Darultawhid

Gönderen Konu: EBU HANZALA VE BENZERİ “KURTULUŞ SAVAŞÇISI” DAVETÇİLERİ HAKKINDA DEĞERLENDİRME  (Okunma sayısı 6750 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1810
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Alıntı
Es-Selamu Aleykum we Rahmetullahi we Berekatuhu

(…) "Ebu Hanzala ismiyle bilinen Halis Bayancuk"cok Popular ve cok Sempati kazanan biridir su anda.Ayni anda onu takibeden benim aylemden yakin olanlarim vardir,onun Tehakkum konusunda Sapitmasi ve Saptirmasini isitmistim ve bazi yerlerde gozden gecirmistim fakat simdi sizlere sormak istiyorum:"EBU HANZALA'NIN TAM OLARAK KUFURLERI NE IDI BIR ZAHMET YAZARMISINIZ."

Not:Bazen oyle durum oluyor burada bizde ebu Hanzala takipcileri benimle onun hakinda tartismak istemekte olacaktir fakat ben su an cekinmekteyim cunku tam olarak onun Tehakumdan mada(bu onun kufru icin yeterlidir) hangi konularda Saptigini bilmiyorum lutfen siz bana daha Net ve benim anliyacak sekilde yazmanizi Rica ediyorum.

ES-SELAMU ALEYKUM

Bismillahirrahmanirrahim,

Evvela şunu belirtmemiz gerekiyor ki bizim “Ebu Hanzala” veyahut da başka birisinin küfürlerini tesbit etmek gibi bir gündemimiz yoktur, olmaması da gerekir. Çünkü bizler insanlara rasullerin ortak daveti olan tevhidi anlatmakla mükellefiz. Bir kimse tevhidi anlamadığı halde sırf Ebu Hanzalayı vb’ni tekfir ederek İslama girmiş olmaz. Tevhidi hakkıyla idrak etmiş olan birisi ise zaten Ebu Hanzala ve diğer batıl davetçilerini tanıyorsa, akidelerine vakıfsa başkasının yönlendirmesine ihtiyaç duymadan hükmünü kendisi verir. O yüzden insanlarla bu tür konular üzerinden bir davet yürütmeye gerek yoktur hatta bu çok tehlikeli bir yöntemdir. Çünkü tevhidi bırakıp belli kişi ve kuruluşların aleyhtarlığı üzerinden yapılan bir davete icabet edenler ekseriya sözkonusu şahıslarla husumeti olan samimiyetten uzak kişilikler olacaktır. Veyahut da davete muhatap olan şahsın nezdinde ana mesaj olan tevhidin gölgede kalıp sözkonusu kişilerin veya benzerlerinin küfürlerini isbatına ağırlık verilmesi sözkonusu olabilecektir. Bu tip mahsurlardan dolayı böyle başlıklar üzerinde kısır tartışmalar yapmayı doğru bulmuyoruz. Biz bunu derken piyasadaki bazı korkaklar gibi kimseye bulaşmayalım, kimseyi kendimize düşman etmeyelim gibi bir anlayışla söylemiyoruz. Yeri geldiği zaman tağutlar ve belamları isim isim deşifre etmek gerekebilir, gerektiği zaman da bunu yapmışızdır.

Ebu Hanzala’ya gelince; onunla da başka davetçilerle de aramızdaki husumet şu veya bu sebebten değil bizzat tevhidden dolayıdır ve biz bu şahısları tevhidi bilmemekle itham ediyoruz, bu ithamımızı da her ortamda isbata hazırız. Yani bu kimseler aslında tevhidi bilen ve bildikleri oranda yaşayan kişiler de lakin sadece muhakeme ve bir iki konuda problemleri var, onlar da aşılırsa dört dörtlük müslüman olurlar gibi bir anlayış feraset ehli bir müminden sadır olmaz. Bu tip kimselerin muhakeme ve diğer konulardaki batılları tevhidi akide edinmemelerinden kaynaklanmaktadır. Mesela muhakeme meselesini ele alalım. Sözkonusu şahıs Ehli sünnet akidesine dair ders serisinin vela-bera ile alakalı bölümünde tağuta muhakeme ile alakalı konuşurken uzun uzadıya tağuta muhakemenin vela-bera akidesine zıt olduğunu, la ilahe illallah ile çeliştiğini, küfür ve şirk olduğunu anlattıktan sonra darul harpte İslam mahkemesi olmadığından dolayı bunun caiz olacağını iddia edebilmektedir. Yani bu şahsa göre tağuta muhakeme olmak; ona ibadet etmek, Allahın yanında tağutu hüküm koyucu yani ilah olarak kabul etmek olduğu halde alternatif İslam mahkemesi olmayan yerde bu caizdir. Başka bir ifadeyle darul harpte Allahla beraber ikinci bir ilaha tapmanın caiz olacağını ileri sürmektedir. Ebu Hanzala’nın darul islamda tağuta muhakeme olmak küfürdür, darul harpte ise küfür değildir, şeklindeki iddiasının bundan başka bir manası varsa buyursun açıklasınlar. Bu bizim onun sözüne yaptığımız bir tefsir değil bizzat sözün hakiki manasıdır. Zira darul İslamda yapıldığı zaman şirk yani Allahın dışında ikinci bir ilah edinme olarak görülen tağuta muhakeme fiili küfür diyarına girildiği zaman nasıl birdenbire şirk olmaktan çıkmaktadır? Halbuki tağutun hüküm koyuculuğunu kabul etme illeti devam etmektedir. Aynı şirk ameli devam ettiği halde sırf ülke değişikliğinden dolayı hükmün değiştiğini ileri sürmek şirkin bazı durumlarda caiz olacağını iddia etmekle eş anlamlıdır. Bu kimseler tevhidi bilmiş olsalardı iman küfür hükümlerinin diyardan diyara değişmeyeceğini ve küfür olan bir fiilin ancak ikrah halinde caiz olabileceğini bilmeleri gerekirdi. Şu halde mesele muhakeme konusunu da aşmaktadır ve bu kimselerin bizzat tevhidin en temel meselelerinde hatta tevhidin bütün zaman ve mekanlarda farz oluşu konusunda müşkilatları olduğu ortaya çıkmaktadır.

