في هذا الحديث ولا متعلق لهم فيه بوجه من الوجوه والله أعلم.

“Öncelikle bu rivayetin bütün isnadları hakkında (tenkid yönünde) konuşulmuştur. Bu hadisin sahih olduğu farzedilse bile burada ancak dirilere seslenmek ve bu hayatta olan varlıklardan güçlerinin yettiği şeyleri istemek sözkonusudur. Bu ise kimsenin inkar ettiği bir mesele değildir. Bunun neresinde kabir ehlinden, Salihlerden ve velilerden yardım isteme vardır? Bazı tasavvufçuların bu hadiste bahsedilen Allahın kulları ifadesi ile “Rical’ul Gayb” dedikleri Evtad, Kutub, Erbeun (Kırklar) gibi iddia olunan varlıkların kasdedildiğini ileri sürmeleri ise reddedilir, bilakis bu aslı olmayan hurafelerden birisidir.

Eğer denilirse ki “Bu hadiste bahsedilen Allahın kulları gaibtedir, halbuki siz ölülere ve gaiblere dua etmeyi men ediyorsunuz” buna şöyle cevab veririz: Bu hadiste bahsedilen kullar gaibte değildir. Onları görmememiz gaibte olmalarını gerektirmez. Zira biz “Hafaza” denilen koruyucu melekleri görmeyiz fakat buna rağmen onlar hazırdadır (gaibte değildir) Keza cinleri görmeyiz ancak onlar hazırdadır. Şeytanlar ve hava gibi şeyler de böyledir. Görmenin tek illeti var olmak değildir. (Allahu a’lem bir şeyin hazırda mevcut olması, sadece görülmesine bağlı değildir, yanımızda olduğu halde göremediğimiz birçok şey vardır demek istemektedir. Müt.) Görünen, olağan sebeblere sarılmanın cevazı hususunda alimler arasında ihtilaf yoktur. (Reddedilen şey aklın ve şeriatın reddettiği olağandışı vasıtalardır müt.) Kısacası bu hadiste onların lehine bir delil olmadığı gibi hiçbir yönden tutunabilecekleri bir şey de yoktur” (Suleyman bin Sehman, Keşfu Geyahib’iz Zalam, 278-279)

İbn Sehman Şam ehline yazdığı başka bir reddiyede ise şöyle demektedir:


وعلى تقدير صحته إنما يفيد نداء حاضر، كنداء زيد عمرا مثلا ليمسك دابة أو ليرجعها، أو ليناوله ماء أو طعاما، أو نحو ذلك، وهذا مما لا نزاع فيه، غاية ما في الباب أن عمروا مثلا محسوس، وهؤلاء لا يرون لأنهم إما مسلمو الجن أو ملائكة مكلمون، لا نداء على شيء لا2يقدر عليه إلا الله تعالى
“Bu hadisin sahih olduğu farzedilse bu ancak hazırda bulunan kişilere nida etmeyi ifade eder. Mesela Zeyd’in Amr’a mesela hayvanını tutması veya geri çevirmesi için seslenmesi gibi, veyahut da kendisine su, yemek vb şeyleri getirmesini istemesi gibi. Bu konularda zaten bir ihtilaf yoktur. Bu babta söylenecek nihai şey Amr misalinin hissedilebilen, görülebilen bir örnek olmasıdır. Hadiste bahsedilenler ise görülmemektedir. Çünkü bunlar müslüman cinler veyahut da müvekkel meleklerdir. Sonuçta burada Allahtan başkasının gücünün yetmediği bir konuda bir başkasına nida edilmesi, seslenilmesi sözkonusu değildir.” (Suleyman bin Sehman, es-Savaik’ul Murselet’uş Şihabiyye ala Dahidat’iş Şubeh’iş Şamiyye, 196)

