Darultawhid

Gönderen Konu: BİD'AT EHLİ TEKFİR OLUNUR MU ?  (Okunma sayısı 5692 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimiçi Uhey

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1242
  • Değerlendirme Puanı: +14/-0
BİD'AT EHLİ TEKFİR OLUNUR MU ?
« : 04.08.2015, 02:19 »
Yetmişüç Fırka ve Ehli Sünnet ve’l Cemaat
Şeyh’ul İslam İbni Teymiyye, Mecma’ul Feteva, 3/345-358, tercüme 3/295-307

بسم الله الرحمن الرحيم

Şeyh’ul İslam Ahmed ibni Teymiye'ye -Allah ruhunu mukaddes kılsın-; (Rasulullah) sallallahu aleyhi ve sellemin:

تفترق أمتي ثلاث وسبعين فرقة

"Ümmetim yetmişüç fırkaya ayrılacak" sözü soruldu ve dendi ki: Bu fırkalar hangileridir? Her bir fırkanın temel akideleri nelerdir?

(Şeyh’ul İslam İbni Teymiyye) şöyle cevapladı:

Elhamdulillah (Hamd, Allah'a mahsustur)!..

Bu hadis Sahih olup Sünenler ve Müsnedler’de; örneğin Ebu Davud, Tirmizi, Nesai ve diğerlerinin Sünenleri gibi, meşhurdur. (Hadisin) tamamı şöyledir:


"‏افترقت اليهود على إحدى وسبعين فرقة، كلها في النار إلا واحدة، وافترقت النصارى على اثنتين وسبعين فرقة كلها في النار إلا واحدة، وستفترق هذه الأمة على ثلاث وسبعين فرقة، كلها في النار إلا واحدة‏"

"Yahudiler, yetmişbir fırkaya ayrıldılar. Bu yetmişbir fırkadan sadece birisi hariç diğerlerinin tamamı Cehennem'dedir. Hıristiyanlar ise, yetmişiki fırkaya bölündüler. Bunların da sadece biri müstesna diğerlerinin hepsi ateştedir. Bu ümmet de, yetmişüç fırkaya ayrılacak. Bu yetmişüç fırkadan, sadece birisi dışında diğerleri tamamen cehennemliktir." (Ebu Davud; Tirmizi; İbni Mace; Darimi; Ahmed, Müsned)   

Diğer bir rivayette:


‏على ثلاث وسبعين ملة‏‏

"Bu ümmet, yetmişüç millete ayrılacak" buyurulmuştur. (Tirmizi; Ahmed, Müsned)

Bir başka varyantta ise şunlar nakledilir:


قالوا‏:‏ يا رسول الله، من الفرقة الناجية‏؟‏ قال‏:‏ ‏"‏من كان على مثل ما أنا عليه اليوم وأصحابي‏"‏‏

"Sordular: Ya Rasulullah, bu Fırkay-ı Naciye kimlerdir?' Cevaben: 'Bugün benim ve ashabımın bulunduğu yol üzere olanlardır' buyurdular".

(Hakim, Müstedrek; Acurri, eş-Şeria; Lailaki, Şerh Usul İ'tikad Ehl’us Sünne ve’l Cema'a; İbni Batta, el-İbane ala Usul’us Sünne ve’l Diyane)

Diğer varyantta bu cevap şöyledir:


قال‏:‏ ‏‏هي الجماعة، يد الله على الجماعة‏

(Rasulullah) dedi ki: "Fırkay-ı Naciye, cemaattir. Allah'ın eli, cemaat üzerinedir." (Ebu Davud; Tirmizi; İbni Mace; Darimi; Ahmed)

Bundan dolayı Fırkay-ı Naciye, "Ehl-i Sünnet ve'l Cemaat" olarak vasıflandırılmıştır ki, onlar Cumhur’ul Ekber ve Sevad’ul Azam’dır.

Kalan fırkalar ise, şazz görüş, tefrika ve bid'at ve heva sahibi kimseler olup bu fırka mensuplarının adedi, Fırkay-ı Naciye'ye denk olmak bir tarafa, onun toplamına bile yaklaşamaz. Bu sapık fırkalardan her birinin mevcudu, son derece azdır. Bu Fırka-i Dalle'nin (sapık fırkaların) şiarı, Kur'an'a, Sünnet'e ve İcma’ya muhalefet edip bunlardan uzaklaşmaktır. Kitab, Sünnet ve İcma’ya tabi olan kimse Ehl-i Sünnet ve'l Cemaat'tandır.

Bu (sapık) fırkaların tayin ve tespiti mes'elesine gelince; alimlerimiz bunlar hakkında, birtakım eserler yazmışlar ve makalat (görüşler ve mezheblerle ilgili) kitablarında bunlardan bahsetmişlerdir. Ancak vasfedilen bir fırkanın -…- (orijinal nüshada burada silik kalmış bir kelime vardır), dalalette olan yetmişiki fırkadan birisi olduğuna kesinlikle karar verip bunu beyan edebilmek için mutlaka delillere sahip olmak gerekir. Çünkü Allah (Te’ala) umumen (genel olarak), bir konuda bilgi sahibi olmaksızın ileri-geri söz etmeyi, hususen de (özel olarak da, bu tip meselelerde) bilgisi bulunmaksızın konuşmayı haram kılmıştır. (Allah) Te’ala, şöyle buyurur:


قُلْ إِنَّمَا حَرَّمَ رَبِّيَ الْفَوَاحِشَ مَا ظَهَرَ مِنْهَا وَمَا بَطَنَ وَالإِثْمَ وَالْبَغْيَ بِغَيْرِ الْحَقِّ وَأَن تُشْرِكُواْ بِاللّهِ مَا لَمْ يُنَزِّلْ بِهِ سُلْطَانًا وَأَن تَقُولُواْ عَلَى اللّهِ مَا لاَ تَعْلَمُونَ

"De ki: 'Rabbim, ancak kötülükleri, gerek açığını, gerek gizlisini, günahı ve haksız yere saldırmayı; hakkında hiçbir delil indirmediği bir şeyi Allah'a ortak koşmayı ve Allah hakkında bilmediğiniz şeyler söylemenizi haram etmiştir." (el-A'raf 7/33) (Allah) Te’ala şöyle de buyurmaktadır:

َا أَيُّهَا النَّاسُ كُلُواْ مِمَّا فِي الأَرْضِ حَلاَلًا طَيِّبًا وَلاَ تَتَّبِعُواْ خُطُوَاتِ الشَّيْطَانِ إِنَّهُ لَكُمْ عَدُوٌّ مُّبِينٌ إِنَّمَا يَأْمُرُكُمْ بِالسُّوءِ وَالْفَحْشَاء وَأَن تَقُولُواْ عَلَى اللّهِ مَا لاَ تَعْلَمُونَ

"Ey insanlar, yeryüzünde bulunan helal ve temiz şeylerden yeyin, şeytanın adımlarını izlemeyin; çünkü o, sizin apaçık düşmanınızdır. O size daima kötülük ve çirkin iş (yapmanızı), Allah hakkında bilmediğiniz şeyler söylemenizi emreder." (el-Bakara 2/168-169) (Allah) Te’ala şöyle de buyurmaktadır:

وَلاَ تَقْفُ مَا لَيْسَ لَكَ بِهِ عِلْمٌ إِنَّ السَّمْعَ وَالْبَصَرَ وَالْفُؤَادَ كُلُّ أُولئِكَ كَانَ عَنْهُ مَسْؤُولًا

"Bilmediğin bir şeyin ardına düşme." (el-isra 17/36)   

Öte taraftan insanlardan pek çoğu, bu fırkalardan zan ve heva hükümlerine göre bahsetmekte ve kendisine dost edindiği bu fırkalardan bir grubu ve onun reisinin müntesiplerini Ehl-i Sünnet ve'l Cema’atten saymakta; bunlara muhalif olanları bid'at ehli kabul etmektedir, işte bu da apaçık bir sapıklıktır. Çünkü hak ve sünnet ehlinin önderi, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellemdir (ki Allah onun hakkında şöyle buyurmaktadır):


لا ينطق عن الهوى، إن هو إلا وحي يوحى

O, hevadan konuşmaz; O'nun söylediği sözler, kendisine vahyedilen vahiyden başka bir şey değildir. (en-Necm 53/3)

Ki onun (sallallahu aleyhi ve sellem) haber verdiği bütün hususların şüphesiz tasdik edilmesi, verdiği bütün emirlerde mutlaka itaat olunması Vacib’dir. Bu mertebe, onun dışında hiçbir Eimme (imamlar) için söz konusu olamaz. Aksine insanlardan her bir şahsın sözü alınırda, terkedilir de... Ancak Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem bunun dışındadır.

Artık kim, Rasulullah dışında herhangi bir şahsı sevenleri ve ona muvafakat edenleri Ehl-i Sünnet ve'l Cema’attan kabul ederken, ona muhalefette bulunanları Ehl-i Bid'at ve'l Firkat sayarsa -ki bu duruma, dini hususlarda kelamdaki ve diğer dallardaki imamların etbaından bazı grublarda rastlanmaktadır-, kendisi bid'at, dalalet ve tefrika ehlinden olur. Böylelikle ortaya çıkmaktadır ki;

İnsanlar içinde Fırkay-ı Naciye'den olmaya en ziyade hak sahibi olanlar Ehl’ul Hadis ve’s Sünnet’tir.

Ki onların, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem dışında, kendisine bağlandıkları hiçbir önderleri yoktur; onlar, (Rasulullah’ın) sözlerini ve hallerini insanların en iyi bilenleri, ona isnat edilen sözlerden hangilerinin Sahih, hangilerinin yakıştırma olduğunu birbirinden en güzel ayıranları ve bu hususlarda Fekahet (yüksek anlayış ve kavrayış) sahibi imamlarıdır.

Onlar, Ehli Marife; (Rasulullah'ın) sözleri ve davranışlarının manalarını en iyi bilir ve ona tabi olur, tasdik eder, amel eder, (bu inanca) vela gösterenleri sever ve muvalat gösterir, düşmanlık gösterenlere düşmanlık ederler.

Onlar, mücmel ve müphem olan sözleri ve görüşleri, Rasulullah'ın getirdiği Kitab ve Hikmet’e (Sünnet'e) arzederler. Eğer bir söz (görüş), o (sallallabhu aleyhi ve sellem)'in getirdiği esaslar içinde mevcut değilse onu asla Usul’ud Din’den (dinin temel konularından) saymaz ve sözlerinin hülasası, kılmazlar. Bilakis kendisiyle Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in gönderildiği Kitab ve Sünnet'i, itikad ve itimat ettikleri asıl kabul ederler.

İnsanların ihtilaf ettikleri, (ilahi) sıfatlar, kader, vaid, esma (isimler), emr-i bi'l-ma'ruf ve nehy-i ani'l-münker gibi mes'eleleri Allah ve Rasulü’ne arzederler. Ehli Tefrika ve İhtilaf’ın ihtilaf ettikleri mücmel lafızları tefsir eder; bunların manalarından Kitab ve Sünnet'e uygun olanları kabul edip, Kitab ve Sünnet'e aykırı olanları red ve iptal ederler.

Asla zanna ve nefislerin arzuladığı hevaya uymazlar. Çünkü zanna tabi olmak cehalet, Allah'tan bir hidayet olmaksızın nefsin hevasının peşine takılmak da zulümdür. Cehalet ve zulüm, şerrin bir araya gelmesi demektir. Allah Teala buyurur:


وَحَمَلَهَا الْإِنسَانُ إِنَّهُ كَانَ ظَلُومًا جَهُولًا

"(Biz emaneti, göklere, yere ve dağlara sunduk; onu yüklenmekten kaçındılar) onu insan yüklendi; (bununla beraber onun hakkını tam yerine getirmedi.) Çünkü o, çok zalim, çok cahildir..." (el-Ahzab 33/72) Sure’nin sonuna (el-Ahzab 33/73) kadar.

(Allah) Subhanehu ve Te’ala bu ayetin devamında tevbeyi zikreder, Allah tevbeyi dilediğinden kabul eder. Zira her insanda mutlaka cehalet ve zulmün bulunur. Mü'min kul için daima, bilmediği bir hakk ortaya çıkar ve bu kul zulüm içinde bulunduğu bir amelden böylece rücu eder. (Bknz: el-Ahzab 33/73)

İnsanoğlunun en hafif zulmü, kendine olan zulmüdür. (Allah) Te’ala şöyle buyurur:


اللّهُ وَلِيُّ الَّذِينَ آمَنُواْ يُخْرِجُهُم مِّنَ الظُّلُمَاتِ إِلَى النُّوُرِ

Allah iman edenlerin velisidir. Onları karanlıklardan nura ulaştırır. (el-Bakara 2/257)

(Allah) Te’ala yine şöyle buyurur:


هُوَ الَّذِي يُنَزِّلُ عَلَى عَبْدِهِ آيَاتٍ بَيِّنَاتٍ لِيُخْرِجَكُم مِّنَ الظُّلُمَاتِ إِلَى النُّورِ

"Sizi karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için kuluna açık açık ayetler indiren O'dur." (el-Hadid 57/9),

(Allah) Te’ala yine şöyle buyurur:


الَر كِتَابٌ أَنزَلْنَاهُ إِلَيْكَ لِتُخْرِجَ النَّاسَ مِنَ الظُّلُمَاتِ إِلَى النُّورِ

"Elif. Lam. Ra. (Bu) bir Kitab'dır ki, Rablerinin izniyle insanları karanlıklardan aydınlığa çıkarman için O'nu sana indirdi." (İbrahim 14/1)

Burada şunu da bilmek gerekir ki, Usul'ud Din ve Kelam’da şahsiyetlere bağlı zümreler, derece derecedirler. Bunlar arasında önemli usul meselelerinde Sünnet'e muhalefet etmiş olanlar vardır, sadece dakik (ince) birtakım mes'elelerde Sünnet'e muhalif olmuş olanlar vardır. Bir de Sünnet'i kendisinden daha ziyade terk etmiş olanları reddetmiş olanlar vardır ki, bunlar reddettikleri batıl ve söyledikleri hak hususlarda övülürler; fakat bunlar diğer taraftan birtakım hak unsurları red ve inkar, batıl hususları da kabul ve ifade etmek suretiyle bu redlerinde adalet ölçülerini aşmış; büyük bir bid'ati, ondan biraz daha hafif bir bid'atle, bir batılı, ondan biraz daha hafif bir batılla reddetmişlerdir. İşte bu durum, (Ehl-i) Sünnet ve'l Cemaat'a mensup kelamcıların birçoğunda görülmektedir.