Tek mesele muhakeme konusu da değildir. Bu şahsın güncel meseleler ile alakalı vermiş olduğu sözde fetvaların bir çoğunda bu tevhidden uzak yaklaşım tarzı göze çarpmaktadır. Mesela “kafire kafir demeyen kafirdir” kaidesi hakkında bir çok kelamları vardır. Buna dair hiçbir şeri gerekçe olmadığı halde sebebsiz yere silsilenin üçüncü kişisi denilen kimsenin yani kafiri tekfir etmeyeni tekfir etmeyenin kafir olmayacağını ileri sürmektedirler. Halbuki bu söz de kendi içinde çelişkisini ele veren bir sözdür. Zira kafiri tekfir etmeyenin kafir olduğunu kabul ediyorlar. Bunu kabul ettikten sonra zaten üçüncü kişi dedikleri kimse bu “kafire kafir demeyen” kafiri tekfir etmeyen ikinci kişi olmaktadır. Zira kafiri tekfir etmemek de tıpkı şirk koşmak, dinle alay etmek gibi müstakil bir küfür çeşididir. Bu fiilleri yapanları tekfir etmeyenler nasıl kafirse kafiri tekfir etmeyeni tekfir etmeyen aynı şekilde kafirdir. Neticede bininci kişi de olsa hepsi Allahın kafir dediğine mümin diyen ve böylece Allahu yalanlayan kimselerdir. Fakat bu kurtuluş savaşçısı davetçileri sırf bazı kişi ve kuruluşları tekfir etmemelerini izah edebilme adına böyle çelişkili usuller ihdas edebilmişlerdir.

Bunun da ötesinde Ebu Hanzala ve ashabı tekfiri itikadi mesele değil, fıkhi ve usuli bir konu olarak görürler. O yüzden iddialarına göre şirkten beri olmuş olan birisi müşriklerin tekfir edileceğini bilmese de müslüman sayılır, yani tekfiri dinin aslından görmezler. Kendileri birtakım amellere (tağuta askerlik, okul hatta oy kullanmak gibi) küfür hükmü verdiklerini iddia etseler de bu fiilleri işlemeyen lakin işleyenleri çeşitli gerekçelerden dolayı tekfir etmeyen kimseleri tevil ehli olarak görüp tekfir etmezler. Onlar alimlerin dinin aslını yerine getirmiş olan lakin ikinci dereceden birtakım meselelerde bazı tevillerden dolayı sapmış olan bidat ehlinin tekfirinde ihtiyatlı davranmasını kendilerine esas almış, lakin bu kaideyi dinin aslını yerine getirmemiş olan asli kafirlere tatbik ederek sapmışlardır. Aynı fasit usulden dolayı –kendileri öyle düşünmediği halde- la ilahe illallahı günümüzde de geçerli bir İslam alameti gören sözde cihadi geçinen taifeyi tekfir etmemişlerdir. Halbuki bu kimseler günümüzde müşrik-müslüman herkesin ortaklaşa yaptığı şehadet, namaz, ezan gibi amelleri İslam alameti görerek İslamın ancak şirkten beri olarak gerçekleşeceğinden yani kısacası İslamın ne olduğundan habersiz olduklarını ortaya koymuşlardır. Bunların tekfirinde şüpheye düşenler de İslamın aslı hakkındaki aynı cehaletten dolayı bu şüpheye düşmüşlerdir.

Ebu Hanzala cehalet özrü konusunda da bir sürü batıl kelam sarfetmiş, günümüzde cehaletin mazeret olmadığını söylemiş ancak bunu ilmin yayılmış olmasına bağlamıştır. Buna göre ilmin yayılmadığı yerlerde veya yeni müslüman olan kişiler hakkında şirk koşsalar bile cehalet mazeret olabilmektedir. Zaten bir kasetinde cehalet özrüyle alakalı alimler (!) arasında üç görüş olduğunu iddia etmiş ve bunları şirk hususunda cehaleti hiç mazeret görmeyenler, her konuda mazeret görenler ve de cehaletin özür olup olmamasını ilme ulaşma imkanı olup olmamasına bağlayanlar olarak tasnif etmiş ve kendisi de üçüncü görüşe (!) meyletmiştir. Halbuki rabbani alimler arasında böyle bir görüş ayrılığı yoktur ve şirk ehlini cahil olduğu gerekçesiyle tekfir etmeyenler alim olmak bir yana müslüman dahi değildir. Çünkü bu kimseler şirk ehlini mümin olarak vasfetmişler ve tevhidle şirki bir tutmuşlardır. Bilmeden şirk işleyen kimsenin müslüman olabileceğini iddia etmeleri ise şirk işleyenlerin cehennemlik olup asla bağışlanamayacağını ifade eden Nisa: 48, Maide: 72 vb nassları yalanlama anlamına gelir. Ayrıca bu düşünce kendi içinde de tenakuzdur. Çünkü buna göre şirk işleyen birisi aynı zamanda tevhid ehli olarak isimlendirilmektedir! Halbuki şirk tevhide ve imana zıttır ve bunların olduğu yerde şirk barınamaz… Bu zikrettiği son iki görüş tamamen muasır cahillerin uydurmasıdır. Ebu Hanzala, Murat Gezenler ve diğer kurtuluş savaşçısı zihniyete mensup davetçiler bu usulleri çoğunlukla Abdulkadir bin Abdulaziz, Makdisi, Ebu Basir et Tartusi vb sözde cihad alimi denilen cehennem davetçilerinden iktibas etmişlerdir. Şu sıralar bazı siyasi sebeblerden bu kimselerden uzaklaşsalar da zihniyet olarak hala onların etkisi altında kalmaya devam etmektedirler. (Ebu Hanzala hakkında zikrettiğimiz bu ve diğer hususlar onunla aynı kulvarda hareket eden diğer bütün davetçilerle alakalı da geçerlidir.) 