İbn Sehman, Davud bin Cercis’e yazdığı reddiyesinde ise benzer açıklamaları yaptıktan sonra yukarda bahsi geçen İmam Ahmed’in bu hadisle amel ettiğini anlatan kıssayı nakletmekte ve bunun izahının da aynı şekilde olduğunu yani İmam Ahmed’in ölülerden ve gaiblerden değil bilakis hayatta olan kimselerden yardım istediğini söylemektedir. (Suleyman bin Sehman, ez-Ziya’uş Şarik, 578-581)

Muhammed bin Abdulvehhab’ın öğrencisi Hamd bin Nasır bin Mamer ise aynı konuyla alakalı şöyle demiştir:


فأين هذا من استغاثة العبادة؟ بأن ينادي ميتا، أو غائبا في قطر شاسع، سواء كان نبيا أو عبدا صالحا؟!
الوجه السادس: أن الله تعالى قال: {الْيَوْمَ أَكْمَلْتُ لَكُمْ دِينَكُمْ وَأَتْمَمْتُ عَلَيْكُمْ نِعْمَتِي وَرَضِيتُ لَكُمُ الْأِسْلامَ دِيناً} [سورة المائدة آية : 3] ؛ فبعد أن أكمله بفضله ورحمته، فلا يحل له أن يخترع فيه ما ليس منه، ونقيس عليه ما لا يقاس عليه; بل الواجب اتباع ما ورد عن النبي صلى الله عليه وسلم فنقول كما أمر به، فإذا نادى شخصا معينا باسمه، فقد كذب على رسول الله صلى الله عليه وسلم ونادى من لم يؤمر بندائه؛ وليس ذلك في كل حركة وسكون وقيام وقعود، وإنما ذلك في أمر مخصوص.
“Bu hadisin istigase ile ve de ister peygamber isterse de Salih bir kul olsun ölülere ve gaiblere uzak mesafelerden seslenmekle ne gibi bir alakası vardır? Allahu Teala şöyle buyurmaktadır:“Bugün size dininizi kemale erdirdim, size olan nimetimi tamamladım ve size din olarak İslamdan razı oldum” (Maide: 3) İşte Allah dinini bu şekilde kemale erdirdikten sonra artık bir kimsenin dinden olmayan bir şey icad etmesi helal olmaz. Keza kıyas edilmeyecek şeyleri birbirine kıyas etmesi de uygun olmaz. Bilakis vacib olan şey, Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem)’den gelene tabi olmaktır öyle ki biz o neyi emrettiyse ancak onu söyleriz. Bundan dolayı bir kimse muayyen bir şahsa ismiyle nida etse Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’i yalanlamış ve onun seslenilmesini emretmediği birisine seslenmiş olur. Zira bu hadiste bahsedilen şey her harekette, sükunda, oturmada, kalkmada emredilen bir şey değildir. Bilakis bu özel bir durumla alakalıdır. (Yani ancak yolculukta hayvanını kaybetmiş olan bir kimse isim vermeden ey Allahın kulları diye seslenir. Bunun dışındaki uygulamaların delili yoktur)” (Suleyman bin Sehman, ez-Ziya’uş Şarik, 578-581)

Müteahhir Necd alimlerinden Ahmed bin İbrahim ise aynı hadisin açıklamasında selefi salihinin asla ölülere dua etmek gibi ameller işlemediğini zikrettikten sonra şöyle demiştir:


وحينئذ فلا يخلو إما أن يكون دعاء الموتى أو الغائبين أو الدعاء عند قبورهم والتوسل بأصحابها أفضل أو لا. فإن كان أفضل فكيف يخفى علما وعملا على الصحابة والتابعين وتابعيهم؟ فتكون القرون الثلاثة الفاضلة جاهلة علما وعملا بهذا الفضل العظيم، ويظفر به الخلوف علما وعملا.
وهذان الحديثان اللذان ذكرهما هذا العراقي إما أن يكون الصحابة الذين رووهما وسمعوهما من النبي صلى الله عليه وسلم جاهلين بمعناهما، وعلمه هؤلاء المتأخرون، وإما أن يكون الصحابة علموهما وزهدوا فيهما عملا مع حرصهم على الخير وطاعتهم لنبيهم صلى الله عليه وسلم، وكلاهما محال، بل هم أعلم الناس بكلام رسول الله صلى الله عليه وسلم، وأطوع الناس لأوامره، وأحرص الناس على كل خير، وهم الذين نقلوا إلينا سنة نبينا صلى الله عليه وسلم، فهل فهموا من هذين الحديثين جواز دعاء الموتى والغائبين فضلا عن استحبابه، والأمر به؟؟
.

