Medrese

Gönderen Konu: HAK YAYINLARI MENSUPLARININ ALİMLER HAKKINDAKİ ASILSIZ İTHAMLARI HAKKINDA  (Okunma sayısı 1278 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

huseyn

  • Ziyaretçi
Bismillah. Bu fırkaya ait -şu an kapalı olan- bir sitede m. 2013 senesinde alimlere yönelik yapılan asılsız ithamlar ve bunlara verdiğimiz cevapları meselenin ehemmiyetine binaen tekrar neşrediyoruz.

Tağutu red adlı sitede "Hak yayınlarının şefaat inancı" başlıklı bölümde dün Heytemi isimli site yöneticisi tarafından şöyle bir açıklama yayınlanmıştır:

Alıntı yapılan:  Heytemi
Heytemi! Ziyaeddin El Kudsinin şefaatla bağlı en son görüşü şudur:


 طلب الشفاعة من النبي صلى الله عليه وسلم بعد وفاته وكذلك طلب الشفاعة من الصالحين بعد وفاتهم من دقائق المسائل في باب الشرك ، لهذا لا يُستغرب وقوع بعض الأخطاء في هذه المسألة عند بعض العلماء الأفاضل وخاصة بعض علماء نجد
 وما أدين الله به في هذه المسألة : أن طلب الشفاعة من النبي صلى الله عليه وسلم بعد وفاته وكذلك طلب الشفاعة من الصالحين بعد وفاتهم بدعة من البدع المنكرة في الدين ووسيلة إلى الشرك ولكنها ليست شركاً مخرجاً من الملة

 "Nebiden – sallallahu aleyhi ve sellem – ve salihlerden, vefatından sonra şefaat istemek şirk mövzusunun ince meselelerindendir.
 Bu sebeble bazı faziletli alimlerin, hususile Necd alimlerinin bu meselede bazı hatalar etmesi garib karşılanmamalıdır.
 Bu meselede benim itikadım şöyledir: Nebiden – sallallahu aleyhi ve sellem – ve salehlerden vefatından sonra şefaat istemek dinde inkar edilen bidatlardandır ve şirke vesiledir. Lakin bu, insanı dinden çıkaran şirk deyil..."

Heytemi! Eğer Necdilerin şirk olarak değerlendirdiği şefaat istemek olayı farklı ise neden Hocanız Necdileri hatalı olmakta itham ediyor?
Eğer Necdilerin şirk olarak değerlendirdiği şefaat olayı başka İbn Hacer El Heytemi, İmam Nevevi ve daha bir sürü meşhur alimlerin caiz olduğuna itikad ettiği şefaat isteme olayı farklı ise o zaman Necdilerin bu konudakı hataları nelerdir?


 Cevap:Hocamızın hata olarak gördüğü şey  şefaat meselesini genelleştirmeleri ve tafsilat yapmamalarıdır. Bu sebeple onların kitaplarını okuyanlar, her türlü şefaat istemeyi şirk olarak gördüler. Hatta şirk demeyenleri bile tekfir ettiler. Ayrıca Necd alimleri tek bir alim değildir. Necd alimleri denildiğinde birden fazla alimler kastediliyor. Bazı Necd alimlerinin apaçık hataları vardır. Şefaat meselesini genelleştirmişler ve sözlerinden de anlaşılıyor ki, Rasulullah (aleyhisselam)’tan ne şekilde olursa olsun şefaat isteyen kişilere de şirk işledi demişlerdir. Ve bu Necd alimlerinin sözlerinde apaçık geçmektedir. Yaptıkları hata işte budur. Meseleyi genelleştirmişlerdir.

Halbuki İmam Muhammed b. Abdulvahhab daha öncede açıkladığım gibi İbn Hacer el-Heytemi’yi şefaat istemeye müstehap demesine rağmen tekfir etmedi ve onun kitaplarını okuyup, okutturduğu söyledi. İşte hocamızda Abdulvahhab’ı müdafaa etmek için “ Onların şirk dediği şefaat, kendi zamanlarında şefaat türüdür” demiştir.