Böyleleri, ortaya koydukları bid'atı, müslümanların cemaatını parçalayan ve ona göre dost edinip, ona göre düşman bildikleri bir görüş haline getirmedikleri takdirde bu, bir hata kabilindendir ve Allah Subhanehu ve Teala, böyle durumlarda mü'minlerin bunun gibi hatalarını bağışlar.

Bu durum, ümmetin selefi ve imamlarından birçoğunun düştüğü durumdur. Onların, bir ictihad neticesinde ileri sürdükleri birtakım görüşleri vardır ve bunlar, Kitab ve Sünnet'e muhaliftir. Ama kendilerine muvafakat edenleri dost bilen, muhalif kalanlara düşmanlık besleyenlerle, müslüman cemaatın arasına tefrika sokan, ictihad ve görüşe dayalı mes'elelerde kendisiyle uyuşanları değil de, muhalif kalanları kafirlik ve fasıklıkla itham eden, yine muvafıklarıyla değil de muhalifleriyle savaşmayı dahi helal sayanların durumu farklıdır, işte bunlar, tefrika ve ihtilaf ehlidir.

Bundan dolayıdır ki, müslümanlar içinde cemaatından ayrılıp uzaklaşan ilk bid'at ehli, Hak'tan uzaklaşan Hariciler olmuştur. Hariciler hakkında Nebi sallallahu aleyhi ve sellemden on vecihle sahih hadis varid olmuştur ki, bunları İmam Müslim, "Sahih"inde tahric etmiştir. İmam Buhari de birden fazla vechi tahric etmiştir.

Nebi sallallahu aleyhi ve sellemin ashabı, Emir'ul Mü'minin Ali bin Ebi Talib (radiyalalhu anh)'ın yanında bu Haricilerle çarpışmış, onlar arasında, Cemel ve Sıffin Günü ortaya çıkan fitnede çarpışma konusunda düştükleri ihtilaf, Haricilerle çarpışma konusunda asla çıkmamıştı.

(Ashab) Cemel ve Sıffin Günü'nde çarpışma konusunda üç gruba ayrılmıştı: Bir grub, onun (Ali ibni Ebi Talib’in) yanında savaşmış; bir grup diğerlerinin yanında (Aliş ibni Ebi Talib’in karşısında) savaşmış ve bir başka grub ise savaştan el çekip bir kenarda oturmuşlardı ki, aslında bu durumun tercih edilmesi gerektiğine dair naslar varid olmuştur.

Hariciler, müslümanların cemaatından ayrılıp onları kafir kabul ederek onlarla çarpışmayı helal sayınca; Sünnet’te bunun olacağı bildirilmiştir. Mesela Nebi sallallahu aleyhi ve sellem şöyle demiştir:


يحقر أحدكم صلاته مع صلاتهم، وصيامه مع صيامهم، وقراءته مع قراءتهم يقرؤون القرآن لا يجاوز حناجرهم، يمرقون من الإسلام كما يمرق السهم من الرمية، أينما لقيتموهم فاقتلوهم، فإن في قتلهم أجرًا عند الله لمن قتلهم يوم القيامة

"Sizden biriniz, onların namazı yanında kendi namazını, onların orucu yanında kendi orucunu ve onların kıraati yanında kendi kıraatini küçük görür, önemsiz sayar. Onlar Kur'an'ı okurlar, ama gırtlaklarından öteye geçmez. Bunlar okun, avı delip sür'atle geçip gittiği gibi İslam'dan sür'atle uzaklaşırlar. Nerede karşılaşırsanız bunları öldürünüz! Çünkü bunların öldürülmesinde Kıyamet Günü Allah nezdinde, bunları öldüren kimse için ecir ve mükafat vardır." (Buhari; Müslim; İbni Mace; Ahmed, Müsned)

İlk Harici, Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) döneminde çıkmıştı. Nebi sallallahu alşeyhi ve sellemin (Huneyn Gazvesi'nde elde edilen ganimetleri) taksimini görünce:
يامحمد، اعدل؛ فإنك لم تعدل "Muhammedi Adaletli davran; adil taksimat yapmadın!" deme küstahlığında bulunmuş, buna karşılık nebi sallallahu aleyhi ve sellem: لقد خبت وخسرت إن لم أعدل "Eğer ben adil davranmamışsam ziyan ve hüsrana uğramışım demektir" buyurmuşlardı. Durumu gören Ashab’dan bazıları: دعني يا رسول الله أضرب عنق هذا المنافق "Ya Rasulullah, izin ver de şu münafığın boynunun vurayım" demiş; (Rasulullah) ise şöyle buyurmuştur:

‏إنه يخرج من ضئضئ هذا أقوام يحقر أحدكم صلاته مع صلاتهم، وصيامه مع صيامهم، وقراءته مع قراءتهم

"Bunun soyundan öyle kimseler çıkacak ki, sizden biriniz bunların namazı yanında kendi namazınızı, bunların orucu yanında kendi orucunu ve bunların kıraatı karşısında kendi kıraatinizi küçük ve önemsiz görecek..."

Görüldüğü gibi bid'atlerin kaynağı zan ve hevaya göre Sünnet'e ta'n etmektir. Nitekim İblis de, re'yi ve hevasına göre (Allah’ın) emrine ta'n etmişti.

Helakte olan fırkaların tayini mes'elesine gelince; öncelikle, bu fırkaların dalalette sayılmaları konusundaki açıklamaları bize ulaşanlar, Yusuf bin Esbat ve Abdullah ibn’ul Mübarek’dir. Her ikisi de, Müslümanların büyük imamlarından iki imamdır ve şöyle demişlerdir:


أصول البدع أربعة‏:‏ الروافض، والخوارج، والقدرية، والمرجئة

"Asl’ul Bid’at (Bid'atın temelleri) dörttür: Rafıziler, Hariciler, Kaderiyye ve Mürcie."

Bunun üzerine İbn’ul Mübarek'e soruldu: "Peki ya Cehmiyye?" Cevaben şöyle dedi:
ليسوا من أمة محمد Onlar Ümmet-i Muhammed'den değildir. Abdullah ibn’ul Mübarek şöyle derdi:

إنا لنحكي كلام اليهود والنصارى، ولا نستطيع أن نحكي كلام الجهمية‏.‏

"Biz, yahudilerin ve hristiyanların sözlerini naklederiz; ama Cehmiyye'nin sözlerini nakletmeyiz."

Onun bu sözüne tabi olmuş; (İmam) Ahmed'in ashabından Ulemadan bir taifenin ve başkalarının dediğidir. Şöyle demişlerdir:


إن الجهمية كفار فلا يدخلون في الاثنتين والسبعين فرقة، كما لا يدخل فيهم المنافقون الذين يبطنون الكفر ويظهرون الإسلام، وهم الزنادقة‏.‏

"Cehmiyye (mensupları) kafirdir; yetmişiki fırka içerisine, aynen küfürlerini gizleyip müslüman olduklarını söyleyen münafıkların dahil olmadığı gibi, giremezler; onlar zındıktırlar."

İmam Ahmed'in ashabından bazıları ve başkaları: Aksine, Cehmiyye yetmişiki fırkaya dahildir demiş, böylelikle (onların sınıflandsırmasına göre) Usul’ul Bid’at beş olmuştur.

Bunlara göre göre (bid'atçı beş ana grubtan) her biri (kendi içinde) oniki fırkadan oluşmaktadır. İlk görüş sahiplerine göre ise (bid'atçı dört ana grubtan) her biri kendi içinde onsekiz fırkaya ayrılmaktadır.


فمن أخرج الجهمية منهم لم يكفرهم؛ فإنه لا يكفر سائر أهل البدع، بل يجعلهم من أهل الوعيد بمنزلة الفساق والعصاة، ويجعل قوله‏:‏

Bu farklı bakış açısı ve grublandırma, diğer bir esasa dayanmaktadır ki bu; bid'at ehlinin tekfiridir. Cehmiyye'yi (kafir olduklarından dolayı) onların (yetmişiki bid'at ehli fırkaların) dışında kabul eden kimseler, bu fırkaları kafir saymamışlardır. Çünkü bu kimseler, Cehmiyye dışındaki diğer bid'at ehlini kafir saymamakta; ama onları fasıklar ve asiler menzilesinde, vaid ehli kabul etmekte; (Rasulullah’ın) هم في النار "Onlar, ateşte (Cehennem’de)dir" sözünü, diğer günahlarda olduğu gibi örneğin yetim malını yemek ve benzeri hakkında varid sözler gibi değerlendirmektedirler. (Allah) Te’ala şöyle buyurmaktadır:

إِنَّ الَّذِينَ يَأْكُلُونَ أَمْوَالَ الْيَتَامَى ظُلْمًا إِنَّمَا يَأْكُلُونَ فِي بُطُونِهِمْ نَارًا وَسَيَصْلَوْنَ سَعِيرًا

"Zulüm ile yetimlerin mallarını yiyenler, karınlarına sadece ateş doldurmaktadırlar ve çılgın bir ateşe gireceklerdir." (en-Nisa 4/10)

Cehmiyye'yi bu fırkalardan kabul edenler ise, iki görüşe ayrılırlar: (Bir grub; onları Tekfir etmemektedir); bir grub ise onların tamamını kafir kabul etmektedir ki, bu; imamlara ve kelamcılara müntesib bazı kimselerin görüşüdür.

Selef ve imamlar ise; "Tafdil" (Ali radiyallahu anhın Raşid Halifeler’in en faziletlisi olduğu inancı) görüşüne sahip bulunan (Mürcie) ve (Şia) ve benzerlerinin tekfir edilmemesi konusunda herhangi bir ihtilafta bulunmamışlardır. (İmam) Ahmed'den gelen rivayetler de onları tekfir etmediğinde birleşmiştir. Gerçi ona (İmam Ahmed’e) veya onun mezhebine aykırı olarak, onun ashabı arasında -gerek bu grublar, gerek diğerlerinden- bütün bid'at ehlinin tekfir olunacağını nakledenler çıkmıştır. Hatta bunlardan bir kısmı, bu ve diğer bid'at grublarının ebediyyen cehennemde olduklarını ifade etmişlerdir. Ancak bu, İmam Ahmed'in mezhebine ve şeriata atfedilmiş bir yanılgıdır.

Onlardan bir diğer grub ise; bid'at ehlini, masiyet ehline (günahkarlar zümresine) ilhak ettikleri için, bid'at ehlinden hiçbir şahsı tekfir etmez ve şöyle derler: "Nasıl ki bir günah sebebiyle hiç kimseyi tekfir etmemek Ehl-i Sünnet ve'l Cemaat'ın temel prensiplerinden ise, tıpkı bunun gibi onlar (Ehl-i Sünnet hiçbir) kimseyi bir bid'at sebebiyle tekfir etmez."

Selefden ve imamlardan onların sadece "katışıksız Cehmiyye"yi tekfir ettikleri nakledilmiştir ki onlar (ilahi) sıfatları inkar ederler onlara göre: (Haşa) Allah hakkiki manada konuşmaz, görmez, mahlukattan ayrı değildir; O'nun ilmi, kudreti, semi (işitme), basar (görme) ve hayat sıfatları da yoktur; Kur'an mahluktur, ateş (cehennem) ehlinin Allah’ı görmeyeceği gibi cennet ehli de Allah’ı görmeyecektir, vs.,s.

Hariciler ve Rafizilere gelince; bunların tekfiri konusunda (İmam) Ahmed'den ve diğer imamlardan nakledilen ihtilaf ve tereddütler vardır.

Ama bu kimseler, (Allah’ın) yazgısını (kaderini) ve ilmini inkar eden Kaderiyye'yi tekfir etmişler; yalnız Allah'ın ilmini ispat (kabul) edip kulların fiillerini yarattığını isbat (kabul) etmeyenleri tekfir etmemişlerdir.

Bu mes'elede fasl’ul hitab (ayırıcı söz) olarak şu iki esasın zikredilmesi gereklidir:

Birincisi: Bilinmelidir ki, ehl-i salat'tan (görünüşünün aksine) hakikat-ı halde kafir olan kişi, ancak ve ancak münafıktır.

Allah, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellemi peygamber olarak gönderip ona Kur'an'ı inzal buyurduğu ve o Medine'ye hicret ettiği andan bu yana insanlar, üç sınıfa ayrılmışlardır: (ona iman eden) Mü’min, (ona karşı) küfrünü izhar eden kafir ve (ona karşı) küfrünü gizleyen münafık.

Bu sebeble Allah, Bakara Suresi’nin başında bu üç sınıfı zikretmiş; mü'minlerin tavsifiyle ilgili olarak dört ayet, kafirler hakkında iki ayet, münafıklar hakkında ise on küsur ayet inzal buyurmuştur.