“Şu halde ölülere ve gaiblere dua etmek, veya kabirleri başında dua etmek, kabirde yatanlarla tevessülde bulunmak, bunu terk etmekten daha efdaldir veya değildir. Eğer bunu yapmak, yapmamaktan daha efdal ise bu gerek ilim gerekse amel bakımından sahabe, tabiin ve etba’ut tabiine nasıl oldu da gizli kaldı? Buna göre üç hayırlı nesil (yani selefi salihin) bu büyük faziletten gerek ilim gerekse amel bakımından mahrum kalmış oluyor! (Zira böyle uygulamaları ne biliyorlar ne de amel ediyorlardı) Güya sonradan gelen halefler bu fazileti bilip amel etmeye nail oluyorlar!

Şimdi Iraki’nin bahsetmiş olduğu bu iki hadisi (Diğeri Rasulullah ile tevessül eden kör adamın hadisidir) Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem)’den işitip rivayet eden sahabeler ya bu hadislerin manasını bilmiyorlardı ve sonradan gelen müteahhirun bunun manasını bildiler; veyahut da sahabe bu hadislerin manasını bildikleri halde ve de hayırla amel etme, Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem)’e itaat etme hususundaki hırslarına rağmen bundan yüz çevirdiler! Bu iki ihtimal de imkansızdır! Bilakis onlar, insanlar arasında Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in kelamını en iyi bilenler ve de onun emirlerine en çok itaat edenler ve her türlü hayra karşı en hırslı olanıydılar. Onlar ki peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’in sünnetini bize nakledenlerdir, bu iki hadisten ölülere ve gaiblere dua etmenin –müstehab veya emredilen bir husus olması bir yana- cevazını dahi çıkartmışlar mıydı?” (Ahmed bin İbrahim, er-Raddu ala Şubehatil Musteinine bi Gayrillah, sf 82-85)

Alimlerin, ıssız arazide hayvanı ya da eşyası kaybolanlara “Ey Allahın kulları yardım edin” ve buna benzer şekillerde seslenmesini tavsiye eden hadisle alakalı değerlendirme ve açıklamalarını şu şekilde özetleyebiliriz:

1- Öncelikle bu hadis sened bakımından kuvvetli bir hadis değildir ve hadisin bütün tarikleri tenkide uğramıştır bu sebeble bunu sıhhatinde icma edilmiş bir hadis olarak göstermek doğru değildir. Ancak hadisin zayıf olması bazı cahillerin zannettiği gibi hadisin şirk ihtiva ettiği ve alimlerin şirk içeren bir rivayeti tasvip ederek naklettikleri anlamına gelmez. Aşağıda geleceği üzere hadisin muhtevasında herhangi bir şirk olmadığı gibi kabirperestlerin iddia ettiği türden de bir şey yoktur.
2- Hadisin sahih olduğu farzedilse bile bu hüküm belirli bir duruma (ıssız arazide eşyası kaybolan kişiye) hastır ve o durumdaki kişiye sadece Allahın orada hazır olan kullarından yardım istemesi emredilmiştir. Bunun gaibtekilerden yardım istemek gibi şirk fiilleriyle bir alakası yoktur. Hadis, bu muayyen vakıanın haricinde her tür ihtiyaç anında her istediği kişiden yardım istemeye delil teşkil etmez; hadisin böyle genel bir hükme delil teşkil ettiğini söyleyenlerin elinde buna dair hiçbir delil yoktur.
3- Seleften hatta muteber halef alimlerinden hiç kimse bu hadisteki tavsiyeyi hadiste zikredilen durumun haricinde uygulamamışlar ve seleften hiç kimse bu ve benzeri hadislere dayanarak ölülerden ve gaiblerden yardım istemenin cevazını ileri sürmemiştir. Eğer bu hadis –farzı muhal- kabir ehlinden veya evliyadan yardım istemeye delalet ediyorsa selef neden bunu tatbik etmemiştir? Şüphesiz bunda bir hayır olsaydı sonraki halef bu hususta onları geçemezlerdi. Ancak onlar böyle bir şirkten münezzehtirler.
4- Hadiste Allahın yeryüzünde hazır olan kullarından yani meleklerden bahsedilmektedir. Onları gözümüzle görmememiz onların yanımızda mevcut olmadığı anlamına gelmez. Şu halde bu hadisi gaibte, uzakta olan veya ölmüş olan kimselerden yardım istemeye delil getirmek konuyu minvalinden saptırmak anlamına gelir.
5- Melekler netice itibariyle onların kayıp hayvanını geri getirmek gibi güçleri dahilinde olan konularda yardım edebileceklerdir. Şu halde bundan yola çıkarak rızık, çocuk, yağmur vb Allahtan başkasının güç yetiremeyeceği hususlarda mahlukattan yardım istenebileceğini ileri sürmek aynı şekilde alakasız bir delillendirmedir.


Bu zikredilenlere ek olarak şu hususları vurgulamak istiyoruz. Alimlerin açıklamalarından da görüleceği üzere ıssız arazide bir şey kaybeden kişinin “Ey Allahın kulları yardım edin” diye seslenmesinin kabirperestlerin ve tasavvufçuların yaptığı şekilde ölülere ve uzaktaki gaiblere seslenilmesi, dua edilmesi, bu şekilde onlara gaybı bilme sıfatı yüklemeleri ve sadece Allahın güç yetirebileceği birtakım şeyleri istemeleri gibi şirk fiilleri ile bir alakası yoktur. Çünkü kabircilerin yaptığı bu fiillerde Allaha has olan sıfatların Ondan başkasına verilmesi yani Allahın haricinde ikinci ilahlar edinilmesi sözkonusudur. Bu tür hadisleri kendilerine delil almaya çalışan tasavvufçular bilhassa yardım istedikleri varlıklara karşı besledikleri itikadı kamufle etmekte ve kendilerinin yaptığı fiilleri sanki hadislerde bahsedilenlerin aynısı gibi göstermeye çalışmaktadırlar. Halbuki –bu hadiste geçtiği şekliyle- Meleklerden yardım isteyen kişiler onlara karşı herhangi bir gizli itikad taşımazlar ve normal insanlardan nasıl yardım istiyorlarsa gözle görünmeyen bu varlıklardan da aynı şekilde yardım isterler. Bu tamamen insanın insana seslenmesi gibidir. Burada şüphe ehlinin kafasını karıştıran tek şey burada seslenilen varlıkların gözle görülmemesidir. Fakat bu melek ve cinlerin görülmemesi bizi işitmeyecek kadar uzakta olmalarını gerektirmez. Sofilerin kendi ilahlarına yükledikleri gibi “Her türlü seslenişi işiten ve icabet eden” gibi ilahi sıfatları taşımalarını da gerektirmez. Ölülerden, şeyhlerden vb’den meded umanlar ise bu varlıklara karşı korku, ümit, tevekkül ve huşu içerisinde yani tıpkı Alemlerin Rabbine yapıldığı şekliyle yönelmekte ve onların gaybı bildiğini ve de kendilerini her zaman ve mekanda işitip icabet edeceklerine inanarak onlara seslenmekte yani dua etmektedirler. Kaldı ki geçmişte ve günümüzde meleklere, peygamberlere,  Salihlere ibadet edenler Allaha mahsus isim, sıfat ve yetkileri bu zatlara vermekte ve onlardan Allahtan başkasının güç yetiremeyeceği şeyleri istemektedirler. Burada ise meleklerden istenen şey tamamen onların güçleri dahilindeki hayvanı geri getirme gibi şeylerdir, ayrıca hadiste meleklerin hazırda oldukları vurgulanmaktadır ki böylece kendi yaratılış sıfatlarına göre işitmesi mümkün olmayan çok uzaktaki bir varlığın –velev ki melek ve cin de olsa-  yardıma çağırılması sözkonusu olmadığı ortaya çıkmaktadır. Müşrikler ise başları sıkıştıklarında ölmüş bulunan Abdulkadir Geylani gibi velileri veyahut da binlerce km uzakta olan şeyhlerini imdada çağırmaktadırlar. Bunun ise Allaha has olan semi (her şeyi işiten), Basir (her şeyi gören) gibi sıfatlarını mahlukatına vermekten başka bir anlamı yoktur. Aradaki fark açıktır. Kabirperestlerin yaptığı amelde Allahtan başka varlıklara karşı şirk olan bir itikad ve gizli bir inanç beslemek sözkonusu iken meleklerden yardım isteyenlerin böyle bir durumu sözkonusu değildir. Allah onların koşmakta oldukları ortaklardan münezzehtir. Bu açıklamalardan sonra iddia sahibine şu soruları yöneltmeyi gerekli görüyoruz:

1- Sizler bu hadisleri tam olarak neye delil getiriyorsunuz? Eğer bu hadisleri şu an tasavvufçular ve kabirciler arasında uygulanmakta olan malum fiillere yani başı sıkıştığında ölülerden veyahut da bizi işitmesi mümkün olmayan gaibteki kişilerden yardım istemeye delil getiriyorsanız yanımızda hazır olan meleklerle alakalı bu rivayeti nasıl delil getirebiliyorsunuz, bu hadisin sizin iddianızla nasıl bir alakası vardır?

2- Siz bu hadislerden hüküm çıkartmaya ehil olan kişiler misiniz? Velev ki ehliyet sahibi olduğunuz bile farzedilse seleften yani ilk üç hayırlı nesilden hiç kimse bu hadislerden ölülerden istigasede bulunmaya delil getirmiş midir? Eğer selefin böyle bir şey yapmadığını kabul ediyorsanız şu halde sizler ve sizin tabi olduğunuz kişiler –velev ki ilim sahibi bile olsalar- seleften daha mı akıllılar ki bu hadisten selefin çıkartmadığı neticeleri çıkartmışlar yoksa seleften daha mı çok hayır ameller peşindeler ki onların terk ettiği bir amelle Allaha yaklaşmaya çalışıyorlar?

Bu türden iddiacılarla karşılaşan herkese iddia sahibine bu soruları yöneltmesini tavsiye ediyoruz. Bu soruların cevapları  üzerinde düşünen herkes bu iddiaların batıllığını idrak edeceği gibi, bu iddiacıların yaptığının ancak –bütün dalalet ehlinin yaptığı gibi- sadece birbirlerine bazı noktalardan benzeyen fakat temelde birbirinden farklı olan şeyleri birbirine mukayese ederek fasit, geçersiz kıyaslar yapmaktan ibaret olduğunu anlar. Onlar asla kendi yaptıkları batıl amellerin birebir aynısına dair şeri bir delil getiremeyecekleri gibi seleften bunun tıpatıp aynısını yaptıklarına dair bir nakil de getiremezler. Onlar ancak meselelerin arasını ayırd etmekten aciz olan kıt akıllı kimselerin önüne böyle nakiller getirirler ancak asla meseleleri sonuna kadar tahkik etmeye yanaşmazlar, çünkü getirdikleri deliller tahkik edildiğinde kendi iddia ettikleri şeyle hiçbir alakası olmadığı ortaya çıkacaktır Allahın izniyle.
Ahiru davana enil hamdu lillahi rabbil alemin.
 


