Darultawhid

Gönderen Konu: BÜYÜK ŞİRKTE CEHALETİN ÖZÜR OLMADIĞI İCMA İLE SABİTTİR  (Okunma sayısı 7053 defa)

0 Üye ve 2 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1769
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
BÜYÜK ŞİRKTE CEHALETİN ÖZÜR OLMADIĞI İCMA İLE SABİTTİR

الحمد لله المعين والصلاة والسلام على النبي الأمين وعلى آله وأصحابه والتابعين وبعد

MUKADDİME


Allahın izni ve keremiyle bu risalede büyük şirkte cehaletin mazeret olmadığı hakkında selefiyle halefiyle bütün İslam ümmetinin icma etmiş olduğunu, bu hususta bazılarının iddia ettiği gibi ihtilaf olmadığını yani büyük şirk kapsamındaki bir ameli işleyen kimsenin ister cahil, ister müteevvil (tevil ehli) olsun icma ile müslüman olmadığını, bunun İslam dininden zaruri olarak bilinen açık bir mesele olduğunu, cehaletle şirk işleyen kişinin tekfirinin içtihada açık bir konu olmadığını hatta bu manada büyük şirkte cehaleti özür sayarak şirk ehline müslüman hükmü veren kişilerin de tıpkı onlar gibi kafir olduğunu; kısacası büyük şirkte cehaletin özür olmadığı meselesinin dinin aslıyla alakalı akidevi bir mesele olup fıkhi veya usuli bir mesele olarak değerlendirilemeyeceğini delilleriyle ortaya koymaya çalışacağız inşallah. Son yıllarda ilmin yayılmasıyla birlikte büyük şirkte cehaletin özür olduğunu iddia edenler geri adım atmaya başlamışlar, ancak bu sefer de birçokları bunun alimler (!) arasında ihtilaflı bir mesele olduğunu, bu hususta farklı kanaatlere sahip olanların birbirlerini tekfir edemeyeceklerini sayıklamaya başlamışlardır. İman ile küfür arasında bocalayıp, ne onlara ne bunlara tabi olmayan bu kimselerin ektikleri şüphelerin izalesi bu açıdan önem taşımaktadır. Aslına bakılırsa şu ele aldığımız mesele, tıpkı tartışılan diğer güncel meselelerde olduğu gibi İslamın açık hükümlerinden birisi olduğu halde insanların dinden uzaklaşması sebebiyle çok kapalı bir konu gibi algılamaya başladıkları bir mevzudur. Şirk işleyen herkesin müşrik olduğu ve asla müslüman olmayacağı hakikati sıradan avamın dahi bildiği İslam dininden zaruri olarak bilinen bir mesele iken bugün birçoklarının nezdinde ancak içtihad ve araştırma yoluyla tesbit edilebilen hafi ve müşkil bir konu haline gelmiştir. Aslında bu hususta şüpheye düşen kişiler bir ilme dayanarak değil, şirki din edinmiş olan çoğunluğun karşısında mukavemet edemediklerinden ve onlarla olan ilişkilerini kesmek ağır geldiğinden ötürü İslamın bu açık hükmünü iptal etmeye çalışmaktadırlar, bu noktanın iyice anlaşılması gerekir. İşte bu risalenin hedefi; İslamın açık hükümlerinden birisi olduğu halde çeşitli sebeblerle sanki kapalılık arzeden furu bir meseleymiş gibi takdim edilen şirkle imanın bir arada olamayacağı ve şirk koşan birisinin gerçek ikrah hali haricinde asla müslüman olmayacağı hakikatinin Kitap ve Sünnetin yanı sıra ümmetin icmasıyla da sabit olan dindeki açık zahir meselelerden birisi olduğunu bir kez daha hatırlatmaktır. Gayret bizden, Tevfik Allah’tandır.


Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1769
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
ŞİRK İŞLEYEN KİMSENİN HÜCCETE ULAŞMAMIŞ BİR KİŞİ DE OLSA MÜSLÜMAN OLAMAYACAĞI İCMA İLE SABİTTİR

Şirk işleyen bir kimse ya günümüzdeki insanlar gibi kendisine tevhid davetinin ve nebevi hüccetin ulaştığı bir kimsedir veyahut da tevhid davetini hiçbir şekilde duymamış olan fetret ehlinden olan bir kimsedir. İshak bin Abdirrahman Al’uş Şeyh “Hükmü Tekfir’il Muayyen” adlı risalesinde bu iki sınıf insanın durumu hakkında şöyle demiştir:

“Bizim bu meselemiz, ortağı olmayan ve tek olan Allah’a ibadet ve Onun dışındakilere ibadetten beri olma meselesidir. Allah’tan başkasına ibadet edenler, dinden çıkaran büyük şirk işlemişlerdir. Bu, asılların aslıdır. Resuller bunun için gönderilmiş, kitaplar bunun için indirilmiştir. Hüccet insanlara Resul ve Kuran ile ikame olmuştur. Bu asılda Allah’a şirk koşan kimsenin tekfiri hakkında dinin imamlarının cevabının bu olduğunu göreceksin. Zira bu kimse tövbe ettirilir, eğer tövbe etmezse öldürülür. Dinin asılları olan meselelerde ta’rifin yani karşı tarafa bildirmenin gerekliliğini zikretmezler. Bildirmeyi, delillerin bazı Müslümanlara kapalı olabileceği hafi olan meselelerde zikrederler. Örneğin Kaderiye ve Mürcie gibi bidat ehlinin tartıştıkları konular, yine sarf ve atf ve benzeri hafi (kapalı) meseleler gibi. Kabre tapanlara nasıl tarif yapılacaktır? Oysa onlar Müslüman değillerdir ve İslam adlandırmasına da girmemişlerdir! Hiç şirk ile birlikte bir amel kalır mı? Allahu Teala şöyle buyuruyor: “Deve iğnenin deliğinden geçinceye kadar cennete girmezler.” (A’raf: 40) “Kim Allah'a ortak koşarsa, sanki o gökten düşmüş de onu bir kuş kapıvermiş veya rüzgar onu ıssız bir yere sürükleyip atmış gibidir.” (Hacc: 31) “Allah kendisine şirk koşulmasını bağışlamaz.” (Nisa: 48) ve diğer ayetler. Fakat bu itikat, çirkin bir itikadı gerektirmektedir ki bu da, bu ümmete hüccetin Resul ve Kuran ile ikame edilmediğidir! Resulü ve Kitabı unutmaları sonucunda gelen bu kötü anlayıştan Allah’a sığınırız. Hatta risalet ve Kuran’ın ulaşmadığı ve cahiliye üzerine ölen fetret ehli dahi, icma ile Müslümanlar olarak adlandırılmazlar ve onlar için istiğfar dilenmez. İlim ehli, onların yalnızca ahirette azaplandırılmalarında ihtilaf etmişlerdir.”

Görüldüğü gibi din imamları nezdinde şirk koşan herkes müşriktir. Şeyh İshak’ın da işaret ettiği gibi fetret ehlinin müslüman olmadığında dahi icma edilmesi aslında meseleyi bütünüyle bitirmektedir, zira kendisine hiçbir davet ulaşmamış olan fetret ehlinden tevhid üzere olmayan kişiler icma ile müslüman ismini alamıyorlarsa kendisine davet ulaşmış, ancak davetten yüz çevirmiş veya başka sebeblerle tevhid dinine girmemiş olan kişilerin küfründe icma olması daha evladır.  Şeyh İshak risalenin devamında Muhammed bin Abdilvehhab’ın şirkte cehaleti mazeret saydığını iddia edenlere cevaben şöyle demektedir:

“Ey rabbim ne tuhaftır. Şeyhin, Kuran ve sünnetten delilleriyle birlikte, Şeyh’ul İslam’ın ve İbn Kayyım’ın -Her kime Kur’an ulaştıysa ona hüccet ikame olmuştur- sözlerindeki gibi bütün yerlerde ki sözleri nasıl terk edilir? Ve nasıl Tek bir yerdeki Genel (İcmal) sözleri kabul edilir? Şeyh Abdullatif’in, İbn’ul kayyım’dan naklettiği sözlerini anla! O, Bu kimselerinin hallerinin en iyi ihtimalle rasul gelmeden önce ölen fetret ehli gibi veyahut da kendisine peygamberlerden herhangi birisinin daveti ulaşmayan kimse gibi olacağını belirtmiş ve sonra bu iki sınıf insanın da Müslüman sayılmayacağını, İslam isminin onlara verilmeyeceğini beyan etmiştir. Hatta onların bir kısmını tekfir etmeyenler bile onları Müslüman saymamıştır. Bu sebeple bu kimseler için en layık olan sıfat şirk sıfatı olup müşrik ismiyle isimlendirilmeleridir. Zira İslam’ın aslı ve şehadet kelimesi bozulduktan sonra, İslam’dan artık geriye ne kalabilir ki.” (İshak bin Abdirrahman Al’uş Şeyh, Hükmü Tekfir’il muayyen risalesi)
 
Kısacası, geçmişte ve günümüzde şirk ehlinden hüccete ulaşmadığı iddia edilen kimselerin durumu en iyi ihtimalle kendisine peygamberin daveti ulaşmamış olan fetret ehlinden birisi olarak değerlendirilse bile fetret ehli olup tevhid üzere olmayan kimseler de icma ile müşrik sayılırlar. Fetret ehlinin kafirler gibi azab görmeyeceğini söyleyen alimler dahi kendisine hüccet ulaşmamış olan fetret ehlinin İslamına hükmetmemişlerdir. Buna dair bir tek nakil yapılamaz. Şeyh İshak’ın ve Abdullatif’in bahsettiği konuya İbn’ul Kayyım (rh.a) “Tarik’ul Hicreteyn” adlı eserinin “Tabakat’ul Mukellefin” adlı bölümünde değinmektedir. Onun sözlerini ilerde ele alacağız. Kendisine davet ulaşmamış olan kişilerin Allah hakkındaki cehaletinin küfür sayılacağı konusunda Mervezi (v. 294), “Ta’zimu Kadr’is Salat” adlı eserinde hadis ehlinden bir cemaatin şöyle dediğini nakletmektedir:


قَالُوا: وَلَمَّا كَانَ الْعِلْمُ بِاللَّهِ إِيمَانًا، وَالْجَهْلُ بِهِ كُفْرًا، وَكَانَ الْعَمَلُ بِالْفَرَائِضِ إِيمَانًا، وَالْجَهْلُ بِهَا قَبْلَ نُزُولِهَا لَيْسَ بِكُفْرٍ وَبَعْدَ نُزُولِهَا مَنْ لَمْ يَعْمَلْهَا لَيْسَ بِكُفْرٍ لِأَنَّ أَصْحَابَ رَسُولِ اللَّهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَدْ أَقَرُّوا بِاللَّهِ فِي أَوَّلِ مَا بَعَثَ اللَّهُ رَسُولَهُ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ إِلَيْهِمْ، وَلَمْ يَعْمَلُوا الْفَرَائِضَ الَّتِي افْتُرِضَتْ عَلَيْهِمْ بَعْدَ ذَلِكَ فَلَمْ يَكُنْ جَهْلُهُمْ ذَلِكَ كُفْرًا، ثُمَّ أَنْزَلَ اللَّهُ عَلَيْهِمْ هَذِهِ الْفَرَائِضَ فَكَانَ إقْرَارُهُمْ بِهَا وَالْقِيَامُ بِهَا إِيمَانًا، وَإِنَّمَا يَكْفُرُ مَنْ جَحَدَهَا لِتَكْذِيبِهِ خَبَرَ اللَّهِ، وَلَوْ لَمْ يَأْتِ خَبَرٌ مِنَ اللَّهِ مَا كَانَ بِجَهْلِهَا كَافِرًا، وَبَعْدَ مَجِئِ الْخَبَرِ مَنْ لَمْ يَسْمَعْ بِالْخَبَرِ مِنَ الْمُسْلِمِينَ، لَمْ يَكُنْ بِجَهْلِهَا كَافِرًا، وَالْجَهْلُ بِاللَّهِ فِي كُلِّ حَالٍ كُفْرٌ قَبْلَ الْخَبَرِ وَبَعْدَ الْخَبَرِ

"Allah’a dair ilim, iman; O’nun hakkındaki cehalet ise küfür demektir.

Bunun gibi farzlara dair bilgi, imandır; ancak bunlar hakkında farz kılınışlarından önceki cehalet ise küfür demek değildir.


Çünkü Resulullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) ashabı, Allah, elçisini onlara ilk gönderdiği sırada Allah’a imanlarını ikrar ettiler ve lakin bunun akabinde kendilerine farz kılınan hususları bilemediler. Buna rağmen gelecek olan farzlara dair bu cehaletleri, küfür olmadı. Akabinde Allah (celle celaluhu) onlara farzları indirdi. İşte bu farzları ikrar etmeleri ve onları yerine getirmeleri iman oldu. Mamafih onu inkâr eden ise Allah’ın haberini yalanladığı için, kâfir oldu. Şayet Allah’tan bir haber gelmemiş olsaydı sırf buna dair cehaleti sebebiyle hiç kimse kâfir olmazdı. Bu bağlamda haberin gelişinden sonra Müslümanlardan bunu duymayan olursa bu cehaleti sebebiyle gene kâfir olmamaktadır. Ne var ki Allah’a dair bilgisizlik (cehalet) her halükarda küfürdür. Bu, ister haberin gelişinden önce olsun ister sonra.” (Mervezi, Tazim’u Kadr’is Salat, 2/520)

İbn Teymiyye de Mervezi’nin hadis alimlerinden naklettiği bu sözleri onaylayarak aktarmıştır. (Feteva, 7/325. *Külliyat, 7/264)

Keza İmam eş-Şafii (rh.a) kendisine davet ulaşmamış olan kişilerle savaşmanın caiz olmadığından bahsettiği yerde kendi döneminde davetin ulaşmadığı bir topluluk bilmediğini söylemiş ve ardından böyle bir topluluğun varlığı farzedilirse bunları öldürenlerin ne yapması gerektiğini şöyle açıklamıştır:


فَإِنْ قَتَلَ أَحَدٌ مِنْ الْمُسْلِمِينَ أَحَدًا مِنْ الْمُشْرِكِينَ لَمْ تَبْلُغْهُ الدَّعْوَةُ وَدَاهُ إنْ كَانَ نَصْرَانِيًّا أَوْ يَهُودِيًّا دِيَةَ نَصْرَانِيٍّ أَوْ يَهُودِيٍّ وَإِنْ كَانَ وَثَنِيًّا أَوْ مَجُوسِيًّا دِيَةَ الْمَجُوسِيِّ

“Eğer, Müslümanlardan birisi bu şekilde kendisine davet ulaşmamış müşriklerden birisini öldürürse bakılır; eğer ki öldürdüğü kişi Hristiyanlardan veya Yahudilerden ise ona Yahudi veya Hristiyanlara verilen diyeti öder; eğer ki öldürülen kişi putperest veya Mecusi ise ona da Mecusi’nin diyetini öder.” (El-Umm, 4/253)
 
Açıkça görüldüğü üzere kendisine davet ulaşmamış kimseleri buna rağmen müşrikler olarak vasıflandırmıştır. Ancak davet ulaşmamış kimselerin öldürülmesi caiz olmadığından bu öldürülen kimseler için diyeti şart koşmuştur. İşte bütün bu nakiller selef nezdinde şirk koşan herkesin velev ki tevhid davetini hiç duymamış fetret ehli konumundaki kişiler de olsa müşrik olarak adlandırıldığını göstermektedir. Bazı kimselerin bu hükmün sadece Yahudi, Hristiyan, Mecusi gibi İslama bağlı olmayan kavimlerle alakalı olduğunu iddia etmelerinin ise dayandığı hiçbir delil yoktur ve seleften hiç kimse İslama intisap edenlerden cehaletle şirk koşan kimselerin diğer din mensuplarından farklı olarak mazur sayılacağını söylememiştir.