Muhammed b. Abdulvahhab’ın hatası ise kendisine İbn Hacer el-Heytemi’nin durumu sorulduğunda meseleyi güzel bir şekilde anlatmamasıdır. Gerçekten çok güzel bir şekilde anlatmış olsa idi Necd alimleri bu hataya düşmezlerdi.


Elhamdulillahi rabbil alemin. Vessalatu vesselamu ala rasulinaMuhammedin ve ala alihi ve sahbihi ecmain. Amin. Emma ba’d:

Görüyoruz ki şek ve şüphe içinde bocalayan, sürekli akide değiştiren bazı tipler cehaletlerini itiraf edip tevbe istiğfar edecekleri yerde sırf kendi cehaletlerini kamufle etmek için peygamber varisi rabbani alimlere dil uzatmayı tercih etmişlerdir. Şimdi bu haddini bilmez cahillere göre bazı Necd alimleri o kadar basiretsiz kimselermiş ki Şeyh Muhammed bin Abdulvehhab’ın bazı umum sözlerini yanlış tefsir edip Rasulullah’tan şefaat isteyen herkesi teviline bakmaksızın tekfir etmişler. Şeyh Muhammed ise şefaatle alakalı sarfettiği sözleri tam açıklamayıp kendinden sonrakilerin hata etmesine vesile olduğu için hatalıymış. İşte tevhid ve sünnet ehli bu şekilde asırlarca batıl bir akide üzere yaşarken (!) o dönem komunistlerin kalesi olan Filistin’den gelip Cerrahpaşa Tıp fakültesinde öğrencilik yapan Cemil awwad, namı diğer Ziyaeddin el Kudsi, etrafına topladığı birkaç cahile gerçek akideyi (!) anlatmaya başlamış ve şefaat meselesi başta olmak üzere birçok karanlıkta kalmış mevzuyu İslam ümmetine aydınlatıvermiş(!) Böyle bir iddiadan Alemlerin Rabbine sığınırız, alimleri de bu tür cahilane yakıştırmalardan tenzih ederiz. Öncelikle herkesin haddini hududunu bilmesi gerekir. Haddini bilmeyenlere de haddini bildirmek icab eder. Daha önce de beyan ettiğimiz gibi alimlerin hatasını ancak ilim, akide ve takva olarak o alimle aynı seviyede olan kimseler hakkıyla ortaya çıkartabilir. Cahil, fasık ve bidatçi kimselerin alimin hatasını bulması aklen mümkün olsa da bu tip kişilerin alime hata isnad ederken kendilerinin hata etme ihtimalleri isabet etme ihtimallerinden daha fazladır. Taharet almasını bildiği meçhul olan bazı kimselerin alimleri tenkid etme yetkisi yoktur. Sen kimsin, ilmi kapasiten nedir ki alimin hatasını bulasın? Bu tıpkı hastane hademesinin doktorun hatasını bulmasına benzer! Bu mümkün müdür eh mümkündür! Ama ne kadar?!

Şimdi bu Ziyaeddin el Kudsi müstear isimli şahıs ilmini kimden öğrenmiştir? Kuranı hıfzetmiş midir? Hangi kitapları ezberlemiştir? Kimden icazet almıştır? Bırakın rabbani bir alimin terbiyesinden geçmeyi kafirlerin medreselerinde veya sözde şeriat fakültelerinde aldığı yüzeysel bir eğitimi dahi var mıdır? Genç yaşında tıp eğitimi için Türkiye’ye gelen, burada yıllarca cemaatçilik oynadıktan sonra memleketine geri dönen ve orada da bildiğimiz kadarıyla kendi mesleği doktorlukla meşgul olan bu tip hangi arada hangi boşlukta ilim tahsil etmiş hatta bir de iddiasına göre müçtehidlik makamına yükselivermiştir? Bu tür palavralara inanmak isteyen inanır, aklı başında olanlar ise gülüp geçer! Hiçbir alimin rehberliği olmadan evde kitap okuyarak alim olunduğu nerede görülmüştür? Tabi bunları yazarken Hak yayınlarının bazı kitaplarının girişinde yer alan Ziyaeddin el Kudsi’nin hayat hikayesini kale almadan yazıyoruz. Güya Kudsi 1937 yılında doğmuş, 15 yaşında Kuranı hıfzetmiş, alimlerden ders almış vs. Bu hesaba göre Kudsi şu anda (m.2013) 76 yaşında piri fani ihtiyar olması icab eder ki Kudsi’nin Arapça ve Türkçe ses kasetlerini dinleyenler bunun tek kelimeyle “yalandan” ibaret olduğunu anlarlar. Zaten bu fırka baştan sona yalan üzerine kurulmuştur ve hala utanmadan bu tür yalanlarla dolu kitapları neşretmeye devam etmektedirler. Ama unutulmasın ki “yalancının mumu yatsıya kadar yanar…”