Allah, Kur'an’ın birçok yerinde kafirlerden ve münafıklardan bahsetmiştir. (Allah’ın) şu buyrukları gibi:


وَلَا تُطِعِ الْكَافِرِينَ وَالْمُنَافِقِينَ

"Kafirlere ve münafıklara itaat etme." (el-Ahzab 33/1) ve (Allah’ın) şu buyruğu:

إِنَّ اللّهَ جَامِعُ الْمُنَافِقِينَ وَالْكَافِرِينَ فِي جَهَنَّمَ جَمِيعًا

"Şüphesiz Allah, bütün münafıkları ve kafirleri Cehennem'e toplayacaktır." (en-Nisa 4/140) ve (Allah’ın) şu buyruğu:

فَالْيَوْمَ لَا يُؤْخَذُ مِنكُمْ فِدْيَةٌ وَلَا مِنَ الَّذِينَ كَفَرُوا

"Bugün artık ne sizden (münafıklardan), ne de kafirlerden fidye alınmaz." (el-Hadid 57/15)

(Bu ve benzeri ayetlerde Allah) İslam’ı izhar etmeleri sebebiyle münafıkları kafirlerden ayırdetmek üzere, ikisi arasında atıf kullanmıştır. Yoksa aslında münafıklar, kafirlerden daha beterdirler. Nitekim (Allah) Teala şöyle buyurur:


إِنَّ الْمُنَافِقِينَ فِي الدَّرْكِ الأَسْفَلِ مِنَ النَّارِ

"Doğrusu münafıklar, ateşin en aşağı tabakasındadırlar." (en-Nisa 4/145) ve (Allah)ın) şu buyruğunda olduğu gibi:

وَلاَ تُصَلِّ عَلَى أَحَدٍ مِّنْهُم مَّاتَ أَبَدًا وَلاَ تَقُمْ عَلَىَ قَبْرِهِ إِنَّهُمْ كَفَرُواْ بِاللّهِ وَرَسُولِهِ

"Ve onlardan (münafıklardan) ölen birine asla namaz kılma, onun kabri başında da durma. Çünkü onlar, Allah'ı ve Rasulü’nü inkar ettiler." (et-Tevbe 9/84) ve (Allah)ın) şu buyruğunda olduğu gibi:

قُلْ أَنفِقُواْ طَوْعًا أَوْ كَرْهًا لَّن يُتَقَبَّلَ مِنكُمْ إِنَّكُمْ كُنتُمْ قَوْمًا فَاسِقِينَ وَمَا مَنَعَهُمْ أَن تُقْبَلَ مِنْهُمْ نَفَقَاتُهُمْ إِلاَّ أَنَّهُمْ كَفَرُواْ بِاللّهِ وَبِرَسُولِهِ وَلاَ يَأْتُونَ الصَّلاَةَ إِلاَّ وَهُمْ كُسَالَى وَلاَ يُنفِقُونَ إِلاَّ وَهُمْ كَارِهُونَ

"De ki: İsteyerek veya istemiyerek infak edin; sizden kesin olarak kabul edilmeyecektir. Çünkü siz bir fasıklar topluluğu oldunuz. İnfak ettiklerinin kendilerinden kabulünü engelleyen şey, Allah'ı ve elçisini tanımamaları, namaza ancak isteksizce gelmeleri ve hoşlarına gitmiyorken infak etmeleridir." (et-Tevbe 9/53-54)

Durum böyle olduğuna göre, bid'at ehli arasında da zındık münafıklar vardır; işte bunlar kafirdir. Ve böyleleri, Rafızilerle Cehmiyye arasında çoktur. Bunların reisleri de zındık münafıklardır. Aynı şekilde "rafz" bid'atını ilk çıkaran bir münafıktı. Bunun gibi Cehmiyye’nin aslı da zındıklık ve nifak idi. Bu sebebledir ki, batini felsefeci Karmatiler ve benzerlerinden münafık zındıklar, aralarındaki yakınlık dolayısıyla Rafıziliğe ve Cehmiyye'ye meylederlerdi.

Bid'at ehli arasında batınen ve zahiren iman sahibi olan, ama aynı zamanda cehalet ve zulüm sebebiyle Sünnet'ten ayrılarak hatalar içerisine düşenler de vardır. Bunlar ne kafirdirler, ne de münafık.

Bunlarda bazen, fasık veya asi duruma düşmelerine sebeb olan bir taşkınlık ve zulüm meydana gelebilir. Bazan da Te'vil ederek hataya düşmüş, bu sebeble de hataları afvedilmiş olabilirler.

Bu kimselerde öyle bir iman ve takva bulunabilir ki, bu kimseler, iman ve takvaları oranında Allah'ın veliliğini kazanabilirler. Bunlar iki esastan birincisidir.

İkinci esas: bir söz ve görüş, küfür olur; namazın, zekatın, orucun ve haccın vacib olduğunu inkar; zinayı, içkiyi, kumarı, kendileriyle evlenilmesi yasaklanmış kimselerle evlilikleri helal saymak gibi. Ama bunlara böylece inanan kimse, kendisine hitabın ulaşmadığı bir konumda ve durumda bulunabilir. Bu sebeble de bu hitabı inkar eden kişi tekfir olunmaz. Mesela henüz yeni İslam’a girmiş, ya da uzak bir çölde doğup yetiştiği için İslam'ın prensipleri kendisine tamamen ulaşmamış kimse böyledir. İşte bu kimse, Rasul’e indirildiğini bilmiyorsa, Rasul’e indirilen herhangi birşeyi, inkar etmekle Kafirlikle hükm olunmaz.

İşte Cehmiyye'nin söz ve görüşleri de bu türden olup bunlar Rab Te’ala'nın üzerinde bulunduğu hali ve Allah'ın Rasulü’ne inzal buyurduğu esasları inkar etmektedirler.

Cehmiyye'nin görüşleri, üç yönden aşırılığa gitmiştir:

Birincisi: Kitab'ta, Sünnet'te ve İcma’da bunların görüşlerine muhalif nasslar pek çok ve meşhurdur. (Bu nassları) tahrif etmek suretiyle reddederler.

İkincisi: Cehmiyye'nin görüşlerinin gerçek yüzü, yaratıcıyı Ta’til’dir (işlevsiz kılmakdır). Bunlar arasında sözlerinin ve görüşlerinin yaratıcıyı Ta’til’i gerektirdiğini bilmeyenler de vardır. İman’ın aslı Allah’ı ikrar olduğu gibi Küfrün aslı da Allah’ı inkardır.
 
Üç: (Cehmiyye), bütün din salikleri ve bütün fıtrat-ı selime sahiplerinin üzerinde ittifak ettikleri hususlara muhalefet etmektedir. Fakat buna rağmen onların (Cehmiyye'nin) görüşlerinden birçoğu iman ehlinden birçoğuna gizli kalabilir ve (insanlar aldanarak) hakkın onların yanında olduğunu zannedebilirler. Onlar (insanları) şüpheye düşürmek isterler.

Bu mü'minler, batınen ve zahiren Allah'a ve Rasulü’ne inanan kişilerdir. Böylece durum, diğer bid'at grublarına olduğu gibi bunlara da karışmış, şüphe ve iltibaslar ortaya çıkmıştır. İşte bu kişiler asla kafir değillerdir. Aksine bunlar arasında fasıklar ve asiler bulunabilir; hata sahibi oldukları halde hataları bağışlanmış kimseler olabilir; bunlarda iman ve takva bulunabilir, bu iman ve takva oranında kişi Allah'ın veliliğini kazanmıştır.

Ehl-i Sünnet'in kendisiyle Hariciler, Cehmiyye, Mu'tezile ve Mür'cie'den ayrıldığı görüşün aslı şudur ki, iman artar ve cüz'lere ayrılır. Nitekim Nebi sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyururlar:


يخرج من النار من كان في قلبه مثقال ذرة من إيمان

"Kalbinde zerre mikdarı iman bulunan kişi Cehennem'den çıkacaktır." (Buhari; Müslim; Tirmizi)

Bu takdirde bu imana göre Allah'ın velisi olma keyfiyeti de artar ve cüz'lere ayrılır.

Bid'atların temeli böylece bilinince Haricilerin görüşlerinin temeli şudur ki; Hariciler, günahlar sebebiyle tekfir ederler; günah olmayan şeyleri günah sayarlar; -mütevatir bile olsa- Kitab'ın zahirine muhalif olan Sünnet'e değil, Kitab'a ittibayı gerekli görürler; kendilerine muhalefet edenleri Tekfir ederler; asli kafir olanlar hakkında helal saymadıkları şeyleri, kendileri nezdinde mürted oldukları için muhalifleri hakkında helal sayarlar. Nitekim Nebi sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:


يقتلون أهل الإسلام وَيَدعون أهل الأوثان

"Ehl’ul İslam’ı (Müslümanları) öldürür, Ehl’ul Evsan’ı (putperestleri) bırakırlar." (Buhari; Müslim; Ebu Davud)

Bu sebeple, benzeri şer'i görüşleri arasında Osman (radiyallahu anh)'ı, Ali (radiyallahu anh)'ı ve taraftarlarını Tekfir etmişler, aynı şekilde Sıffin Ehli’nden her iki taifeyi de Tekfir etmişlerdir, bunun gibi habis görüşleri vardır.

Rafizilerin görüşlerinin temeli de şudur:

Nebi sallallahu aleyhi ve sellem, Ali (radiyalalhu anh)'ı, özre mahal bırakmayacak bir şekilde kesin olarak tayin etmiştir. (Ali radiyalalhu anh), Ma'sum İmam’dır; ona muhalefet eden, kafir olur. Muhacirler ve Ensar, Ali (radiyalalhu anh)'ın tayini ile ilgili bu nassı gizlemiş ve ma'sum imamı inkar etmişler; hevalarına uyup dini tebdil, Şeriatı tağyir etmişlerdir; zulme ve taşkınlığa gitmişler, hatta ashabtan ya on küsur, ya da biraz daha fazla olmak üzere çok az bir topluluk dışında diğerlerini tamamen kafir saymışlardır.

Sonra (Rafiziler) şunu da söylerler: "Ebubekr, Ömer ve benzerleri baştan beri hep münafık idiler." Bazan da şöyle derler: "Hayır, önce iman etmişlerdi; ama sonra kafir oldular."

Onların (Rafizilerin) çoğu, kendi görüşlerine muhalif olanları tekfir eder, kendilerini "mü'min" diye isimlendirip muhaliflerine "kafir" derler. Görüşlerinin yayılma imkanı bulamadığı İslam şehirlerini "Daru Ridde" kabul edip, müşriklerin ve hıristiyanların şehirlerinden daha kötü durumda sayarlar. Bu sebeble yahudileri, hıristiyanları ve müşrikleri, Müslümanların cumhurundan bazılarına karşı onlarla muharebe ve mukatele hususunda dost edinirler. Nitekim onların Müslümanların cumhuruna karşı müşrik kafirlerle muvalatları (dostlukları) bilinmektedir; onların Hıristiyan frenklerle Müslümanların cumhuruna karşı muvalatları ve Yahudilerle Müslümanların cumhuruna karşı muvalatları (da bilinmektedir).

Ayrıca onlardan (Rafızilerden) -Batıni Karamita Zındıklığı ve benzerleri gibi- Zenadika ve Nifak’ın anası zuhur etmiştir. Şüphe yok ki bunlar, bid'atçı taifeler arasında Kitab ve Sünnet'ten en uzak olanlardır. Bu sebebledir ki onlar (Rafiziler), halk nezdinde Sünnet'e muhalefetle meşhurdurlar. Halkın cumhuru "sünni"nin karşıtını "rafızi"den başkasıyla tarif etmez. Halktan biri: "Ben, sünniyim", dediği zaman bunun manası: "Ben, rafızi değilim" demektir.

Şüphe yok ki (Rafiziler), Haricilerden daha şerlidirler. Lakin Hariciler, İslam'ın ilk döneminde ehl-i cemaata karşı kılıç çekmişlerdi. (Ama Rafizilerin), kafirlerle muvalatı (dostluk kurması), Haricilerin kılıçlarından daha tehlikelidir. Karamita, İsmailiyye ve onlar gibi ehl-i cemaat'a karşı savaş açmış fırkalar da onlara (Rafiziliğe) müntesiptirler. Hariciler, doğru sözlülükle biliniyorlardı. Rafiziler ise yalancılıkla bilinirler. Hariciler, İslam'dan ayrılıp uzaklaşmışlardı; bunlar (Rafiziler) ise İslam'a karşı savaş ilan ediyorlar.

Katışıksız Kaderiyye'ye gelince; Kaderiyye bunlardan (Rafizilerden) çok çok daha iyi, Kitab ve Sünnet'e daha yakındır. Yalnız Kaderiyye'nin, Mu'tezile ve benzeri bazı fırkaları, aynen Cehmiyye gibidir. Bunlar da kendilerine muhalefet edenleri tekfir eder, müslümanların kanını helal sayar ve böylece onlara yakınlık gösterirler.

Mürcie ise; bu üstüste yığılmış bid'at taraftarlarından değildir. Bilakis bunların görüşüne, fıkıh ve ibadet ehli bazı kimseler de katılmıştı ve önceleri ancak Ehl-i Sünnet'ten sayılıyorlardı ta ki; giderek saçma sapan görüşleri alıp benimsemeleri sebebiyle (Ehli Sünnet’ten) ayrıldı.

Ne zaman ki kendilerine tabi olunan meşhur zevattan bir topluluk "İrca" ve "Tafdil" görüşüne nispet olundu, işte o zaman, bunların görüşünden nefret ettirmek üzere meşhur sünnet imamları, tafdil görüşüne sahip Mürcie'yi zem konusunda açıklamalarda bulunmaya başladılar. Mesela Süfyan es-Sevri diyordu ki:


من قَدَّم عليًا على أبي بكر والشيخين فقد أزرى ‏‏أي‏:‏ حطَّ من شأنهم‏‏ بالمهاجرين والأنصار، وما أرى يصعد له إلى الله عمل مع ذلك‏.‏

"Kim, Ali (radiyallahu anh)'ı, Ebu Bekir (radiyallahu anh)'a ve iki şeyhe (Ebu Bekir ve Ömer) takdim eder, onlardan faziletli görürse, Muhacir ve Ensar'ı zem ve tahkir etmiş olur. Böyle bir inanca sahip olan kişi için Allah'a ulaşacak bir amel olacağını sanmıyorum."

(Süfyan es-Sevri’nin) sözü böyle veya buna benzerdir. O, bunları, bazı Küfeli imamlara Ali (radiyallahu anh)'ın (fazilette) takdimi mes'elesi nispet edilince söylemişti. Bunun gibi, Eyyub es-Sahtiyani de şöyle diyordu:


‏من قدم عليا على عثمان فقد أزرى بالمهاجرين والأنصار،

"Kim, Ali (radiyallahu anh)'ı Osman (radiyallahu anh)'a takdim ederse, Muhacir ve Ensara eziyet etmiş olur."

O, bunları kendisine bazı Küfe imamlarının böyle bir iddiası ulaştığı zaman söylemişti. (Eyyub es-Sahtiyani'nin) daha sonra bu görüşünden rücu ettiği de nakledilir. Bazı meşhur kimselere İrca nisbet edildiğinde; Sevri, Malik, Şafi’i ve diğerlerinin söyledikleri Mürcie'nin zemmi hususundaki sözleri de böyledir.