Kısacası Allah’a dair bilgisizlik, ister hüccet ulaşmadan önce ister ulaştıktan sonra küfürdür. Şirk ise Allah hakkındaki cehalet türlerinin en büyüğüdür. Aslında yukarda da işaret ettiğimiz gibi sırf alimlerin bu fetret ehlinin müslüman olarak nitelendirilemeyeceği ile alakalı icmaları dahi şirkte cehaletin özür olmadığı hususunda yeterli delildir. Çünkü kendisine hiçbir şekilde davet ulaşmamış olan kişiler dahi cehaletlerinden ötürü müşrik vasfını almaktan kurtulamıyorlarsa, hüccete ulaşma imkanı olduğu halde cehalet içersinde kalmış olan kişilerin mazeretli sayılmamaları daha evladır. Ama biz yine de hüccete ulaştığı halde hücceti anlayamamış olan veya yanlış anlamış olan veyahut da tevil ve taklid yoluyla hüccete muhalefet etmiş olan kimselerin alimler nezdindeki durumunu da ele almak istiyoruz. Önce tevhid hususunda cehalet, tevil ve taklidin geçerli olmayacağına dair alimlerin icmasını nakledeceğiz.


Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1769
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
ŞİRK KONUSUNDA CEHALET, TEVİL, TAKLİD VE HÜCCETİ YANLIŞ ANLAMAK İCMA İLE ÖZÜR SAYILMAZ

Allame İbn Kayyım, Tarik’ul Hicreteyn adlı eserinde mükelleflerin ahiretteki tabakalarını anlattığı yerde 17. Tabakayı şu şekilde izah etmektedir:

“Bu tabakayı, kafirlerin cahil ve mukallitleri, tabileri ve onlarla beraber hareket eden eşekleri oluşturur. Bunlar önderlerine tabi olarak şöyle derler:”biz babalarımızı bir din üzere bulduk ve bizde onların izinden gidenleriz”. Fakat bununla beraber bunlar Müslümanları kendi hallerine bırakmış ve onlara savaş açmamışlardır.  Örneğin Müslümanlara karşı savaşanların kadınları, hizmetçileri ve onların yaptığı gibi Allah’ın nurunu söndürmeye,dini yıkmaya ve kelimesini kökünden söküp atmaya çalışmayan tabileri gibi. İşte bunlar hayvanlar gibidirler.

Muhakkak ki İslam ümmeti,bunların,kendi lider ve önderlerini taklid eden cahiller olsalar dahi kafir oldukları hususunda ittifak etmiştir.Ancak bidat ehli olan birinden şöyle bir görüş hikaye edilmiştir:”Bunların ateşe gireceklerine hükmedilemez.zira bunlar,davetin ulaşmadığı kimseler konumundadırlar.” (Burada bahsedilen bidatçı Mutezile’nin imamlarından Cahız’dır. Onun bu görüşü hakkında az ilerde bilgi verilecektir.)

Şüphesiz ki,bu görüş,sahabe,tabiin,ve onlardan sonra gelmiş olan Müslümanların imamlarından hiç kimsenin iddia etmediği bir görüştür.Ancak bu,İslam’da sonradan çıkartılmış olan kelam ehlinden bazılarının görüşüdür. Halbuki peygamber efendimiz (S.A.S.) sahih bir hadiste şöyle buyururlar:”Muhakkak ki her doğan çocuk,fıtrat( İslam dini)üzere doğar. Daha sonra anne babası onu Yahudi,Hıristiyan ve mecusi yaparlar.” Görüldüğü gibi bu hadisi şerifte, onu fıtrat dininden Yahudiliğe,hıristiyanlığa ve Mecusiliğe nakledenin onun anne babası olduğu belirtilmiştir.Burada çocuğu yetiştiren anne babası ve onların üzerinde bulundukları dini ortamdan başkası göz önüne alınmış değildir.

Yine peygamber efendimiz şöyle buyurmaktadır:  “Muhakkak ki cennete,ancak Müslüman olan nefis(ler/insanlar) girecektir.(Müslim)

Hiç şüphe yok ki bu mukallid, Müslüman değildir. Halbuki o akıl sahibi mükelleftir. Akıl sahibi olan mükellefler ise,ya Müslüman veya kafir olmak zorundadırlar. Bunlar için üçüncü bir seçenek yoktur. Davetin ulaşmadığı kimselere gelince, bu durumda bunlar zaten mükellef değillerdir. Bunların hükmü, çocuk iken ölenlerle delilerin hükmü gibidir.

İslam:Allah ’ı birlemek,sadece O’na ibadet etmek,O’na hiçbir şeyi ortak koşmamak,Allah ’a ve Rasulü’ne iman etmek,Rasulun getirdiklerinde ona tabi olmaktı. Kul bunu yapmadığı sürece Müslüman olamaz. Eğer inatçı ve zorba kafir değilse de,en azından cahil kafirdir.

Netice olarak bu tabaka ehli, inatçı olmayan cahil kafirdirler. Şüphesiz ki bunların inatçı olmamaları,kafir olmaktan onları kurtarmaz. Çünkü kafir,Allah ’ın birliğini inkar eden ve Rasulü yalanlayan kimselerdir. Bu bazen inatçı olmaktan kaynaklanır, bazen de cehaletten ve inat ehlini taklid etmekten kaynaklanır. İşte ikinci kısımdakiler, her ne kadar inatçı olmasalar da inatçı olanlara tabi olmuşlardır. Kur’an-ı Kerim’in bir çok yerinde  Allah ’ı Teala, kendi geçmiş ataları olan kafirleri taklid edenlerin azab edileceklerini,tabi olanların tabi oldukları kimseler ile beraber cehennemde olacaklarını ve orada tartışacaklarını haber vermektedir. Tabi olanlar şöyle diyecekler:

”…Ey Rabb’imiz,işte bunlar bizi saptırdı,onlara ateşten bir kat daha azab ver.(Allah ) buyurur ki:”Her  biri için bir kat (azab) vardır.  Fakat siz (onu)bilmezsiniz.”(Araf,38) (Geniş bilgi için bkz Tarikul hicreteyn (iki hicret yolu)17. tabaka) sf 411 vd)
 
İmam Ebu Butayn (rahimehullah) ise , cahili istisna etmeden, şirk işleyenin küfründe Müslümanların icmasını naklederek şunları söyler:

 “Allahu teala şöyle buyurmaktadır: “Gerçekten, Allah, kendisine şirk koşulmasını bağışlamaz. Bunun dışında kalanı ise, dilediğini bağışlar.” (Nisa: 48) Başka bir ayette ise şöyle buyurmaktadır: “Çünkü O, kendisine ortak koşana şüphesiz cenneti haram kılmıştır, onun barınma yeri ateştir. Zulmedenlere yardımcı yoktur.”  (Maide: 72) Allahu teala bunlardan cahili istisna etmemiş ve bunları inatçıya has kılmamıştır. Kim cahili, tevil sahibini ve mukallidi bunlardan çıkarırsa, Allah ve resulüne karşı çıkmış ve müminlerin yolundan ayrılmıştır. Fakihler, şirk koşan hakkında mürtedin hükmünü çıkarırlar ve bunu inatçılarla kayıtlamazlar.” (Ed-Durerus-seniyye: (10/400)

Başka bir yerde ise şöyle demektedir: “Her mezhepten âlimler, sınırlanması mümkün olmayacak kadar sahibini küfre sokacak sözler, fiiller ve itikatlar zikretmişlerdir ve bunları inatçılarla kayıtlamamışlardır. Hiç şüphesiz tevil, içtihat, hata, taklit veya cahil olarak küfür işleyen kimsenin mazur olduğunu iddia eden, kitaba, sünnete ve icmaya muhalefet etmiştir.” (Risaletu’l-intisar: (s.46)

“Kuran, mukallidin şirkte mazur olacağını söyleyeni reddetmektedir. Bunu söyleyen Allah’a iftira etmiş ve yalan söylemiştir. Âlimler, tevhid ve risalette taklidin olmayacağında icma etmişlerdir.” (Fetava el-eimmetin-necdiyye: (3/223)

Abdurrahman bin Hasen (rh.a) ise şöyle demiştir:


والعلماء رحمهم الله تعالى سلكوا منهج الاستقامة، وذكروا باب حكم المرتد، ولم يقل أحد منهم أنه إذا قال كفرا، أو فعل كفرا، وهو لا يعلم أنه يضاد الشهادتين، أنه لا يكفر لجهله

“Allah alimlere rahmet etsin, onlar istikamet yolunda gitmişler ve mürted bablarını zikretmişlerdir. Onlardan hiç birisi “Bir kimse küfür olan bir söz konuşur veya fiil işler de bunun kelime-i şehadete zıt olduğunu bilmezse cahil olduğundan dolayı tekfir edilmez, dememiştir.” (Ed- Durar’us Seniyye, 11/479)

Bunlar, şirk hususunda cehalet, tevil ve taklidin mazeret sayılmayacağına dair ümmetin icmasını beyan eden sözlerdir. Şimdi selef döneminde ve selefe yakın dönemlerde yaşamış bazı alimlerden bu icmaya delalet eden bazı sözleri aktarmak istiyoruz:

Müfessirlerin imamı İbn Cerir et-Taberi (rahimehullah/v. 310):

Allahu teala’nın “Dikkat edin, onlar akılsızların ta kendileridir. Fakat bilmiyorlar”  (Bakara: 12) buyruğunu tefsir ederken şunları söyler: “Bu ayetin delalet etmiş olduğu mana, Allahu teala tarafından cezanın, ancak inat etmiş olduğu şeyin doğru olduğunu bilmesinden sonra rabbine inat edene müstahak olacağını iddia edenlerin hatalı olduklarını ifade etmektedir. Buna benzer ayetlerin yorumu “Fakat onlar anlamazlar”  ayetinde geçmiştir.”

Yine munafıklardan bahsederken, bu mananın aynısını tekrar ederek başka bir yerde şunları söyler: “Yaptıkları bu fiiller, ıslah ettiklerini zannetmelerine rağmen münafıkların Allah’ın arzında yapmış oldukları ifsatlarıdır. Allah azze ve celle, yaptıkları bu masiyetler ile ıslahçı olduklarını zannetmelerinden dolayı, onlardan cezasını düşürmemiş ve masiyet ehline hazırlamış olduğu elim azabını onlardan hafifletmemiştir. Bilakis cehennemin en derin yerini, elim azabını ve Allahu teala’nın (bu dünyada) onları yermesi ve kınaması ile de peşin utancı onlara gerekli görmüştür. Allahu teala şöyle buyuruyor: “Dikkat edin, gerçekten onlar bozgunculuk edenlerin ta kendileridir. Fakat anlamıyorlar.”  Allahu teala’nın onlar hakkındaki bu hükmü,’Allah’ın azabının ancak, üzerine gerekli olan hakları ve farzları bildikten ve bunların onun üzerine bir zorunluluk olduğunun hücceti ona sabit olduktan sonra, inat eden kimseye gerekli olacağını’ söyleyenleri yalanlayan en kuvvetli delillerdendir.”

Müfessirlerin imamı Taberi’nin (rahimehullah) sözlerine bakıldığında, ‘Allah’ın cezasına, ancak inat ettiği şeyin doğruluğunu bilerek inat edenin müstahak olacağını’ söyleyenlerin görüşünün fasit olduğunu açıkladığı görülecektir. Bu, muasırlardan ancak inatçının küfre gireceğini söyleyenlerin durumudur. Yine imam Taberi, ‘Allah tebareke ve teala’nın hükmünün, ancak öğrendikten ve üzerine hüccet sabit olduktan sonra inat edene geçerli olacağını’ söyleyenlerin hatalı olduğuna delalet ettiğini açıklamıştır.

Hadis alimlerinden İbnu Mendeh ise (v. 395) “Kitab’ut Tevhid” adlı eserinde tevhid hususunda çaba sarfettiği halde hakka ulaşamayan kimsenin, tıpkı bilerek inad eden kafir gibi olduğuna dair müstakil bir başlık açmıştır. Bu babı aynen aktarıyoruz:

Marifetullah (Allahı Bilme) ve Vahdaniyyet  (Onu Birleme) Hususunda Hata Eden Müctehidin Muanid (İnatçı Kafir) Gibi Olduğuna dair Deliller

Allah-u Teala onların delaletlerini ve inatçılıklarını haber vererek şöyle buyurmuştur:

"De ki: Size, (yaptıkları) işler bakımından en çok ziyana uğrayanları bildirelim mi? (Bunlar) iyi işler yaptıklarını sandıkları halde, dünya hayatında, çabaları boşa giden kimselerdir. (Kehf: 18/103-104)

Ali b. Ebi Talib (radiyallahu anh) işleri bakımından en çok ziyana uğrayanlar sorulduğunda onlar kitap ehlinin kafirleridirler, onların ataları hak üzere idiler, sonra rablerine eş koşup dinlerine kendilerinden yeni şeyler soktular, delalette bir araya geldiler ve doğru yolda olduklarını sandılar, batılda ictihad ettiler, doğru olduklarını sandılar, iyi işler yaptıklarını sandıkları halde dünya hayatında çabaları boşa gitti, dedi.

Ali (radiyallahu anh), onların Harura halkı (yani Hariciler) olduklarını söyledi.   Ebu Hüreyre'den Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: "Nefsim elinde olana yemin olsun ki, bu ümmetten yahudi veya hristiyan olsun, kim beni işitir, sonra da getirdiğime iman etmezse o ancak ateş ehlindendir." 

Ebu Hüreyre'den Rasululllah şöyle buyurdu: "Nefsim elinde olana yemin olsun ki, bu ümmetten yahudi veya hristiyan olsun her kim benim getirdiğime iman etmeden ölürse, o ancak ateş ehlindendir. 

