Darultawhid

Gönderen Konu: ZAHİD EL KEVSERİ VE BAĞLILARI (EBUBEKİR SİFİL VB) HAKKINDA  (Okunma sayısı 5406 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1980
  • Değerlendirme Puanı: +50/-0
Alıntı
Selamun Aleykum

Ebubekir SİFİL'e ithaf olunan bir yazıda, müslüman alimlere ve islam dinine dil uzatılmış. İbn Hazm'dan da alayvari bahsedilmiş.

" Kiyas'i inkâr eden Ibn Hazm , bu iddiasi sebebiyle, birakalim bir “Islâm alimi”ni, akli basinda siradan bir kimsenin bile gülüp geçecegi seyler söylemistir. Mesela Kur'an ve Sünnet'de domuz etinin haram oldugu zikredilmistir. Ama domuzun yaginin haram olduguna dair ne Kur'an'da , ne de Sünnet'te herhangi bir hüküm yoktur. Sirf bu gerekçeyle Ibn Hazm, domuzun yaginin haram olmadigini söylemistir.
Iste kiyasin reddedilmesi sonucunda varilacak komik nokta budur. "

İbn Hazm'ın domuz yağı ve kıyas hakkındaki görüşü nedir ?
 

Bismillahirrahmanirrahim,

İbn Hazm (rh.a)’ın edille-i şer’iyyenin Kitap, sünnet ve icma’dan sonra dördüncü basamağında yer alan kıyası reddettiği hususu doğrudur hatta bu meşhur bir şeydir. İbn Hazm bu hususta Davud ez-zahiri’ye tabi olmuştur. Davud (rh.a) ise bu fikri bazı bidat ehlinden iktibas etmiş ve bu hususta –kendisi Ehli sünnet alimlerinden olmakla beraber- alimlerin ekseriyetine muhalefet etmiştir. Kıyas konusunda daha önce bilgi vermiştik. http://darultawhid.com/tr/forum/index.php?topic=362.0 Kısacası kıyas konusunda İbn Hazm’a yöneltilen tenkidler haklıdır. Ebubekir Sifil’in yaklaşım tarzına ise birazdan değinilecektir inşallah.

İbn Hazm’ın domuz yağını helal saydığı iddiasına gelince; bu bazı muhitlerde yaygın bir kanıdır hatta bizim de düne kadar bilgimiz bu doğrultudaydı ancak tesbit edebildiğimiz kadarıyla bu doğru değildir. Zira İbn Hazm Meratib’ul İcma adlı eserinde alimlerin ittifak ettiği hususları sayarken domuz yağının haramlığını da buna dahil etmiş ve şöyle demiştir:

وَاتَّفَقُوا أَن الْخِنْزِير ذكره وأنثاه صغيره وكبيره حرَام لَحْمه وشحمه وعصبه

“Alimler, domuzun gerek dişisinin gerekse erkeğinin, gerek büyüğünün gerekse küçüğünün etinin, yağının, sinirinin ilh… haram olduğunda ittifak etmişlerdir” (Meratib’ul İcma, 149)

İbn Hazm, alimlerin icması olarak naklettiği bu görüşü el-Muhalla’da bizzat kendi kavli olarak benimseyerek şöyle demektedir:


قَالَ أَبُو مُحَمَّدٍ: لَا يَحِلُّ أَكْلُ شَيْءٍ مِنْ الْخِنْزِيرِ، لَا لَحْمِهِ، وَلَا شَحْمِهِ، وَلَا جِلْدِهِ، وَلَا عَصَبِهِ


“Domuzun eti, yağı, derisi, siniri ilh… hiçbir şeyini yemek helal olmaz…”

Peki şu halde İbn Hazm hakkındaki bu yaygın kanaat nereden kaynaklanmaktadır? Bizim gördüğümüz kadarıyla bunun sebebi İbn Hazm’ın bu konuyu kıyasın şeri deliller arasında yer aldığına delil getirmek isteyenlere yaptığı reddiyedir. İbn Hazm aynı yerin devamında şöyle demektedir:


وَقَدْ ادَّعَى بَعْضُ مَنْ لَا يُبَالِي مَا أَطْلَقَ بِهِ لِسَانَهُ مِنْ أَصْحَابِ الْقِيَاسِ أَنَّ شَحْمَ الْخِنْزِيرِ إنَّمَا حُرِّمَ قِيَاسًا عَلَى لَحْمِهِ وَأَنَّ الْإِجْمَاعَ عَلَى تَحْرِيمِهِ إنَّمَا هُوَ مِنْ قِبَلِ الْقِيَاسِ الْمَذْكُورِ.

“Kıyas ashabından (yani kıyası hüccet olarak kabul edenlerden)  dilinin ne konuştuğundan gafil olan bazı kimseler domuzun yağının etine kıyas edilerek haram kabul edildiğini ve bunun haramlığındaki icmanın dayanağının bahsedilen kıyastan kaynaklandığını ileri sürmüşlerdir.”

İbn Hazm ise domuzun yağının, sinirinin vs haramlığını kıyastan değil bizzat ayetten istidlal etmekte ve şöyle demektedir:


وَأَمَّا الْخِنْزِيرُ فَإِنَّ اللَّهَ تَعَالَى قَالَ: {أَوْ لَحْمَ خِنْزِيرٍ فَإِنَّهُ رِجْسٌ أَوْ فِسْقًا} [الأنعام: 145] وَالضَّمِيرُ فِي لُغَةِ الْعَرَبِ الَّتِي نَزَلَ بِهَا الْقُرْآنُ رَاجِعٌ إلَى أَقْرَبِ مَذْكُورٍ إلَيْهِ فَصَحَّ بِالْقُرْآنِ أَنَّ الْخِنْزِيرَ بِعَيْنِهِ رِجْسٌ فَهُوَ كُلُّهُ رِجْسٌ وَبَعْضُ الرِّجْسِ رِجْسٌ، وَالرِّجْسُ حَرَامٌ وَاجِبٌ اجْتِنَابُهُ

“Domuza gelince Allahu Teala şöyle buyurmuştur: “Veya domuzun eti ki şüphesiz o bir pisliktir” (Enam: 145) Kuranın kendisi ile nazil olduğu Arap dilinde zamir, kendisine en yakın zikredilen kelimeye racidir. Böylece domuzun bizzat kendisinin pis olduğu Kuran’la sabit olmuştur. Şu halde onun tamamı pistir. Pis olan şeyin bir kısmı da pis olur. Pis olan bir şey ise haramdır ve kaçınılması gerekmektedir.”

Yani İbn Hazm’a göre ayetteki “o pistir” ifadesinde “o” diye bahsedilen şey domuzun bizzat kendisidir, domuz eti değildir. Böylece İbn Hazm domuzun bütün cüzlerinin pis olduğunu kıyastan değil, bizzat nassın kendisinden delil getirmiş olmaktadır. (Bkz. El-Muhalla, 6/55-60, Darul Fikr)

Diğer alimler ise İbn Hazm’ın bu istidlaline karşı çıkmışlardır. Mesela İbn Kesir Maide suresinin 3. ayetinde şöyle demektedir:


وَقَوْلِهِ: {وَلَحْمُ الْخِنزيرِ} يَعْنِي: إِنْسِيَّهُ وَوَحْشِيَّهُ، وَاللَّحْمُ يَعُمُّ جَمِيعَ أَجْزَائِهِ حَتَّى الشَّحْمَ، وَلَا يَحْتَاجُ إِلَى تَحَذْلُقِ الظَّاهِرِيَّةِ فِي جُمُودِهِمْ هَاهُنَا وَتَعَسُّفِهِمْ فِي الِاحْتِجَاجِ بِقَوْلِهِ: {فَإِنَّهُ رِجْسٌ أَوْ فِسْقًا} يَعْنُونَ قَوْلَهُ تَعَالَى: {إِلا أَنْ يَكُونَ مَيْتَةً أَوْ دَمًا مَسْفُوحًا أَوْ لَحْمَ خِنزيرٍ فَإِنَّهُ رِجْسٌ} [الْأَنْعَامِ: 145] أَعَادُوا الضَّمِيرَ فِيمَا فَهِمُوهُ عَلَى الْخِنْزِيرِ، حَتَّى يَعُمَّ جَمِيعَ أَجْزَائِهِ، وَهَذَا بَعِيدٌ مِنْ حَيْثُ اللُّغَةِ، فَإِنَّهُ لَا يَعُودُ الضَّمِيرُ إِلَّا إِلَى الْمُضَافِ دُونَ الْمُضَافِ إِلَيْهِ، وَالْأَظْهَرُ أَنَّ اللَّحْمَ يَعُمُّ جَمِيعَ الْأَجْزَاءِ كَمَا هُوَ الْمَفْهُومُ مِنْ لُغَةِ الْعَرَبِ، وَمِنَ الْعُرْفِ الْمُطَّرِدِ، وَفِي صَحِيحِ مُسْلِمٍ، عَنْ بُرَيدة بْنِ الْخَصِيبِ الْأَسْلَمِيِّ، رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ، قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: "مَنْ لَعِبَ بالنردَشير فَكَأَنَّمَا صَبَغَ يَدَهُ فِي لَحْمِ الْخِنْزِيرِ وَدَمِهِ" فَإِذَا كَانَ هَذَا التَّنْفِيرُ لِمُجَرَّدِ اللَّمْسِ فَكَيْفَ يَكُونُ التَّهْدِيدُ وَالْوَعِيدُ الْأَكِيدُ عَلَى أَكْلِهِ وَالتَّغَذِّي بِهِ، وَفِيهِ دَلَالَةٌ عَلَى شُمُول اللَّحْمِ لِجَمِيعِ الْأَجْزَاءِ مِنَ الشَّحْمِ وَغَيْرِهِ.
وَفِي الصَّحِيحَيْنِ: أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَالَ: "إِنَّ اللَّهَ حَرَّمَ بَيْعَ الْخَمْرِ وَالْمَيْتَةِ وَالْخِنْزِيرِ وَالْأَصْنَامِ". فَقِيلَ: يَا رَسُولَ اللَّهِ، أَرَأَيْتَ شُحُومَ الْمَيْتَةِ، فَإِنَّهَا تُطْلَى بِهَا السُّفُنُ، وَتُدْهَنُ بِهَا الْجُلُودُ، ويَسْتَصبِحُ بِهَا النَّاسُ؟ فَقَالَ: "لَا هُوَ حَرَامٌ".
وَفِي صَحِيحِ الْبُخَارِيِّ مِنْ حَدِيثِ أَبِي سُفْيَانَ: أَنَّهُ قَالَ لِهِرَقْلَ ملك الروم: "نهانا عن الميتة والدم".

«Domuz eti» hem evcili, hem yabanîsi et lafzı; yağ da dâhil olmak üzere bütün bölümlerini içine alır. Burada Zâhirî'lerin şaklabanlığına ve «ancak Ölü veya akıtılmış kan veya domuz eti olursa müstesnadır. Çünkü bu pistir» kavlindeki; «çünkü bu pistir» ifâdesini delil getirerek katı ve aşırı davranışlarına hiç de ihtiyâç yoktur. Onlar; «çünkü bu pistir» kavlindeki zamiri kendi anlayışlarına göre domuza göndermektedirler. Ancak böylece domuzun bütün bölümlerinin pis olduğunu söylemektedirler. Bu değerlendirme lügat bakımından uzak bir anlayıştır.

Çünkü zamîr, müzafün ileyhe değil, muzâfa gönderilir. Açık olan ifâde şudur ki; et deyince, gerek alışılmış Örfe göre, gerekse arap dilinden anlaşılan mânâya göre; etli olan bütün bölümleri içine alır. Müslim'in Sahîh'inde Büreyde kanalıyla Rasûlullah (s.a.) in şöyle buyurduğu bildirilir : Kim nerdeşir (Tavla) oynarsa, elini domuz etine ve kanına bulamış gibi olur. Buradaki nefret ettirme ifâdesi, sadece dokunma için kullanılmıştır. Yenme ve besin olarak alma halindeki tehdit ve korkutma nasıl olacaktır? Ayrıca bu ifâde et kelimesinin yağ ve benzerî bütün bölümleri şumûlü içerisine aldığına da delâlet etmektedir. Buhârî ve Müslim'in Sahihlerinde belirtildiğine göre; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurur : Muhakkak ki Allah içki, ölü, domuz ve putun satışını yasaklamıştır. Denildi ki: Ey Allah'ın Rasûlü ölü yağlarının durumu nedir? Onunla gemiler sıvanıyor, deriler yağlanıyor ve halk aydınlanmaya çalışıyor. Rasûlullah (s.a.) hayır, o haramdır, buyurdu. Buhârî'nin Sahîh'inde Ebu Süfyân'dan nakledildiğine göre; o, Bizans İmparatoru Heraklius'a Hz. Peygamber için; o, bizi ölü ve kandan nehyetti, demişti.”
( İbn Kesir Tefsiri, 3/17, Daru Taybe)

İbn Kesir (rh.a) ise ayetteki “hu” yani “o” zamirinin domuz kelimesine değil ete ait olduğunu, yağın haramlığının ise et kelimesinden çıktığını çünkü et ile yağın birbirinden ayrılmaz olduğunu, şu halde et haram olduğuna göre yağın da haram olması gerektiğini izah etmektedir. İbn Hazm ise Muhalla’da bu konuyu uzun uzadıya tartışarak muhaliflerinin bu izahlarına cevap vermektedir. Bizim şu anki konumuz bu değildir. Burada dikkati çeken şey şudur ki İbn Kesir (rh.a) Zahirilerin domuz yağını helal saydıklarından bahsetmemektedir. Bilakis Zahirilerin bu istidlale domuzun bütün cüzlerinin, parçalarının haram olduğunu isbatlama amacıyla sarıldıklarına işaretle “Onlar; «çünkü bu pistir» kavlindeki zamiri kendi anlayışlarına göre domuza göndermek-tedirler. Ancak böylece domuzun bütün bölümlerinin pis olduğunu söylemektedirler.” Demektedir. Ancak ne yazık ki onun bu ibareleri sanki Zahiriler domuz yağını helal sayıyor da İbn Kesir buna itiraz ediyormuş gibi anlaşılmıştır. Öyle ki Şatıbi’nin el-İtisam’ı tahkik edenler dahi İbn Kesir’in bu sözünü bu şekilde tefsir etme yanılgısına düşmüşlerdir.

Kısacası domuz yağı meselesi şundan ibarettir: Kıyasın delil olduğunu savunan cumhur ulemaya mensup bazıları kıyası reddeden İbn Hazm’ı çürütmek için demişlerdir ki “Senin mezhebinin lazımı domuzun yağının helal olmasını gerektirmektedir, çünkü domuz yağının haramlığı Kuranda geçmez, ayette sadece etten bahseder. Domuzun yağı ise ete kıyasla haram olduğu anlaşılır. Eğer sen kıyası kabul etmezsen domuz yağını da helal sayman gerekir ki bu icma ile batıldır” İbn Hazm da bu iddiaya cevaben özetle şöyle demiştir: “Hayır, domuz yağının haram olduğunu kabul etmem için kıyası kabul etmem gerekmez, çünkü ayetteki “o pistir” ibaresi bizzat domuzun kendisine işaret etmektedir ve böylece domuzun et haricindeki bölümlerinin haramlığı da kıyasa gerek kalmaksızın bizzat nasstan çıkmaktadır” Mesele bundan ibarettir. Yani İbn Hazm’ın domuz yağı helaldir diye bir görüşü yoktur, kıyası reddetmesi bunu gerektirir dense de bu böyledir, zira mezhebin lazımı mezhep değildir!