Şimdi haddini bilmeden alimleri tenkid etmeye kalkan bu densizin iddialarına gelelim. Diyor ki haddini bilmez:


Alıntı yapılan:  Heytemi
“Hocamızın hata olarak gördüğü şey  şefaat meselesini genelleştirmeleri ve tafsilat yapmamalarıdır. Bu sebeple onların kitaplarını okuyanlar, her türlü şefaati istemeyi şirk olarak gördüler. Hatta şirk demeyenleri bile tekfir ettiler. Ayrıca Necd alimleri tek bir alim değildir. Necd alimleri denildiğinde birden fazla alimler kastediliyor. Bazı Necd alimlerinin apaçık hataları vardır. Şefaat meselesini genelleştirmişler ve sözlerinden de anlaşılıyor ki, Rasulullah (aleyhisselam)�tan ne şekilde olursa olsun şefaat isteyen kişilere de şirk işledi demişlerdir. Ve bu Necd alimlerinin sözlerinde apaçık geçmektedir. Yaptıkları hata işte budur. Meseleyi genelleştirmişlerdir.”

Böyle yuvarlak sözlerle bir yere varılmaz. Fakat bu fırka her zaman aynı şeyi yapıyor. Şu alim hatalıdır vs fakat hata nedir, kim hata etmiş, nasıl hata etmiş belli değil! Şimdi şefaat meselesini genelleştirip tafsilat yapmayan, her türlü şefaat talebine şirk diyen hatta şirk demeyenleri bile tekfir eden alimler kimlerdir? Bunun açıklanması ve nakillerin ortaya konulması gerekir! Bu apaçık sözler nerededir? Bu alimler, Rasulullahın kabrinden şefaat talebini müstehap sayan alimlerin sözlerini veya dayandıkları rivayetleri zikrederek, işte bütün bunlar büyük şirktir, bu alimler de müşriktir, bu kıssaları nakledenler de aynı şekilde müşriktir demiş midir? Biz bu hususta iddiada bulunan herkesten yıllardır talepte bulunmamıza rağmen Necd alimlerinin büyük şirk dediği amel ile bazı müteahhir alimlerin müstehabb dediği fiilin aynı şey olduğunu iddia eden iddiacıların açık bir nakil getirdiğine şahit olmadık! Onlar bugüne kadar ancak Necd alimlerinden ölülerden şefaat talebine şirk diyen umum sözlerden başka bir şey getiremediler. Halbuki aynı umum sözler başka alimlerden de nakledilmiştir. Mesela Mürtedin Hükmü kitabında geçen İbn Kayyımın sözleri ortadadır:

وَمِنْ أَنْوَاعِهِ طَلَبُ الْحَوَائِجِ مِنَ الْمَوْتَى، وَالِاسْتِغَاثَةُ بِهِمْ، وَالتَّوَجُّهُ إِلَيْهِمْ.
وَهَذَا أَصْلُ شِرْكِ الْعَالَمِ، فَإِنَّ الْمَيِّتَ قَدِ انْقَطَعَ عَمَلُهُ، وَهُوَ لَا يَمْلِكُ لِنَفْسِهِ ضَرَّا وَلَا نَفْعًا، فَضْلًا عَمَّنِ اسْتَغَاثَ بِهِ وَسَأَلَهُ قَضَاءَ حَاجَتِهِ، أَوْ سَأَلَهُ أَنْ يَشْفَعَ لَهُ إِلَى اللَّهِ فِيهَا، وَهَذَا مِنْ جَهْلِهِ بِالشَّافِعِ وَالْمَشْفُوعِ لَهُ عِنْدَهُ، كَمَا تَقَدَّمَ، فَإِنَّهُ لَا يَقْدِرُ أَنْ يَشْفَعَ لَهُ عِنْدَ اللَّهِ إِلَّا بِإِذْنِهِ، وَاللَّهُ لَمْ يَجْعَلِ اسْتِغَاثَتَهُ وَسُؤَالَهُ سَبَبًا لِإِذْنِهِ، وَإِنَّمَا السَّبَبُ لِإِذْنِهِ كَمَالُ التَّوْحِيدِ، فَجَاءَ هَذَا الْمُشْرِكُ بِسَبَبٍ يَمْنَعُ الْإِذْنَ، وَهُوَ بِمَنْزِلَةِ مَنِ اسْتَعَانَ فِي حَاجَةٍ بِمَا يَمْنَعُ حُصُولَهَا، وَهَذِهِ حَالَةُ كُلِّ مُشْرِكٍ، وَالْمَيِّتُ مُحْتَاجٌ إِلَى مَنْ يَدْعُو لَهُ، وَيَتَرَحَّمُ عَلَيْهِ، وَيَسْتَغْفِرُ لَهُ، كَمَا أَوْصَانَا النَّبِيُّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ إِذَا زُرْنَا قُبُورَ الْمُسْلِمِينَ أَنْ نَتَرَحَّمَ عَلَيْهِمْ، وَنَسْأَلَ لَهُمُ الْعَافِيَةَ وَالْمَغْفِرَةَ
،

“Şirk çeşitlerinden biri de ölülerden medet ummak, onlardan yardım istemektir. Aslında bu husus genel manadaki şirkin esasını teşkil eder. Çünkü ölen kimse artık herhangi bir iş yapacak durumda değildir. O artık kendisinden yardım taleb edene, ihtiyacını karşılamasını ve herhangi bir konuda kendisi için Allah’a aracı olmasını isteyene bir fayda sağlamak bir yana, kendi şahsına bile ne bir fayda sağlayabilir, ne e bir zarar görmesine mani olabilir. Ondan yardım istemek, şefaat eden ve edilenin Allah katındaki durumunu bilmemekten kaynaklanır. Çünkü bir kimse için Allah katında ancak O’nun izniyle şefaat edilebilir. Ayrıca Allah yardım istemeyi ve herhangi bir şey talep etmeyi şefaat etmeye izin vermek için bir sebeb kılmamıştır. O’nun şefaate izin vermesinin tek sebebi, şefaat edilecek olan kimsenin tam bir tevhid inancı üzere olmasıdır. Oysa ki Allah’a şirk koşan kimse bu konuda izne mani bir hal üzere bulunmaktadır. Bu haliyle tıpkı yerine getirilmesine mani bir durumu ileri sürerek herhangi bir konuda yardım isteyen kimseye benzemektedir. Bütün müşriklerin durumları bundan ibarettir.”  (Medaricus Salikin 1/353)

İbn Teymiyye, İbn Kayyım, Muhammed bin Abdilvehhab ve sonraki Necd alimlerinin şefaat meselesine bakışı aynıdır. Bu alimlerin hepsi ölülerden şefaat istemeye umumi hüküm olarak şirk demişler, ancak müslümanlardan bunu şirk olmaktan çıkartacak bir teville –mesela ölülerin yanı başındaki kimseleri işittiği ve de Allahın izni olmadan şefaat edemeyecekleri inancıyla- şefaat talebinde bulunanlar hakkında tafsilata gitmişlerdir. Bütün bu alimlerden kabir başında şefaat istemeye şirk diyen umum mücmel lafızlar nakledilebileceği gibi, bu kimselerin tekfirinde tafsilata giden lafızlar nakletmek mümkündür.