Abdullah b. Mes'ud'dan şöyle rivayet edildi: Selman el-Farisi Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) ile konuşurken ona arkadaşlarının durumunu anlattı ve onların haberlerinden bildirdi. Sonra onlar oruç tutuyorlar, namaz kılıyorlar ve şehadet ediyorlardı, Senin peygamber olarak gönderileceğine iman ediyorlardı, dedi. Selman onları Övmeyi bitirince Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem):

"Ey Selman, onlar ateş ehlindendir". dedi. Bunun üzerine bu Selman için tahammül edilemez oldu, Selman ona: "Eğer seni idrak etselerdi sana tabi olurlar ve seni tasdik ederlerdi" dedi. Bunun üzerine Allahu Teala şu ayeti inzal buyurdu: 
     
Şüphesiz iman edenler; yani yahudilerden, hıristiyanlardan ve sâbiîlerden Allah'a ve ahiret gününe hakkıyla inanıp sâlih amel işleyenler için Rableri katında mükâfatlar vardır. Onlar için herhangi bir korku yoktur. Onlar üzüntü çekmeyeceklerdir. (Bakara: 2/62)

Yahudinin Tevrat'a ve Musa'nın sünnetine imanı İsa gelene kadardır. İsa (aleyhisselam) geldiğinde Tevrat'a ve Musa'nın sünnetine tutunan, İsa'ya tabi olmayan helak oldu. Hristiyanın İncil'e ve İsa'nın şeriatine imanı da Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) gelene kadar makbuldür. Muhammed'e tabi olmayan ve İsa'nın sünneti üzerinde kalan helak olur. (Bkz. İbn Mende, Kitab’ut tevhid, 1/314-315)

İbnu Mendeh’ten alıntı burada sona erdi.  Alimlerin bu tarz sözlerini tevil ederek Yahudi ve Hristiyanlardan teville ve cehaletle şirk koşanları mazur görmeyip de İslama nisbet edilen kimseler, kitap ehlinin yaptığı fiillerin aynısını yaptığı halde onları tekfir etmeyenlerin bu ayrımının dayandığı hiçbir delil yoktur. Zaten İbnu Mendeh (rh.a) de bab başlığını “Allah’ı tanımak ve tevhid etmek hususunda hata eden müçtehid, inatçı kafirle aynıdır” şeklinde belirlemiştir. Yani hüküm belli bir taifeye has değildir. Tevhidde hata eden herkes için geneldir.

İmam Nevevi (rh.a) Muslim’de geçen “Kim Allah’a bir şeyi ortak koştuğu halde ölürse cehenneme girer” hadisinin şerhinde şunları söylemektedir:


وَأَمَّا حُكْمُهُ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ عَلَى مَنْ مَاتَ يُشْرِكُ بِدُخُولِ النَّارِ وَمَنْ مَاتَ غَيْرَ مُشْرِكٍ بِدُخُولِهِ الْجَنَّةَ فَقَدْ أَجْمَعَ عَلَيْهِ الْمُسْلِمُونَ فَأَمَّا دُخُولُ الْمُشْرِكِ النَّارَ فَهُوَ عَلَى عُمُومِهِ فَيَدْخُلُهَا وَيَخْلُدُ فِيهَا وَلَا فَرْقَ فِيهِ بَيْنَ الْكِتَابِيِّ الْيَهُودِيِّ وَالنَّصْرَانِيِّ وَبَيْنَ عَبَدَةِ الْأَوْثَانِ وَسَائِرِ الْكَفَرَةِ وَلَا فَرْقَ عِنْدَ أَهْلِ الْحَقِّ بَيْنَ الْكَافِرِ عِنَادًا وَغَيْرِهِ وَلَا بَيْنَ مَنْ خَالَفَ مِلَّةَ الْإِسْلَامِ وَبَيْنَ مَنِ انْتَسَبَ إِلَيْهَا ثُمَّ حُكِمَ بِكُفْرِهِ بِجَحْدِهِ مَا يَكْفُرُ بِجَحْدِهِ وَغَيْرِ ذَلِكَ

"Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in şirk koşanların ateşe gireceğine, şirk koşmayanların da cennete gideceğine hükmetmesi Müslümanlar arasında icma edilmiş bir meseledir. Müşriklerin Cehennem ateşine girmeleri genel manadadır. Müşrikler oraya girecekler ve orada ebedi olarak kalacaklardır. Bu hususta Yahudi ve Hristiyanlar gibi ehli kitaptan olan kimselerle putperest olanlar ya da diğer kafirler arasında bir fark yoktur. Keza hak ehli nezdinde sırf inatçılık edip küfürde direnenlerle ötekiler arasında bir fark yoktur. Ayrıca İslam milletine hiç dahil olmamış muhalifler ile kendisini İslama nisbet edip de inkarı veya başka sebeblerle küfrüne hükmedilmiş olan kimseler arasında da bir fark yoktur.” (Nevevi Şerhu Muslim, 2/97 Hadis rakam: Muslim no: 92)

 İbn’ul Kayyim (rh.a) ise “Turuk’ul Hukmiyye” adlı eserinde bidat ehlinin şahitliğinin kabul edilip edilmeyeceği meselesi hakkında şunları zikretmektedir:

“Eğer bu kimse alemin sonradan yaratılmış olduğunu, keza cesetlerin dirileceğini inkar edenler, Allah’ın kainatta olan her şeyi bildiğini, kendi dilemesi ve iradesi ile fail olduğunu reddedenler gibi sahip olduğu mezheple kafir olan kimselerden ise şahitliği kabul edilmez. Çünkü bunlar İslam üzere değildir.

Bu kimse İslam’ın aslına muvafık olup bazı usullerde muhalif olan, -örneğin Rafıziler, Kaderiye, Cehmiyye ve Gulatı Mürcie gibi- fırkalara mensupsa bunlar, kısımlara ayrılırlar:

Bunlardan bazıları basiretsiz cahillerdir ki bu kimseler, eğer hidayeti öğrenme kudretleri yoksa tekfir veya tefsik edilmez, şahitlikleri de reddedilmez. Bunların durumu tıpkı Erkekler, kadınlar ve çocuklardan (gerçekten) âciz olup hiçbir çareye gücü yetmeyenler, hiç bir yol bulamayanlar gibidir. İşte bunları, umulur ki Allah affeder; Allah çok affedicidir, bağışlayıcıdır. (Bkz. Nisa: 99)

İkinci kısım ise hidayeti sorup taleb etmeye, hakkı öğrenmeye gücü yettiği halde sırf dünyevi meşgaleler veya liderlik kavgası, dünya lezzetleri ve geçim kaygısı gibi şeylerle meşgul olduğundan dolayı (araştırmayı) terk eden kimsedir ki işte bu kimse tefrit (ihmalkarlık) içersinde olup azab tehdidini hak etmiştir. Gücü yettiği oranda Allah’tan sakınma vecibesini yerine getirmediği için günahkardır. Bu kimselerin hükmü, bazı vacibleri terk edenlerin hükmü gibidir…” (Turuk’ul Hukmiyye, sf 234)

İbn’ul Kayyım’ın –hepsi kendilerine Müslüman ismi verdiği halde- bidat ehlini tekfir edilen ve edilmeyen diye iki kısma ayırmasına dikkat edin… Bu taksimatı da bu fırkaların İslamın aslını kabul edip etmemesine göre yapmıştır. Cehaletlerine, tevillerine veyahut da kendilerini islama nisbet edip etmemelerine göre değil…. Esasen bu sayılan üç husus bütün fırkaların ortak özelliğidir. İbn Kayyım’ın İslamın aslına dair yaptığı tarif daha önce geçmişti. Asılların aslı olan tevhidi kabul etmeyenlerin durumu ise İbn’ul Kayyımın bahsettiği dört fırkadan da daha açıktır. Tevhid İslamın aslı değilse zaten geriye hangi asıl kalmaktadır? Bu nakildeki bizim konumuzla doğrudan alakalı kısım ise şudur; İbn’ul Kayyım sadece İslamın aslına muvafakat eden fırkaların cahil mukallid sınıfını mazeretli saymıştır. Tekfir edilen bidat fırkaları ile alakalı ise böyle bir ayrımdan bahsetmemiştir. Nusayriler, Aleviler, İsmailiyye gibi tekfir edilen fırkaların avam kesiminin mazur olacağını iddia eden hiçbir alim hatta aklı başında hiç kimse yoktur. Kabirperestlerin, tağuta ibadet edenlerin, demokratların vs’nin ise bunlardan bir farkı yoktur.

Elhamdulillah, bu surette cehaletle, teville veyahut da taklidle şirk işleyen kimse; ister hücceti hiç duymamış olsun; isterse de hücceti duyduğu halde çeşitli sebeblerden hücceti anlamamış birisi olsun müşrik ismini alacağı hususunda selefiyle halefiyle bütün ümmetin icma etmiş olduğu bu surette ortaya çıkmış bulunmaktadır. Keza bu kimsenin İslama yeni girmiş olan bir kimse veyahut da dar’ul harpte ilim kaynaklarından uzak bir kimse olması arasında da fark yoktur. Zira kişinin müşrik sıfat almış olması için hüccete ulaşmış olması icma ile gerekmez. Bu icma da kendisinden nakil yaptığımız alimlerin zikrettikleri Kitap ve Sünnetten muhkem nasslara istinad eden kat’i bir icmadır. Şimdi geriye tek bir mesele kalıyor ki o da şudur: Bu icma’ya muhalefet ederek şirkte cehaleti özür sayan ve buna benzer gerekçelerle müşrikleri tekfir etmekten imtina eden kimsenin durumu nedir? Yani şirk hususunda cehaletin mazeret olmadığı noktasındaki icma’ya muhalefet eden birisi kafir mi olur, yoksa bidata veya sadece hataya mı nisbet edilir?

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1769
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
CEHALETİ ÖZÜR SAYARAK MÜŞRİKLERİ TEKFİR ETMEYEN KİMSE TEKFİR EDİLİR Mİ?

Yukarda İbn Kayyımın, kafirlerin mukallid avam tabakasının da ateşe gireceği noktasındaki icmayı naklettiği sözlerinde bidat ehli kelamcılardan bazılarının buna muhalefet ettiğine dair sözleri geçmişti. Bu kelamcılardan kasıd, Mutezile reislerinden Cahız ve benzerleridir.

Şeyh Ebu Butayn bu hususta şöyle demektedir:

“Allahu Teala şu ayetlerinde atalarını taklit edenleri kötülemektedir: “Senden önce de hangi memlekete uyarıcı göndermişsek mutlaka oranın varlıklıları, ‘Biz babalarımızı bir din üzerinde bulduk. Biz de onların izlerine uyarız’ dediler.”  (Zuhruf: 22) Onların durumu bu olmasına rağmen Allahu Teala, onları tekfir etmiştir. Alimler, bu ve benzeri ayetleri delil göstererek Allahu Teala’yı ve Muhammed’in Sallallahu Aleyhi ve Sellem risaletini bilme konusunda taklidin caiz olmadığını, Allahu Teala’nın hüccetinin, ta ki bu hüccet ve açıklamaları anlamasalar bile insanlar üzerine, kendilerine gönderilen rasuller aracılığı ile ikame olunduğunu bildirmektedir. Her müçtehidin, yapmış olduğu içtihadında doğruya isabet edip etmediği hakkında söz ederken, bu konuda cumhurun görüşünü tercih eden Muhammed bin Kudame Rahimehullah şöyle der: “Şüphesiz her müçtehid, yapmış olduğu içtihadında doğruya isabet edemez. Hak, müçtehidlerden birinin söylediğidir. Cahız ise araştırdığı halde hakkı idrakten aciz olan kişinin mazur olup günahkar olmadığını iddia etmiştir.” (El-İntisar, sf 44-45; Türkçesinde sf 58-59)

Muhammed bin Kudame, Hanbeli imamlarının büyüklerinden olup “el-Muğni” adlı eserin sahibidir. Bu zatın fıkıh usuluyle alakalı “Ravdat’un Nazır” isimli bir eseri vardır. Şeyh Ebu Batin yukardaki ibarenin devamında İbnu Kudame’nin sözlerini bu eserden nakletmektedir. Biz inşallah, onun sözlerini bizzat kendi eserinden nakledeceğiz. İbnu Kudame şöyle demektedir:

 “Cahız’ın söylediği bu söz, (yani araştırdığı halde hakkı idrakten aciz olan kişinin mazur olup günahkar olmadığını iddia etmesi) kesin olarak batıldır, Allahu Teala’ya küfürdür, O’nun ve Rasulü’nün söylediğini red etmektir. Zira biz biliyoruz ki; Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem) Yahudi ve Hristiyanlara İslam’a girmelerini emretmiş ve küfürde ısrar etmelerinden ötürü onları kınamıştır. Keza biz onların hepsiyle savaşırız ve onlardan akil baliğ olan kimseleri öldürürüz.

Biz bilmekteyiz ki bile bile inad eden kimseler azdır. Birçoğu mukallid olup, atalarının dinini taklid etmektedirler. Bunlar Rasulun mucizelerini ve doğruluğunu bilmezler. Kur’an’da buna delalet eden ayetler oldukça fazladır. Allahu teala’nın şu kavilleri gibi:

“Rabbiniz hakkında beslediğiniz zan var ya, işte sizi o mahvetti ve ziyana uğrayanlardan oldunuz.” (Fussilet: 23)

“Göğü, yeri ve ikisi arasındakileri biz boş yere yaratmadık. Bu, inkâr edenlerin zannıdır. Vay o inkâr edenlerin ateşteki haline!” (Sad: 27)

“İçlerinde bir takım ümmîler vardır ki, Kitab'ı (Tevrat'ı) bilmezler. Bütün bildikleri kulaktan dolma şeylerdir. Onlar sadece zan ve tahminde bulunuyorlar.” (Bakara: 78)

“O gün Allah onların hepsini yeniden diriltecek, onlar da dünyada size yemin ettikleri gibi, O'na yemin edeceklerdir. Kendilerinin bir şey (hakikat) üzerinde olduklarını sanırlar. İyi bilin ki onlar gerçekten yalancıdırlar.” (Mücadele: 18)

“Şüphesiz bu şeytanlar onları doğru yoldan alıkoyarlar da onlar, kendilerinin doğru yolda olduklarını sanırlar.” (Zuhruf: 37)
Kehf suresinde ise mealen şöyle buyrulmaktadır:
104. (Bunlar;) iyi işler yaptıklarını sandıkları halde, dünya hayatında çabaları boşa giden kimselerdir.
105. İşte onlar, Rablerinin âyetlerini ve O'na kavuşmayı inkâr eden, bu yüzden amelleri boşa giden kimselerdir ki, biz onlar için kıyamet gününde hiçbir ölçü tutmayacağız.”

Kısacası; Allah’ın rasulunu yalanlayanların yerilmesi(ne dair deliller) Kitap ve Sünnet’te sayılamayacak kadar çoktur.” (İbnu Kudame, Ravdat’un Nazır ve Cennet’ul Menazir, 2/351-352)

İbnu Kudame’den yapılan alıntı burada sona erdi.