İmam Ahmed'in bu konudaki açıklaması da, kendisinden önce yaşamış hidayet imamlarının açıklamalarının bir benzeridir. (İmam Ahmed'in) bu hususta kendiliğinden uydurup ortaya attığı bir söz yoktur. Ancak o, Sünnet'i izhar etmiş, beyan etmiş (açıklamış), Sünnet'i savunmuş ve Sünnet muhaliflerinin halini ortaya koymuş; Sünnet üzere cihad etmiş; Sünnet uğrunda, hevaların ve bid'atların çıkardığı eziyetlere sabretmiştir. Allah Teala şöyle buyurmaktadır:


وَجَعَلْنَا مِنْهُمْ أَئِمَّةً يَهْدُونَ بِأَمْرِنَا لَمَّا صَبَرُوا

"Onların içinden, buyruğumuzla doğru yola ileten önderler yetiştirmiştik." (es-Secde 32/24)

Sabır ve yakin... İşte bu ikisi ile dinde imamlık mertebesine erişilir...

İşte İmam Ahmed bütün bunları ifa edince isminin başına, kendisiyle şöhret bulduğu "Sünnet'te imamlık" vasfı gelmiş ve o, kendisinden önce gelenlere nasıl tabi olmuşsa artık sonrakilere de önder olmuştur.

Ya değilse... Sünnet, Sahabenin Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)'den, onlardan (sahabeden) tabiunun, sonra onlardan (tabiundan) etba'ın... Kıyamet Günü’ne kadar devam edecek sırayla telakki ettikleri şeylerdir. Gerçi bazı imamlar Sünnet'i daha iyi bilir ve üzerinde (daha ziyade) sabrederler.

Şüphesiz Allah Subhanehu ve Te’ala, en iyi bilen ve en güzel hükmedendir; Vallahu A’lem (Allah en iyi bilendir)!.."
Kişinin Ehl'üs Sünnet, Ehl'ul Hadis, Ehl'ul Asar, Selefi olmasının alameti Sünnet'e ittiba etmesidir.

Çevrimdışı İbn Teymiyye

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 713
  • Değerlendirme Puanı: +12/-0
BİD'AT EHLİ TEKFİR OLUNUR MU ?
« Yanıtla #1 : 27.10.2015, 03:13 »
بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

Şeyh’ul İslam İbni Teymiyye

(Allah O'na rahmet etsin) (661-728H)


Bid'at Ehli Tekfir Olunur Mu?


Bu farklı bakış açısı ve grublandırma, diğer bir esasa ve mes'eleye dayanmaktadır. Bu mes'ele de bid'at ehlinin tekfir edilip edilmeyeceği mes'elesidir. Cehmiyye'yi (kâfir olduklarından dolayı) bid'at ehli fırkaların dışında kabul eden kimseler, bu fırkaları kâfir saymamışlardır. Çünkü bu kimseler, Cehmiyye dışındaki diğer bid'at ehlini kâfir saymamakta; ama onları fâsıklar ve âsiler menzilesinde, vâid ehli kabul etmekte; "Onlar, cehennemdedir" sözünü, "Zulüm ile yetimlerin mallarını yiyenler, karınlarına sadece ateş doldurmaktadırlar ve çılgın bir ateşe gireceklerdir" (Nisa 10) âyetinde olduğu gibi, yetim malını yemek ve benzeri diğer günahlar hakkında vârid sözler gibi değerlendirmektedirler.

Cehmiyye'yi bu fırkalardan kabul edenler ise, iki görüşe ayrılırlar :

Bir grub; onların tamamını kâfir kabul etmektedir ki, bu görüşü sadece imamlar ve kelâmcılara müntesib sonraki bazı kimseler ileri sürmüştür.

Selef ve imamlar ise; "tafdil" görüşüne sahip bulunan Şia, Mürcie ve benzerlerinin tekfir edilmemesi konusunda herhangi bir ihtilâfta bulunmamışlardır. İmam Ahmed'den gelen rivayet ve deliller de onun bu grubları tekfir etmediğinde birleşmiştir. Gerçi İmam Ahmed'e veya onun mezhebindeki esaslara aykırı olarak, İmam Ahmed'in ashabı arasında - gerek bu grublar, gerek diğerlerinden- bütün bid'at ehlinin tekfir olunacağını nakledenler çıkmıştır. Hattâ bunlardan bir kısmı, bu ve diğer bid'at grublarının ebediyyen cehennemde olduklarını ifâde etmişlerdir. Ancak bu, İmam Ahmed'in mesnedine ve şeriata atfedilmiş bir yanılgıdır.

Bu konuda diğer grub ise; bid'at ehlini günahkârlar zümresine ilhak ettikleri için, bid'at ehlinden hiçbir şahsı tekfir etmeyenlerdir. Bunlar şöyle derler:

"Nasıl ki bir günah sebebiyle hiç kimseyi tekfir etmemek Ehl-i Sünnet ve'l-Cemâat'ın temel prensiplerinden ise, tıpkı bunun gibi Ehl-i Sünnet hiçbir kimseyi bir bid'at sebebiyle tekfir etmez".


Yalnız seleften ve imamlardan intikal eden sahih rivayetler ilâhî sıfatları inkâr eden "hâlis-muhlîs Cehmiyye"nin tekfiri konusunda bir takım lâfızların kullanıldığına işaret etmektedir. Zaten bu Cehmiyye'nin görüşlerinin gerçek yönü şudur ki, onlara göre:

(Hâşâ) Allah konuşmaz, görmez, mahlûkâttan farklılığı yoktur; O'nun ilmi, kudreti, semi', basar ve hayat sıfatları da yoktur; Kur'an mahlûktur,- cehennem ehli Allah'ı nasıl göremeyecekse Cennet ehli de göremeyecektir... vs... vs...

Hâriciler ve Râfizîlere gelince; bunların tekfiri konusunda İmam Ahmed'den ve diğer imamlardan nakledilen ihtilâf ve tereddütler vardır.

Ama bu kimseler, Cenâb-ı Hakk'ın yazgısını ve ilmini inkâr eden Kaderiyye'yi tekfir etmişler; yalnız Allah'ın ilmini kabul edip kulların fiillerini yarattığını kabul etmeyenleri tekfir etmemişlerdir.

Bu mes'elede ayırıcı söz olarak şu iki esasın zikredilmesi gereklidir :

1 - Bilinmelidir ki, ehl-i salât'tan (görünüşünün aksine) hakikat-ı halde kâfir olan kişi, ancak ve ancak münafıktır.

Cenâb-ı Hakkın, Hz. Muhammedi peygamber olarak gönderip O'na Kur'an'ı inzal buyurduğu ve Allah Resulünün Medine'ye hicret ettiği andan bu yana insanlar, üç sınıfa ayrılmışlardır:

1 - Mü'min,

2 - Küfrünü izhâr eden kâfir ve

3 - Küfrünü gizleyen münafık...


Bu sebeble Allah-u Teâlâ, Bakara sûresinin başında bu üç sınıfı zikretmiş; mü'minlerin tavsifiyle ilgili olarak dört âyet, kâfirler hakkında iki âyet, münafıklar hakkında ise on küsur âyet inzal buyurmuştur.

Cenâb-ı Hak, Kur'ân-ı Kerîm'in birçok yerinde kâfirlerden ve münafıklardan bahsetmiştir. Meselâ şu âyetleri burada zikredelim:

"Kâfirlere ve münafıklara itaat etme" (33 Ahzab 48) ,

"Şüphesiz Allah, bütün münafıkları ve kâfirleri Cehennem'e toplayacaktır" (4 Nisa 140) ,

"Bugün artık ne sizden (münafıklardan), ne de kâfirlerden fidye alınmaz" (57 Hadîd 15).


(Bu ve benzeri âyetlerde) Cenâb-ı Hak, müslüman olduklarını izhâr etmeleri sebebiyle münafıkları kâfirlerden ayırdetmek üzere, ikisi arasında atıf kullanmıştır. Yoksa aslında münafıklar, kâfirlerden daha beterdirler. Nitekim Hak Teâlâ buyurur:

"Doğrusu münafıklar, ateşin en aşağı tabakasındadırlar" (4 Nisa 145),

"Ve onlardan (münafıklardan) ölen birine asla namaz kılma, onun kabri başında da durma. Çünkü onlar, Allah'ı ve Resulünü tanımadılar" (9 Tevbe 84),

"De ki: 'İster gönüllü, ister gönülsüz sadaka verin; sizden kabul edilmeyecektir. Çünkü siz yoldan çıkan bir kavimsiniz!' Sadakalarının kabul edilmesine engel olan sadece şudur: Onlar Allah'ı ve Resulünü inkâr ettiler-namaza da üşene üşene gelirler ve istemeye istemeye sadaka verirler" (9 Tevbe 53-54)

Durum böyle olduğuna göre, bid'at ehli arasında da zındık münafıklar vardır; işte bunlar kâfirdir. Ve böyleleri, Râfızîlerle Cehmiyye arasında çoktur. Bunların reisleri de zındık münafıklardır. Aynı şekilde "rafz" bid'atını ilk çıkaran bir münafıktı. Cehmiyye akidesi de aynı durumda olup aslı zındıklık ve nifak idi. Bu sebebledir ki, batini felsefeci Karmatîler ve benzerlerinden münafık zındıklar, aralarındaki yakınlık dolayısıyla Rafızîliğe ve Cehmiyye'ye meylederlerdi.

Yalnız, bid'at ehli arasında bâtınen ve zahiren iman sahibi olan, ama aynı zamanda cehalet ve zulüm sebebiyle Sünnet'ten ayrılarak hatalar içerisine düşenler de vardır. Bunlar ne kâfirdirler, ne de münafık.

Ama bunlarda bazan, fâsık veya âsî duruma düşmelerine sebeb olan bir taşkınlık ve zulüm meydana gelebilir.

Bazan da te'vil ederek hataya düşmüş, bu sebeble de hataları afvedilmiş olabilirler.

Hattâ bazan bütün bunların yanısıra bu kimselerde öyle bir iman ve takva bulunabilir ki, bu kimseler, iman ve takvaları oranında Allah'ın veliliğini kazanabilirler. Bütün bu söylediklerimiz, burada söz konusu edilmesi gerekli iki esastan birincisi idi.

2 - ikinci esasa gelince; bir söz ve görüş, küfür olur; namazın, zekâtın, orucun ve haccın farz olduğunu inkâr; zinayı, içkiyi, kumarı, yasaklanmış evlilikleri helâl saymak gibi. Ama bunlara böylece inanan kimse, kendisine hitabın ulaşmadığı bir konumda ve durumda bulunabilir. Bu sebeble de bu hitabı inkâr eden kişi tekfir olunmaz. Meselâ henüz yeni müslüman olmuş, ya da uzak bir çölde yetiştiği için İslâm'ın prensipleri kendisine tamamen ulaşmamış kimse böyledir. İşte bu kimse, Hz. Peygamber'e inzal buyurulduğunu bilmediği takdirde O'na inzal olunan herhangi bir esası inkâr etmesi sebebiyle kâfirlikle damgalanmaz.

İşte Cehmiyye'nin söz ve görüşleri de bu türden olup bunlar Rab Teâlâ'nın üzerinde bulunduğu hâli ve Allah'ın Resulüne inzal buyurduğu esasları inkâr etmektedirler.

Cehmiyye'nin görüşleri, üç yönden aşırılığa gitmiştir:

1 - Kitab'ta, Sünnet'te ve İcmâ-ı ümmette bunların görüşlerine muhalif nasslar pek çok ve meşhurdur. Cehmiyye, bu nassları ancak tahrif etmek suretiyle reddetmekte, kendilerine muhalif saymaktadır.

2 - Cehmiyye'nin görüşlerinin gerçek yüzü, nasıl ki imanın aslı Allah'ı ikrar, küfrün aslı da Allah'ı inkâr ise, Rab Teâlâ'yı işlevsiz kılmak (ta'tîl)dir. Gerçi bunlar arasında sözlerinin ve görüşlerinin buna vardığını bilmeyenler de vardır.

3 - Cehmiyye, bütün din sâlikleri ve bütün fıtrat-ı selime sahiplerinin üzerinde ittifak ettikleri hususlara muhalefet etmektedir. Fakat buna rağmen ortaya attıkları şüpheler sebebiyle, Cehmiyye'nin görüşlerinden birçoğu iman sahiplerinden birçoğuna gizli kalabilir ve onlar da bunların haklı olduğunu zannedebilirler, aslında bu mü'minler, bâtınen ve zahiren Allah'a ve Resulüne inanan kişilerdir.


Böylece durum, diğer bid'at grublarına olduğu gibi bunlara da karışmış, şüphe ve iltibaslar ortaya çıkmıştır. İşte bu kişiler asla kâfir değillerdir. Ancak bunlar arasında fâsıklar ve âsîler bulunabilir; hata sahibi oldukları halde hataları bağışlanmış kimseler olabilir; hattâ bunlarda öyle bir iman ve takva bulunabilir, bu iman ve takva oranında kişi Allah'ın veliliğini kazanmıştır.

Ehl-i Sünnet'in kendisiyle Hâriciler, Cehmiyye, Mu'tezile ve Mür'cie'den ayrıldığı görüşün aslı şudur ki, iman artar ve cüz'lere ayrılır. Nitekim Peygamber Efendimiz buyururlar:

"Kalbinde zerre mikdarı iman bulunan kişi Cehennem'den çıkacaktır" (Buhârî, Tevhîd, 36; Müslim, tmân, 147, 149; Tirmizî, Birr, 61)

Bu takdirde bu imana göre Allah'ın velîsi olma keyfiyeti de artar ve cüz'lere ayrılır.

Bid'atların temeli böylece bilinince Hâricilerin görüşlerinin temeli şudur ki; Haricîler, günahlar sebebiyle tekfir ederler; günah olmayan şeyleri günah sayarlar; -mütevâtir bile olsa- Kitab'ın zahirine muhalif olan Sünnet'e değil, Kitab'a ittibâyı gerekli görürler; kendilerine muhalefet edenleri kâfir ilân eder; aslen kâfir olanlar hakkında helâl saymadıkları şeyleri, kendileri nezdinde mürted oldukları için muhalifleri hakkında helâl sayarlar. Nitekim Peygamber Efendimiz de buyurmuşlardır:

"Müsülmanları öldürür, putperestleri bırakırlar" (Buhârî, Tevhîd, 23; Müslim, Zekât, 143; Ebû Dâvud, Sünnet, 31)

Bu münâsebetle bunlar, benzeri şer'î görüşleri arasında Hz. Osman'ı, Hz. Ali'yi ve taraftarlarını tekfir etmişler, aynı şekilde Sıffîn Olayında bulunan her iki tarafı da kâfir saymışlardır.