Alimlerin bu fiile küfür diyen ve demeyen sözleri birbirinden farklı meseleler hakkındadır. Necd alimlerinden hiç birisinin “Ben şu fakihlerin kitaplarında zikredilen ve Utbi kıssası gibi rivayetlerde nakledilen şefaat talebine büyük şirk diyorum, İbn Teymiye ve İbn Kayyım ise buna küçük şirk demiştir, diğer bazı alimler de müstehabb demişler fakat bu görüş hatalıdır, biz katılmıyoruz” tarzında bir açıklamasına raslanılamaz. İddiacıların getirmesi gereken böyle açık bir nakildir. Umum sözleri naklederek bir yere varılamaz.

Alıntı yapılan:  Heytemi
Halbuki İmam Muhammed b. Abdulvahhab daha öncede açıkladığım gibi İbn Hacer el-Heytemi�yi şefaat istemeyi müstehap demesine rağmen tekfir etmedi ve onun kitaplarını okuyup, okutturduğu söyledi. İşte hocamızda Abdulvahhab�ı müdafaa etmek için � Onların şirk dediği şefaat, kendi zamanlarında şefaat türüdür� demiştir.

Öncelikle Heytemi ile alakalı söz Muhammed bin Abdulvehhab’a değil, oğlu Şeyh Abdullah’a aittir. Abdullah bin Muhammed, bu sözleri Mekke’nin fethedildiği gün yaptığı hitabede sarfetmiştir. Bu risale, Necd alimlerinin fetvalarını ihtiva eden ed-Durar’us Seniyye adlı derlemenin 1.cild 222-242. Sahifeleri arasında yer almaktadır. Sözkonusu risalenin başlığı şu şekildedir:

(رسالة الشيخ عبد الله آل الشيخ عندما دخلوا مكة، وبيان ما يطلبون من الناس ويقاتلونهم عليه)

“Şeyh Abdullah Al’uş Şeyh’in Mekke’ye girdikleri zamanki risalesi ve insanlardan ne taleb ettikleri ve de ne üzere savaştıklarına dair beyanı”

Bu başlık altındaki risale şöyle başlamaktadır:


وقال أيضاً : الشيخ عبد الله بن الشيخ محمد بن عبد الوهاب، رحمهما الله تعالى

Şeyh Abdullah ibni Muhammed ibni Abdu’l-Vehhab (ra.h) şöyle dedi:

بسم الله الرحمن الرحيم
 الحمد لله رب العالمين، والصلاة والسلام على نبينا محمد الأمين، وعلى آله وصحبه والتابعين، وبعد : فإنا معاشر غزو الموحدين، لما منَّ الله علينا – وله الحمد – بدخول مكة المشرفة نصف النهار، يوم السبت، في ثامن شهر محرم الحرام، سنة 1218 هـ، بعد أن طلب أشراف مكة، وعلماؤها وكافة العامة من أمير الغزو " سعود " الأمان ؛ وقد كانوا تواطؤوا مع أمراء الحجيج، وأمير مكة على قتاله، أو الإقامة في الحرام، ليصدوه عن البيت ؛ فلما زحفت أجناد الموحدين ؛ ألقى الله الرعب في قلوبهم، فتفرقوا شذر مذر، كل واحد يعد الإياب غنيمة


Hamd alemlerin rabbi Allah’adır, salat ve selam sadık peygamberimiz Muhammed’e, aline, ashabına ve tabiin üzerine olsun. Emma ba’d:
 
Biz muvahhidlerin gazve birliği olarak, Allah’ın -ki bütün hamd O’nadır- bizi nimetlendirdiği hicri 1218 yılının Muharrem ayının sekizinci günü olan Cumartesi günü öğlen vaktinde Mekke-i Müşerrefe’ye giriş yaptığımızda; Mekke yöneticileri ve uleması ile ahalisinin gazve emiri Suud’dan eman (barış anlaşması) istemelerinden sonra; Hacıların liderleri ve Mekke emiri ile (Emir Suud ve beraberindeki muvahhidlerin) Kabe’den engellenmesi için onlara karşı savaşma yahut da Harem’de direnmek için önceden anlaşmalarından sonra, muvahhidlerin askeri birlikleri onların üzerine yürüdüğünde, Allah onların kalbine korku düşürdü ki; onlar kargaşa içerisinde perişan oldular ve onlardan her biri en iyi çözüm olarak (kaçarak) geriye çekilmeyi (ve teslim olmayı) buldular.”

