Darultawhid

Gönderen Konu: İBNU TEYMİYYE'NİN CEHALETİ MAZERET GÖRDÜĞÜ İDDİASI HAKKINDA  (Okunma sayısı 12054 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Yönetici
  • *****
  • İleti: 2065
  • Değerlendirme Puanı: +50/-0
Alıntı
"cihatcilar"Ibn Teymiyyenin bu Naklini "kafirlerin tekfirinde dureklamak"icin delilolarak getiriyorlar,bunun Tam aciklamasini yaparmisiniz lutfen?Allah zamaniniza Bereket nasib etsin in sa Allah.

iste bu Nakil:

Şeyhulislam İbn Teymiyye tekfîr kaidelerinden ve büyük küfür işleyen Cehmiyye, Sufiyye ve Rafiziler gibi bazı taifelerin tekfîrinden uzunca bahsettikten sonra sözünü şöyle bitirir:

"Bütün bunlar bilindikten sonra, bu cahillerden ve benzerlerinden muayyen her bir kişiye Nebevî hüccet ikame edilmeden tekfîr edilip küffar olduklarının öne sürülmesi caiz değildir. Söyledikleri bu sözler şeksiz küfür sözleri olsa da bu böyledir. Bu hüküm bütün muayyen kişilerin tekfîri hususunda söylenecek sözdür. Bu sebeple hiç kimsenin hata ve yanlış yapan bir Müslümanı, kendisine hüccet ikame edilmedikçe tekfîr etmeye hakkı yoktur. İmanı yakîn ile sabit olanın imanı şek ile zail olmaz, ona hüccet ikame olmadıkça ve ondaki şüphe izale edilmedikçe de bu iman zail olmaz."
Mecmuu'l Feteva 12/500.

Bismillahirrahmanirrahim,

Bu nakil dikkatli okunduğu zaman Şeyhulislamın baştaki sözünün ne anlama geldiği naklin son tarafında izah edilmektedir. Zira sözün sonunda şöyle demektedir: “İmanı yakîn ile sabit olanın imanı şek ile zail olmaz, ona hüccet ikame olmadıkça ve ondaki şüphe izale edilmedikçe de bu iman zail olmaz” Görüldüğü üzere Şeyhulislamın sözleri imanı yakin ile sabit olmuş yani tevhid üzere olup şirkten beri olduğu kesin olarak bilinen kısacası aslen müslüman olan kimseler ile alakalıdır. Yoksa Şeyhin kelamı günümüzdeki kabirperest, demokrat, laik vb kişiler gibi asla İslam dinine girmemiş olan, İslamı sabit olmamış şirk ehliyle alakalı değildir. Elbette ki aslen muvahhid olan bir kimse en açık bir küfürle dahi itham edilse mürted hükmü verilmeden önce İslam kadısı tarafından mahkeme edilmesi gerekir. Kadı öncelikle atfedilen küfür söz veya fiilinin o şahıstan sudur edip etmediğini deliller ve şahitler ışığında tesbit eder. Şahsın sözkonusu söz veya fiili işlediği ortaya çıktığı takdirde bu sefer şahsın tekfirine engel olacak ikrah gibi bir durumun sözkonusu olup olmadığı incelenir. Şahsın bunu kendi hür iradesiyle yaptığı tesbit edildiğinde bakılır: Eğer şahsın işlediği küfür fiili Allaha ortak koşmak, dinin herkes tarafından bilinen zaruri bir hükmünü inkar etmek gibi cehaletin ve tevilin mazeret olmayacağı açık bir meseleyle alakalı ise sözkonusu şahsın cahil olup olmadığına bakılmaksızın tevbe teklif edilir ve tevbe etmediği takdirde boynu vurulur. Yok şahsın saptığı konu dinin aslı haricindeki hafi, kapalı meseleler ile alakalı ise işte delil ikamesi konusu burada gündeme gelir. Zaten İbn Teymiyye (rh.a) sözkonusu ifadeleri Rafıziler, Hariciler gibi dinin aslını yerine getirmiş olan bidat ehliyle alakalı sarfetmektedir. Yoksa Allaha açıkça ortak koşan kimselere tekfirden önce tarif ve beyanda bulunulması sözkonusu değildir. Bu hususta İbn Teymiyye’nin öğrencisi olan İbn Kayyım (rh.a)’ın bidat ehlinin tekfiri hususunda yaptığı tasnife dikkat edilsin:

İbn’ul Kayyim (rh.a) “Turuk’ul Hukmiyye” adlı eserinde bidat ehlinin şahitliğinin kabul edilip edilmeyeceği meselesi hakkında şunları zikretmektedir:

“Eğer bu kimse alemin sonradan yaratılmış olduğunu, keza cesetlerin dirileceğini inkar edenler, Allah’ın kainatta olan her şeyi bildiğini, kendi dilemesi ve iradesi ile fail olduğunu reddedenler gibi sahip olduğu mezheple kafir olan kimselerden ise şahitliği kabul edilmez. Çünkü bunlar İslam üzere değildir.

Bu kimse İslam’ın aslına muvafık olup bazı usullerde muhalif olan, -örneğin Rafıziler, Kaderiye, Cehmiyye ve Gulatı Mürcie gibi- fırkalara mensupsa bunlar, kısımlara ayrılırlar: Bunlardan bazıları basiretsiz cahillerdir ki bu kimseler, eğer hidayeti öğrenme kudretleri yoksa tekfir veya tefsik edilmez, şahitlikleri de reddedilmez. Bunların durumu tıpkı Erkekler, kadınlar ve çocuklardan (gerçekten) âciz olup hiçbir çareye gücü yetmeyenler, hiç bir yol bulamayanlar gibidir. İşte bunları, umulur ki Allah affeder; Allah çok affedicidir, bağışlayıcıdır. (Bkz. Nisa: 99)

İkinci kısım ise hidayeti sorup taleb etmeye, hakkı öğrenmeye gücü yettiği halde sırf dünyevi meşgaleler veya liderlik kavgası, dünya lezzetleri ve geçim kaygısı gibi şeylerle meşgul olduğundan dolayı (araştırmayı) terk eden kimsedir ki işte bu kimse tefrit (ihmalkarlık)içersinde olup azab tehdidini hak etmiştir. Gücü yettiği oranda Allah’tan sakınma vecibesini yerine getirmediği için günahkardır. Bu kimselerin hükmü, bazı vacibleri terk edenlerin hükmü gibidir…”

İbn’ul Kayyım’ın –hepsi kendilerine Müslüman ismi verdiği halde- bidat ehlini tekfir edilen ve edilmeyen diye iki kısma ayırmasına dikkat edin. Bu taksimatı da bu fırkaların İslamın aslını kabul edip etmemesine göre yapmıştır. İslamın aslından neyi kasdettiğini ise başka bir yerde şöyle açıklamaktadır:

“İslam: Allah ’ı birlemek, sadece O’na ibadet etmek, O’na hiçbir şeyi ortak koşmamak, Allah ’a ve Rasulü’ne iman etmek, Rasulun getirdiklerinde ona tabi olmaktır. Kul bunu yapmadığı sürece Müslüman olamaz. Eğer inatçı ve zorba kafir değilse de,en azından cahil kafirdir. Netice olarak bu tabaka ehli, inatçı olmayan cahil kafirdirler. Şüphesiz ki bunların inatçı olmamaları, kafir olmaktan onları kurtarmaz. Çünkü kafir, Allah ’ın birliğini inkar eden ve Rasulü yalanlayan kimselerdir. Bu bazen inatçı olmaktan kaynaklanır, bazen de cehaletten ve inat ehlini taklid etmekten kaynaklanır.”

Allame İbn’ul Kayyım, bu sözleri “Tarik’ul Hicreteyn” adlı eserinde mükelleflerin ahiretteki tabakalarını incelediği bölümde 17.tabaka olan cahil kafirlerin durumunu izah ederken sarfetmektedir. Sözlerinin başında ise şöyle demiştir:

“Muhakkak ki İslam ümmeti, bunların, kendi lider ve önderlerini taklid eden cahiller olsalar dahi kafir oldukları hususunda ittifak etmiştir.”

Mezhepler ve fırkalar hakkında eser kaleme alan müelliflerin hepsi bidat fırkalarını kıble ehli sayılanlar ve de kıble ehlinden olmayıp tekfir edilenler diye ikiye ayırmışlar ve bu taksimatlarını da bu fırkaların tevhid, ahiret, nübüvvet gibi temel akideler hakkındaki görüşlerini baz alarak yapmışlardır. Bu husus ehli nezdinde malumdur. İbn Kayyım’dan naklettiklerimiz sadece buna dair bir misaldir. İbn Kayyım’ın da naklettiği gibi alimler islamın aslı olan tevhidi ve risaleti tasdik etmeyenleri cahil bile olsa ittifakla mazur görmezken, dinin aslı haricindeki bazı hafi (kapalı) meselelerde bidata düşen kimselerin durumu hakkında ihtilaf etmişlerdir.

Bu hususta daha çok tafsilata girilebilir ama fazla uzatmamak için burada kesiyoruz. İbn Kayyım’ın bahsettiği husus bütün bidat fırkaları
hakkında temel ölçüdür. Bidat fırkalarından tevhidi ve İslamın zaruri olarak bilinen hükümlerini inkar edenler icma ile tekfir edilirken, ikinci dereceden bazı meselelerde sapanların ya tekfirinde ihtilaf edilmiş veyahut da bu bidati bilinçli olarak icra edenler ile bunları taklid eden cahiller arasında ayrım yapılmıştır.Dinin aslını ihlal edenler hakkında ise hiçbir tafsilata gidilmeden hepsine birden kafir hükmü verilmiştir.

Aynı tasnifi İbn Teymiyye (rh.a) da yapmıştır. (İbn Teymiyye’nin fıkhi görüşlerini derleyen) el-İhtiyarat adlı eserin sahibi (İbn’ul Lahham v. 803, İbn Teymiye’den naklen) diyor ki:

“Mürted, Allah'a şirk koşan veya Allah Resulüne yahut onun getirdiği şeylere buğzeden veya her tür münkeri kalben inkâr etmeyi terk edendir. Veyahut da sahabeden (ve de tabiin ve tebe-i tabiinden yani seleften) kafirlerle beraber savaşanlar olduğunu ya da buna cevaz verdiklerini vehmeden kimse(aynı şekilde mürted) dir. Veya üzerinde kati bir şekilde icma edilmiş bir hükmü inkar eden ya da kendisiyle Allah arasına aracılar koyup onlara tevekkül eden, onlara dua eden, onlardan isteyen kişi (icma ile kafir)dir. Kim Allah'ın sıfatlarından birisinde şüphe ederse ve de onun benzeri durumda olan kişilerin bu sıfat hakkında cehaletleri yoksa bu kimse mürteddir. Eğer ki onun benzeri durumda olan kişilerin bu sıfat hakkında cehaletleri varsa o zaman bu kişi mürted olmaz. Bu nedenledir ki Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem) Allah'ın kudretinde şüphe eden adamı tekfir etmemiştir. Çünkü böyle birisi ancak kendisine risaletin ulaşmasından sonra kafir olur.” (İbn Teymiyye’den yapılan alıntı burada sona erdi)

Görüldüğü gibi Şeyh şirk ve diğer küfür çeşitlerini işleyenlerin mürted olduğunu hiçbir şarta bağlı olmadan zikrederken sıfatlar hususunda cahil olanlara ise hüccet ikamesi gerektiğini dile getirmiştir. Eğer onun nezdinde bütün küfür çeşitlerinde cehalet özür olsaydı bunu sıfatlar meselesine has olarak zikretmesinin bir manası olmazdı.

Kısacası aslen müslüman olan herkesin muayyen olarak tekfirinden önce hüccet ikame edilmesi gerektiği sözü doğrudur. Lakin bunda kişinin durumuna göre tafsilata gidilir. Bu kimse delilleri kapalı olan bir meselede küfre sapmış olan bidat ehlinden biriyse hüccet ikamesinden kasıd sözkonusu şahsa şeri delillerin ulaştırılması ve sözündeki kapalılığın giderilerek şahsın gerçekten Allah ve Rasulunu yalanlayıp yalanlamadığının ortaya çıkarılmasıdır. Eğer bu kimse açık bir küfür ve şirk fiiliyle itham edildiyse buradaki hüccet ikamesinden kasıd yukarda izah edildiği gibi tekfir için şartların oluşması ve engellerin kaldırılması manasındadır. Nitekim Şeyh yukardaki naklin birkaç sayfa öncesinde konuya şu şekilde giriş yapmaktadır:

الْأَصْلُ الثَّانِي أَنَّ التَّكْفِيرَ الْعَامَّ - كَالْوَعِيدِ الْعَامِّ - يَجِبُ الْقَوْلُ بِإِطْلَاقِهِ وَعُمُومِهِ. وَأَمَّا الْحُكْمُ عَلَى الْمُعَيَّنِ بِأَنَّهُ كَافِرٌ أَوْ مَشْهُودٌ لَهُ بِالنَّارِ: فَهَذَا يَقِفُ عَلَى الدَّلِيلِ الْمُعَيَّنِ فَإِنَّ الْحُكْمَ يَقِفُ عَلَى ثُبُوتِ شُرُوطِهِ وَانْتِفَاءِ مَوَانِعِهِ.


“İkinci esas da şudur: Genel (mutlak) tekfir, genel vaid (tehdid)de olduğu gibi mutlak ve umum manada kabul edilmesi gerekir. Ancak muayyen (belirli) bir şahsa kafir hükmü verilmesi veya ateşe gireceğine hükmedilmesine gelince bu ancak muayyen delile bağlıdır. Burada hüküm ancak şartlarının oluşup engellerinin ortadan kaldırılmasına bağlıdır.” (Fetava, 12/498)

Görüldüğü üzere “şunu yapanlar ateşe girecektir” şeklindeki vaid yani tehdid nassları ancak şartları oluştuktan sonra uygulanacağı gibi tekfir de genel kaide olarak böyledir. Yani şu fiili yapan kişi kafir olur şeklinde genel bir hüküm zikredilir lakin kendisine sözkonusu küfür fiilinin isnad edildiği muayyen kişiye kafir hükmü verilmeden önce bu şahsın gerçekten o fiili işleyip işlemediği veyahut da işlemişse tekfirine mani olacak bir hususun olup olmadığı incelenir. Bunun yapılması Allaha ve Peygamberine söven, Allahtan başka ilahlar edinen, Kuran ve Sünnetteki açık nassları inkar eden kişilerin cehaletten ötürü mazur olmasını gerektirmez. Bilakis cehalet özrü ancak dinin aslı haricindeki kapalı meselelerde geçerli olabilir. Hiçbir alim küfrün bütün çeşitlerinin hüccet ikamesine bağlı olduğu gibi batıl bir söz söylememiştir. Hatta günümüzdeki cehaleti özür gören şaşkınlar bile bunu her meselede değil, ancak kafalarına göre tasnif ettikleri dinin belli meselelerine has olarak söylerler. En cahil kimselerin bile söylemediği bu sözü İbn Teymiye gibi bir imam söyleyecek değildir. Şu halde Şeyhulislam’ın sözünü örneğin kişi Allaha Peygambere de sövse başka her tür küfrü işlese dahi yaptığı fiilin hükmü kendisine anlatılmadan tekfir edilemez şeklinde anlamak büyük bir cehalet numunesidir. Buna dair hiçbir şeri delil olmadığı gibi alimlerden de böyle kapalı sözler haricinde hiçbir açık kavil getirilemez. Velev ki bazı alimlerin şirkte cehaleti mazeret gördükleri bir an için farzedilse dahi bu neyi değiştirir ki? Kitap, Sünnet ve icma şirk koşan herkesin cahil ve tevilci dahi olsa tekfir edileceğine dair delillerle dolup taşmaktadır ve her şeyden önce bizzat rasullerin ortak daveti olan La ilahe illallah kelimesi sahte ilahlarla beraber o ilahlara ibadet eden müşriklerin de reddini ve tekfirini zorunlu kılmaktadır. Hal böyleyken bir alimin kalkıp bu delillere muhalefet etmesi bizim için hiçbir hüccet ifade etmez. O yüzden muhaliflerin bu asılları bırakıp alimlerin sözleri üzerinden konuyu tartışmaya açmalarının ilmi açıdan hiçbir değeri yoktur. Dinin aslı ile alakalı meselelerde asıl delil Kitap, sünnet ve icmadır. Alimlerin sözleri ise delil değildir, ancak delile götüren vasıtadır. Şirk koşmanın asla bağışlanmayacağını ve şirk koşan herkesin ebedi cehennemlik olduğunu beyan eden açık nasslar (mesela Nisa: 48, 116, Maide 72 vb) alimlerin sözleriyle tahsis edilemez. Lakin şurası da vardır ki rabbani alimler şirk ehlinin mazur olup cennete gideceğini iddia etmek gibi açık bir batıla düşmekten de münezzehtirler. Bu insanlar madem böyle alimlerden nakil getirerek meseleleri izah etmeye çalışıyorlar o zaman biraz da bizim cehaletin özür olmadığına dair getirdiğimiz nakilleri izah etsinler. Örneğin yukarda İbn Kayyım ve İbn Teymiyye’den yaptığımız nakiller alimlerin dinin aslını ve furusunu ayrı değerlendirerek dinin aslı olan tevhidde ve diğer açık meselelerde cehaleti özür görmediklerini ve de cehaleti sadece dinin aslı haricindeki meselelerde özür gördüklerini açıkça göstermektedir. Keza Şeyh Ebu Batin’in el İntisar risalesinde buna dair bir çok delil ve nakil mevcuttur. Şeyhin dinin aslında cehaletin özür olmadığına dair getirdiği birçok delilden sadece birkaç tanesini zikrediyoruz:

-   Kitaptan deliller: Şirk koşmanın asla bağışlanmayacağını ve şirk koşan herkesin ebedi cehennemlik olduğunu beyan eden açık nasslar (mesela Nisa: 48, 116, Maide 72 vb) ki bu genel hükümden cahil ve tevilcinin istisna edileceğine dair hiçbir delil ve nakil yoktur. Ayrıca müşrik ve münafıkların kendilerini hak yolda zannettiklerini ve cehaletten ötürü küfre düştüklerini lakin bundan dolayı mazur addedilmediğini ifade eden (Kehf: 104-105, Araf: 30, Bakara: 8-13 vb) açık nasslar ve de buna muhalif olarak kafirlerin taklidçi avam tabakasının cehenneme gitmeyeceğini ileri süren Cahız ve emsalinin tekfir edildiğine dair İbn Kudame’den yapılan nakiller.
-   Sünnetten delil: “Onlar alimlerini ve rahiplerini rabler edindiler” (Tevbe: 31) ayeti okunduğunda Adiyy bin Hatem’in itirazından anlaşıldığı üzere Yahudi ve Hristiyanlar haham ve papazlarına helal haram belirleme yani teşri yetkisi vermelerinin şirk olduğunu ve onları rabb edinme manasına geldiğini bilmiyorlardı. Buna rağmen İslam ümmeti risalet gelmeden önce yaşayan kitap ehlinin bu tip amellerinden dolayı kafir olacağı ve cehaletlerinden ötürü mazur olmayacağı hususunda ittifak etmiştir.
-   İcma’dan delil: Fakihler fıkıh kitaplarının mürted bablarında şirk başta olmak üzere insanı İslamdan çıkartan çeşitli söz ve fiilleri anlatmışlar ancak hiçbir yerde bunları yapanın kafir olmasını inatçı olmasına hasretmemiş ve de cahil ve mukallidleri bu küfür hükmünden istisna etmemişlerdir. Bilakis sıfatlar vb cehaletin özür olabileceği meseleleri özel olarak belirtmişler, şirk vb konularda ise asla böyle bir ayrım yapmamışlardır. Yukarda nakledilen İbn Teymiye’nin sözü buna misaldir.

Bu delillerin tafsilatı için Ebu Batin (rh.a)’ın risalesine müracaat edilebilir: http://darultawhid.com/tr/forum/index.php?topic=19.0 Şeyhin zikrettikleri haricinde bir tek misal vermek istiyorum. Şeyhulislam İbn Teymiye “Sarim’ul Meslul” adlı eserinin son bölümünde Ebubekir,Ömer, Osman (r.anhum) gibi sahabeye dil uzatan Rafızilerin hükmünü ele almış ve onları tekfir eden alimlerin ve de tekfir etmeyen alimlerin görüşlerini naklettikten sonra şöyle demiştir:

في تفصيل القول فيهم.
أما من اقترن بسبه دعوى أن عليا إله أو أنه كان هو النبي وإنما غلط جبريل في الرسالة فهذا لاشك في كفره بل لاشك في كفر من توقف في تكفيره.


"Onlar hakkında söylenilenlerin tafsilatına dair bir fasıl:

Kim bu sövmesine bir de, Ali'nin ilah olduğu yahut o peygamberdi de Cebrail risaleti kime vereceğinde yanıldı, sapıklığını eklerse işte bunun küfründe hiç şüphe yoktur. Dahası böylesi birinin tekfir edilmesinde duraksayanın küfründe de şüphe yoktur." (es-Sarım'ul-MesluI, 518)

Rafızilerin bu fikirleri cehaletten dolayı savundukları belli olmasına rağmen Şeyh onları tekfir etmiş hatta tekfirlerinde duraksayanları dahi tekfir etmiştir. Onlara hüccet ikamesini şart koşmak şöyle dursun tekfirlerinde duraklamayı dahi caiz görmemiştir. Fakat dinin aslını yerine getirmiş olup da sahabenin dinine değil şahsına dil uzatanlar hakkında ise ihtilaf olduğunu beyan etmiştir:

“Kim de onların adalet ve dinlerine dokunmadan onlara sadece söverse, mesela bazılarını cimrilik veya korkaklık, bilgisizlik, zühd sahibi olmamak vesair ile tavsif etmek gibi. Bu kişi, haddi zatında te'dip ve tazire müstehaktır. Fakat sırf bunlardan dolayı küfrüne hükmetmeyiz, Nitekim onları tekfir etmeyen ilim ehlinin sözleri de buna hamledilir.”

Açıkça görülüyor ki İbn Teymiye’nin ve diğer alimlerin tekfirde duraklama ve hüccet ikamesiyle alakalı sözleri hep dinin aslı haricindeki kapalı ve ihtimalli meselelerle alakalıdır.

Şimdi şirk işleyene hüccet ikame edilmeden kafir hükmü verilemeyeceğini ileri sürerek dinin aslında cehaleti özür görenler kendi fasit akidelerine göre bu delil ve nakilleri izah etsinler edebiliyorlarsa; hep biz mi belli meseleleri izah edeceğiz biraz da onlar açıklama yapsın! Yani Şeyhulislam neden Rafızilerin Ali’ye ibadet eden kesimi hakkında duraklamıyor da sahabenin şahsına sövenlerle alakalı duraklıyor? Keza neden alimler şirk koşanın mürted olduğunu şartsız olarak beyan ediyor da sıfatlarda hata edenler hakkında duraklıyorlar? Allahın ilmini reddeden Kader inkarcılarını tekfir ediyorlar ancak Kaderiye’nin diğer fırkaları hakkında tafsilata gidiyorlar? Eğer onların iddia ettiği gibi kişi hangi küfür çeşidini işlerse işlesin cehaletle mazur olsaydı alimler böyle ayrımlara gitmeden bu fırkalardan bilerek inad edenlerin kafir olduğunu cahil olanların ise mazur olduğunu söyleyip meseleyi kapatırlardı. Ancak Allaha hamdolsun ki durum onların ileri sürdüğü gibi değildir ve dinin açık zahir meselelerinde cehalet ve tevil özür değilken kapalı hafi meselelerde durumuna göre mazeret olabilir. Hüccet ikamesi gereken konular ise bu ikinci türden meselelerdir.

Ahiru davana enil hamdu lillahi Rabbil alemin.



Kendisi de bir kral olan Halife Memun Nadr bin Şumeyl (ra)'a şöyle demiştir:
يَا أَبَا الْحَسَنِ الْإِرْجَاءُ دِينُ الْمُلُوكِ
"Ey Ebu'l Hasen! İrca (Mürcielik) kralların dinidir!" (ed-Dulabi, el-Esma ve'l Kuna, no: 832; ayrıca Lalekai, es-Sunne, no: 2818)

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Yönetici
  • *****
  • İleti: 2065
  • Değerlendirme Puanı: +50/-0
Alıntı
Bismillahirrahmanirrahim

Ibn Teymiyye ile ilgili iki sorum olacak:

1. Ibn Teymiyye hakkinda bir iddia var ortada ama kissanin nerede gecdiyi ile ilgili hic bir kaynak yok. Iddia olunduguna gore ibn Teymiyye musrikden muslumana miras kalacagini savunmus ve devrinin kadisi onu 4 mehzebe gore muhakeme etmis. En sonda Hanbeli mehzebine gore muhakemede musrikden muslumana miras kalmayacagini kabul etmis. Bu iddianin bir asli varmi?

2. Şeyhulislam ibn Teymiyye dedi ki: Murted ALLAHa şirk koşan ya da Rasule ve getirdiğine buğz eden ya da uzerinde kati icma edilmiş bir şeyi inkar eden ya da ALLAHla arasinda aracilar edinen, onlara tevekkul eden, onlardan isteyen ve ya onlara dua eden ya da insanin cahil olmayacaği ALLAHin sifatlarindan birini inkar edendir. Ancak insanin cahil ola bileceği bir turden sifati inkar ederse; tipki cesedini yaktiran adamin kissasinda olduğu gibi ve ya Aişe anamizin " ALLAH her şeyi bilir?" demesi gibi. Cunki bunlarda kişiye Risalet ulaşmadan tekfir gundeme gelmez. ( mecmuatul feteva, 3cu cilt 16ci sayfa).

Selefi salihin akidesin bilen her kes ister Aise anamizin istersede cesedini yaktiran adamin ALLAHin sifatlarindan cahil olmadigini bilir.

Nevevi diyor ki: " Aişe dedi ki: Insanlarin ondan gizlediklerini evet tabi ki, ALLAH ona bildiriyordu". Usulde boyledir. Bu ise sahihtir. O sanki insanlar ondan gizlediğinde ALLAH ona oğretiyor derken bunu nefsi tastik etmiş ve devamla evet demiştir. (Şerhu sahihi muslim 7cilt sayfa 44).

Lakin burda sarf edilen sozlerde hicde selefin salihin akidesine uygun sozleri diyildir. Yani bu sozler bir cimbizlama olayimidi yoksa şeyhin adina atilan bir iftiramidir? ALLAHu ALEM

Bismillahirrahmanirrahim,

İbn teymiye (rh.a)’ın kafire mirasçı olunacağı görüşünden dolayı muhakeme edildiği şeklinde bir rivayete vakıf değiliz. Bu görüşünden dönmesi diye bir şey ise zaten sözkonusu değildir eğer böyle bir şey olsa bu meşhur olurdu ve talebeleri de bu görüşü ondan nakletmezdiler. Adresini vereceğimiz yazıda da görüleceği üzere İbn Kayyım hocasından bu kavli nakletmektedir. Şeyhulislam’ın kafire mirasçı olunur sözünden kasdı İslam devletinde yaşayan zimmi kafirleridir ve o, kafire mirasçı olmayı nehyeden hadisleri darulharpteki müşriklere hamletmiştir. Aralarında Muaviye, Muaz bin Cebel ve başkalarının da bulunduğu seleften bir topluluğun görüşü de bu doğrultudadır. Seleften aslı bulunan bir görüşten dolayı muhakeme edildiği farzedilse bile bu batıl bir uygulama olur. Miras meselesinin detayı için şu adrese müracaat edebilirsiniz: http://darultawhid.com/tr/forum/index.php?topic=83.0

İkinci meseleye gelince; İbn teymiye’den nakledilen sözlerin selef akidesine zıt olduğunu söylemişsiniz. Eğer bu konuda yakin ilme sahip olduğunuzu iddia ediyor iseniz selefin sıfatlardaki cehalet hakkındaki görüşlerini nakletmeniz ve İbn Teymiye’nin sözlerinin onlara muhalif olduğunu ispatlamanız gerekir. Yoksa sizin veya başka birilerinin kafalarındaki şablonu selefe izafe ederek selef bu hususta mutlaka böyle düşünüyordur demesi selefin öyle düşündüğünü göstermez. Sadece düşünmeniz açısından bir misal vereceğim. Düşünün ki Nevevi (Allah onu da bizi de bağışlasın) birçok konuda tevilci anlayışa sahip Eşari mezhebine bağlı bir alimdir. Öyle ki Fethul Mecid müellifi Abdurrahman bin Hasan gibi alimler Nevevi’nin birçok hadisi zahirinden uzaklaştırarak tevil ettiğini ifade ederek onun hadis şerhlerine karşı ilim talebelerini uyarmışlardır. İbn Teymiye ise malum olduğu üzere nassları zahirleri üzere alan selef akidesine bağlıdır. Siz ise Aişe hadisi ile alakalı Nevevi’nin sözünü esas alıp İbn Teymiye’nin kavlini yargılıyorsunuz! Aşağıdaki açıklamalar üzerinde de düşünürseniz görürsünüz ki –aşağıda açıklayacağımız manada- sıfatlarda cehaleti özür kabul etmek selefin mezhebidir ve bilakis sıfatları bilmeyen herkes kafirdir görüşü muhdes, sonradan icad edilmiş bir görüştür. Sıfatlarda cehaletten kasıd ilim ve kudret gibi rububiyet sıfatlarının aslındaki cehalet değildir. Bunların tevilindeki cehalettir. Bu sıfatların aslında cahil olan zaten Allahı yaratıcı olarak dahi kabul edemez ki bu küfürdür. Bizler sıfatlardaki cehaletle alakalı daha önceden yapmış olduğumuz çalışmaları tekrar tahkik ederek ilerde yayınlarız inşaallah. Ama şimdilik İntisar kitabına dipnot olarak koyduğumuz bir bölümü iktibas ediyoruz yine sormak istediğiniz bir şey olursa sorarsınız:

http://darultawhid.com/tr/forum/index.php?topic=19.msg691#msg691

“Nevevi aynı kudret hadisinin açıklamasında bu hususta şöyle demektedir:

“Bir taife de: Bu adam Allah'ın sıfatlarından birine cahil kalmıştır. Ulema ise sıfatlara cahil olanın tekfirinde ihtilaf etmiştir, demiştir.
Kadı ise: Bu sebepten onu (yani sıfatlarda cahil olanı) İbni Cerir Taberi tekfir etmiştir. Ki bunu ilk defa Eb'ul-Hasan Eşari ifade etmiştir, demiştir.

Diğerleri ise şöyle diyorlar:

Sıfatlardaki cehalete binaen kişi tekfir edilmez. Dahası onu inkâr edenin hilafına, iman isminin kapsamından da çıkarmaz. Esasen Eb'ul-Hasan el-Eşari de daha sonra bu görüşe dönmüş ve bunda da sabit kalmıştır. Çünkü bu adam buna doğruluğuna kanaat edecek bir itikatla inanmamış ve ayrıca ayrı bir din ve şeriat olarak da görmemiştir. Şüphesiz bu söylediğinin hak olduğuna inanan tabi ki tekfir edilir. Bu kimseler diyorlar ki: Şayet insanlara sıfatlar sorulacak olursa bunlardan çok az bilen çıkacaktır.”  (Şerhu’n Nevevi ala Muslim, 17/72)

İzz bin Abdusselam Türkçeye de çevrilen “Kavaid’ul Ahkam” adlı eserinde Allaha ait hakları izah ederken bu hususta şöyle demektedir:

“Eş'ârî ölümüne yakın namaz kılan insanların kafir görülmesi fikrinden dönmüştür. Çünkü sıfatların bilinmemesi vasfedilen zatın da bilinmemesi anlamına gelmez. Eş'ârî şöyle demiştir: ihtilaf yorumlardadır, yoksa üzerine yorum yapılan şey aynıdır. Eş'ârînin bu görüşüne delil olarak şu misal getirilmiştir: Bir efendi kölelerine mektup göndererek bazı şeyleri yapmalarını bazı şeyleri de yapmamalarını emreder. Köleler mektup gönderenin efendileri olduğunda ittifak etmekle birlikte onun vasıfları hakkında ihtilafa düşerler. Bir kısmı siyah gözlü, bir kısmı mavi gözlü, bir kısmı, iri ve koyu siyah gözlü olduğunu, bir kısmı orta boylu bir kısmı uzun boylu olduğunu söylerler. Yine beyaz, siyah, esmer ya da kızıl olduğu konusunda ihtilafa düşerler. Bu durumda onların efendilerinin vasıflarıyla ilgili bu ihtilaflarının, onun itaat edilip kölelik yapılma hakkına sahip efendileri olduğu noktasında bir ihtilaf olduğunu kimse söyleyemez. Aynı şekilde müslümanların Allah'ın sıfatlarıyla ilgili ihtilafları O'nun itaat ve kulluğa layık yaratıcı ve efendileri olduğuna dair bir ihtilaf değildir. Yine bir adamın çocukları, onun kendi babaları olduğunu, onun suyundan yaratıldıklarını kabul etmekle birlikte vasıfları hakkında ihtilafa düşseler, onların babalarının vasıflarıyla ilgili bu ihtilafları ondan doğdukları, onun suyundan yaratıldıkları noktasında bir ihtilaf değildir.” (İzz bin Abdisselam, Kavaid’ul Ahkam, 1/203)

Görüldüğü üzere alimlerin çoğunluğu Allahın sıfatlarını bilmeyen kişinin tekfir edilemeyeceği ve bu hususta cehaletin özür olacağı görüşüne sahiptir hatta gördüğümüz kadarıyla Eşari’ye kadar Ehli sünnet ve selef uleması bu hususta farklı bir görüş ortaya koymamıştır. Bu husustaki racih kavil de budur. Lakin var olmadığı takdirde Allah’ın ilahlığının ve rabliğinin inkarını gerektiren sıfatlar hususunda ise cehalet mazeret değildir. Zira bunlarda cehaleti mazeret görmek şirk hususunda veya  ateistler gibi Allah’ın yaratıcılığını inkar edenler hakkında cehaleti mazur görüp bu kimseleri Müslüman addetmek gibidir. Bunun da batıllığı ortadadır. Allaha eksiklik ve noksanlık izafe eden hiç kimse müslüman addedilemez. Bu kimse Allaha kulluk ediyor da sayılmaz.

İbn Teymiyye (rh.a) " siz de benim kulluk ettiğime kulluk etmezsiniz." (Kâfirun 109/5) ayetinin tefsirinde diyor ki:

Altıncı vecih: Onlar Allah'ı kendisine yakışmayan bir özellikle nitelediklerinde, mesela eş, çocuk, ortak nisbet etmek veya O'nun fakir, cimri vesaire olduğunu iddia etmek gibi ve O'na bu şekilde de ibadet ettiklerinde, tabii ki O (celle celaluhu), bunların ibadet ettikleri bu özellikteki mabudlarından beri olacaktır. Çünkü bu, hiçbir surette Allah değildir." (Feteva, 16/600)

Böylece Allaha eksik sıfatlar izafe eden kimselerin hakikatte Allaha ibadet etmedikleri, Allah olarak isimlendirdikleri başka bir ilaha kulluk ettikleri ortadadır. Şu halde isim ve sıfatlarda cehaletin ancak Allahın zatı hakkında cehaleti gerektirmeyen hususlarda mazeret olabileceği ortaya çıkmıştır. Aynı zamanda isim ve sıfatlarda cehaletin mazeret olmasını bahane ederek şirk hususunda veya Allaha noksanlık izafe edenler hususunda da cehaletin özür olacağını iddia edenlerin de meseleyi minvalinden saptırdıkları ve alimlerin sözlerini istismar ettikleri aşikardır. Zira alimler ancak Allaha ortaksız olarak ibadet eden, Onun kemal sıfatlara sahip olduğunu tasdik eden kimselerin sıfatların teferruatındaki cehalet ve tevilden kaynaklanan hatalarını mazur saymıştır. Yani bir kimse Allaha acizlik, zulum, cimrilik, cehalet gibi eksik vasıfları nisbet eder ve bu şekilde itikad ederse bu kimsenin cehaleti Allahın zatı hakkındaki cehalettir. Çünkü bu vasıflara sahip olan bir varlık kainatı tek başına idare eden, herkesin kendisine muhtaç olduğu bir ilah ve rabb olmaz.