İbnu Kudame’nin Ravzat’un Nazır adlı eseri büyük oranda Gazali’nin el-Mustasfa’sına dayanmaktadır. Gazali bu eserinde Cahız’ın görüşlerini biraz daha tafsilatlı bir şekilde ele almaktadır. Ravza’daki bilgilere ilaveten şunları zikretmektedir:

“Cahız der ki: Yahudiler, Hıristiyanlar ve Dehriler gibi, İslam dinine muhalif olanlar, kendi inançlarının dışındakilere karşı inatçı bir tutum içerisinde iseler günahkardırlar. Eğer inceleme-araştırma yapmış, fakat gerçeği yine de bulamamış ise, bu takdirde günahkar olmayıp mazurdur. Eğer, araştırma-incelemenin gerektiğini bilmediği için inceleme-araştırma yapmamış ise yine mazurdur. Azab görecek olan günahkar ise yalnızca inatçı davranandır. Çünkü Allah Teala hiç kimseye gücünün üzerinde yük yüklemez. Bunlar (yahudi, hrıstiyan ve dehriler), gerçeği idrakten aciz kalmışlar ve Allah korkusuyla inançlarına bağlı kalmışlardır. Zira bilip öğrenme yolu bunların üzerlerine kapanmıştır.” (El-Mustasfa, II, 359)

Ardından Cahız’ın görüşlerini redd etmektedir. İbnu Kudame, Cahız’a reddiyesini büyük oranda Gazali’nin bu reddinden iktibas etmiştir.
Görüldüğü üzere Cahız’ın tenkid ve tekfir edilen usulu ile günümüzde tekfir için hüccetin bilinmesini ve anlaşılmasını şart koşan kimselerin usulu aynıdır. İkisi de hüccetin kaim olmasını, anlaşılmasına bağlamaktadır ve azabı, sadece bilerek inad edenlere has kılmaktadır. Günümüzdeki sapıklar buna ilaveten daha önceki mülhid seleflerinin yapmadığı bir şeyi yapıp Allaha ortak koşanlara Müslüman ismini vermektedirler. Onlar Kur’an’a ulaşan veya ulaşma imkanı olan bir topluluğun kendilerine arız olan bazı şüpheler ve karışıklıklardan dolayı hücceti anlamadıkları takdirde azab görmeyeceklerini ve de dünya hükmü itibariyle de kafir olmayacaklarını iddia etmektedirler. Cahız ve benzerleri bundan daha hafifini dile getirdikleri halde tekfir edilmişlerdir. Zira onlar Yahudi, Hristiyan vb’lerinin Müslüman olmadıklarını kabul ettikleri halde hücceti idrak etmekten aciz olan cahil tabakanın azab görmeyeceğini iddia etmişlerdir. Bunlar ise Allah’a ibadette ortak koşan kimselerin –eğer dilleriyle şehadet getiriyorlarsa- ahirette azab görmeyeceğini, üstelik dünyada da Müslüman hükmü alacaklarını iddia etmektedirler. Halbuki alimlerin bu kişiler velev ki fetret ehli de olsa dünyevi hüküm olarak kafir muamelesi göreceklerine dair sözleri geçmişti.

Gazali “Mustasfa”da Cahız’ın görüşünü reddetse de başka bazı eserlerinde ona yakın bir görüşe meylettiği söylenmiştir. Bu hususta Kadı İyaz “eş-Şifa” adlı eserinde şunları zikretmektedir:


وَقَالَ نَحْوَ هَذَا الْقَوْلِ الْجَاحِظُ  ، وَثُمَامَةُ  ، فِي أَنَّ كَثِيرًا مِنَ الْعَامَّةِ، وَالنِّسَاءِ، وَالْبُلْهِ. وَمُقَلِّدَةِ النَّصَارَى وَالْيَهُودِ وَغَيْرِهِمْ لَا حُجَّةَ لِلَّهِ عَلَيْهِمْ. إِذْ لَمْ تَكُنْ لَهُمْ طِبَاعٌ يُمْكِنُ مَعَهَا الاستدلال وقد نحا  الغزالي  قريبا من هذا المنحى في كتاب التفرقة
وَقَائِلُ هَذَا كُلِّهِ كَافِرٌ بِالْإِجْمَاعِ عَلَى كُفْرِ مَنْ لَمْ يُكَفِّرْ أَحَدًا مِنَ النَّصَارَى وَالْيَهُودِ، وَكُلَّ مَنْ فَارَقَ دِينَ الْمُسْلِمِينَ، أَوْ وَقَفَ فِي تَكْفِيرِهِمْ، أَوْ شَكَّ.
قَالَ الْقَاضِي أَبُو  بكر. لأن التوقيف والإجماع اتفقا عَلَى كُفْرِهِمْ، فَمَنْ وَقَفَ فِي ذَلِكَ فَقَدْ كَذَّبَ النَّصَّ وَالتَّوْقِيفَ، أَوْ شَكَّ فِيهِ. وَالتَّكْذِيبُ أَوِ الشَّكُّ فِيهِ لَا يَقَعُ إِلَّا مِنْ كافر.
“Cahız ve Sümame, Halkın pek çoğundan, kadınlardan, aklı kısa olanlardan hristiyanlar ve yahudileri taklit edenler hakkında, Allah'ın onların üzerinde bir hücceti olmadığını söylemişlerdir. Zira onların istidlal edecek derecede tabiatları müsait değildir. Gazali de et-Tefrika adlı kitabında bu görüşe yakın bir tarafa meyletmiştir.

Bunları söyleyenlerin hepsi icma ile kâfirdirler. Zira hristiyan ve yahudilerden herhangi birisini ve de müslümanların dininden sözle veyahut fiil ile irtidad ederek ayrılan birini tekfir etmeyen, yahut onları tekfir etmede tereddüt edip kararsız kalan veya şüphe eden herkes icma ve ittifakla kâfirdir. Kadı Ebu Bekr der ki; Bu meseledeki hüküm ve bu konudaki icma, onların küfrünü ortaya koymaktadır. Her kim ki bu hususta tereddüt ederse, kitabı ve sünneti yalanlamış veya onlar hakkında şüphe etmiş olur ki, yalanlama ve şüphe de ancak kafir işidir.”
(Şifâ-ı Şerîf, Tercüme ve Şerhi Kâdı Iyaz, Rehber Yayınları: 591-597.)
 
Şifa’yı neşredenler bu ibareye koydukları dipnotta İbn Hacer’den bu görüşün Gazali’ye ait olmadığını naklediyorlar. Doğrusunu Allah bilir. İşte bütün bunlar muhaliflerimizin “kafire kafir demeyen kafirdir” kaidesinin muayyen kişiler hakkında değil, ancak küfrü küfür olarak isimlendirmeyen kişiler hakkında uygulanacağı, muayyen kafirleri cehalet özrü vb gerekçelerle tekfir etmeyenlerin ise küfrün mahiyetinde değil, tekfirin manileri hakkında yanıldıklarından ötürü tekfir edilemeyeceği yönündeki iddialarının batıl, hatta küfür olduğunu göstermektedir. Çünkü kelamcılardan bir grup, kafirlerin işledikleri fiillere küfür ismini verdikleri halde cehaletlerinden ötürü onlardan azabı nefyettikleri için tekfir edilmiştir. Bunlar ise şirk işleyen kimselerin cehaletinden ötürü sadece azabı değil, bizzat küfür ismini bunlardan nefyetmekteler ve küfre iman ismini vermektedirler. Bunların küfrü Cahız vb’nin küfründen daha açıktır.
 
Kaldı ki alimler, mutlak lafızlarla kafirleri ve müşrikleri tekfir etmeyenlerin kafir olduğunu beyan etmişler ve müşrikleri tekfir etmeyenin hangi gerekçeyle tekfirden kaçındığını önemsememişlerdir. Kadı İyaz’ın İslamdan çıkan herkesin küfründe tereddüd edenin kafir olacağına dair icmayı naklettiği sözleri yukarda geçmişti.

Şeyhulislam Muhammed bin Abdilvehhab (rh.a) ise İslam’dan çıkmaya sebeb olan meselelerle alakalı yazmış olduğu  “Nevakiz’ul İslam” adlı risalesinin üçüncü maddesinde şöyle demektedir:

من لم يكفر المشركين، أو شك في كفرهم، أو صحح مذهبهم، كفر إجماعا

“Kim, müşrikleri tekfir etmez veya onların küfründe şüphe eder, ya da onların görüşlerini doğru kabul ederse icma ile kafir olur”

Şeyhulislam İbn Teymiye “Sarim’ul Meslul” adlı eserinin son bölümünde Ebubekir,Ömer, Osman (r.anhum) gibi sahabeye dil uzatan Rafızilerin hükmünü ele almış ve onları tekfir eden alimlerin ve de tekfir etmeyen alimlerin görüşlerini naklettikten sonra şöyle demiştir:

في تفصيل القول فيهم.
أما من اقترن بسبه دعوى أن عليا إله أو أنه كان هو النبي وإنما غلط جبريل في الرسالة فهذا لاشك في كفره بل لاشك في كفر من توقف في تكفيره
.

"Onlar hakkında söylenilenlerin tafsilatına dair bir fasıl:

Kim bu sövmesine bir de, Ali'nin ilah olduğu yahut o peygamberdi de Cebrail risaleti kime vereceğinde yanıldı, sapıklığını eklerse işte bunun küfründe hiç şüphe yoktur. Dahası böylesi birinin tekfir edilmesinde duraksayanın küfründe de şüphe yoktur." (es-Sarım'ul-MesluI, 518)

Şeyh Muhammed bin Abdilvehhab (rh.a)’ın oğlu Abdullah, Rafızilerin hükmüyle alakalı İbn Teymiyye’nin verdiği bu fetvayı naklettikten sonra şöyle demektedir:


فمن قال: إن التلفظ بالشهادتين لا يضر معهما شيء، أو قال: من أتى بالشهادتين وصلى وصام لا يجوز تكفيره، وإن عبد غير الله فهو كافر، ومن شك في كفره فهو كافر، لأن قائل هذا القول مكذب لله ورسوله، وإجماع المسلمين كما قدمنا


"Her kim "Şehadet kelimesini telaffuz ettikten sonra artık hiçbir şey zarar vermez" derse veyahut da "şehadet getirip namaz kılan oruç tutan bir kimsenin, Allah'tan başkasına ibadet etse bile tekfir edilmesi caiz değildir" derse bu kimse kafirdir. Böyle birisinin küfründe şüphe eden dahi kafirdir. Çünkü –daha önce de belirttiğimiz gibi- bu kimse bu sözüyle Allahı, Rasulunu ve Müslümanların icmasını yalanlamış olur." (Durer'us Seniyye, Mürted babı, 10/250 )

İşte bunlar, alimlerin İslama mensubiyet iddia eden müşriklerin küfründen şüphe edenlerin hatta bunları tekfir etmeyenlerin dahi icma ile kafir olduklarını beyan eden sözleridir. Bu kimseler, bu iddialarına “La ilahe illallah diyen cennete girer” vb bazı nassları dahi dayanak yapsalar yine de küfürden kurtulamazlar. Ayrıca Müşrikleri tekfir etmeyen, onları müslüman ve dinde kardeş olarak gören birisi –gerekçesi ne olursa olsun- imanla küfrü eşit kılmış ve bu surette imanla küfrün arasını ayırd edemediğini ortaya koymuştur. Bu hususta Ebu’l Huseyn el-Malati el-Askalani (rh.a) (v. 377) “et-Tenbih ve’r Redd” adlı eserinde şöyle demiştir:

"Bağdat mutezilesinin Basra mutezilesini tekfir ettiği konulardan birisi de şüphe eden ve de şüphecinin durumunda şüphe eden hakkındadır. Bunun manası ise şudur: Kafir(in küfrü) hakkında şüphe edenin kafir olacağı hakkında Bağdat ve Basra Mutezilesi ve de diğer bütün kıble ehli arasında bir ihtilaf yoktur.  Çünkü küfür hakkında şüphe eden kişinin imanı yoktur, zira bu kimse imanı küfürden ayırd edemiyor, imanla küfrün farkını bilmiyor demektir. İşte bundan dolayı Mutezile olsun diğerleri olsun ümmet arasında kafir hakkında şüphe edenin kafir olacağı hususunda bir ihtilaf yoktur. "

Görüldüğü gibi bir kimse, imanla küfrün arasını ayırd edemez ve küfre iman ismini verirse, kafire mümin ismini verirse kafirdir. Malati devamla şöyle diyor:

"Sonradan Bağdad Mutezilesi Basra Mutezilesine karşı şunu üretti: Şüphe eden hakkında şüphe eden, onun şüphesi hakkında şüphe eden ve bu ebediyyen böyle gider, hepsinin kafir olduğunu hükmettiler. Cünkü onların Yolu ilk (kişi) hakkindaki şüphe edenin yoludur.

Basra Mutezilesi ise söyle diyor:

İlk Şüphe eden Kafirdir, cünkü o Küfr hakkında şüphe etmistir. İkinci Şüphe ise, ki o Şüphe hakkinda Şüphe ediyor, Kafir değildir, doğrusu o Fasıkdır. Çünkü o Küfr hakkında şüphe etmiyordur, ancak o Şüphe hakkında şüphe ediyor ki, (şöyle düşünüyor) "O Bu Şüphe ile küfre girdi mi yoksa girmedi mi?" Bunun yüzünden onun Yolu, ilk küfr hakkinda şüphe yolu değildir.

Ve bundan dolayı onlara göre Şüphe edenin şüphesi ve bunun hakkında şüphe edenin şüphesi ve bunun sonu yoktur hepsi fasıkdır, sadece birinci şüphe edenin dışında, cünkü o Kafirdir diyorlar (çünkü küfr hakkinda şüphe etmiştir).

Musannif diyor ki (Kitabut-Tenbih): Onlarin Kavli Ehl-i Bagdadin Kavlinden ahsandir (iyidir)."

Günümüzde bazı kimseler her nedense Malati’nin sözlerinin baş tarafını görmezden gelip kavlin son kısmına sarılmaktadırlar. Buradan da kafiri tekfir etmeyenin kafir olduğu ve burada durulması gerektiği, 3.kişinin yani şüpheciyi tekfir etmeyenin durumu hakkında konuşmanın bidat olduğu gibi garip bir neticeyi çıkartmışlardır. Halbuki Malati’nin sözü bir illetle kayıtlıdır. O da şudur; her kimin kafir hakkındaki şüphesi küfrün mahiyeti hakkında şüphe duymayı gerektiriyorsa bu kimse icma ile kafirdir. Ancak kişinin şüphesi küfrün kendisi hakkında değil de başka şeyler hakkında mesela muayyen şahsın sözkonusu küfür fiilini işleyip işlemediği hakkında ise bu kimse küfürde şüphe etmekle itham edilemez. Sözün ikinci kısmı bu manada olabileceği gibi bidat ehlinin –günümüzde de misalleri görüldüğü gibi- kendilerince bir usul-u din anlayışı ihdas edip bu anlayışa riayet etmeyenleri tekfirin şartlarına engellerine bakmaksızın silsile yoluyla tekfir etmeleri de sözkonusu edilmiş olabilir. Alimin burada ne kasdettiğini anlamak için bu fırkaların tam olarak hangi meseleyi tartıştıklarına vakıf olmak gerekir. Zahircilik yaparak, daha alimin hakkında söz ettiği fırkalar hakkında bile bilgi sahibi olmadan avami tabirle “silsilenin ikinci kişisinden öteye geçilmez, üçüncü kişi ve sonrası tekfir edilmez” gibi hiçbir mantıklı açıklaması olmayan, şeriatte hiçbir asla dayanmayan bir usul ihdas etmek nasıl bir ilim anlayışından doğmaktadır? Bilakis Yahudiler, Hristiyanlar, hükmünde Allaha ortak koşanlar, Allahtan başkasına dua edip sığınanlar gibi küfrü kati nassla sabit olan kimseleri tekfir etmeyenler Allahın kafir dediğine müslüman dedikleri için kafirdirler. Peki bu küfrün imanın ne olduğundan habersiz bu şüpheci kafirlerin küfrü hakkında duraksayanlar nasıl müslüman kalacaklardır? Asıl kelamcılık ve dinde derine dalmak küfrü açık olan bu zümreler hakkında üçüncü kişinin, dördüncü kişinin durumu farklıdır diye teoriler ortaya atmaktır. Bilakis Malati’nin dediği gibi, kişi küfre iman ismini verdiği, Allahın tekfir ettiğini müslüman görmeye devam ettiği müddetçe ister üçüncü, ister onuncu kişi olsun kafir hükmü almaya devam eder. Bundan gerisi safsatadan ve mugalatadan öteye geçmez. Bunlar bizim şahsi yorumlarımız değildir, usul dairesindeki sözlerdir. Bunların şahsi yorum olduğunu iddia edenler Malati’nin sözlerinin bütününden üçüncü, dördüncü, beşinci kişi tekfir edilmez hükmünün nasıl çıktığını izah etmek zorundadırlar. Tabi, sadece bir alimin sözünün zahirini alarak iman küfür hükümleriyle alakalı nasıl yeni bir usul ihdas ettiklerini de izah etmeliler. Asıl konumuz bu olmadığı için şimdilik bu kadarıyla yetiniyoruz.