Bu olay bir kez daha göstermektedir ki öncelikle alimlerin sözlerini iyi anlamak gerekmektedir. İkincisi bir ilim talebesi kulaktan dolma duyduğu her şeyi ilim diye nakletmemelidir, hele ki bunu milyonlarca insanın okuduğu ve geleceğe miras olarak kalacak yazılı metinlerde hiç yapmamalıdır en azından bilgilerini yazıya geçirmeden önce kontrol etmelidir. Görüldüğü kadarıyla Ebubekir Sifil buna riayet etmemiştir. Zaten Sifil’in “Burhan” adlı Rıfai tarikatı mensuplarının çıkardığı dergide yayınlanan “SELEF VE SELEFİLİK” başlıklı makale baştan sona bu tarz asılsız ithamlarla doludur ki bütün bunlar Sifil’in yazılarında ilmi kriterlere riayet etmediğini ve bir çok kişi ve mezhebe sahip olmadıkları görüşleri nisbet ettiğini göstermektedir. Mesela şu sözü: “Buna göre Kur’an’da ve hadislerde Allah Tealâ hakkında zikredilen “el, yüz, gelme, oturma, inme, Arş’a istiva etme, gazaplanma , gülme…” gibi sıfatlar, mahlukat hakkında ne ifade ederse, Selefîler’e göre Allah Tealâ hakkında da aynı şeyi ifade eder. Oysa Kur’an’da yer alan pek çok ayet, Allah Tealâ’nın bu gibi sıfatlarını mahlukatın sıfatlarına benzetmenin doğru olmadığını ortaya koymaktadır.” Sifilin iddiasına göre Selefiler, Allahın bu sıfatlarını tıpkı mahlukatın sıfatları gibi algılıyorlarmış! Sifil bunu selefilerin değil alimlerinden en basit ilim talebesinden dahi nakledebilir mi? Müslümanım diyen hiç kimse Allahın sıfatlarının mahlukatın sıfatları gibi olduğunu kabul edebilir mi? Selef akidesinin en büyük davetçilerinden birisi olan İbn Teymiye'nin "Vasıtiyye Akidesi" adlı eserini okuyanlar onun Allahı mahlukata benzetme manasına gelen "temsil"i reddettiğini açıkça görürler:http://darultawhid.com/tr/forum/index.php?topic=26.0 Şu halde Sifil, Ehli sünnetten bağımsız müstakil bir mezhepmiş gibi lanse ettiği Selefilere açıkça iftira atmış olmuyor mu? Tıpkı İbn Hazm’a bilmeyerek iftira ettiği gibi…

İbn Hazm meselesini ise kıyas konusuna örnek olarak getirmektedir ve selefilerin bir kısmının kıyası reddetmesinin ne kadar saçma bir iş olduğunu isbatlama sadedinde bu misali zikretmektedir. Halbuki Sifil madem çok araştırmacı ise şunu bilmeliydi ki selef akidesinin öncüsü olan hiçbir alim İbn Teymiyye ve Muhammed bin Abdulvehhab da dahil kıyası reddetmemiştir. Günümüzde kendisini selefiliğe nisbet edenler arasında ise kıyası reddedenler çok küçük bir azınlıktır, Sifilin bunları kale alıp zikretmesi bile anlamsızdır. Selefi geçinenlerden taklidi haram sayanlar da aynı şekilde itibara alınmaz çünkü selefi akidenin geçmişte bayraktarlığını yapan alimlerin hepsi avam için taklidi kabul etmişlerdir. Günümüzde selefilik adı altında neo-zahirilik yapan birilerinin varlığı bizi ilgilendirmemektedir. Sifil illa selefileri tenkid edecekse önce Selefiler diye bahsettiği kitlenin kim olduğunu belirlesin ve ondan sonra tenkidini yapsın. Yoksa Afgani, Abduh vs ile Muhammed bin Abdulvehhab’ı aynı kefeye koyarak hiçbir yere varamaz. Ahiru davana enil hamdu lillahi Rabbil alemin.


Kendisi de bir kral olan Halife Memun Nadr bin Şumeyl (ra)'a şöyle demiştir:
يَا أَبَا الْحَسَنِ الْإِرْجَاءُ دِينُ الْمُلُوكِ
"Ey Ebu'l Hasen! İrca (Mürcielik) kralların dinidir!" (ed-Dulabi, el-Esma ve'l Kuna, no: 832; ayrıca Lalekai, es-Sunne, no: 2818)

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1980
  • Değerlendirme Puanı: +50/-0
Bismillahirrahmanirrahim,

m. 1952 tarihinde ölen Zahid el Kevseri aslında Düzceli bir Çerkez'dir ve Osmanlı medreselerinde tahsil görüp faaliyet gösterdikten sonra Cumhuriyet'in kuruluşuyla beraber M. Kemal'e muhalefet ederek Mısır'a gitmiş ve faaliyetlerini orada sürdürmüştür. Kendisini Hanefi-Maturidi ekolunun takipçisi gibi gösteren bu şahıs aslında bu maske altında bizzat rasullerin ortak daveti olan tevhide ve de Allah Rasulunun ashabı başta olmak üzere selef-i salihine düşmandır kısacası bu şahsın asıl düşmanlığı bizzat yüce İslam dininedir. Bu şahıs ve benzerlerinin gayesi islam öncesi atalarının putperest inancını İslam adı altında devam ettirmektir (Allahu a'lem) Zira bu kişi Cehm bin Safvan, Cad bin Dirhem, Muhyiddin İbnul Arabi gibi nerede bir zındık, mülhid varsa yüceltmiş; Enes bin Malik (ra) İbn Huzeyme, Darimi, İbn Ebi Şeybe, Abdullah bin Ahmed gibi imamları ve de onların takipçisi İbn Teymiye, Muhammed bin Abdulvehhab gibi alimleri de tahkir etmiştir. Aslında mezhebinin lazımı bütün selef imamlarını; Buhari, Muslim, İmam Ahmed, İmam Malik, İmam Şafii hatta Ebu Hanife'yi tekfir ve tadlil etmesini gerektirdiği halde tepki çekmemek için olsa gerek bu imamlara -bildiğimiz kadarıyla- açıktan dil uzatmamış ancak bu imamlardan nakledilen selef akidesini tecsim ve teşbih içerdiği gerekçesiyle yerden yere vurmuştur. Halbuki şu tenkid ettiği alimlerle selef alimlerinin akidesi aynıdır. Selef imamlarından nakledilen akide metinlerini inceleyenler bunu rahatlıkla müşahede ederler. http://darultawhid.com/tr/forum/index.php?board=61.0 Zaten selef imamlarından öte onun teşbih ve tecsim adını verdiği fakat aslında tenzihin ve tevhidin bizzat kendisi olan sıfatlarla alakalı hususlar bizzat Kuran ve Sünnetin açık nasslarında ifade edilmiştir.

İşte bu bahsettiğimiz Kevseri isimli şahıs neşrettiği birtakım kitaplarla ilmi muhitlerde kısmi de olsa bir etki yapmış ve günümüzdeki selef düşmanı akımların beslendiği kaynaklardan birisi haline gelmiştir. Türkiye'de de son yıllarda Ebubekir Sifil isimli yazar Kevseri ekolunu canlandırmaya çalışmaktadır. Bu doğrultuda Kevseri'nin Makalat isimli kitabını tercüme etmiş ve değişik platformlarda da tevhid ve sünnet aleyhindeki görüşlerini yaymaya çalışmaktadır. Yalnız Kevseri'nin muasır temsilcileri hocalarının aksine laik rejimle gayet uyum içerisinde hareket etmekte ve Kevseri ekolunu sadece selef itikadına muhalefet yönünden gündeme getirmektedirler! Öyle görülüyor ki bu, son yıllarda iyice ön plana çıkan şeytan ve hizbinin İslama karşı yürüttüğü küresel çaptaki savaş çerçevesinde tevhid akidesi etrafında şüphe uyandırma faaliyetidir. Ancak "muhakkak ki şeytanın hilesi zayıftır" (Nisa: 76) Bizler tevhidin yakın tarihteki en büyük muhaliflerinden birisi olan Kevseri ve Türkiye'deki takipçilerinin ortaya attığı şüpheleri Allahın izniyle zaman ve fırsat buldukça aydınlatmaya gayret edeceğiz. Tevfik Allahtandır.
Kendisi de bir kral olan Halife Memun Nadr bin Şumeyl (ra)'a şöyle demiştir:
يَا أَبَا الْحَسَنِ الْإِرْجَاءُ دِينُ الْمُلُوكِ
"Ey Ebu'l Hasen! İrca (Mürcielik) kralların dinidir!" (ed-Dulabi, el-Esma ve'l Kuna, no: 832; ayrıca Lalekai, es-Sunne, no: 2818)