Allah hakkında bu şekilde eksiklik ve noksanlık itikad etmediği halde Allahın isim ve sıfatlarını kamil manada idrak edemeyen ve bilhassa bu sıfatların tevilinde yani vakıadaki tatbikinde yanılan kimselere gelince; işte ihtilaf bu noktadadır. Alimlerin kahir ekseriyeti bu kimseler Allaha cehalet, acizlik izafe etme gibi bir itikada sahip olmadıkları müddetçe velev ki sıfatlar noktasında cahil olan bu kişilerin sözlerinin lazımı bu noktaya varsa da bu kimsenin iman dairesinden çıkmayacağını söylemişler ve bu kişiyi sıfatlar hakkındaki cehaleti Allaha eksiklik nisbet etmeyi gerektirir şeklindeki bir yorumla tekfir etmemişlerdir.

Malum olduğu üzere hadiste zikredilen bu kimse aşırı derecede günahkar birisi olduğundan dolayı öldükten sonra cesedinin yakılmasını vasiyet etmiş ve eğer külleri dört bir tarafa savrulursa Allahın onu diriltmeyeceğini ve de azab etmeyeceğini zannetmiştir. Bu zatın şu sözünü: “Vallahi Allah bana güç yetirirse bana alemlerde kimseye vermediği bir azapla azap edecektir.” Nevevi şu şekilde tefsir etmiştir:

“Şüphesiz Allah bana azap etmeye kadirdir, eğer beni cesedimle defnederseniz. Yok eğer beni un ufak kül edip kara ve denize savurursanız, bu durumda bana kadir olmaz.”

Böylece o kudret sıfatının tafsilatıyla alakalı bir konuda hata etmiştir. Hadisin başka lafızlarında geçen şu sözünü :"Ben ölünce benim cesedimi yakın ve külünü denize savurun. Ola ki Allaha kendimi unuttururum (da kurtulurum)" İbn Kuteybe şöyle tefsir etmiştir: "(ola ki) Allahı şaşırtırım (=udıllu'llâhe) sözünün manası, "(Ola ki) Allaha kendi¬mi unuttururum."demektir."

Dikkat edilirse bütün bunlarda Allahın kudretinin ve ilminin bütünüyle inkar edilmesi sözkonusu değildir. Çünkü bu zat cesedi iyice öğütülüp savrulmadığı yani normal bir şekilde defnedildiği zaman Allahın onu dirilteceğini biliyordu. Allahın her şeye kadir olduğuna inanmayan birisi Allahın azabından kurtulmak için böyle zahmetli işlere tevessül etmez. Nitekim bundan dolayı alimlerden bazıları bu şahsın cesedini yakıp yok ettiği zaman diriltilmeyi imkansız bir iş olarak gördüğünü ve bunun da Allahın kudreti kapsamına gireceğini düşünemediğini beyan etmişlerdir. İbn’ul Vezir el-Yemani (rh.a) bu hususa işaret etmiştir. (İsar’ul Hak, s 394) Dehlevi de şöyle demiştir: "Bu adam Allah'ın tam bir kudret ile muttasıf olduğunu yakinen biliyordu. Lakin kudret, imkânsız değil, mümkün olan hususlarda söz konusudur. Dolayısıyla o, yarısı karada yarısı denizde olan dağınık küllerinin toplanılmasının muhal olduğunu zannetmiştir. Bunu Allah hakkında düşündüğü bir noksanlıktan dolayı yapmamıştır. Aksine o kendisindeki ilmi seviyeye göre davranmıştır. Buna binaen de kâfir sayılmamıştır." (Hüc. Baliğa, 1/60; "Hüccetullahi'l-Baliğa Terc., 1/224)

Örneğin İslamla alay etmek için “Allah haşa kaldıramayacağı bir şeyi yaratmaya kadir midir” veya “Allah kendisi gibi bir ilah yaratabilir mi, kendisini yok etmeye gücü yeter mi” diye şaşırtmaca batıl sorular soran ateist inkarcılara bu söylediğiniz şeyler muhal yani imkansızdır, kudret ise ancak imkan dahilinde olan şeyler için geçerlidir cevabını veririz ve asla onların bu sorusuna Allah bütün bunlara kadirdir veya değildir diye cevap vermeyiz. Keza Allah zulme kadir değildir gibi iddialar ortaya atan kelamcılara veya Allah kendisine kadir değildir diyen bir kısım Eşarilere –ki Suyuti Celaleyn tefsirinde Maide: 120. ayeti açıklarken böyle bir hataya düşmüştür- aynı şekilde cevap verilir. Zira bütün bunlar Allahın kudretini sözkonusu etmenin aklen geçerli olmadığı muhal kapsamındaki şeylerdir. Hadiste geçen kişinin de bu şekilde kendi düşünce kapasitesiyle bunu imkansız görüp Allahın kudretinin tabiatta yok olmuş zerrelere kadar taalluk edeceğini fıkh edememiş olması muhtemeldir. Ayrıca hadisin bazı rivayetlerinde geçen “tevhid dışında bir hayır işlememişti” ibaresi bu şahsın tevhid üzere olduğunu göstermektedir. Bu kimse Allah hakkında eksiklik ve noksanlık itikad eden birisi olsaydı tevhid ehli olmakla vasıflanamazdı. Bu husus bu hadisten yola çıkarak bizzat Allaha şirk koşanların ve Ona noksan sıfatlar nisbet edenlerin cehaletten dolayı mazur olacağını iddia edenlerin bu hadisten yaptıkları istidlalin geçersiz olduğunu ortaya koymaktadır. Ne bu hadis, ne de bu hadise alimler tarafından yapılan izahlar şirk ehlinin müslüman olduğuna delil teşkil etmez. O yüzden gerek bu hadisi şirkte cehaletin özür olduğuna delil getirmeye çalışanlar gerekse de hadisin zahirinin buna delalet ettiğini zannedip gerek hadise, gerekse alimlerin sözlerine birbirinden fasit teviller getirmeye çalışanlar beyhude bir uğraş içerisindedirler ve onlar meseleyi fıkhetmekten aciz kimselerdir. Hadis, alimlerin de beyan ettiği üzere sıfatlarda cehalet konusuyla ilgilidir. Hiçbir alim de bunu tevhidde cehaletin geçerli olacağına delil getirmemiş, böyle bir şeyden de bahsetmemişlerdir. Bu ancak günümüzdeki bazı cahil şaşkınların kelamından ibarettir.

Böylece bu şahsın ilim ve kudret sıfatlarının asıllarında değil; tevilinde, yorumunda, olaylara tatbikinde yanıldığı ortaya çıkmaktadır. Aksi takdirde bu adam bilinçli bir şekilde Allaha acziyet ve cehalet nisbet edip bunu akide haline getirseydi tekfir edilecekti. Tıpkı filozof ve kelamcılardan Allah’ın kainattaki bazı şeyleri bilmeyeceğini iddia edenlerin tekfir edildiği gibi. Açıkça görülüyor ki Allahın sıfatlarıyla alakalı bu türden bilinçli akide edinenler ile böyle bir akidesi olmayıp cehaletinden dolayı meali bu noktaya varacak sözler sarfedenler ayırd edilmiştir. Bundan dolayı Nevevi –yukarda geçtiği üzere- bu hadisin yorumunda bazı alimlerden şu ibareyi nakletmiştir:

“Bu adam buna doğruluğuna kanaat edecek bir itikatla inanmamış ve ayrıca ayrı bir din ve şeriat olarak da görmemiştir. Şüphesiz bu söylediğinin hak olduğuna inanan tabiki tekfir edilir. Bu kimseler diyorlar ki: Şayet insanlara sıfatlar sorulacak olursa bunlardan çok az bilen çıkacaktır.”

Yani kısacası bu zat konuştuğu sözün lazımına, gerektirdiği muhtevasına –ki bu küfürdür- itikad etmeden bilinçsizce bir söz sarfetmiştir. Mezhebin lazımıyla ve sözün mealiyle, neticesiyle tekfir ise –daha önce geçtiği üzere- Ehli sünnet nezdinde muteber bir usul değildir.  Bu şahsın konumunda olan herkesin de hükmü bu şekildedir. Yukarda da işaret edildiği gibi birçok bidat fırkası da netice itibariyle Allaha acizlik, noksanlık izafe etmeyi gerektiren sözler sarfettikleri halde bunu akide edinmedikleri için tekfir edilmemişlerdir. Allahın arşa istivasını “istila ve hükmü altına almak” olarak yorumlayanlar gibi. Halbuki bu söz Arşa istivadan önce Allahın arşa egemen olmadığı neticesini doğurur. Lakin bu şahısların böyle bir akidesi olmadığı için “lazım’ul Mezheb leyse bi mezheb/Mezhebin lazımı mezhebin kendisi değildir” kaidesinden hareketle bu şahıslar hakkında ta ki mezhebin batıl neticesini kabul edene kadar küfür hükmü verilemez.

Böylece Allahın sıfatları hususundaki cehaletin zatı hakkındaki cehaleti gerektirmediği müddetçe mazeret addedileceği, aynı şekilde sıfatların tevilinde hataya düşenlerin de Allah hakkında batıl bir akideye sahip olmadıkları müddetçe tekfir edilemeyeceği; Allah hakkında (cehalet, fakirlik, zulum, acziyet, eş, çocuk, ortak, benzer, denk vb) eksiklik ve noksanlık gerektiren şeylere inanan, bunları din ve mezhep edinen kimselerin ise tekfir edileceği ortaya çıkmış bulunmaktadır. Vallahu a’lem."

Kendisi de bir kral olan Halife Memun Nadr bin Şumeyl (ra)'a şöyle demiştir:
يَا أَبَا الْحَسَنِ الْإِرْجَاءُ دِينُ الْمُلُوكِ
"Ey Ebu'l Hasen! İrca (Mürcielik) kralların dinidir!" (ed-Dulabi, el-Esma ve'l Kuna, no: 832; ayrıca Lalekai, es-Sunne, no: 2818)

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Yönetici
  • *****
  • İleti: 2065
  • Değerlendirme Puanı: +50/-0
-Münazaranın Devamı-

Alıntı
Bismillahirrahmanirrahim

Sifatlardaki ihtilafa vakifiz. Biz sifatlarda "cehalet mazaret deyil" diyede bir şey söylemiyoruz. El-Ferracin "Islam hukuku acisindan cehalet" kitabindan bu konuyla ilgili delilleri okuduk. Zaten cesedini yaktiran adamda ALLAHin kudret sifatindan cahil deyildi. Rububiyyetle bilinmesi gereken sifatlarda elbetde cehalet mazaret deyildir. Bizi en cok ilgilendiren ibn Teymiyyenin Aise anamiz hakkinda sarf etmis oldugu sozlerdi. Cunki bu sozleri biz kufr olarak kabul ediyoruz. Ibn Teymiyye gibi birisinin bu sozleri sarf etdiyini dusunmuyoruz. İleride ibn Teymiyyenin başka bir kitabindan alinan sozlerlede Aişe anamizin hakkinda sarf edilen sozler arasinda celişki var. Onun talabesi olan ibn Muflihin şeyhin sağliğinda bile onun kitablarina hucum edildiyini nakl etmiş.
Ibn Teymiyye: "Bilakis bu mana insanlarin fitratinda istikrar bulmuşdur ki, insanlar bu fitrat ile fitratlanmişlardir.Onlar nasil ki, ALLAHin her şeyi yaratdiğini bilmek ile fitratlandilar iseler ayni şekilde, ALLAHin en yüce, en üstün, en büyük, en iyi bilen, en kamil olan ve en büyük olan olduğu ilede fitratlanmişlardir."
(mecmeatul fetava cild 6 sayfa 72)

Bismillahirrahmanirrahim,

Öncelikle “biz” şeklinde çoğul sigasıyla konuştuğunuza göre birilerini temsilen konuşuyor olmalısınız. Siz kimsiniz, kimleri temsilen konuşuyorsunuz, akideniz ve menheciniz nedir bu konularda kendinizi tanıtırsanız daha faydalı bir müzakere olur kanaatindeyiz. Bir de başta İbn Teymiye’nin  sıfatlarda cehalet meselesiyle alakalı sözleri hakkında soru sorarak gelmiştiniz fakat bir anda soru makamından iddia makamına sıçrayarak kitapların tahrif edildiğini ve bu sözlerin küfür olduğunu vs kesin bir şekilde ileri sürdünüz, gerçekten soru mu soruyorsunuz bizi mi imtihan ediyorsunuz yoksa söylediğiniz şeye kendiniz de inanmıyorsunuz aslında da işin içyüzünü mü öğrenmeye çalışıyorsunuz burasını pek anlayamadık.  Üstelik tam olarak akidenizi de anlayamadık. Sıfatlarda cehaletin mazeret olduğunu biliyoruz diyorsunuz eğer bunu kabul ediyorsanız mesele nedir o zaman? Sonuçta kudret ve ilim de birer sıfat değil midir? Hatta sıfatlarda cehalet meselesi – Ferrac’ın bahsettiğiniz kitabında da geçtiği üzere- bizzat kudret sıfatıyla alakalı malum hadisten istinbat edilmiştir ve alimler arasındaki asıl ihtilaf noktası da akli sıfatlar olarak vasfedilen ilim, kudret, işitme vb sıfatlarda cehaletin özür olup olmayacağı hakkındadır. Yoksa haberi sıfatlar olarak isimlendirilen istiva, vech, yed gibi konularda hüccete ulaşmayanın mazur olduğu hususunda akıl sahibi iki kişi ihtilaf etmez. Bu arada akli sıfatlar-haberi sıfatlar şeklindeki mutlak bir ayrım batıldır bunu da yeri gelmişken belirtelim. Rububiyetin aslını teşkil eden sıfatlar konusunda ise cehaletin özür olmayacağı zaten bellidir hatta buna sıfatlar bahsi dahi denmez buna rububiyet bahsi dense daha iyi olur. Çünkü bunları kabul etmeyen kişi zaten Allahın kainatın Rabbi olduğunu kabul edemez. İslam tarihinde alimler arasında tartışılan esas mevzu ise Allahın rububiyetini ve bunun ayrılmaz parçasını teşkil eden ilim, kudret, irade, yaratma vb sıfatlarını kabul eden birisi bu sıfatların tevilinde, yorumunda, vakıaya tatbikinde yanılırsa hemen tekfir edilir mi yoksa bu risalet hüccetiyle bilinen bir mesele midir? İster akli sıfatlar denilen isterse de haberi sıfatlar denilen türden olsun rububiyetin aslını ihlal etmediği müddetçe selef ve onlara tabi olanlar sıfatlar bahsinde cehaletin özür olacağını kabul etmişler, Ehli sünnete mensup olan bazı haleften kimseler ise bunu reddetmişler lakin buna itibar edilmemiştir. Kudret hadisi de aynı şekilde selefe tabi olan alimler tarafından sıfatlardaki cehalet olarak açıklanırken diğerleri ise hadisi zahirinden çıkartarak teviller getirmeye çalışmışlardır ancak bunlar muteber açıklamalar değildir. Müteahhir selefi alimlerden İbn Teymiye ve İbn Kayyımın bu hadisle alakalı yorumları az çok bilinmektedir. Ben size şimdi selefe yakın bir dönemde yaşamış olması hasebiyle İbn Kuteybe (rh.a)’ın açıklamasını naklediyorum ki bu hususta selefin görüşünün ne olduğu iyice netleşsin:

İbn Kuteybe (rh.a) "Tevilu Muhtelif'il Hadis" adlı eserinde sözkonusu hadisin açıklaması sadedinde şöyle demektedir:

قَالُوا: رُوِّيتُمْ أَنَّ رَجُلًا قَالَ لِبَنِيهِ: " إِذَا أَنَا مِتُّ فَأَحْرِقُونِي، ثُمَّ اذْرُونِي فِي الْيَمِّ، لَعَلِّي أُضِلُّ اللهَ فَفَعَلُوا ذَلِكَ، فَجَمَعَهُ اللَّهُ ثُمَّ قَالَ لَهُ: مَا حَمَلَكَ -أَوْ كَلَامًا هَذَا مَعْنَاهُ- عَلَى مَا فعلتَ؟ قَالَ: مَخَافَتُكَ يَا رَبِّ، فَغَفَرَ اللَّهُ لَهُ" .
قَالُوا: وَهَذَا كَافِرٌ، وَاللَّهُ لَا يَغْفِرُ لِلْكَافِرِ، وَبِذَلِكَ جَاءَ الْقُرْآنُ.
قَالَ أَبُو مُحَمَّدٍ:
وَنَحْنُ نَقُولُ فِي: "أُضِلُّ اللَّهَ" إِنَّهُ بِمَعْنَى "أَفُوتُ اللَّهَ" تَقُولُ: ضَلَلْتُ كَذَا وَكَذَا وَأَضْلَلْتُهُ. -وَمِنْهُ قَوْلُ اللَّهِ تَعَالَى: {فِي كِتَابٍ لَا يَضِلُّ رَبِّي وَلا يَنْسَى}  أَيْ لَا يَفُوتُ رَبِّي.
وَهَذَا رجل مُؤمن بِاللَّه، مقربه، خَائِفٌ لَهُ، إِلَّا أَنَّهُ جَهِلَ صِفَةً مِنْ صِفَاتِهِ، فَظَنَّ أَنَّهُ إِذْ أحرق وذري الرِّيحِ أَنَّهُ يَفُوتُ اللَّهَ تَعَالَى، فَغَفَرَ اللَّهُ تَعَالَى لَهُ بِمَعْرِفَتِهِ مَا بِنِيَّتِهِ وَبِمَخَافَتِهِ مِنْ عَذَابِهِ جَهْلَهُ بِهَذِهِ الصِّفَةِ مِنْ صِفَاتِهِ.
وَقَدْ يَغْلَطُ فِي صِفَاتِ اللَّهِ تَعَالَى، قَوْمٌ مِنَ الْمُسْلِمِينَ وَلَا يَحْكُمُ عَلَيْهِمْ بِالنَّارِ، بَلْ تُرْجَأُ أُمُورُهُمْ إِلَى مَنْ هُوَ أَعْلَمُ بهم وبنياتهم.


İDDİÂ: Siz,adamın birinin oğullarına:"Ben ölünce benim cesedimi yakın ve külünü denize savurun. Ola ki Allaha kendimi unuttururum da kurtulurum)" dediğini, onların da babalarının dediğini yaptıklarını, Allahın da onu(n cesedini) biraraya getirdiğini ve sonra: "Seni bu işi yapmağa zorlayan nedir? (veya bu manada birşey) dediğini ve o adamın da:"(Beni bu işe zorlayan) senin korkundur, Yâ Rab..!" dediğini ve Allahın da onu bağışladığını rivayet ettiniz. (Buhari, Tevhid: 35; Muslim, Tevbe: 35)

Halbuki bu adam kâfirdir. Allah da kafiri bağışlamaz.Nitekim Kur'an da böyle söylemektedir.

CEVAB:Biz deriz ki:"(ola ki) Allahı şaşırtırım (=udıllu'llâhe) sözünün manası, "(Ola ki) Allaha kendimi unuttururum."demektir. Nitekim sen,"şunu şunu unuttum" veya "şunu unutturdum" (=daleltu keza ve keza, adleltuhu)" dersin.

Allahu Teala'nın "(Musa) dedi ki:Onların İlmi Rabbimin katında bir kitaptadır.Rabbim hata etmez (şaşırmaz) ve unutmaz." (2O.Tâ-Hâ:52) ayeti de böyledir. Yani Rabbim hiçbir şeyi kaçırmaz demektir.

Bu kimse, Allaha iman etmiş, O'nun varlığını kabul eden, O'ndan korkan bir adamdır .Ancak Allanın sıfatlarından birini bilmemektedir. Adam,cesedi yakılıp rüzgarda savrulunca Allahtan kurtulabileceğini zannetmiştir. Allah da kendisinin tevbîhini (azarlamasını) bildiği ve azabından korktuğu için, o adamın kendisinin sıfatlarından birini bilmemesini afvetmiştir.

Allahın sıfatları hakkında bazı müslümanlar da hatâ'ya düşebilir, ancak bu gibilerin Cehennemlik olduklarına hükmedilemez. Bilakis onların hükmü onları ve niyetlerini en iyi bilene (Allaha) bırakılır."

(İbn Kuteybe, Te’vilu Muhtelifi’l Hadis, sf 186, Naşir: el-Mekteb'ul İslami, 1419 Türkçesi için bkz: Hadis Müdâfaası, Kayıhan Yayınları: 211-212.)

Görüldüğü gibi İbn Kuteybe bu hadisin sıfatlardaki cehaletle alakalı olduğunu söylemektedir. Hadisteki bu adam Allahın kudret sıfatının aslında elbetteki cahil değildi. Çünkü öyle olsa cesedini yaktırma vb zahmetli işlere zaten girmezdi. Fakat o normal bir gömülmenin aksine cesedinin tamamen yok edildiği takdirde tekrar diriltilmesinin imkansız olduğunu zannetmişti. Daha önce de alimlerden naklen ifade ettiğimiz üzere Allahın kudreti ancak mümkün olan şeyler hakkında tasavvur edilebilir. Siz o gönderdiğimiz nakilleri ve bundan sonra göndereceklerimizi sadece okuyup geçmeyin üzerinde iyi tefekkür edin inşaallah. Bu kimsenin kudret sıfatında cehaletle vasfedilmesine gelince; bir kimse bir sıfatın teferruatında cahil kalsa o kimse hakkında “bu sıfatın cahilidir” demekte bir sakınca olmaz. Bu kimsenin cehaleti her ne kadar kudret sıfatının tevilinde de olsa bu kimseye kudret sıfatının cahiliydi demek caizdir.

Aişe hadisine gelince; iyi düşünürseniz bu hadisle kudret hadisi arasında çok ciddi bir fark olmadığını görürsünüz. Aradaki tek fark ve de belki yegane müşkilat sıfatlar konusundaki cehaletin bizzat Allah Rasulu (sallallahu aleyhi ve sellem)’in terbiyesinde yetişmiş olan Aişe (ra)’a nisbet edilmesidir. Yoksa ilim ve kudret ikisi de Allahın en büyük sıfatlarından birisidir. Eğer Aişe hadisiyle alakalı alimlerin sözleri uydurma ise neden kudret hadisiyle alakalı sözleri uydurma olmuyor? İbn Teymiye’nin öğrencisi İbn Abdilhadi (İbn Müflih değil, onun konuyla alakalı sözleri birazdan gelecektir) şeyhin sağlığında dahi ona ait olmayan şeylerin kendisine nisbet edildiğini haber vermektedir. Lakin bunlar bilinen hatta bizzat onun sağlığında tesbit edilen şeylerdir bu Şeyhulislamın bütün kitaplarını zan altında bırakmayı gerektirmez. Bugüne kadar Şeyhulislamın kitaplarında tahrif yapıldığının ispatlandığı bir vakıa bilmiyoruz. İbn Müflih’in sözlerine gelince;  onun sözlerinin orjinal metni ve tercümesini naklediyoruz:


قال شيخنا: ولهذا لم يكفر به النبي صلى الله عليه وسلم الرجل الشاك في قدرة الله وإعادته, لأنه لا يكون إلا بعد بلاغ الرسالة, وأن منه قول عائشة: يا رسول الله مهما يكتم الناس يعلمه الله؟ قال "نعم" . رواه مسلم في الجنائز وفي أصول مسلم بحذف "قال", قال في شرح مسلم كأنها لما قالت ذلك صدقت نفسها فقال: نعم.

İbn Muflih (rahimehullah) şöyle der: “Şeyhimiz (İbn Teymiyye) şöyle der: ‘Bu nedenle Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem), Allah’ın kudretinde ve onu geri diriltmesinde şüphe eden adamı tekfir etmemiştir. Çünkü bu ancak risaletin ulaşmasından sonra öğrenilebilir. Aişe’nin şu sözü de bu kabildendir: ‘İnsanlar ne kadar gizleseler de Allah bilir’ Dedi ki: ‘Evet”. İbn Muflih şöyle der: ‘Muslim’in asıllarında “Dedi ki” hazf olunmuştur. Şerhi Muslim’de (Nevevi) şöyle der: ‘Bunu söylediğinde adeta kendi kendisini tasdik etmiştir ve Evet demiştir.” (El-Furu: (6/164, Alemu’l-Kutub. Tashih’ul Furu ile birlikte (10/186)

Görüldüğü gibi İbn Müflih, hocası İbn Teymiye’nin bu sözü söylediğini tasdik etmekte ve –günümüzdeki cahillerin yaptığı gibi “bu söz küfürdür, İbn Teymiye’nin kitaplarına sonradan sokulmuştur vs” demek bir yana- bu kavle açıktan itiraz dahi etmemektedir. Sadece Nevevi’nin sözünü yorumsuz nakletmektedir o kadar. El-İnsaf adlı Hanbeliler nezdinde meşhur olan fıkıh kitabının müellifi Merdavi de, İbn Muflih’in bu kitabı üzerine yazdığı “Tashih’ul Furu” adlı haşiyede bu konu hakkında herhangi bir yorum yapmamıştır. İşte bütün bunlar İbn Teymiye’nin Aişe hadisiyle alakalı yorumunun uydurma olduğunu iddia edenleri çürüten bir delildir. İbn Müflih, kendisi muhtemelen Nevevi’nin açıklamasına meylediyor olabilir ancak herhalükarda bu meseleyi muhalifinin küfürle veya sapıklıkla vasfedileceği konular arasında görmediği ortadadır. Kitaba haşiye yazan Merdavi ve başkaları da bu konuda yorum yapmamışken günümüzdeki birtakım cahillere ne oluyor ki alimlerin dalmadığı konulara dalıyorlar ve hiçbir alimin yapmadığı yorum ve izahlara girişiyorlar, ümmetin elinde asırlardır kabul görmüş kitapların güvenirliğine dil uzatıyorlar? İbn Teymiye’nin bu sözlerini küfür kabul eden muasır cahillerden başka sözüne değer verilecek hiçbir kimse gösterilebilir mi? Bu ümmet siz ortaya çıkana kadar dalalet hatta küfür üzerinde mi icma etti ki –haşa- bu apaçık küfrü (!) hiç kimse tesbit edemedi? Üstelik herkesin elinde dolaşan, alimlerin kendisinden nakil yaptığı bir kitabın uydurma olduğunu ileri sürmek için delil gerekir. Peki İbn Teymiye’nin sözlerinin uydurma olduğunun delili nedir? Bu gibi konularda şöyle bir usul takip edilebilir mi: Alimlerin sözlerini anlayamadığımız veya anlamaya kapasitemiz yetmediği zaman o söz uydurmadır! Belki de sözü siz anlayamadınız, böyle bir ihtimal yok mu? Yukarda İbn Teymiye’nin fetvalarını ihtiva eden Mecmuul Fetava’nın 6. Cilt 72. sayfasından Allahın “Alim” sıfatına dair bilginin insan fıtratında yer aldığına dair sözünü nakletmişsiniz. İbn Teymiye’nin Aişe hadisinden ilim sıfatında cehaleti istinbat ettiği sözü ise aynı eserin 11.cilt 412. Sayfasında geçmektedir. Nasıl oluyor ki aynı kitabın 11. Cildini cehaletin özür olduğunu ispat etmek için tahrif eden (!) belamlar, 6. Ciltte kendi aleyhlerine olan bir nakli çıkartmayı ihmal etmişler? Halbuki iki kavli de derleyen aynı Abdurrahman bin Kasım en-Necdi’dir! Şimdi dinin aslında cehaletin özür olduğunu savunanlardan birisi de kendi aklına yatmadığı için sizin naklettiğiniz sözü uydurma ilan etse buna vereceğiniz bir cevab var mı? Bir kitabın tahrif edilip edilmediği o kitapta geçen şeylerin bizim aklımıza yatıp yatmadığına göre değil bilakis ilmi kriterlere göre tesbit edilir. Kitabın yazma nüshaları araştırılır, birbiriyle mukayese edilir, kitapla alakalı alimlerin görüşlerine müracaat edilir vs. Bu da ancak ehlinin yapacağı bir iştir. Sanal alemde müçtehidlik taslayan yarım hocaların sözlerine itibar edilmez. İnsanlar böyle her duyduğu yorumu tahkik etmeden kabul etmek yerine iyice araştırsalar ve araştırma imkanları yoksa veya neticeye ulaşamadılarsa dinin aslına dair akidelerini muhafaza edip işin iç yüzünü Allaha havale etseler daha hayırlı bir iş yapmış olurlardı. Alimlerin müşkil sözlerine karşı nasıl bir yol takip edilmesi gerektiğine dair yazımızın tekrardan okunmasını tavsiye ediyoruz: http://darultawhid.com/tr/forum/index.php?topic=37.0

Kaldı ki İbn Teymiyye (rh.a) bu kavli hiçbir esasa dayanmadan ortaya atmamıştır! Hadisin bazı rivayetlerinde şu şekilde geçmektedir:


قَالَتْ: مَهْمَا يَكْتُمِ النَّاسُ يَعْلَمْهُ اللَّهُ، قَالَ: نَعَمْ

Aişe ra dedi ki: İnsanlar bir şeyi gizlese de Allah onu bilir? Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) “Evet” cevabını verdi.(Müsned-i Ahmed, no: 25855 Thk: Risale)

Görüldüğü gibi zahirde Aişe (ra) soru şeklinde sormuş, Allah Rasulu de evet diye cevaplamıştır. Şeyhulislam da buna istinaden Aişe (ra)’ın ilim sıfatı konusunda cehaleti olduğunu ileri sürmüştür. Yani mevzu sadece İbn Teymiye’yi tenkid etmekle veya tekfir etmekle çözülmüyor sonuçta İbn Teymiye’nin dayandığı bir hadis sözkonusudur. Hadisin zahirinde soru cevap vardır. Aişe ra kendi bilgisini tasdik ettirmek için değil de gerçekten öğrenmek için sorduysa bu daha önce kudret hadisiyle alakalı alimlerden naklettiğimiz sözlerde olduğu gibi itikad ve din edinilmeden, sözün lazımı olan Allah hakkında cehaleti iddia etmeden o an için sorduğu bir şey olabilir.

Bu meseleyle alakalı toparlayabildiklerimiz bunlardır. Eğer bir kimse bu meselenin içinden çıkamıyorsa pekala ilmini Allaha havale etmesi mümkündür ama bilmediği konularda yorum ve felsefe yaparak haddini aşmak asla caiz olmaz ve kınanmayı gerektirir. Vesselam.


Kendisi de bir kral olan Halife Memun Nadr bin Şumeyl (ra)'a şöyle demiştir:
يَا أَبَا الْحَسَنِ الْإِرْجَاءُ دِينُ الْمُلُوكِ
"Ey Ebu'l Hasen! İrca (Mürcielik) kralların dinidir!" (ed-Dulabi, el-Esma ve'l Kuna, no: 832; ayrıca Lalekai, es-Sunne, no: 2818)

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Yönetici
  • *****
  • İleti: 2065
  • Değerlendirme Puanı: +50/-0
Alıntı
Subject   Re: Ibn Teymiyye rahmehullah
Sender   Vusal Hajiyev 

Bismillahirrahmanirrahim.

ALLAHin resuluyla gonderiyi dini arasdirib öyrenmeye calisanlariz. Akidemiz ve menhecimiz ehli sunne vel cemaatin akidesi ve menhecidir. Ve dinimizi gunumuzde sıkca yaşanan mantıkla diyil, nakille öyrenmeye çalışıyoruz. ve emma bad:
Sorularimizi yanitlarken kendi sözlerinize ne kadar az yer verirseniz konuşmamız daha da güzel olur. Usul bakimindan guncel yazarlardan el-Ferracin kitabini ornek vere bilirim. Kendi sözleriyle diyilde daha çok nakillerle, selefin sözleriyle şübhelere cevab vermiş. Bizim soru sormamizdaki niyyetle ilgili olarak sundunuz üç şıkdada isabet etdirememişsiniz. Bu nakli sormamizdaki amac eğer sizde adı geçen kitab varsa bunun sahih olub olmadığını araşdırmamızda bize yardımcı olmanızdır. Zaten ibn Teymiyyeden nakl edilen sözü küfür olarak deyilde normal olarak kabul etseydik bunun arkasınca düşmezdik.
Zuhruf, 9. Ayet: Andolsun, onlara, "Gökleri ve yeri kim yarattı?" diye sorsan, mutlaka, "Onları mutlak güç sahibi, hakkıyla bilen (Allah) yarattı" diyeceklerdir.
Bu soruya cevab veren mekkeli musrikler dahi ALLAHin her seyi bilidyini itikad etmislerken, nasil olurda muminlerin annesi olan Aise anamiz ALLAHin her seyi bildiyinden ve ya teferufatindan cahil kalmisdi. ALLAH her seyi bilendir dedikde bu her seyi kapsar.