Görüldüğü gibi risalenin yazılış tarihi hicri 1218 yılındadır. Bu ise Muhammed bin Abdulvehhab’ın vefatından 12 sene sonradır. Zira şeyh h. 1206 senesinde vefat etmiştir ve Mekke’nin muvahhidler tarafından fethedilmesi gibi büyük hadiseler onun vefatından sonra cereyan etmiştir. Şefaat ve de Heytemi ile alakalı sözler bu risalede geçmektedir.

Burada Şeyh Abdullah, şefaat konusunda yöneltilen şu soruya cevap vermektedir:

“İnsanları, haktan ve ona tabi olmaktan uzak tutmak için korkutmaya çalışan bir kimse şöyle derse: Siz; "Ey Allah’ın Rasulü! Senden şefaat taleb ediyorum!" diyen bir kimseyi, mutlak biçimde kanı dökülmesi mübah olan bir müşrik ilan ediyorsunuz  bu ise ümmetin çoğunluğunun özellikle de haleften olanların küfre düşmesini gerektirir çünkü (haleften olan kimselerin) tabi oldukları alimler bunun mendub olduğunu söylemekteler ve bunun aksini söyleyenleri de eleştirmektedirler. Derim ki; Bu, bunu gerektirmez şöyle ki, bilindiği üzere: "Lazımu'l-mezheb leyse bi mezheb (mezhebin gerektirdiği, bizzat mezhep değildir)".

Bu meselenin devamında da şöyle demektedir:

“Bizler de bunun gibi; dini doğru olan, salih oluşu, ilmi, takvası ve zühdü herkesce bilinen, hayatı övgüye değer olan ve samimi çabalarını ümmete faydalı ilimler öğretmeye yada bu konularda yazmaya adayan hiç kimseyi bu yada şu konuda hataya düşmüş olsa dahi tekfir etmiyoruz. Örneğin İbni Hacer el-Heytemi ki onun ed-Durr el-Munazzam isimli eserinde ne söylediği tarafımızca bilinmektedir, yine de bu, onun büyük ilmini eksiltmez bu sebeple onun Şerh el-Erbain ve ez-Zevacir vb. kitaplarına büyük önem vermekteyiz ve o Müslüman alimlerinden biri olduğu için kitaplarında naklettiklerine itimat ediyoruz.“   

İşte bütün bunlar Ziyaeddin el Kudsi’nin yıllardır diline doladığı bu sözü kendi kaynağından araştırıp tahkik etmediğini ortaya koymaktadır. Onun diğer meseleler hakkında yaptığı da bu şekilde kulaktan dolma bilgiler üzerinde yorum yapmaktan ibarettir. Bir meseleyi zahmet edip kaynağından araştırmayan bir kimsenin sözkonusu mesele hakkında görüş beyan etme yetkisi yoktur.

Alıntı yapılan:  Heytemi
“Muhammed b. Abdulvahhab�ın hatası ise kendisine İbn Hacer el-Heytemi�nin durumu sorulduğunda meseleyi güzel bir şekilde anlatmamasıdır. Gerçekten çok güzel bir şekilde anlatmış olsa idi Necd alimleri bu hataya düşmezlerdi.”