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1980
  • Değerlendirme Puanı: +50/-0
Allah Rasülü (sallallahu aleyhi ve sellem)’in Arş’ın neresine oturacağı meselesi ve Ebubekir Sifil’in konuyla alakalı iddiaları:

Son olarak Makam- Mahmud meselesiyle alakalı muhaliflerin dillerine doladığı bir mevzuya değinmek istiyoruz. Muasır Muattıla’dan Ebubekir Sifil, istiva hakkındaki bir konuşmasında Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem)’in Arşa oturtulması meselesini –tabi ki inkar sadedinde- ele almıştır. Sifil’in sözkonusu videoda yaptığı bir çok tahrifat vardır. Mesela Hafız Zehebi’nin Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem)’in Arşa oturtulmasını anlatan Mücahid hadisinin sıhhatiyle alakalı söylediği –yukarda naklettiğimiz- sözlerini sanki Zehebi Allahu Teala’nın Arşa oturmasıyla alakalı hadislerin hiç birisi sahih değildir, demiş gibi lanse etmektedir. Halbuki, İmam Zehebi sözkonusu kavlini Mücahid hadisiyle, hatta aslında bunun merfu rivayetleriyle alakalı söylemekte ve Mücahid rivayetini ise sabit görmektedir. Sifil ise Zehebi’nin bu haberin Mücahid’den de sabit görmediğini iddia etmektedir. Bilakis o, Mücahid’in sözünü ona aid kabul etmekte ancak –herhalde metin açısından- münker addetmektedir. Bu meseleye yukarda tafsilatlı olarak değinmiştik. Şimdi Zehebi, yukarda nakletmiş olduğumuz “Atit/gıcırdama” rivayetini bizzat “Allah kürsisine oturur” lafzıyla naklettikten sonra şöyle demektedir:


هذا حديث محفوظ من حديث أبي إسحاق السبيعي إمام الكوفيين في وقته، سمع من غير واحد من الصحابة، وأخرجا حديثه في الصحيحين، وتوفي سنة سبع وعشرين ومائة.
تفرد بهذا الحديث عن عبد الله بن خليفة من قدماء التابعين، لا نعلم حاله بجرح ولا تعديل، لكن هذا الحديث حدث به أبو إسحاق السبيعي مقرًا له كغيره من أحاديث الصفات، وحدث به كذلك سفيان الثوري وحدث به أبو أحمد الزبيري، ويحي بن أبي بكير


"Bu hadis, Ebu İshak es-Sebii rivayetiyle mahfuzdur (yani makbuldür.) O, kendi döneminde Kufelilerin imamıdır. Birden fazla sahabeden hadis işitmiştir. Onun hadislerini Buhari ve Muslim, Sahihlerinde tahric etmişlerdir. O, 127 yılında vefat etmiştir. Bu hadisi rivayet etmede tabiin neslinin ilklerinden olan Abdullah bin Halife yalnız kalmıştır. Biz onun cerh ve tadil bakımından durumunu bilmemekteyiz. Lakin bu hadisi Ebu İshak es-Sebii, tıpkı diğer sıfat hadisleri gibi onu tasdik ederek rivayet etmiştir. Aynı şekilde Süfyan es-Sevri  de bunu rivayet etmiş, Ebu Ahmed ez-Zubeyri, Yahya bin ebi Bukeyr ve Veki de bunu İsrail’den rivayet etmişlerdir.”

Ardından şöyle demektedir:


وهذا الحديث صحيح عند جماعة من المحدثين، أخرجه الحافظ ضياء الدين المقدسي في صحيحه، وهو من شرط ابن حبان فلا أدري أخرجه أم لا؟، فإن عنده أن العدل الحافظ إذا حدث عن رجل لم يعرف بجرح، فإن ذلك إسناد صحيح. فإذا كان هؤلاء الأئمة: أبو إسحاق السبيعي، والثوري،والأعمش، وإسرائيل، وعبد الرحمن بن مهدي، وأبو أحمد الزبيري، ووكيع، وأحمد بن حنبل، وغيرهم ممن يطول ذكرهم وعددهم الذين هم سُرُج الهدى ومصابيح الدجى قد تلقوا هذا الحديث بالقبول وحدثوا به، ولم ينكروه، ولم يطعنوا في إسناده، فمن نحن حتى ننكره ونتحذلق عليهم؟، بل نؤمن به ونكل علمه إلى الله عز وجل.قال الإمام أحمد: "لا نزيل عن ربنا صفة من صفاته لشناعة شنِّعت وإن نَبَت عن الأسماع".فانظر إلى وكيع بن الجراح الذي خلف سفيان الثوري في علمه وفضله، وكان يشبه به في سمته وهديه، كيف أنكر على ذلك الرجل، وغضب لما رآه قد تلون لهذا الحديث.

“Bu hadis muhaddislerden bir cemaatin nezdinde sahihtir. Bunu Hafız Ziyauddin el Makdisi Sahih’inde rivayet etmiştir ki bu hadis İbn Hibban’ın şartı üzeredir, o bunu tahric etmiş midir etmemiş midir bilmiyorum. İbn Hibban’ın nezdinde adalet sahibi bir hadis hafızı, hakkında cerh sebebi bilinmeyen bir adamdan rivayette bulunduğunda bu isnad sahih addedilir. İşte bu imamlar; Ebu İshak es-Sebii, Sevri, A’meş, İsrail, Abdurrahman bin Mehdi, Ebu Ahmed ez-Zubeyri, Veki’, Ahmed bin Hanbel ve burada zikredilip sayılmaları uzun sürecek olan hidayet kandilleri ve karanlıktaki meşaleler mesabesindeki daha nice imamlar bu hadisi kabul edip onu rivayet etmişken ve de onu inkar etmemişken, isnadına dil uzatmamışken biz kimiz ki onu inkar edelim ve bu hususta sözü çoğaltalım? Bilakis biz ona iman ederiz ve onun ilmini Allaha havale ederiz. İmam Ahmed demiştir ki: ‘Bize tuhaf geliyor veya kulaklar ondan irkiliyor olsa bile Allahın hiçbir sıfatını Ondan nefyetmeyiz.’ Bak Veki bin Cerrah’a ki ilim ve fazilette Sufyan es-Sevri’nin halefi olmuştur ve izlediği yol bakımından ona benzemektedir; bu hadisten dolayı rengi değişti diye bu adamı nasıl da inkar etmiş ve ona karşı nasıl da öfkelenmiştir?” (Zehebi, el-Arş, 2/153-156)

Zehebi’nin sözlerini yukarda da nakletmiştik. Şimdi Zehebi’nin Allah’a oturma izafe eden bu hadisi sahih gördüğü ortadayken Ebubekir Sifil’in –Selefilerin de itimad ettiği Zehebi böyle diyor diye takdim ederek- Zehebi’nin oturma hadislerini sahih görmediğini iddia etmesi neyin nesidir? Bu, cehaletten kaynaklanıyorsa bir dert; yok kasıtlı iftiradan kaynaklanıyorsa ayrı bir derttir. Herhalükarda bu, kendisinde bu konularda konuşma ehliyeti gören birisinde olmaması gereken vasıflardan kaynaklanmaktadır. Asıl konumuz bu olmadığı için geçiyoruz.