Sizin delil olarak sunduğunuz hadisde Aişe annemizin sözünün sonuna soru işaret koşmuşsunuz.
قَالَتْ: مَهْمَا يَكْتُمِ النَّاسُ يَعْلَمْهُ اللَّهُ، قَالَ: نَعَمْ

Aişe ra dedi ki: İnsanlar bir şeyi gizlese de Allah onu bilir? Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) “Evet” cevabını verdi.(Müsned-i Ahmed, no: 25855 Thk: Risale)
 
Hadisin orjinalinde ise soru işaresi yoktur. Oysa “مهما” kelimesi kesinlikle soru edatı değildir. Dolayısıyla bu edat; şart edatı olup, ancak te’kid ve şart bildirir.  Üstelik bu kelime(مه)  ve (ما) olmak üzere iki ayrı kelimenin bir araya gelmesinden oluşmuştur. Bu kelimelerden birincisi şartı, ikincisi ise te’kid için kullanılır. Soru olarak bu lafiz kulanilmaz.
İmam Ahmed (rahimehUllah)’in rivayetinde ise şöyle geçmektedir:

Aişe (radiyAllahu anhe) şöyle demiştir:
“İnsanlar bir şeyi gizlediklerinde Allah (Azze va Celle) onu bilir”  Rasulullah (sallAllahu aleyhi ve sellem) ona: “Evet…” dedi.
Islamdan nasibi olan her kes bilirki Şek ve Şüphe Küfrü (Küfrü’ş-Şekki ve’r-Rayb) diye bilinen şirk ceşidi vardır.
“Derken kendine zulmederek bağına girdi ve şöyle dedi: ‘Bunun sonsuza değin yok olacağını sanmıyorum. Kıyametin kopacağını da zannetmiyorum. Şayet Rabbime döndürülsem  andolsun bundan daha iyi bir sonuç bulurum.’ Arkadaşı, ona cevap vererek: ‘Seni topraktan, sonra bir damla meniden yaratan, sonra da seni (eksiksiz) bir insan şeklinde düzenleyen Allah’ı inkâr mı ediyorsun?’ dedi.” (Kehf, 35-37)
Onlara peygamberleri mucizeler getirdiler de onlar (öfkeden parmaklarını ısırmak için) ellerini ağızlarına götürüp, ‘Biz sizinle gönderileni inkâr ediyoruz. Bizi çağırdığınız şeyden de derin bir şüphe içindeyiz’ dediler. (İbrahim, 9)

İbn-i Teymiyye Rahimehullah şöyle der:
“Allahu Teala, yalanlayarak olsun veya olmasın, ayetlerinden yüz çevirenlere en ağır cezayı vereceğini belirtmiştir. Bu da gösteriyor ki peygamberlerin getirdiklerini kabul etmeyenler kafirdir. Bunun yalanlama, büyüklenme, hevaya uyma veya getirilen şeylerden şüphe etme sebebi ile meydana gelmesi arasında fark yoktur.
Peygamberin getirdiği şeyleri yalanlayan herkes kafirdir. Yalanlamasa bile, iman etmediği sürece yine kafir olur.” (Mecmuu’l-Fetava, 3/196)

İbn Kayyım rahimehullah şöyle demiştir:
"Şüphe küfründe ise kişi, ne tam olarak bir şeyin doğruluğuna inanır ne de onu yalanlar. Sadece onda şüphe eder. Şayet şüphe içinde olan kişi, rasulün doğruluğunu bildiren ayetleri okumaktan, dinlemekten ve düşünmekten yüz çevirmezse, şüphesi ortadan kalkar. Bu ayetleri okuyan, dinleyen ve düşünen kişide şüphe kalmaz. Çünkü bunların doğruluğa delalet etmesi, güneşin gündüze delalet etmesi gibidir." (Medaricu’s-Salikiyn c: 1, s: 338)
 Size daha öncede ibn Teymiyyenin aynı adlı kitabindan sunduğumuz nakildede yukarıda şübhe ile ilgili sunduğumuz nakilde de Aişe anamız hakkında söylenen sözler arasında bir celişki olduğunu belirtelim.

ibn Teymiyye şöyle diyor :
"...Din, Allahu Teala’nın ve Rasulü’nün teşri ettiğidir. Onun usulü ve furu’u da açıklanmıştır. Rasulullah’ın SallAllahu Aleyhi ve Sellem dinin furu’unu açıkladığı halde usulünü açıklamamış olması mümkün değildir.” (El-Fetava, 4/38)
Dininin usulünude furusunda ALLAH resulu sallallahu aleyhi ve sellem açıklamışken nasıl olurda onun en yakin dostu olan Ebu Bekr radyALLAHu anhun kızı ve peygamberimiz sallallahu aleyhi ve selleme en yakın olan zevcesi Aişe annemiz bu meseleden cahil kalmışdır.
Şimdi size muslimde geçen hadisin tercume orjinalini özet şekilde sunuyoruz.
 
  «Resûlüllah Sallallahü Aleyhi ve Sellem yanımda bulunduğu nevbetim gecesi gelince Resûlüllah Sallallahü Aleyhi ve Sellem değişti. Cübbesini yere koydu, ayakkaplarını çıkarıp; ayaklarının yanına koydu. Kaf¬tanının bir tarafını döşeğinin üzerine yayarak, uzandı. Çok geçmeden be¬nim uyuduğumu zannederek yavaşça cübbesini aldı; yavaşça ayakkaplarını giydi ve kapıyı açarak çıktı. Sonra yavaşça kapıyı kapadı. Ben, hemen en¬tarimi başıma geçirdim, baş bezimi sarındım, ;arşafıma burundum. Sonra onun peşinden yola düştüm. Bakî'a varınca durdu, hem de epeyi durdu. Sonra üç def'â ellerini kaldırdı, sonra geri döndü. Ben de döndüm. O sür'-atle yürüdü, ben de sür'atle yürüdüm; o eşkin gitti, ben de eşkin gittim; o koştu, ben de koştum. Neticede onu geçerek eve girdim. Ben yatar yatmaz o da girdi ve:
— Sana ne oluyor yâ Âişe? Heyecanlanmışsın... buyurdu. Ben:
— Bir şey yok; dedim. Resûlüllah Sallallahü Aleyhi ve Sellem
— Ya söylersin yahut latif u Habîr olan Allah bana mutlaka haber verir; dedi. Ben:
— Yâ Resûlullah! Annem babam sana feda olsun, dedim ve macerayı kendisine haber verdim.
— Ya, önümde gördüğüm karaltı sen miydin? dedi;
— Evet! cevâbını verdim. Bunun üzerine beni göğüsümden öyle bir itti ki, canımı yaktı. Sonra şunları söyledi:
— (Allah ve Resulü sana zülüm mü edecekler sandın?) .İnsanlar neyi gizlerse gizlesin, Allah onu bilir. Evet, Resûlüllah (sözüne devamla):
— Senin gördüğün zaman bana Cibril geldi de, nida etti. Ama nidasını senden gizledi. Ben, kendisine cevap verdim fakat ben de cevâbımı sen¬den gizledim. Sen soyunmuş bir vaziyette iken yanına girecek değildi ya. Ben, senin uyuduğunu zannettim de, uyandırmak istemedim. Korkacağından da şüphe ettim. Cibril şunları söyledi:
(Rabbin, Bakî'd e yatanların yanına giderek onlar için istiğfarda bu¬lunmanı sana emrediyor.)
(Muslim, Cenazeler)

Bismillahirrahmanirrahim. Öncelikle gerek kendinizle alakalı gerekse meseleyle alakalı hiçbir sorumuza doğru dürüst cevap alamadığımızı belirterek sözlerimize başlamak istiyoruz. Biz size akideniz nedir diye sorduk siz ise “ALLAHin resuluyla gonderiyi dini arasdirib öyrenmeye calisanlariz. Akidemiz ve menhecimiz ehli sunne vel cemaatin akidesi ve menhecidir. Ve dinimizi gunumuzde sıkca yaşanan mantıkla diyil, nakille öyrenmeye çalışıyoruz.” Şeklinde herkesin hatta tasavvufçuların bile kabul edeceği umum birtakım sözlerle cevap verdiniz. Halbuki daha çok bizimle veya başkalarıyla ihtilaf ettiğiniz ayrım noktalarına vurgu yapsaydınız edeben daha iyi olurdu.

Keza dinimizi mantıkla değil nakille öğrenmeye çalışıyoruz demişsiniz ve hatta ardından “Sorularimizi yanitlarken kendi sözlerinize ne kadar az yer verirseniz konuşmamız daha da güzel olur. Usul bakimindan guncel yazarlardan el-Ferracin kitabini ornek vere bilirim. Kendi sözleriyle diyilde daha çok nakillerle, selefin sözleriyle şübhelere cevab vermiş.” Diyerek bizi bir nevi kelam ve felsefe yapmakla suçlamışsınız. Öncelikle her iddia gibi bunun da isbat edilmesi gerekir. Velev ki kullandığımız sözlerde ifade tarzlarıı bize ait de olsa hepsi Allahın izniyle seleften bir yere dayanmaktadır. Yok öyle değilse biz hangi sözümüzde nassa ve selefin icmasına dayanmayan bir kelam etmişiz bunu ortaya koymanız gerekir. Ayrıca madem her konuda nakle istinad ediyorsunuz şu halde iddiacısı olduğunuz meselelerde nakil getirmeniz ve getirilen karşı nakilleri izah etmeniz gerekmiyor muydu? Yani:

1- Sizden önce hangi alim İbn Teymiye’nin Aişe hadisi ile alakalı sözleri küfürdür demiş,
2- Yine sizden önce hangi alim İbn Teymiye’nin Aişe hadisi ile alakalı sözleri tahrif edilmiştir demiş?
3- Bu sözlerin tahrif edildiğinin delili nedir buna dair sizin –bu sözlerin aklınıza yatmamasından başka- dayandığınız bir karine veya nakil var mı?
4- Sözün küfür olmadığına veya tahrif olmadığına delalet eden karineleri nasıl izah ediyorsunuz? Bilhassa İbn Müflih’in bu sözü yalanlamaksızın ve de inkar ve reddetmeksizin nakletmesini, Şeyhulislama nisbet etmesini, el-Furu kitabına haşiye yazan Merdavi’nin de bu hususta yorum yapmaması gibi hususları nasıl değerlendiriyorsunuz? Bunlar önemli çünkü mevzunun ümmet nezdinde tartışıldığını ve hiç kimsenin bu kavli küfür veya sapıklık olarak görmediğini gösteriyor.

Bütün bunları alimlerden nakillerle ortaya koyun madem biz kelamcı siz nakil ehliyseniz her sözünüzün bir selefi olması gerekiyor. Bu soruları da bir önceki yazımızda yönelttiğimiz halde hiç birine cevap alamadık. Yani size İbn Teymiye’nin Mecmu’ul Fetava kitabının tahrif edildiğinin delili nedir ve neden bu kitaptan sizin alıntı yaptığınız yer değil de özellikle Aişe hadisiyle alakalı bölüm tahrif edilmiş olsun diye sorduk. Keza aynı mesele yani sıfatlarda cehalet meselesi hakkında olduğu halde neden Allahın kudretinin tafsilatında şüpheye düşen adam tekfir edilmiyor veya hadisi bu şekilde açıklayanlar tekfir edilmiyor ya da bu sözlerine tahrif edilmiş denmiyor da ilim sıfatıyla alakalı İbn Teymiye’nin sözü tahrif edilmiş oluyor veya küfür oluyor? Kudret hadisini sıfatlarda cehalet olarak değerlendirenler sayıca kalabalık, bu konu alimler nezdinde meşhur olmuş, bunların hepsine tahrif oldu dersek buna kimse inanmaz fakat İbn Teymiye’den başka Aişe hadisini bu şekilde yorumlayan olmamış o yüzden en azından buna uydurma diyelim gitsin; kudret hadisini soranı da ya geçiştiririz ya da ortadan bir şeyler söyler durumu idare ederiz… bundan dolayı mı? Biz böyle suçlamalardan beriyiz diyorsanız o halde hakkınızda hüsnü zan etmemiz için iki hadis arasındaki farkı ortaya koymanız gerekir. Ayrıca sizin sıfatlardaki cehalet meselesindeki akideniz nedir bunu da belirtmediniz.
 
Siz bütün bu sorulara cevap vermek yerine uzun uzadıya Allahın bir hükmünde şüphe etmenin küfür olduğu, sıfatlarda şüphenin de bu babtan olduğu vs yönünde birçok nakilde bulunmayı tercih ettiniz. Yani gidin bunu ilkokul çocuklarına anlatın desek münazara adabına belki uymaz ama o münazara adabına siz de uysanız ve bir şey yazarken muhataplarınızın seviyesini ve durumunu az çok göz önünde bulundursanız iyi olur. Bu site üyelerinden hiç kimse zaten bu bahsettiğiniz konularda bir bilgi eksikliğine sahip değildir de siteyi dışarıdan takip edenlerin de kahir ekseriyetinin bu konularda bir cehaleti olacağını zannetmiyorum. Yani bu tartışmayı izleyenlerden hemen hemen hiç kimse bu attığınız nakiller karşısında “vay be Allahın ilminde,kudretinde ya da nassla sabit başka herhangi bir şeyde şüphe etmek küfür müymüş” diye hayretler içinde kalmaz. Şüphenin küfür çeşitlerinden birisi olduğu zaten malum olan bir şeydir. Buradaki asıl tartışma konusu ise Allahın sıfatlarından birisi hakkında şüphe eden kişi bu şüpheye cehaletinden ötürü düşüyorsa tekfir edilir mi meselesidir. Yoksa hüccet ulaştıktan sonra sıfatlar hakkında şüphe eden zaten kafirdir. Bundan dolayıdır ki İbn Teymiye (rh.a) şöyle demiştir:


وَمَنْ شَكَّ فِي صِفَةٍ مِنْ صِفَاتِ اللَّهِ تَعَالَى وَمِثْلُهُ لَا يَجْهَلُهَا فَمُرْتَدٌّ وَإِنْ كَانَ مِثْلُهُ يَجْهَلُهَا فَلَيْسَ بِمُرْتَدٍّ، وَلِهَذَا لَمْ يُكَفِّرْ النَّبِيُّ
الرَّجُلَ الشَّاكَّ فِي قُدْرَةِ اللَّهِ، وَإِعَادَتِهِ لِأَنَّهُ لَا يَكُونُ إلَّا بَعْدَ الرِّسَالَةِ وَمِنْهُ قَوْلُ عَائِشَةَ - رَضِيَ اللَّهُ عَنْهَا -: " مَهْمَا يَكْتُمْ النَّاسُ يَعْلَمْهُ اللَّهُ "، قَالَ: نَعَمْ.

“Her kim Allahın sıfatlarından bir sıfat hakkında şüphe eder de o kimsenin benzerleri sözkonusu sıfat hakkında bir cehalete sahip değilse bu kişi mürted olur. Eğer o kimsenin benzerleri bu hususta cahilseler o zaman mürted olmaz. Bu yüzdendir ki Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem) Allahın kudretinde ve (cesetleri) iadesinde şüphe eden adamı tekfir etmemiştir. Çünkü bu (konuda tekfir) ancak risalet geldikten sonra sözkonusu olur. Aişe (ra)’ın “Allah insanların gizlediği şeyleri de bilir?” deyip Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in “Evet” demesi de bu kabildendir.” (El-Fetava’l Kubra,5/535)

Görüldüğü gibi bir kimsenin Allahın sıfatlarını bilmeye engel teşkil etmeyen bir durumu olmadığı halde bu hususta şüphe ediyorsa bu kimsenin küfründe bir şüphe yoktur. Alimler arasında tartışma konusu olan şey ise kişinin sıfatlar hususunda bilgiye ulaşmasına mani olan bir durumu varsa kafir olur mu bu noktadadır. O yüzden siz de şüphe küfrü konusunda umum sözler nakletmek yerine bizzat meselenin candamarı olan sıfatlardaki cehalet konusuna inseniz iyi edersiniz. Yoksa İbn Teymiye (rh.a) gerek kudret hadisinde gerekse Aişe hadisinde sıfatlar hakkında şüphe sözkonusu olduğunu zaten kendisi belirtmiş. Önemli olan bu şüpheden dolayı kişi kafir olur mu yoksa cehalet bu noktada geçerli bir özür teşkil eder mi meselesidir. Bundan sonra münazaraya devam edeceksek bu konuya yoğunlaşmamız gerekir.

Usul cihetindeki bu girişten sonra ana meseleye gelecek olursak; İbn Teymiye (rh.a)’ın tartışmaya neden olan sözü şu şekildedir:


فَهَذِهِ عَائِشَةُ أُمُّ الْمُؤْمِنِينَ: سَأَلَتْ النَّبِيَّ - صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ - هَلْ يَعْلَمُ اللَّهُ كُلَّ مَا يَكْتُمُ النَّاسُ؟ فَقَالَ لَهَا النَّبِيُّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ نَعَمْ وَهَذَا يَدُلُّ عَلَى أَنَّهَا لَمْ تَكُنْ تَعْلَمُ ذَلِكَ وَلَمْ تَكُنْ قَبْلَ مَعْرِفَتِهَا بِأَنَّ اللَّهَ عَالِمٌ بِكُلِّ شَيْءٍ يَكْتُمُهُ النَّاسُ كَافِرَةً وَإِنْ كَانَ الْإِقْرَارُ بِذَلِكَ بَعْدَ قِيَامِ الْحُجَّةِ مِنْ أُصُولِ الْإِيمَانِ وَإِنْكَارِ عِلْمِهِ بِكُلِّ شَيْءٍ كَإِنْكَارِ قُدْرَتِهِ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ هَذَا مَعَ أَنَّهَا كَانَتْ مِمَّنْ يَسْتَحِقُّ اللَّوْمَ عَلَى الذَّنْبِ وَلِهَذَا لَهَزَهَا النَّبِيُّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ وَقَالَ: أَتَخَافِينَ أَنْ يَحِيفَ اللَّهُ عَلَيْك وَرَسُولُهُ


(Yukarda tercümesini verdiğiniz hadisi naklettikten sonra) "İşte Müminlerin annesi Aişe (ra) Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem)’e ‘Allah insanların gizlediği her şeyi bilir mi’ diye sordu. Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem) de ona ‘evet’ dedi. İşte bu Aişe (ra)’ın bu hususu bilmediğine ve Allah’ın insanların gizlediği her şeyi bildiğini öğrenmeden önce kafir olmadığına delildir. Bu hususları ikrar etmek her ne kadar hüccet ikamesinden sonra imanın asıllarından sayılsa ve de Onun her şeyi bildiğini inkar etmek tıpkı her şeye gücünün yettiğini inkar etmek gibi olsa da bu böyledir. Bununla beraber Aişe (ra) günahtan dolayı kınanmayı hakketmişti nitekim bundan dolayı Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem) onu şiddetli bir şekilde itti ve “Allah ve Rasulünün sana haksızlık yapacağından mı korktun” buyurdu.” (Fetava, 11/412-413)

Görüldüğü üzere İbn Teymiye (rh.a) Aişe (ra)’ın Allah Rasulüne ilim sıfatıyla alakalı soru sorduğunu ve bu sorunun da konu hakkındaki cehaletinden kaynaklandığını ayrıca Aişe (ra) o gece meydana gelen bu ve benzeri olaylardan ötürü tazir edildiğini açık bir şekilde beyan etmektedir. Şeyhulislam, ilgili yerde hadisi şu lafızla nakletmektedir:


قُلْت مَهْمَا يَكْتُمْ النَّاسُ يَعْلَمْهُ اللَّهُ قَالَ: نَعَمْ


“Dedim ki: İnsanlar bir şeyi gizlese de Allah onu bilir? Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) “Evet” cevabını verdi.”

Nevevi ise bu hususta şöyle demektedir:


(قَالَتْ مَهْمَا يَكْتُمِ النَّاسُ يَعْلَمْهُ اللَّهُ نَعَمْ) هَكَذَا هُوَ فِي الْأُصُولِ وَهُوَ صَحِيحٌ وَكَأَنَّهَا لَمَّا قَالَتْ مَهْمَا يَكْتُمِ النَّاسُ يَعْلَمْهُ اللَّهُ صَدَّقَتْ نَفْسَهَا فَقَالَتْ نَعَمْ

“Aişe dedi ki: ‘İnsanlar bir şeyi gizlese de Allah onu bilir. Evet’ Bütün asıl nüshalarda bu şekildedir ve sahih olan da budur. Bunu söylediğinde adeta kendi kendisini tasdik etmiştir ve Evet demiştir.” (Şerhun Nevevi ala Müslim, 7/44 Türkçesi için bkz. El-Minhac terc. 5/31)

Görüldüğü gibi Nevevi –belki de mevzuyu Aişe ile Allah Rasulu arasında soru cevap olarak nakleden rivayetin müşkilatı veya başka sebeblerden dolayı- rivayetin sahih olan şeklinin bu yani Aişe (ra)’ın sözü kendisi söyleyip kendisi tasdik ettiği tarzdaki rivayet olduğunu bilhassa vurgulamaktadır.
İbn Teymiye diğer rivayeti zikredip bunun soru mahiyetinde olduğunu özellikle belirtmişti. Yukarda zikrettiğimiz İbn Müflih’in ve de şimdi zikretmiş olduğumuz Nevevi’nin sözleri  de aynı şekilde hadisin diğer rivayet şeklinin müşkil olduğunu göstermektedir. İşte tam bu noktada bizim hadisi ‘İnsanlar bir şeyi gizlese de Allah onu bilir? Dedi ki: Evet’ şeklinde tercüme edişimize itirazınızın haksız olduğunu beyan etmek istiyoruz. Bizi hadisi bu şekilde soru kalıbında tercüme etmeye sevkeden amil başta İbn Teymiye’nin bunu soru olarak değerlendiren sözleri ve diğer alimlerin de sözkonusu rivayette müşkilat olduğunu yani soru cevap şeklinde olmasının müşkil olduğunu ima eden sözleri olmuştur. Zaten hadisin ibn Teymiye’nin esas aldığı rivayetini başka türlü tercüme etmek pek makul gözükmemektedir. ‘Aişe (ra) dedi ki: İnsanlar bir şeyi gizlese de Allah onu bilir. Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem) Evet dedi.’ Eğer Aişe ra soru sormadıysa Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem) neden evet deme ihtiyacını hissetmiştir? Soru şeklinde olmayan tercümede bir anlam kopukluğu sezilmektedir. Hadisin orijinalinde soru işareti yoktur şeklindeki itirazınıza gelince; hiçbir hadisin orjinalinde  soru işareti ve başka noktalama işaretleri yoktur ki bunda olsun! Hadislerdeki bu tarz işaretler ekseriya kitabı Arapçada basanlar yahut da başka dillere tercüme edenler tarafından eklenir ve bu da mananın akışı göz önünde bulundurularak yapılır. Bizim de yaptığımız bundan ibarettir ve buraya soru işareti koymak gerek hadisin siyakına gerekse alimler tarafından yapılan açıklamalara uygundur. Hatta buraya “İnsanlar bir şeyi gizlese de Allah onu bilir mi?” şeklinde “mi” soru edatını da koysak bir mahsuru olmazdı lakin biz metne çok fazla müdahil olmamak için onun yerine soru işaretiyle yetindik. Bu tıpkı ayeti kerimede İbrahim (as)’dan nakledilen yıldızlar hakkında söylediği “Bu benim Rabbimdir” sözü gibidir. Meal ve tefsirlere baktığınızda çoğunlukla bunun böyle motamot değil de “Bu mu benim Rabbim” veya “Bu benim Rabbim ha!” gibi tefsir yoluyla tercüme edildiğini görürsünüz. Halbuki ayetin aslı هَذَا رَبِّي “Bu benim Rabbimdir” şeklindedir. (Enam: 77) Alimler nezdinde muteber bir tefsire dayandığı müddetçe ayet ve hadis tercümelerinde bu tarz tasarruf ve takdirlerde bulunmanın bir sakıncası olmaz, bu tür şeylere kafayı takmaya gerek yoktur. Zaten yapılan şey adı üzerinde mealdir, yaklaşık anlamdır yoksa ne Arapça’da ne de başka bir dilde tam mutabık bir tercüme zaten mümkün değildir. Kaldı ki gerek Arapçada gerekse Türkçede bazen soru edatı kullanılmadan soru manası kasdedildiği olur. İbrahim (as)’ın “Bu benim Rabbim?” sözü gibi veya Türkçe’de “İyisin?” sözü gibi.

Hadiste geçen “مهما” soru edatı değildir, şart edatıdır sözünüze gelince; bunu genel kullanış açısından söylüyorsanız elbette ki bu böyledir. Fakat söylediğimiz gibi bazen soru edatı olmayan kelimeler de kullanarak istifham yani soru manası kasdedilebilir. Mehma’nın geldiği yerde soru manası kasdedilmesi asla caiz değildir ve hatta bu edatın gelmesi soru olmadığına delalet eder diye bir nahiv kaidesi ise bilmiyoruz. Yukarda “mehma” ile alakalı yazdığınız şeyleri gördüğüm kadarıyla Ziyaeddin el Kudsi’den almışsınız. (Büyük Şirkte Cehalet Mazeret Değildir kitabı sf 218 ve devamı) Gördüğümüz kadarıyla Murat Gezenler de Aişe hadisiyle alakalı benzer şeyleri söylemekte ve İbn Teymiye’yi tenkid etmektedir. (Cehalet Özrü sf 159 vd) Eğer aklınız ve dinden zerre kadar nasibiniz varsa bu gibi hassas mevzularda böyle muasır cahillere değil Rabbani alimlere tabi olursunuz ve alimleri tenkid dahi etseniz bunu ancak başka alimlere dayanarak yaparsınız. Çünkü cahilin alimi tenkid etme yetkisi yoktur. Alimi ilmi usulle tenkid ederken de insaf dairesinden sıyrılmaz ve alimlerin söylemediği sözleri söyleyip onların konuşmadığı sahalara dalarak vebal altına girmezsiniz. İbn Teymiye’nin görüşüne katılmıyorsanız İbn Müflih’in veya İmam Nevevi’nin sözlerine tabi olun size yeter fazlası sapıklığın giriş kapısıdır. Şu anda da bu sözlerinizle bütün ümmeti küfürle itham ediyorsunuz fakat farkında değilsiniz. Çünkü bu nasıl bir şey ki bu bariz küfürler (!) İbn Teymiye’nin kitaplarında 700 senedir duruyor da bunu öğrencileri göremedi, İbn Müflih, Merdavi, Necd imamları göremedi fakat Ziyaeddin el Kudsi ve benzerleri gördüler, ümmeti 7 asırdır daldıkları küfür ve dalalet karanlığından uyandırdılar! Bundan Allaha sığınırız. Herkes aklını başına alsın ve konuştuğu sözün ucunun nereye varacağını düşünerek konuşsun. Şirk hususunda cehaleti mazeret gören irca ehline cevap vereceğim diye meseleleri bu kadar eğip bükmeye gerek yoktur. Bilakis Mürcii kesimden biraz eli kalem tutan herkes şu Aişe hadisi vb konularda güya akideyi müdafaa adına yazılanlara gülüp geçecek ve belki batıl davalarına olan imanları artacaktır. Fakat onlara selefimizin söylediği sözle yetinip “Bu hadislerde en fazla sıfatlardaki cehaletten bahsetmektedir o da işin aslıyla değil tafsilatıyla alakalıdır burada şirk hususunda cehaletin özür olduğuna dair tek bir işaret var mı” diye sorduğunuzda verecekleri hiçbir kayda değer cevap yoktur. Alimler zaten meselenin adını “sıfatlarda cehalet” diye belirlemişler, eğer onların nezdinde şirkte cehalet diye bir tartışma olsaydı meselenin adını böyle koyarlardı. İşte bütün bunlar konuyla alakalı asılsız kelamlar eden ifrat ve tefrit ehlinin sözlerini boşa çıkarmaktadır. İmam Ahmed (rh.a)’ın dediği gibi ‘Bir imamın olmadan bir mesele hakkında konuşmaktan sakın’.” [nakleden İbn Teymiyye, Mecmuu’l-Fetava: 21/291.] Şimdi gerek bu hadisten şirkte cehaletin mazeret olacağı neticesini çıkartan, gerekse de bu hadisten sıfatlarda cehalet özrünü çıkartan alimleri tekfir eden, buna dair sözlerin küfür olduğunu ve alimlerin eserlerine sonradan eklendiğini, uydurulduğunu iddia eden ifrat ve tefrit ehli herkese sesleniyor ve diyoruz ki “Sözlerinizin imamını, selefini getirin! Yok getiremiyorsanız bu konularda konuşmaktan sakının ve bugüne kadarki sözlerinizden de tevbe edin!” Ama yok sözlerinize Kudsi’den Ahmed Ferid’den falandan filandan başka bir imam getiremiyorsanız o zaman vay sizin halinize! Size tehdid olarak şu ayet yeter:

“Kendisine hidayet belli olduktan sonra her kim Rasule karşı gelir ve müminlerin yolundan başka bir yola tabi olursa işte onu döndüğü yolda bırakır ve cehenneme sokarız, o ne kötü dönüş yeridir” (Nisa: 115)

Üstelik bu nasıl bir samimiyet ve hak arayıcılığıdır ki sözüne itibar edilmeyecek kişilerden nakil yapıp bir de bunları kendi sözünüz gibi naklediyorsunuz. Belki sorsak Kudsi’yi tekfir de edersiniz! Kafir olan birisi diğer konularda isabet edemedi bu konuda mı isabet etti ve o kadar ki bu hususta alimleri dahi geride bıraktı! Siz böyle duyduğunuz her şeyi araştırmadan sahiplenmek yerine “biz falanca kitapta şöyle bir şey okuduk, sizin kanaatiniz nedir” diye sorup meseleyi tahkik etseydiniz kendi namınıza daha hayırlı bir iş yapmış olurdunuz. Unutmayın ki bu konuştuğunuz mesele Allahın dinidir ve bu din ilimsizce konuşmalara asla müsaade etmez. Rabbimiz Araf: 33 ve başka birçok yerde bunu haram kılmıştır. Sırf aklınıza yatıyor diye falanca kitaptaki filanca sitedeki bir görüşü benimseme hak ve yetkiniz yoktur. Vesselam.

Kendisi de bir kral olan Halife Memun Nadr bin Şumeyl (ra)'a şöyle demiştir:
يَا أَبَا الْحَسَنِ الْإِرْجَاءُ دِينُ الْمُلُوكِ
"Ey Ebu'l Hasen! İrca (Mürcielik) kralların dinidir!" (ed-Dulabi, el-Esma ve'l Kuna, no: 832; ayrıca Lalekai, es-Sunne, no: 2818)

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Yönetici
  • *****
  • İleti: 2065
  • Değerlendirme Puanı: +50/-0
Alıntı
Subject   ibn Teymiyyeye atilmis iftiralar
Sender   Vusal Hajiyev 

Bismillahirrahmanirrahim
Bizim size sunduğumuz ibn Teymiyyeden nakl olunan Aişe anamız hakkındakı sözlerinden dolayı şeyxi bazı cahiller gibi tekfir edtiğimizi söylemiyoruz. Büyük ihtimal bunun şeyxe atılan bir iftira olduğunu düşünüyoruz. Küçük bir ihtimalde cımbızlama ola bilir. Yani şeyh bu sözünden sora bir açıklama vere bilir. ALLAH resulu sallallahu aleyhi ve sellem küçük şirklerde bile sert tepki vermişken nasıl olurda gözünün önünde Aişe anamızın ALLAHın rububiyyetle bilinmesi gereken sıfatından cahil olduğunda bunun normalmiş gibi karşılasın. Her kes tarafından bilinen Zatul Envat olayını örnek vere bilirim. Size sunacağımız meşhur hadisde de ALLAH resulu sallallahu aleyhi ve sellemin Umer radyALLAHu anhuya nasil sert tepki verdiğini tespit ede bilirsiniz. Umer radyALLAHu anhuya burada asluddinden hiç bir şeyde şübheye düşmediyi halde
Peygamber bir daha gülümsedi. Ben O'nun gülümsediğini gör¬düğüm zaman hemen oturdum ve gözümü kaldırıp evinin içine bak¬tım. Vallahi evin içinde tabaklanmamış üç hayvan derisinden başka gözü döndürecek hiçbir eşya görmedim. Bunun üzerine ben:
— (Yâ Rasûlallah!) Allah'a duâ et, ümmetine genişlik versin.
Çünkü Farslar ve Romalılar'a genişlik verilmiş ve onlara dünyâ ih¬san olunmuş; hâlbuki onlar Allah'a ibâdet etmiyorlar, dedim. Bunu söyleyince dayanmış iken doğruldu da:
— "Sen bir şekk içinde misin? Ey Hattâb oğlu! Onlar hoşlukla¬rı dünyâ hayâtında peşin verilip geçiştirilen birer kavimdir" buyurdu.
Ben de:
— Yâ Rasûlallah, benim için istiğfar ediver, dedim.
(Buahri, Zülümler, 25- Evlerin Damlarında, Üstlerinde Ve Diğer Yerlerde Öteki Evlere Yukarıdan Bakan Ve Yukarıdan Bakmayan Yüksek Oda Ve Teraslar Babı)
Cesedini yaktıran adam hadisine geldikde ise o adamın ALLAHın küdret sıfatından cahil kaldığınıda selef ulemadan hiç kimse söylememiş. O adam sadece normal şekilde gömülenleri ALLAH diriltiyor ama cesedi toza dönüşmüş olanları diriltmiyor gibi düşünmüş. Sizin anladığınız gibi diriltemiyor diyil.
İbni Cevzi demistirki:
Onun kudret sıfatını reddetmesi ittifakla kufurdur. Bu cerceveden onun eğer Allah
bana kadir olursa sozu, sıkıstırır-zorlarsa demektir. Bu su ayetteki ifadeye benzer
"Rızkını daraltırsa" (Fecr 89/16) yani rızkı zorlastırılır, daraltılırsa demektir,
denilmistir. (Feth'ul-Bari Kitab'u Ehadis'il-Enbiya, 6/604)
 
 
Zann edelimki Aişe anamız hakkında  bu sözu tevil edib kabul etdiniz. Çünki bu sözü zahirine gore kabul etmenin küfr olduğunu itikat ediyoruz. Belirtelimki sizin tevilinizin bizim yanımızda hiç bir deyeri yoktur. Bu sözümüzü hakaret olarak kabul etmeyin, bunuda elmizdeki nassa dayanarak söylüyoruz.
Muhakkak ki Allahu Teâlâ İlmi, kullarından söküp almak sureti ile kabz etmez. Lâkin ilmi, âlimleri kabz ederek alır. Âlim kalmayınca da insanlar cahilleri baş edinirler, sonrada onlara sorular sorarlar. Onlarda ilimsizce fetvalar vererek hem saparlar, hemde saptırırlar.
(Buhari, Müslim, Tirmizi - Abdullah ibni Amr İbn-ul As'dan radiyAllahu anh)
Bundan dolayı kendi sözlerinizi ne kadar az kullanırsanız muanzaramız o kadar iyi olur demişdik. Şimdi size sunacağımız nakilleri nasıl tevil edeceksiniz çok merak ediyorum. Çunki kitablarından ehli-sunnetin akidesini öğrendiyimiz Şeyhulİslam asla bu sözleri sarf etmez. Burada bazi nakiller ya zahiri uzere alib kufr edeceksiniz ya tevil edeceksiniz (ki nasil tevil edeceyiniz merak konusu) yada uydurma diyib husnu zann yapacaksiniz.