Evvela yukarda isbatladığımız gibi bu söz Şeyh Muhammed’e değil, oğlu Abdullah’a aittir. Şeyh Abdullah sözünün açıklamasında şöyle demektedir:

“Bizden önce ölmüş olanlar için, onlar bir ümmetdi gelip geçti deriz. Biz, hak davamızın kendisine ulaştığı ve yolun kendisi için netleştirildiği, hüccetin ikame edildiği (buna rağmen) kibir ve inat ile devam eden kimseden başkasını tekfir etmiyoruz. Bugün bizim kendileriyle savaştığımız kimselerin çoğunluğu Allah’a ortaklar koşmakta direten, dinin farzlarını eda etmeyi reddeden ve açıktan büyük günah ve yasaklanmış amellerde bulunanlardır. (Bu) çoğunluğun dışında kalanlarla ise ancak onların bu kimselere destek olmaları, onları benimsemeleri, onların sayılarını arttırmaları ve bize karşı savaşta onların yanında yer almaları sebebiyle savaşmaktayız. Bu durumda böyle kimseler de kendilerine karşı savaşılma gerekçesini üzerlerinde bulundurmuş olurlar. Biz, bizden önce yaşayıp da hataya düşmüş ancak masum (hata işlemekten korunmuş) olmadıkları gerekçesiyle mazeretli kabul edilmiş kimseleri mazeretli kabul etmekteyiz.”

Abdullah Al’uş Şeyh, şefaat meselesinde umumi tekfire gitmemelerinin sebebi olarak bu hususta hüccetin ikame edilmemesini göstermektedir.  Hüccet ikamesinin ise kapalı (hafi) meselelerde gerektiği, zahir (açık) meselelerde ise gerekmediği bellidir. Rasulullah’ın kabri başında şefaat taleb eden kişinin durumunda bir kapalılık olduğu da aşikardır. Zira bu kimsenin durumu gaibten seslenerek bir mahluka dua eden kimsenin durumu kadar açık değildir. Ancak ne zaman ki bu şahsa inkar edenin kafir olacağı nebevi hüccet ikame edilir ve bu kişinin ancak ölüye ibadet manasında yönelip, dua etmekten başka bir iş yapmadığı ortaya çıkar işte o zaman bu kimse cehaletine bakmaksızın tekfir edilir. Necd alimleri, başka birçok yerde Allahtan başkasına ibadet ettiği açıkça ortaya çıkmış olan kimsenin cehaletine bakmaksızın tekfir edileceğini beyan etmişlerdir. Esasen bu, Necd alimlerinin ötesinde bütün ümmet arasında icma ile sabit bir husustur.

Cehaletin yaygın olduğu devrimizde bu cehaletten ötürü insanların alimlerin ıstılahlarını ve kullandıkları kavramları anlamamaları ve bu sebebten dolayı fitneye düşmeleri alimlerin suçu değildir. Ziyaeddin el Kudsi veya bir başkasının bu sözleri anlamaması sözlerde hakikaten müşkilat olduğu manasına gelmez. Sapmak isteyen insan, değil alimlerin sözü ile bizzat Kur’an ayetleri vasıtası ile dahi sapabilir. Allahu Teala şöyle buyurmaktadır:

“Allah sivrisineği ve onun üstününü misal olarak vermekten çekinmez. İnananlar bunun Rablerinden bir gerçek olduğunu bilirler. İnkar edenler ise "Allah bu misalle neyi murad etti?" derler, O, bu misalle birçoğunu saptırır, birçoğunu da yola getirir. Onunla saptırdığı yalnız fasıklardır” (Bakara: 26)

“Sana Kitab'ı indiren O'dur. Onun (Kur'an'ın) bazı âyetleri muhkemdir ki, bunlar Kitab'ın esasıdır. Diğerleri de müteşâbihtir. Kalplerinde eğrilik olanlar, fitne çıkarmak ve onu tevil etmek için ondaki müteşâbih âyetlerin peşine düşerler. Halbuki Onun tevilini ancak Allah bilir. İlimde yüksek pâyeye erişenler ise: Ona inandık; hepsi Rabbimiz tarafındandır, derler. (Bu inceliği) ancak aklıselim sahipleri düşünüp anlar.” (Ali İmran: 7)