 
Kendisi de bir kral olan Halife Memun Nadr bin Şumeyl (ra)'a şöyle demiştir:
يَا أَبَا الْحَسَنِ الْإِرْجَاءُ دِينُ الْمُلُوكِ
"Ey Ebu'l Hasen! İrca (Mürcielik) kralların dinidir!" (ed-Dulabi, el-Esma ve'l Kuna, no: 832; ayrıca Lalekai, es-Sunne, no: 2818)

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Yönetici
  • *****
  • İleti: 2065
  • Değerlendirme Puanı: +50/-0
Ynt: ALİ HOŞAFÇI'NIN İDDİALARINA SELEFİCE CEVAPLAR!
« Yanıtla #4 : 27.03.2021, 18:52 »
Bu yazıda da görüldüğü üzere ne sözkonusu hadisin ne de İmam Ahmed'in bu hadisle amel etmesinin ölülerden ve gaiblerden istigasede bulunmakla bir alakası yoktur, bilakis orada hazır bulunması muhtemel olan meleklerden, kudretleri dahilinde olan bir şey istenmektedir. Nitekim bizim reddiyemizin konusunu teşkil eden iddiacının yazısında da sözkonusu zat, bu hadiste meleklerden bahsedildiğini itiraf etmiştir. Ne seleften ne haleften hiç bir alim, gerek bu hadisten gerekse de İmam Ahmed ve diğer alimlerin uygulamalarından günümüzde kabirperest sofilerin yaptığı şekilde gaiblere dua ederek onlardan sadece Allah'ın kudreti dahilinde olan şeyleri istemeye delil getirmemiştir. Bu ancak Ali Hoşafçı ve üstadları gibi yakın dönemde yaşamış olan müşrik tarikat ehlinin istidlali olabilir. Bu hadis, ancak bahsettiği konuya yani ıssız bir arazide zor durumda olan kişinin civardaki meleklerden yardım istemesine delil teşkil edebilir. Hadisten hadisin delalet ettiği mananın dışında bir mana çıkaran kimsenin delil getirmesi gerekir, zira hadiste beyan edildiği üzere delil getirmek iddiacıya düşer, bize bir delil getirmek düşmez. Tevhidin bizzat kendisi ve bu tür hadislerden hiçbir alimin gaiblerden meded ummanın caiz olduğu neticesini çıkarmamış olması, ümmetin bu husustaki ittifakı delil olarak yeter. Son olarak günümüzde kendisini tevhide ve selefe nisbet eden cahillerden bu hadisin delalet ettiği şeyi de şirk görenler varsa bizi ilgilendirmemektedir, bizi ancak selefin ve hayr'ul halefin imamlarının sözleri ilgilendirir. Vesselam.
Kendisi de bir kral olan Halife Memun Nadr bin Şumeyl (ra)'a şöyle demiştir:
يَا أَبَا الْحَسَنِ الْإِرْجَاءُ دِينُ الْمُلُوكِ
"Ey Ebu'l Hasen! İrca (Mürcielik) kralların dinidir!" (ed-Dulabi, el-Esma ve'l Kuna, no: 832; ayrıca Lalekai, es-Sunne, no: 2818)

 

Related Topics

  Konu / Başlatan Yanıt Son İleti
0 Yanıt
1716 Gösterim
Son İleti 02.08.2015, 03:20
Gönderen: Uhey
21 Yanıt
5679 Gösterim
Son İleti 23.11.2016, 02:21
Gönderen: Tevhid Ehli
0 Yanıt
3581 Gösterim
Son İleti 24.02.2018, 17:58
Gönderen: Tevhid Ehli
1 Yanıt
3201 Gösterim
Son İleti 11.09.2018, 16:49
Gönderen: Tevhid Ehli
0 Yanıt
1687 Gösterim
Son İleti 11.09.2018, 16:10
Gönderen: Tevhid Ehli