Râfizîlerin görüşlerinin temeli de şudur:

Hz. Peygamber, Hz. Ali'yi, özre mahal bırakmayacak bir şekilde kesin olarak tâyin etmiştir. Ali b. Ebî Tâlib, ma'sûm imamdır; ona muhalefet eden, kâfir olur. Muhacirler ve Ensâr, Ali'nin tâyini ile ilgili bu nassı gizlemiş ve ma'sûm imamı inkâr etmişler; hevalarına uyup dini tebdil, Şeriatı tağyir etmişlerdir; zulme ve taşkınlığa gitmişler-hattâ ashâbtan ya on küsur, ya da biraz daha fazla olmak üzere çok az bir topluluk dışında diğerlerini tamamen kâfir saymışlardır.

Rafizîler şunu da söylerler:

"Ebûbekr, Ömer ve benzerleri baştan beri hep münafık idiler".


Bazan da şöyle derler:

"Hayır, önce iman etmişlerdi; ama sonra kâfir oldular".


Râfizîlerin çoğunluğu, kendi görüşlerine muhalif olanları tekfir eder, kendilerini "mü'min" diye isimlendirip muhaliflerine "kâfir" derler. Görüşlerinin yayılma imkânı bulamadığı İslâm şehirlerini "dâr-u ridde" kabul edip, müşriklerin ve hıristiyanların şehirlerinden daha kötü durumda sayarlar. Bu sebeble yahudileri, hıristiyanları ve müşrikleri, bir kısım cumhûr-u müslimîn'e karşı, onlarla muharebe ve mukâtele konusunda dost edinirler. Nitekim cumhûr-u müslimîn'e karşı müşrik kâfirlerle, hıristiyan frenklerle ve yahudilerle dostluklar kurdukları, anlaşmalar sağladıkları bilinen bir husustur.

Ayrıca bu Râfızîlerden zındıklık ve nifakın anaları çıkmıştır; bâtınî Karâmita zındıklığı ve benzerleri gibi...

Şüphe yok ki bunlar, bid'atçı zümreler arasında Kitab ve Sünnet'ten en uzak olanlardır. Bu sebebledir ki Râfizîler, halk gözünde Sünnet'e muhalefetle meşhur olmuşlardır. Halkın çoğunluğu "sünnî"nin zıddını ancak "râfızî" olarak bilir. Halktan biri: "Ben, sünnîyim", dediği zaman bununla o: "Ben, râfızî değilim" demek istemiştir.

Yine şüphe yok ki Râfizîler, Haricîlerden daha beterdirler. Şu kadar var ki Haricîler, İslâm'ın ilk döneminde ehl-i cemaata karşı kılıç çekmişlerdi. Ama Râfizîlerin, kâfirlerle dostluk kurması, Hâricilerin kılıçlarından daha tehlikelidir. Karâmita, İsmâiliyye ye ehl-i cemaat'a karşı savaş açmış diğer fırkalar da hep Râfizîliğe müntesiptirler. Haricîler, doğru sözlülükle tanınıyorlardı. Râfizîler ise yalancılıkla ünlüdürler. Haricîler, İslâm'dan ayrılıp uzaklaşmışlardı; bunlar ise İslâm'a karşı savaş ilân ediyorlar.

Hâlis-muhlis Kaderiyye'ye gelince; Kaderiyye bu Râfizîlerden çok çok daha iyi, Kitab ve Sünnet'e daha yakındır. Yalnız Kaderiyye'nin Mu'tezîle ve benzeri bazı fırkaları, aynen Cehmiyye gibidir. Bunlar da kendilerine muhalefet edenleri tekfir eder, müslümanların kanını helâl sayar ve böylece onlara yakınlık gösterirler.

Mürcie ise; bu üstüste yığılmış bid'at taraftarlarından değildir. Bilâkis bunların görüşüne, fıkıh ve ibâdet ehli bazı kimseler de katılmıştı ve önceleri ancak ehl-i sünnet'ten sayılıyorlardı; ama giderek saçma sapan görüşleri alıp benimsemeleri sebebiyle durumları haktan ayrıldı.

Ne zaman ki kendilerine tâbi olunan meşhur zevattan bir topluluk "irca" ve "tafdîl" görüşüne nispet olundu, işte o zaman, bunların görüşünden nefret ettirmek üzere meşhur sünnet imamları, tafdîl görüşüne sahip Mürcie'yi zem konusunda açıklamalarda bulunmaya başladılar. Meselâ Süfyân es-Sevrî diyordu ki:

"Kim, Hz. Ali 'yi. Hz. Ebû Bekr'e ve iki şeyhe (Hz. Ömer ve Hz. Osman'a) takdim eder, onlardan faziletli görürse, Muhâcirûn ve Ensâr'ı zem ve tahkir etmiş olur. Böyle bir inanca sahip olan kişi için Cenâb-ı Hakk'a ulaşacak bir amel olacağını sanmıyorum".


Evet, Süfyân es-Sevrî böyle veya bu mealde bir şey diyordu. O, bunları, bazı Küfeli imamlara Hz. Ali'nin takdimi mes'elesi nispet edilince söylemişti. Eyyûb es-Sahtiyanî de şöyle diyordu:

"Kim, Ali'yi Osman'a takdîm ederse, Muhâcirûn ve Ensâr'ı' zem ve tahkir etmiş olur".


O, bunları kendisine bazı Küfe imamlarının böyle bir iddiası ulaştığı zaman söylemişti. Eyyûb es-Sahtiyanî'nin daha sonra bu düşüncesinden vazgeçtiği de nakledilir. Meşhur bazı zevat "irca" görüşüne nispet olununca Mürcie'nin zemmi konusunda İmam Sevrî, Mâlik, Şafiî vesâir âlimlerin beyânları da bu kabildendir.

İmam Ahmed'in bu konudaki açıklaması da, kendisinden önce yaşamış hidâyet imamlarının açıklamalarının bir benzeridir. İmam Ahmed'in bu hususta kendiliğinden uydurup ortaya attığı bir söz yoktur. Ancak o, Sünnet'i açıklamış, Sünnet'i savunmuş ve Sünnet muhaliflerinin hâlini ortaya koymuş; Sünnet üzere cihâd etmiş; Sünnet uğrunda, hevaların ve bid'atların çıkardığı eziyetlere sabretmiştir.

Allah-u Teâlâ buyurur:

"Sabrettikleri ve âyetlerimize kesinlikle inandıkları zaman, onların içinden, buyruğumuzla doğru yola ileten önderler yetiştirmiştik" (32 Secde 24)

Sabır ve yakîn...

İşte bu ikisi ile dinde imamlık mertebesine erişilir...

İşte İmam Ahmed bütün bunları îfâ edince isminin başına, kendisiyle şöhret bulduğu "Sünnet'te imamlık" vasfı gelmiş ve o, kendisinden önce gelenlere nasıl tâbi olmuşsa artık sonrakilere de önder olmuştur.

Ya değilse... Sünnet, Resûlüllah'tan sahabenin, sahabeden tâbiûnun, tâbiûndan etbâ'ın... kıyamete kadar devam edecek sırayla telâkki ettikleri şeylerdir. Gerçi bazı imamlar Sünnet'i daha iyi bilir ve üzerinde daha ziyâde sabr-u sebat ederler. Şüphesiz Cenâb-ı Hak, en iyi bilen ve en güzel hükmedendir; her şeyi bilen O'dur.

“Düşmanlarım bana ne yapabilir? Hapsedilmem halvet, sürgün edilmem hicret, öldürülmem şehadettir." Şeyhul İslam İbn Teymiyye (rahimehullah)

Çevrimdışı İbn Teymiyye

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 713
  • Değerlendirme Puanı: +12/-0
Ynt: BİD'AT EHLİ TEKFİR OLUNUR MU ?
« Yanıtla #2 : 27.10.2015, 03:14 »
بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ


BİDAT EHLİNİN TEKFİRİ MESELESİ!


İbn’ul Kayyim (rh.a) “Turuk’ul Hukmiyye” adlı eserinde bidat ehlinin şahitliğinin kabul edilip edilmeyeceği meselesi hakkında şunları
zikretmektedir:

“Eğer bu kimse alemin sonradan yaratılmış olduğunu, keza cesetlerin dirileceğini inkar edenler, Allah’ın kainatta olan her şeyi bildiğini, kendi dilemesi ve iradesi ile fail olduğunu reddedenler gibi sahip olduğu mezheple kafir olan kimselerden ise şahitliği kabul edilmez. Çünkü bunlar İslam üzere değildir."


Bu kimse İslam’ın aslına muvafık olup bazı usullerde muhalif olan, -örneğin Rafıziler, Kaderiye, Cehmiyye ve Gulatı Mürcie gibi- fırkalara mensupsa bunlar, kısımlara ayrılırlar: Bunlardan bazıları basiretsiz cahillerdir ki bu kimseler, eğer hidayeti öğrenme kudretleri yoksa tekfir veya tefsik edilmez, şahitlikleri de reddedilmez. Bunların durumu tıpkı Erkekler, kadınlar ve çocuklardan (gerçekten) âciz olup hiçbir çareye gücü yetmeyenler, hiç bir yol bulamayanlar gibidir. İşte bunları, umulur ki Allah affeder; Allah çok affedicidir, bağışlayıcıdır. (Bkz. Nisa: 99)

İkinci kısım ise hidayeti sorup taleb etmeye, hakkı öğrenmeye gücü yettiği halde sırf dünyevi meşgaleler veya liderlik kavgası, dünya
lezzetleri ve geçim kaygısı gibi şeylerle meşgul olduğundan dolayı (araştırmayı) terk eden kimsedir ki işte bu kimse tefrit (ihmalkarlık)
içersinde olup azab tehdidini hak etmiştir. Gücü yettiği oranda Allah’tan sakınma vecibesini yerine getirmediği için günahkardır. Bu
kimselerin hükmü, bazı vacibleri terk edenlerin hükmü gibidir…”

İbn’ul Kayyım’ın –hepsi kendilerine Müslüman ismi verdiği halde- bidat ehlini tekfir edilen ve edilmeyen diye iki kısma ayırmasına dikkat edin. Bu taksimatı da bu fırkaların İslamın aslını kabul edip etmemesine göre yapmıştır.
İslamın aslından neyi kasdettiğini ise başka bir yerde şöyle açıklamaktadır:

“İslam: Allah ’ı birlemek, sadece O’na ibadet etmek, O’na hiçbir şeyi ortak koşmamak, Allah ’a ve Rasulü’ne iman etmek, Rasulun getirdiklerinde
ona tabi olmaktır. Kul bunu yapmadığı sürece Müslüman olamaz. Eğer inatçı ve zorba kafir değilse de,en azından cahil kafirdir. Netice olarak bu tabaka ehli, inatçı olmayan cahil kafirdirler. Şüphesiz ki bunların inatçı olmamaları, kafir olmaktan onları kurtarmaz. Çünkü kafir, Allah ’ın birliğini inkar eden ve Rasulü yalanlayan kimselerdir. Bu bazen inatçı olmaktan kaynaklanır, bazen de cehaletten ve inat ehlini taklid etmekten kaynaklanır.”

Allame İbn’ul Kayyım, bu sözleri “Tarik’ul Hicreteyn” adlı eserinde mükelleflerin ahiretteki tabakalarını incelediği bölümde 17.tabaka olan
cahil kafirlerin durumunu izah ederken sarfetmektedir. Sözlerinin başında ise şöyle demiştir:

“Muhakkak ki İslam ümmeti, bunların, kendi lider ve önderlerini taklid eden cahiller olsalar dahi kafir oldukları hususunda ittifak etmiştir.”


Mezhepler ve fırkalar hakkında eser kaleme alan müelliflerin hepsi bidat fırkalarını kıble ehli sayılanlar ve de kıble ehlinden olmayıp tekfir edilenler diye ikiye ayırmışlar ve bu taksimatlarını da bu fırkaların tevhid, ahiret, nübüvvet gibi temel akideler hakkındaki görüşlerini baz alarak yapmışlardır. Bu husus ehli nezdinde malumdur. İbn Kayyım’dan naklettiklerimiz sadece buna dair bir misaldir. İbn Kayyım’ın da naklettiği gibi alimler islamın aslı olan tevhidi ve risaleti tasdik etmeyenleri cahil bile olsa ittifakla mazur görmezken, dinin aslı haricindeki bazı hafi (kapalı) meselelerde bidata düşen kimselerin durumu hakkında ihtilaf etmişlerdir.

Bu hususta daha çok tafsilata girilebilir ama fazla uzatmamak için burada kesiyoruz.İbn Kayyım’ın bahsettiği husus bütün bidat fırkaları
hakkında temel ölçüdür.Bidat fırkalarından tevhidi ve İslamın zaruri olarak bilinen hükümlerini inkar edenler icma ile tekfir edilirken,ikinci dereceden bazı meselelerde sapanların ya tekfirinde ihtilaf edilmiş veyahut da bu bidati bilinçli olarak icra edenler ile bunları taklid eden cahiller arasında ayrım yapılmıştır.Dinin aslını ihlal edenler hakkında ise hiçbir tafsilata gidilmeden hepsine birden kafir hükmü verilmiştir.
“Düşmanlarım bana ne yapabilir? Hapsedilmem halvet, sürgün edilmem hicret, öldürülmem şehadettir." Şeyhul İslam İbn Teymiyye (rahimehullah)

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1916
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Ynt: BİD'AT EHLİ TEKFİR OLUNUR MU ?
« Yanıtla #3 : 09.09.2016, 23:05 »
Bismillahirrahmanirrahim,

Hanbeli fakihlerinden İmam Abdulvahid eş-Şirazi’ye nisbet edilen “Cuz’un fihi İmtihan’us Sunni min’el Bid’i” (Sünnî ile bid'atçının denenmesi hakkında bir cüz) adlı eserde şöyle denilmektedir:

“Bidatçılar hakkında sorulur: Onlar kafirler mi? Yoksa fasıklar mı?
Eğer derse: Onlar kafirlerdir. O zaman bu kişi sünnîdir. (Sünnet üzere olan bir müslümandır)
Eğer derse: Fasıklardır. O zaman bu kişi Eşarîdir. Bidatçıdır.
Aynı zamanda bunların küfründe şüphe eden kişinin kendisi de kafirdir.”