[Not:  Ebu Hanzala, son dönemlerde cehaletin hiçbir şekilde özür olmadığı yönünde açıklamalar yapmıştır. Lakin cehaletin özür olmasına kapı açtığı kasetleri halen sitesinde durmaktadır ve bu görüşünden tevbe etmediği gibi kendi geçmişini de tekfir etmemiştir. Bu konuda nasuh bir tevbe gerçekleşmediği müddetçe bu tip zikzaklarla ilgilenmemekteyiz...13.10.2017]


Görüldüğü üzere Ebu Hanzala ve aynı kulvarda hareket eden davetçilerin ortak vasfı, hepsi açık nasslara dayanan birtakım akidevi konuları ihtilaflı mesele kapsamına sokup böylece “kafiri tekfir etmeyen kafirdir” kaidesinin açık meselelerde dahi işletilmesine engel olmaktır. Güncel itikadi konular hakkında Ebu Hanzala ve emsalinin saptığı daha birçok konu zikredilebilir. Ancak bütün bunları bu kimselerin birkaç maddelik küfürleri olarak görmekten ziyade bu şahısların tevhidi idrak etmediklerine, onu akide edinmediklerine dair birer alametten ibaret olarak görmek gerekir. Bunun da ötesinde bu kimselerde Kitap ve Sünnete yaklaşım tarzı olarak selefi bir menhec sözkonusu değildir. Bu insanlar Kitap ve sünnet nasslarına seleften ve diğer alimlerden bağımsız olarak yaklaşarak nasslardan daha önce hiç kimsenin çıkartmadığı hükümleri çıkartmaktadırlar, ümmetin sözkonusu meselede ne dediğini umursamamaktadırlar. Ebu Hanzala’nın Nisa: 60 ayetinde geçen “yuridune” ifadesinden tağuta muhakemeye ancak kendisi gönül rızasıyla giderse küfre gireceğini, istemeden veya mecburiyetten dolayı gidenin kafir olmayacağını istidlal etmesi buna örnektir. Halbuki böyle bir tefsiri hiçbir alim yapmamıştır. Veyahut da fıkıh sahasında mesela müşriklerin kestiklerini yemenin alimler nezdinde ihtilaflı olduğunu iddia edip bunun haram olduğuna dair icmayı ve açık kavilleri terk etmeleri ve de alimlerden nakledilen ve ne anlama geldiği tartışmalı olan bazı kapalı sözleri veyahut da nasslardan kendi şahsi görüşlerine göre yaptıkları istidlalleri esas alıp müşriklerin etlerini yemeleri bu kimselerin hevalarına tabi olduklarını gösteren alametlerden biridir. Göründüğü üzere bu adamlar sadece itikadi konularda değil fıkhi, usuli meselelerde de aynı şekilde hevalarına göre içtihadlarda bulunmaktadırlar. Zaten bu kimselerin İslami meselelerde konuşurken bağlı oldukları bir mezhepleri yoktur ve sadece hadis mealciliği yapmaktadırlar. Medreselerinde de ancak mezhepsiz bir anlayışı empoze ederler. Bundan dolayı bu kimselerden değil akidevi konularda fıkhi ve usuli meselelerde de ilim alınmaz. Şu unutulmamalıdır ki bir kimsenin hitabetinin güzel olması, etrafının kalabalık olması, Arapça bilmesi gibi şeyler onun doğru yolda olduğunu göstermeyeceği gibi gerçek anlamda ilim sahibi olduğunu da göstermez.

Bu konularda daha bir çok şey söylenebilir. Bunları hakkıyla idrak etmek için kişinin önce kendisinin tevhidi ve ehli sünnet menhecini iyi anlamış olması gerekir ki batıl ehlinin de mezhebini çözebilsin! Burada zikretmiş olduğumuz konular her biri ayrı bir çalışma isteyen tafsilatlı meselelerdir. Bu konulardaki risalelerimiz zamanla tashih edilerek tekrar yayınlanacaktır inşaallah. Ama o zamana kadar da burada bahsedilen hususlar da çok özet mahiyette de olsa hak arayıcıları için bir işaret niteliğinde faydalı olabilir inancındayız. Ancak günümüzde o hak arayıcıları ne kadar da azalmıştır! Yukarda da işaret ettiğimiz gibi bizim buradaki gayemiz şahıslar üzerinden polemik yürütmek, yürütenlere destek olmak değildir. Ancak piyasada az çok tanınmış olan ve birçok insan üzerinde etkisi olan ve de bir çoklarını saptırmış olan bu kimselerin şahsında sahip oldukları fasit menhec ve akidenin deşifresi mutlaka gerekmektedir. Rabbimiz bizleri sıratı mustakimden ayırmasın ve cehennem davetçilerinden, o davetçilere tabi olanlardan kılmasın. Amin. Ahiru da’vana en’il hamdu lillahi Rabbil alemin.


darultawhid.com

  • Ziyaretçi
EBU HANZALA VE BENZERİ KURTULUŞ SAVAŞÇISI DAVETÇİLERİ HAKKINDA DEĞERLENDİRME


Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1810
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Bismillahirrahmanirrahim. Kurtuluş savaşçısı adını verdiğimiz sözde cihad ehli davetçilerden birisi hakkında 30 Aralık 2012 tarihinde yayınladığımız cevabı güncelliğini koruduğu için tekrar neşrediyoruz.