Kısacası müşrikleri tekfir etmeyen kişi bu surette tevhidle şirkin arasını ayırd edemediğini ortaya koymuştur. Daha da önemlisi müşrikleri tekfirden kaçınan bir kimse müşriklerle dostluk bağlarını kesmemiş, bilakis onu dinde kardeş olarak gördüğünü ilan etmiş olmaktadır. Kafirleri veli edinen kimse İslamla bağını koparmıştır. Şeyh Muhammed bin Abdilvehhab “İslam dininin aslı” adlı risalesinde şöyle demektedir:

İslam dininin aslı ve kaidesi iki önemli hususu ihtiva etmektedir.

Birincisi:


Tek olan, ortağı olmayan Allah'a (celle celaluhu) ibadet edip insanları buna davet etmek, dostluğu velayeti bunun üzerine bina etmek, bunu terk edenleri de tekfir etmektir.

İkincisi:

Allah'a ibadet hususunda şirkten sakındırmak ve bu hususta sert davranmak;  düşmanlığı bundan dolayı yapıp, onu (yani şirki) işleyenleri tekfir etmektir.
Bu sayılan esaslara muhalefet edenler çok çeşitlidir:

1 – Bunların muhalefet bakımından en şiddetli olanları, bu hususların hepsine birden muhalefet edenlerdir.
2 – Onlardan bazıları ise sadece Allah (celle celaluhu)’a ibadet eder, fakat şirki reddetmez ve de şirk işleyenlere düşmanlık göstermez.
3 – Onlardan bazıları ise şirk işleyenlere düşmanlık gösterir, fakat onları tekfir etmez.
4 – Onlardan bir kısmı tevhidi sevmez, fakat ona buğz da etmez.
5-  Onlardan bir kısmı tevhid ehlini tekfir etti ve bu yaptıklarını salih kimselere sövme olarak isimlendirdi.
6 – Onlardan bir kısmı hem şirke buğzetmez hem de onu sevmez.
7– Onlardan bir kısmı şirki bilmez, dolayısıyla  inkar da etmez.
8- Onlardan bir kısmı da tevhidi bilmez ve de inkar da etmez.
9 – Bu kimselerin en tehlikeli olanları ise; tevhid’le amel eden, fakat onun kıymetini ve değerini bilmeyen ve de tevhidi terk edenlere buğzetmeyen ve onları tekfir etmeyenlerdir.
10 - Onlardan bazıları; şirki terk eder, onu çirkin görür ve inkar eder, fakat şirkin kötülüğünü bilmez ve de şirk ehline düşman olmaz, onları tekfir etmez.
Bu sayılan kimselerin hepsi Allah (celle celaluhu)’ın nebilerine gönderdiği tevhid dinine muhalefet eden kimselerdir.” (Durer'us Seniyye, 2/22)

Açıkça görüldüğü gibi Şeyh (rh.a) müşrikleri tekfir etmeyi terkedenlerin dinin aslını nakzettiğini hatta bütün rasullerin ortak davetine yani bizzat tevhide muhalefet ettiğini ortaya koymuş oldu. Zaten konunun akışından da belli olacağı üzere onun nezdinde tekfir meselesi şeriatın fer'i hükümlerinden birisi değil, bizzat tevhidin içinde yer alan bir meseledir. Hak olan da budur.
 
Torunu Şeyh Abdurrahman bin Hasen (rh.a) ise ceddinin bu sözlerini izah sadedinde bir çok deliller getirmiştir ki onlardan birisi de şu ayeti kerimedir:

قَدْ كَانَتْ لَكُمْ أُسْوَةٌ حَسَنَةٌ فِي إِبْرَاهِيمَ وَالَّذِينَ مَعَهُ إِذْ قَالُوا لِقَوْمِهِمْ إِنَّا بُرَآءُ مِنْكُمْ وَمِمَّا تَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللَّهِ كَفَرْنَا بِكُمْ وَبَدَا بَيْنَنَا وَبَيْنَكُمُ الْعَدَاوَةُ وَالْبَغْضَاءُ أَبَدًا حَتَّى تُؤْمِنُوا بِاللَّهِ وَحْدَهُ إِلَّا قَوْلَ إِبْرَاهِيمَ لِأَبِيهِ لَأَسْتَغْفِرَنَّ لَكَ وَمَا أَمْلِكُ لَكَ مِنَ اللَّهِ مِنْ شَيْءٍ رَبَّنَا عَلَيْكَ تَوَكَّلْنَا وَإِلَيْكَ أَنَبْنَا وَإِلَيْكَ الْمَصِيرُ

"İbrahim ve onunla beraber olanlarda, sizin için güzel bir örnek vardır. Onlar kavimlerine demişlerdi ki: "Biz sizden ve sizin Allah'tan başka taptıklarınızdan uzağız. Sizi inkar ettik. Sadece Allah'a iman etmenize kadar, sizinle bizim aramızda sürekli bir düşmanlık ve öfke belirmiştir... Ancak İbrahim'in, babasına: "And olsun ki, senin için mağfiret dileyeceğim, fakat sana Allah'tan gelecek herhangi bir şeyi savmaya gücüm yetmez" sözü bu örneğin dışındadır- "Rabbimiz! Sana güvendik, Sana yöneldik; dönüş Sanadır." (Mümtahine: 60/4)

Şeyh, bu ayetin açıklamasında şu izahları yapmaktadır:

"Ayette yer alan "ve onunla beraber olanlarda" sözünden maksat, İbni Cerir Taberi'nin de belirttiği gibi; rasullerdir. İşte bu ayet, şeyhimiz Muhammed b. Abdu'l Vehhab'ın anlattıklarına delil oluşturmaktadır.

Ayet; tevhide daveti, şirkten uzaklaşmayı, şirki reddetmeyi, tevhid ehline dostça davranmayı, onlara destek olmayı içermekte, aynı zamanda tevhide zıt olan şirk amelleri işleyerek tevhidden ayrılanları da tekfir etmeyi gerektirmektedir.

Şöyle ki; bir kimse şirk koşuyorsa, o kişi tevhidi terketmiş demektir. Çünkü şirk ile tevhid birbirine zıttırlar, ikisinin birarada bulunması mümkün değildir. Nerede şirk varsa, orada tevhid yoktur. Allah (celle celaluhu) şirk koşanlar hakkında şöyle buyurmuştur:

"Allah'ın yolundan saptırmak için O'na eşler koşarlar. (Ey Muhammed!) De ki: "Küfrünle biraz eğlen; çünkü sen, muhakkak Cehennem ehlindensin!" (Zümer: 39/8)

Yüce Allah, bu ayette de olduğu gibi, ibadette kendisine şirk koşanların kafir olduklarını bildirmektedir. Kur'an-ı Kerim'de bu manadaki ayetler çoktur. Bir kimsenin muvahhid olabilmesi için kesinlikle şirki terkedip ondan uzak durması ve şirk koşanları da tekfir etmesi gerekir."

Şeyh'in tekfir meselesine İbrahim as'ın kavminden beraetini delil getirmesi tekfirin rasullerin ortak daveti olan tevhidin içersinde yer aldığını kabul ettiğini göstermektedir. Doğru olan da budur. Bu, aynı zamanda müşrikleri tekfir etmenin, red rüknünün en önemli unsuru olan "bera"nın yani müşriklerden uzaklaşmanın içersinde yer aldığını da gösterir ki bu, tekfirin neden dinin aslından olduğunu izah eder. Müşrikleri tekfir etmeyen yani onlara müslüman demeye devam eden kişi onlarla dostluğunu kesmemiştir. Zira ne kadar hatalı olursa olsun bir müslüman, tekfir edilmediği müddetçe diğer müslümanların velisidir.


{وَالْمُؤْمِنُونَ وَالْمُؤْمِنَاتُ بَعْضُهُمْ أَوْلِيَاءُ بَعْضٍ}

"Mümin erkekler ve mümin kadınlar birbirinin velisidirler" (Tevbe: 71)

Zıddı da böyledir:


{وَالَّذِينَ كَفَرُوا بَعْضُهُمْ أَوْلِيَاءُ بَعْضٍ}

"Kafirler birbirlerinin velisidir" (Enfal: 73)

Bunun bir öncesinde ise şöyle buyurmaktadır:

"Muhakkak ki îmân edip hicret eden, mallarıyla ve canlarıyla Allah yolunda cihâd edenler; barındırıp yardım edenler, işte onlar; birbirinin dostudurlar. îmân edip de hicret etmeyenlere gelince; hicret edene kadar sizin onlarla bir dostluğunuz yoktur. Şayet onlar da din hususunda sizden yardım isterlerse; sizinle aralarında muahede bulunan bir kavim aleyhinde olmamak üzere, onlara yardım etmek boynunuza borçtur. Allah yaptıklarınızı görendir." (Enfal: 72)
 
Şirk koşanların yanlış yolda olduğunu söyleyip de onları tekfir etmeye yanaşmayan, onların bidat ehli ve hatalı yolda dahi olsalar yine de müslüman olduğunu söylemekte ısrar eden kişi onlarla din kardeşi olduğunu ikrar etmiş olur. Çünkü Enfal: 72. Ayetten de anlaşılacağı üzere bidatçi ve fasık dahi olsa bütün müslümanlar arasında asgari bir din velayeti vardır. Müşrikleri tekfir etmeyen kimsenin onların velayetinden çıktığı iddiası boş bir iddiadır. Şeyh Muhammed'in "Onlardan bazıları Allah (celle celaluhu)’a ibadet eder, şirki reddeder, şirk işleyenlere düşmanlık gösterir, fakat onları tekfir etmez" dediği kimseler işte bunlardır.

Tekfirin dinin aslından olması, kafirlere düşmanlığın dinin aslından olmasından kaynaklanmaktadır. Bu hususta Şeyh Hamd bin Atik en-Necdi şöyle demektedir:


فأصل دين جميع الرسل، هو القيام بالتوحيد، ومحبته ومحبة أهله، وموالاتهم، وإنكار الشرك، وتكفير أهله، وبغضهم، وإظهار عداوتهم، كما قال تعالى: {قَدْ كَانَتْ لَكُمْ أُسْوَةٌ حَسَنَةٌ فِي إِبْرَاهِيمَ وَالَّذِينَ مَعَهُ إِذْ قَالُوا لِقَوْمِهِمْ إِنَّا بُرَآءُ مِنْكُمْ وَمِمَّا تَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللَّهِ كَفَرْنَا بِكُمْ وَبَدَا بَيْنَنَا وَبَيْنَكُمُ الْعَدَاوَةُ وَالْبَغْضَاءُ أَبَداً حَتَّى تُؤْمِنُوا بِاللَّهِ وَحْدَهُ} [سورة الممتحنة آية: 4]

"Bütün rasullerin dininin aslı; "tevhidi yerine getirmek, onu ve ona bağlı olanları sevmek, onlara dost olmak, şirki reddetmek, şirk ehlini tekfir etmek, onlara buğzetmek ve onlara düşmanlık göstermektir." Allah-u Teâlâ'nın şu kavlinde olduğu gibi: "İbrahim ve beraberinde olanlarda sizler için güzel bir örnek vardır. Onlar kavimlerine şöyle demişlerdi: Biz, sizden ve sizin Allah’tan başka taptıklarınızdan uzağız. Sizi reddettik. Bizimle sizin aranızda, bir olan Allah’a iman edinceye kadar ebedi bir düşmanlık ve kin başlamıştır." (Mumtahine: 4) (Durer'us Seniyye, 8/418 (Cihad babı)

Allahu Teala şöyle buyurmaktadır:

"Ey iman edenler! Yahudileri ve hıristiyanları dost edinmeyin. Zira onlar birbirlerinin dostudurlar. İçinizden onları dost tutanlar, onlardandır. Şüphesiz Allah, zalimler topluluğuna yol göstermez." (Maide, 5/51)
                 
İbn Cerîr merhum bu âyetin tefsîrinde şunları yazıyor: Kim mü'minleri bırakıp yahudileri ve hıristiyanları dost edinirse  o da onlardandır, demek, o da onun dinindedir ve onun inancındadır demektir. Herhangi bir kimseyi biri dost edinmiş olmasın ki, o kimse, onun isteklerine, inancına ve dinine rıza gösteriyor demektir. Bir kimse böyle birinden razı olur ve onun dinine de rıza gösterirse, bu demektir ki, o şahıs ona muhalif olanlara ve kin besleyenlere düşmanlık gösteriyor demektir. Dolayısıyla onun hükmü de tıpkı diğerininkisidir.

İbn Teymiyye merhum da diyor ki, Rabbimin haber vermesine göre, onları dost tutanlar da onlardandır. Zira Allah (celle celaluhu) şöyle buyurmaktadır:
"Eğer onlar Allah'a, Peygamber'e ve ona indirilene iman etmiş olsalardı onları (müşrik, kâfir, hristiyan, yahudi ve münafıklar" dost edinmezlerdi." (Maide, 5/81)

Bu da gösteriyor ki, mezkur iman hadisesi, onları dost edinmemeyi gerektirmektedir, bu hal iman ile çelişmektedir. İman ile, onları dost edinme olayı ikisi birlikte bir kalpte toplanamazlar.Kaldı ki, Kur'ân'ın hükümleri ve âyetleri hep birbirini tasdik eder, doğrular." (Fetava, 7/17)

İşte bu saydığımız hususlar, müşrikleri tekfir etmeyenlerin tekfirindeki icmanın dayanaklarıdır. Zira şirk ehlini, gerekçesi ne olursa olsun, tekfir etmeyenler, onlara müslüman ismini verenler hem bu husustaki açık nassları yalanlamışlar, hem de bizzat dinin aslı olan tevhidi ve de tevhidin en temel rüknü olan müşriklerden beraeti yerine getirmemişlerdir. Kafirleri dost edinmenin en büyük şekli ise onları din kardeşi edinmek değil midir? Kısacası, müşrikleri tekfir etmek dinin aslındandır ve Necd alimlerinin tekfiri dinin aslına dahil etmekle şazz bir görüş ihdas ettikleri iddiası doğru değildir. Zira Necd ulemasının söylediği şey daha önceki alimlerin kafirleri veli edinenlerin, tekfir etmeyenlerin kafir olduğu şeklindeki kavilleriyle aynı manaya gelmektedir. Onlar,muhtemelen kendi dönemlerinde tekfir konusundaki şüphelerin artmasından ötürü bu meseleyi daha çok vurgulamışlardır.


Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1769
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
NETİCE

İşte bu surette şirk hususunda cehalet, tevil ve taklidin icma ile mazeret olmadığı; keza bunların mazeret olduğu iddiası ile müşrikleri tekfire yanaşmayan kimselerin de yine icma ile kafir oldukları hususu alimlerin beyanları ile açıkça ortaya çıkmış bulunmaktadır. Ne şirkte cehaleti özür görenler, ne de bu davayı savunanların tekfirinde duraksayanlar bu yaptıklarının İslam ümmetinden hiçbir selefini getiremezler. Böylece bu konular hakkında muteber alimlerin arasında bir ihtilaf olmadığı, bilakis bu hususta ihtilaf edenlerin ancak alim ismi verilen bazı muasır cahillerden ibaret olduğu anlaşılmaktadır. Maalesef, şirkte cehaletin mazeret olmadığını savunmak kasdıyla yazıldığı iddia edilen bazı kitaplarda dahi bu yönde vahim hatalar yapılmaktadır. Mesela son yıllarda yaygın olarak okunan ve geçenlerde Türkçe’de baskısı yapılan ve bizim de gerek bu çalışmamızda gerekse başka zamanlarda istifade ettiğimiz faydalı bazı meseleler içeren Arid’ul Cehl isimli kitapta şirk hususunda cehaletin mazeret olmadığı kaidesi günümüzde ilmin yayılmış olmasına dayandırılmaktadır. Halbuki yukardaki nakillerden anlaşıldığı gibi alimler, ilmin hiç sözkonusu olmadığı fetret dönemlerinde bile şirk işleyenlere müslüman dememektedirler. Ayrıca bu kitapta cehaletin özür olmadığı konusundaki icmaları naklettiği halde bu icmaya sahip çıkmamakta ve üzerinde durmamaktadır. Zaten son dönemlerde Suudi Arabistan’da Arid’ul Cehl yazarı Raşid bin Ula, keza  İslam Hukukunda Cehalet kitabının müellifi Ebu Yusuf Ferrac gibi bazı müellifler, aynı şekilde cehalet konusuyla alakalı beyanlarda bulunan Daimi Lecne üyelerinin birçoğu cehaletin özür olmadığını savunmakla beraber bu konuyu ihtilaflı bir mesele gibi takdim etmekteler ve bu konuda farklı düşünenlerin tekfir edilmeyeceğini ileri sürmektedirler.

el-Cami yazarı Abdulkadir bin Abdulaziz gibi sözde Cihadi kesimden birçok kimse ve Ebu Hanzala, Murat Gezenler gibi Türkiye’deki takipçilerinin de birçoğu cehalet özrü konusunu itikadi mesele olarak değil, fıkhi veya usuli bir mesele olarak görmektedirler. Bu sebebten cehaleti mazeret olarak görenleri hatalı bulmakla beraber tekfir etmezler.  Ayrıca cehaletin mazeret olmamasını dinin aslından görmezler, hüccetin yayılmış olmasına bağlarlar. Halbuki yukarda cehaletin özür olmamasının ihtilaflı bir konu değil, bilakis hakkında icma edilmiş açık meselelerden olduğunu ve bu tip gerekçelerle müşrikleri tekfirden geri durmanın dinin aslını bozacağını nakil ve delillerle isbat etmiştik. Hal böyleyken cehaletin mazeret oluşunun dinin açık hükümlerinden birisi olduğunu!, icma ile sabit olduğunu veya ihtilaflı bile olsa racih olan kavlin büyük şirkte cehaleti özür görmek olduğunu, diğer görüşlerin şazz (!) olduğunu iddia eden Mısırlı el-Uzru bil Cehl yazarı Şerif el-Hezza, aynı isimdeki başka bir kitabın yazarı Ahmed Ferid,; Suudi Arabistan’daki Gulatı Mürcie’nin en azgın kesimini temsil eden Abdulaziz Reyyis, Reyyis’in fikirlerini yeni bir şeymiş gibi Türkiye’de pazarlayan Ebu Zerka ve son olarak Azerbeycanlı Reşad Humbetov gibi irca ve cehmiye davetçilerinin bu iddialarının tamamen gerçekleri ters yüz etmek olduğu ve tam bir ilmi sahtekarlık olduğu aleni bir şekilde ortaya çıkmaktadır. Biz gerek bu tip azgınlara, gerekse diğerleri gibi hakla batılı sentez yapmaya çalışanlara bir çağrıda bulunuyoruz ve diyoruz ki seleften ve selefin izinden giden muteber alimlerden aynı bizim yaptığımız gibi ihtimal taşımayan açık nakiller getirin ve cehalet meselesinin alimler nezdinde ihtilaflı olduğunu, şirkte cehaleti mazeret gören (!) alimlerin olduğunu açık kavillerle isbatlayın! Biz şirkte cehaletin özür olmadığı hususundaki icmayı, alimlerin sözlerini yorumlayarak veya başka bir meseleyle alakalı söylenmiş sözlerinden yola çıkarak değil, bizzat meselenin usulunu beyan eden açık kavillerinden hareketle isbatladık. Siz de kapalı sözler üzerinde yorum yaparak değil; yapabiliyorsanız aynı şekilde tevhid hususunda cehalet, tevil ve taklidin mazeret olduğunu beyan eden! açık usuli sözleri naklederek  yapın!

“Eğer yapamazsanız ki asla yapamayacaksınız, yakıtı insanlar ve taşlar olan ve de kafirler için hazırlanmış olan ateşten sakının!” (Bakara: 24)

Ahiru da’vana en’il hamdu lillahi rabbil alemin.


Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1769
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Fetret ehli hakkında bazı sorular:

Yukardaki yazımızda geçen fetret ehli meselesiyle alakalı gelen bazı sorulara verdiğimiz cevabı konunun daha da açıklığa kavuşması açısından yayınlıyoruz:


Alıntı
Burada demişsiniz ki;

"Mesela alimler kendisine davet ulaşmamış fetret ehlinden olup da tevhid üzere olmayan kimselerin dünyada kafir hükmünde olduğu hususunda ittifak ettikleri halde ahirette azab görüp görmeyecekleri hususunda ihtilaf etmişlerdir."

1. Fetret döneminde kendisine risalet ulaşmamış tevhid üzere olmayan insanlara azab görecek diyen alimler kimlerdir _?

2. Fetret döneminde kendisine risalet ulaşmamış tevhid üzere olmayan insanlara azab görmeyecek diyen alimler kimlerdir _?

3. Bu ihtilaf hangi alimlerce, hangi kitaplarda geçmektedir _?

4. Racih olan görüş hangisidir _?

Bismillahirrahmanirrahim.

Bahsettiğiniz konu, kendisi hakkında müstakil risaleler ve doktora tezleri neşredilmiş geniş bir meseledir o yüzden bizden bu konulardaki bütün görüş sahiplerini ve delillerini zikredip hangi görüşün tercih edileceği hususunda tafsilatlı açıklama yapmamızı beklemeyin. Biz burada sadece bu görüşlere ve de delillerine kısaca işaret etmekle yetineceğiz inşallah. Evvela daveti işitmemiş olan fetret ehli ve onların hükmünde olan yani daveti işitip idrak etme kudretinde olmayan kimselerin ahirette azap görüp görmeyecekleri hakkındaki ihtilaf meşhur bir ihtilaftır. İbn Kesir (rh.a) “Biz Rasul göndermedikçe azab etmeyiz” (İsra: 15) ayetinin tefsirinde şöyle demiştir:

بَقِيَ هَاهُنَا مَسْأَلَةٌ قَدِ اخْتَلَفَ الْأَئِمَّةُ  رَحِمَهُمُ اللَّهُ تَعَالَى، فِيهَا  قَدِيمًا وَحَدِيثًا وَهِيَ: الْوِلْدَانُ الَّذِينَ مَاتُوا وَهُمْ صِغَارٌ وَآبَاؤُهُمْ كُفَّارٌ، مَاذَا حُكْمُهُمْ؟ وَكَذَا الْمَجْنُونُ وَالْأَصَمُّ وَالشَّيْخُ الْخَرِفُ، وَمَنْ مَاتَ فِي الفَتْرة وَلَمْ تَبْلُغْهُ  الدَّعْوَةُ. وَقَدْ وَرَدَ فِي شَأْنِهِمْ أَحَادِيثُ أَنَا ذَاكِرُهَا لَكَ بِعَوْنِ اللَّهِ [تَعَالَى] وَتَوْفِيقِهِ ثُمَّ نَذْكُرُ فَصْلًا مُلَخَّصًا مِنْ كَلَامِ الْأَئِمَّةِ فِي ذَلِكَ، وَاللَّهُ الْمُسْتَعَانُ.
فَالْحَدِيثُ الْأَوَّلُ: عَنِ الْأَسْوَدِ بْنِ سَريع:
قَالَ الْإِمَامُ أَحْمَدُ: حَدَّثَنَا عَلِيُّ بْنُ عَبْدِ اللَّهِ، حَدَّثَنَا مُعَاذُ بْنُ هِشَامٍ، حَدَّثَنَا أَبِي، عَنْ قَتَادَةَ، عَنِ الْأَحْنَفِ بْنِ قَيْسٍ، عَنِ الْأَسْوَدِ بْنِ سَرِيعٍ [رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ] أَنَّ نَبِيَّ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَالَ: "أَرْبَعَةٌ يَحْتَجُّونَ يَوْمَ الْقِيَامَةِ: رَجُلٌ أَصَمُّ لَا يَسْمَعُ شَيْئًا، وَرَجُلٌ أَحْمَقُ، وَرَجُلٌ هَرِمٌ، وَرَجُلٌ مَاتَ فِي فَتْرَةٍ، فَأَمَّا الْأَصَمُّ فَيَقُولُ: رَبِّ، قَدْ جَاءَ الْإِسْلَامُ وَمَا أَسْمَعُ شَيْئًا، وَأَمَّا الْأَحْمَقُ فَيَقُولُ: رَبِّ، قَدْ جَاءَ الْإِسْلَامُ وَالصِّبْيَانُ يَحْذِفُونِي بِالْبَعْرِ، وَأَمَّا الهَرَمُ فَيَقُولُ: رَبِّ، لَقَدْ جَاءَ الْإِسْلَامُ وَمَا أَعْقِلُ شَيْئًا وَأَمَّا الَّذِي مَاتَ فِي الْفَتْرَةِ فَيَقُولُ: رَبِّ، مَا أَتَانِي لَكَ رَسُولٌ. فَيَأْخُذُ مَوَاثِيقَهُمْ ليُطِعنّه  فَيُرْسِلُ إِلَيْهِمْ أَنِ ادْخُلُوا النَّارَ، فَوَالَّذِي نَفْسُ مُحَمَّدٍ بِيَدِهِ لَوْ دَخَلُوهَا لَكَانَتْ عَلَيْهِمْ بَرْدًا وَسَلَامًا" ) .



“Burada bir mes'ele kalıyor. Şöyle ki: Gerek eski, gerekse yeni bilginler ve imamlar bu konuda ihtilâf etmişlerdir. Babaları kâfir olan ve kendileri çocukken ölen yavruların hükümleri nedir? Deli, sağır, bunamış ihtiyar ve İslâm'ın daveti kendisine ulaşmadan fetret devrinde ölenlerin durumu nasıldır? Bunlar hakkında pek çok hadîs vârid olmuştur. Allah'ın inayet ve tevfîkiyle önce bu hadîsleri zikredeceğim, sonra da bu konuda imamların sözlerinden özet bir bölüm kaydedeceğim. Yardım dilenecek yalnızca Allah'tır.

Esved İbn Serî'nin Hadîsi:

İmâm Ahmed İbn Hanbel der ki: Bize Ali İbn Abdullah... Esved İbn Seri'den nakleder ki; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuş : Kıyamet gününde dört kişi hüccet ikâme ederler. Birisi hiç bir şey duymayan sağır kimse. Diğeri ahmak kimse, üçüncüsü bunak kimse, sonuncusu da fetret devrinde ölmüş olan kimse. Sağır der ki: Rabbım, İslâm geldiği halde ben ondan hiç bir şey duymadım. Ahmak der ki: Rabbım, İslâm geldiği sırada çocuklar benim üzerime pislik atıyorlardı. Bunak der ki: Rabbım, İslâm geldiğinde ben hiç bir şeyi' düşünemiyordum. Fetret döneminde ölen der ki: Rabbım, bana Senin elçin gelmedi. Onlardan itaat etmeleri gerektiğine dâir ahidleri alınır ve onların cehenneme gönderilmesi haberi verilir. Muhammed'in nefsi elinde bulunan Allah'a yemîn ederim ki; eğer onlar cehenneme girmiş olsalardı, oranın serin ve huzur yurdu olduğunu (dönüşeceğini) görürlerdi.” İlh…


İbn Kesir (rh.a) buna benzer hadisleri naklettikten sonra fetret ehlinin ve benzerlerinin ahirette bu şekilde imtihan olunacağı görüşünü tercih etmekte ve buna itiraz eden İbn Abdilberr’in sözlerini tenkid etmektedir. Esasen Ehli sünnetin nezdinde daha çok tercih edilen (racih addedilen) kavil budur yani imtihan görüşüdür. Onlar bu hususta ilgili hadislerle istidlal etmişler ve ayrıca İsra: 15 gibi daveti işitmeyenlerin azab görmeyeceğini beyan eden ayetleri delil almışlardır. Zira “İmtihan” görüşünü savunanlar fetret ehlinin azap görmeyeceğini söylerler ve ardından onların akibetinin ne olacağı sorusunu da imtihandan geçirilecekleri şeklinde cevaplarlar. Bu hususta İbni Teymiye şöyle demiştir:

فَلَا يَنْجُوَنَّ مِنْ عَذَابِ اللَّهِ إلَّا مَنْ أَخْلَصَ لِلَّهِ دِينَهُ وَعِبَادَتَهُ وَدَعَاهُ مُخْلِصًا لَهُ الدِّينَ وَمَنْ لَمْ يُشْرِكْ بِهِ وَلَمْ يَعْبُدْهُ فَهُوَ مُعَطِّلٌ عَنْ عِبَادَتِهِ وَعِبَادَةِ غَيْرِهِ: كَفِرْعَوْنَ وَأَمْثَالِهِ فَهُوَ أَسْوَأُ حَالًا مِنْ الْمُشْرِكِ؛ فَلَا بُدَّ مِنْ عِبَادَةِ اللَّهِ وَحْدَهُ وَهَذَا وَاجِبٌ عَلَى كُلِّ أَحَدٍ فَلَا يَسْقُطُ عَنْ أَحَدٍ أَلْبَتَّةَ وَهُوَ الْإِسْلَامُ الْعَامُّ الَّذِي لَا يَقْبَلُ اللَّهُ دِينَا غَيْرَهُ. وَلَكِنْ لَا يُعَذِّبُ اللَّهُ أَحَدًا حَتَّى يَبْعَثَ إلَيْهِ رَسُولًا وَكَمَا أَنَّهُ لَا يُعَذِّبُهُ فَلَا يَدْخُلُ الْجَنَّةَ إلَّا نَفْسٌ مُسْلِمَةٌ مُؤْمِنَةٌ وَلَا يَدْخُلُهَا مُشْرِكٌ وَلَا مُسْتَكْبِرٌ عَنْ عِبَادَةِ رَبِّهِ فَمَنْ لَمْ تَبْلُغْهُ الدَّعْوَةُ فِي الدُّنْيَا اُمْتُحِنَ فِي الْآخِرَةِ وَلَا يَدْخُلُ النَّارَ إلَّا مَنْ اتَّبَعَ الشَّيْطَانَ فَمَنْ لَا ذَنْبَ لَهُ لَا يَدْخُلَ النَّارَ وَلَا يُعَذِّبُ اللَّهُ بِالنَّارِ أَحَدًا إلَّا بَعْدَ أَنْ يَبْعَثَ إلَيْهِ رَسُولًا فَمَنْ لَمْ تَبْلُغْهُ دَعْوَةُ رَسُولٍ إلَيْهِ كَالصَّغِيرِ وَالْمَجْنُونِ وَالْمَيِّتِ فِي الْفَتْرَةِ الْمَحْضَةِ فَهَذَا يُمْتَحَنُ فِي الْآخِرَةِ كَمَا جَاءَتْ بِذَلِكَ الْآثَارُ.