Şimdi Sifil, sözkonusu konuşmada kendince çelişki olarak gördüğü bir mevzuya değinmiştir. Bu da peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)’in Arş’ın neresine oturacağı mevzusudur. Tabi ki Sifil, bu konudaki tezat zannettiği şeyleri nazara vererek Allahu Teala’nın Arşın üzerine oturmasının ve Rasülünü de oraya oturtmasının batıllığını isbat etmeye çalışmıştır. Sifil’in diline doladığı mevzu ise şudur: Hallal, es-Sunne adlı eserinin bir yerinde, (1/220) yukarda zikri geçen “Atit” yani gıcırdama hadisi olarak bilinen hadise işaret etmektedir. Bu hadisin bazı lafızlarında –yukarda hadisi zikrettiğimiz yerde geçtiği üzere- Allahu Teala’nın Arş’ın üzerinde dört parmaklık kadar dahi boş yer bırakmadığı zikredilirken, bazılarında ise dört parmaklık bir yer haricinde boşluk olmadığı şeklinde anlaşılabilecek bir ifade geçmektedir. Bu ikinci rivayet şekline göre Allah, Arş’ın üzerinde bir boşluk, fazlalık bırakmıştır. İşte bu noktada Hallal, Ebubekir bin Sadaka-Hasen bin Şebib kanalıyla Ebubekir bin Selm isimli zatın şöyle dediğini nakletmektedir:


تِلْكَ الْفَضْلَةُ مَجْلِسُ النَّبِيِّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ الَّذِي يَجْلِسُ مَعَهُ


“Bu fazlalık, Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem)’in Allah ile beraber oturacağı yerdir.”

Ebubekir bin Sadaka, İmam Ahmed’in ashabındandır. Hasen bin Şebib zayıftır. Ebubekir bin Selm hakkında ise kim olduğuna dair bir bilgi yoktur. Hatib el Bağdadi, Tarih’inde (8/589) bu sözü nakletmiş ve bu zatın ismini Ebubekir bin Müslim olarak zabtetmiştir. Ayrıca Hasen bin Şebib’ten bu haberi nakleden kişi olarak da İmam Ahmed’in ashabından Ebubekr el Merruzi’nin ismini vermektedir. İbn Ebi Yala ise Tabakat’ul Hanabile’de (2/67) Hatib’ten bunu aynı şekilde nakletmiş, ancak bu sözü söyleyen zatın ismini Ebubekr bin ebi Müslim olarak zikretmektedir. Bu zata atfedilen bütün bu isimler hakkında ise herhangi bir bilgiye ulaşamadım. Bu alim kim olursa olsun, burada sözkonusu olan şey ancak bir alimin hadislerden çıkardığı kendi şahsi yorumundan ibarettir. Çünkü bu hususta –aşağıda tafsilatı geleceği üzere- sabit bir nass gelmemiştir. Şeyhulislam İbn Teymiye (rh.a) bu zikredilen görüşü reddederek şunları söylemiştir:


كَثِيرٌ مِمَّنْ رَوَاهُ رَوَوْهُ بِقَوْلِهِ {إنَّهُ مَا يَفْضُلُ مِنْهُ إلَّا أَرْبَعُ أَصَابِعَ} فَجَعَلَ الْعَرْشَ يَفْضُلُ مِنْهُ أَرْبَعُ أَصَابِعَ. وَاعْتَقَدَ الْقَاضِي وَابْنُالزَّاغُونِي وَنَحْوُهُمَا صِحَّةَ هَذَا اللَّفْظَ فَأَمَرُّوهُ وَتَكَلَّمُوا عَلَى مَعْنَاهُ بِأَنَّ ذَلِكَ الْقَدْرَ لَا يَحْصُلُ عَلَيْهِ الِاسْتِوَاءُ. وَذُكِرَ عَنْ ابْنِ العايذ أَنَّهُ قَالَ: هُوَ مَوْضِعُ جُلُوسِ مُحَمَّدٍ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ. وَالْحَدِيثُ قَدْ رَوَاهُ ابْنُ جَرِيرٍ الطبري فِي تَفْسِيرِهِ وَغَيْرُهُ وَلَفْظُهُ: {وَإِنَّهُ لَيَجْلِسُ عَلَيْهِ فَمَا يَفْضُلُ مِنْهُ قَدْرُ أَرْبَعِ أَصَابِعَ} بِالنَّفْيِ. فَلَوْ لَمْ يَكُنْ فِي الْحَدِيثِ إلَّا اخْتِلَافُ الرِّوَايَتَيْنِ هَذِهِ تَنْفِي مَا أَثْبَتَتْ هَذِهِ. وَلَا يُمْكِنُ مَعَ ذَلِكَ الْجَزْمِ بِأَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ أَرَادَ الْإِثْبَاتَ وَأَنَّهُ يَفْضُلُ مِنْ الْعَرْشِ أَرْبَعُ أَصَابِعَ لَا يَسْتَوِي عَلَيْهَا الرَّبُّ. وَهَذَا مَعْنًى غَرِيبٌ لَيْسَ لَهُ قَطُّ شَاهِدٌ فِي شَيْءٍ مِنْ الرِّوَايَاتِ. بَلْ هُوَ يَقْتَضِي أَنْ يَكُونَ الْعَرْشُ أَعْظَمَ مِنْ الرَّبِّ وَأَكْبَرَ. وَهَذَا بَاطِلٌ مُخَالِفٌ لِلْكِتَابِ وَالسُّنَّةِ وَلِلْعَقْلِ. وَيَقْتَضِي أَيْضًا أَنَّهُ إنَّمَا عرف عَظَمَةَ الرَّبِّ بِتَعْظِيمِ الْعَرْشِ الْمَخْلُوقِ وَقَدْ جَعَلَ الْعَرْشَ أَعْظَمَ مِنْهُ. فَمَا عَظُمَ الرَّبُّ إلَّا بِالْمُقَايَسَةِ بِمَخْلُوقِ وَهُوَ أَعْظَمُ مِنْ الرَّبِّ. وَهَذَا مَعْنًى فَاسِدٌ مُخَالِفٌ لِمَا عُلِمَ مِنْ الْكِتَابِ وَالسُّنَّةِ وَالْعَقْلِ. فَإِنَّ طَرِيقَةَ الْقُرْآنِ فِي ذَلِكَ أَنْ يُبَيِّنَ عَظَمَةَ الرَّبِّ فَإِنَّهُ أَعْظَمُ مِنْ كُلِّ مَا يَعْلَمُ عَظَمَتَهُ. فَيَذْكُرُ عَظَمَةَ الْمَخْلُوقَاتِ وَيُبَيِّنُ أَنَّ الرَّبَّ أَعْظَمُ مِنْهَا.

“Bunu, yani (Atit/gıcırdama hadisini) rivayet edenlerin birçoğu “Ondan dört parmaklık bir yer haricinde fazlalık, boşluk kalmaz” şeklinde rivayet etmişlerdir.

[Hadisi bu şekilde rivayet edenler, tesbit edebildiğimiz kadarıyla Darimi, er-Reddu ale’l Merisi, 1/426; Abdullah bin Ahmed, es-Sunne, 1/305, Hatib el Bağdadi, Tarih’inde (8/589) Müt.]

Böylece Arş’tan dört parmak kadar bir fazlalık olduğunu söylemişlerdir. El-Kadi (Ebu Ya’la) ve İbn’uz Zaguni ve benzerleri bu lafzın sıhhatine inanmışlar, onu okuyup geçmişler ve bunun manası üzerinde bu kadar bir kısımda istivanın gerçekleşmediği şeklinde konuşmuşlardır. İbn’ul Ayiz’den şöyle dediği zikrolunmuştur: ‘Burası (yani bu dört parmaklık fazlalık) Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem)’in oturacağı yerdir.’ İbn Cerir et-Taberi, Tefsirinde ve başkaları sözkonusu hadisi şu şekilde nefy yani olumsuz manada rivayet etmiştir: ‘Allah, kürsinin üzerine oturur, öyle ki ondan dört parmaklık bir yer dahi fazlalık kalmaz!

[Taberi, bunu Ayet’ul Kursi’nin yani Bakara: 255. Ayetin tefsirinde rivayet etmiştir. Ayrıca Ebu’ş Şeyh, el-Azme, 2/548 ve 650; Ziya el Makdisi, el-Muhtare, 1/265’de hadisi bu lafızla yani ondan dört parmaklık bir yer dahi fazlalık kalmaz, şeklinde rivayet etmişlerdir. Müt.]