Alıntı

“İSLAM DAVETİ” İSİMLİ SİTE HAKKINDA

Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla


Mail adresimize son günlerde sık sık “İslam daveti” isimli site hakkında sorular yöneltilmektedir. Bizler her şeyden önce bu vesileyle tekrar belirtmek istiyoruz ki sitemizin ne sanal ne de reel ortamda hiçbir kişi ve kuruluşla ilişkisi olmadığı gibi hepsinden de akide olarak beridir. Bizim bu şekilde müslüman olarak bildiğimiz herhangi bir site vs yoktur. Varsa da biz tanımıyoruz. Bizler tıpkı sahih hadiste haber verildiği üzere “İslam’ın tıpkı başlangıçtaki gibi garipliğe geri döndüğü” günleri idrak ediyor ve hadisin sonunda “Fetuba li’l guraba”  denilerek müjdelenen o garipler ordusuna dahil olmaya çalışıyoruz. O yüzden bize kimi sorarsanız sorun vereceğimiz cevap bellidir. Bizden daha hayırlı birilerinin olduğunu bilsek zaten böyle sorular sormaya fırsat kalmadan bizi o safa dahil olmuş görürsünüz Allah’ın izniyle. Hidayet üzere kaldığımız müddetçe bu böyledir.“Rabbimiz, hidayet ettikten sonra kalplerimizi kaydırma!” (Ali İmran: 8) Bizim beri olduğumuz başka bir şey daha vardır ki o da şudur: Günümüzde birbirlerine müslüman dedikleri halde birbirleriyle hiçbir işi olmayan, görünüşte beraber olsalar bile kardeşlikten sadece beraber yiyip içip gezip tozmayı, arada bir de ticari olarak paslaşmayı anlayan ve de bunun ötesinde “Allah’ın ipine topluca sımsıkı sarılıp, emri bil maruf nehyi anil münker yapmak” (bkz Ali İmran: 103-104. Ayetler) gibi bir gündemleri olmayan tipler türemiştir.  İşte biz bu kimselerin yaptığı gibi birisini müslüman olarak gördüğü halde ondan uzak durma gibi bir hasletten de beriyiz. Bugüne kadar biz müslüman dediğimiz hiç kimseden –şer’i (olduğunu en azından zannettiğimiz) bir gerekçe olmadan- beri olmadık, bilakis onlar bizden uzaklaşmıştır. O yüzden şunlara müslüman diyor musunuz vb soruları bize sormanıza gerek yoktur. Müslüman görseydik zaten aramızda bir hukuk mutlaka olurdu Allahın izniyle.

Bu girizgahtan sonra asıl meseleye gelecek olursak; fırkaların çoğaldığı, her görüş sahibinin kendi görüşünü beğendiği bu ahirzamanda kendine ait reyleri, görüşleri olan bir fırka da bahsettiğiniz site etrafında oluşmuştur. Bu kesim bildiğimiz kadarıyla Ebu Hanzala’yla da en azından din kardeşliği bağına sahiptir, birbirlerini müslüman olarak görmektedirler. Birebir olarak da tanıdığımız bu kişi(ler)le diğer fırkalarla olduğu gibi evvela insanın yaratılış gayesi olan tevhid hakkında ihtilafımız vardır. Onlarla ve benzerleriyle olan bütün ihtilaflarımızın kaynağı da tevhid akidesi hakkındaki bu ihtilaftır. Bu kimseler  her ne kadar Arapça vb birtakım alet ilimlerine kısmen vakıf olsalar da tevhid akidesini yakin olarak benimsemiş kimseler değildirler. Böylelerinin tevhid hakkında şüpheleri olmasaydı, tevhidden uzak olan kimseler hakkında tevakkuf etmezlerdi. Şimdi güya bunlarla bizim aramızda temel ihtilaf noktası “silsile tekfir” meselesidir. Bu kimseler bizlerin “kafire kafir demeyen kafirdir” kaidesini dinin aslı haricinde kapalı, hafi meselelerde de işleterek aşırı gittiğimizi söylemektedirler. Fakat her nedense hangi kapalı meselede aşırı gidip “silsile tekfir” uyguladığımız konusunda kayda değer bir tek misal getirememişlerdir. Bilakis bu şahsın ve hocalarının ve de diğer tabilerinin ağızlarından bizzat dinin aslı olan meselelerle alakalı şüphe içeren kelamlar vaki olmaktadır. Ebu Hanzala, Ebu Ubeyde vb gençler ve üstadları yeri geldiğinde kabirlere dua etmek, seçimlerde oy kullanmak, tağuta askerlik, muhakeme, (okul vb yerlerde) putlara tazim etmek gibi  açık meselelerde dahi kendilerinin bu amelleri yapanları tekfir ettiklerini, ancak bir kimse kendince bir tevilden dolayı –bu amellerden uzak durmakla beraber- tekfirden imtina ederse tekfir edilemeyeceğini iddia ediyorlar. Bunların tevilden kasıdları ise günümüz sözde alim ve davetçilerinden bu amellere cevaz verenler olması, yine bazı alim (!) ve davetçilerin (!) şirkte cehaleti mazeret görmeleri, kalben itikat etmeden küfür fiili işleyenlerin kafir olmayacağına dair yaygın şüpheler vb şeylerdir. Bunların iddiasına göre bu tarz şüphelerden (!) dolayı bu açık meseleler insanlar nezdinde kapalı, hafi hale gelmiş ve dolayısıyla bu amelleri bu tür şüphelerden dolayı tekfir etmeyen kimseleri  “Kafire kafir demeyen kafirdir” kaidesine dayanarak tekfir etmek imkansız hale gelmiştir. Halbuki gerek bu şirk amellerini bizzat işleyenlerin, gerekse bu müşriklerin tekfiri hakkında duraksayanların, gerekse de tekfirde tevakkuf eden kimseleri Ebu Ubeyde ve hocalarının yaptığı gibi tevil ehli sayarak tekfir etmeyenlerin durumlarını mümin ferasetiyle inceleyen bir kimse bu sayılan grupların hiç birisinin rasullerin ortak daveti olan tevhidi gerçek manasıyla anlamamış olduklarını idrak etmekten asla gafil olmaz.
 