Muhammed bin Abdulvehhab’ın mücmel sözlerinden dolayı kendisinden sonraki Necd alimlerinin ifrata giderek şirk olmayan şeylere şirk dediği iddiası ise isbatı olmayan bir iftira ve yalandan ibarettir. Bunu iddia eden kişi hem alimleri ta’n edip değerlerini düşürmekte hem de Muhammed bin Abdulvehhab’tan bizzat ders almış olan bu alimlerin anlamadığı incelikleri kendisinin anladığını iddia ederek kendi mertebesini yüceltmeye çalışmaktadır. Fakat bu kimseler akıl sahipleri nezdinde kendilerini iyice rezil etmekten başka hiçbir şey elde edememektedirler. Çünkü Şeyh’in öğrencilerinin onun sözlerini anlamadıkları, onlardan asırlar sonra gelen cahiliye düzeninde yetişmiş, yediği haram, içtiği haram ilimden mahrum bazı kimselerin Şeyh’in mücmel sözlerini açıklığa kavuşturduğu iddiasına aklı ve dini olan hiç kimse itibar etmez. Günümüzde Şeyh Muhammed bin Abdulvehhab’a açıkça dil uzatamayan bazı tipler, Necd alimlerinin Şeyh’in sözlerini yanlış anladığı iddiasını sık sık dillendirmektedirler. Halbuki Şeyh Muhammed’in sözleriyle onun talebelerinin sözlerinin birbirinden farkı yoktur. Bunların hepsi aynı kaynaktan beslendiği halde nasıl aralarında fark olsun? Keza Şeyh Muhammed, İbn teymiyye ve İbn Kayyım’dan beslendiği halde ve de şefaat konusunda onların sözlerini naklettiği halde nasıl olur da onlardan farklı bir görüş beyan eder?

Necd alimlerinin İbn Teymiye ve İbn Kayyımın küçük şirk dediği bazı amellere büyük şirk dedikleri ve bu alimlerin tekfir etmedikleri şeylerden ötürü insanları tekfir ettiği iddiası Şeyh Muhammed bin Abdulvvehab’ın zamanından beri bazı şirk davetçileri tarafından dillendirilmektedir. Şeyh Muhammed “Mufid’ul Mustefid” adlı kitabında İbn Kayyım’ın yukarda naklettiğimiz ve İrtidad ve Mürtedin Hükmü kitabında da nakledilen sözünden yola çıkarak onun ölülerden şefaat talebi, yardım isteme gibi amellerde bulunmaya küçük şirk dediğini iddia edenleri reddetmiştir. Keza Davud bin Cercis İbn Kayyımın sözkonusu ifadelerini küçük şirkle alakalı bölümde zikretmesine dayanarak bu amellerin küçük şirk olduğunu iddia etmiş fakat bu iddiası alimler tarafından bizzat İbn Kayyımın sözlerinin başı ve sonu delil gösterilerek çürütülmüştür. Şeyh Abdullatif'in Davud el-Iraki'ye yazdığı Minhac'ut Tesis adlı reddiyeye müracaat edilebilir. Tevhid davetine karşı reddiyeler yapan kabirperest tasavvufçular tarafından ortaya atılan bu iddia ne yazık ki günümüzde kendisini tevhid davetine nisbet eden kimseler tarafından dahi kabul görmeye başlamıştır. Bu insanların Tevhid davetçisi alimler hakkındaki şüpheleri,   aslında bizzat tevhid akidesi hakkındaki şüphelerinden kaynaklanmaktadır. Zira tevhide davet eden alimler böyle ne dediğini bilmeyen kimselerse bu alimlerin bütün ilmi ehliyetleri ve davet ettikleri akideleri zan altına girmez mi? Böyle bir iddiadan Allaha sığınırız. Vallahul mustean.


 

Related Topics

  Konu / Başlatan Yanıt Son İleti
0 Yanıt
3015 Gösterim
Son İleti 10.06.2015, 23:25
Gönderen: Nuhun Gemisine Davet
7 Yanıt
5944 Gösterim
Son İleti 22.03.2018, 00:24
Gönderen: huseyn
0 Yanıt
2508 Gösterim
Son İleti 16.10.2018, 03:21
Gönderen: huseyn
0 Yanıt
1393 Gösterim
Son İleti 07.11.2020, 03:20
Gönderen: huseyn
0 Yanıt
621 Gösterim
Son İleti 23.03.2022, 22:34
Gönderen: Izhâr'ud Dîn