Şeyhulislam İbn Teymiyye bu kitaba bazı dalalet ehli tarafından sokuşturmalar yapıldığını söylemektedir:

“Hattâ aşırı isbâtçılardan biri işi daha da azıtarak Şeyh Ebû'l-Ferec el-Makdisî'nin, Sünnî ile bid'atçının denenmesine dâir yazdığı kitabına el atmış, bu kitabın Allah'ın, peygamberine Mi'râc gecesi vahyettiklerinden meydana geldiğini söylemiş, Allah'ın, peygamberine, insanları o kitaba göre imtihan etmesini emrettiğini, iddia etmiştir. O kitabı bu imtihanda ikrar edenler Sünnî, etmeyenler bid'atçı imişler. Ayrıca kitabta Şeyh Ebû'l - Ferec'e öyle sözler yamamışlar ki, onları ne o, ne başka bir akıl sahibi söyler!  Evet meşhur şahsiyetler gerçekten veya muhtemelen hak olan mes'ele ve mevzulara temas etmişlerdir. Ama gel gör ki câhiller onların bu tür sözlerini alıp bozmuşlar, o zaman o sözler, en büyük iftiralara, akıl almaz dalâletlere dönüşmüştür.” (Mecmu’ul Fetava, 4/145)

Bu kitap geçtiğimiz yıllarda basılmıştır ancak kitabı neşredenler kitabın sıhhat durumu ve tahrif iddiası hakkında birşey söylememektedirler.  Bu sözün eş-Şirazi’ye nisbeti kabul edilse bile burada kasdedilen bidatçiler kimlerdir? Bidatçilerin sözlerinin küfre ulaştığı manasında mutlak tekfirden mi bahsedilmektedir yoksa bizzat fert fert bütün bidatçilerin kafir olduğundan mı bahsedilmektedir? Eğer ki burada bütün bidat fırkalarının mensuplarının tekfirinden bahsediliyorsa bu şüphesiz ki -yukarda İbn Teymiye'den naklettiğimiz gibi- Hanbelilerden bazılarının ileri sürdüğü şazz bir görüştür. Bidat fırkalarını tekfir etmeyen herkes kafirdir, sözüne gelince bununla bidatçıları muayyen olarak tekfir etmeyen herkesin muayyen olarak kafir olduğu kasdediliyorsa bunun batıl olduğu açıktır. Zira alimlerin ekseriyeti 72 bidat fırkasının İslam ümmeti içinde mütalaa edildiğini kabul etmiştir. Hatta Abdullah bin Mübarek (ra) Harici, Rafızi, Kaderi ve Mürcii’lerin müslüman olduğunu açıkça tasrih etmiştir. İbn Batta “el-İbane” adlı eserinde şöyle demektedir:


278 - حَدَّثَنَا أَبُو الْقَاسِمِ حَفْصُ بْنُ عُمَرَ، قَالَ: حَدَّثَنَا أَبُو حَاتِمٍ الرَّازِيُّ، قَالَ: حَدَّثَنَا يَحْيَى بْنُ زَكَرِيَّا بْنِ عِيسَى، قَالَ: قَالَ حَفْصُ بْنُ حُمَيْدٍ: قُلْتُ لِعَبْدِ اللَّهِ بْنِ الْمُبَارَكِ: عَلَى كَمِ افْتَرَقَتْ هَذِهِ الْأُمَّةُ؟، فَقَالَ: " الْأَصْلُ أَرْبَعُ فِرَقٍ: هُمُ الشِّيعَةُ، وَالْحَرُورِيَّةُ وَالْقَدَرِيَّةُ وَالْمُرْجِئَةُ فَافْتَرَقَتِ الشِّيعَةُ عَلَى ثِنْتَيْنِ وَعِشْرِينَ فِرْقَةً، وَافْتَرَقَتِ الْحَرُورِيَّةُ عَلَى إِحْدَى وَعِشْرِينَ فِرْقَةً، وَافْتَرَقَتِ الْقَدَرِيَّةُ عَلَى سِتَّ عَشْرَةَ فِرْقَةً، وَافْتَرَقَتِ الْمُرْجِئَةُ عَلَى ثَلَاثَ عَشْرَةَ فِرْقَةً " قَالَ: قُلْتُ: يَا عَبْدَ الرَّحْمَنِ: لَمْ أَسْمَعْكَ تَذْكُرُ الْجَهْمِيَّةَ قَالَ: «إِنَّمَا سَأَلْتَنِي عَنْ فِرَقِ الْمُسْلِمِينَ»
“Bize Ebu’l Kasım Hafs bin Ömer haber verdi ve dedi ki: Bize Ebu Hatim er-Razi haber verdi ve dedi ki: Bize Yahya bin Zekeriyya bin İsa haber verdi ve dedi ki: Hafs bin Yahya şöyle demiştir: Abdullah bin Mübarek’e “Bu ümmet kaç fırkaya ayrılmıştır” diye sordum. O şöyle cevap verdi: “Esasta dört fırkadır. Bunlar Şia, Haruriyye (Hariciler), Kaderiyye ve Mürcie. Şia, 22 fırkadır. Haruriyye 21 fırkadır. Kaderiyye 16 fırkadır. Mürcie ise 13 fırkadır.” Bunun üzerine soruyu soran şöyle dedi: “Ey Ebu Abdirrahman, Cehmiyye’den bahsettiğini duymadım!” İbn Mübarek şöyle cevap verdi: “Sen bana Müslümanların fırkaları hakkında sordun!” (İbn Batta, el-İbane, 1/380 no: 278)

Görüldüğü gibi İbn Mübarek bidat fırkalarının çoğunu İslam ehlinden saymıştır. Şu halde bidat ehlini tekfir etmeyen kafirdir sözünün batıllığı aşikardır zira bu selef ve haleften çoğunun tekfirini gerektirmektedir. Şirazi gibi bir imamın böyle bir hataya düşmesi uzak ihtimaldir.


Şunu herkes bilsin ki Hariciler, Şiiler, Mürcie, Kaderiyye gibi fırkalardan  tevhidin aslını sağlamış olan bazı toplulukların tekfiri hakkında ümmetin ihtilafı selef zamanından beri mevcuttur, bunu ancak cahiller veya inatçılar inkar eder. Bu hususta Ehli sünnetin en önde gelen imamlarından Osman bin Said ed-Darimi (rh.a) Cehmiyenin dalalet önderlerinden Bişr el-Merisi’ye yazdığı reddiyede bazı açıklamalarda yapmıştır. Darimi Cehmiyye ile Ehli sünnet arasındaki ihtilafın tıpkı Kaderiye, Şia, Rafıza, Mürcie vb fırkalarla olan ihtilaf gibi olduğunu söyleyerek onların durumunu yumuşatmaya kalkışan bazı kimselere reddiyede bulunmuştur. Bu kişilerin iddialarını Darimi şöyle özetlemektedir:

أَنَّ مَذَاهِبَ جَهْمٍ وَالْمَرِيسِيِّ فِي التَّوْحِيدِ كَبَعْضِ اخْتِلَافِ النَّاسِ فِي الْإِيمَانِ فِي الْقَوْلِ وَالْعَمَلِ، وَالزِّيَادَةِ وَالنُّقْصَانِ وَكَاخْتِلَافِهِمْ فِي التَّشَيُّعِ وَالْقَدَرِ، وَنَحْوِهَا كَيْ لَا تنفرُوا مِنْ مَذَاهِبِ جَهْمٍ وَالْمَرِيسِيِّ أَكْثَرَ مِنْ نُفُورِهِمْ مِنْ كَلَامِ الشِّيعَةِ والمرجئة والقدرية.

“Buna göre Cehm’in ve Merisi’nin tevhid hakkındaki görüşleri tıpkı bazı insanların iman söz müdür amel midir, artar mı eksilir mi konusundaki ihtilafı gibi; keza Şiilik ve kader ve benzeri konulardaki ihtilafları gibidir.  Böylece o Cehm’in ve Merisi’nin görüşlerinden Şia, Mürcie ve Kaderiyye’nin görüşlerine nazaran daha fazla nefret edilmemesini sağlamaya çalışmaktadır.”

Darimi ise bu iddiaya cevaben şöyle demektedir:

وَقَدْ أَخْطَأَ الْمُعَارِضُ مَحَجَّةَ السَّبِيلِ وَغلط كَثِيرًا فِي التَّأْوِيلِ لَمَّا أَنَّ هَذِهِ الْفِرَقَ لَمْ يُكَفِّرْهُمُ الْعُلَمَاءُ بِشَيْءٍ مِنَ اخْتِلَافِهِمْ، وَالْمَرِيسِيُّ وَجَهْمٌ وأصحابهم لَمْ يَشُكَّ أَحَدٌ مِنْهُمْ فِي إِكْفَارِهِمْ.

“Muarız gidilecek yol ve yöntemde hata etmiş ve de tevil hususunda çokça yanılmıştır. Zira alimler bu ismi geçen fırkaları ihtilaf ettikleri hususlarda tekfir etmedikleri halde Merisi, Cehm ve ashabının tekfiri hususunda hiç birisi şüphe etmemiştir.”(Nakdul İmam Ebi Said Osman bin Said ale’l Merisi el Cehmi el Anid, 1/146 vd)

Ardından da imamların Cehmiyye’nin tekfirine dair sözlerini nakletmektedir.  Sünnet ve hadis ehlinin önde gelen imamlarından olan Darimi'nin sözlerinden açıkça anlaşıldığı gibi Harici, Rafızi, Kaderi vb’lerinin tekfir edilmedikleri hususu imamlar nezdinde maruf ve meşhur bir meseledir. Cehmiyye ise bu tekfir edilmeyen fırkalardan ayrı tutulmuştur. İşte böylece Abdullah bin Mübarek’in sözlerini Darimi’nin kavli izah etmektedir.

Hatta Cehmiye konusunda bile her ne kadar çoğunluk onların İslam milletinden çıktığını kabul etse de Ehli sünnetten az da olsa onların kafir olmadığını söyleyenler de mevcuttur. Bunu da söyleyen ben değilim. Bu ihtilafı nakleden meşhur sünnet imamlarından Ebu Nasr es-Siczi'dir (v. 444) O, Allahın harf ve sesle konuşmadığını iddia eden Eşariler vb’ne yazdığı reddiyesinde şöyle demektedir:


واتفق المنتمون إلى السّنة بأجمعهم على أنه غير مخلوق، وأنّ القائل بخلقه كافر، فأكثرهم قال: إنه كافر كفراً ينقل عن الملة، ومنهم من قال: هو كافر بقول غير الحق في هذه المسألة.
والصحيح الأوّل، لأن من قال: إنه مخلوق صار منكراً لصفة من صفات ذات الله عز وجل، ومنكر الصفة كمنكر الذات، فكفره كفر جحود لا غير

“Sünnete bağlı olanların hepsi Kuran’ın yaratılmış olmadığında ve onun mahluk (yaratılmış) olduğunu söyleyenlerin kafir olduğunda ittifak etmişlerdir. Onların çoğu böyle söyleyenlerin İslam milletinden çıkaran küfürle kafir olacağını söylemiştir. Onlardan bir kısmı ise böyle diyenlerin bu meselede (Halk’ul Kur’an meselesinde) hak olmayan bir söz söyledikleri manasında kafir olacağını söylemiştir. Sahih olan birincisidir (yani Kuran mahluktur demenin büyük küfür olacağı görüşüdür) Çünkü Kuran mahluktur diyen kişi Allahın sıfatlarından bir sıfatı inkar etmiştir. Sıfatı inkar eden ise zatı inkar eden gibidir. Böyle birisinin küfrü inkar küfrüdür başka bir şey değildir. (Nimet küfrü vs değildir.)” (Risalet’us Siczi ala men enkera’l harfe ve’s savt, 153)

Açıkça görüldüğü üzere Kur’an mahluktur sözü büyük küfür müdür, yoksa dinden çıkartmayan küçük küfür müdür konusu Ehli sünnet arasında tartışılmıştır. Ekseriyet bunun milletten çıkartan küfür olduğunu söylemiştir. Cehmiye ve emsalinden Kuran’ın mahluk olduğu gibi en galiz bidatlere dalanlar hakkında dahi az veya çok ihtilaf edilmişken durumu bundan hafif olan Havaric, Rafavız vb hakkında ihtilaf edilmesi daha evladır. Nitekim Hariciler hakkında alimlerin ihtilaf ettiğini bu sitede daha önce nakletmiştik.

Şeyhulislam Abdullah bin Mubarek (rh.a) yukardaki kavlinde meşhur 73 fırka hadisine istinad etmektedir. Bu hadisi Ebu Davud (rh.a) şu şekilde rivayet etmektedir:


4596 - حدَّثنا وهبُ بنُ بقيَّة، عن خالدٍ، عن محمَّد بن عمرو، عن أبي سلمة عن أبي هريرة، قال: قال رسولُ الله - صلَّى الله عليه وسلم -: "افترقَتِ اليهودُ على إحدى أو اثنتين وسبعين فرقةً، وتفرَّقت النَّصارى على إحدى أو اثنتين وسبعين فرقةً، وتَفتَرِقُ أمَّتي على ثلاث وسبعين فرقةً"

“Bize Vehb bin Bakiyye, Halid’den o da Muhammed bin Amr’dan, o da Ebu Amr’dan, Ebu Hureyre (ra)’ın şöyle dediğini haber verdiler:
Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“Yahudiler 71 yahut 72 fırkaya ayrıldılar, Hristiyanlar ise 72 yahut 73 fırkaya ayrıldılar. Benim ümmetim ise 73 fırkaya ayrılacaktır.”
(Ebu Davud no: 4596, Sünnet: 1)

Tirmizi ise hadisi şu ziyadeyle rivayet etmiştir:


كُلُّهُمْ فِي النَّارِ إِلَّا مِلَّةً وَاحِدَةً»، قَالُوا: وَمَنْ هِيَ يَا رَسُولَ اللَّهِ؟ قَالَ: مَا أَنَا عَلَيْهِ وَأَصْحَابِي»

“Bunların hepsi ateştedir, ancak bir topluluk hariç. “Bunlar kimdir ey Allahın Rasulu” diye sordular O da şöyle cevap verdi: “Benim ve ashabımın yolu üzere olanlardır” (Tirmizi no: 2641’de rivayet etmiş ve “Bu müfesser (açıklayıcı) bir hadistir ve de garibtir, biz bunu sadece bu yoldan bilmekteyiz “ demiştir.)