Şeyhulislam Muhammed bin Abdilvehhab diyor ki:

İslam dininin aslı ve kaidesi iki önemli hususu ihtiva etmektedir.

Birincisi:


Tek olan, ortağı olmayan Allah'a (celle celaluhu) ibadet edip insanları buna davet etmek, dostluğu velayeti bunun üzerine bina etmek, bunu terk edenleri de tekfir etmektir.

İkincisi:

Allah'a ibadet hususunda şirkten sakındırmak ve bu hususta sert davranmak;  düşmanlığı bundan dolayı yapıp, onu (yani şirki) işleyenleri tekfir etmektir.
Bu sayılan esaslara muhalefet edenler çok çeşitlidir:

1 – Bunların muhalefet bakımından en şiddetli olanları, bu hususların hepsine birden muhalefet edenlerdir.
2 – Onlardan bazıları ise sadece Allah (celle celaluhu)’a ibadet eder, fakat şirki reddetmez ve de şirk işleyenlere düşmanlık göstermez.
3 – Onlardan bazıları ise şirk işleyenlere düşmanlık gösterir, fakat onları tekfir etmez.
4 – Onlardan bir kısmı tevhidi sevmez, fakat ona buğz da etmez.
5-  Onlardan bir kısmı tevhid ehlini tekfir etti ve bu yaptıklarını salih kimselere sövme olarak isimlendirdi.
6 – Onlardan bir kısmı hem şirke buğzetmez hem de onu sevmez.
7– Onlardan bir kısmı şirki bilmez, dolayısıyla  inkar da etmez.
8- Onlardan bir kısmı da tevhidi bilmez ve de inkar da etmez.
9 – Bu kimselerin en tehlikeli olanları ise; tevhid’le amel eden, fakat onun kıymetini ve değerini bilmeyen ve de tevhidi terk edenlere buğzetmeyen ve onları tekfir etmeyenlerdir.
10 - Onlardan bazıları; şirki terk eder, onu çirkin görür ve inkar eder, fakat şirkin kötülüğünü bilmez ve de şirk ehline düşman olmaz, onları tekfir etmez.
Bu sayılan kimselerin hepsi Allah (celle celaluhu)’ın nebilerine gönderdiği tevhid dinine muhalefet eden kimselerdir.” (Durer'us Seniyye, 2/22)



Allah’ın dışında ikinci bir ilah edindiği sabit olan bir kişinin küfrü hakkında duraksayan da bu duraksayan hakkında sükut eden de bunu o kimsenin tağutlara ibadet ettiği sabit olduktan sonra yapıyorlarsa durumları aynıdır. Bu kimselerin hepsi İslam milletinden hariçtir. Fakat tevhidle şirk arasında gitgel yaşayan, atalarının dinini terk etmekle beraber tevhid dinine de tam manasıyla tabi olmamış, halen şek şüphe içersinde kararsız koyun misali bocalayan bu kimseler Allah’ın asla bağışlamayacağı şirki, dinin aslına dahil olmayan birtakım kapalı hafi meselelere kıyas etmişler ve şirk ehli hakkında tevakkuf edenleri tekfir etmemelerine  alimlerin namazı terk edenlerin, sihir yapanların vb’nin tekfiri hakkında ihtilaf etmesini dayanak yapmaya çalışmışlardır. Şimdi güya tağuta muhakeme olanların tekfiri, namazı kılmayanın tekfiri gibi ihtilaflıdır. Bunlar da Ahmed bin Hanbel’in namaz kılmayanları tekfir etmesi gibi tekfir eden tarafta yer alıyorlar! İddialarına göre Malik Şafii vd gibi namazı terk edenleri tekfir etmeyen alimler nasıl ki bundan dolayı kınanmazsa tağuta muhakeme olanları günahkar sayıp tekfir etmeyenler de aynı şekilde tekfir ve tadlil edilemez. Halbuki vakıa bu tasvir ettikleri gibi dahi değildir, bir tarafta tağuta muhakemeye bizzat cevaz verenler; bir tarafta da onları tekfir edenler sözkonusudur. Velev ki mesele cevaz verenin değil de sadece tekfir etmeyenin durumu dahi olsa tekfirden imtina edenler bunu prosedürdeki bir kapalılıktan dolayı vs değil bizzat nassı tekzib ederek, nassla sabit olan bir hükmü kendi reyleriyle tahsis ederek, küfür hükmüne ikrahın haricinde istisnalar getirerek yapmaktadırlar. Bu gibi kimselerin daha buna benzer bir çok küfür ve batılları sözkonusudur. Aklı olana bu kadarı kafidir.
 

abdullah

  • Ziyaretçi
Bismillah
Allah cc selamı onu tevhid edenlerin üzerine olsun.
Sitenizi Allah cc hayrı bereketli kılsın okuyup amel etmeyi nasip etsin.

yıllar önce yazdığınız akide metini olan Büyük sirkte cehalet mazeret değildir, mazeret gören kafirdir yazdınız, Bu yazınızdan ötürü haricilik ile tekfirçilik ile sapık ile sizi yaydılar. Bunu yapan sözde davetçiler şuanda aynı şeyleri söylüyolar ama geçmişlerin tevbe etmiyorlar
örn;murat gezenler, ebu ubeyde, ebu hanzala gibi davetçi olduğu iddaa edenler şuanda son ses kayıtlarında şirkte cehaleti mazeret gören kafirdir diyorlar.
Bu insanların tevbe etmeyip sanki yıllardır bu itikad imiş gibi lanse etmelerine nasıl bakıyorsunuz.