Eğer bu hadiste bu iki rivayetin birbiriyle çelişkisinden başka bir şey olmasaydı bile bu rivayet öbürünün isbat ettiği şeyi nefyetmiş olurdu. Buradaki (olumsuz anlamdaki) kesin ifadeyle beraber Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in Rabbin üzerine istiva etmediği dört parmak miktarındaki fazlalığı isbat etmiş olması mümkün değildir. Bu, garib bir manadır ve rivayetlerde kesinlikle bunu destekleyecek bir şey sözkonusu değildir. Bilakis bu, Arş’ın Allahu Teala’dan daha azametli ve daha büyük olmasını gerektirmektedir. Bu ise batıl olup, Kitap, sünnet ve akla muhaliftir. Bu aynı zamanda Rabbin azametini, bir mahluk olan Arş’ın azametine göre takdir etmeyi ve Arş’ın Ondan daha azametli olmasını gerektirmektedir. Burada Rabbi, ancak mahlukata kıyas ederek tazim etmek ve o mahluku Allah’tan daha azim addetmek sözkonusudur. Bu ise fasid bir mana olup, Kitap, sünnet ve akıldan bilinen şeylere muhaliftir. Bu hususta Kur’an’ın yolu ise Rabbin azametini, Onun azamet sahibi olarak bilinen her şeyden daha azametli olduğunu beyan etmektir. Bundan dolayı mahlukatın azametini zikreder ve Rabbin bunlardan daha azim, daha büyük olduğunu beyan eder.”

Sonra bu en son zikrettiği hususa nasslardan çeşitli misaller vermektedir. Ardından hadis hakkında doğru olanın nefy içeren rivayet olduğunu zikrederek şöyle demektedir:


فَبَيَّنَ الرَّسُولُ أَنَّهُ لَا يَفْضُلُ مِنْ الْعَرْشِ شَيْءٌ وَلَا هَذَا الْقَدْرُ الْيَسِيرُ الَّذِي هُوَ أَيْسَرُ مَا يُقَدَّرُ بِهِ وَهُوَ أَرْبَعُ أَصَابِعَ. وَهَذَا مَعْنًى صَحِيحٌ مُوَافِقٌ لِلُغَةِ الْعَرَبِ وَمُوَافِقٌ لِمَا دَلَّ عَلَيْهِ الْكِتَابُ وَالسُّنَّةُ مُوَافِقٌ لِطَرِيقَةِ بَيَانِ الرَّسُولِ لَهُ شَوَاهِدُ. فَهُوَ الَّذِي يُجْزَمُ بِأَنَّهُ فِي الْحَدِيثِ. وَمَنْ قَالَ " مَا يَفْضُلُ إلَّا مِقْدَارَ أَرْبَعِ أَصَابِعَ " فَمَا فَهِمُوا هَذَا الْمَعْنَى فَظَنُّوا أَنَّهُ اسْتَثْنَى فَاسْتَثْنَوْا فَغَلِطُوا. وَإِنَّمَا هُوَ تَوْكِيدٌ لِلنَّفْيِ وَتَحْقِيقٌ لِلنَّفْيِ الْعَامِّ. وَإِلَّا فَأَيُّ حِكْمَةٍ فِي كَوْنِ الْعَرْشِ يَبْقَى مِنْهُ قَدْرُ أَرْبَعِ أَصَابِعَ خَالِيَةٍ وَتِلْكَ الْأَصَابِعُ أَصَابِعُ مِنْ النَّاسِ وَالْمَفْهُومُ مِنْ هَذَا أَصَابِعُ الْإِنْسَانِ. فَمَا بَالُ هَذَا الْقَدْرُ الْيَسِيرُ لَمْ يَسْتَوِ الرَّبُّ عَلَيْهِ وَالْعَرْشُ صَغِيرٌ فِي عَظَمَةِ اللَّهِ تَعَالَى.

"…Rasul, böylece Arş’tan, kendisiyle ölçülebilecek en küçük ölçü olan dört parmaklık bir fazlalık dahi olmadığını beyan etmektedir. İşte bu, Arap diline de Kitap ve sünnetin delalet ettiği şeylere de muvafık olan, Rasülün beyan metoduna da muvafık olan, buna şahitlik eden şeyler de bulunan sahih bir manadır. İşte bu, hadiste var olduğu kesin olan bir şeydir. Onda dört parmaklık bir miktar haricinde fazlalık yoktur, diyenler ise bu manayı anlamamışlar ve Rasul (sallallahu aleyhi ve sellem)’in bu kısmı istisna ettiğini zannettikleri için onlar da istisnada bulunmuşlar, böylece de yanılmışlardır. Halbuki bu, ancak nefyi tekid etmek ve genel manadaki nefyi tahkik etmektir. Aksi takdirde –bu parmaktan kasıd, insan parmağı olduğu halde- Arş’ta dört parmaklık bir boşluk kalmasının ne gibi bir hikmeti olabilir ki? Bundan anlaşılan şey insan parmağı olduğuna göre, Rabbin üzerine istiva etmediği, yerleşmediği bu az miktar neyin nesi oluyor ki? Arş ise Allah’ın azametine göre küçük kalır.” (Fetava, 16/435-438)

Böylece Şeyhulislam, daha çok hadisin nefiy içeren yani dört parmak kadar dahi fazlalık olmadığını ifade eden lafzını tercih etmektedir. Diğer istisna ediyormuş gibi görünen rivayete yani dört parmaklık miktar haricinde fazlalık yoktur, şeklindeki lafza gelince; eğer bu iki lafız birbiriyle çelişiyorsa ya bir tanesi sahihtir, yahut da ikisi de sahih değildir. Nitekim bazı muhaddisler bu hadisi zayıf addetmek için gerekçe olarak hadisin lafızlarında ızdırab yani çelişki olduğunu ileri sürmüşlerdir ve gerekçelerinden bir tanesi de bu ‘fazlalık’ meselesidir. Lakin, hadisin selef ve halef Ehli sünnet imamlarının çoğu tarafından sahih addedildiğini daha önce zikretmiştik. Şu halde bu lafızlardan birisini sahih addetmek yahut iki lafzı cem etmekten başka bir yol yoktur. Cem etme imkanı yoksa, şu takdirde istisna ifade eden lafız şazz kabul edilir, diğer nefiy lafzı mahfuz kalır. Nitekim hadisin başka rivayetlerinde bunu tekid eden hususlar vardır. İbn Batta, isnadıyla Şa’bi’nin şöyle dediğini rivayet etmektedir:


حَدَّثَنَا أَبُو بَكْرٍ أَحْمَدُ بْنُ سَلْمَانَ قَالَ: حَدَّثَنِي مَحْمُودُ بْنُ جَعْفَرٍ، قَالَ: ثنا أَبُو بَكْرٍ الْمَرُّوذِيُّ، قَالَ ثنا أَبُو عَبْدِ اللَّهِ قَالَ: ثنا حَسَنُ بْنُ مُوسَى الْأَشْيَبُ، قَالَ: ثنا حَمَّادٌ، عَنْ عَطَاءِ بْنِ السَّائِبِ، عَنِ الشَّعْبِيِّ، قَالَ: إِنَّ اللَّهَ تَعَالَى قَدْ مَلَأَ الْعَرْشَ حَتَّى إِنَّ لَهُ أَطِيطًا كَأَطِيطِ الرَّحْلِ الْجَدِيدِ

“Allahu Teala, Arş’ı doldurmuştur öyle ki onun (Arşın), tıpkı yeni deve semerine vurulan hevdecin çıkarttığı gıcırtıyı andıran bir gıcırtısı vardır.” (el-İbanet’ul Kubra, 7/176)

İbn’ul Kayyim, bu haberi İbn Mes’ud’ a izafe etmiştir. (İctima’ul Cuyuş, 2/255) Vallahu a’lem.

