Darultawhid

Gönderen Konu: ZAHİD EL KEVSERİ VE BAĞLILARI (EBUBEKİR SİFİL VB) HAKKINDA  (Okunma sayısı 5676 defa)

0 Üye ve 2 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Yönetici
  • *****
  • İleti: 2022
  • Değerlendirme Puanı: +50/-0
Alıntı
Selamun Aleykum

Ebubekir SİFİL'e ithaf olunan bir yazıda, müslüman alimlere ve islam dinine dil uzatılmış. İbn Hazm'dan da alayvari bahsedilmiş.

" Kiyas'i inkâr eden Ibn Hazm , bu iddiasi sebebiyle, birakalim bir “Islâm alimi”ni, akli basinda siradan bir kimsenin bile gülüp geçecegi seyler söylemistir. Mesela Kur'an ve Sünnet'de domuz etinin haram oldugu zikredilmistir. Ama domuzun yaginin haram olduguna dair ne Kur'an'da , ne de Sünnet'te herhangi bir hüküm yoktur. Sirf bu gerekçeyle Ibn Hazm, domuzun yaginin haram olmadigini söylemistir.
Iste kiyasin reddedilmesi sonucunda varilacak komik nokta budur. "

İbn Hazm'ın domuz yağı ve kıyas hakkındaki görüşü nedir ?
 

Bismillahirrahmanirrahim,

İbn Hazm (rh.a)’ın edille-i şer’iyyenin Kitap, sünnet ve icma’dan sonra dördüncü basamağında yer alan kıyası reddettiği hususu doğrudur hatta bu meşhur bir şeydir. İbn Hazm bu hususta Davud ez-zahiri’ye tabi olmuştur. Davud (rh.a) ise bu fikri bazı bidat ehlinden iktibas etmiş ve bu hususta –kendisi Ehli sünnet alimlerinden olmakla beraber- alimlerin ekseriyetine muhalefet etmiştir. Kıyas konusunda daha önce bilgi vermiştik. http://darultawhid.com/tr/forum/index.php?topic=362.0 Kısacası kıyas konusunda İbn Hazm’a yöneltilen tenkidler haklıdır. Ebubekir Sifil’in yaklaşım tarzına ise birazdan değinilecektir inşallah.

İbn Hazm’ın domuz yağını helal saydığı iddiasına gelince; bu bazı muhitlerde yaygın bir kanıdır hatta bizim de düne kadar bilgimiz bu doğrultudaydı ancak tesbit edebildiğimiz kadarıyla bu doğru değildir. Zira İbn Hazm Meratib’ul İcma adlı eserinde alimlerin ittifak ettiği hususları sayarken domuz yağının haramlığını da buna dahil etmiş ve şöyle demiştir:

وَاتَّفَقُوا أَن الْخِنْزِير ذكره وأنثاه صغيره وكبيره حرَام لَحْمه وشحمه وعصبه

“Alimler, domuzun gerek dişisinin gerekse erkeğinin, gerek büyüğünün gerekse küçüğünün etinin, yağının, sinirinin ilh… haram olduğunda ittifak etmişlerdir” (Meratib’ul İcma, 149)

İbn Hazm, alimlerin icması olarak naklettiği bu görüşü el-Muhalla’da bizzat kendi kavli olarak benimseyerek şöyle demektedir:


قَالَ أَبُو مُحَمَّدٍ: لَا يَحِلُّ أَكْلُ شَيْءٍ مِنْ الْخِنْزِيرِ، لَا لَحْمِهِ، وَلَا شَحْمِهِ، وَلَا جِلْدِهِ، وَلَا عَصَبِهِ


“Domuzun eti, yağı, derisi, siniri ilh… hiçbir şeyini yemek helal olmaz…”

Peki şu halde İbn Hazm hakkındaki bu yaygın kanaat nereden kaynaklanmaktadır? Bizim gördüğümüz kadarıyla bunun sebebi İbn Hazm’ın bu konuyu kıyasın şeri deliller arasında yer aldığına delil getirmek isteyenlere yaptığı reddiyedir. İbn Hazm aynı yerin devamında şöyle demektedir:


وَقَدْ ادَّعَى بَعْضُ مَنْ لَا يُبَالِي مَا أَطْلَقَ بِهِ لِسَانَهُ مِنْ أَصْحَابِ الْقِيَاسِ أَنَّ شَحْمَ الْخِنْزِيرِ إنَّمَا حُرِّمَ قِيَاسًا عَلَى لَحْمِهِ وَأَنَّ الْإِجْمَاعَ عَلَى تَحْرِيمِهِ إنَّمَا هُوَ مِنْ قِبَلِ الْقِيَاسِ الْمَذْكُورِ.

“Kıyas ashabından (yani kıyası hüccet olarak kabul edenlerden)  dilinin ne konuştuğundan gafil olan bazı kimseler domuzun yağının etine kıyas edilerek haram kabul edildiğini ve bunun haramlığındaki icmanın dayanağının bahsedilen kıyastan kaynaklandığını ileri sürmüşlerdir.”

İbn Hazm ise domuzun yağının, sinirinin vs haramlığını kıyastan değil bizzat ayetten istidlal etmekte ve şöyle demektedir:


وَأَمَّا الْخِنْزِيرُ فَإِنَّ اللَّهَ تَعَالَى قَالَ: {أَوْ لَحْمَ خِنْزِيرٍ فَإِنَّهُ رِجْسٌ أَوْ فِسْقًا} [الأنعام: 145] وَالضَّمِيرُ فِي لُغَةِ الْعَرَبِ الَّتِي نَزَلَ بِهَا الْقُرْآنُ رَاجِعٌ إلَى أَقْرَبِ مَذْكُورٍ إلَيْهِ فَصَحَّ بِالْقُرْآنِ أَنَّ الْخِنْزِيرَ بِعَيْنِهِ رِجْسٌ فَهُوَ كُلُّهُ رِجْسٌ وَبَعْضُ الرِّجْسِ رِجْسٌ، وَالرِّجْسُ حَرَامٌ وَاجِبٌ اجْتِنَابُهُ

“Domuza gelince Allahu Teala şöyle buyurmuştur: “Veya domuzun eti ki şüphesiz o bir pisliktir” (Enam: 145) Kuranın kendisi ile nazil olduğu Arap dilinde zamir, kendisine en yakın zikredilen kelimeye racidir. Böylece domuzun bizzat kendisinin pis olduğu Kuran’la sabit olmuştur. Şu halde onun tamamı pistir. Pis olan şeyin bir kısmı da pis olur. Pis olan bir şey ise haramdır ve kaçınılması gerekmektedir.”

Yani İbn Hazm’a göre ayetteki “o pistir” ifadesinde “o” diye bahsedilen şey domuzun bizzat kendisidir, domuz eti değildir. Böylece İbn Hazm domuzun bütün cüzlerinin pis olduğunu kıyastan değil, bizzat nassın kendisinden delil getirmiş olmaktadır. (Bkz. El-Muhalla, 6/55-60, Darul Fikr)

Diğer alimler ise İbn Hazm’ın bu istidlaline karşı çıkmışlardır. Mesela İbn Kesir Maide suresinin 3. ayetinde şöyle demektedir:


وَقَوْلِهِ: {وَلَحْمُ الْخِنزيرِ} يَعْنِي: إِنْسِيَّهُ وَوَحْشِيَّهُ، وَاللَّحْمُ يَعُمُّ جَمِيعَ أَجْزَائِهِ حَتَّى الشَّحْمَ، وَلَا يَحْتَاجُ إِلَى تَحَذْلُقِ الظَّاهِرِيَّةِ فِي جُمُودِهِمْ هَاهُنَا وَتَعَسُّفِهِمْ فِي الِاحْتِجَاجِ بِقَوْلِهِ: {فَإِنَّهُ رِجْسٌ أَوْ فِسْقًا} يَعْنُونَ قَوْلَهُ تَعَالَى: {إِلا أَنْ يَكُونَ مَيْتَةً أَوْ دَمًا مَسْفُوحًا أَوْ لَحْمَ خِنزيرٍ فَإِنَّهُ رِجْسٌ} [الْأَنْعَامِ: 145] أَعَادُوا الضَّمِيرَ فِيمَا فَهِمُوهُ عَلَى الْخِنْزِيرِ، حَتَّى يَعُمَّ جَمِيعَ أَجْزَائِهِ، وَهَذَا بَعِيدٌ مِنْ حَيْثُ اللُّغَةِ، فَإِنَّهُ لَا يَعُودُ الضَّمِيرُ إِلَّا إِلَى الْمُضَافِ دُونَ الْمُضَافِ إِلَيْهِ، وَالْأَظْهَرُ أَنَّ اللَّحْمَ يَعُمُّ جَمِيعَ الْأَجْزَاءِ كَمَا هُوَ الْمَفْهُومُ مِنْ لُغَةِ الْعَرَبِ، وَمِنَ الْعُرْفِ الْمُطَّرِدِ، وَفِي صَحِيحِ مُسْلِمٍ، عَنْ بُرَيدة بْنِ الْخَصِيبِ الْأَسْلَمِيِّ، رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ، قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: "مَنْ لَعِبَ بالنردَشير فَكَأَنَّمَا صَبَغَ يَدَهُ فِي لَحْمِ الْخِنْزِيرِ وَدَمِهِ" فَإِذَا كَانَ هَذَا التَّنْفِيرُ لِمُجَرَّدِ اللَّمْسِ فَكَيْفَ يَكُونُ التَّهْدِيدُ وَالْوَعِيدُ الْأَكِيدُ عَلَى أَكْلِهِ وَالتَّغَذِّي بِهِ، وَفِيهِ دَلَالَةٌ عَلَى شُمُول اللَّحْمِ لِجَمِيعِ الْأَجْزَاءِ مِنَ الشَّحْمِ وَغَيْرِهِ.
وَفِي الصَّحِيحَيْنِ: أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَالَ: "إِنَّ اللَّهَ حَرَّمَ بَيْعَ الْخَمْرِ وَالْمَيْتَةِ وَالْخِنْزِيرِ وَالْأَصْنَامِ". فَقِيلَ: يَا رَسُولَ اللَّهِ، أَرَأَيْتَ شُحُومَ الْمَيْتَةِ، فَإِنَّهَا تُطْلَى بِهَا السُّفُنُ، وَتُدْهَنُ بِهَا الْجُلُودُ، ويَسْتَصبِحُ بِهَا النَّاسُ؟ فَقَالَ: "لَا هُوَ حَرَامٌ".
وَفِي صَحِيحِ الْبُخَارِيِّ مِنْ حَدِيثِ أَبِي سُفْيَانَ: أَنَّهُ قَالَ لِهِرَقْلَ ملك الروم: "نهانا عن الميتة والدم".

«Domuz eti» hem evcili, hem yabanîsi et lafzı; yağ da dâhil olmak üzere bütün bölümlerini içine alır. Burada Zâhirî'lerin şaklabanlığına ve «ancak Ölü veya akıtılmış kan veya domuz eti olursa müstesnadır. Çünkü bu pistir» kavlindeki; «çünkü bu pistir» ifâdesini delil getirerek katı ve aşırı davranışlarına hiç de ihtiyâç yoktur. Onlar; «çünkü bu pistir» kavlindeki zamiri kendi anlayışlarına göre domuza göndermektedirler. Ancak böylece domuzun bütün bölümlerinin pis olduğunu söylemektedirler. Bu değerlendirme lügat bakımından uzak bir anlayıştır.