“Din ve ibadetini O’na has kılıp -dinini O’na has kılmak suretiyle- sadece O’na dua edenden başka hiç kimse Allah’ın azabından kurtulamaz. Kim de O’na şirk koşmamış ve fakat O’na ibadet de etmemişse bu kişi de Firavn ve benzerleri gibi O’na da, başkasına da ibadetten geri kalmış biridir. Aslında böylesi biri müşrikten daha kötü bir haldedir. Oysa sırf Allah’a ibadet etmek bir zarurettir. Kaldı ki bu herkese farz olduğu gibi kesinlikle hiç kimseden sakıt da olmaz. Bu Allah’ın din olarak kendisinden başkasını kabul etmediği genel İslâm’dır. Fakat Allah hiç kimseye kendisine elçi göndermeden azap etmez. Böylesi birine azap etmeyeceği gibi cennete de, Müslüman mümin olmayan hiç kimseyi sokmaz. Tıpkı müşrik ve ayrıca rabbine ibadetten kaçınan (müstekbir) birini sokmayacağı gibi. Bununla beraber dünyada kime tebliğ ulaşmamışsa bu kişi ahirette imtihan edilir. Ve mutlaka yalnızca şeytana tabi olan cehenneme girer. Günahı olmayan cehenneme girmez. Allah kendisine elçi göndermeden kimseye azap da etmez. Kime de bir elçinin daveti ulaşmamışsa mesela çocuk, deli ve sırf fetret olan bir dönemde ölmüş biri gibi, bunlar ahirette imtihan edilirler. Nitekim naslar buna işaret etmektedir."(Feteva 14/477)

İbn Teymiyye’nin yanı sıra öğrencileri İbn Kayyım (Tarikul Hicreteyn) adlı eserinde, İbn Kesir bahsettiğimiz yerde, İbn Hacer el Askalani (Feth’ul Bari 3: 445), İbn Hazm (el-Fisal, 4: 74) bu görüşü tercih etmişlerdir. Ayrıca İbn Teymiyye imtihan konusundan bahsetmeksizin genel anlamda insanların kendilerine davet ulaşmadan azab görmeyeceği hususunu alimlerin çoğunluğuna nisbet etmiş ve şöyle demiştir:

“İnsanlar şirk, zulüm, kizb, fevahiş vesair konularda üç ayrı görüşe sahiptirler.
1 - Şüphesiz bunların kötülüğü aklen malumdur. Bu nedenle onlar ahirette azaba müstehaktırlar. Her ne kadar onlara elçi gelmemiş olsa da. Nitekim mutezile ile Ebu Hanife’nin birçok arkadaşı böyle söylemiştir. Ayrıca Ebu Hanife’nin arkadaşları bu görüşü bizzat Ebu Hanife’den de nakletmişlerdir. Bu bir de Eb’ul-Hattab ve diğerlerinin sözüdür.
2 - Bunlarda hitaptan önce ne bir kötülük ne bir iyilik ve ne de şer vardır. Şüphesiz kötülük, kendisi hakkında, yapma denilen husustur. İyilik, gene hakkında yap, denilen şeydir. Yahut yapılmasına izin verilen husustur. Zaten el-Eşari ile diğer üç gruptan ona muvafakat edenler böyle söylemişlerdir.
3 - Şüphesiz bunlar resulün gelişinden önce de kötü, şer ve çirkindir. Fakat azap mutlaka resulün gelişi ile müstehak olur. İşte selefin çoğu ile Müslümanların ekserisi bu görüştedir. Kaldı ki kitap ve sünnet de bunu gösteriyor. Şüphesiz bu ikisinde de, kâfirlerin üzerinde bulunduğu şeyin, resullerden önce de şer, kötülük ve seyyiat olduğu beyan edilmektedir. Velev ki ancak resulün gelişi ile azaba müstehak olsalar bile."
  (Feteva, 11/675 ve devamından özetlenmiştir.)

Görüldüğü üzere Ehli sünnetin çoğu azabın risaletten sonra sabit olacağı kanaatindedir. Mutezile ile beraber Ebu Hanife ve Maturidiler ise bilhassa tevhid konusunda risaletten önce de azabı sabit görmüşlerdir. Bu meselenin çıkış kaynağı olan husun kubuh yani iyilik ve kötülük akılla mı nakille mi bilinir konusuna ise tafsilat gerektirdiğinden ötürü girmiyoruz. Hanefilerden ve başkalarından tevhid konusunda davet ulaşmamış olan kimselere de azabın hak olacağını söyleyenler şirk ehline azab edileceğini beyan eden umum nassların yanı sıra tevhidin akıl yoluyla bilineceğini ifade eden nassları –örneğin İbrahim (as)’ın kevni hüccetlere bakarak Allahın varlığını ve birliğini ispat etmesi gibi- delil getirmişlerdir. (Misaller için bkz. Abdulaziz el Buhari, Keşf’ul Esrar, 4/229-232) “Biz rasul göndermedikçe azab etmeyiz” buyruğunu ise dünyadaki azab olarak tevil etmişlerdir. Bunlara göre Allah risaletten habersiz olan kafirleri dünyada helak etmez ancak ahirette azaplandırır. (Misal olarak Kurtubi tefsirinden ilgili ayete bakılabilir.) Ancak Allahu a’lem bu tür tevil ve delillendirmeler zayıf görünmektedir. Bu hususta tercih edilen risaleti duymamış olan kafirlerin azab görmemesi ve de kıyamet günü imtihan edilmelerirdir. Velhamdulillahi Rabbil alemin.



Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1769
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Alıntı yapılan:  Soru
İnsan kendisine peygamber gelmesede rabbini tanımakla sorumlu mudur?

Fetret Ehli meselesinin özeti:

Bismillahirrahmanirrahim,

Alimler bu meseleyi fetret ehli başlığı altında incelemişlerdir. Elhamdulillah bildiğimiz kadarıyla uzun zamandır böyle bir fetret vakıası mevcut değildir, istisnalar kaideyi bozmaz.

Sorumluluktan kasdınız, kişi peygamberin davetinin duyulmadığı bir yerde veya zaman diliminde yaşıyorsa ve de şirk içindeyse bu kişinin hükmü nedir, anlamındaysa bu kimse elbetteki müşriktir ve müslüman değildir. Allah hakkındaki bilgisizlik her zaman ve mekanda küfürdür, bunun istisnası olmaz.

Sorumluluktan kasdınız, bu kişiler şirk içinde olmalarından dolayı azap görürler mi manasında ise peygamberin davetini işitmemiş olan fetret ehlinin dünyada müşrik hükmü aldığı konusunda alimler ittifak etmekle beraber ahirette azap görüp görmeyeceği hususunda ihtilaf etmişlerdir. Ehli sünnet nezdinde daha çok kabul edilen görüş, fetret ehlinin ahirette imtihan edileceği noktasındadır.

Günümüzde küfür ve şirk konusunda cehaletin mazeret olduğu iddiasını ortaya atanlar ise bütün bunlardan farklı bambaşka bir sapıklık ihdas etmişlerdir. Bunlar Allaha ortak koşan yani müşrik birisinin bunu bilmeyerek yaptığı takdirde müslüman olabileceğini ileri sürmüşlerdir ki bu görüş, alimlere ait olması şöyle dursun, tarihte çıkmış en sapık fırkaların dahi söylemeye cesaret edemeyeceği batılın da batılı bir iddiadır. Bunlar bir de bu sapıklıklarına ilaveten Kur'an ortada olmasına rağmen hala günümüzdeki insanlara hüccetin ulaşmadığını iddia edebilmişlerdir ki bu da ayrı bir zındıklıktır.

Hasılı kelam sizin sorduğunuz bu mesele, yani peygamber gelmese de insan Rabbini bilmekle mükellef midir, sorusu günümüz vakıasında bir uygulaması olmayan tamamen teorik bir sorudur ve ilmi bir konu olarak gerekirse tafsilatı alimlerin eserlerinden okunabilir. Cehalet mazerettir diyenlerin bunu çok güncel bir mesele gibi takdim etmesine aldırış edilmez. Günümüzde tartışıldığı şekliyle şirk konusunda cehalet özür müdür diye bir tartışma ise son asırlara kadar mevcut değildi, bu tartışma tamamen batıldır. Çünkü bütün islam ehli nezdinde şirk işleyen herkes müşriktir, bu hususta şüphe eden kişinin de durumu aynıdır. Konunun tafsilatı yukardaki risalemizde açıklanmıştır. Velhamdulillahi Rabbil alemin.

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1769
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
CEHALETİN ÖZÜR OLDUĞU NOKTASINDA İCMA İDDİA EDENLERE CEVAP

Yukarda dinin aslında cehaletin özür olmayacağına dair ümmetin icmasını nakletmiştik. Daha önce de işaret ettiğimiz gibi bazıları hakikati tamamen ters yüz ederek bilakis küfür ve şirk hususunda cehaletin mazeret oluşu hususunda Ehli sünnet arasında icma olduğunu ve buna muhalefet edenlerin de Ehli sünnete muhalefet eden bidatçiler olduğunu ileri sürmüşlerdir. Bu kimseler bu konuda bazı alimlerden gelen ibarelere tutunmuşlardır. Şimdi biz Allah'ın izni ve keremiyle bu kimselerin bu iddiasının batıllığını ve de Ehli sünnete iftira niteliğinde olduğunu ortaya koyacağız.

Bu meyanda ilk olarak muhaliflerin İbn Hazm’dan getirdikleri bir sözün tahlilini yapacağız. İbn Hazm ez-Zahiri (rh.a) diyor ki:


وبرهان ضَرُورِيّ لَا خلاف فِيهِ وَهُوَ أَن الْأمة مجمعة كلهَا بِلَا خلاف من أحد مِنْهُم وَهُوَ أَن كل من بدل آيَة من الْقُرْآن عَامِدًا وَهُوَ يدْرِي أَنَّهَا فِي الْمَصَاحِف بِخِلَاف ذَلِك وَأسْقط كلمة عمدا كَذَلِك أَو زَاد فِيهَا كلمة عَامِدًا فَإِنَّهُ كَافِر بِإِجْمَاع الْأمة كلهَا ثمَّ أَن الْمَرْء يُخطئ فِي التِّلَاوَة فيزيد كلمة وَينْقص أُخْرَى ويبدل كَلَامه جَاهِلا مُقَدرا أَنه مُصِيب ويكابر فِي ذَلِك ويناظر قبل أَن يتَبَيَّن لَهُ الْحق وَلَا يكون بذلك عِنْد أحد من الْأمة كَافِرًا وَلَا فَاسِقًا وَلَا آثِما فَإِذا وقف على الْمَصَاحِف أَو أخبرهُ بذلك من الْقُرَّاء من تقوم الْحجَّة بِخَبَرِهِ فَإِن تَمَادى على خطاه فَهُوَ عِنْد الْأمة كلهَا كَافِر بذلك لَا محَالة وَهَذَا هُوَ الحكم الْجَارِي فِي جَمِيع الدّيانَة

“Ümmetin tümünün hakkında hiç kimsenin ihtilafta bulunmadığı bir şekilde ittifakıyla kabul ettikleri hususlardan biriside; -Mushaflarda bundan farklı olduğunu bildiği halde- kasıtlı olarak Kuran’dan bir ayeti değiştirenin veya bu şekilde bir kelimeyi düşürenin veya kasıtlı olarak Ondan bir kelimeyi reddedenin, ümmetin tümüne göre kafir olacağıdır. Sonra, kişi tilavette hata edebilir, bir kelimeyi artırır veya diğerini eksiltir. Doğru olduğu zannıyla cahil olarak sözünü değiştir ve bunda kibirli davranır ve hak kendisine açığa çıkmadan bunda münazaraya girer. Bu durumda olan bir kimse, ümmetin arasında tek bir kişiye göre bile ne kâfir, ne fasık ne de günahkâr olmaz. Mushaf’a vakıf olduğunda veya kurraların haberi ile hücceti ikame edebilecek bir kimse doğru şeklini ona bildirdiğinde hatası üzerinde ısrar ederse, bu durumda ümmetin tümüne göre hiç şüphesiz bununla kâfir olur. Bu, dinin bütün meselelerinde geçerli olan bir hükümdür…” (El-Fisal, 3/141)

Şimdi, bu iddiacılar tekfirin hüccet ikamesinden sonra mümkün olacağı kaidesinin dinin bütün meselelerinde geçerli olacağını söyleyen İbn Hazm’ın bu sözünün şirk hususunda da cehaletin özür olacağı manasına geleceğini ileri sürmektedir. İbn Hazm’ın bu sözüyle “El-Uzru bi’l-cehl akidetus-selef” adlı kitabın müellifi Şerif el-Hezza istidlal etmiş ve bundan yola çıkarak usul furu ayırd etmeden cehaletin dinin bütün meselelerinde –şirk de dahil olmak üzere- mazeret oluşunda icma olduğunu ileri sürmüştür. Hakikaten de İbn Hazm Kuran’dan zannederek bir şeyi Kurana atfeden kimsenin hüccet ikame edilene kadar kafir olmayacağında icma olduğunu söyledikten sonra dindeki bütün meselelerin de bu şekilde olduğunu söylemiştir. Lakin İbn Hazm’ın bu sözü amm yani genel bir sözdür. Eğer bu iddiacı bir nebze olsun fıkıh usuluyle ilgilenmişse ister şari’den isterse sıradan insanlardan gelen amm lafızların hükmü ile alakalı alimlerin ihtilaflarını da bilmesi gerekir. Muhassısı yani tahsis eden, sınırlandıranı bilinmeyen Umum lafızların delaleti zanni midir kati midir konusu usulculer tarafından tartışılmış ve çeşitli görüşler ortaya çıkmıştır. Hatta Hanefiler haricindeki alimlerin cumhuru bu şekildeki amm lafzın delaletinin zanni olduğu hükmüne varmışlardır. Biz burada bu konunun tafsilatına girmeyeceğiz ancak bunu rasladığımız her genel sözün zahirine sarılmanın doğru bir yaklaşım olmadığını hatırlatma sadedinde işaret etmek istedik.