كذلك مَن دَعا غيرَ الله وحجّ إلى غير الله ؛ هو أيضا مشركٌ ، والذي فعَلَه كفرٌ ، لكن قد لا يكون عالما بأنَّ هذا شركٌ محرّمٌ ، كما أن كثيراً مِن الناس دخَلوا في الإسلام مِن التتار وغيرِهم ، وعندهم أصنامٌ لهم صغارٌ مِن لَبَدٍ وغيرِه ، وهم يتقرّبَون إليها ويُعظّمونها ، ولا يعلَمون أن ذلك محرّمٌ في دين الإسلام ، ويتقرَّبون إلى النار أيضا ، ولا يعلَمون أن ذلك محرّمٌ
فكثيرٌ مِن أنواعِ الشرك قد يخفَى على بعضِ مَن دخَل في الإسلام ولا يعلَم أنه شركٌ ، فهذا ضالٌّ وعمَلُه الذي أشرَك فيه باطلٌ ، لكن لا يستحقّ العقوبةَ حتى تقومَ عليه الحجة . قال تعالى : فَلا تَجْعَلُوا لِلَّهِ أَنْداداً وَأَنْتُمْ تَعْلَمُونَ
وفي صحيح ابن أبي حاتم وغيره ، عن النبيّ صلى الله عليه وسلّم أنه قال : الشرك في هذه الأمة أخفى مِن دَبِيبِ النمْل ، فقال أبو بكر رضي الله عنه : يا رسولَ الله ! كيف ننْجُو منه؟
قال : قل : اللهمَ إني أعوذ بكَ أن أُشرِك بك وأنا أعلَم وأستغفِرك لما لا أعلَم
وكذلك كثيرٌ مِن الداخلينَ في الإسلام يعتقِدون أن الحجَّ إلى قبْر بعضِ الأئمة والشيوخ أفضلُ مِن الحجّ أو مثله ، ولا يعلَمون أن ذلك محرّمٌ ، ولا بلَّغهم أحدٌ أن هذا شركٌ محرَّمٌ لا يجوز
 
"Dolaysıyla  kim Allahdan başkasına dua eder, Allahdan başkasına Hacc yaparsa müşrikdir. Yaptığı amel küfrdür.
Ama bazan öyle oluyor ki, amel sahibleri bunun haram edilmiş şirk olduğunu bilmiyorlar. Nasıl ki, Tatarlardan ve başkalarından  bir çok insan İslama girmiş, ancak bununla beraber onların ibadet və tazim etdikleri, deriden hazırlanmış küçük putlar vardır. Onlar bunun İslam dininde haram edildiyini bilmiyorlar. Ayrıca ateşe ibadet ediyorlar  və bunun haram olmasını bilmiyorlar.
Şirkin bir çok türü İslama giren kimselere bazan kapalı kalır və belli bir amelin şirk olduğunu bilmiyorlar. Böyleleri (müşrik deyil) sapıkdır. Şirk olan amelidə batıldır. Ancak ona hüccet ikame edilene kadar azab edilməz. Yüce Allah buyurur: "Bilerek Allaha ortaklar koşmayın!" (Bakara: 2/22)
Ayrıca Sahihanda Ebu Hatım və başkaları Nebinin - sallalahu aleyhi və sellem - şöyle söylediyini nakl etmişlər: "Şirk bu ümmetde karıncanın yürümesinde  daha gizlidir". Ebu Bekr dedi: Ey Allahın Resulu! Bundan nasıl kurtuluş var?
Resulullah böyle cevab verdi: "Allahım! Sana bilerekden şirk koşmakdan sana sığınırım. Bilmediklerim için ise istiğfar ederim" deyin."
Dolasıyla İslama girmiş kimselerden bir çoğu, bazı imam və şeyhlerinin kabrinin ziyaretin Haccdan və benzerindən üstün tutuyorlar. Bilmiyorlar ki, bu haramdır. Hiç kimse onlara bunun haram edilmiş, caiz olmayan şirk olduğunu tebliğ etmemişdir."
(İbn Teymiyye: El İxneiyye: 206, Cidde: Darul Xarraz: 1420/2000)
Yukarıda sunduğumuz nakilde İslama girmiş Tatarların ibadet edtdikleri putları olduğunu zikr ediyor. Bu nasıl İslama girmek ki insanlar hala şirklerinde devam ediyor ve de bu yaptıklarının küfür olduğundan habersizler.
ما تقول السادةُ العلماءُ أئمةُ الدين -رضي الله عنهم أجمعين- في قومٍ يُعظِّمون المشايخَ ، بكونِ أنهم يستغِيثون بهم في الشدائد ، ويتضرَّعون إليهم ، ويزُورون قبورَهم ويُقبِّلونها ويتبرَّكون بترابها ، ويُوقِدون المصابيحَ طُولَ الليْل ، ويتَّخِذون لها مواسمَ يقدَمون عليها مِن البُعد يسمُّونها ليلةَ المَحْيَا ، فيجعَلونها كالعيد عندهم ، وينذِرون لها النذور ، ويُصلُّون عندها
 
مِن استغاث بميِّتٍ أو غائبٍ من البشَر بحيثُ يدعوهُ في الشدائدِ والكُرُبات ، ويَطلُب منه قضاءَ الحوائج ، فيقول : يا سيِّدي الشيخ فلان ! أنا في حسبِك وجِوارِك ؟ أو يقول عندَ هجوم العدوِّ عليه : يا سيِّدي
فلان ! يَستوحِيْه ويَستغيثُ به , أو يقول ذلك عند مرَضِه وفقرِه وغيرِ ذلك من حاجاتِه - : فإن هذا ضالٌّ جاهلٌ مُشرِكٌ عاصٍ لله باتفاقِ المسلمين ، فإنهم متفِقون على أن الميتَ لا يُدعَى ولا يُطلَب منه شيءٌ ، سواءٌ كان نبيًّا أو شيخًا أو غيرَ ذلك
 
وهذا الشركُ إذا قامتْ على الإنسان الحجةُ فيه ولم يَنتهِ ، وَجَبَ قتلُه كقتلِ أمثالِه مِن المشركين ، ولم يُدفَنْ في مقابرِ المسلمين ، ولم يُصَلَّ عليه
وأمَّا إذا كان جاهلاً لم يَبلُغْه العلمُ ، ولم يَعرِف حقيقةَ الشركِ الذي قاتلَ عليه النبي - صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ - المشركينَ ، فإنه لا يُحكَم بكُفْرِه ،
ولا سِيَّما وقد كَثُر هذا الشركُ في المنتسبِين إلى الإسلام ، ومَن اعتقدَ مثلَ هذا قُربةً وطاعةً فإنه ضَالٌّ باتفاقِ المسلمين، وهو بعد قيامِ الحجة كافر
"Soru: Büyük alimler, din imamları - Allah onların hepsinden razı olsun - bu grup hakkında ne diyor: Onlar şeyhlerini yüceltiyorlar. Öyle ki, sıkıntılı anlarda onlardan yardım istiyorlar, onların önünde boyun büküyor, kabirlerini ziyaret edip, onları öpüyor ve kabirlerinin topraklarıyla teberrük ediyorlar , gece boyunca orada mum yakıyorlar.
Belli zamanlar belirleyip, uzak beldelerden oraya gelirler. Bu geceyi "diriliş gecesi" isimlendiriyorlar. Bunu bayram olarak kutluyorlar. Onlara adak ediyorlar. O kabirlerin yanında namaz kılıyorlar ...
 
Cevap: Kim ölü veya yanında olmayan insandan sıkıntılı anlarda çağırıp yardım ister, ondan ihtiyaçlarının teminini talep eder, "Ey Seyyidim filan şeyh! Ben senin idaren altındayım", ya da düşmanın saldırısı sırasında "Ey Seyyidim falan!" diyerek ona ümidlenib, ondan yardım ister, ya da bu tür şeyleri hastalanınca, fakirleşince veya başka ihtiyaclı anlarında derse, böyle birisi Müslümanların ittifakıyla cahil, müşrik ve Allah'a isyan etmiş kimsedir.
Onlar müttefiktir ki, ölüye dua edilmez, ondan bir şey talep edilmez. İster bu ölü peygamber olsun, şeyh olsun veya başka biri olsun ...
İnsana hüccet iletilir ve bu şirkten uzaklaşmazsa, benzeri diğer müşrikler gibi öldürülmesi vacip olur. Müslümanların mezarlığına defin yapılmaz, cenaze namazı kılınmaz.
Fakat bu şirki eden kimse cahil olur, ona ilim yetmez ve Peygamber'in uğrunda müşriklerle savaştığı şirkin mahiyetini bilmezse, onun küfrüne hüküm edilmez.
Özellikle de bu şirk İslam müntesipleri arasında yer almışken. Kim bu tür amellerin ALLAHa yaklaşdırıcı ve itaat cinsinden olduğuna inanırsa Müslümanların ittifakıyla sapıkdır. Hüccet ikamesinden sonra ise kafirdir. "
(İbn Teymiyye: Cemiul Meseil: 3/145-148, Daru Alemil Fevaid: 1422)
Sunduğumuz diğer nakilde ise dikkatinizi şu kısma çekmek istiyorum, metnin başında ALLAHa şirk koşanları müşrik adlandırmışken ve onları cahil olarak vasıflandırmışken, naklin sonunda ise cehaletinden dolayı mazaretli olduğunu söylüyor ve hüccet ikamesinden sora kafir olacakmış. Böyle nakiller size diğer alimlerdende suna biliriz. Ama biz her hangi bir selef ulemasının böylesine sözler sarf edeceyine inanmıyoruz. Bu nakillerin münafiqlar tarafından insanları saptırmak için üretildiyini düşünüyoruz.
Tevbe, 6. Ayet: Eğer Allah'a ortak koşanlardan biri senden sığınma talebinde bulunursa, Allah'ın kelâmını işitebilmesi için ona sığınma hakkı tanı. Sonra da onu güven içinde olacağı yere ulaştır. Bu, onların bilmeyen bir kavim olmaları sebebiyledir.
Bizim bu sözümüze karşılık “Sifatlardaki ihtilafa vakifiz. Biz sifatlarda "cehalet mazaret deyil" diyede bir şey söylemiyoruz. El-Ferracin "Islam hukuku acisindan cehalet" kitabindan bu konuyla ilgili delilleri okuduk. Zaten cesedini yaktiran adamda ALLAHin kudret sifatindan cahil deyildi. Rububiyyetle bilinmesi gereken sifatlarda elbetde cehalet mazaret deyildir.”
Şu şekilde cevab vermişsiniz “Sıfatlarda cehaletin mazeret olduğunu biliyoruz diyorsunuz eğer bunu kabul ediyorsanız mesele nedir o zaman? Sonuçta kudret ve ilim de birer sıfat değil midir? Hatta sıfatlarda cehalet meselesi – Ferrac’ın bahsettiğiniz kitabında da geçtiği üzere- bizzat kudret sıfatıyla alakalı malum hadisten istinbat edilmiştir ve alimler arasındaki asıl ihtilaf noktası da akli sıfatlar olarak vasfedilen ilim, kudret, işitme vb sıfatlarda cehaletin özür olup olmayacağı hakkındadır. Yoksa haberi sıfatlar olarak isimlendirilen istiva, vech, yed gibi konularda hüccete ulaşmayanın mazur olduğu hususunda akıl sahibi iki kişi ihtilaf etmez.”
Her zaman muhaliflerime sorduğum soruyu size sormama gerek duymadim. Zann etdim ki, ibadetleri ibadet kılan sebebleri biliyorsunuzdur. Siz bu söylediklerinizin ne ile sonuçlandığının farkında diyilsiniz. Bir adam ALLAHın el-Alim sıfatından cahil olursa sizde bunu cehalet mazaretdi olarak kabul ederseniz (yazdıklarınızdan kabul etdiyiniz anlaşılıyor) bu adamın ALLAHdan başkasınadan (kahin, falcı) qayb bilgisini alarak ibadet etmesinde de cehaletin mazaretli olarak görmek zorundasınız. Şirkin tanımı ALLAHa has olan sıfatları ALLAHdan başkasına vermek olurken nasıl olurda bu sıfatlarda cehalet mazaret olacakmışda alimlerde bunun üzerinde ihtilaf edecekmiş. Zaten her bir ibadetin illetinde ALLAH subhane ve tealanın bir ve ya bir kaç sıfatı illet olarak durmakdadı. Eğer siz sıfatları hepsini tarazinin bir tarafına koyacak olursanız (yazdıklarınızdan öyle anlaşılıyor “Sıfatlarda cehaletin mazeret olduğunu biliyoruz diyorsunuz eğer bunu kabul ediyorsanız mesele nedir o zaman? Sonuçta kudret ve ilim de birer sıfat değil midir?”) o zaman ALLAHdan başkasınada ibadet edeninde cehaletini mazeret etmek zorundasınız.
Bizim sizin hadisin sonuna soru işareti koşmanıza itirazımıza cevab olarak şunları zikr etmişsiniz.
Hadiste geçen “مهما” soru edatı değildir, şart edatıdır sözünüze gelince; bunu genel kullanış açısından söylüyorsanız elbette ki bu böyledir. Fakat söylediğimiz gibi bazen soru edatı olmayan kelimeler de kullanarak istifham yani soru manası kasdedilebilir. Mehma’nın geldiği yerde soru manası kasdedilmesi asla caiz değildir ve hatta bu edatın gelmesi soru olmadığına delalet eder diye bir nahiv kaidesi ise bilmiyoruz. Yukarda “mehma” ile alakalı yazdığınız şeyleri gördüğüm kadarıyla Ziyaeddin el Kudsi’den almışsınız. (Büyük Şirkte Cehalet Mazeret Değildir kitabı sf 218 ve devamı) Gördüğümüz kadarıyla Murat Gezenler de Aişe hadisiyle alakalı benzer şeyleri söylemekte ve İbn Teymiye’yi tenkid etmektedir. (Cehalet Özrü sf 159 vd) Eğer aklınız ve dinden zerre kadar nasibiniz varsa bu gibi hassas mevzularda böyle muasır cahillere değil Rabbani alimlere tabi olursunuz ve alimleri tenkid dahi etseniz bunu ancak başka alimlere dayanarak yaparsınız.
Adını zikr edtiyiniz şahısları dinin aslında küfre düşdüklerinden dolayı tekfir ediyoruz. Ama onları tekfir etdiğimiz onlar hakkı söyliyemez anlamına asla gelmemelidir. Size meşhur hadisde sunacağımız nakilde ne demek istediyimizi anlarsınız inşeALLAH. Şirkin ve küfrün kapısını açan şeytan dahi doğruyu söylerken bize mühalif olanların her şeyde yalan söylediyini nereden çıkardınız!?
– Seni mutlaka ResûlUllah sallallahu aleyhi ve sellem’in huzuruna çıkaracağım; artık bu üçüncü ve son gelişindir. Bir daha gelmeyeceğine söz veriyorsun sonra tekrar geliyorsun, dedim. Bu defa bana:
– Beni bırak! Allah’ın seni faydalandıracağı bazı kelimeleri ben sana öğreteyim, dedi. Ben:
– O kelimeler nelerdir? dedim. O:
– Yatağına girdiğinde Âyetü’l-kürsî’yi oku. O takdirde, senin yanında Allah tarafından sürekli bir koruyucu bulunur ve sabaha kadar şeytan sana yaklaşamaz, dedi. Bunun üzerine ben onu salıverdim. Sabah olunca ResûlUllah sallAllahu aleyhi ve sellem bana:
– “Tutsağın dün gece ne yaptı?” diye sordu. Ben de:
– Yâ Resûlallah! Allah’ın beni faydalandıracağı birtakım kelimeleri bana öğreteceğini söyledi, ben de onu salıverdim, dedim. Peygamber Efendimiz:
– “O kelimeler neler?” diye sordu, ben de o kimsenin bana:
– Yatağına girdiğin zaman Âyetü’l-kürsî’yi, “Allahu lâ ilâhe illâ hüve’l-hayyü’l-kayyûm” âyetini başından sonuna kadar oku; senin yanında Allah tarafından sürekli bir koruyucu bulunur ve sabaha kadar şeytan sana asla yaklaşamaz, dediğini söyledim. Bunun üzerine Nebî sallallahu aleyhi ve sellem:
– “Bak hele! Kendisi yalancı olduğu halde bu sefer sana doğruyu söylemiş. Üç gecedir kiminle konuştuğunu biliyor musun, ey Ebû Hüreyre?” dedi. Ben:
– Hayır, bilmiyorum, dedim. Resûl-i Ekrem:
– “O şeytandır” buyurdular. (Buhârî, Vekâlet 10, Fezâilü’l-Kur’ân 10, Bed’ü’l-halk 11)
 
Ankebût, 51. Ayet: Kendilerine okunan kitabı sana indirmiş olmamız onlara yetmedi mi?  Şüphesiz bunda inanan bir kavim için bir rahmet ve bir öğüt vardır.
 
İbni Mesud radyALLAHu anhu: “Sizden önceki EhliKitap, Rablerinin kitabını bırakıp, alimlerinin kitaplarının kabul ettikleri için helak oldular” (Darimi, Sünen, 485)
Bu ayet ve hadisi düşünerek, ibn teymiyyeden nakil olunan bu sözlerin bir iftira atma ihtimalini hiç düşünmedinizmi. Yani tespit edilseki bu sözler şeyhe atılmış bir iftirardır o zaman sizin haliniz nasıl olacak. Yaptığınız işi hiç bu yönden düşündünüzmü. Dikkatinizi başka bir ayetde yöneltmek isterim, öyle bir ayetki tağutu inkar etdiyini iddia eden her kes bu ayeti ezbere bilir. Bu ayetin sonunda bile “el-Alim” ismi kullanılmışdır.

لَا إِكْرَاهَ فِي الدِّينِ قَدْ تَبَيَّنَ الرُّشْدُ مِنَ الْغَيِّ فَمَنْ يَكْفُرْ بِالطَّاغُوتِ وَيُؤْمِنْ بِاللَّهِ فَقَدِ اسْتَمْسَكَ بِالْعُرْوَةِ الْوُثْقَى لَا انْفِصَامَ لَهَا وَاللَّهُ سَمِيعٌ عَلِيمٌ
Bakara, 256. Ayet: Dinde zorlama yoktur. Çünkü doğruluk sapıklıktan iyice ayrılmıştır. O hâlde, kim tâğûtu tanımayıp Allah'a inanırsa, kopmak bilmeyen sapasağlam bir kulpa yapışmıştır. Allah, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.
 
Size böylesine ayetler çok suna biliriz, zann ediyorum ki malum ayetleri biliyorsunuzdur. Rububiyyetle bağlı olan ayetleri okuyub, üzerinde çokca tefekkür etmenizi tavsiye ederim. Bizim bu mesele ile ilgili söyliyeceklerimiz bu kadar. ALLAHu ALEM

-Münazaranın Devamı-

Bismillahirrahmanirrahim

Yazdığınız hususlara Allahın izniyle müşkilatı giderecek nitelikte cevap vermeye çalışacağız. Öncelikle bizim sözlerimizi anlamadığınızı düşünüyoruz. Çünkü aşağıda da tafsilatı geleceği üzere bizim veya herhangi bir müslümanın Allaha cehalet veya acizlik nisbet eden birisinin müslüman kalacağına dair bir akidesi olamaz bu küfürdür. Fakat bir kimse böyle bir itikada ve kasda sahip olmadan neticesi, meali buraya varan sözler sarfetti diye veyahut da Allahın ilim ve kudret sıfatlarının mahiyetine kamil manada vakıf olmadı diye kafir olmaz. Alimlerin söylediği budur biz de bundan ötesini söylemiyoruz bize bir şey nisbet edecekseniz bundan ötesini nisbet etmeniz doğru olmaz. Şimdi diyorsunuz ki:

“Bizim size sunduğumuz ibn Teymiyyeden nakl olunan Aişe anamız hakkındakı sözlerinden dolayı şeyxi bazı cahiller gibi tekfir edtiğimizi söylemiyoruz. Büyük ihtimal bunun şeyxe atılan bir iftira olduğunu düşünüyoruz.”

Aslında o cahillerle aynı kanaatte olduğunuzun farkına varın. Çünkü ikiniz de sözlere küfür hükmü veriyorsunuz. Siz eğer demişse kafirdir derken öbürleri de demiştir o yüzden kafirdir diyor. Aranızdaki fark ancak bu kadardır. Hatta bu noktada bu nakillerden cehalet özürdür neticesini çıkaran Mürciilerle de aynı kanaate sahipsiniz. Onlar da bu nakillerin şirkte cehaletin özür olduğuna delalet ettiğini savunuyor siz de diğer cahil dediğiniz kişiler de aynı şeyi savunuyor. Yani aslında hepsi aynı mezhebin farklı kanatları olmuş oluyor. Biz ise bunlarda dinin aslında cehaletin özür olacağına delalet eden bir şey olmadığını söylüyoruz.

“Küçük bir ihtimalde cımbızlama ola bilir. Yani şeyh bu sözünden sora bir açıklama verebilir.”

Allahın izniyle burada kolay kolay metnin önüne arkasına siyakına sibakına bakmadan size bir nakilde bulunmayız. Bu nakilleri de tahkik ederken aynı metodu izlemişizdir ve ondan sonra size neticeyi bildirmişizdir. O yüzden sözde cımbızlama gibi bir şey sözkonusu değildir, böyle bir şey olsa bunu Allahın izniyle tesbit edip size de bildirirdik.

“ALLAH resulu sallallahu aleyhi ve sellem küçük şirklerde bile sert tepki vermişken nasıl olurda gözünün önünde Aişe anamızın ALLAHın rububiyyetle bilinmesi gereken sıfatından cahil olduğunda bunun normalmiş gibi karşılasın. Her kes tarafından bilinen Zatul Envat olayını örnek vere bilirim. Size sunacağımız meşhur hadisde de ALLAH resulu sallallahu aleyhi ve sellemin Umer radyALLAHu anhuya nasil sert tepki verdiğini tespit ede bilirsiniz.”

Allah Rasulu (sallallahu aleyhi ve sellem)’in Aişe (ra)’ı o geceki konuşmalarından ötürü tazir ettiğini hatta eliyle onu ittiğini gerek hadisten gerekse İbn Teymiye’nin açıklamalarından bulabilirsiniz tekrar bakın inşaallah.

“Cesedini yaktıran adam hadisine geldikde ise o adamın ALLAHın küdret sıfatından cahil kaldığınıda selef ulemadan hiç kimse söylememiş. O adam sadece normal şekilde gömülenleri ALLAH diriltiyor ama cesedi toza dönüşmüş olanları diriltmiyor gibi düşünmüş. Sizin anladığınız gibi diriltemiyor diyil.”

Alimlerin sözlerini anlamak istediği şekilde anlamak ilim taliplisi olan bir kimsenin davranışı değildir. İlim talibi olan kimse dost düşman herkese karşı adaletli olur ve kimseye söylemediği bir sözü nisbet etmemeye çalışır. Alimlerin şu açık sözlerini nasıl görmezden gelebiliyorsunuz ki:

İbn Kuteybe: Bu kimse, Allaha iman etmiş, O'nun varlığını kabul eden, O'ndan korkan bir adamdır .Ancak Allahın sıfatlarından birini bilmemektedir. Adam,cesedi yakılıp rüzgarda savrulunca Allahtan kurtulabileceğini zannetmiştir. Allah da kendisinin tevbîhini (azarlamasını) bildiği ve azabından korktuğu için, o adamın kendisinin sıfatlarından birini bilmemesini afvetmiştir.

Nevevi aynı kudret hadisinin açıklamasında bu hususta şöyle demektedir:

“Bir taife de: Bu adam Allah'ın sıfatlarından birine cahil kalmıştır. Ulema ise sıfatlara cahil olanın tekfirinde ihtilaf etmiştir, demiştir.”

Kadı ise: Bu sebepten onu (yani sıfatlarda cahil olanı) İbni Cerir Taberi tekfir etmiştir. Ki bunu ilk defa Eb'ul-Hasan Eşari ifade etmiştir, demiştir.

Diğerleri ise şöyle diyorlar:

Sıfatlardaki cehalete binaen kişi tekfir edilmez. Dahası onu inkâr edenin hilafına, iman isminin kapsamından da çıkarmaz. Esasen Eb'ul-Hasan el-Eşari de daha sonra bu görüşe dönmüş ve bunda da sabit kalmıştır. Çünkü bu adam buna doğruluğuna kanaat edecek bir itikatla inanmamış ve ayrıca ayrı bir din ve şeriat olarak da görmemiştir. Şüphesiz bu söylediğinin hak olduğuna inanan tabi ki tekfir edilir. Bu kimseler diyorlar ki: Şayet insanlara sıfatlar sorulacak olursa bunlardan çok az bilen çıkacaktır.”  (Şerhu’n Nevevi ala Muslim, 17/72)

Bu zatın şu sözünü: “Vallahi Allah bana güç yetirirse bana alemlerde kimseye vermediği bir azapla azap edecektir.” Nevevi şu şekilde tefsir etmiştir:

“Şüphesiz Allah bana azap etmeye kadirdir, eğer beni cesedimle defnederseniz. Yok eğer beni un ufak kül edip kara ve denize savurursanız, bu durumda bana kadir olmaz.”

Dehlevi de şöyle demiştir: "Bu adam Allah'ın tam bir kudret ile muttasıf olduğunu yakinen biliyordu. Lakin kudret, imkânsız değil, mümkün olan hususlarda söz konusudur. Dolayısıyla o, yarısı karada yarısı denizde olan dağınık küllerinin toplanılmasının muhal olduğunu zannetmiştir. Bunu Allah hakkında düşündüğü bir noksanlıktan dolayı yapmamıştır. Aksine o kendisindeki ilmi seviyeye göre davranmıştır. Buna binaen de kâfir sayılmamıştır." (Hüc. Baliğa, 1/60; "Hüccetullahi'l-Baliğa Terc., 1/224)

Bunlar sadece size gönderdiğimiz metinde yer alan nakillere ait hatırlatmalardır. Yoksa bu adamın Allahın kudret sıfatında cehaleti olduğuna delalet eden daha birçok alimlerden görüş aktarabiliriz. Bu nakilleri iyice inceleyin biz mi hadisi böyle anlamışız yoksa sadece alimlerin anladığı şeyi mi aktarmışız. Şimdi alimlerin sözlerini iyice fıkhettiyseniz onlar hakkında ne hüküm veriyorsunuz? Eğer bundan dolayı nakilci olan bizleri tekfir ediyorsanız bizim aldığımız esas yer olan bu alimleri tekfir etmeniz daha önceliklidir. Veyahut da tekfir etmeyip onlarca İslam kitabının tahrif edildiğini mi ileri süreceksiniz? Şimdi şu soru üzerinde düşünün; Eğer burada kudret sıfatından bahsedilmiyorsa bu adam hangi sıfatta cehalet içindeydi? Yok sizin dediğiniz gibi sadece böyle yaptığı zaman dirilmeden muaf olacağını zannediyorsa bunun sıfatlarla ne alakası var? Bu bahsettiğiniz olsa olsa ahirete imanın teferruatına dair bir cehalet olabilir. Alimlerin sözlerinden ise açıkça anlaşılıyor ki bu adam –dirilişin yanı sıra- kudret sıfatıyla alakalı bir cehalete sahipti. Tekrar belirtelim ki bu, kudret sıfatının aslına dair bir cehalet değildir. Yani bir kimse Allaha acziyet veya cehalet nisbet etse ittifakla kafir olur. Ancak bu şahıs cehaletinden dolayı küllerini dağıtıp un ufak ettiği zaman bunun imkansız bir şey olduğunu zannetmiş ve Allahın kudretinin buraya kadar nüfuz edeceğini fıkhetmemiş yani Allahın her şeye kadir olduğu inancıyla bunun arasında bağlantı kurmamıştır. Allahın kudreti ise ancak mümkün olan şeylerde tasavvur edilebilir. O yüzden –mesela- Allah haşa kendisini yok etmeye kadir midir şeklinde bir soru sorulamaz. Böyle bir soruya; kadirdir, çünkü Onun her şeye gücü yeter diye cevap verilemeyeceği gibi kadir değildir çünkü bu aklen imkansızdır diye bir cevap da verilemez. Bu soru boş bir soru olduğu için bu soruya cevap vermek caiz olmaz. Ancak birisi yanılarak Allahı tenzih etme gayesiyle bu soruya cevap verse tekfir edilmez. Tıpkı Celaleyn tefsiri yazarının Maide 120. Ayetin tefsirinde Allah kendisi hariç her şeye kadirdir demesinden ötürü tekfir edilemeyeceği gibi. Bu mesele de bir açıdan buna benzer. Aynı şeyler ilim sıfatıyla alakalı da söylenebilir. Eğer Aişe hadisinde denildiği gibi ilim sıfatıyla alakalı bir cehalet varsa buradaki Aişe (ra)’ın sözü ancak iyi fıkh edilmeden, neticesi meali düşünülmeden söylenmiş bir söz olur. Yoksa Allahın bazı konularda cahil kalacağını düşünen, bunu akide edinen kişi açık kafirdir. Ancak herkes Allah her şeyi bilir, her şeye gücü yeter şeklinde inandığı halde bunun vakıada nasıl tezahür ettiğini tasavvur edemeyebilir. Bu, diğer işitme vb sıfatlarla alakalı da böyledir. “Kullarım benden sorarsa şüphesiz ki ben yakınım, dua edenin duasına icabet ederim” mealindeki Bakara: 186. Ayetin tefsirinde Taberi ve başkaları Bu âyet-i kerimenin iniş sebebi ile alakalı şunu rivayet ettiler: Birtakım kimseler Rasûlullah (s.a)'a: Rabbimiz yakın mıdır, O'na fısıldaşarak dua edelim, yoksa uzak mıdır O'na yüksek sesle seslenelim, dediler. Bunun üzerine bu âyet-i kerime indi. Hatta bazı kaynaklarda bu kıssa Musa (as)’a nisbet edilmektedir. Başka bir rivayete göre ise Hz. Peygamber (s.a.s)'in ashabı, Hz. Peygamber (s.a.s)'e soru sorup da, "Rabbimiz nerede?" dediklerinde Allah'u Teâlâ bu ayet-i kerimeyi indirdi. Sözkonusu ayetle alakalı zikredilen bütün bu rivayetler bu soruları soran kimselerin zahirde Allahın Semi yani her şeyi işiten olduğunu bilmemesini gerektirmektedir. Ancak mesele öyle değildir. Burada daha ziyade Semi’ sıfatının vakıaya tatbikiyle alakalı bir soru sözkonusudur. Umarız anlatabilmişizdir.

“İbni Cevzi demistirki:
Onun kudret sıfatını reddetmesi ittifakla kufurdur. Bu cerceveden onun eğer Allah
bana kadir olursa sozu, sıkıstırır-zorlarsa demektir. Bu su ayetteki ifadeye benzer
"Rızkını daraltırsa" (Fecr 89/16) yani rızkı zorlastırılır, daraltılırsa demektir,
denilmistir. (Feth'ul-Bari Kitab'u Ehadis'il-Enbiya, 6/604)”


Öncelikle size sormak istiyoruz ki İbn Cevzi’nin akidesi hakkında bilgiye sahip misiniz? Dikkat edin ki İbn’ul Cevzi’nin söylediği şey İbn Kuteybe, İbn Teymiye, İbn Kayyım, Ebu Batin gibi selefi akidedeki alimlerin sözlerine zıttır. Hatta hadisin zahirine zıttır ve hadise zorlama bir tevilde bulunmuştur. Şeyhulislam İbn Teymiye (rh.a) Aişe hadisi açıkladığı yerin bir öncesinde hadise getirilen bu tevilleri reddetmiş ve hatta bunları tahrif olarak nitelemiştir:


وَمَنْ تَأَوَّلَ قَوْلَهُ: لَئِنْ قَدَرَ اللَّهُ عَلَيَّ بِمَعْنَى قَضَى أَوْ بِمَعْنَى ضَيَّقَ فَقَدْ أَبْعَدَ النُّجْعَةَ وَحَرَّفَ الْكَلِمَ عَنْ مَوَاضِعِهِ فَإِنَّهُ إنَّمَا أَمَرَ بِتَحْرِيقِهِ وَتَفْرِيقِهِ لِئَلَّا يُجْمَعَ وَيُعَادَ.

“Adamın ‘Allah bana kadir olursa’ sözünü ‘Allah bana takdir ederse, hükmederse’ veyahut da ‘beni sıkıştırırsa’ şeklinde tevil edenler uzak yerlere sapmış ve kelimeleri yerlerinden kaydırmış, tahrif etmişlerdir. Zira bu adam cesedini yaktırıp parçalara ayırmakla ancak cesedinin bir araya toplanmamasını ve yeniden diriltilmemeyi hedeflemişti.”

Ardından hadisin neden onların bahsettiği manaya gelemeyeceğini usulen izah etmiş ve hadisin bu şekilde tevil ve tahrif edilmesinin adamın cesedini yaktırmasını anlamsız kılacağını beyan etmiştir. Şöyle demektedir:


فَلَوْ كَانَ مُقِرًّا بِقُدْرَةِ اللَّهِ عَلَيْهِ إذَا فَعَلَ ذَلِكَ كَقُدْرَتِهِ عَلَيْهِ إذَا لَمْ يَفْعَلْ لَمْ يَكُنْ فِي ذَلِكَ فَائِدَةٌ لَهُ

“Eğer bu kimse bunu (yani cesedini yaktırma vs işleri) yaptığı takdirde de Allahın buna tıpkı yapmadığı zamanki gibi kadir olacağını kabul etmiş olsaydı bunu yapmasının kendisine hiçbir getirisi olmazdı.”

Nihayet sözü şu şekilde bağlamıştır:

فَغَايَةُ مَا فِي هَذَا أَنَّهُ كَانَ رَجُلًا لَمْ يَكُنْ عَالِمًا بِجَمِيعِ مَا يَسْتَحِقُّهُ اللَّهُ مِنْ الصِّفَاتِ وَبِتَفْصِيلِ أَنَّهُ الْقَادِرُ وَكَثِيرٌ مِنْ الْمُؤْمِنِينَ قَدْ يَجْهَلُ مِثْلَ ذَلِكَ فَلَا يَكُونُ كَافِرًا. وَمَنْ تَتَبَّعَ الْأَحَادِيثَ الصَّحِيحَةَ وَجَدَ فِيهَا مِنْ هَذَا الْجِنْسِ مَا يُوَافِقُهُ

"Burada anlatılan şeyin nihai noktası şudur: Bu adam Allahın layık olduğu sıfatların hepsini bilmeyen ve keza Onun el-Kadir oluşunun tafsilatını bilmeyen birisi idi. Müminlerden bir çoğu da bazen bu tip hususlarda cahil olabilir ve bundan dolayı kafir olmazlar. Sahih hadisleri inceleyen birisi bu cinsten olup buna uygun birçok şey bulabilir.”

Ardından da Aişe hadisini zikretmektedir. O yeri daha önce aktarmıştık. (Fetava, 11/410-411)

Dikkat edilirse İbn Teymiye’ye göre bu adamın cehaleti kudret sıfatı hakkındaki umum bir cehalet değil, cesedin bu şekilde tamamen yok edildiği takdirde tekrar bir araya gelmesini mümkün görmediğinden dolayı Allahın kudreti dahilinde olmayacağı şeklindeki hususi, özel bir cehalettir. Bu da yine Şeyhin işaret ettiği gibi kudret sıfatının aslında değil tafsilatındaki bir cehalettir.

İbnul Cevzi ve benzerlerinin hadisi tevil etmelerine gelince; şüphesiz ki bu, onların sıfatlarla alakalı genel tevilci yaklaşımının bir uzantısıdır. İbnul Cevzi (Allah onu da bizi de bağışlasın) sıfatlar konusunda selefin yolundan ayrılmış ve hatta selefin yoluna tutunarak sıfatları kabul ettikleri için –kendisi de Hanbeli olmasına rağmen- Hanbelileri şiddetli bir şekilde reddetmiş ve onları mücessime olmakla suçlamıştır. İbn Teymiye (rh.a) Fetava 4/165 ve devamında onun bu sözlerini almış ve kendisine reddiyede bulunmuştur. Bunu Külliyatın Türkçesinde de bulmanız mümkündür. Şunu anlamanız gerekir ki ilk dönemlerden bu yana nassların zahirini esas alan Ehli sünnet ile aklı esas alan ve de nassları kendi akıllarına göre tevil ve tefsir etmeye çalışan kelamcı zümreler arasında bir çatışma sözkonusudur. İnsan bu noktada akılcı Mutezilenin usulüne sahip oldukları halde kendilerini selefi gibi takdim edenlerin varlığına hayret etmektedir. Maalesef gördüğümüz kadarıyla siz de bunlardan olmuşsunuz. Halbuki iyi düşünürseniz sıfatlardaki cehalet meselesinin sıfatlar konusunun devamı olduğunu ve sıfatlarda inkara ve tevile sapanların bu meselede de aynı tevillere sarıldıklarını görürsünüz. Çünkü bu mesele de diğeri gibi vahye mi tabi olacağız, aklımıza mı tabi olacağız bunlar arasında tercih yapmayı gerektiren meselelerdendir. Mutezile bu kudret hadisinin dinin asıllarına zıt olduğunu ileri sürerek hadisi reddetti ve İbn Kuteybe gibi alimler onlara cevap verdi. İlerki dönemlerde de Eşariler bu hadise zorlama teviller getirdiler ve İbn Teymiye gibi alimler de onları reddetti. Onlar, sıfat hadislerini Allahı kullara benzetmeye yani şirke yol açar endişesiyle tevil ettikleri gibi kudret hadisi gibi hadisleri de Allahı tanımayan kimselere müslüman demeye yol açar endişesiyle tevil ettiler. Siz de –velev ki alimlerden de gelse- bu tevilcilerin yaptığı tahrifleri muteber bir sözmüş gibi kabulleniyorsunuz. Size sorarız ki neden İbn’ul Cevzi’nin görüşünü alıyorsunuz da onun gibi düşünmeyen onlarca alimin görüşünü es geçiyorsunuz? Bu tercihinizin delili nedir, aklınızdan başka bunu tercih etmenizi gerektiren şeri bir delil var mıdır?