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1810
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Bismillahirrahmanirrahim,

Evvela bir düzeltme ile yazıya başlamak istiyorum. Şu an bu ismi geçen kişiler dediğiniz gibi cehaleti mazeret gören kafirdir gibi şeyler söylemektedirler. Ancak onlar, hak sözü söyleyip batıl kasdetmektedirler. Zira bu adamlara göre cehaletin özür olmadığı hususu dinin aslıyla alakalı değildir, usuli bir meseledir. Dolayısıyla cehaleti özür gören kişi ancak hüccet ikamesinden sonra tekfir edilir. Yani bunların nezdinde cehaleti özür görmek, tıpkı Cehmilerin “Kur’an mahluktur” vb sözleri mesabesinde mükeffer/tekfir edilen bir bidattir. Nasıl ki Kuran’ın mahluk olduğuna inanmak veya Allah’ın arşın üzerinde olmadığını iddia etmek gibi görüşler küfür olmakla beraber bu sözleri söyleyen herkes tekfir edilemiyor, tekfir edilenler de ancak aleyhlerine hüccet kaim olduktan sonra tekfir edilebiliyorsa cehaleti özür görenler de aynı şekilde ancak hüccet ikamesinden sonra kafir olurlar. Başka bir ifadeyle cehaletin özür olduğu görüşü bunların nezdinde hafi/kapalı meselelerden addedilmektedir ve cehaleti özür görmek, bunların nezdinde dinin aslını nakzeden riddet küfrü değildir. Bizler nasıl sıfatları tevil hatta tatil ettikleri halde Nevevi’yi, İbn Hacer’i Müslüman görüyorsak bu düşüncede olanlar da aynı şekilde cehaleti özür gören Abdullah Azzam, Usame bin Ladin ve başkalarını bidate düşmüş Müslüman olarak görmektedirler. Kendi geçmişlerini Müslüman olarak görmeleri de aynı usule göre normaldir. Fakat rasullerin ortak daveti olan İslam dinine göre ise bütün bunlar küfürdür. Zira cehaleti özür görmek, müşrikleri tekfir etmemek demektir. Müşrikleri tekfir etmeyen birisi ise –gerekçesi ne olursa olsun- asla Müslüman olamaz, bu kişiye hüccet ulaşıp ulaşmaması da fark etmez. Çünkü müşrikleri tekfir etmek La ilahe illallah şehadetinin içerisindedir, bilhassa da nefy yani red kısmını ilgilendirmektedir. Müşrikleri tekfir etmeyen, onlara Müslüman diyen, onları din kardeşi gören birisi müşriklerle dostluğunu kesmemiş, onlardan beri olmamış demektir ki böyle birisi vela-bera rüknünü yerine getirmemiş olur. Böyle bir kafire Müslüman diyen kimsenin durumu da aynıdır. Bu husustaki sahih akideyi özetleyerek şimdilik geçiyorum.