İbn Hazm’ın sözünü iyi anlamak için sözün siyakına ve sibakına bakmak ve İbn Hazm’ın diğer kavillerine göz atmak gerekir ki İbn Hazm’ın ne kasdettiği tam olarak anlaşılabilsin ve de bu umum sözün herhangi bir istisnası olup olmadığı ortaya çıksın. Şimdi İbn Hazm’ın sözkonusu kelamı sarfettiği yere göz attığımızda tekfir meselesini ele aldığı ve kendi itikadına muhalif olan herkesi, ayrım yapmadan tekfir edenleri tenkid ettiği görülür. İbn Hazm cehalet özrüne delil getirilen kudret hadisi vb konularla alakalı bir çok meseleyi bu bahsettiğimiz bölümde ele almıştır. Konunun akışında şöyle bir ifade kullanmaktadır:


وَالْحق هُوَ أَن كل من ثَبت لَهُ عقد الْإِسْلَام فَإِنَّهُ لَا يَزُول عَنهُ إِلَّا بِنَصّ أَو إِجْمَاع وَأما بِالدَّعْوَى والافتراء فَلَا فَوَجَبَ أَن لَا يكفر أحد بقول قَالَه إِلَّا بِأَن يُخَالف مَا قد صَحَّ عِنْده أَن الله تَعَالَى قَالَه أَو أَن رَسُول الله صلى الله عَلَيْهِ وَسلم قَالَه فيستجيز خلاف الله تَعَالَى وَخلاف رَسُوله عَلَيْهِ الصَّلَاة وَالسَّلَام وَسَوَاء كَانَ ذَلِك فِي عقد دين أَو فِي نحلة أَو فِي فتيا وَسَوَاء كَانَ مَا صَحَّ من ذَلِك عَن رَسُول الله صلى الله عَلَيْهِ وَسلم مَنْقُولًا نقل إِجْمَاع تواتروا أَو نقل آحَاد إِلَّا أَن من خَالف الْإِجْمَاع الْمُتَيَقن الْمَقْطُوع على صِحَّته فَهُوَ أظهر فِي قطع حجَّته وَوُجُوب تكفيره لِاتِّفَاق الْجَمِيع على معرفَة الْإِجْمَاع وعَلى تَكْفِير مُخَالفَته برهَان صِحَة قَوْلنَا قَول الله تَعَالَى {وَمن يُشَاقق الرَّسُول من بعد مَا تبين لَهُ الْهدى وَيتبع غير سَبِيل الْمُؤمنِينَ نوله مَا تولى ونصله جَهَنَّم وَسَاءَتْ مصيراً}

“Hak olan şudur ki her kim için İslam akdi sabit olmuşsa bu akid ondan ancak nass veya icma ile ortadan kalkar. Kuru iddia ve iftira ile olmaz. Bir kimse, kendi nezdinde Allahın böyle buyurduğu veya Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in böyle dediği sabit olduğu halde buna muhalefet edip Allaha ve Rasulune muhalif bir şeye cevaz vermediği müddetçe tekfir edilmez. Bu ister din ve mezheple alakalı bir konuda olsun, isterse de fetva ile alakalı bir konuda olsun fark etmez. Veyahut da (kişinin bilmeden muhalefet ettiği mesele) Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’den icma ile, tevatürle veya ahad haber yoluyla sahih olarak nakledilen bir şey olsun (kişinin nezdinde sabit olana kadar ona muhalefetinden dolayı tekfir edilmez.) Bundan yakin olarak sabit olmuş kati icmaya muhalefet eden kişi müstesnadır. Çünkü bunun delil oluşu ve (buna muhalif olanın) tekfirinin vacib olduğu hususu açıktır. Zira herkes bu icmayı bilme ve muhalifini tekfir etme noktasında ittifak etmiştir. Bizim kavlimizin doğruluğuna Allahu teala’nın şu kavli delil teşkil etmektedir:

“Kendisine doğru yol belli olduktan sonra kim Rasule karşı gelir ve müminlerin yolundan başkasına uyarsa onu döndüğü yolda bırakırız ve cehenneme atarız. O ne kötü dönüş yeridir” (Nisa: 115)
(El-Fisal, 3/138)

Açıkça görüldüğü üzere İbn Hazm kişi ancak kendi nezdinde sabit olan bir nassa bilerek muhalefet ederse kafir olur hükmünden kati icma ile sabit hükümleri istisna etmiştir. Böyle bir kişi herhalükarda tekfir edilir. Kati icma ile sabit olan zaruri hükümlerin başında ise tevhidin ve de şirkten uzak durmanın geldiği ise malumdur. Şu halde İbn Hazm’ın sözü dinden zaruri olarak bilinen meselelerle alakalı değil ancak bunun haricindeki hafi, kapalı meselelerle alakalıdır. Zaten İbn Hazm bu sözünü yukarda da işaret ettiğimiz gibi bütün bidat ehlini tekfir edenleri redd etme sadedinde zikretmiştir. Bu söz, Allaha şirk koşanlar gibi açık muhalefetleri sergileyenlerle alakalı değildir. Kısacası İbn Hazm’ın bu sözünde şirk hususunda cehaleti mazeret gördüğüne delalet edecek bir şey yoktur. Bilakis İbn Hazm'ın kati icma ile sabit hükümleri inkar edenlerin tekfirinin vacib olduğunu dile getirmesi cehaletin dinin her meselesinde özür olduğunu iddia edenlerin aleyhinedir ve böylece bir kez daha muhaliflerin kendi batıl iddialarına delil getirmeye çalıştığı şeylerin onların aleyhine delil olduğu ortaya çıkmıştır. Velhamdulillah.


Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1769
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Büyük şirkte cehaletin mazeret olduğu hususunda icma iddia edenlerin dayanak olarak getirdikleri ikinci kavil Maliki ulemasından Ebubekr İbn'ul Arabi'nin sözleridir. Cemaleddin Kasımi, onun görüşünü şu şekilde nakletmektedir:

حيثما وقع في حديث: من فعل كذا فقد أشرك. أو فقد كفر- لا يراد به الكفر المخرج من الملة، والشرك الأكبر المخرج عن الإسلام الذي تجري عليه أحكام الردة، والعياذ بالله تعالى. وقد قال البخاريّ  : باب كفران العشير وكفر دون كفر.
قال القاضي أبو بكر ابن العربيّ في (شرحه)مراده أن يبيّن أن الطاعات، كما تسمى إيمانا، كذلك المعاصي تسمى كفرا. لكن حيث يطلق عليها الكفر لا يراد عليه الكفر المخرج عن الملة. فالجاهل والمخطئ من هذه الأمة، ولو عمل من الكفر والشرك ما يكون صاحبه مشركا أو كافرا، فإنه يعذر بالجهل والخطأ، حتى تتبين له الحجة، الذي يكفر تاركها، بيانا واضحا ما يلتبس على مثله. وينكر ما هو معلوم بالضرورة من دين الإسلام مما أجمعوا عليه إجماعا جليّا قطعيا. يعرفه كل من المسلمين من غير نظر وتأمل. كما يأتي بيانه إن شاء الله تعالى. ولم يخالف في ذلك إلا أهل البدع.


"Cemaleddin el Kasımi diyor ki: Hadiste “Kim şöyle yaparsa şirk koşmuştur veya küfre girmiştir” şeklinde gelmiştir. Fakat bununla dinden çıkartan küfür ve de dinden çıkartan büyük şirk kasdedilmemiştir. (Allaha sığınırız) Buhari (rh.a) şöyle demiştir: “Nimete nankörlük ve Küfrün altındaki küfür” (Kufrun dune kufr) babı” Kadı Ebubekr ibn’ul Arabi bu kavlin şerhinde şunları söylemiştir:

“İtaatler iman diye isimlendirildiği gibi masiyetler de küfür diye isimlendirilir. Fakat küfür ıtlak olunan bir masiyet, sahibini İslam milletinden çıkaran küfür olmayabilir, bu ümmetten cahil ve hatalı bir kimse küfür veya şirkten bir şey yapsa kafir veya müşrik olmaz. Çünkü o kimse cehaleti ve hatası sebebiyle mazur görülür. Terk edildiğinde tekfir edilen, benzerine anlaşılmaz ve karışık olmayan bariz bir hüccet iyice açıklanıncaya kadar ve de müslümanların icma ettiği, herkes tarafından düşünmeden İslam' dan olduğu zorunlu olarak bilinen bir şeyi inkar edinceye kadar bir müslüman tekfir edilmez.”

(Kasımi bu sözleri naklettikten sonra şöyle demektedir) İlerde açıklaması geleceği üzere buna bidat ehlinden başka kimse muhalefet etmemiştir."
(Mehasin’ut Tevil, 3/161)
 
Görüldüğü üzere İbn’ul Arabi’nin bu sözü de aynı şekilde hakkında icma edilmiş dinin zaruri hükümleri dışındaki meseleler hakkındadır. Şu halde büyük şirk ve Allahtan başkasına ibadetin bir çeşidini sarfetme gibi zahir, açık meseleler bu kapsama girmez. Kaldı ki İbn Arabi’nin bu kavlini nakleden Cemaleddin el Kasımi’nin de belirttiği gibi İbn Arabi’nin bu sözü, Buhari’nin Sahihindeki bir bölüm olan “Küfrün altındaki küfür” (Kufrun dune kufr yani küçük küfür) sözünün açıklaması sadedinde söylenmiştir. Açıkça anlaşılacağı üzere İbn Arabi’nin asıl konusu dinden çıkartmayan küçük küfür ve küçük şirktir. Kasımi de aynı şekilde İbn Arabi’nin sözünü küçük şirk ve küçük küfürle alakalı açıklama sadedinde nakletmiştir. Sözün devamında da alimlerden bidat ehlinin tekfirinde acele edilmemesi ile alakalı ve benzeri sözler nakletmiştir. Bütün bu karineler İbn’ul Arabi’nin kasdının büyük şirkte cehaleti mazeret olarak göstermek olmadığını, bunun aşağısındaki meselelerde mazeret kabul ettiğine delalet eder. İbn Arabi,  “buna bidat ehlinden başka kimse muhalefet etmemiştir.” diyerek bu hususta Ehli sünnetin icmasını nakletmektedir. Ehli sünnetin icma ettiği şey ta ki kişi dinin zaruri bir hükmünü inkar edinceye kadar günahlardan ve bidatlardan ötürü tekfir edilmeyeceğidir. İbn Arabi hakkında icma edilmiş açık hükümleri inkar edenleri ki bunların başında tevhidi inkar edenler gelir, bundan istisna etmiş ve bu surette muhaliflerin tevhid hususunda cehaletin mazeret olduğu iddiasına dayanak olarak getirdikleri bu kavil aynı şekilde onların aleyhine dönmüş olmaktadır. Çünkü Kadı Ebubekr bu tarz açık hükümleri inkar edenlerin mutlak olarak tekfir edileceğini beyan etmiştir. Velhamdulillah.


Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1769
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Bismillahirrahmanirrahim. Böylece bu yazımızda büyük şirk hususunda cehaletin mazeret olmadığı, yani şirk işleyen hiç bir kimsenin asla müslüman olamayacağı hususunda bütün ümmetin icma etmiş olduğunu, bu meselenin iddia edildiği üzere ihtilaflı bir konu olmadığını, bu hususta gerek ihtilaf iddia edenlerin gerekse tersinden icma iddia edenlerin yani cehaletin özür olduğunda Ehli sünnetin icma ettiğini ileri sürenlerin yanılmış ve sapmış olduklarını; ayrıca cehaleti özür görenlerin de tekfir edileceğini delilleriyle ortaya koyduk. Bu surette yazımızın gayesi gerçekleşmiş olmaktadır, çünkü bu yazının hedefi bu husustaki icmayı ortaya koymaktı. Burada zikredilenler alimlerin şahsi görüşleri değil, ümmetin icmasını naklettikleri görüşleridir. Muhtelif dönemlerde yaşayan birden fazla alimden naklettiğimiz bu icma, Ehli sünnetin usulünü bilen ve kati icmanın dinde hüccet olduğunu fehmeden herkes için  meseleyi bitiren son söz mahiyetindeki bir delildir. Ehli sünnetin usulünden ve icmanın dindeki yerinden, delil olma özelliğinden haberdar olmayanlara ise yapabileceğimiz bir şey yoktur. Bu icmanın dayandığı deliller ise -her ne kadar yazının içinde dağınık olarak yer alsa da- başka müstakil bir yazının konusudur. Ümmetin icma ettiği her meselenin biz bilelim veya bilmeyelim delilleri mevcuttur. Burada bunların ayrıntılı zikredilmemiş olması delil olmadığı manasına gelmez. Bununla beraber şirk ehli olan herkesin tekfir edileceğine dair deliller de gayet meşhur ve açıktır. Biz burada sadece hatırlatma kabilinden bir kısmını zikretmek istiyoruz.

إِنَّهُ مَنْ يُشْرِكْ بِاللَّهِ فَقَدْ حَرَّمَ اللَّهُ عَلَيْهِ الْجَنَّةَ وَمَأْوَاهُ النَّارُ وَمَا لِلظَّالِمِينَ مِنْ أَنْصَارٍ


“Şüphesiz ki her kim Allaha ortak koşarsa Allah ona cenneti haram kılmıştır, onun durağı ateştir. Zalimlerin yardımcısı yoktur” (Maide: 72)

{إِنَّ اللَّهَ لا يَغْفِرُ أَنْ يُشْرَكَ بِهِ وَيَغْفِرُ مَا دُونَ ذَلِكَ لِمَنْ يَشَاءُ وَمَنْ يُشْرِكْ بِاللَّهِ فَقَدْ ضَلَّ ضَلالاً بَعِيداً}


"Allah kendisine şirk koşulmasını asla bağışlamaz; bundan başkasını dilediği kimse için bağışlar. Kim Allah'a ortak koşarsa büsbütün sapıtmıştır." (en-Nisa 4/116)


وَمَنْ يَدْعُ مَعَ اللَّهِ إِلَهًا آخَرَ لَا بُرْهَانَ لَهُ بِهِ فَإِنَّمَا حِسَابُهُ عِنْدَ رَبِّهِ إِنَّهُ لَا يُفْلِحُ الْكَافِرُونَ

“Her kim buna dair bir delili de olmadığı halde Allah ile beraber başka bir ilaha dua ederse Onun hesabı Rabbinin katındadır. Şüphesiz ki kafirler asla iflah olmazlar” (Müminun: 117)

İlerde inşaallah alimlerin bunlar ve benzeri nasslardan şirk koşan herkesin mutlak manada istisnasız küfre gireceği hükmünü nasıl istinbat ettiklerini ayrıntısıyla izah ederiz. Ahiru da'vana en'il hamdulillahi Rabbil alemin.

Çevrimiçi İbn Umer

  • Administrator
  • Full Member
  • *****
  • İleti: 153
  • Değerlendirme Puanı: +7/-0
Bismillahirrahmanirrahim

BÜYÜK ŞİRKTE CEHALETİN ÖZÜR OLMADIĞI İCMA İLE SABİTTİR


Bu değerli risaleyi PDF formatında aşağıdaki linkten indirebilirsiniz.




 

Related Topics

  Konu / Başlatan Yanıt Son İleti
3 Yanıt
5063 Gösterim
Son İleti 11.06.2015, 03:18
Gönderen: Tevhid Ehli
1 Yanıt
3897 Gösterim
Son İleti 22.10.2017, 16:22
Gönderen: Uhey
0 Yanıt
3597 Gösterim
Son İleti 08.07.2016, 20:14
Gönderen: Tevhid Ehli
0 Yanıt
3183 Gösterim
Son İleti 08.10.2016, 22:49
Gönderen: Tevhid Ehli
3 Yanıt
3390 Gösterim
Son İleti 22.02.2017, 03:38
Gönderen: Tevhid Ehli