Ben sizin bu meseleyi anlamamanızı çok görmüyorum. Biz de eskiden bu meseleyi ve benzerlerini anlamıyorduk ve aynen sizin yaptığınız gibi çelişkili sözler geveliyorduk. Fakat ne zaman ki selefe tabi olduk ve kendi aklımızı bir kenara bıraktık bütün müşkiller Allahın izniyle aydınlandı. Siz de en azından ‘ben bilmiyorum’ deyip yorum yapmayı bıraksanız ve dinin aslını muhafaza edip yani Allaha acziyet ve cehalet nisbet eden herkes kafirdir fakat ola ki bu hadislerde ve alimlerin sözlerinde bizim anlamadığımız bir incelik olabilir deyip Allah katındaki doğruya iman etseniz ve ardından gücünüz nisbetinde meseleyi akılcılıktan uzak tahkik etmeye çalışsanız iyi niyetinizden ötürü Allah size yardımcı olacaktır. Ancak bu şekilde kelam yapmaya devam ederek ve ucu ümmeti tekfir etmeye varan sözler sarfederek ancak kendi hidayetinizi zorlaştırmaktasınız.
 
“Zann edelimki Aişe anamız hakkında  bu sözu tevil edib kabul etdiniz. Çünki bu sözü zahirine gore kabul etmenin küfr olduğunu itikat ediyoruz. Belirtelimki sizin tevilinizin bizim yanımızda hiç bir deyeri yoktur. Bu sözümüzü hakaret olarak kabul etmeyin, bunuda elmizdeki nassa dayanarak söylüyoruz.
Muhakkak ki Allahu Teâlâ İlmi, kullarından söküp almak sureti ile kabz etmez. Lâkin ilmi, âlimleri kabz ederek alır. Âlim kalmayınca da insanlar cahilleri baş edinirler, sonrada onlara sorular sorarlar. Onlarda ilimsizce fetvalar vererek hem saparlar, hemde saptırırlar.
(Buhari, Müslim, Tirmizi - Abdullah ibni Amr İbn-ul As'dan radiyAllahu anh)
Bundan dolayı kendi sözlerinizi ne kadar az kullanırsanız muanzaramız o kadar iyi olur demişdik.”


Biz sizden zaten bizim şahsi tevillerimize ve yorumlarımıza itimad etmenizi talep etmiyoruz ki! Hatta tam zıddını söylüyor ve diyoruz ki siz de bizden aradan çekilelim ve de nasslarla, selefin fehmiyle baş başa kalalım. Fakat siz bunu yapmıyor ve de ardından suçu bize atıyorsunuz. Daha önce de söylediğimiz gibi her iddia ispat ister eğer bizim burada alimlerden bağımsız en ufak bir kişisel yorumumuz varsa bunu ispatlamanız aksi takdirde bu ithamı terk etmeniz gerekir.

“Şimdi size sunacağımız nakilleri nasıl tevil edeceksiniz çok merak ediyorum. Çunki kitablarından ehli-sunnetin akidesini öğrendiyimiz Şeyhulİslam asla bu sözleri sarf etmez. Burada bazi nakiller ya zahiri uzere alib kufr edeceksiniz ya tevil edeceksiniz (ki nasil tevil edeceyiniz merak konusu) yada uydurma diyib husnu zann yapacaksiniz.”

Bu bahsettiğiniz metod sabit bir akidesi olmayan ve şek şüphe içindeki insanların usulüdür biz böyle bir şeyden beriyiz ve de ne akide hakkında ne de alimler hakkında böyle bir şüphemiz mevzubahis değildir. Fakat aslında akide noktasında şüphe içerisinde olan kişiler alimlerin cehalete mazeret dediğine ve sair küfür itikadlara sahip olduğuna dair zann içerisinde olup bunun neticesi de alimleri tekfir etmeyi gerektirdiğinden dolayı sırf insanlara karşı meseleyi izah etmek adına –ki buna Türkçede argo tabir kıvırmak denir- o sözler uydurmadır derler ama kendi iç alemlerinde dedikleri söze kendileri de inanmazlar ve “ya uydurma değilse” diye kendi kendilerini yerler. Böylelerini çok gördük, bizim içimizde de vardı ve zamanla halis mürcie akidesine kayıp geçmişte uydurma dedikleri sözlerden anladıkları fasit yorumlara tabi oldular. Fakat bunu yaparken hiçbir zaman kendi anlayışlarını sorgulamadılar yani acaba ben sözleri doğru mu anladım diye kendilerinden şüphe etmediler de ya alimlerden şüphe ettiler ya da bizzat dinin kendisinden şüpheye düştüler. Siz de aynı durumdasınız, siz alimlerin sözlerine uydurma demek yerine sizin anlayışınıza uydurma deseniz daha iyi edersiniz. Çünkü takdir edersiniz ki sizler alimlerin ıstılahlarına, hangi kelimeyi ne anlamda kullandıklarına vakıf olan kişiler değilsiniz. Bizler de kamil anlamda vakıf sayılmayız. Dolayısıyla üç beş tane kitap okuyarak ardından alimlerin aklına yatmayan her sözünü küfür ve uydurma ilan etmek akıllı adamın işi olmasa gerek! Bu yüzden ister İbn Teymiye’den ister başka alimlerden 1000 tane de nakil getirseniz bunları uydurma ilan etmek meseleyi çözmez. Hepsinin tek tek tahkik edilmesi gerekir. Bu nakilleri uydurma ilan edenler aslında kendilerinin bile inanmadığı bir şey söylemektedirler. Bu bahsettiğiniz münafıklar ne kadar maharetliymiş ki alimlere nisbetle binlerce söz uydurmuşlar ve hiç kimse de bunları tesbit edememiş, böyle bir şey olabilir mi? Allah dinini koruyacağını taahhüd etmiş ki bu dinin içerisine Kitap sünnet girdiği gibi icma da girmektedir. Alimlerin kitaplarında tahrif olması mümkün ise de böyle sizin bahsettiğiniz şekilde neredeyse dinin ortadan kalkmasına yol açacak büyük bir tahrif hareketine ne aklen ne de şeran ihtimal vermek doğru olmaz.

Bahsettiğiniz nakillere gelince; öncelikle bizler ne bunları ne de başka bir sözü kasdettiğiniz anlamda tevil etmeyiz yani zahirde anlaşılandan farklı türde açıklamaya çalışmayız. Ehli sünnette ne şeri nasslara ne alimlerin sözlerine hatta ne sıradan insanların sözlerine karşı böyle bir tutum yoktur. Bunlar tahrifçi batıl ehlinin metodlarıdır. Ancak bir sözün alimler nezdinde sabit olan hakiki zahiri vardır bir de cahiller nezdindeki zahiri vardır. Bizim gibi cahiller nezdinde bu sözler elbette müşkildir. Bize düşen bu sözlere milleti ikna edecek bir tevil uydurmak değil alimin hakikatte ne kasdettiğini samimi olarak araştırmaktır. Bu metodla meseleyi tahkik ettikten sonra alimin sözüne açıklama yapılır ki bizim takip ettiğimiz usül budur. Size daha önce de söylediğimiz gibi bizim yaptığımız açıklamalarda alimlere dayanmayan bir tane şahsi görüş varsa bunu ortaya koyarsınız. Mesela kudret hadisiyle alakalı söylediğimiz her şeyin belki cümlesi cümlesine alimlerden dayanaklarını sunabiliriz ama sözü uzatmamak için bunu yapmıyoruz zaten dikkatli okuyan kişi de sözlerimizle hangi alimlere referans verdiğimizi az çok anlar.

Bu nakillerle alakalı olarak ise usul babından şunları zikretmek istiyorum. Öncelikle “küfür” tabiri alimlerin ıstılahında çoğunlukla bildiğimiz inkar manasında kullanılır ancak bazen “azabı gerektiren küfür” manasında kullanıldığı olur ve de fetret ehli ve onlar gibi davete ulaşmamış olan kimseler hakkında bu manada küfür sıfatı nefyedilir ve şu tarz sözler kullanılır: Fetret ehli tekfir edilmez, onlara kafir de müslüman da denmez. Ferrac’ın cehalet kitabını okuduysanız orada “imamların nefyettiği küfrün tarifi” başlığı altında bu konudaki açıklamalara vakıf olursunuz inşaallah. Yani anlaşıldığı kadarıyla bu naklettiğiniz sözlerde de sözkonusu kimselerin müslüman olduğu anlatılmıyor, bilakis hüccete ulaşmadıklarından ötürü gerek dünyada kılıçla cezalandırılmak suretiyle gerekse ahirette ateşle azab görmeyecekleri sözkonusu edilmektedir. Sözlerde buna delalet eden karineler de mevcuttur. “Bunlara azab edilmez” demesi gibi veyahut da bu şirki işleyenin öldürüleceğinden bahsettikten sonra cahili bundan istisna etmesi gibi. Kaldı ki bu sözler en azından ihtimalli sözlerdir bunlarla hüküm verilmez, çünkü küfür tabiri her iki manada da kullanılan müşterek bir tabirdir.  Ne zaman ki bu adamlar şirk işlese bile cehaletten dolayı yapıyorlarsa müslüman kalmaya devam ederler gibi açık bir söz varid olur o zaman bu adamlara delil olur fakat elhamdulillah böyle bir şey mevzubahis değildir. Bu girizgahtan sonra nakillerin tafsilatına geçeceğiz inşaallah.

Birinci nakilde şöyle demektedir:


كذلك من دعا غير الله وحج إلى غير الله هو أيضًا مشرك، والذي فعله كفر، لكن قد لا يكون عالمًا بأن هذا شرك محرم.
كما أن كثيرًا من الناس دخلوا في الإسلام من التتار وغيرهم وعندهم أصنام لهم صغار من لبد وغيره وهم يتقربون إليها ويعظمونها ولا يعلمون أن ذلك محرم [في دين الإسلام، ويتقربون إلى النار أيضًا ولا يعلمون أن ذلك محرم]، فكثير من أنواع الشرك قد يخفى على بعض من دخل في الإسلام ولا يعلم أنه شرك، فهذا ضال وعمله الذي أشرك فيه باطل، لكن لا يستحق العقوبة حتى تقوم عليه الحجة، قال تعالى: {فلا تجعلوا لله أندادًا وأنتم تعلمون} [سورة البقرة: (22)]، وفي صحيح أبي حاتم وغيره عن النبي صلى الله عليه وسلم أنه قال: (الشرك في هذه الأمة أخفى من دبيب النمل) فقال أبو بكر [رضي الله عنه]: يا رسول الله كيف ننجو منه؟ قال: (قل اللهم إني أعوذ بك أن أشرك بك شيئًا وأنا أعلم، وأستغفرك لما لا أعلم).
وكذلك كثير من الداخلين في الإسلام يعتقدون أن الحج إلى قبر بعض الأئمة والشيوخ أفضل من الحج أو مثله، ولا يعلمون أن ذلك محرم ولا بلغهم أحد أن هذا شرك محرم لا يجوز.



"Dolayısıyla  kim Allahtan başkasına dua eder, Allahtan başkasına Hacc yaparsa müşrikdir. Yaptığı amel küfrdür.  Ama bazan öyle oluyor ki, amel sahibleri bunun haram edilmiş şirk olduğunu bilmiyorlar. Nasıl ki, Tatarlardan ve başkalarından  bir çok insan İslama girmiş, ancak bununla beraber onların ibadet ve tazim ettikleri, deriden hazırlanmış küçük putlar vardır. Onlar bunun İslam dininde haram edildiğini bilmiyorlar. Ayrıca ateşe ibadet ediyorlar  ve bunun haram olduğunu bilmiyorlar.

Şirkin bir çok türü İslama giren kimselere bazan kapalı kalır ve belli bir amelin şirk olduğunu bilmezler. Böyleleri sapıktır. Şirk olan ameli de batıldır. Ancak ona hüccet ikame edilene kadar azab edilmez. Yüce Allah buyurur: "Bilerek Allaha ortaklar koşmayın!" (Bakara: 2/22)

Ayrıca Ebu Hatım’in Sahih’inde və başkaları Nebinin - sallallahu aleyhi ve sellem - şöyle söylediğini nakl etmişlər: "Şirk bu ümmette karıncanın yürümesinde  daha gizlidir". Ebu Bekr dedi: Ey Allahın Resulu! Bundan nasıl kurtuluş var?

Resulullah böyle cevab verdi: "Allahım! Sana bilerekten şirk koşmaktan sana sığınırım. Bilmediklerim için ise istiğfar ederim" deyin."

Dolasıyla İslama girmiş kimselerden bir çoğu, bazı imam ve şeyhlerinin kabrini ziyareti Haccdan ve benzerindən üstün tutuyorlar. Bilmiyorlar ki, bu haramdır. Hiç kimse onlara bunun haram edilmiş, caiz olmayan şirk olduğunu tebliğ etmemişdir."

(İbn Teymiyye: El İxneiyye: 206, Cidde: Darul Xarraz: 1420/2000)

Sizin gönderdiğiniz tercümede birkaç değişiklik ve düzeltme yaparak bu metni iktibas ettik. Muhtemeldir ki bu nakli ehlitevhid adı verilen şirk ehlinden yapmışsınız. Bu adamlar metne kendi kafalarına göre müdahele etmişler ve asıl metinde olmadığı halde parantez içi ilave yaparak “Şirkin bir çok türü İslama giren kimselere bazan kapalı kalır və belli bir amelin şirk olduğunu bilmiyorlar. Böyleleri (müşrik deyil) sapıkdır.” Şeklinde tercüme etmişler. Halbuki orijinal metinde (müşrik deyil) diye bir ibare yok. Metinde bu manaya delalet eden bir karine de mevcut değil. Tamamen kendi anlayışlarını tercümeye yansıtmışlar. Halbuki bir kimsenin sapık olması müşrik olmasına mani değildir, Hiristiyanların sapık olmasının müşrik sıfatı almalarına mani olmadığı gibi. Şimdi nasıl olur ki İbn Teymiye başta bu amelleri yapanlara müşrik dediği halde sonra onlardan müşrik sıfatını nefyeder? Bu metnin hiçbir yerinde bu kimselerden müşrik vasfının nefyedilmesi sözkonusu değildir. Bu kişilerden nefyedilen şey azabtır. Yani bu kimseler hüccete ulaşmalarına mani olan bir şeyden dolayı bu duruma düşmüşlerse bir nevi fetret ehlinin konumunda olurlar ve onlara mürtede uygulanan kılıçla öldürme cezası uygulanmaz. Çünkü “Biz elçi göndermedikçe hiçbir kavme azab etmeyiz” (İsra: 15) ayeti cezanın ancak uyarıdan sonra olmasını gerektirir. Bundan dolayıdır ki savaştan önce İslama davet emredilmiş ve hatta davet edilmemiş toplumlarla savaşmak caiz görülmemiştir. Bu kimselere mürted ahkamının uygulanmaması da bu babtandır. Bu esma (isimler) ve ahkam (hükümler) bahsi hassas bir konudur. Şirkin hükmünün yani cezasının iptal edilmesi isminin ortadan kalkmasını gerektirmez. Alimlerden hiç kimse fetret ehlinden müşrik ismini kaldırmamış ve onlara müslüman dememiştir ama azap görüp görmeyeceklerinde meşhur bir ihtilaf vardır. Bu ikisini birbirine karıştırmamak lazımdır. İbn Teymiye’nin bu sözünde bu kimselerden müşrik isminin kaldırıldığına dair hiçbir delil olmadığı gibi bilakis baştaki ifadesi gibi aleyhine delil vardır.

Bu sözün tahrif olduğu iddiasına gelince; görüldüğü gibi sözün küfür olduğu iddiası batıldır ve haliyle sözü uydurma ilan etmek için bir gerekçe yoktur. Velev ki sözün bizim kıt aklımızda hiçbir izahı olmasa bile cahillerin izahını yapamadığı her söze uydurma damgası vurmaları ancak cehaleti ispat eder. Çünkü bu öncelikle bir zandır ve zann ise yalanın kardeşidir ve bir türüdür. Bu sözler uydurma ise alimlerin kitaplarında ne işi vardır uydurma sözlerin? Süleyman bin Sehman mesela “Keşfu Geyahibiz Zalam” adlı eserinin 187. Sayfasında İbn Teymiye’nin bu sözlerini itirazsız olarak nakletmiştir.

İkinci nakle gelince; öncelikle bu nakilde bir kopukluk sözkonusudur yani baş tarafta bazı kimselerin kabirlerde yaptıkları şirk amellerini aktardıktan epey sonra hüccet ikamesi ile alakalı sözlerini söylemektedir:


قال طائفة من السلف: يسألهم مَن خلق السماوات والأرض؟ فيقولون: الله، وهم يعبدون غيره. وإنما كانت عبادتهم إيَّاهم أنهم يدعونهم ويتخذونهم وسائطَ ووسائلَ وشُفعاءَ لهم، فمن سلكَ هذا السبيلَ فهو مشرك بحسب ما فيه من الشرك.

وهذا الشركُ إذا قامت على الإنسان الحجةُ فيه ولم يَنتهِ، وَجَبَ قتلُه كقتلِ أمثالِه من المشركين، ولم يُدفَنْ في مقابرِ المسلمين، ولم يُصَلَّ عليه. وإمَّا إذا كان جاهلاً لم يَبلُغْه العلمُ، ولم يَعرِف حقيقةَ الشرك الذي قاتلَ عليه النبي - صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ - المشركين، فإنه لا يُحكَم بكُفْرِه، ولاسِيَّما وقد كَثُر هذا الشركُ في المنتسبين إلى الإسلام، ومن اعتقدَ مثلَ هذا قُربةً وطاعةً فإنه ضَالٌّ باتفاقِ المسلمين، وهو بعد قيامِ الحجة كافر.


“Seleften bir taife dedi ki: Onlara gökleri ve yeri kim yarattı diye sorduğunda onlar Allah’tır derler ve bununla birlikte Ondan başkasına ibadet ederler. Onlara yaptıkları ibadet ise onlara dua etmeleri, onları aracılar, vesileler ve şefaatçiler edinmeleridir. Her kim bu yoldan giderse kendisinde bulunan şirk oranında müşriktir.

İnsana hüccet iletilir ve bu şirkten uzaklaşmazsa, benzeri diğer müşrikler gibi öldürülmesi vacip olur. Müslümanların mezarlığına defin yapılmaz, cenaze namazı kılınmaz.

Fakat bu şirki eden kimse cahil olur, ona ilim yetmez ve Peygamber'in uğrunda müşriklerle savaştığı şirkin mahiyetini bilmezse, onun küfrüne hükmedilmez.

Özellikle de bu şirk İslam müntesipleri arasında yer almışken. Kim bu tür amellerin ALLAHa yaklaşdırıcı ve itaat cinsinden olduğuna inanırsa Müslümanların ittifakıyla sapıkdır. Hüccet ikamesinden sonra ise kafirdir. "
(İbn Teymiyye: Cemiul Meseil: 3/145-148, Daru Alemil Fevaid: 1422)

Görüldüğü üzere Şeyhulislam bu kimselerden “müşrik” ismini kaldırmıyor ki buna siz de işaret etmişsiniz fakat onlardan şirkin cezasını kaldırıyor. “Küfrüne hükmedilmez” ifadesinden kasıd Allahu a’lem budur. Yoksa mümin sayılırlar manasında değildir. Nitekim ifadenin başında öldürülmesi vacib olur dedikten sonra aynı siyakta hüccete ulaşmayanların kafir olmayacağını söylemesi buradaki kafir olmamasından kasdın cezayı hak eden kafir olmaz manasında olduğuna karine teşkil etmektedir. Bu kimselerden kafir ismi, Allaha ortak koşan manasında asla kaldırılmaz ancak küfrün cezasını hak eden anlamında bazen kaldırılabilir.

“Bizim bu sözümüze karşılık “Sifatlardaki ihtilafa vakifiz. Biz sifatlarda "cehalet mazaret deyil" diyede bir şey söylemiyoruz. El-Ferracin "Islam hukuku acisindan cehalet" kitabindan bu konuyla ilgili delilleri okuduk. Zaten cesedini yaktiran adamda ALLAHin kudret sifatindan cahil deyildi. Rububiyyetle bilinmesi gereken sifatlarda elbetde cehalet mazaret deyildir.”

Şu şekilde cevab vermişsiniz “Sıfatlarda cehaletin mazeret olduğunu biliyoruz diyorsunuz eğer bunu kabul ediyorsanız mesele nedir o zaman? Sonuçta kudret ve ilim de birer sıfat değil midir? Hatta sıfatlarda cehalet meselesi – Ferrac’ın bahsettiğiniz kitabında da geçtiği üzere- bizzat kudret sıfatıyla alakalı malum hadisten istinbat edilmiştir ve alimler arasındaki asıl ihtilaf noktası da akli sıfatlar olarak vasfedilen ilim, kudret, işitme vb sıfatlarda cehaletin özür olup olmayacağı hakkındadır. Yoksa haberi sıfatlar olarak isimlendirilen istiva, vech, yed gibi konularda hüccete ulaşmayanın mazur olduğu hususunda akıl sahibi iki kişi ihtilaf etmez.”

Her zaman muhaliflerime sorduğum soruyu size sormama gerek duymadim. Zann etdim ki, ibadetleri ibadet kılan sebebleri biliyorsunuzdur. Siz bu söylediklerinizin ne ile sonuçlandığının farkında diyilsiniz. Bir adam ALLAHın el-Alim sıfatından cahil olursa sizde bunu cehalet mazaretdi olarak kabul ederseniz (yazdıklarınızdan kabul etdiyiniz anlaşılıyor) bu adamın ALLAHdan başkasınadan (kahin, falcı) qayb bilgisini alarak ibadet etmesinde de cehaletin mazaretli olarak görmek zorundasınız. Şirkin tanımı ALLAHa has olan sıfatları ALLAHdan başkasına vermek olurken nasıl olurda bu sıfatlarda cehalet mazaret olacakmışda alimlerde bunun üzerinde ihtilaf edecekmiş. Zaten her bir ibadetin illetinde ALLAH subhane ve tealanın bir ve ya bir kaç sıfatı illet olarak durmakdadı. Eğer siz sıfatları hepsini tarazinin bir tarafına koyacak olursanız (yazdıklarınızdan öyle anlaşılıyor “Sıfatlarda cehaletin mazeret olduğunu biliyoruz diyorsunuz eğer bunu kabul ediyorsanız mesele nedir o zaman? Sonuçta kudret ve ilim de birer sıfat değil midir?”) o zaman ALLAHdan başkasınada ibadet edeninde cehaletini mazeret etmek zorundasınız.”


Sıfatlarda cehalet derken neyi kasdettiğimizi açıklamaya çalıştık ama bizim akidemizi anlamadığınız veya anlamaya yanaşmadığınız için haliyle bu sözleri sarfetme ihtiyacı duydunuz. Bazı cahillerin zannettiği gibi uluhiyet ve rububiyet tevhidinde cehalet mazeret olmaz, isim sıfat tevhidinde mazeret olur diye bir ayrım sözkonusu değildir. Her kim Allaha has isim ve sıfatları Ondan başkasına verirse müşriktir, şirkin diğer çeşitlerinde olduğu gibi bunu tekfir etmeyen de kafirdir. Elbette ki kişinin bu tevhidi yerine getirebilmesi için öncelikle Allaha has isim ve sıfatların hangisi olduğunu bilmesi gerekir. Bu malum olan bir şeydir, hatta bunu bilmeyen kişi Allah ile kullar arasını ayırd edemiyor demektir. Bizim bahsettiğimiz kişi ise Allahın her şeyi bildiğine her şeye kadir olduğuna inandığı halde düşünmeden bir söz söyleyip bu sözün lazımının bu sahip olduğu itikadı bozduğunu fıkhedemeyen birisidir. Bu kişi Allahın sınırsız ilim ve kudrete sahip olduğunu tasdik etmiş fakat bu tasdik ettiği şeyin mahiyetini ve vakıada nasıl cereyan edeceğini tam tasavvur edememiştir. Bu ise bizzat acaba Allah gaybı bilir mi diye işin aslında şüphe eden kişiden farklıdır. Zaten dikkat ederseniz sıfatlarda cehalet meselesi kudret hadisi ve sair rivayetlerde külli kaidelerle alakalı değil çok özel muayyen meselelerle örneğin tamamen yok olmuş bir ceset tekrar diriltilebilir mi şeklinde cereyan etmiştir. Ama bizzat aslı ihlal edip asla muhalif kaide koymaya kalkanlar örneğin Allah kulların fiillerini bilmez diyen Kaderiye gibi icma ile tekfir edilirler.

“Bizim sizin hadisin sonuna soru işareti koşmanıza itirazımıza cevab olarak şunları zikr etmişsiniz.
Hadiste geçen “مهما” soru edatı değildir, şart edatıdır sözünüze gelince; bunu genel kullanış açısından söylüyorsanız elbette ki bu böyledir. Fakat söylediğimiz gibi bazen soru edatı olmayan kelimeler de kullanarak istifham yani soru manası kasdedilebilir. Mehma’nın geldiği yerde soru manası kasdedilmesi asla caiz değildir ve hatta bu edatın gelmesi soru olmadığına delalet eder diye bir nahiv kaidesi ise bilmiyoruz. Yukarda “mehma” ile alakalı yazdığınız şeyleri gördüğüm kadarıyla Ziyaeddin el Kudsi’den almışsınız. (Büyük Şirkte Cehalet Mazeret Değildir kitabı sf 218 ve devamı) Gördüğümüz kadarıyla Murat Gezenler de Aişe hadisiyle alakalı benzer şeyleri söylemekte ve İbn Teymiye’yi tenkid etmektedir. (Cehalet Özrü sf 159 vd) Eğer aklınız ve dinden zerre kadar nasibiniz varsa bu gibi hassas mevzularda böyle muasır cahillere değil Rabbani alimlere tabi olursunuz ve alimleri tenkid dahi etseniz bunu ancak başka alimlere dayanarak yaparsınız.
Adını zikr edtiyiniz şahısları dinin aslında küfre düşdüklerinden dolayı tekfir ediyoruz. Ama onları tekfir etdiğimiz onlar hakkı söyliyemez anlamına asla gelmemelidir. Size meşhur hadisde sunacağımız nakilde ne demek istediyimizi anlarsınız inşeALLAH. Şirkin ve küfrün kapısını açan şeytan dahi doğruyu söylerken bize mühalif olanların her şeyde yalan söylediyini nereden çıkardınız!?
– Seni mutlaka ResûlUllah sallallahu aleyhi ve sellem’in huzuruna çıkaracağım; artık bu üçüncü ve son gelişindir. Bir daha gelmeyeceğine söz veriyorsun sonra tekrar geliyorsun, dedim. Bu defa bana:
– Beni bırak! Allah’ın seni faydalandıracağı bazı kelimeleri ben sana öğreteyim, dedi. Ben:
– O kelimeler nelerdir? dedim. O:
– Yatağına girdiğinde Âyetü’l-kürsî’yi oku. O takdirde, senin yanında Allah tarafından sürekli bir koruyucu bulunur ve sabaha kadar şeytan sana yaklaşamaz, dedi. Bunun üzerine ben onu salıverdim. Sabah olunca ResûlUllah sallAllahu aleyhi ve sellem bana:
– “Tutsağın dün gece ne yaptı?” diye sordu. Ben de:
– Yâ Resûlallah! Allah’ın beni faydalandıracağı birtakım kelimeleri bana öğreteceğini söyledi, ben de onu salıverdim, dedim. Peygamber Efendimiz:
– “O kelimeler neler?” diye sordu, ben de o kimsenin bana:
– Yatağına girdiğin zaman Âyetü’l-kürsî’yi, “Allahu lâ ilâhe illâ hüve’l-hayyü’l-kayyûm” âyetini başından sonuna kadar oku; senin yanında Allah tarafından sürekli bir koruyucu bulunur ve sabaha kadar şeytan sana asla yaklaşamaz, dediğini söyledim. Bunun üzerine Nebî sallallahu aleyhi ve sellem:
– “Bak hele! Kendisi yalancı olduğu halde bu sefer sana doğruyu söylemiş. Üç gecedir kiminle konuştuğunu biliyor musun, ey Ebû Hüreyre?” dedi. Ben:
– Hayır, bilmiyorum, dedim. Resûl-i Ekrem:
– “O şeytandır” buyurdular. (Buhârî, Vekâlet 10, Fezâilü’l-Kur’ân 10, Bed’ü’l-halk 11)”

Evet hak nereden gelirse gelsin alınır, bu doğrudur lakin çoğu zaman kendisiyle batıl kasdedilen hak bir sözdür. Sizin Ziyaeddin el Kudsiyle alakalı malumatınız ve tekfir sebebiniz nedir bilmiyorum ama tahminen bu şahsı aynı dinin aslına dair meselelerde ortaya attığı teorilerden dolayı tekfir ediyorsanız düşünün ki benzer meselelerde ortaya attığı başka bir teoriyi ise sahipleniyorsunuz. Yine düşünün ki usulu dinle alakalı kendi şahsi reylerinden dolayı küfre giren bir adamın aynı meselelerle alakalı başka bir teorisinden küfre veya en iyi ihtimalle sapıklığa düşmeyeceğinin garantisi nedir? Bu adamda meseleleri izah edecek ilim olsa zaten müslüman olur. Siz hangi ilimle bunun ve benzerlerinin saptırmalarını ayırd edeceksiniz? Üstelik siz bu şahıstan bugüne kadar hiçbir alimin söylemediği birtakım sözleri alıyorsunuz. Yani bütün ümmet bir yanda Kudsi bir yanda ve de güya 1000 yıllık ümmet bu konuda hakka isabet edemiyor ve Kudsi gibi bir zındık ve üstelik cahil olan birisi hakka isabet ediyor? Bu tablo karşısında hiç şüpheye düşmüyorsanız şu halde artık ilimle bağınızı iyice koparmışsınız anlamına gelir. Üstelik kendinize şunu sorun: Ziyanın görüşünü tercih etmenizi gerektiren delil nedir, yani hangi nass Kudsi’nin açıklamalarını kabul etmeyi emrediyor? Hani müslüman bir alim olsa belki derdik ki alimin sözünü taklid ettin o yüzden mazur olabilirsin? Cahil bir kafirin sözünü nasıl taklid edebiliyorsun? Ben taklid etmiyorum, kendim araştırdım doğru olduğunu gördüm diyorsanız size sorarız sen Arapça biliyor musun, nahiv ilminin inceliklerine vakıf mısın? Kudsi’den naklettiğin nahiv açıklamasını (mehma vs) anlayacak ve doğruluğunu ayırd edecek düzeyde misin? Şu halde geriye sadece tek bir şey kalıyor o da sen söylediklerini tahkik edecek bir ilme sahip olmadığın halde Kudsi’nin görüşlerini aldın ve bunu da sırf söyledikleri aklına yattığı için yaptın. Bunun ise ilimle, ilme tabi olmakla bir alakası yoktur hevaya tabi olmakla alakası vardır. İşte bu sebeblerden dolayı burada kendinizi boşuna Ebu Hureyre veya bir başkasıyla mukayese etmeye kalkmayın. Biz size şeytanın birisi hak olan bir şey söylerse hakkı reddedin demiyoruz ki. Fakat dediğimiz şey o şeytanın söylediği şeyin hak olduğunu nasıl tesbit ettin, bunu diyoruz.

“Ankebût, 51. Ayet: Kendilerine okunan kitabı sana indirmiş olmamız onlara yetmedi mi?  Şüphesiz bunda inanan bir kavim için bir rahmet ve bir öğüt vardır.
 
İbni Mesud radyALLAHu anhu: “Sizden önceki EhliKitap, Rablerinin kitabını bırakıp, alimlerinin kitaplarının kabul ettikleri için helak oldular” (Darimi, Sünen, 485)
Bu ayet ve hadisi düşünerek, ibn teymiyyeden nakil olunan bu sözlerin bir iftira atma ihtimalini hiç düşünmedinizmi. Yani tespit edilseki bu sözler şeyhe atılmış bir iftirardır o zaman sizin haliniz nasıl olacak. Yaptığınız işi hiç bu yönden düşündünüzmü. Dikkatinizi başka bir ayetde yöneltmek isterim, öyle bir ayetki tağutu inkar etdiyini iddia eden her kes bu ayeti ezbere bilir. Bu ayetin sonunda bile “el-Alim” ismi kullanılmışdır.

لَا إِكْرَاهَ فِي الدِّينِ قَدْ تَبَيَّنَ الرُّشْدُ مِنَ الْغَيِّ فَمَنْ يَكْفُرْ بِالطَّاغُوتِ وَيُؤْمِنْ بِاللَّهِ فَقَدِ اسْتَمْسَكَ بِالْعُرْوَةِ الْوُثْقَى لَا انْفِصَامَ لَهَا وَاللَّهُ سَمِيعٌ عَلِيمٌ
Bakara, 256. Ayet: Dinde zorlama yoktur. Çünkü doğruluk sapıklıktan iyice ayrılmıştır. O hâlde, kim tâğûtu tanımayıp Allah'a inanırsa, kopmak bilmeyen sapasağlam bir kulpa yapışmıştır. Allah, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.
 
Size böylesine ayetler çok suna biliriz, zann ediyorum ki malum ayetleri biliyorsunuzdur. Rububiyyetle bağlı olan ayetleri okuyub, üzerinde çokca tefekkür etmenizi tavsiye ederim. Bizim bu mesele ile ilgili söyliyeceklerimiz bu kadar. ALLAHu ALEM”


Siz birçokları gibi bizi bu konuda da yanlış anlıyorsunuz. Bizim şöyle bir saplantımız yok: Aslında sıfatlarda cehaleti küfür olarak kabul ediyorduk da alimlerden nakiller gelince işin içinden çıkamadık nassları bir kenara bırakıp sırf alimleri tekfir etmemek için akidemizi değiştirdik vs böyle bir şeyden Allaha sığınırız. Değil bu meselede insanların bizi itham ettikleri hiçbir meselede böyle bir tavrımız yoktur ve olmamalıdır ve de böyle bir şey gerçekten alimleri rabb edinme kapsamına girer. Fakat bizim meselemiz bu değildir. Bizler bu tarz mevzulara öncelikle usul cihetinden yaklaşırız. Yani sıfatlarda cehaleti küfür olarak görmüyorsak bunun dinde dayandığı bir yer vardır. Neticede bir müslümanı tekfirin delili olması gerekir. Sırf sıfatlarda cahil olduğu için bir kimse nasıl tekfir edilecektir buna dair delil gerekir. Daha önce İzz bin Abdusselam ve başkalarından naklettiğimiz gibi bir kimsenin sıfat hakkındaki cehaleti bizzat Allahın zatı hakkındaki cehalet manasına geldiği zaman tekfir edilir. Ama böyle olmadığı zaman kafir olmaz. Çünkü deliller ancak Allahın zatını tanımayan ve Ona ortak koşanları tekfir etmektedir. Sıfatlarını bilmeyen kafirdir diye mutlak bir nass ise yoktur. Geri kalan alimlerin sözleri ise ancak bu usule binaen söylenmiş sözlerdir yoksa şahsi içtihadlar değildir. Biz de yeri geldiğinde alimlerin sözlerini bazen meseleyi açıklamak için bazen de muhalifleri ilzam babından yani tekfir edecekseniz buyurun bunları da tekfir edin tarzında gündeme getiririz. Yoksa biz bu konuyu bütün usul ve kaidelerden mücerred sırf alimlerin sözlerine bina etmiş değiliz bundan da Allaha sığınırız. Alimin sözü bizzat delil değildir ancak delile götüren yardımcı vasıtadır. Size tavsiyemiz bizim hakkımızda söylenen sözlere kulak asmayın bizi bizden tanıyın. Vesselam.