Şimdi bu kişilerin bir kısmı mesela Ebu Hanzala ve Murat Gezenler gibi geçmişte Abdulkadir bin Abdulaziz’e tabi olarak yeni İslam’a giren vb kişiler için cehaleti özür görüyorlardı, onlar günümüz insanları için ilim yayıldığından dolayı cehaleti özür görmüyorlardı. Ebu Hanzala’nın bu fikirlerini yaydığı kasetleri halen sitesinde durmaktadır. Ebu Hanzala, ilk kasetlerinde cehalet konusunda alimler arasında üç görüş olduğunu iddia etti ve hatta bunu da hiç mazeret görmeyenler, her konuda mazeret görenler ve de durumuna göre mazeret görenler diye tasnif etti, kendisi de bu son görüşü tercih edip güya delillendirdi!!  Ebu Ubeyde ise güya cehaleti hiç mazeret görmüyordu ama mazeretli görenleri tekfir etmiyordu hatta bu meseleyi alimlerin ihtilaf ettiği bir mesele olarak görüyordu, o yüzdendir ki bizim karşımızda İbn Teymiye’nin ve başka alimlerin güya cehaleti özür gördükleri kavillerini sıralayıp duruyordu ve tekfir edecekseniz bunları da edin diye dayatıyordu. Bunların bu konuda görüş değiştirmeleri Suud’da –Allah hidayet etsin- Hazmi’nin ortaya çıkıp cehaleti özür görenler kafirdir demesinden sonra olmuştur. Hazmi’nin bu çıkışından sonra bu mesele dünya çapında tartışılmış ve nihayet İŞİD de cehaleti özür görenlerin kafir olduğu yönünde bir deklarasyon yayınlamış, ancak bu mevzuyu dinin aslından gören Hazmi’yi de reddetmişler, cehaleti özür görenin hüccetten sonra kafir olacağını iddia etmişlerdir. Bu ismi geçen ilim talebeleri (!) de bu tür gelişmelerden sonra çaktırmadan görüşlerini değiştirmişler ve asla herhangi bir şeye tevbe etmemişlerdir. Bu cehennem davetçilerini tanıyanlar ve bunları Kur’an nazarıyla değerlendirenler şunu iyi göreceklerdir ki bu adamların derdi Allah rızasını elde etmek, Allah katındaki doğruya iman edip buna davet etmek değildir. Bu kimseler, moda tabirle kitle kuyrukçuluğu ve populizm peşindedirler. Dertleri büyük kitlelerin içine girip taraftar kazanmaktır ve asla kendilerini marjinal konuma sokup, kitleden uzaklaştıracak bir akideye –Arşın sahibi nezdinde hak olan akide de olsa- sahip olmazlar. Böyle ağır konuşuyoruz çünkü elimizde buna dair emareler var. Ancak ne zaman ki o hakkı, popüler olan, taraftarları çok olan bir kişi veya kurum savunmaya başlar o zaman onlar da hakka yakın konuşmaya başlar. Bu kimseler asla çoğunluğa muhalefet edemezler. Cehaletin özür olmadığını ve özür diyenlerin de kafir olduğu hususunu bizler olsun, hatta –Allah hidayet etsin- Hak yayınları ve başkaları olsun yıllardır yazıp çiziyorlar. Bizler cehaleti ilk davete başladığımız günden beri özür görmedik ve görenleri de bizzat dinin aslını nakzetmiş kafirler olarak gördük. Bunlar da yıllarca bunları okuyup geçtiler ve bunlara karşı ancak, siz öyle derseniz cehaleti mazeret gören alimleri de tekfir etmeniz gerekir demekten başka bir cevapları olmadı. Şimdi ise cehalet özrünün bidat hatta küfür olduğunu kabul ettiler! Hani, bu mesele alimler arasında ihtilaflıydı! Biz ise alimlerin sözlerini kıvırıyorduk, aslında alimlerin cehaleti mazeret gördüğü hususu açıktı! Ne oldu şimdi İbn Teymiye, İbn Hazm, Muhammed bin Abdilvehhab hepsi bidatçi mi hatta kafir mi oldu, hani size göre bu alimler cehaleti özür görüyordu da biz onları tekfir etmemek için alimlerin sözlerini tevil ediyorduk ya; eğer bu alimler size göre cehaleti mazeret görüyorsa ve cehaleti özür görmenin de küfür olduğunu kabul ettiniz ya; ya bu alimler size göre kafirdir ya da cehaleti özür görmüyorlardır. Bu alimlerin kafir olmadığını kabul ettiğinize göre alimlerin hiç biri cehaleti özür görmüyormuş, demek ki bu konularda biz haklıymışız, alimlerin sözlerini de kıvırmıyormuşuz, doğru anlıyormuşuz siz saptırıyormuşsunuz değil mi, neden çıkıp itiraf etmiyorlar, Müslüman gördükleri bizlerden helallik dilemiyorlar? Türkiye’de el-Kaide’nin kafir olduğunu ilk defa biz açıktan yazdık, o zamanlar bizlere tehdid yağdıranlar, hatta öldürmek için kapımıza adam yollayanlar, bunlara yardakçılık yapanlar şimdi kendileri el Kaide’yi ve akidesini tekfir ediyor! Ama siz bugün dahi bu tip kişilere sorsanız belki hala bizden daha aşağılık adam yoktur, her konuda bizim çizgimize yaklaştıkları halde bu nasıl oluyor şimdi?

Kısacası, bu davetçilerin geçmişte sapıklık saydıkları şeyleri şimdi akide edinmelerinde şaşılacak bir şey yoktur. Asıl bu cehennem davetçilerinin karakterini teşhis edemeyip buna şaşanlara şaşılır. Son zamanlarda bunların tabanında güya tevbe edip hocalarını tekfir edenler de var ama ne hikmetse yine bizimle bir işleri yok, bir bahane uydurup bizi tekfir ettiler ve yine biz kötüleri oynamaya devam ediyoruz, neden? Halbuki yıllardır ne söylediysek haklı çıktığımızı gözleriyle görüyorlar. Elbette ki bu, bizdeki bir faziletten kaynaklanmamaktadır, biz Kitap ve sünneti selefin rehberliğinde anlamayı şiar edinmişiz ya ondan kaynaklanmaktadır, Allah korusun o menheci terk etsek biz de saparız, saçmalarız, her gün bir akide değiştiririz! Şimdi siz de diyorsunuz siz haklıymışsınız ama nasıl oluyorsa haklıyız alacağımız yok! Selam vermeye bile tenezzül etmemişsin, sen bizi Müslüman görüyorsan ver selamını selamını almışız, almamışız sana ne sen inandığın dinin gereklerini yerine getir! Yok sen de birileri gibi bizim doğru yolda olduğumuzu babanı bildiğin gibi bilmene rağmen sırf araya fark koymak için bir bahane bulup tekfir ettiysen o ayrı tabi! Madem hakkı gördünüz, neden gereğini yapmıyorsunuz, neden ihtilaflarınızı giderip vahdet olmuyorsunuz da uzaktan uzağa yazıyorsunuz? O zaman sizin de bu kınadığınız davetçilerden ne farkınız kalır ki, onlar da sizin gibi işte kibirden vs’den dolayı hakkın burada olduğunu bildikleri halde ihtilaflarını gidermeye yanaşmıyorlar? Bu babta bizler epey doluyuz, yazacak da çok şeyimiz var ama şimdilik bunlarla yetiniyoruz, akıl sahiplerinin ibret alması için bu kadarı da yeterli gelir. Son duamız şudur ki Rabbimiz bu batıl davetçilerine ve tebalarına hidayet etsin, etmeyecekse bunları toptan helak etsin de yerlerine hakkı duyduğu zaman iman edecek yeni bir nesil inşa etsin. Amin. Velhamdulillahi Rabbil alemin.