Görüldüğü üzere hadiste Allah Rasulu (sallallahu aleyhi ve sellem) ihtilafa düşen fırkaları “Benim ümmetim” olarak vasfetmektedir. Bundan dolayıdır ki alimlerin kahir ekseriyeti bidat fırkalarının kafir olmayacağını bu hadisten istidlal etmişlerdir. Abdullah ibn Mübarek (ra)’ın Harici, Rafızi gibi fırkaları müslümanlardan sayması ve Cehmiyye’yi de -müslüman olmadıkları için- bu 72 fırka arasında saymaması da aynı manaya işaret etmektedir. Vallahu a’lem.

Bidat ehlinin tekfirine dair delil getirilen bazı hadislere gelince; Tirmizi, Sünen’inde bu husustaki şu hadisi rivayet etmektedir:


2149 - حَدَّثَنَا وَاصِلُ بْنُ عَبْدِ الأَعْلَى الكُوفِيُّ قَالَ: حَدَّثَنَا مُحَمَّدُ بْنُ فُضَيْلٍ، عَنْ القَاسِمِ بْنِ حَبِيبٍ، وَعَلِيُّ بْنُ نِزَارٍ، عَنْ نِزَارٍ، عَنْ عِكْرِمَةَ، عَنْ ابْنِ عَبَّاسٍ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: " صِنْفَانِ مِنْ أُمَّتِي لَيْسَ لَهُمَا فِي الإِسْلَامِ نَصِيبٌ: المُرْجِئَةُ وَالقَدَرِيَّةُ "

“Bize Vasıl bin Abd’il A’la el Kufi haber verdi ve dedi ki: Bize Muhammed bin Fudayl, Kasım bin Habib ve Ali bin Nizar’dan, onlar da Nizar’dan, O da İkrime’den İbn Abbas (ra)’ın şöyle dediğini haber vermişlerdir:

Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“Ümmetimde iki sınıf insan vardır ki bunların İslam’dan hiçbir nasipleri yoktur: Mürcie ve Kaderiyye.”
(Tirmizi, 2149; İbn Mace, 62)

Öncelikle bir kimsenin herhangi bir hadisle istidlal edebilmesi yani bir konuya delil gösterebilmesi için sözkonusu hadisin subutu kati yani sahih bir hadis olması ve ardından iddia edilen meseleye delaletinin de kati olması gerekir. Tabi ki bir hadisle delil getirebilmek için de kişinin öncelikle gerekli ilmi ehliyete sahip olması gerekir ki muhataplarımızda böyle bir ehliyet zaten sözkonusu değildir.

Hadisi subut yönünden yani sıhhati açısından incelediğimizde şunlara raslıyoruz: Tirmizi, hadisi rivayet ettikten sonra Hasen Garib olduğunu söylemiştir. İmam Taberi, Tehzib’ul Asar’da bu hadisin kendi nezdinde sahih olduğunu ancak başkalarına göre illetli olduğunu söylemiş ve ardından hadisteki bazı illetleri beyan etmiştir.  Abdulhak el-İşbili, el-Ahkam’ul Kubra’da senedde yer alan Kasım ve Ali’nin zayıf olduğunu ve bu ikisinin hadislerinin hiçbir şey sayılmayacağını söylemiştir.  İbn’ul Kattan ise Ahkam’ul Kubra kitabına yazdığı talikte bu hadisin sahih olmadığını söylemiştir.  İbn Adiyy ise el-Kamil’de sözkonusu Ali bin Nizar’ın zayıf addedildiğine dair alimlerin görüşlerini zikretmiş ve onun inkar edilen hadisleri arasında bunun da yer aldığını söylemiştir.  Hatib el Bağdadi ise Tarihu Bağdad adlı eserinde Ali bin Nizar’ın zayıf olduğunu zikrettikten sonra sözkonusu hadisin İbn Ömer’den rivayet edilmiş başka bir şeklini nakletmiş ve hadisin bu rivayetinin ise neredeyse uydurma derecesinde münker olduğunu zikretmiştir.  Selahuddin el Alai, İbn’ul Cevzi’nin bu hadisi uydurma olarak nitelendirdiğini nakletmiştir.

Doğrusunu Allah bilir. Ancak görüldüğü üzere bu hadisin sıhhat durumu ihtilaflıdır hatta bir çoğu hadisi sahih görmemiştir. Hadisin konuya delaletine gelince; Hadis velev ki sahih olsa bile bu hadiste bahsedilen taifelerin kafir olduğuna dair açık bir delil midir? Zira Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in hadislerine ve akide ilmine aşina olan herkes birtakım hadislerde çeşitli fiiller hakkında küfürdür, mümin değildir, bizden değildir gibi ibarelerin kullanıldığını fakat bununla dinden çıkartan küfrün kasdedilmediğini bilir.

Şu halde hadiste geçen “İslamdan nasibi yoktur” ifadesi kamil anlamda nasibini alamamıştır manasında olabileceği gibi, hakiki anlamda hiç nasibi yoktur yani kafirdir manasında da olabilir. İlgili hadisin şerhlerine müracaat ettiğimizde iki açıklama tarzına da raslıyoruz. Kısacası hadisteki lafız ihtimallidir ve ihtimal olan yerde istidlal olmaz. Muhammed bin Abdulvehhab’ın oğlu Abdullah, sözkonusu hadisle alakalı bir soruya verdiği cevapta önce hadisin sahih olmadığını izah etmiş ardından şöyle demiştir:


إذا علمت ذلك، فاعلم ألهمك الله للصواب، وأزال عن قلبك ظلم الشك والارتياب أن الذي عليه المحققون من العلماء، أن أهل البدع كالخوارج والمرجئة والقدرية والرافضة ونحوهم، لا يكفرون، وذلك لأن الكفر لا يكون، إلا بإنكار ما علم من الدين بالضرورة.
وأما الجهمية: فالمشهور من مذهب أحمد، وعامة أئمة أهل السنة تكفيرهم؛ فإن قولهم صريح في مناقضة ما جاءت به الرسل، من الكتاب والسنة، وحقيقة قولهم: جحود الصانع، وجحود ما أخبر به عن نفسه، وعلى لسان رسوله صلى الله عليه وسلم، بل وجميع الرسل
.

“İşte bütün bunları bildiğin zaman, bil ki –Allah sana doğruyu ilham etsin ve kalbindeki şüphe karanlıklarını gidersin- muhakkik alimlerin üzerinde bulunduğu görüş şudur ki: Hariciler, Mürcie, Kaderiyye, Rafıziler gibi bidat ehli tekfir edilmezler. Çünkü küfür ancak dinden zaruri olarak bilinen bir hükmün inkarıyla sözkonusu olur. (Bu sayılan fırkalarda ise bu durum yoktur.) Ancak Cehmiye’ye gelince; İmam Ahmed’in mezhebinde ve de Ehli sünnet imamlarının çoğu nezdinde meşhur olan görüş onların tekfir edileceği yönündedir. Çünkü onların görüşlerinin Kitap ve Sünnet’te beyan edilen ve Rasullerin getirmiş olduğu şeylerle çeliştiği açıktır. Onların görüşünün hakikati Yaratıcıyı inkar ve kendisi hakkında Rasulunun diliyle hatta bütün Rasullerin diliyle haber vermiş olduğu hususları inkar etmektir.”
(Ed-Durar’us Seniyye, 10/242-245)

Allah rahmet etsin, Şeyh konuyu özetlemiş ve bize çok fazla söz bırakmamıştır. Ahiru da’vana en’il hamdu lillahi Rabbil alemin.


Çevrimdışı Allahuakbar

  • Newbie
  • *
  • İleti: 1
  • Değerlendirme Puanı: +0/-0
BİDAT EHLİNİN TEKFİRİ HAKKINDA BAZI SORULAR
« Yanıtla #4 : 13.06.2019, 02:05 »
Selam Aleykum. Adım İbrahim, Azeriyim tevhid ilmini ve selefin akidesini tahsil etmeye çalışıyorum sitenizdeki (tavsiye) kitapları okuyorum. Ve bu esnada sorular çıkıyor. 2soru sormak istiyorum

Soru1: Ehli sünnete göre iman artar ve azalır. Kur'anda imanın artması açıkca belirtildiğine rağmen, iman artmaz diyen mürcienin bu konudaki te'vili nedir ki Bazıları onları tekfir etmiyor? İman sözünün başka manalarımı var?

Soru2: Allah'ın kıyametde görülmesi de aynı önceki soru gibi Kıyamet suresindeki, mealen: "Rabblerine bakarlar" ayetini nasıl te'vil ediyorlarki onları tekfir etmeyenler illeti hadisin ulaşmadığına bağlıyor?

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1916
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Ynt: BİDAT EHLİNİN TEKFİRİ HAKKINDA BAZI SORULAR
« Yanıtla #5 : 18.06.2019, 03:34 »
Ve aleykum. Bismillah. Evvela, sitemizde tevhidi yeni öğrenenlere yönelik tavsiye kitaplarımızı okuyanların ilk ilgilenmesi gereken mesele bunlar değildir. O kitaplarda öğrenilmesi gereken en aciliyetli mesele dinin aslının ve de iman küfür sınırlarının ne olduğudur. Bu bahsettiğiniz konu ise bidat ehlinin tekfiri meselesidir ve ehlince malum olduğu üzere İslam itikadındaki en zor ve çetrefilli bahislerden birisidir. Aslında bu işin temeli kolaydır, zira iman küfür sınırlarını bilen herkes “kafir”in dinin zaruri, açık hükümlerini inkar eden kimselere verilen isim olduğunu bilir. Hafi/kapalı meselelerde ise tekfir ancak hüccet ikamesinden sonra sözkonusu olur. Bunu bildikten sonra geriye tek bir mesele kalıyor ki o da muayyen vakıalara ve fırkalara bu genel hükmün nasıl uygulanacağıdır. Yani hangi fırkalar dinin açık hükümlerini reddediyor, görüşleri nelerdir vesaire gibi ki bu da avamın işi değildir. Avama düşen bu hususta selefe tabi olmaktır. Selef alimleri, kendi dönemlerindeki fırkalardan hangisinin tekfir edileceğini, hangisinin tekfir edilmeyeceğini izah etmişlerdir ki Mürcie –aşırı bazı fırkaları hariç- selef tarafından tekfir edilmeyen fırkalar arasındadır. Bu husustaki açıklamalar yukarda geçmişti: Söz konusu yazıyı okuyup iyice fıkhettikten sonra bu soruyu yöneltseydiniz daha iyi olurdu, hatta belki gerek de kalmazdı. Sorularınız arasında bu fırkaları tekfir etmeyenler niye etmiyor gibi ifadeler kullanmışsınız. Şunu tekrar hatırlatmak isterim ki bunları tekfir etmeyenler selef-i salihinin ve İslam ümmetinin kendisidir. O yüzden bir şey sorarken buna göre edep takınılması, hatta gerekirse sormaktan bile vazgeçilmesi gerekir. Çünkü Rasulullah sav ümmetinin dalalet üzere birleşmeyeceğini ifade etmiştir. O bakımdan ümmetin bidatçilere karşı gösterdiği tavrı sorgulamak, dinin kendisini sorgulamakla eşdeğerdir. Zikrettiğimiz gibi selef, “iman artmaz eksilmez” diyen Mürcie’yi kıble ehli 72 fırka arasında saymışlardır. İlgili nakiller verdiğimiz adreste mevcuttur. Burada tek mevzu tevil ehli olmaları değildir. Namazı, orucu, zekatı başka şeylerle tevil eden Alevi ve Batiniler de tevil ehli olmasına rağmen tevilleri kabul edilmemiş ve de Yahudi ve Hristiyanlardan daha azılı kafir kabul edilmiştir. Çünkü tevil ettikleri şey, bizzat alim cahil herkesin dinden olduğunu zaruri olarak bildiği açık bir meseledir, öyle ki namazdan kasıd aslında bildiğimiz namaz değildir, şudur budur diyen birisinin esasında kalben İslam’a inanmayan bir kafir olduğu ve o söylediği tevilleri de sırf dinle dalga geçmek için ya da İslama açıktan hücüm etmeye cesaret edemediğinden ötürü yaptığı hususu herkesin nezdinde bellidir. İnsaf ve adalet ölçülerinde bakan birisi Mürcie ve Mutezile gibi fırkaların yaptığı tevillerin bunlarla aynı derecede değerlendirilmeyeceğini teslim eder. Zira bir grup dinin açık hükümlerini inkar ederken, diğerleri ise bunlara nazaran biraz daha kapalı olan veya en azından ümmetin bir kısmına kapalı kalması muhtemel bazı meselelerde sapmıştır. Kısacası bidatçilerin tekfir edilmeme sebebi, az veya çok bir ihtimalle de olsa kalplerinde Allaha ve Rasülüne iman olma ihtimalidir. Çünkü saptıkları konular, Allah ve Rasülünün muradı kendilerine kapalı kalma ihtimali içeren hafi mevzular olduğundan dolayı onların yaptığı tevilleri yapan birisi kesinlikle batınen münafık ve zındık olan birisidir, şeklinde mutlak bir iddiada bulunamıyoruz. İslamın açık hükümlerini inkar eden kişilerle alakalı ise bunu çok rahat söyleriz, aradaki fark budur.

Sorduğunuz mevzuların tafsilatına gelince; Kur’an’da imanın artacağına delalet eden ayetleri elbette Ehli sünnetin okuyup kabul ettiği gibi Mürcie de okuyup tasdik ediyordu. Mesela şu ayet gibi;

وَإِذَا تُلِيَتْ عَلَيْهِمْ آيَاتُهُ زَادَتْهُمْ إِيمَانًا

“Allah’ın ayetleri onlara okunduğunda bu onların imanını arttırır.” (Enfal:2)

Lakin, Mürcie bu noktada bu ayetin imanın bizzat kendisinin artacağı veya azalacağı şeklinde anlaşılmasının caiz olmadığını ileri sürmektedir. Zira onların iddiasına göre iman, tasdik demektir ve tasdik edilecek şeylerin artması da azalması da küfürdür. Mesela imanın altı şartına yedincisini ilave etmek veya birini reddedip beş şarta iman etmek gibi. Fakat, onların bu itirazı yerinde değildir, çünkü kıble ehlinden hiç kimse imanın bu manada artıp eksileceğini söylememiştir. Artıp eksilen şey amellerdir. Ameller de imana dahil olduğu için haliyle salih ameller arttığında iman artar, azaldığında da iman azalır. Mürcie ise amelleri imandan saymazlar ve imanın, Arapçada tasdik manasında kullanılmasından hareketle imanı tasdikten ibaret sayarlar. Tasdiğin kendisinde artma ve azalma olmadığı için de imanda artma ve azalmayı kabul etmezler. Kısacası onları, sahip oldukları bu tarz usuller ayetleri tevil etmeye sevketmiştir.