Görüldüğü üzere Şa’bi’den gelen haber, gıcırdama hadisinin farklı bir lafzıdır ve hadisin diğer lafızlarında Allahu Teala’nın Kürsiye oturduğundan bahsederken, burada ise bu husus Arş’ı doldurması olarak tanımlanmaktadır. Bu rivayet sahihse İbn Teymiye’nin işaret ettiği ve hadisin bazı lafızlarında olan manayı yani Arşın üzerinde en ufak bir boşluk olmadığını teyid eder. İbn Teymiye’nin işaret ettiği gibi buradaki parmak, insan parmağıdır zira hadisin bazı rivayetlerinde Allah Rasülü (sallallahu aleyhi ve sellem)’in bunu dört parmağını uzatarak gösterdiği söylenmiştir. Bazı alimler, bunu Allah Rasülü (sallallahu aleyhi ve sellem)’in oturacağı yer olarak tefsir etseler de normal bir insanın bu kadar bir yere sığmayacağı bellidir. Bu, her ne kadar Allah’ın kudreti dahilinde olan bir şey olsa da Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in oturabilmesi için sadece dört parmaklık bir yerin bırakılmasından bahsetmenin bir anlamı yoktur, çünkü Allah onu dilediği şekilde oturtur. Şu halde Şeyhulislam’ın da söylediği gibi böyle bir istisnanın bir anlamı kalmamaktadır. Böylece bunun, Arş’tan hiçbir boşluk kalmayacağı manasını açıklamak için kullanılan bir ifade olduğu ortaya çıkmaktadır. Zaten onun da işaret ettiği gibi Arş’ta boşluk olduğunu kabul etmek, Arş’ın –haşa- Allah’tan daha büyük olduğu neticesini doğurmaktadır ki bunun batıl olduğu ortadadır. Bununla beraber, hataya düşerek bu istisnayı zikreden alimlerin gayesi Arş’ın Allah’tan daha büyük olduğunu ifade etmek değildir, lakin onların sözlerinin lazımı bunu gerektirmektedir, biz ise kimseyi sözünün lazımıyla sorumlu tutmayız!

Şimdi meselenin bu noktasında Ebubekir Sifil devreye girerek, İbn Teymiye’nin bu sözünün batıl olduğunu, çünkü bunun Allahu Teala’nın büyüklüğünü ve azametini kütlesel bir şey olarak tasavvur etmek manasına geldiğini ileri sürmektedir.  Bizler kütle, hacim vb Kitap ve Sünnette geçmeyen şeylerle ilgilenmeyiz ve de Allah’ın sıfatları hakkında konuşurken bu gibi şeyleri ne nefy ne de isbat sadedinde bir esas olarak belirlemeyiz. Ancak şunu biliriz ki; Allah’ın azameti hem zatı hem de sıfatları itibariyledir. Bunu, sadece sıfat bakımından azameti ile sınırlayan herhangi bir delil yoktur. Şeyhulislam, ilgili yerde buna dair bazı şeyler zikretmiştir. Biz bunlardan sadece en açık olanlarını zikredeceğiz ki bunlardan birisi Zümer: 67 ayeti ve hakkında gelen açıklamalardır. Allahu Teala şöyle buyurmaktadır:


وَمَا قَدَرُوا اللَّهَ حَقَّ قَدْرِهِ وَالْأَرْضُ جَمِيعًا قَبْضَتُهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ وَالسَّمَاوَاتُ مَطْوِيَّاتٌ بِيَمِينِهِ سُبْحَانَهُ وَتَعَالَى عَمَّا يُشْرِكُونَ

“Onlar Allah'ı gereği gibi takdir edemediler. Halbuki kıyamet günü bütün yeryüzü O'nun avucundadır. Gökler de O'nun sağ eliyle dürülmüştür. O, koştukları ortaklardan münezzehtir, yücedir.” (Zümer: 67)

İşte bu, Allah’a bütün mahlukattan daha büyük olduğunu gösteren bir nasstır ve Sifil’in diline doladığı Arş meselesinden bile daha açıktır. Bu ayetin tefsiri sadedinde bazı hadisler rivayet edilmektedir ki bunların bir kısmını nakletmek istiyoruz.

Buhari, Ebu Hureyre (ra)’dan Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in şöyle buyurduğunu nakletmektedir:


يَقْبِضُ اللَّهُ الأَرْضَ، وَيَطْوِي السَّمَوَاتِ بِيَمِينِهِ، ثُمَّ يَقُولُ: أَنَا المَلِكُ، أَيْنَ مُلُوكُ الأَرْضِ

“Allah yeryüzünü avuçlar, gökleri sağ eliyle dürüp şöyle buyurur: Gerçek hükümdar benim, yeryüzünün hükümdarları nerede?” (Buhari, no: 4812)

Taberi, ilgili ayetin tefsirinde İbn Abbas (ra)’ın şöyle dediğini rivayet etmiştir:


مَا السَّمَوَاتُ السَّبْعُ وَالْأَرَضُونَ السَّبْعُ فِي يَدِ اللَّهِ إِلَّا كَخَرْدَلَةٍ فِي يَدِ أَحَدِكُمْ

“Yedi kat gök ve yedi kat yer, Allah’ın elinde tıpkı birinizin elindeki hardal tanesi gibidir.”

(Bu eseri ayrıca Abdullah bin Ahmed, es-Sunne, no: 1090’da rivayet etmiştir. Bu söz, Tefsiru Mucahid’de yakın lafızlarla Vehb bin Münebbih’in kavli olarak da rivayet edilmiştir. Bkz Feteva, 16/439)

Yine Taberi’nin konunun devamında naklettiği üzere el-Hasen’ul Basri ise “ceviz kadar” demiştir.

Yine Taberi’nin rivayet ettiğine göre İbn Ömer (ra)’dan Allah Rasülü (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:


يَأْخُذُ السَّمَوَاتِ وَالْأَرْضَيْنِ السَّبْعَ فَيَجْعَلُهَا فِي كَفِّهِ، ثُمَّ يَقُولُ بِهِمَا كَمَا يَقُولُ الْغُلَامُ بِالْكُرَةِ: أَنَا اللَّهُ الْوَاحِدُ، أَنَا اللَّهُ الْعَزِيزُ «حَتَّى لَقَدْ رَأَيْنَا الْمِنْبَرَ وَإِنَّهُ لَيَكَادُ أَنْ يَسْقُطَ بِهِ


“Allah Teâlâ gökleri ve yedi kat yeri avucuna alır ve sonra onlara hitaben bir çocuğun topa (veya miskete) dediği gibi Ben tek olan Allah’ım, ben Aziz olan Allah’ım, buyurur. Derken Minbere baktık ki az daha Allah Rasûlü’nü üzerinden düşürecekti”

Konuyla alakalı Buhari, Müslim ve diğer sahih kaynaklarda daha başka hadisler vardır, biz burada sadece maksada en açık delalet edenleri zikretmek istedik. Ayet ve hadisler, açık bir biçimde Allahu teala’nın gökleri ve yeri avucuna alacağını ve bunu da hükümranlığına ve azametine delil kılacağını göstermektedir. Bu gelen hadis ve eserlerde kıyamet günü Allah’ın avucunda mahlukatın durumu bir hardal tanesi, ceviz yahut topa benzetilmektedir. Bunun ise Allahu Teala’nın sıfatlarının yanı sıra Zatının da azametine, büyüklüğüne delalet ettiği açıktır. Allah Arş’tan büyüktür dedi diye İbn Teymiye’yi mücessimelikle suçlayan Sifil, bu hadisleri hatta haşa ayeti de tecsim içerdiği, Allah ile mahlukatı kıyas ettiği vs gerekçelerle reddetmesi gerekir. Çünkü bu nasslarda Allahu Teala’nın elinde mahlukatın ufacık olması Onun azametine delil olarak gösterilmiştir. Gerçi bu adamlar, bu ayet ve hadislere de türlü türlü teviller getirirler, zira burada Allah’a avuç nisbet edilmektedir ki Cehmiye’nin nezdinde bunu Allah’a nisbet etmek en büyük şirktir! Ama biz yine de hakkı arayanlar için bu hususu zikretmek istedik. Bir tenbih olarak şunu da belirtmek gerekir ki Allah’ın azametini, büyüklüğünü Ondan başka kimse bilemez ve ölçemez, bu hususta batıl hayallere dalmak da caiz olmaz.