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1810
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
EBU HANZALA’NIN KASETLERİNDE DARULTAVHİDLE ALAKALI GEÇEN BAZI İDDİALARA CEVABIMIZ

Rahman ve Rahim olan adıyla,

Ebu Hanzala isimli gencin elden ele dolaşan bazı kasetlerinde Darultavhidle alakalı birtakım iddialar sözkonusu edilmiştir. Bu iddiaların bir kısmı tümüyle asılsız, bir kısmı da çarpıtmadır. Bu bölümde bu tarz iddiaların gerçek mahiyetini ortaya koymaya çalışacağız inşallah.

İddia 1: Kırmızı ışıkta durmaya küfür diyormuşuz!

Ebu Hanzala, bizim kırmızı ışıkta geçenleri tekfir ettiğimizi iddia etmekte ve bu iddiasını özellikle çeşitli gruplarla mahkeme meselesini tartıştığı bazı kasetlerinde tekrarlamaktadır. Halbuki biz hiçbir zaman kırmızı ışıkta geçmek veya genel olarak trafik kurallarına uygun hareket etmek küfürdür, tağuta tabi olmaktır diye bir görüşe sahip olmadık. Bu ya tamamıyla hayal mahsulu bir yalandır veyahut da bizim neye davet ettiğimizi anlamadan bize tabi olmuş (gibi gözüken) birtakım mürted ve zındıkların bizlere nisbet ettikleri bir iftiradır. Hasmıyla alakalı bile olsa bu tip iddialara aslını araştırmadan sahip çıkıp her yerde gündeme getiren bir kimsenin akidesi bir yana ilmi açıdan, yaptığı nakiller açısından  güvenirliği de zedelenecektir. Zira Rabbani alimler, düşmanlarına dahi söylemedikleri bir şeyi nisbet etmemeye dikkat etmişlerdir. Kişiye her duyduğu şeyi nakletmesi vebal olarak yeter…

İddia 2: Elimizde tekfir listesi varmış!

Ebu Hanzala, yine aynı mahkeme konusuyla alakalı kasetlerinde sık sık günümüzde herkesin elinde bir tekfir listesi olduğunu, bu listenin cemaat ve fırkalara göre değiştiğini, her cemaatin kendi oluşturduğu küfür listesini kabul etmeyenleri tekfir ettiğini, kendi listesine başka küfürleri ilave edenleri ise Harici olarak damgaladıklarını söylemektedir. Bu tesbit günümüzdeki hiziplerle alakalı genel olarak doğrudur. Ancak Ebu Hanzala aynı şeyi bize de nisbet ederek Darultavhid’in elinde de buna benzer bir liste olduğunu, -mesela- 20 küsur maddelik bu listeyi kabul edenleri müslüman, kabul etmeyenleri ise kafir olarak gördüğümüzü iddia etmektedir. Halbuki siteyi takib edenler bizim böyle bir anlayışa sahip olmak bir yana bilakis bu anlayışla mücadele ettiğimizi görürler. Bizler ilimden en uzak olduğumuz dönemlerde dahi bu tür bir liste anlayışına sahip olmadık. Bu konuyla alakalı olarak bir süre önce mail adresimize gelen “küfür ve şirk olarak neleri görüyorsunuz” şeklindeki bir soruya verdiğimiz cevabı buraya aktarıyoruz:

“Evvela günümüzün hastalıklarından birisi olan “isimlere ve hiziplere kulluk”tan kurtulmak gerekmektedir. Bundan kasdımız şudur: Nasıl ki bazı tarikatlara giriş için birtakım şartlar varsa ve bu şartlar tarikattan tarikata değişiyorsa –ki mesela Adıyaman Menzil tarikatında 8 şart var, diğerlerinde şartların sayısı artıyor veya azalıyor- tevhid ehli olduğunu iddia eden yeni tarikatlarda da cemaate giriş için kabul edilmesi gereken 8-10 maddelik bir liste var, bu liste kimisinde artıyor kimisinde azalıyor. Biz böyle birşeyden beriyiz. Şunlara küfür dersen Müslümansın şeklinde bir anlayış olmaz. Rasullerin ortak daveti tevhiddir ve bu Adem (as)’dan bu yana değişmeden gelmiştir. Tevhidi kabul eden müslümandır, etmeyen müşriktir. Geçmişte ne okul vardı ne askerlik… fakat davetçiler aynı tevhide davet etmeye devam ediyorlardı. Bir insan tevhidi anladıysa zaten kendi döneminin bütün küfürlerinden beri olmak zorundadır. Tabi ki bu dediklerimiz tevhide davet edenler için geçerlidir. Ama insanları tevhide değil de kendi hizbinize tarikatınıza davet ediyorsanız elbette böyle suni listeler oluşturup bunları kabul eden herkesi –tevhidi gerçekten anlayıp anlamadığına bakmadan- Müslüman olarak kabul edip bağrınıza basarsınız. Biz böyle fırkalardan beriyiz size de beri olmanızı tavsiye ediyoruz.”

Bu şahsın kasetlerinde geçen bizimle alakalı buna benzer başka iddiaları da Allah nasip ederse cevaplandırmaya devam ederiz inşallah…


 

Related Topics

  Konu / Başlatan Yanıt Son İleti
3 Yanıt
3295 Gösterim
Son İleti 24.06.2019, 15:08
Gönderen: Tevhid Ehli
1 Yanıt
1719 Gösterim
Son İleti 30.11.2017, 00:53
Gönderen: İbn Teymiyye
0 Yanıt
1030 Gösterim
Son İleti 11.06.2018, 10:49
Gönderen: Ahmed bin Hanbel
0 Yanıt
717 Gösterim
Son İleti 11.09.2018, 16:25
Gönderen: Tevhid Ehli
1 Yanıt
1056 Gösterim
Son İleti 04.10.2018, 21:12
Gönderen: Teymullah