Ayetlere getirdikleri tevillere gelince; mesela onların imamlarından olan Maturidi, “Tevilat’ul Kuran” adlı tefsirinde yukarda zikri geçen ayetteki artışın imandaki sebat ve kuvvet bakımından artış olduğunu söylemiştir. Keza ayetler indikçe yeni bilgilerin ve iman edilecek yeni hususların gelmesi hasebiyle bir artıştan bahsetmiştir. İtikadda onun yolundan giden Ebu’l Leys es-Semerkandi de aynı ayeti “tasdik ve yakin” bakımından artış olarak tefsir eder. Tasdikten kasdı ise dediğimiz gibi tasdik edilecek hususların artışı bakımındandır. Onların ayetlere getirdikleri açıklamalar bu minvaldedir. Bütün bunların batıl olduğunun en büyük delili, bu açıklamaların ayetin zahirine ve de selefin bu ayetleri tefsir ediş biçimine muhalif olmasıdır. Bununla beraber bu kimseler, küfürden kaçmışlar ve ayet böyle diyor ama biz böyle diyoruz gibi inkarcı bir pozisyona düşmemişlerdir. Bilakis Ehli sünnetin ayetleri yanlış anladığını, ayetlerin Ehli sünnetin anladığı şekilde açıklandığı takdirde bunun bir çok batıla kapı açacağını ileri sürmüşlerdir. Ancak onların yaptığı bütün bu açıklamalar onları küfürden kurtarsa dahi zayıflığı aşikardır ve en önemlisi selefin imanın artıp azalacağı yönündeki icmasına muhaliftir.

Ruyetullah meselesine gelince; evet, Ehli sünnet “Onlar Rabblerine bakarlar” (Kıyame: 22) ayetini, ahirette Allahu teala’nın baş gözüyle görüleceğine delil getirmekte ve bu hususta isabet etmektedir. Lakin, insaf penceresinden bakıldığında bu ayetin konuya delaleti, “Bunu görüp de ruyetullahı inkar eden kimse Ebu Cehil gibi kafirdir” diyeceğimiz açıklıkta değildir. Zira Mutezile gibi ruyetullahı inkar eden fırkalar, bu ayeti Allah’ın sevabına, kudretine, ilmine vs bakmak olarak tevil ederler. İmam Ahmed bin Hanbel rahimehullah, Ehli sünnetle onlar arasındaki münazarayı şu şekilde özetlemektedir:

“Biz onlara –yani Cehmiye’ye- dedik ki: Sizler Cennet Ehli'nin Rabbleri'ne bakacağını niçin İnkar ettiniz? Dediler ki: Kimsenin Allah-u Te'ala’yı görmesi sözkonusu değildir. Zira kendisine bakılan bir şeyin bilinebilen ve nitelenebilen bir şey olması gerekir. Bir şey ancak yansıma yoluyla görülebilir.
Biz de diyoruz ki: Allah-u Te'ala şöyle buyurmuyor mu?

وُجُوهٌ يَوْمَئِذٍ نَّاضِرَةٌ إِلَى رَبِّهَا نَاظِرَةٌ

“O gün bir takım yüzler Rableri'ne bakıp parlayacaktır.” (Kıyamet 75/22-23)
Onlar diyorlar ki bunun manası Rabbleri'nin vereceği Sevab'a bakacaklardır, şeklindedir. Zira insanlar ancak Allah’ın Fiilleri'ne ve Kudreti'ne bakabilirler, deyip şu Ayet'i okudular:

أَلَمْ تَرَ إِلَى رَبِّكَ كَيْفَ مَدَّ الظِّلَّ
“Görmedin mi Rabbini? Gölgeyi nasıl uzatmakta?” (Furkan 25/45) ve dediler ki; İşte Allah-u Te'ala “Görmedin mi Rabbini” buyurduğu halde onlar Rabbleri'ni görmemektedir. O halde bu Ayet'in manası “Rabbleri'nin Fiili'ni görmediniz mi” şeklinde olur.
Biz ise diyoruz ki: İnsanlar Allah’ın fiillerini her zaman Müşahede etmektedirler. Halbuki Allah-u Te'ala Kıyamet Günü'nde (o güne has olarak) Rabbleri'ne bakacaklarını bildirmektedir. Bir de diyorlar ki “Bu Ayet'in manası Rabbleri'nden Sevab bekleyeceklerdir, şeklindedir (böylece Ayet'te geçen “Nazar”ı İntizar manasına hamlettiler). Biz ise hem Sevab'ı İntizar ederler/beklerler, hem de Rabbleri'ne Nazar ederler/bakarlar, diyoruz.
Bunun üzerine şöyle dediler: “Allah-u Te'ala, ne dünyada ne de Ahiret'te görülemez” ve Müteşabihat'tan olan şu Ayet'i okudular: 

لاَّ تُدْرِكُهُ الأَبْصَارُ وَهُوَ يُدْرِكُ الأَبْصَارَ وَهُوَ اللَّطِيفُ الْخَبِيرُ
“Gözler O'nu İdrak edemez; O gözleri İdrak eder; O Latif'tir, Habir'dir.” (el-En’am 6/103)
Halbuki  bu Ayet'in manasını Allah Rasulü (sallallahu aleyhi ve sellem) şüphesiz ki herkesten daha iyi biliyordu. Böyle olduğu halde “Siz Kıyamet Günü Rabbinizi göreceksiniz.” buyurmuştur. Aynı şekilde Musa (aleyhi selam)’a hitaben: “Beni asla göremezsin.” buyurmuştur. Ben görülmem, dememiştir. Şimdi hangisine tabi olmamız gerekir? “Siz Kıyamet Günü Rabbiniz'i göreceksiniz.” diyen Allah Rasulü'ne mi, yoksa Rabbiniz'i görmeyeceksiniz, diyen Cehm’in kavline mi? Cennet Ehli'nin Rabbleri'ni göreceklerine dair Allah Rasulü (sallallahu aleyhi ve sellem)’den rivayet edilen Hadisler İlim Erbabı'nın malumudur. Ehl-i İlim bu Hadisler'in sıhhatinde İhtilaf etmemiştir.” (Ahmed bin Hanbel, er-Reddu ale’l Cehmiyye, sf 129)

İşte Ehli sünnet ile rüyet inkarcısı Mutezile ve Cehmiye’nin karşılıklı delilleri bunlardır. Görüldüğü üzere her iki tarafın da kendine göre delilleri ve delillere verdiği cevaplar vardır. Mutezile, bu konuda esas itibariyle akli delillerden hareket eder ve görülmenin cismin özelliği olduğunu, Allahu Teala’nın ise bundan münezzeh olduğunu söyler, ardından Kur’an’dan bazı tafsili delillerle bu akli çıkarımlarını desteklemeye çalışırlar. Ehli sünnetin getirdiği her bir delile onların cevabı vardır. Onlara karşı getirilecek en büyük delil ise konuyla ilgili açık hadislerdir. Onlardan bir kısmı bu hadisleri sahih olmadığı gerekçesiyle reddederken bir kısmı da bu hadisleri bile Allah’ın mükafatının, azametinin, kudretinin vs görüleceği şeklinde tevil etmeye kalkışmıştır. Bu konuda “Rablerine bakarlar” ayeti açıktır, bunlar da ayeti inkar ettikleri için kafirdir, şeklinde düz mantıkla gitmek isabetli değildir zira zayıf bir kavil de olsa seleften bu ayeti onların açıkladığı şekilde açıklayanlar vardır. Nitekim bu ayeti İbn Abbas’ın öğrencisi Mücahid’in Allah’ın vereceği sevaba, rızka, fazla bakarlar şeklinde açıkladığı hatta Rabbin kendisinin görüleceğini inkar ettiğine dair rivayetleri Taberi ve başkaları nakletmektedir. Taberi, bu “sevaba bakarlar” görüşünü yine İbn Abbas’ın öğrencisi olan Ebu Salih’ten de nakletmiştir. Lakin İbn Abdilberr’in de işaret ettiği gibi bizim için önemli olan konuyla alakalı hadisler ve de selefin bu husustaki icmasıdır. O yüzden İbn Abdilberr, bu husustaki icmayı Mücahid’in kavli yüzünden terkedemeyeceğimizi ve Mücahid’in kavlinin merdud olduğunu ifade etmiştir. (et-Temhid, 7/157) Bizim burada Mücahid’in görüşünü sözkonusu etme nedenimiz, şazz bir görüş de olsa seleften bu ayeti Mutezile gibi izah edenler olduğuna işaret etmektir. Nitekim itikadda Mutezili olan Hanefi fakihi Cessas, bu ayeti bu şekilde tevil etmekte ve bu noktada seleften nakledilen bu tarz görüşlere sarılmaktadır. (Ahkam’ul Kur’an, 4/169) Şu halde Mutezile, sırf bu ayeti bu şekilde izah ettiklerinden ötürü tekfir edilecekse, bu tekfirin ucu bazı selef alimlerine kadar gider. Onların ruyetullahı reddetmeleri, konuyla alakalı mütevatir derecesindeki hadisleri reddetmelerinden ötürü küfürdür. Lakin bu küfür tevil küfrüdür, dindeki açık bir meseleyi inkar anlamındaki riddet küfrü değildir. O yüzden bu durumdaki birisi, açık bir biçimde Allahı ve Rasülünü inkar etmedikçe tekfiri sözkonusu değildir. Hüccet ulaşmasından kasıd budur, yani tekfirin şartlarının oluşup engellerinin kalkması, öyle ki artık kişinin küfürle yüz yüze kalmasıdır. Bu durumda kişi ya görüşünde inad ederek küfrünü açığa vurur yahut da yine bir teville kendisini küfürden kurtarır. Bunun tesbiti de bizim işimiz değildir, Allah ile kendi aralarındadır ya da kadının huzuruna çıktılarsa kadının işidir.

Sorduğunuz meselelerin özeti bu şekildedir. İster bu meseleler olsun, ister buna benzer tevil yoluyla düşülen başka bidatlar olsun bunların hepsinde önemli olan sözkonusu bidatları savunan kimselerin bu görüşleriyle Allah ve Rasülünü tekzib edip etmedikleridir. Bu kimseler bir teville kendilerini bu konumdan çıkarmışlarsa ve de savundukları şey bizzat tevhidi nakzeden ya da dinin zaruri hükümlerini inkar manasına gelen bir şey değilse bu kimseler tekfir edilmezler ve kendilerine Müslüman muamelesi yapılmaya devam eder. Tarihteki bidat fırkalarının tamamıyla alakalı uygulanacak olan kaide budur. Vallahu a’lem.

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1916
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Ynt: BİD'AT EHLİ TEKFİR OLUNUR MU ?
« Yanıtla #6 : 12.07.2020, 16:31 »
Bidat fırkalarının bilhassa kurucuları ve liderlerinin çoğu, içlerinde küfür gizleyen zındık ve münafıklardır.  Şeyhulislam İbnu Teymiyye rahimehullah, bu ümmetten hata eden kişilere müslüman muamelesi yapılacağını izah ettiği yerde şöyle demektedir:

مَعَ الْعِلْمِ بِأَنَّ كَثِيرًا مِنْ الْمُبْتَدِعَةِ مُنَافِقُونَ النِّفَاقَ الْأَكْبَرَ وَأُولَئِكَ كُفَّارٌ فِي الدَّرْكِ الْأَسْفَلِ مِنْ النَّارِ فَمَا أَكْثَرُ مَا يُوجَدُ فِي الرَّافِضَةِ وَالْجَهْمِيَّة وَنَحْوِهِمْ زَنَادِقَةٌ مُنَافِقُونَ بَلْ أَصْلُ هَذِهِ الْبِدَعِ هُوَ مِنْ الْمُنَافِقِينَ الزَّنَادِقَةِ مِمَّنْ يَكُونُ أَصْلُ زَنْدَقَتِهِ عَنْ الصَّابِئِينَ وَالْمُشْرِكِينَ فَهَؤُلَاءِ كُفَّارٌ فِي الْبَاطِنِ وَمَنْ عُلِمَ حَالُهُ فَهُوَ كَافِرٌ فِي الظَّاهِرِ أَيْضًا.
“Bununla beraber, bidatçilerden bir çoğunun büyük nifak manasında münafık olduğu ve bunların ateşin en alt tabakasında yer alan kafirler olduğu bilinmektedir. Rafiziler ve Cehmiyye’nin ve benzerlerinin arasında bulunan zındıklar ve münafıklar gerçekten çoktur. Bilakis bu bidatlerin  aslı zındık olan münafıklardan, zındıklığının aslı Sabiilerden ve müşriklerden gelen kimselerden kaynaklanmaktadır. İşte bunlar, iç alemlerinde kafir olan kimselerdir. Bunlardan durumu bilinenler aynı zamanda zahiren de kafirdirler.” (Fetava, 12/497)

İbnu Teymiyye’nin de ifade ettiği gibi, bidatçiler arasında batini aleminde zındık ve münafık olan, aslında İslam dinine inanmayan kimseler çoktur. Bununla beraber onun ifadelerinden, bidat ehlinden olduğu halde münafık ve kafir olmayan kimselerin de bulunduğu anlaşılmaktadır. Vallahu a’lem.



 

Related Topics

  Konu / Başlatan Yanıt Son İleti
0 Yanıt
3329 Gösterim
Son İleti 12.07.2016, 23:58
Gönderen: Tevhid Ehli
19 Yanıt
8651 Gösterim
Son İleti 25.10.2018, 03:16
Gönderen: Tevhid Ehli
18 Yanıt
6969 Gösterim
Son İleti 24.01.2019, 21:24
Gönderen: İbn Umer
0 Yanıt
1461 Gösterim
Son İleti 11.09.2018, 16:10
Gönderen: Tevhid Ehli
12 Yanıt
2446 Gösterim
Son İleti 28.09.2018, 02:19
Gönderen: İbn Teymiyye