Kendisi de bir kral olan Halife Memun Nadr bin Şumeyl (ra)'a şöyle demiştir:
يَا أَبَا الْحَسَنِ الْإِرْجَاءُ دِينُ الْمُلُوكِ
"Ey Ebu'l Hasen! İrca (Mürcielik) kralların dinidir!" (ed-Dulabi, el-Esma ve'l Kuna, no: 832; ayrıca Lalekai, es-Sunne, no: 2818)

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Yönetici
  • *****
  • İleti: 2065
  • Değerlendirme Puanı: +50/-0
Bismillahirrahmanirrahim,

Allahın izniyle sıfatlardaki cehalet meselesiyle alakalı yaptığımız bu yazışmayı artık tek taraflı olarak sonlandırıyoruz. Zira meseleyle alakalı söylenebilecek her şey –imkanlar dairesinde- söylenmiş ve meselenin mahiyeti takip edenler açısından az çok ortaya çıkmıştır. Artık bu iddiacıya da düşen şey tevbe etmesi ve bütün iddialarından vazgeçmesidir. Çünkü din konusunda bir iddia ileri sürüp de bunu isbat edemeyen herkese düşen Allahın dini hakkındaki bu iddiasından vazgeçmesidir.

Konuyu özetleyecek olursak; Aişe (ra)’dan gelen bir hadiste Aişe (ra)’ın “İnsanlar gizlese de Allah onu bilir?” şeklindeki sorusuna “Evet” şeklinde bir cevap verildiği nakledilmekte; hadisin bazı lafızlarında bu “evet” cevabı Allah Rasulu’nun sözü olarak nakledilirken bazı rivayetlerinde ise Aişe (ra)’ın sözü olarak nakledilmektedir. Müslim’de geçen ve Nevevi gibi alimlerce daha sahih kabul edilen ikinci rivayet şekli Aişe (ra)’ın kendi kendine sorup kendi sözünü tasdik etmesi olarak görülmekte ve bu haliyle çok fazla müşkilat arzetmemektedir ancak Müsned’de geçen birinci şekil yani Aişe (ra)’ın sorup Allah Rasulu (sallallahu aleyhi ve sellem)’in cevap vermesi zahirde müşkilat arzetmekte ve Aişe (ra) insanların gizlediklerini Allah’ın bildiğini bilmiyor muydu ki böyle bir soru sorma ihtiyacı hissetti şeklinde bir müşkilat gündeme gelmektedir. İbn Teymiye (ra) bu hususta Aişe (ra)’ın bu soruyu gerçekten öğrenmek için sorduğunu ve Allahın sıfatlarından bir sıfat hakkında cahil kalarak insanların gizledikleri her şeyi Allah bilir mi şeklinde bir soru yönelttiğini dile getirmiştir.

İşte bu noktada muhalifimiz İbn Teymiye (rh.a)’ın Aişe hadisiyle alakalı yaptığı açıklamanın Allahı tanımayan birisine müslüman demek olduğunu ve dolayısıyla dinin aslında cehaleti mazeret görmek anlamına geldiğini yani küfür olduğunu ve bunun Şeyhulislam’ın eserlerine sonradan sokuşturulduğunu ileri sürdü ve bunu yaparken de kendisinin de tekfir ettiği ve haliyle ilmine güvenmemesi gereken Ziyaeddin el Kudsi’ye dayandı. Çünkü bu hususta dayanacak başka hiç kimse yoktur zira İslam ümmeti 700 küsür senedir İbn Teymiye’nin sözkonusu kavlinden haberdardır, öğrencileri ve diğer alimler de İbn Müflih gibi Merdavi gibi bu kavli naklettiler ve sözkonusu kavli ne onlar ne de başkaları ne inkar ettiler ne de tekfir ettiler. Bu kavlin küfür ve uydurma olduğunu tarihte ilk defa Ziyaeddin el Kudsi ileri sürerek imamı olmayan bir iddia ortaya attı. Bizimle yazışan Vusal ve benzerleri de bu hususta ona tabi oldular ve tabi olmalarını gerektirecek akli ve nakli hiçbir delil de ortaya koyamadılar. Yani ne İbn Teymiye’nin görüşünün küfür olduğunu isbat edebildi ne de bu sözün sonradan sokuşturulduğunu –mücerred iddianın haricinde- belgelere dayanarak isbat edebildi. Bilakis sözün geçtiği aynı Fetava kitabından işine gelen nakiller yaparak kendisiyle çelişti halbuki tahrif edilmiş ve böylece şüphe altına girmiş olan bu eserden nakil yapmaması gerekiyordu!!

Keza kudret hadisi olarak bilinen ve öldükten sonra dirilmemek amacıyla cesedinin yakılmasını ve de külünün dört bir tarafa savrulmasını vasiyet eden adamla alakalı hadise de –kendi fasit usulüne göre- tıpkı Aişe hadisindeki gibi yaklaşması gerekirken bunu yapmadı. Çünkü sözkonusu hadisin hem kendisinde zahirde müşkilat vardır çünkü hadisin bazı lafızlarında “Allah bana kadir olursa” hatta daha açık olarak “kendimi Allaha unutturursam” gibi sözler geçmektedir. Aynı şekilde hadisle alakalı selef ve haleften birçok alim –tıpkı İbn Teymiye’nin Aişe hadisinde yaptığı gibi- bu adamın Allahın bir sıfatı olan kudret konusunda cehaleti olduğunu ve sıfatlardaki cehaletten dolayı –ta ki bu cehalet Allahın zatı hakkındaki bir cehaleti gerektirene kadar- tekfir sözkonusu olmayacağını beyan etmişlerdir. Bizimle tartışan bu iddiacı ise sadece hadise zorlama teviller getiren bazı kelam ehli alimlerin görüşlerini esas almış ve diğer yorumları ise görmezden gelmiştir. Halbuki kudret de ilim gibi rububiyet sıfatlarından birisidir ve eğer ki bu sıfatın tafsilatında bile şüphe etmek dinin aslını bozuyorsa şu halde böyle birisini müslüman kabul eden de kafir olması gerekir. Haliyle İbn Teymiye’nin sözleri bu şahsa göre nasıl küfür ve uydurma oluyorsa kudret sıfatında cehaletin özür olduğunu söyleyen veya en azından bu görüşü reddetmeden nakleden İbn Kuteybe, İbn Hazm, İbn Kayyım, Nevevi, İbn Hacer ve başkalarının da kafir olması veya sözlerinin tahrif olması gerekirdi. Ama bu iddiacı kendisiyle çelişerek bu konularda yorum yapmamayı tercih etti.

Allahın izni ve yardımıyla diyoruz ki; ne bu hadislerde ne de alimlerin hadise yapmış oldukları yorumlarda işin hakikatinde bir müşkilat sözkonusu değildir. Zira burada Allahın sıfatlarında cehalet sözkonusudur sıfatta cehalet ise her zaman sıfatın sahibi olan zat hakkında cehaleti gerektirmez. Çünkü bu hadislerde ve nakillerde sözkonusu edilen kimseler Allahın her şeye kadir, her şeyi bilen olduğunu şüphesiz biliyorlardı ve böyle inanmasalar zaten Allahın yaratıcılığını kabul etmeleri dahi sözkonusu olmazdı. Ancak burada bu sıfatların tafsilatında, tecellilerinde, vakıaya tatbikatında bir cehalet sözkonusudur yani Allahın ilim ve kudret sıfatlarının sözkonusu hadisede de tecelli edeceğini o an için fıkhedememe, düşünememe ve de sıfatla vakıa arasında bağlantı kuramama mevzubahistir. Alimlerin bahsettiği kimseler Allahın haşa cahil veya aciz olduğuna dair kanaat getirip bunu akide edinmemişlerdi ancak söyledikleri bazı sözlerin ucu farkına varmadan buraya dayanmıştır. Neticede bu kimseler ilahi sıfatların künhüne hakkıyla vakıf olmadıkları için sıfatlarda cahil olarak nitelenmişlerdir. Ancak bu söyledikleri sözün lazımını ve mealini kabul etseler, bunu din edinseler o takdirde tekfir edilirlerdi. Kısacası burada Allahın zatı ve Rabbliği hakkında bir cehalet sözkonusu değildir ve bu hadisler ve açıklamaları, bizzat Allahın rububiyet ve uluhiyeti hakkında ve zatını inkar etmeyi gerektirecek şekilde sıfatları hakkında cehaleti mazeret gören muasır mürcie’ye delil teşkil etmez.

Yeri gelmişken şunu da belirtelim ki günümüzde cehalet özrüyle alakalı yayınlanmış kitaplarda bu konularda isabetli konuşan pek kimse yoktur. Cehaletin özür olduğunu savunan kitapların durumu zaten bellidir de güya dinin aslında cehaletin özür olmadığını savunmak amacıyla yazılan Ziyaeddin el Kudsi’nin Cehalet Mazeret Değildir kitabı, Raşid el-Ula’nın Arid’ul Cehl, Murat Gezenler’in Cehalet Özrü ve de cehalet konusu hakkında belki diğerlerine nazaran en ilmi, en tutarlı kitap olmasına ve de ihtiva ettiği son derece faydalı konulara rağmen Ferrac’ın İslam Hukukunda Cehalet kitabı sıfatlardaki cehalet konusu ve bilhassa Aişe hadisi hakkında kısır kalmışlar ve meseleyi tek taraflı ele almışlardır. Bu kitaplarda istisnasız konuyla ilgili Nevevi’nin yaptığı yorum yegane tutarlı açıklama olarak ön plana çıkarılırken İbn Teymiye’nin yorumu ise tamamen merdud bir görüş olarak lanse edilmiştir. Kudsi sözkonusu kavli küfür ve uydurma ilan ederken Arid’ul Cehl yazarı şazz kabul etmiş, Gezenler ise tenkidde o kadar ileri gitmese de yine de Şeyhulislam’ın sözünü hatalı bularak tamamen reddetmiştir. Ferrac ise ilmi bir çalışmaya yakışmayan şekilde Aişe hadisi ile alakalı sadece Nevevi’nin görüşünü zikretmiş ve İbn Teymiye’nin görüşünü hiç zikretmeyerek aslında faydalı bir eser olan kitabına gölge düşürmüştür. Halbuki yapılması gereken şey lehte aleyhte bütün görüşleri bir araya getirmek ve de bu görüşler arasında –taassub içerisinde belli bir görüşü ön plana çıkarma amacıyla değil- tamamen hakka ulaşma gayesiyle içtihad ederek tercihte bulunmakdır. Ama sanırız bu ismi geçen yazarların kendilerinin akide konusunda bir istikametlerinin olmayışı ve şek şüphe içinde bocalamaları onları böyle panik halinde gayrı ilmi bir yaklaşıma sevketmiştir. Halbuki hakiki anlamda selefe istinad eden ve ümmetin asla dalalet üzere birleşmeyeceğine iman eden birisi bu tip konularda asla şüpheye düşmez ve kendisinden önce kimsenin söylemediği şeyleri  söylemeye yeltenmez. Hakkı savunma iddiasındaki kitaplarda bile meseleye böyle kısır yaklaşılması bizlere muasır kitaplardan sakınılması gerektiğini ve günümüzde yazılmış bu tür kitapları ehil olmayan kimselerin asla kafalarına göre okumamaları gerektiğini bir kez daha ortaya koymuştur. Bu kitaplar mutlaka okunacaksa ancak ehil birisinin yönlendirme ve ikazları eşliğinde okunması gerekir.

İddiacı sıfatlar meselesinde bu şekilde çelişkili konuşarak bu konuda bir akidesi olmadığını ortaya koyduktan sonra diğer bir meseleye atlayıp İbn Teymiye’nin tek müşkil sözünün bundan ibaret olmadığını ve buna benzer dinin aslında cehaleti mazeret gören çok sözü olduğunu ileri sürmüş ve çözüm (!) olarak da bütün bunları uydurma ilan etmek gerektiğini aksi takdirde İbn Teymiye’yi tekfir etmek icab edeceğini iddia etmiştir.  Gönderdiği iki nakil ise zahirde müşkil gibi görünse de alimlerin ıstılahlarına vakıf olan kimse açısından bir müşkilat içermemektedir. Zira her iki nakilde baş tarafında kabir ehlinden yardım isteme vb birtakım amelleri yapanlara müşrik ismini verdikten sonra bu kimselerin hüccet ikame edilene kadar tekfir edilemeyeceğini, azab görmeyeceklerini, öldürülmeyeceklerini söylemiştir ki bundan kasdı bu kimselerden cezanın kaldırılmasıdır, yoksa müşrik isminin kaldırılması değildir. Kafir ismini kaldırması da kafirin cezasını kaldırması hasebiyledir yoksa bunlara müslüman demesi anlamında değildir, aksi takdirde bu kimselere işin bidayetinde müşrik ismi vermesinin bir anlamı olmazdı. İşte böylece anlaşılmıştır ki gerek muhalifimiz gerekse diğer bütün muhalifler alimlerden gelen bu tarz sözlerin hakikatte ne anlama geldiğini tahkik etmeden sırf zahirde anladıklarıyla aceleyle hüküm vermişler ve sözlerin küfür olduğu kanaatine varmışlardır. Ondan sonra da bu sözlerin tahrifat olduğu gibi kendilerinin bile belki inanmadığı şeylerle meseleyi çözmeye kalkmışlardır. Halbuki gerekli araştırmayı yapsalar böyle bir saplantıya düşmeyecekler ve kendilerinden önce hiç kimsenin söylemediği şeyleri söylemeyeceklerdi. Bu ise büyük bir cürümdür çünkü bunda bütün ümmeti dalalet üzerinde birleşmekle itham etme sözkonusudur. Bu ise açık nassları inkardır. Muhalifimiz bu iki nakli getirerek daha bunlar gibi birçok müşkil kavil olduğunu ve bunlara getirilecek tek izahın bu sözleri uydurma ilan etmek olduğunu ileri sürmüş ve eğer bu sözleri alimlere ait olarak kabul edeceksek ya küfre gireceğimizi ya da alimi tekfir etmek zorunda kalacağımızı iddia etmiştir. Biz de buna karşılık diyoruz ki isterseniz böyle müşkil 1000 tane nakil getirseniz iyi tahkik edildiğinde hepsinin usule uygun bir açıklaması olduğu görülecektir. Yeter ki araştırmanızı iyi yapın, sağlam kaynaklara istinad edin, kendi aklınızı beğenmeyi terk edin Allah ufkunuzu açacaktır. Amma kendi aklınızı yegane rehber kabul edip bu sözlerden kendi kıt aklınızla anladığınız mana haricinde hiçbir anlam çıkmayacağını zannettiğiniz müddetçe böyle her nakilden müşkilata düşersiniz ve hayatınız böyle şek şüphe içinde geçer. Umarız bu tartışma gerek muhatabımıza gerekse okuyuculara bu zikrettiğimiz usülü anlamaları yönünde yardımcı olmuştur. Diyelim ki ilk etapta sıfatlarda cehalet meselesini anlamasanız bile sadece “ben bu meseleyi anlayamadım bilmiyorum” demesini öğrenseniz ve bunu yaparken de akidenizi koruyup dinin aslını muhafaza etseniz ve de ardından imkan varsa araştırmaya girişseniz yoksa da işin ilmini Allaha havale etseniz bu usül de sizler için yeterli olacaktır. Vallahu a’lem. Velhamdulillahi Rabbil alemin.
Kendisi de bir kral olan Halife Memun Nadr bin Şumeyl (ra)'a şöyle demiştir:
يَا أَبَا الْحَسَنِ الْإِرْجَاءُ دِينُ الْمُلُوكِ
"Ey Ebu'l Hasen! İrca (Mürcielik) kralların dinidir!" (ed-Dulabi, el-Esma ve'l Kuna, no: 832; ayrıca Lalekai, es-Sunne, no: 2818)

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Yönetici
  • *****
  • İleti: 2065
  • Değerlendirme Puanı: +50/-0
Ynt: MUAYYEN TEKFİRDEN ÖNCE HÜCCET İKAMESİ ŞART MIDIR?
« Yanıtla #6 : 07.04.2016, 23:59 »
Bismillahirrahmanirrahim.

Yukarda hafi (kapalı) meselelerde mutlak tekfir-muayyen tekfir ayrımı yapılacağı hususundan bahsedilmişti. Orada da işaret edildiği gibi imamlardan nakledilen “Her kim şöyle derse kafirdir” gibi sözler bazen muayyen şahıslara tatbik edilemeyebilir. Tevhidin haricindeki birtakım meselelerde bu şekilde bir mutlak-muayyen ayrımı ile alakalı Şeyhulislam İbn Teymiyye (rh.a) şöyle demektedir:

وَحَقِيقَةُ الْأَمْرِ فِي ذَلِكَ: أَنَّ الْقَوْلَ قَدْ يَكُونُ كُفْرًا فَيُطْلَقُ الْقَوْلُ بِتَكْفِيرِ صَاحِبِهِ وَيُقَالُ مَنْ قَالَ كَذَا فَهُوَ كَافِرٌ لَكِنَّ الشَّخْصَ الْمُعَيَّنَ الَّذِي قَالَهُ لَا يُحْكَمُ بِكُفْرِهِ حَتَّى تَقُومَ عَلَيْهِ الْحُجَّةُ الَّتِي يَكْفُرُ تَارِكُهَا.

“İşin hakikati şudur: Bazen bir söz küfür olur ve bu sözün sahibine mutlak manada küfür isnad edilir ve “Her kim şöyle derse kafirdir” denilir fakat bunu söyleyen muayyen (belirli) şahsa gelince ta ki ona inkar edenin tekfir edileceği risalet hücceti ikame oluncaya kadar o kişi tekfir edilmez”(Fetava, 23/345)

İbn Teymiyye bu sözleri bidat ehlinin tekfiri hakkında imamların ihtilafını naklettikten sonra söylemiştir. Şeyhulislam Muhammed bin Abdulvehhab (rh.a) İbn Teymiyye’nin bu sözünden yol çıkarak dinin aslını bozan şirk ehlinin de  tekfir edilemeyeceğini iddia edenlere verdiği cevabında şöyle demiştir:

“Kaldı ki Şeyh’in (hüccet ikamesiyle alakalı) sözleri riddet ve şirkle değil bilakis ister usul isterse de furuyla alakalı olsun cüzi meselelerle alakalıdır. Ma’lumdur ki, onlar kitaplarında sıfatlarla alakalı meseleleri veya Kur’an(‘ın mahluk olduğu iddiası) veya İstiva veya bunlardan başka meseleler hakkında selefin mezhebini zikrederler.  Bunu Allah’ın ve Rasulunun emrettiğini söylerler ki bu mezheb üzerine Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem) ve Ashabı adım adım ilerlemiştir. Sonra Eş’ari’nin ve başkalarının mezhebini anlatırlar. Sonra selefin mezhebini üstün tutar ve ona muhalefet edeni kınarlar. Eğer onların büyük çoğunluğuna hüccetin ikame olmadığını farzetsek dahi en azından iki mezhebi yani Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem)’in ve beraberindekilerin mezhebi ve Eş’ari ve yanındakilerin mezhebini nakleden muayyen kişiye hüccet kaim olmuştur. Şeyh bu tarz meseleler hakkındaki sözünde der ki: “Selef (söz ve fiilin) nev’ini, cinsini tekfir eder; Muayyene gelince, şayet hakkı öğrenir ve muhalefet ederse muayyen olarak kafir olur. Aksi takdirde tekfir edilmezler.” (Risalenin tamamı için bkz. http://darultawhid.com/tr/forum/index.php?topic=70.0)

Görüldüğü üzere Şeyh Muhammed de istiva vb sıfatlara dair konularda tekfirden önce hüccet ikamesi gerektiğini beyan etmiş lakin bunun şirk gibi zahir meselelerde de hüccet ikame edileceği manasına gelmediğini izah etmiştir. Yukarda İbn Teymiye'den de şirk ve riddet gibi açık meselelerde hüccet ikame etmeksizin tekfir ettiğine dair nakillerde bulunmuştuk. İbn Teymiyye (rh.a) başka bir yerde ise sıfat inkarcısı olan muhataplarına kendilerini tekfir etmediğini beyan etmektedir:


وَلِهَذَا كنت أَقُول للجهمية من الحلولية والنفاة الَّذين ينفون أَن يكون الله تَعَالَى فَوق الْعَرْش أَنا لَو وافقتكم كنت كَافِرًا لِأَنِّي أعلم أَن قَوْلكُم كفر وَأَنْتُم عِنْدِي لَا تكفرون لأنكم جهال وكان هذا خطاباً لعلمائهم وقضاتهم وشيوخهم وأمرائهم

“Bundan dolayı ben Cehmiyyeden ve Hululiyeden Allah’ın arşın üzerinde olduğunu inkâr edenlere şöyle dedim; "Eğer ben size söylediklerinizde muvafakat etsem kafir olurum. Çünkü ben iyi biliyorum ki bu küfürdür. Siz benim nezdimde tekfir edilmezsiniz çünkü benim yanımda cahilsiniz. Bu onların alimlerine, kadılarına, şeyhlerine ve emirlerine yönelik bir hitaptı…" (Er-Redd ale’l Bekri sf 259. İbn Teymiye’nin bu sözünü şu alimler inkar etmeksizin nakletmişlerdir: Abdullah bin Muhammed bin Abdulvehhab, el-Kelimat’un Nafia (Akidet’ul Muvahhidin içersinde); Ahmed bin İbrahim bin İsa Şerh’un Nuniyye (Tavdih’ul Makasıd) 2/406; Alusi, Gayet’ul Emani, 1/47; Ebu Batin, Mecmuat’ur Rasail, 4/510. Ebu Batin de aynı şekilde bu tarz sözlerin umur-u hafiye yani kapalı meseleler ile alakalı olduğunu söylemiştir. Alimlerin Şeyhulislam’ın bu sözünü sahiplenmeleri ve usul çerçevesinde izah etmeye çalışmaları İbn Teymiye’nin bu sözünün hatta sözün geçtiği Er-Redd ale’l Bekri adlı eserin bütünüyle uydurma olduğunu iddia eden birtakım cahillerin cehaletini iyice açığa çıkarmaktadır. Zira bu kavlin alimler arasında meşhur olduğu açıkça görülmektedir. Vallahu a’lem.)

Görüldüğü gibi Şeyhulislam, bir çoğu Eşarilerden olan alimlerle yaptığı münazaralarda onların Arş’la alakalı fasit tevillerini gördüğü halde onları cehaletlerinden dolayı tekfir etmemiştir. Buradaki cehaletten kasıd yaptıkları tevillerdir, yoksa istiva ile alakalı nassları hepsi biliyordu ancak fasit bazı usullerden dolayı tevil ediyorlardı. Ancak İbn Teymiyye başka bir makamda ise karşıdaki kişilerin hakka karşı inatçılıklarını sezdiği zaman onları alenen tekfir etmiştir. Süleyman bin Sehman’ın naklettiğine göre yine hapiste bulunduğu sırada kendisine “şu şekilde itikad edeceksin” diye dayatanlara karşı sesini yükselterek “Ey kafirler, ey zındıklar, ey mürtedler” diye haykırmıştır.  (Süleyman bin Sehman, Keşf’uş Şubheteyn, sf 32) Halbuki ona dayatılan yine Eşari akidesi idi. Fakat o muhataplarının durumuna göre bazen tekfirden kaçınmış, bazen de tekfir etmiştir. Bu tarz meselelerde muhatabın hüccete karşı tutumuna göre hüküm değişir. Aynı akideye sahip birisi tekfir edilirken diğeri tekfir edilmeyebilir. Çünkü bu konular herkesin aynı ilme vakıf olduğu dinin aslıyla alakalı meseleler değildir. Bilhassa da sıfatlar konusu böyledir. Bundan dolayı alimler sıfatlar hakkındaki cehaleti mazeret görmüşlerdir.

Misal olarak İmam Şafii şöyle demektedir: “Allah’ın isim ve sıfatları vardır. Onları kimse reddedemez. Ancak hüccetin ulaşmasından önce onlardan bir şeye muhalefet etse, cehaleti yüzünden ma’zur görülür. Çünkü isim ve sıfatların bilgisi akıl, görüş ve fikirle idrak edilemez…” (İbnu Ebi Hatim, Menakıbu Şafii’de Yunus bin Abd’ul A’la’dan rivayet etmiştir. Feth’ul Bari 13/407)

İstiva gibi konuların da sıfatlar bahsi içersinde yer aldığı muhakkaktır. Allahın sıfatları hakkındaki cehalet ise her zaman zatı hakkındaki cehaleti gerektirmez. Bu yüzden şirk gibi Allahın zatı hakkındaki cehaleti gerektiren şeylerde hiçbir mazeret kabul edilmezken, sıfatlarla alakalı cehalet ise Allah hakkındaki cehaleti gerektirecek bir seviyeye ulaşmadıkça mazeret kabul edilmiştir. Arş, nüzul, Allah’ın kelam sıfatı (dolayısıyla Kuran mahluktur diyenler), ruyetullah gibi konularda muhaliflerin tekfir edilmeden önce hüccet ikamesinin şart olması bundan kaynaklanır. Şeyhulislamın er-Redd ale'l Bekri'de geçen sözünün böylece şirk konusunda değil, sıfatlar meselesindeki cehaletle alakalı olduğu ortaya çıkmıştır. Aksi takdirde şirk konusunda cehaleti özür görmediğine işaret eden diğer sözleriyle çelişmiş olurdu. Akıl sahipleri için bu kadar açıklamanın yeterli olacağı kanaatindeyiz. Vallahu a’lem. Velhamdulillahi rabbil alemin.
Kendisi de bir kral olan Halife Memun Nadr bin Şumeyl (ra)'a şöyle demiştir:
يَا أَبَا الْحَسَنِ الْإِرْجَاءُ دِينُ الْمُلُوكِ
"Ey Ebu'l Hasen! İrca (Mürcielik) kralların dinidir!" (ed-Dulabi, el-Esma ve'l Kuna, no: 832; ayrıca Lalekai, es-Sunne, no: 2818)

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Yönetici
  • *****
  • İleti: 2065
  • Değerlendirme Puanı: +50/-0
Ynt: MUAYYEN TEKFİRDEN ÖNCE HÜCCET İKAMESİ ŞART MIDIR?
« Yanıtla #7 : 09.06.2017, 22:16 »
Alıntı
Selamu Aleykum we Rahmetullahi we Berekatuhu
Ramazanınız Mubarek olsun...
Ismail Hanif isminde biri bu yazıyı yazmis:

İsmail Hanif

Nowadays people are become a kafir because they are subject to these scholars. And they leave the Qur'an and Sunnah and accepted their scholars books.
Sayhul Shirk Ibn Taymiyyah
وَلَا يَلْزَمُ إِذَا كَانَ الْقَوْلُ كُفْرًا أَنْ يَكَفِّرَ كُلَّ مَنْ قَالَهُ مَعَ الْجَهْلِ وَالتَّأْوِيلِ ; فَإِنَّ ثُبُوتَ الْكُفْرِ فِي حَقِّ الشَّخْصِ الْمُعَيَّنِ، كَثُبُوتِ الْوَعِيدِ فِي الْآخِرَةِ فِي حَقِّهِ، وَذَلِكَ لَهُ شُرُوطٌ وَمَوَانِعُ، كَمَا بَسَطْنَاهُ فِي مَوْضِعِهِ.
قال الكافر ابن تيمية في منهاج السنة النبوية (5 / 240)
he said;
"If someone said a word of kufr with ignorance and tawil you don't need to make takfeer of him"
Bu yazıyı önceden gördünüz mü?Bir açıklama yaparmısınız?
Allah ilminizi ve ikhlasınızı Ziyade etsin...Amin
Selamu Aleykum

Alıntı
Selamu Aleykum
Bir soru daha:

KIYAMET GÜNÜ RABLERİNİN GÖRÜLECEĞİNİ İNKAR EDEN KAFİRLER RABLERİNİ ASLA GÖREMEYECEKLERDİR ❗
✅ Eşheb dedi ki: Bir adam Malik'e şöyle dedi:
"Ey Ebu Abdullah! Mü'minler kıyamet gününde Rablerini görecekler midir?"
(İmam Malik) Dedi ki: "Mü'minler kıyamet gününde Rablerini görmeyecek olsalardı, Allah kafirleri perdelenmiş olmakla ayıplamazdı.
(Allah) Şöyle buyurmuştur: "Hayır! O gün onlar Rablerinden perdelenmişlerdir." (Mutaffifin 15)"
✔️ Ebu Musa da aynısını anlattı, ek olarak dedi ki;
Adam dedi ki: "Ey Ebu Abdullah! Bir grup insan var, Allah'ın görülmeyeceğini iddia ediyorlar."
İmam Malik dedi ki: "KILIÇ, KILIÇ."
📚 el-Lâlâkaî, Şerh-u Usul-i İtikâd: 679, 680

Burada ki Kawl:"KILIÇ, KILIÇ."Katli, ölümü mü kasdetmiş imam Malik?Biraz açıklama yaparmısınız lütfen?

Bismillahirrahmanirrahim. Bu bahsettiğiniz zındık her kimse Şeyh’ul İslam İbn Teymiyye (rh.a)’a “Şeyh’uş Şirk” lakabı takmış ve bunun da gerekçesi güya İbn Teymiyye’nin küfürde cehaleti mazeret görmesi ve aşağıda tercümesini sunacağımız tarzda sözleridir. Bu şahıs mealen insanların İbn Teymiye ve benzeri alimlerin bu tarz müşkil sözlerinden dolayı sapıp kafir olduklarını ve de Kitap ve Sünneti bırakarak alimlerin kitaplarına tabi olduklarını iddia etmektedir. Halbuki bu ahmak ve benzerleri bilmez ki insanlar zaten sapmışlar ve de İbn Teymiye gibi alimlerin sözlerini de sadece kendi sapıklıklarını kamufle etmek için kullanırlar. Tıpkı “minareyi çalan kılıfını hazırlar” özdeyişinde olduğu gibi. Şimdi bu sapık ve emsali kişiler hadi diyelim İbn Teymiye gibi alimleri tekfir ederek kurtulduklarını zannediyorlar da dalalet ehli şirkte cehaletin özür olduğu türünden iddialarına bizzat Kitap ve Sünnetten delil getiriyorlar, ne yapacağız şimdi haşa Kitap ve Sünneti de mi inkar edeceğiz bunların zihniyetine göre? Zaten bunu da yapanlar var. Günümüzde bazı kimseler Kudret hadisi, Aişe hadisi, Zatu Envat hadisi gibi sahih hadisleri cehaletin mazeret olduğuna delil getirir, başka bir kesim de bu hadisleri uydurma veya zayıf ilan ederler. Bu tipler Havariler ayeti gibi bizzat Kurandan delil getirildiğinde ne yapıyorlar bilmiyorum! Bunları zikretmemin sebebi şudur: Muhalifler alimlerden olsun hadislerden olsun kendilerine delil getirdiklerinde alimin kitabı tahrif edilmiş, yok o söz ona aitse o alim kafirdir, muhalifin zikrettiği hadis uydurmadır demek veyahut da böyle demese bile alimin kavline, ya da ilgili hadise ayak üstü düşünülmüş uzak teviller getirmek ilim erbabının yapacağı bir iş değildir. Yapılması gereken şey ilmi metodlarla gerçekten ilgili nassta ne demek istediğini tahkik ederek ortaya çıkarmaktır. Aksi takdirde bu meselelerin içinden çıkamayan kimselerin bizzat dinin kendisini inkar etmeleri bile sözkonusu olur ki günümüzde bu tiplere de raslamaktayız. Bu kimseler kendi anlayışlarını sorgulayacakları yerde alimleri, alimlerin nakletttiği rivayetleri, hadisleri sorgulamaya kalkışmakta ve bu şekilde de asla iflah olmamaktadırlar.

Şimdi ilgili şahsın naklettiği ibarede İbn Teymiyye (rh.a) şöyle demektedir: -Sözkonusu ibareyi bu kişinin naklettiği kısmın biraz öncesini de alarak naklediyoruz-:


وَقَدْ يَسْلُكُونَ فِي التَّكْفِيرِ ذَلِكَ ; فَمِنْهُمْ مَنْ يُكَفِّرُ أَهْلَ الْبِدَعِ مُطْلَقًا، ثُمَّ يَجْعَلُ كُلَّ مَنْ خَرَجَ عَمَّا هُوَ عَلَيْهِ مِنْ أَهْلِ الْبِدَعِ. وَهَذَا بِعَيْنِهِ قَوْلُ الْخَوَارِجِ وَالْمُعْتَزِلَةِ الْجَهْمِيَّةِ. وَهَذَا الْقَوْلُ أَيْضًا يُوجَدفِي طَائِفَةٍ مِنْ أَصْحَابِ الْأَئِمَّةِ الْأَرْبَعَةِ، وَلَيْسَ هُوَ قَوْلُ الْأَئِمَّةِ الْأَرْبَعَةِ وَلَا غَيْرِهِمْ  ، وَلَيْسَ فِيهِمْ مَنْ كَفَّرَ كُلَّ مُبْتَدِعٍ، بَلِ الْمَنْقُولَاتُ الصَّرِيحَةُ عَنْهُمْ تُنَاقِضُ ذَلِكَ، وَلَكِنْ قَدْ يُنْقَلُ عَنْ أَحَدِهِمْ  أَنَّهُ كَفَّرَ مَنْ قَالَ بَعْضَ الْأَقْوَالِ، وَيَكُونُ مَقْصُودُهُ أَنَّ هَذَا الْقَوْلَ كُفْرٌ لِيُحَذِّرَ، وَلَا يَلْزَمُ إِذَا كَانَ الْقَوْلُ كُفْرًا أَنْ يَكَفِّرَ كُلَّ مَنْ قَالَهُ مَعَ الْجَهْلِ وَالتَّأْوِيلِ ; فَإِنَّ ثُبُوتَ الْكُفْرِ فِي حَقِّ الشَّخْصِ الْمُعَيَّنِ، كَثُبُوتِ الْوَعِيدِ فِي الْآخِرَةِ فِي حَقِّهِ، وَذَلِكَ لَهُ شُرُوطٌ وَمَوَانِعُ، كَمَا بَسَطْنَاهُ فِي مَوْضِعِهِ.