Ebubekir Sifil, sözkonusu videoda İbn Teymiye’nin Arşta boşluk olmayacağı yönündeki sözlerini nakledip bu şekilde tenkid ettikten sonra İbn Teymiye’nin buna rağmen Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in Arşın üzerine oturacağını kabul etmesiyle beraber çelişkiye düştüğünü ileri sürmektedir. İşte bu, Sifil ve onun gibi düşünenlerin Ehli sünnete izafe ettiği teşbih ve tecsimin tam göbeğinde olmalarından kaynaklanmaktadır. Çünkü Sifil’in mensup olduğu sıfat inkarcısı Muattıla ekolü –Eşarisiyle Maturidisiyle Mutezilesiyle- bu sıfat nasslarını insanların sıfatları gibi anlamışlar, yani önce teşbih ve temsil yapmışlar, sonra da Allah kullarına benzemeyeceği için bu sıfatları reddetmişlerdir! Şimdi Sifil, Arşta boşluk yoksa Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) nereye oturacak, diyor ama bunu derken Allah’ın tahtını hükümdarların tahtları gibi tasavvur ediyor ve haliyle boşluk olmayan yere kimsenin oturamayacağını söylüyor! Bunu derken de Allah’ın her şeye kadir olduğunu unutuveriyor! Bu tıpkı, Cehmiye’nin Allah’ın dünya semasına inmesini inkar etmek için Arş boş mu kalacak, sorusunu sormasına benziyor. Nitekim Ebubekir Sifil gibiler de Allah’ın dünya semasına inmesini inkar edebilmek için dünyanın dönmesini bahane getirip Allah ne zaman nüzul edecek, Amerika’daki gecenin üçte biri mi Türkiye’deki mi vs diyerekten Allah’ın inmesini, bir mahlukun inmesi gibi algıladıklarını göstermektedirler. Biz ise böylelerine İshak bin Rahuye (ra)’ın verdiği cevabı veririz. Ahmed bin Seleme bu hususta şunları rivayet etmektedir:

 
سَمِعت إِسْحَاق بن رَاهَوَيْه يَقُول جمعني وَهَذَا المبتدع يَعْنِي إِبْرَاهِيم بن أبي صَالح مجْلِس الْأَمِير عبد الله بن طَاهِر فَسَأَلَنِي الْأَمِير عَن أَخْبَار النُّزُول فسردتها فَقَالَ ابْن أبي صَالح كفرت بِرَبّ ينزل من سَمَاء إِلَى سَمَاء فَقلت آمَنت بِرَبّ يفعل مَا يَشَاء


"Ben İshak’ı şöyle derken işittim: Ben ve şu bid’atçi (İbrahim bin Salih’i kasdediyor) Emir Abdullah bin. Tahir’in meclisinde bir arada bulunduk. Emir bana nuzule dair haberler hakkında soru sordu, bende onları sıraladım. İbn Ebi Salih bunun üzerine: “Ben bir semadan bir diğer semaya inen bir rabbi inkar ediyorum dedi. (Onun bu sözüne karşılık)“Bende dilediği her şeyi yapan bir Rabbe iman ettim.” Dedim."

Yine İshak’tan nakledildiğine göre şöyle demiştir:


دخلت على ابْن طَاهِر فَقَالَ مَا هَذِه الْأَحَادِيث يروون أَن الله ينزل إِلَى السَّمَاء الدُّنْيَا قلت نعم رَوَاهَا الثِّقَات الَّذين يروون الْأَحْكَام فَقَالَ ينزل ويدع عَرْشه فَقلت يقدر أَن ينزل من غير أَن يَخْلُو مِنْهُ الْعَرْش قَالَ نعم
قلت فَلم تَتَكَلَّم فِي هَذَا


"İbn Tahir’in yanına girdim şöyle dedi: Bu hadisler de ne oluyor. Sizler yüce Allah’ın dünya semasına indiğini rivayet ediyorsunuz. Ben: Evet bu hadisleri ahkam hadislerini de rivayet eden sika raviler nakletmiştir. Dedim. Bu sefer: “Arşını bırakıp mı iniyor” dedi. Ben o arşını bırakmadan da inmeye kadirdir deyince, kendisi evet dedi. Bu sefer ben: “o halde niçin bu hususta ileri geri konuşuyorsun dedim.” (Bu haberleri Zehebi, el-Uluvv, sf 177’de nakletmiştir.)

İşte bizler de aynı İshak’ın verdiği cevabı veriyor ve diyoruz ki: Allahu Teala, Arşını dört parmaklık yer kalmayacak kadar doldurmaya ve aynı anda Rasülünü de oraya oturtmaya kadirdir! Her kim hayret edecekse önce küçücük aklıyla Alemlerin Rabbinin yapacağı tasarrufları dünya işleriyle mukayese ederek ölçmeye kalkan, sonra ölçemeyince de inkar cihetine giden insanoğluna hayret etsin! Sifil, bütün bu iddia ettiği çelişkilerin çözümünü (!) ise “bunların hepsi deli zırvası” deyip konuyla alakalı bütün haberleri inkar ederek bulmuş! Böylece, onun iddiasına göre yukarda bu hadisin kaynaklarını zikrettiğimiz yerde ismi geçen bütün hadis imamları bu –haşa- deli zırvası olan şeyleri nakletmiş olmaktadır! Bu adamlar, -tıpkı o çok kınadıkları ateistler, laikler ve akılcı modernistler gibi- kendi akıllarıyla çözemedikleri her şeye böyle deli zırvası diyerek işin içinden çıktıklarını zannetmektedirler. Bu zihniyetteki kişiler kendileri gibi akılcı olan diğer mülhidlerle nasıl mücadele edecekler? Biz şunu biliyoruz ki geçtiğimiz asırlarda, hatta belki 20-30 sene önce anlatılsa deli saçması denilip geçilecek bir çok şey bugün –Allah’ın izniyle- bilim ve teknoloji vasıtasıyla mümkün olabilmektedir. İşte bu misal bile insanın kendi kapasitesiyle çözemediği veya mahlukat hakkında mümkün görülmeyen her şeyi inkar cihetine gitmesinin ne kadar batıl olduğunu göstermektedir.   Kısacası Sifil ve benzerlerinin ortaya attığı bu işkale verilecek en iyi cevap Allahu Teala’nın Peygamberini Arşına dilediği şekilde oturtmaya kadir olduğu şeklinde olacaktır. Bununla beraber Mücahid’den gelen haberin bazı lafızlarında şöyle gelmiştir:


يُوسِع لَهُ عَلَى الْعَرْشِ فَيُجْلِسَهُ مَعَهُ

“Arş’ta Onun için yer açar ve Onu kendi yanında oturtur.”

İbn Abdilberr bunu et-Temhid’de (7/158)  Mücahid’ kadar ulaşan senediyle nakletmektedir. Bunun ne şekilde gerçekleşeceğini Allah bilir. Bize düşen bu haberlere iman etmek ve onlara teslim olmak, bunların nasıl gerçekleşeceğinin ilmini ise Allaha havale etmektir. Allah en doğrusunu bilendir.

Kendisi de bir kral olan Halife Memun Nadr bin Şumeyl (ra)'a şöyle demiştir:
يَا أَبَا الْحَسَنِ الْإِرْجَاءُ دِينُ الْمُلُوكِ
"Ey Ebu'l Hasen! İrca (Mürcielik) kralların dinidir!" (ed-Dulabi, el-Esma ve'l Kuna, no: 832; ayrıca Lalekai, es-Sunne, no: 2818)

 

Related Topics

  Konu / Başlatan Yanıt Son İleti
3 Yanıt
4941 Gösterim
Son İleti 27.10.2017, 02:08
Gönderen: Tevhid Ehli
0 Yanıt
3522 Gösterim
Son İleti 07.07.2015, 05:43
Gönderen: Tevhid Ehli
1 Yanıt
2329 Gösterim
Son İleti 04.02.2016, 20:18
Gönderen: darultawhid.com
0 Yanıt
3232 Gösterim
Son İleti 08.02.2017, 22:03
Gönderen: Tevhid Ehli
1 Yanıt
2860 Gösterim
Son İleti 05.04.2017, 02:25
Gönderen: Tevhid Ehli