“Onlar bazen tekfir hususunda bu yolu tutarlar. Öyle ki onlardan bidat ehlini mutlak olarak tekfir edenler vardır. Sonra da kendi savundukları görüşten dışarı çıkan herkesi bidat ehlinden addederler. (Böylece bütün muhaliflerini tekfir etmiş olurlar.) İşte bu; Havaric, Mutezile ve Cehmiye’nin görüşünün aynısıdır. Bu görüş dört mezhep imamına tabi olanlardan bir taifenin arasında da bulunmaktadır. Fakat bu, ne dört imamın ne de diğer imamların görüşü değildir. Zira onlar arasında bidat ehlini tümüyle tekfir eden hiç kimse yoktur. Bilakis onlardan nakledilen sarih ibareler bunun hilafınadır. Lakin onlardan (yani imamlardan) birisinin bazı görüşleri savunan kimseleri tekfir ettiğine dair şeyler nakledilebilir. Bununla maksadı da sakındırma amaçlı olarak bu görüşün küfür olduğunu dile getirmektir. Bir görüşün küfür olması bunu cehaletle veya teville beraber savunan herkesin kafir olmasını gerektirmez. Çünkü muayyen bir şahıs hakkında küfrün sabit olması, tıpkı ahirette onun hakkındaki tehdidin sabit olması gibidir. Bütün bunların şartları ve manileri vardır. Nitekim bunu daha önce kendi yerinde genişçe izah etmiştik.”( Minhac’us Sunne,5 / 240)

Açıkça görüldüğü üzere Şeyhulislam (rh.a) burada tamamen bidat ehlinin tekfirinden bahsetmektedir ve tıpkı günümüzde kendisini selefe nisbet eden bazı sapıklar gibi selefe bağlılık iddia edip de kendilerine muhalif olan herkesi ve hususan da bidat ehlinden olanları tümüyle tekfir edenlerin görüşlerinin batıl olduğunu dile getirmektedir. Yani burada şirk koşan, dinin aslını ihlal eden, dinin zorunlu esaslarını inkar eden, zahir/açık meselelerde hataya düşen kimselerden bahsedilmemektedir. Bilakis bidat ehlinden bahsedilmesi burada sözkonusu olan kimselerin dinin aslını yerine getirmekle beraber hafi/kapalı meselelerde hataya düşen kimseler olduğunu ortaya koymaktadır. Alimlerin ıstılahlarına vakıf olan herkes, bidat ehli deyince alimlerin genelde İslam içindeki fırkaları kasdettiğini bilir. Şeyhulislam İbn Teymiye ve diğer alimlerin açık küfürleri işleyenleri mutlak olarak tekfir ettikleri lakin ucu küfrü varmakla beraber kapalılık arzeden meselelerde ise hüccet ikamesini şart koştuklarına dair nakiller daha önce geçmişti. Ben burada sadece bir tanesini nakletmekle yetineceğim inşallah.

Şeyh’ul İslam İbnu Teymiye Rahimehullahu Te’âlâ kelamcılardan küfre sapan birtakım kimseler hakkında şöyle demiştir:

 “Bu, eğer hafi olan meselelerde olursa şöyle denilebilir: Terkedeni küfre sokacak olan hüccet, ikâme edilmediğinden dolayı hata etmiştir ve sapmıştır. Fakat bu (küfür), onların bazı gruplarından; müşriklerin, Yahudi ve Hristiyanların bile Muhammed Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in bununla gönderildiğini ve muhâliflerini tekfir ettiğini bildikleri zâhir (açık) meselelerde olmaktadır. Meselâ; bir olan ve ortağı bulunmayan Allah’a ibâdeti emretmesi, Allah’u Te’âlâ’nın dışında meleklere, nebilere ve başkalarına ibâdet edilmesini yasaklaması gibi… Zîrâ bunlar İslam’ın en belirgin şiarlarıdır. Sonra onların liderlerinden birçoğunun bu durumlara düştüklerini ve böylece mürted olduklarını görürsün. Onlardan birçoğunun bazen çok açık bir şekilde İslam’dan irtidat ettiklerini görürüz.”


İbnu Teymiyye şöyle devam etmiştir: “Bundan daha açık olanı şudur ki, bunlar arasından riddet(i gerektiren şeyler) hususunda eser verenler de çıkmıştır. Nitekim (Fahruddin) er-Razi, yıldızlara ibâdet konusunda bir kitap yazmıştır.Elbette böyle bir davranış, Müslümanların ittifâkıyla İslam’dan riddettir (irtidat etmektir).”

Şeyhulislam Muhammed bin Abdilvehhab (rh.a) İbn Teymiye’nin bu sözlerini naklettikten sonra şöyle demiştir:

“Bunlar, harfi harfine şeyhin lafızlarıdır. Şeyhin, hafi meseleler ile bizim kendisi hakkında konuştuğumuz muayyen küfrü (tekfiri) ayıran sözlerini düşün!

Onların liderlerini, falan kişi filan kişi şeklinde muayyen olarak tekfir etmesini ve onların riddetinin apaçık bir riddet olmasını düşün! Şeyhin, Şafii imamlarının büyüklerinden birisi olmasına rağmen Fahr’ur Razi’nin İslam’dan irtidatına dair icmâyı ortaya koymasını düşün!
 
Şimdi onun bu sözlerinin “Bir kimse, velev ki Abdulkâdir’e rahatlıkta ve darlıkta du’â etse de Abdullah bin Avf’ı sevse (veya ona meyletse) de ve Ebu Hadide’ye ibâdet ettiği hâlde onun dininin güzel olduğunu iddia etse de tekfir edilmez” şeklinde anlaşılması doğru olur mu?”


Bu meselenin tafsilatı için Şeyh İshak’ın “Muayyen Tekfir” risalesinden ilgili yere müracaat ediniz. http://darultawhid.com/tr/forum/index.php?topic=1076.msg3232#msg3232

Görüldüğü gibi Şeyh Muhammed bin Abdilvehhab zamanında da İbn Teymiye’nin bu sözlerini esas alarak müşriklerin tekfir edilemeyeceğini iddia edenler olmuş ve o bizzat Şeyhin sözlerinden naklederek İbn Teymiye’nin zahir küfürleri işleyenler hakkında asla duraksamadığını, bilakis mutlak tekfir muayyen tekfir ayrımını ancak hafi meselelerde yaptığını ortaya koymuştur. Bunlar İbn Teymiye’yi övmek veya yermek kasdıyla onun dinin aslında cehaleti özür gördüğünü iddia eden herkese Şeyhin kendi sözlerinden açık bir reddiyedir. Şeyhin sizin naklettiğiniz sözü de aynı şekilde bidat ehlinin ileri sürdüğü Kur’an mahluktur, Allah ahirette görülmeyecektir vb sözler hakkındadır. Bunlar asıl itibariyle şeri nassları inkara yol açacak, oraya götürecek küfür sözleridir. Lakin bunların şeri delilleri inkar manasına geldiği hususu, mesela melekleri inkar gibi açık değildir. Çünkü bu konulara dair deliller, meleklerin varlığına dair deliller gibi açık değildir. Mesela İmam Malik’ten nakletmiş olduğunuz şu sözü ele alalım.


✅ Eşheb dedi ki: Bir adam Malik'e şöyle dedi:
"Ey Ebu Abdullah! Mü'minler kıyamet gününde Rablerini görecekler midir?"
(İmam Malik) Dedi ki: "Mü'minler kıyamet gününde Rablerini görmeyecek olsalardı, Allah kafirleri perdelenmiş olmakla ayıplamazdı.
(Allah) Şöyle buyurmuştur: "Hayır! O gün onlar Rablerinden perdelenmişlerdir." (Mutaffifin 15)"
✔️ Ebu Musa da aynısını anlattı, ek olarak dedi ki;
Adam dedi ki: "Ey Ebu Abdullah! Bir grup insan var, Allah'ın görülmeyeceğini iddia ediyorlar."
İmam Malik dedi ki: "KILIÇ, KILIÇ."
📚 el-Lâlâkaî, Şerh-u Usul-i İtikâd: 679, 680


Şimdi insaf sahibi herkes bu ayetin Ruyetullah’a delaletinin Bakara suresinin son kısmında geçen “Onların hepsi Allaha, meleklerine, kitaplarına, rasullerine ve ahiret gününe iman ettiler” ayetinin sözkonusu iman esaslarına delaleti gibi açık olduğunu iddia edemez. Evet, bizler Ehli sünnet olarak Mutaffifin suresindeki ayetin ruyetullaha delalet ettiğine inanırız ancak Mutezile mensupları bu ayeti “Rablerinin rahmetinden mahrum kalmışlardır” vb şekillerde tevil edebilmektedir. Çünkü ayet Ruyetullaha bizzat lafzen işaret etmiyor, dolaylı yoldan işaret ediyor. Şu halde ahirette Allah’ın görüleceğini inkar eden herkesin, melekleri inkar edenlerle aynı hükümde olacağını iddia etmek insafa sığmayacağı gibi Ehli sünnetin temel kaidelerine de uymaz. İbn Teymiye’nin şu sözlerine dikkat edilsin: “Lakin onlardan (yani imamlardan) birisinin bazı görüşleri savunan kimseleri tekfir ettiğine dair şeyler nakledilebilir. Bununla maksadı da sakındırma amaçlı olarak bu görüşün küfür olduğunu dile getirmektir.” İşte İmam Malik’in kavli de bu sakındırma amaçlı sözlerden birisidir. İmam Malik ruyetullahı inkarın neticesinin kılıcı hak eden bir kafir olmak olduğunu ifade etmektedir. Çünkü bu, açık nassların inkarı demektir lakin bu tür kapalı meselelerde kişiye ancak delil ikame edildikten sonra delilleri inkardan bahsedilebilir. Diğer açık meselelerde ise deliller de açık olduğundan dolayı böyle bir şeye gerek yoktur.

Kısacası İbn teymiye’nin ilgili sözü İslam’ın asıllarını yerini getirmiş olan bidat ehlinin bazı görüşleri ile alakalıdır. Ama bu nakil ve benzerlerini dillerine dolayanlar zahir hafi meseleler ayrımını keza hafi meselelerdeki mutlak tekfir muayyen tekfir ayrımını hiç kabul etmiyorlar ve de bidat ehlinin tıpkı Yahudi ve Hristiyanlar gibi kafir olduğunu iddia ediyorsalar bunlara Allah hidayet etsin demekten başka diyecek çok fazla bir şey yoktur. Çünkü bu kimseler nakle de akla da ters bir şeyi körü körüne savunmaktadırlar. Vallahu a’lem.



Kendisi de bir kral olan Halife Memun Nadr bin Şumeyl (ra)'a şöyle demiştir:
يَا أَبَا الْحَسَنِ الْإِرْجَاءُ دِينُ الْمُلُوكِ
"Ey Ebu'l Hasen! İrca (Mürcielik) kralların dinidir!" (ed-Dulabi, el-Esma ve'l Kuna, no: 832; ayrıca Lalekai, es-Sunne, no: 2818)

Çevrimdışı Ebu yahya yavz

  • Yeni üye
  • *
  • İleti: 1
  • Değerlendirme Puanı: +0/-0
Selam aleykum (...) Benim sorum şu tevhid risaleleri kitabının islam dinin aslı babın'da sf. 22-23 te tekfir ile alakalı olan yazı hakkında biraz açıklama yapabilirmisiniz..

Sf-23..... Bunlar Allah ve resulunün haram kıldığı şirk amellerdir ancak cehaletin yaygınlaşmasından daha sonra gelen nesiller arasında risalete dair ilmin azalmasından dolayı Resulullah sas.'in getirdiği şeylere muhalefet ettikleri kendilerine beyan edilene kadar bu yaptıklarından dolayı onları tekfir etmek mümkün değildir ? Burda'ki hüccet ikame şartı ile alakalı meseleyi nasıl anlamamız gerekiyor?

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Yönetici
  • *****
  • İleti: 2065
  • Değerlendirme Puanı: +50/-0
Ve aleykum. Bismillahirrahmanirrahim. Bu bahsetmiş olduğunuz kavli Şeyh Abdurrahman bin Hasen rahimehullah, ceddi Muhammed bin Abdilvehhab rahimehullah'a ait "İslam Dininin Aslı" adlı risalenin şerhinde zikretmektedir. Neda yayınlarına ait Tevhid Risaleleri derlemesinde yer alan risale budur. Sözkonusu kavil ise İbnu Teymiyye rahimehullah'a ait olup onun er-Raddu ale'l Bekri adlı kitabında geçmektedir. Sözkonusu kaville alakalı Şeyh Eba Butayn en-Necdi rahimehullah'ın bazı açıklamaları onun el-İntisar adlı eserinde bulunmaktadır. Biz de sözkonusu kitabın tercümesinde bu açıklamalara ilaveten bazı bilgileri dipnot olarak koyduk. Bu kaville alakalı başka yerlerde de izahlarımız oldu. Bu izahların özeti, bu ve benzeri yerlerde geçen hüccet ikamesinin ancak hafi/kapalı meseleler hakkında sözkonusu olduğu, zahir/açık meselelerde ise bunun sözkonusu olmadığıdır. Şimdi o açıklamaları alıntılamak istiyorum, inşaallah sorunuzun cevabı olur. Vesselam.
Kendisi de bir kral olan Halife Memun Nadr bin Şumeyl (ra)'a şöyle demiştir:
يَا أَبَا الْحَسَنِ الْإِرْجَاءُ دِينُ الْمُلُوكِ
"Ey Ebu'l Hasen! İrca (Mürcielik) kralların dinidir!" (ed-Dulabi, el-Esma ve'l Kuna, no: 832; ayrıca Lalekai, es-Sunne, no: 2818)

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Yönetici
  • *****
  • İleti: 2065
  • Değerlendirme Puanı: +50/-0
Mutlak Tekfir-Muayyen Tekfir Ayrımı

Şeyh’ul İslam Rahimehullah yine başka bir yerde şöyle demektedir: “Bizler zaruri olarak bilmekteyiz ki; Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem ümmetine hayatta olanlara veya ölmüş olanlara, ister peygamberler isterse de onlardan başkaları olsun, ne istigase (imdad/yardım talebi) lafzıyla ne de istiane (yardım isteme) lafzıyla ne de bunlardan başka bir lafız ile dua etmelerini meşru kılmamıştır. Tıpkı ölü için veyahut da ölüye doğru secde etmeyi ve benzeri fiilleri meşru kılmadığı gibi. Bilakis bizler biliriz ki bunların hepsini yasaklamıştır ve bu Allah’u Te’ala’nın ve Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in haram kıldığı şirk kapsamındadır. Fakat müteahhirunun (sonraki dönemlerde yaşayanların) birçoğunda cehaletin galip gelmesi ve risaletin izlerine dair ilmin azalmasından dolayı, Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem‘in getirdiği şeyler onlara açıklanana kadar bu kimselerin tekfir edilmeleri mümkün olmamıştır.

Yine şöyle demiştir: “İşte bundan dolayıdır ki İslam Dini’nin aslını bilenlere bu meseleyi açıkladığımda hepsi bunu idrak ettiler ve işte bu; İslam Dini’nin aslıdır, dediler. Bunun dinin aslı olduğunu bildiklerinden dolayı, ashabımızdan (Hanbeliler’den) arif olan şeyhlerin ileri gelenlerinden bazıları, şöyle diyorlardı: “Bu, bize beyan ettiğin meselelerin en büyüğüdür.”[1]  (İbnu Teymiyye’den yapılan) alıntı burada sona erdi.

Şeyh Rahimehullah’ın şu sözüne gelince: “Rasul’ün getirdiği şeyler onlara açıklanana kadar bu kimselerin tekfir edilmeleri mümkün değildir.” Dikkat edilirse; “Rasul’ün getirdiği şeyler onlar nezdinde iyice açık hale gelinceye kadar” dememiştir (sadece beyanla yetinmiş, beyanın anlaşılmasını şart koşmamıştır) bu sözün manası ise şudur: (Onlara beyan yapılıncaya kadar) şahsen ve muayyen olarak tekfir etmek yani, falanca kâfirdir gibi şeyler söylenmesi mümkün değildir.

Bilakis denilir ki: Bu küfürdür, bunu yapan da kâfirdir. Tıpkı şeyh Rahimehullah’ın sayılamayacak kadar çok yerde bu işleri ve benzerlerini yapanlara küfrü itlak etmesi, bu tür şirk fiilleri işleyenin küfrü hakkında müslümanların icmasını nakletmesi gibi. Şeyh Rahimehullah bunu, tıpkı Kalenderiyye taifesi hakkında verdiği cevapta açıkladığı gibi, birçok yerde açıklamıştır.[2]

Şeyh birçok sözün ardından şöyle demektedir: “Bunun aslı şudur ki, Kitab, Sünnet ve İcma ile küfür olduğu aşikâr olan görüşler hakkında şer’i delillerin delalet ettiği üzere, “Bu mutlak olarak küfürdür.” denilir. Şüphesiz iman ve küfür Allah’u Te’ala ve Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’den alınan hükümlerdendir ve insanların kendi zanlarıyla hüküm verecekleri bir saha değildir; ta ki o kişi hakkında tekfirin şartları sabit oluncaya ve tekfirin engelleri ortadan kalkıncaya kadar, bunu söyleyen her şahıs için “bu kâfirdir” şeklinde hükmedilmesi gerekli değildir. Tıpkı İslam’a yeni girdiğinden veya (ilim kaynaklarına) uzak bir çölde yetiştiğinden dolayı zinanın veya içkinin helal olduğunu söyleyen kimsenin durumu gibi.”[3]

Şeyh’ul İslam Rahimehullah yine bu mesele hakkındaki kelamının devamında başka bir yerde şöyle demektedir:

“Bu hususta işin gerçeği şudur: Bir söz küfür olur, bu sözün sahibine tekfir itlak edilerek şöyle denir: “Her kim böyle derse, o kimse kâfirdir.” Lakin bu sözü söyleyen muayyen şahsa gelince, ta ki terk edenin (inkâr edenin) kâfir olacağı hüccet ona ikame oluncaya dek onun küfrüne hükmedilmez. Bu husus tıpkı vaid (tehdit) içeren nasslarda olduğu gibidir. Muhakkak ki Allah’u Te’ala şöyle buyurmaktadır:


إِنَّ الَّذِينَ يَأْكُلُونَ أَمْوَالَ الْيَتَامَى ظُلْمًا إِنَّمَا يَأْكُلُونَ فِي بُطُونِهِمْ نَارًا

“Şüphesiz yetimlerin mallarını zulüm ile yemekte olanlar, karınlarına ancak ateş doldurmaktadırlar.” (Nisa 4/10)

Bu ve buna benzer vaid (tehdid) nasları haktır. Lakin muayyen şahsa gelince onun hakkında bu vaidin (tehdidin) gerçekleşeceğine şahitlik edilemeyeceği gibi Ehli Kıble'den muayyen bir kimsenin ateşte olacağına da şahitlik edilmez. Zira bu kimsenin şartların oluşmaması ve engellerin ortadan kalkmaması sebebi ile bu tehdidin kapsamı dışına çıkması mümkündür. Bu kimseye sözkonusu fiilin haramlığı ulaşmamış olabileceği gibi, haram olan amelinden tevbe etmiş de olabilir. Keza yaptığı birtakım iyilikler işlediği haramın cezasını ortadan kaldırmış da olabilir. Veyahut da (günahına) keffaret olacak bazı musibetlere uğramış olabilir.”[4]



******************


[1] İbnu Teymiyye, er-Redd ale’l Bekri, 2/731, Mektebet’ul Guraba’il Eseriyye.

[2] Kalenderiyye, Fars kökenli birtakım ibadet ehli görünen kimselerdir. Birçokları farzları terk ederek haramlara dalmışlardır. Sakallarını traş etmek alametleri olmuştur. Birçoğu Yahudi ve Hristiyanlar’dan daha kâfirdir. Şeyh’ul İslam İbnu Teymiyye, Mecmu’ul Feteva, 35/163’te bunlar hakkında bilgi vermektedir.

[3] Bu mesele hakkında geniş bilgi için bkz. İbnu Teymiyye, Mecmu’ul Fetava, 35/165 vd.

[4] İbnu Teymiyye, Mecmu’ul Fetava, 23/345.

Şeyh Eba Butayn, başka bir yerde ise şöyle demektedir:


"وقولك: إن الشيخ -أي ابن تيمية- يقول، إن من فعل شيئًا من هذه الأمور الشركية، لا يطلق عليه أنه مشرك كافر، حتى تقوم عليه الحجَّة الإسلامية، فهو لم يقل ذلك في الشرك الأكبر، وعبادة غير الله، ونحوه من الكفر، وإنما قال هذا في: المقالات الخفية، كما قدَّمنا من قوله: وهذا إذا كان في المقالات الخفية، فقد يقال لم تقم عليه الحجة التي يكفر صاحبها، فلم يجزم بعدم كفره، وإنما قال: قد يقال"

“Senin şu sözüne gelince: Şeyh İbnu Teymiyye demiştir ki; “Her kim bu şirk fiillerinden birisini yaparsa ta ki ona İslami hüccet ve deliller ikame edilinceye kadar o kimse hakkında müşrik ve kâfir denemez.” (Eba Butayn diyor ki:) O, bunu büyük şirk ve Allah’u Te’ala’dan başkasına ibadet ve benzeri küfür çeşitleri hakkında söylememiştir. O bunları yalnızca hafi (kapalı) sözler hakkında dile getirmiştir. Onun bu hususta şöyle dediğini aktarmıştık: “Bu, (Razi gibi kelamcıların küfre düştüğü konular) kapalı meselelerle alakalı olsa belki bunlar hakkında sahibinin tekfir edileceği hüccet ikamesi yapılmamıştır denebilir.” Dikkat edilirse bu şekilde (hafi meselelerde sapmış) olanların dahi kâfir olmayacağını kesin olarak belirtmemiştir. Bilakis; “belki/bazen böyle denebilir”, demiştir.” (ed-Durar’us Seniyye fi’l Ecvibet’in Necdiyye, 10/ 389-391)

Açıkça görüldüğü üzere Şeyh Eba Butayn Şeyh’ul İslam’ın Bekri reddiyesinde geçen hüccet ikamesinden kasdının tekfir hususunda şartların oluşması ve engellerin kaldırılması olduğunu söylemiştir. Bu nakiller bir kez daha göstermektedir ki mutlak tekfir-muayyen tekfir ayrımı ne İbnu Teymiyye’nin ne de Eba Butayn’ın ne de başka bir âlimin nezdinde insanı İslam Dini’nden çıkaran büyük şirkle alakalı değildir. Şirkle alakalı meselelerde ancak büyük şirk olma ihtimali taşıyan kapalı söz ve fiiller hakkında hüccet ikamesine gidilir ki bundan kasıd kişinin kasdının araştırılmasıdır. Bu tahkik neticesinde şahsın kullanmış olduğu sözle şirk olan bir manayı kasdettiği ortaya çıkarsa -cehaletine vs. bakılmaksızın- tekfir edilir.

İstigase kelimesi de bu şekilde ihtimalli bir lafızdır ve bununla tevessül ve vesile (aracılık) manası kasdedildiği gibi bizzat büyük şirk olan Allah’u Te’ala’dan başkalarından imdat isteme manası da kasdedilebilir. Şu halde “ben Rasulullah’a istigasede bulundum” diyen kişiye bununla ne kasdettiği sorulur. Sözün zahiri her ne kadar küfür olsa da kişi sözün anlamını değiştirerek küfür olmayan bir anlam yüklemiş olabilir. Ancak ihtimalli ve kapalı olmayan lafızlarda ise böyle bir tafsilata gidilmez. Mesela İbnu Teymiyye’nin aşağıda naklettiğimiz diğer bir fetvasında yalnız Allah Azze ve Celle’nin kadir olabileceği şeyleri istemesi gibi açık şirklerde tafsilata gitmeksizin doğrudan kişiye tevbe teklif edileceğini tevbe etmediği takdirde öldürüleceğini beyan etmiştir.

Kısacası İbnu Teymiyye’nin Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem’den istigase dileyenlere hüccet ikamesini şart koşması bununla ne kasdettiğini açığa çıkarmak ve şeri’atte bir mahlukla alakalı bu lafzın kullanılmayacağını ona beyan etmek anlamındadır. Ama şahıs istigasenin bizzat Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in zatından yardım istemek manasına geldiğini kabul ettiği halde bu şirk olan manayı tasdik ediyorsa cehaletine bakılmaksızın tekfir edilir.

İbnu Teymiyye’nin er-Raddu ale’l Bekri’de geçen sözünde zikredilen “istigase” lafzı işte böyle ihtimalli bir lafızdır. Zira Şeyh’ul İslam zamanında muhaliflerden bir çoğu Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem’den istigase yani yardım istemenin caiz hatta vacip olduğunu savunarak bununla tevessülü yani Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem’i aracı edinerek Allah’u Te’ala’dan istemeyi kasdetmiş ve o kadar ki şeyhin reddiyede bulunduğu Bekri isimli şahıs bu tevessül manasında Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem ile istigasede bulunmayı reddedenin kâfir olacağını ileri sürerek İbnu Teymiyye’yi tekfir etmeye yeltenmiştir. İbnu Teymiyye’nin sözkonusu kitabı kaleme alma sebebi de budur.

Bu kitapta Allah’u Te’ala’dan başkası hakkında istigase lafzının kullanılmayacağına ve istigasenin gerek dilde gerekse dinde yardım isteme manasında kullanıldığına ve tevessül manasında kullanılmadığına dair bir çok delil getirmiştir. Bu konunun benzeri Türkçe’de “İbnu Teymiyye Külliyatı” adıyla neşredilen serinin birinci cildinde bulunabilir. Sözkonusu yerde istigaseyle alakalı yöneltilen şu sorudan İbnu Teymiyye ile muhalifleri arasındaki tartışmanın asıl konusu anlaşılabilir:

“Allah’u Te’ala’dan hangi konuda istiğasede bulunulabilirse, Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem’den de yardım ve imdat dilemek; Allah’u Te’ala’nın vesilelerinden biri olması anlamında istiğasede bulunmak caizdir. Aynı şekilde Allah’u Te’ala’dan istiğasede bulunulan herşey hususunda diğer peygamber ve salihlerden de bulunulur”, diyen kişinin durumu üstad İbnu Teymiyye’den soruldu. O kişi yine şöyle diyor:

“Bir sıkıntının giderilmesi hususunda Allah’u Te’ala’ya, Peygamberiyle tevessül eden, onunla istiğasede bulunmuştur, demektir. İster istiğase lafzını kullanmış olsun, ister tevessül lafzını kullanmış olsun veya bu kelimelerle aynı anlama gelen başka bir kelime kullanmış bulunsun, farketmez. Kişi: “Allah'ım, beni bağışlaman için Sana Rasulün ile tevessül ediyorum”, ya da: “Sen’in katında Sen’den Rasulün ile istiğasede bulunuyorum” derse, bu, Arap dilinde ve bütün dillerde hakikat üzere Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem’den istiğasede bulunmak anlamına gelmektedir. Kaldı ki, şahıstan istiğasenin ne anlama geldiği daha önce de, şimdi de bilinmektedir. Dolayısıyla yaratılmışlardan istenmesi de caizdir. Tevessül olarak onlardan istiğasede bulunulur. İstiğase, tevessül vasıtasıyla bir sıkıntının giderilmesini isteyen herkes tarafından yapılır. Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem ve salih kimseler hakkında istiğase caizdir.

Taberani’nin, Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem’den naklettiği; sahabelerden birisinin: Bu münafıktan kurtulmak için Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem’den istiğasede bulunun, demesi üzerine Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in : "Benden istiğasede bulunulmaz, ancak Allah’u Te’ala'dan istiğasede bulunulur."  hadisiyle ilgili olarak da, o kişi şöyle demektedir: Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem kendisinden istiğasede bulunulmasını ve benzeri şeyleri reddetmişse, bununla tevhide ve yaratıcının kudret konusunda tek olduğuna işaret etmek içindir. Bizim de bunu reddetmemiz gerekmez. Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem  ve salih kimseden mutlak olarak istiğasede bulunulmasını caiz görüyoruz. Yani Allah’u Te’ala’dan hangi meselede istiğasede bulunulabilirse, onlardan da istiğasede bulunmak mümkündür. Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in bir vesile ya da vasıta olması itibari ile demeye de gerek yoktur. Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem’den istiğasede bulunulmayacağını söyleyen, onun değerini küçültmüş olur ve ona inanmamış kabul edilir. Ama cahilse, o zaman özürlüdür. Şayet istiğasenin anlamını öğrendiği halde yine bu görüşünde diretiyorsa, kâfir olur. Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem ile tevessül daha önce de sözkonusu edildiği gibi, ondan istiğasede bulunmaktır.

(Soru:) Müslüman âlimlerden, Allah’u Te’ala’dan her ne hususta istiğasede bulunulursa, Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem’den ve salih kişilerden de istiğasede bulunulur, diyen var mıdır? O kişinin dediği gibi bunun mutlaklığı caiz midir? O kişinin dediği gibi gerçekten hangi konu olursa olsun Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem veya salih bir kimseyle tevessül, onlardan istiğasede bulunmak mıdır? Tevessül ile istiğase her dilde aynı manada mıdır? İlh…”

Meselenin tafsilatı için Fetava birinci cildin giriş kısmı ve devamına bakılabilir. Görüldüğü üzere Şeyh’ul İslam ile muhalifleri arasındaki tartışma büyük şirk olan yani bizzat Allah’u Te’ala’dan başkasının kadir olmayacağı şeyleri mahlukattan istemek manasında bir istigase ile alakalı değildir. Muhalifler, -içlerinde küfür ve nifak gizleyenler müstesna ki bunların gerçek niyetini de ancak Allah’u Te’ala bilir- istigaseyi tevessül anlamında kullanarak Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem ile istigaseye cevaz vermişlerdir.

Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in zatıyla tevessül yani onun hakkı için, yüzü suyu hürmetine Allah’u Te’ala’dan istemenin cevazı ise -her ne kadar sahih olan bunun caiz olmadığı olsa da- âlimler arasında ihtilaflıdır. Âlimlerden buna büyük şirk diyen hiç kimse yoktur ancak caiz olup olmadığı tartışılmıştır. Burada zaten şirk olan bir şey yoktur. Zira Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in veyahut da salihlerin yüzü hürmetine Allah’u Te’ala’ya dua eden kişi neticede Allah’u Te’ala’ya dua etmiştir lakin duasına bid’at olan bazı şeyleri karıştırmıştır. Bundan dolayı da tekfir olmaz. Lakin Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem hakkında istigase lafzını kullanmak ise tevessül manasında bile olsa icmaen caiz değildir. Bekri’ye reddiye kitabında ve diğer benzeri eserlerde geçen konu budur.

er-Raddu ale’l Bekri kitabını mütalaa eden herkes burada tartışılan istigasenin Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem’e ilah ve rabb vasfı verip sadece Allah’u Te’ala’nın kudreti dahilinde olan şeyleri gidip Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem’den istemek manasında olmadığını, bilakis bu şahsın istigaseyi tevessülle eş anlamlı olarak kabul edip “Rasulullah ile tevessül ettim” yerine “Onunla istigasede bulundum” demenin caiz olduğunu ileri sürdüğünü görür. Örneğin şu tarz ifadeler Bekri’ye aittir:

"وقوله من توسل إلى الله بنبيه في تفريج كربة أو استغاث به سواء كان ذلك بلفظ الاستغاثة أو التوسل أو غيرهما مما هو في معناهما فهذا القول لم يقله أحد من الأمم بل هو مما اختلقه هذا المفتري وإلا فلينقل ذلك عن أحد من الناس وما زلت أتعجب من هذا القول وكيف يقوله عاقل والفرق واضح بين السؤال بالشخص والاستغاثة به"

“Bekri’nin şu sözüne gelince; Her kim sıkıntıların giderilmesi hususunda Allah’u Te’ala’ya Nebisi ile tevessül eder (onu aracı kılarsa) veya Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem ile istigasede bulunur (ondan yardım isterse) bunu ister istigase lafzıyla ister tevessül lafzıyla isterse de aynı manayı ihtiva eden başka bir lafızla yapsın fark eden bir şey olmaz.

(İbnu Teymiyye diyor ki) bu sözü geçmiş toplumlardan hiç kimse söylememiştir, bilakis bu iftiracının uydurduğu bir şeydir eğer böyle olmasaydı bir tek kişiden de olsa bu hususta bir nakil yapardı. Ben hayret ediyorum ki akıl sahibi bir kimse bunu nasıl söyler! Zira bir şahıs vasıtasıyla (başka birinden) bir şey istemek ile o şahıstan istigase istemek arasındaki fark çok açıktır.” (İbnu Teymiyye, er-Raddu ale’l Bekri, 1/182)

Bundan daha açığı ise şu sözüdür:

"الوجه الثامن إن يقال هذا الرجل فسر الاستغاثة بالتوسل كما تقدم قوله إن كل من توسل إلى الله بنبيه في تفريج كربة فقد استغاث به سواء كانت بلفظ الاستغاثة أو التوسل أو غيره  وقال قول القائل أتوسل إليك برسولك وأستغيث برسولك عندك أن تغفر لي استغاث بالرسول حقيقة في لغة جميع الأمة"

“8. vecih: Denilirse ki: Bu adam istigaseyi tevessül olarak tefsir etmiştir. Onun şu sözü daha önce geçmişti: Her kim Peygamberini sıkıntıyı gidermek için Allah’u Te’ala’ya vesile (aracı) kılarsa Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem’den istigase yani yardım istemiş olur.  Bu, ister istigase lafzıyla ister tevessül ya da başka bir lafızla olsun fark etmez. Bunu söyleyen kimsenin şu sözüne gelince: ‘Sana Rasulü’nü aracı kılıyorum ve beni bağışlaman için Sen’in katında Rasulün’den yardım talep ediyorum’ diyen kişi bütün ümmet nezdinde Rasul’den yardım istemiş olur… ilh” (İbnu Teymiyye, er- Raddu ale’l Bekri, 1/368)

İşte böylece açıkça görülüyor ki İbnu Teymiyye’nin yukardaki hüccet ikamesinden bahseden sözünün geçtiği “er- Raddu ale’l Bekri” adlı kitabın yazılma sebebi olan Bekri isimli Şafii fakihi, tıpkı başka muhalifler gibi Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem’i vesile edinmeyi Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem’den yardım istemek olarak anlamış, çünkü iddialarına göre kişi Allah katında Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in aracılığına başvurduğu zaman yani onun zatıyla tevessül ederek “Sana Rasulü’nü aracı kılıyorum” dediği zaman sıkıntısının giderilmesi hususunda onun yardımına müracaat etmiş olur.  Yani bir kimse “Ya Rabbi, Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in hakkı için, onun yüzü hürmetine, onun vesilesiyle Sen’den istiyorum, dediğinde Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem’i aracı kıldığı için bir nevi “Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in yardımıyla Sen’den istiyorum,” demiş olmaktadır. Yoksa burada ne Bekri ne de bir başkasının doğrudan Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in şahsından sıkıntıların giderilmesi noktasında yardım istemeleri, bizzat ona yönelmeleri, ona dua etmeleri sözkonusu değildir. Rasul’ün yardımından kasıtları onun makamıyla Allah’u Te’ala’dan istemeleri manasındadır.
Ancak şüphesiz istigase ile tevessül haricinde bizzat şirk olan manayı kasdedenler de bugün olduğu gibi o gün de mevcuttu. Bu yüzden Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem veya başkasına istigasede bulunduğunu söyleyen birine bunun caiz olmayacağı hatırlatılarak kasdının ortaya çıkarılması gerekir. Eğer kişi bununla bizzat Allah’u Te’ala’ya has olan fiilleri Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem’den talep ettiğini ortaya koyacak olursa artık bu kimsenin kâfir olduğu ortaya çıkar ve bu noktada kişiye hüccet ikamesi gerekmez. İbnu Teymiyye Rahimehullah’ın böyle bir kimse için bile hüccet ikamesini şart koştuğu ileri sürülecek olursa bu, ondan nakledilen şu tarz sözlerle çelişki arzeder:

"إحداها: أن يسأله حاجته مثل أن يسأله أن يزيل مرضه، أو مرض دوابه، أو يقضي دينه، أو ينتقم له من عدوه، أو يعافي نفسه وأهله ودوابه، ونحو ذلك مما لا يقدر عليه إلا الله عز وجل: فهذا شرك صريح، يجب أن يستتاب صاحبه فإن تاب وإلا قتل"

“Birincisi: Bu kabirde bulunan kimseden ihtiyacının giderilmesini talep etmektir. Kabirde bulunan kimseden kendisinde veya hayvanındaki hastalığı gidermesini, borcunu ödemesi hususunda yardım etmesini, düşmanından kendisi için intikam almasını, kendisine, ehline ve hayvanına afiyet vermesini ve bunlara benzer yalnız Allah Azze ve Celle’nin kadir olabileceği şeyleri istemesi gibi… Bu sahibinden tevbe talep edilmesini, şayet tevbe etmez ise öldürülmesini gerektiren açık bir şirktir.” (İbnu Teymiyye, Ziyaret’ul Kubur, 18, Daru Taybe)

Görüldüğü gibi hüccet ikamesine vs. gerek duymadan kabir ehlinden yardım isteyenin tekfir edileceğini ve tevbe etmezse öldürüleceğini söylemektedir. Çünkü bu söz ve fiillerin şirk olduğu açıktır. O ve diğer âlimler hüccet ikamesini ancak açık olmayan ihtimalli meselelerde zikrederler. Bekri kitabında geçen söz de bu tarz meselelerle alakalıdır. Aksi takdirde İbnu Teymiyye’nin birbiriyle çelişen sözler söylediği iddia edilmiş olur. Zira İbnu Teymiyye eğer ki istigasenin mahiyeti ne olursa olsun cehaleti mazeret görüyorsa yukardaki fetvasında “tevbe etmezse öldürülür” demek yerine “hüccet ikame edilir ve tekfir edilmez” demesi gerekirdi. Şu halde Bekri’nin kitabında, büyük şirk olduğu açık olmayan ihtimalli bir meseleden bahsettiği ortaya çıkmaktadır. Bu sözü görüldüğü üzere Eba Butayn en-Necdi, el-İntisar’da almış ve onun haricindeki birçok âlim de şeyhin Bekri kitabında geçen bu kavlini zikretmiş ve benzer şekilde açıklamışlardır. Misal olarak Abdullatif bin Abdirrahman, Misbah’uz Zalam, sf 496- 501;  Abdurrahman bin Hasen, ed-Durar’us Seniyye fi’l Ecvibet’in Necdiyye, 2/211 ve diğerlerine bakılabilir. Vallahu A’lem.
Kendisi de bir kral olan Halife Memun Nadr bin Şumeyl (ra)'a şöyle demiştir:
يَا أَبَا الْحَسَنِ الْإِرْجَاءُ دِينُ الْمُلُوكِ
"Ey Ebu'l Hasen! İrca (Mürcielik) kralların dinidir!" (ed-Dulabi, el-Esma ve'l Kuna, no: 832; ayrıca Lalekai, es-Sunne, no: 2818)

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Yönetici
  • *****
  • İleti: 2065
  • Değerlendirme Puanı: +50/-0
EBU ZERKA’NIN İBN TEYMİYE’NİN “İSTİGASE/YARDIM DİLEME” HAKKINDAKİ SÖZLERİNİ ÇARPITMASI

Ebu Zerka isimli şahıs bilhassa son dönemlerde Şeyhulislam’ın er-Redd ale’l Bekri adlı eserinde geçen “istigase” ile alakalı birtakım sözlerini gündeme getirmekte ve bu sözleri İbn Teymiye’nin büyük şirk hususunda cehaleti mazeret gördüğü iddiasına delil getirmektedir. Şimdi Ebu Zerka’nın sözkonusu ettiği nakilleri –ulaşabildiğimiz ölçüde- tek tek ele alıp İbn Teymiye’nin bu sözlerle neyi kasdettiğini ortaya koymaya çalışacağız inşaallah.

İstigase ile alakalı 1. Nakil:

Şeyhu’l İslam İbn Teymiye (rh.a) sözkonusu eserinde şöyle demektedir:


نعلم بالضرورة انه لم يشرع لأمته أن تدعو أحدا من الأموات لا الأنبياء ولا الصالحين ولا غيرهم لا بلفظ الاستغاثة ولا يغيرها ولا بلفظ الاستعاذة ولا يغيرها كما أنه لم يشرع لأمته السجود لميت ولا لغير ميت ونحو ذلك بل نعلم أنه نهى عن كل هذه الأمور وأن ذلك من الشرك الذي حرمه الله تعالى ورسوله لكن لغلبة الجهل وقلة العلم بآثار الرسالة في كثير من المتأخرين لم يكن تكفيرهم بذلك حتى يتبين لهم ما جاء به الرسول صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ مما يخالفه ولهذا ما بينت هذه المسألة قط لمن يعرف أصل الإسلام إلا تفطن وقال هذا أصل دين الإسلام
 وكان بعض الأكابر من الشيوخ العارفين من أصحابنا يقول هذا أعظم ما بينته لنا لعلمه بأن هذا أصل الدين


“Bizler zaruri olarak bilmekteyiz ki- Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem) ümmetine ölmüş olanlara –İster peygamberler ister Salihler isterse onlardan başkaları olsun- Ne İstigase (imdat dileme) lafzıyla ne de bundan başka bir lafız ile veyahut da istiaze (sığınma) ya da bunun haricindeki lafızlarla dua etmelerini meşru kılmamıştır.  Tıpkı ölüye veyahut da ölü olmayanlara secde etmeyi meşru kılmadığı gibi. Bilakis bizler biliriz ki bunların hepsini yasaklamıştır ki bu Allah ve rasulunun haram kıldığı şirkin kendisidir. Fakat sonraki dönemlerde cehaletin yayılması ve risaletin izlerine dair ilmin azalmasından dolayı,  muhalefet edildiği hususlarda Rasulün (sallallahu aleyhi ve sellem) getirdiği şeyler onlara açıklanana kadar bu kimselerin tekfir edilmeleri sözkonusu olmamıştır.

İşte bundan dolayıdır ki İslam dininin aslını bilenlere bu meseleyi açıkladığımda hepsi bunu idrak ettiler ve işte bu, İslam dininin aslıdır, esasıdır dediler. Bilakis bizim ashabımızdan (Hanbelilerden) arif olan şeyhlerin büyükleri bunun İslam dininin esası olduğunu bildiklerinden dolayı “Bize açıkladığın meselelerin en büyüğü, en önemlisi budur” dediler.”
(Er-Redd ale’l Bekri, 2/731 Mektebet’ul Guraba’il Eseriyye)

Ebu Zerka ve emsali bu kavli ön plana çıkararak şöyle demektedirler: “Allahtan başkasından, ölülerden vesair kimselerden istigasede bulunmak (yardım istemek) en büyük şirklerdendir. Fakat İbn Teymiyye buna rağmen mahlukattan istigasede bulunanların kendilerine hüccet açıklanana kadar tekfir edilmeyeceğini açıkça beyan etmiş ve böylece şirk koşan birisinin hüccet ikamesi olmadan tekfir edilemeyeceğini ve bu hususta cehaletin mazeret olduğunu ortaya koymuştur!”

Başka bazı ahmak kimseler ise –Ebu Musa el Medeni ve avanesi gibi- bu tarz zahiren müşkil görünen sözlerin içinden çıkamayıp bu sözlerin şirkte cehaleti mazeret görme manasında yani küfür olduğunu ve İbn Teymiye’nin eserlerine sonradan sokuşturulduğunu hatta Bekri’ye reddiye kitabının bütünüyle uydurma olduğunu ileri sürerler!

Bu iki uçtaki kimselerin hepsi –en iyimser ihtimalle- meseleleri tahkik etmeden, hatta belki İbn Teymiye ve muhalifleri arasındaki “istigase” tartışmasının içeriğine dahi vakıf olmadan sırf sözlerin zahirini alarak bu görüşlere sapmaktadırlar. Veyahut da aslında İbn Teymiye’nin kasdını anladıkları halde bile bile hakkı gizleyerek insanları saptırmak için tedlise, meseleleri örtbas etme cihetine gitmektedirler. Diğer cahilleri bir kenara koysak bile Ebu Zerka gibi alimlerin sözlerine nasıl yaklaşılması gerektiğini, ilmi meselelerin hangi usulle tahkik edilip araştırılacağını az çok bilen birisinin böyle duyduğu her sözün zahirini alıp tafsilata gitmemesi şaşılacak bir şeydir ve öyle zannediyoruz ki bunu kasıtlı ve bilerek yapmaktadır. Doğrusunu Allah bilir.

Şimdi meselenin hakikati –Allahın izniyle- şudur: İbn Teymiye ve dönemindeki muhalifleri arasındaki tartışma –ister Bekri ile ister başkaları ile olsun- istigasenin tevessül anlamına gelip gelmeyeceği ile alakalıdır. Zira Şeyhulislam zamanında muhaliflerden bir çoğu Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem)’den istigase yani yardım istemenin caiz hatta vacip olduğunu savunarak bununla tevessülü yani Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem)’i aracı edinerek Allahtan istemeyi kasdetmiş ve o kadar ki Şeyhin reddiyede bulunduğu Bekri isimli şahıs bu tevessül manasında Allah Rasulu (sallallahu aleyhi ve sellem)’le istigasede bulunmayı reddedenin kafir olacağını ileri sürerek İbn Teymiye’yi tekfir etmeye yeltenmiştir. İbn Teymiye’nin sözkonusu kitabı kaleme alma sebebi de budur. Bu kitapta Allahtan başkası hakkında istigase lafzının kullanılmayacağına ve istigasenin gerek dilde gerekse dinde yardım isteme manasında kullanıldığına ve tevessül manasında kullanılmadığına dair bir çok delil getirmiştir. Bu konunun benzeri Türkçede İbn Teymiye külliyatı adıyla neşredilen serinin 1. Cildinde bulunabilir. Sözkonusu yerde istigaseyle alakalı yöneltilen şu sorudan İbn Teymiyye ile muhalifleri arasındaki tartışmanın asıl konusu anlaşılabilir:

"Allah'tan hangi konuda istiğasede bulunulabilirse, Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)'den de yardım ve imdat dilemek; (Gavs) Allah Teâlâ'nın vesilelerinden biri olması anlamında istiğasede bulunmak caizdir. Aynı şekilde Allah Teâlâ'dan istiğasede bulunulan herşey hususunda diğer peygamber ve salihlerden de bulunulur", diyen kişinin durumu üstad İbn Teymiyye'den soruldu. O kişi yine şöyle diyor:

"Bir sıkıntının giderilmesi hususunda Allah Teâlâ'ya, Peygamberiyle tevessül eden, onunla istiğasede bulunmuştur, demektir. İster istiğase lâfzını kullanmış olsun, ister tevessül lâfzını kullanmış olsun veya bu kelimelerle aynı anlama gelen başka bir kelime kullanmış bulunsun, farketmez. Kişi: "Allah'ım, beni bağışlaman için sana Resulünle tevessül ediyorum", ya da: -"Senin katında senden Resulünle istiğasede bulunuyorum" derse, bu, Arap dilinde ve bütün dillerde hakikat üzere Resûlüllah'tan istiğasede bulunmak anlamına gelmektedir. Kaldı ki, şahıstan istiğasenin ne anlama geldiği daha önce de, şimdi de bilinmektedir. Dolayısıyla yaratılmışlardan istenmesi de caizdir. Tevessül olarak onlardan istiğasede bulunulur. İstiğase, tevessül vasıtasıyla bir sıkıntının giderilmesini isteyen herkes tarafından yapılır. Peygamber ve salih kimseler hakkında istiğase caizdir.

Taberânî'nin, Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)'den naklettiği; sahabelerden birisinin: Bu münafıktan kurtulmak için Resûlüllah (sallallahu aleyhi ve sellem)'den istiğasede bulunun, demesi üzerine Resûlüllah (sallallahu aleyhi ve sellem) 'in : "Benden istiğasede bulunulmaz, ancak Allah'tan istiğasede bulunulur"  hadîsiyle ilgili olarak da o kişi şöyle demektedir: Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) kendisinden istiğasede bulunulmasını ve benzeri şeyleri reddetmişse, bununla tevhide ve yaratıcının kudret konusunda tek olduğuna işaret etmek içindir. Bizim de bunu reddetmemiz gerekmez. Peygamber ve salih kimseden mutlak olarak istiğasede bulunulmasını caiz görüyoruz. Yani Allah'tan hangi meselede istiğasede bulunulabilirse, onlardan da istiğasede bulunmak mümkündür. Peygamberin bir vesile ya da vasıta olması itibariyle demeye de gerek yoktur. Peygamber'den istiğasede bulunulmayacağını söyleyen, onun değerini küçültmüş olur ve ona inanmamış kabul edilir. Ama cahilse, o zaman özürlüdür. Şayet istiğasenin anlamını öğrendiği halde yine bu görüşünde diretiyorsa, kâfir olur. Resûlüllah ile tevessül daha önce de sözkonusu edildiği gibi, ondan istiğasede bulunmaktır.

(Soru:) Müslüman âlimlerden, Allah'tan her ne hususta istiğasede bulunulursa, Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)'den ve salih kişilerden de istiğasede bulunulur, diyen var mıdır? O kişinin dediği gibi bunun mutlaklığı caiz midir? O kişinin dediği gibi gerçekten hangi konu olursa olsun Peygamber veya salih bir kimseyle tevessül, onlardan istiğasede bulunmak mıdır? Tevessül ile istiğase her dilde aynı mânada mıdır? İlh…”


Meselenin tafsilatı için Fetava 1.cildin giriş kısmı ve devamına bakılabilir. Görüldüğü üzere Şeyhulislam ile muhalifleri arasındaki tartışma büyük şirk olan yani bizzat Allahtan başkasının kadir olmayacağı şeyleri mahlukattan istemek manasında bir istigase ile alakalı değildir. Muhalifler –içlerinde küfür ve nifak gizleyenler müstesna ki bunların gerçek niyetini de ancak Allah bilir- istigaseyi tevessül anlamında kullanarak Allah Rasulu’yle istigaseye cevaz vermişlerdir. Allah Rasulunun zatıyla tevessül yani onun hakkı için, yüzü suyu hürmetine Allahtan istemenin cevazı ise –her ne kadar sahih olan bunun caiz olmadığı olsa da- alimler arasında ihtilaflıdır. Alimlerden buna büyük şirk diyen hiç kimse yoktur ancak caiz olup olmadığı tartışılmıştır. Burada zaten şirk olan bir şey yoktur. Zira Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem)’in veyahut da Salihlerin yüzü hürmetine Allah’a dua eden kişi neticede Allah’a dua etmiştir lakin duasına bidat olan bazı şeyleri karıştırmıştır. Bundan dolayı da tekfir olmaz. Lakin Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) hakkında istigase lafzını kullanmak ise tevessül manasında bile olsa icmaen caiz değildir. Bekri’ye reddiye kitabında ve diğer benzeri eserlerde geçen konu budur. Er-Redd ale’l Bekri kitabını mütalaa eden herkes burada tartışılan istigasenin Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’e ilah ve rabb vasfı verip sadece Allah’ın kudreti dahilinde olan şeyleri gidip Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem)’den istemek manasında olmadığını, bilakis bu şahsın istigaseyi tevessülle eş anlamlı olarak kabul edip “Rasulullah’la tevessül ettim” yerine “Onunla istigasede bulundum” demenin caiz olduğunu ileri sürdüğünü görür. Örneğin şu tarz ifadeler Bekri’ye aittir:


وقوله من توسل إلى الله بنبيه في تفريج كربة أو استغاث به سواء كان ذلك بلفظ الاستغاثة أو التوسل أو غيرهما مما هو في معناهما فهذا القول لم يقله أحد من الأمم بل هو مما اختلقه هذا المفتري وإلا فلينقل ذلك عن أحد من الناس
وما زلت أتعجب من هذا القول وكيف يقوله عاقل والفرق واضح بين السؤال بالشخص والاستغاثة به

“Bekri’nin şu sözüne gelince; Her kim sıkıntıların giderilmesi hususunda Allah’a peygamberiyle tevessül eder (Onu aracı kılarsa) veya Onunla (sallallahu aleyhi ve sellem) istigasede bulunur (Ondan yardım isterse) bunu ister istigase lafzıyla ister tevessül lafzıyla isterse de aynı manayı ihtiva eden başka bir lafızla yapsın fark eden bir şey olmaz.

(ibn Teymiye diyor ki) Bu sözü geçmiş toplumlardan hiç kimse söylememiştir, bilakis bu iftiracının uydurduğu bir şeydir eğer böyle olmasaydı bir tek kişiden de olsa bu hususta bir nakil yapardı. Ben hayret ediyorum ki akıl sahibi bir kimse bunu nasıl söyler! Zira bir şahıs vasıtasıyla (başka birinden) bir şey istemek ile o şahıstan istigase (yardım) istemek arasındaki fark çok açıktır.”
(er-Redd ale’l Bekri, 1/182)

Bundan daha açığı ise şu sözüdür:


الوجه الثامن إن يقال هذا الرجل فسر الاستغاثة بالتوسل كما تقدم قوله إن كل من توسل إلى الله بنبيه في تفريج كربة فقد استغاث به سواء كانت بلفظ الاستغاثة أو التوسل أو غيره  وقال قول القائل أتوسل إليك برسولك وأستغيث برسولك
عندك أن تغفر لي استغاث بالرسول حقيقة في لغة جميع الأمة


8. vecih: Denilirse ki: Bu adam istigaseyi tevessül olarak tefsir etmiştir. Onun şu sözü daha önce geçmişti: Her kim peygamberini sıkıntıyı gidermek için Allaha vesile (aracı) kılarsa Ondan (sallallahu aleyhi ve sellem) istigase yani yardım istemiş olur.  Bu, ister istigase lafzıyla ister tevessül ya da başka bir lafızla olsun fark etmez. Bunu söyleyen kimsenin şu sözüne gelince ‘Sana Rasulunu aracı kılıyorum ve beni bağışlaman için senin katında Rasulunden yardım talep ediyorum diyen kişi bütün ümmet nezdinde Rasulden yardım istemiş olur… ilh ” (er-Redd ale’l Bekri, 1/368)

İşte böylece açıkça görülüyor ki İbn Teymiye’nin yukardaki hüccet ikamesinden bahseden sözünün geçtiği er-Redd ale’l Bekri adlı kitabın yazılma sebebi olan Bekri isimli Şafii fakihi, tıpkı başka muhalifler gibi Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem)’i vesile edinmeyi Ondan yardım istemek olarak anlamış, çünkü iddialarına göre kişi Allah katında peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)’in aracılığına başvurduğu zaman yani onun zatıyla tevessül ederek “Sana Rasulünü aracı kılıyorum” dediği zaman sıkıntısının giderilmesi hususunda Onun yardımına müracaat etmiş olur.  Yani bir kimse “Ya Rabbi Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem)’in hakkı için, onun yüzü hürmetine, onun vesilesiyle Senden istiyorum, dediğinde Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem)’i aracı kıldığı için bir nevi “Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem)’in yardımıyla Senden istiyorum, demiş olmaktadır. Yoksa burada ne Bekri ne de bir başkasının doğrudan Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem)’in şahsından sıkıntıların giderilmesi noktasında yardım istemeleri, bizzat Ona yönelmeleri, Ona dua etmeleri sözkonusu değildir. Rasulun yardımından kasıtları onun makamıyla Allahtan istemeleri manasındadır.

Ancak şüphesiz istigase ile tevessül haricinde bizzat şirk olan manayı kasdedenler de bugün olduğu gibi o gün de mevcuttu. Bu yüzden Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem) veya başkasına istigasede bulunduğunu söyleyen birine bunun caiz olmayacağı hatırlatılarak kasdının ortaya çıkarılması gerekir. Eğer kişi bununla bizzat Allaha has olan fiilleri Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem)’den talep ettiğini ortaya koyacak olursa artık bu kimsenin kafir olduğu ortaya çıkar ve bu noktada kişiye hüccet ikamesi gerekmez. İbn Teymiyye (rh.a)’ın böyle bir kimse için bile hüccet ikamesini şart koştuğu ileri sürülecek olursa bu, ondan nakledilen şu tarz sözlerle çelişki arzeder:


(إحداها) : أن يسأله حاجته مثل أن يسأله أن يزيل مرضه، أو مرض دوابه، أو يقضي دينه، أو ينتقم له من عدوه، أو يعافي نفسه وأهله ودوابه، ونحو ذلك مما لا يقدر عليه إلا الله عز وجل: فهذا شرك صريح، يجب أن يستتاب صاحبه فإن تاب وإلا قتل.


“Birincisi: Bu kabirde bulunan kimseden ihtiyacının giderilmesini talep etmektir. Kabirde bulunan kimseden kendisinde veya hayvanındaki hastalığı gidermesini, borcunu ödemesi hususunda yardım etmesini, düşmanından kendisi için intikam almasını, kendisine, ehline ve hayvanına afiyet vermesini ve bunlara benzer yalnız Allah Azze ve Celle’nin kadir olabileceği şeyleri istemesi gibi… Bu sahibinden tevbe talep edilmesini, şayet tevbe etmez ise öldürülmesini gerektiren açık bir şirktir.” (Ziyaretul Kubur, sf 18, Daru Taybe)

Görüldüğü gibi hüccet ikamesine vs gerek duymadan kabir ehlinden yardım isteyenin tekfir edileceğini ve tevbe etmezse öldürüleceğini söylemektedir. Çünkü bu söz ve fiillerin şirk olduğu açıktır. O ve diğer alimler hüccet ikamesini ancak açık olmayan ihtimalli meselelerde zikrederler. Bekri kitabında geçen söz de bu tarz meselelerle alakalıdır. Aksi takdirde İbn Teymiye'nin birbiriyle çelişen sözler söylediği iddia edilmiş olur. Zira İbn Teymiye eğer ki istigasenin mahiyeti ne olursa olsun cehaleti mazeret görüyorsa yukardaki fetvasında tevbe etmezse öldürülür demek yerine hüccet ikame edilir ve tekfir edilmez demesi gerekirdi. Şu halde Bekri kitabında büyük şirk olduğu açık olmayan ihtimalli bir meseleden bahsettiği ortaya çıkmaktadır.

Böylece bazı cahillerin İbn Teymiye’nin sözlerinde çelişki olduğunu zannederek bu kitabın tahrif edilmiş olduğunu ileri sürmelerinin de mesnetsiz ve de sözleri anlamamaktan kaynaklanan gereksiz bir iddia olduğu ortaya çıkmaktadır. Çünkü alimler bu sözü İbn Teymiye’ye nisbet etmişler ve açıklamasını yapmışlardır. Bu sözü Ebu Batin en-Necdi, el-İntisar’da almış ve de onun haricindeki birçok alim de Şeyhin Bekri kitabında geçen bu kavlini zikretmiş ve benzer şekilde açıklamışlardır. Misal olarak Abdullatif bin Abdirrahman, Misbah’uz Zalam, sf 496- 501;  Abdurrahman bin Hasen, ed-Durar’us Seniyye, 2/211 ve diğerlerine bakılabilir. Ebu Batin’in İbn Teymiye’nin er-Redd ale’l Bekri’de geçen sözüyle alakalı açıklaması ise şu şekildedir:

“Onun şu sözüne gelince “Rasulün getirdiği şeyler onlara beyan edilene (açıklanana kadar) bu kimselerin tekfir edilmeleri mümkün değildir.” Dikkat edilirse “Rasulün getirdiği şeyler onlar nezdinde iyice tebeyyün edinceye (açık hale gelinceye) kadar bu kimselerin tekfir edilmeleri mümkün değildir.” Dememiştir. (Sadece beyanla yetinmiş, beyanın anlaşılmasını şart koşmamıştır.) Bu sözün manası ise şudur: (Onlara beyan yapılıncaya kadar) muayyen şahıslar olarak tekfir edilmeleri yani bu kimse kafirdir gibi şeyler söylenmesi mümkün değildir.

Bilakis denilir ki: Bu küfürdür, bunu yapan da kafirdir. Tıpkı şeyhin sayılamayacak kadar çok yerde bu tür işleri yapanlara genel olarak küfrü itlak etmesi, bu tür şirk fiilleri işleyenin küfrü hakkında Müslümanların icmasını nakletmesi gibi. Şeyh bunu –tıpkı Kalenderiyye taifesi hakkında verdiği cevapta açıkladığı gibi- bir çok yerde açıklamıştır.

Şeyh birçok sözün ardından şöyle demektedir: “Bunun aslı şudur ki, Kitap sünnet ve icma ile küfür olduğu aşikar olan görüşler hakkında Şer’i delillerin delalet ettiği üzere “Bu mutlak olarak küfürdür.” denilir. İman ve küfür Allah ve Rasülünden alınacak hükümlerdendir. Bu, insanların kendi zanlarıyla hüküm verecekleri bir saha değildir. Her bir şahıs hakkında “bu kafirdir” şeklinde hükmedilmesi vacip değildir, ta ki o kişi hakkında tekfirin şartları sabit olup, tekfirin engelleri ortadan kalkıncaya kadar. Tıpkı İslam’a yeni girdiğinden veya (ilim kaynaklarına) uzak bir çölde yetiştiğinden dolayı zinanın veya içkinin helal olduğunu söyleyen kimsenin durumu gibi.” (Bu mesele ve şeyhin zamanında yaygın bir tarikat olan Kalenderiyye hakkında geniş bilgi için bkz. Fetava, 35/164 vd.)

Şeyhu’l İslam yine bu mesele hakkındaki kelamının devamında başka bir yerde şöyle demektedir:

“Bu hususta işin gerçeği şudur. Bir söz küfür olur, sonra bu sözü söyleyen mutlak anlamda tekfir edilerek şöyle denir: “Her kim bunu derse, o kimse kafirdir.” Lakin bu sözü söyleyen muayyen şahsa gelince, ta ki terk edenin (inkar edenin) kafir olacağı hüccet kendisine ikame oluncaya dek. onun tekfirine hükmedilmez. Bu husus tıpkı vaid (tehdit) içeren naslarda olduğu gibidir. Mesela Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

{ إِنَّ الَّذِينَ يَأْكُلُونَ أَمْوَالَ الْيَتَامَى ظُلْمًا إِنَّمَا يَأْكُلُونَ فِي بُطُونِهِمْ نَارًا}

“Şüphesiz yetimlerin mallarını zulüm ile yemekte olanlar, karınlarına ancak ateş doldurmaktadırlar.” (Nisa 10)

Bu ve buna benzer vaid (tehdid) nasları haktır. Lakin muayyen şahsa gelince onun hakkında bu vaidin (tehdidin) gerçekleşeceği hususunda şahitlik edilemez. Çünkü Ehli kıbleden olan bir kimse hakkında ateşte olacağına dair şehadette bulunulmaz. Zira bu kimsenin şartların oluşmaması ve engellerin ortadan kalkmaması sebebi ile bu tehdidin kapsamı dışına çıkması mümkündür. Bu kimseye sözkonusu fiilin haramlığı ulaşmamış olabileceği gibi, haram olan amelinden tevbe etmiş de olabilir. Keza yaptığı birtakım iyilikler işlediği haramın cezasını ortadan kaldırmış da olabilir. Veyahut da günahına keffaret olacak bazı musibetlere uğramış olabilir.” (Fetava, 23/345)


el-İntisar kitabından alıntı burada sona ermiştir.

Şeyh Ebu Batin, başka bir yerde ise şöyle demektedir:


وقولك: إن الشيخ - أي ابن تيمية - يقول، إن من فعل شيئًا من هذه الأمور الشركية، لا يطلق عليه أنه مشرك كافر، حتى تقوم عليه الحجَّة الإسلامية، فهو لم يقل ذلك في الشرك الأكبر، وعبادة غير الله، ونحوه من الكفر، وإنما قال هذا في: المقالات الخفية، كما قدَّمنا من قوله: وهذا إذا كان في المقالات الخفية، فقد يقال لم تقم عليه الحجة التي يكفر صاحبها، فلم يجزم بعدم كفره، وإنما قال: قد يقال.

“Senin şu sözüne gelince: Şeyh İbn Teymiyye demiştir ki ‘Her kim bu şirk fiillerinden birisini yaparsa ta ki ona İslami hüccet ve deliller ikame edilinceye kadar o kimse hakkında müşrik ve kafir denemez.’ (Ebu Batin diyor ki:) O, bunu büyük şirk ve de Allahtan başkasına ibadet ve benzeri küfür çeşitleri hakkında söylememiştir. O bunları yalnızca hafi (kapalı) sözler hakkında dile getirmiştir. Onun bu hususta şöyle dediğini aktarmıştık: ‘Bu, (yani Razi gibi kelamcıların küfre düştüğü konular) kapalı meselelerle alakalı olsa belki bunlar hakkında sahibinin tekfir edileceği hüccet ikamesi yapılmamıştır denebilir’ Dikkat edilirse bu şekilde (hafi meselelerde sapmış) olanların dahi kafir olmayacağını kesin olarak belirtmemiştir. Bilakis belki/bazen böyle denebilir, demiştir.” (ed-Durar’us Seniyye, 10/ 389 – 391)

Açıkça görüldüğü üzere Şeyh Ebu Batin Şeyhulislam’ın Bekri reddiyesinde geçen hüccet ikamesinden kasdının tekfir hususunda şartların oluşması ve engellerin kaldırılması olduğu yönünde açıklamıştır. Bu nakiller bir kez daha göstermektedir ki mutlak tekfir-muayyen tekfir ayrımı ne İbn Teymiyye’nin ne de Ebu Batin’in ne de başka bir alimin nezdinde insanı İslam dininden çıkaran büyük şirkle alakalı değildir. Şirkle alakalı meselelerde ancak büyük şirk olma ihtimali taşıyan kapalı söz ve fiiller hakkında hüccet ikamesine gidilir ki bundan kasıd kişinin kasdının araştırılmasıdır. Bu tahkik neticesinde şahsın kullanmış olduğu sözle şirk olan bir manayı kasdettiği ortaya çıkarsa –cehaletine vs bakılmaksızın- tekfir edilir. İstigase kelimesi de bu şekilde ihtimalli bir lafızdır ve bununla tevessül ve vesile (aracılık) manası kasdedildiği gibi bizzat büyük şirk olan Allahtan başkalarından imdat isteme manası da kasdedilebilir. Şu halde “ben Rasulullah’a istigasede bulundum” diyen kişiye bununla ne kasdettiği sorulur. Sözün zahiri her ne kadar küfür olsa da kişi sözün anlamını değiştirerek küfür olmayan bir anlam yüklemiş olabilir. Ancak ihtimalli ve kapalı olmayan lafızlarda ise böyle bir tafsilata gidilmez. Mesela İbn Teymiye’nin yukarda naklettiğimiz diğer fetvasında yalnız Allah Azze ve Celle’nin kadir olabileceği şeyleri istemesi gibi açık şirklerde tafsilata gitmeksizin doğrudan kişiye tevbe teklif edileceğini tevbe etmediği takdirde öldürüleceğini beyan etmiştir. Kısacası İbn Teymiye’nin Nebi’den (sallallahu aleyhi ve sellem) istigase dileyenlere hüccet ikamesini şart koşması bununla ne kasdettiğini açığa çıkarmak ve şeriatta bir mahlukla alakalı bu lafzın kullanılmayacağını ona beyan etmek anlamındadır. Ama şahıs istigasenin bizzat Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem)’in zatından yardım istemek manasına geldiğini kabul ettiği halde bu şirk olan manayı tasdik ediyorsa cehaletine bakılmaksızın tekfir edilir.

Böylece Ebu Zerka’nın istigase meselesindeki tartışmayı ve Şeyhin sözlerinin arkaplanını kamufle ederek sözleri cahillerin önüne attığı ortaya çıkmaktadır. Bu yapılan tamamen ilmi bir sahtekarlık ve tedlistir. Halbuki hakkı arayan samimi kişi meseleyi bütün yönleriyle ortaya koyar ve ondan sonra bir neticeye varır. Ebu Zerka kendisi yıllarca nassların ve alimlerin sözlerinin rasgele alınmayacağını, sözün geçtiği metnin akışına ve de siyakına sibakına müracaat edilmesi gerektiğini, avamın önüne alimlerin kapalı mücmel sözlerini atmanın doğru bir davranış olmayacağını vs –haklı olarak- telkin ettiği halde kendisi bu usule uymamış ve sadece kendi şahsi görüşlerine alimlerden dayanak bulmak için zahircilik yaparak alimin kavlini cahillerin önüne atıp kaçmıştır. Halbuki avama bir deseniz o gider on katını yapar diyerek avama ucu bucağı belirsiz fetvalar verenleri eleştiren kendisidir, yerine göre haklıdır da. Şimdilerde eskiden kendi akidesine göre yaptığı tevhid davetini dahi bırakmış ve zamanının çoğunu şirk ehlinin tekfir edilemeyeceğini ispat etmeye vakfetmektedir. Avamın yanında sürekli Allahtan başkasından istigase dileyenler bile tekfir edilmemiş, rızık isteyenlere bile kafir denilmemiş vs şeklindeki söylemlerle insanlar nezdinde zaten önemsiz addedilen şirkin tehlikesini iyice küçük göstermektedir. Gerçekten dediği gibi avama bir şey desen on katını yapar ve sen şirkte cehalet özrü meselesini güya ilmi mesele olarak konuştuğunu sanırsın ama o mesele bir gün karşına avam tarafından bizzat şirkin caiz görülmesi olarak çıkar, çıkabilir bu da meselenin başka bir yönüdür.

Kısacası Ebu Zerka, alimin kavlini kendi bağlamı içerisinde değerlendirip tahkik etmek yerine mücmel/kapalı olarak bırakıp tafsilata inmemiş ve böylece ilmi usullere ihanet içerisine düşmüştür. Fakat buradaki gaye, gerçeği ortaya çıkarmak değil de selefi eğilimli çevreleri onların itibar ettiği alimlerden nakil yaparak kendi fikirlerine kanalize etmek olunca böyle tek taraflı olarak meseleyi topluma arzetmeyi tercih etmiştir. Meseleyi tahkik etmek ise görüldüğü üzere batıl ehlinin foyasını ortaya çıkaracaktır. Velhamdulillah.

Kendisi de bir kral olan Halife Memun Nadr bin Şumeyl (ra)'a şöyle demiştir:
يَا أَبَا الْحَسَنِ الْإِرْجَاءُ دِينُ الْمُلُوكِ
"Ey Ebu'l Hasen! İrca (Mürcielik) kralların dinidir!" (ed-Dulabi, el-Esma ve'l Kuna, no: 832; ayrıca Lalekai, es-Sunne, no: 2818)

 

Related Topics

  Konu / Başlatan Yanıt Son İleti
8 Yanıt
5663 Gösterim
Son İleti 12.04.2018, 01:33
Gönderen: Tevhid Ehli
1 Yanıt
4015 Gösterim
Son İleti 15.03.2016, 20:00
Gönderen: İslam davetcisi
8 Yanıt
3761 Gösterim
Son İleti 04.02.2019, 23:45
Gönderen: Tevhide Davet
0 Yanıt
436 Gösterim
Son İleti 02.09.2020, 23:32
Gönderen: Tevhid Ehli
1 Yanıt
264 Gösterim
Son İleti 28.01.2021, 22:51
Gönderen: Teymullah