Çünkü zamîr, müzafün ileyhe değil, muzâfa gönderilir. Açık olan ifâde şudur ki; et deyince, gerek alışılmış Örfe göre, gerekse arap dilinden anlaşılan mânâya göre; etli olan bütün bölümleri içine alır. Müslim'in Sahîh'inde Büreyde kanalıyla Rasûlullah (s.a.) in şöyle buyurduğu bildirilir : Kim nerdeşir (Tavla) oynarsa, elini domuz etine ve kanına bulamış gibi olur. Buradaki nefret ettirme ifâdesi, sadece dokunma için kullanılmıştır. Yenme ve besin olarak alma halindeki tehdit ve korkutma nasıl olacaktır? Ayrıca bu ifâde et kelimesinin yağ ve benzerî bütün bölümleri şumûlü içerisine aldığına da delâlet etmektedir. Buhârî ve Müslim'in Sahihlerinde belirtildiğine göre; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurur : Muhakkak ki Allah içki, ölü, domuz ve putun satışını yasaklamıştır. Denildi ki: Ey Allah'ın Rasûlü ölü yağlarının durumu nedir? Onunla gemiler sıvanıyor, deriler yağlanıyor ve halk aydınlanmaya çalışıyor. Rasûlullah (s.a.) hayır, o haramdır, buyurdu. Buhârî'nin Sahîh'inde Ebu Süfyân'dan nakledildiğine göre; o, Bizans İmparatoru Heraklius'a Hz. Peygamber için; o, bizi ölü ve kandan nehyetti, demişti.”
( İbn Kesir Tefsiri, 3/17, Daru Taybe)

İbn Kesir (rh.a) ise ayetteki “hu” yani “o” zamirinin domuz kelimesine değil ete ait olduğunu, yağın haramlığının ise et kelimesinden çıktığını çünkü et ile yağın birbirinden ayrılmaz olduğunu, şu halde et haram olduğuna göre yağın da haram olması gerektiğini izah etmektedir. İbn Hazm ise Muhalla’da bu konuyu uzun uzadıya tartışarak muhaliflerinin bu izahlarına cevap vermektedir. Bizim şu anki konumuz bu değildir. Burada dikkati çeken şey şudur ki İbn Kesir (rh.a) Zahirilerin domuz yağını helal saydıklarından bahsetmemektedir. Bilakis Zahirilerin bu istidlale domuzun bütün cüzlerinin, parçalarının haram olduğunu isbatlama amacıyla sarıldıklarına işaretle “Onlar; «çünkü bu pistir» kavlindeki zamiri kendi anlayışlarına göre domuza göndermek-tedirler. Ancak böylece domuzun bütün bölümlerinin pis olduğunu söylemektedirler.” Demektedir. Ancak ne yazık ki onun bu ibareleri sanki Zahiriler domuz yağını helal sayıyor da İbn Kesir buna itiraz ediyormuş gibi anlaşılmıştır. Öyle ki Şatıbi’nin el-İtisam’ı tahkik edenler dahi İbn Kesir’in bu sözünü bu şekilde tefsir etme yanılgısına düşmüşlerdir.

Kısacası domuz yağı meselesi şundan ibarettir: Kıyasın delil olduğunu savunan cumhur ulemaya mensup bazıları kıyası reddeden İbn Hazm’ı çürütmek için demişlerdir ki “Senin mezhebinin lazımı domuzun yağının helal olmasını gerektirmektedir, çünkü domuz yağının haramlığı Kuranda geçmez, ayette sadece etten bahseder. Domuzun yağı ise ete kıyasla haram olduğu anlaşılır. Eğer sen kıyası kabul etmezsen domuz yağını da helal sayman gerekir ki bu icma ile batıldır” İbn Hazm da bu iddiaya cevaben özetle şöyle demiştir: “Hayır, domuz yağının haram olduğunu kabul etmem için kıyası kabul etmem gerekmez, çünkü ayetteki “o pistir” ibaresi bizzat domuzun kendisine işaret etmektedir ve böylece domuzun et haricindeki bölümlerinin haramlığı da kıyasa gerek kalmaksızın bizzat nasstan çıkmaktadır” Mesele bundan ibarettir. Yani İbn Hazm’ın domuz yağı helaldir diye bir görüşü yoktur, kıyası reddetmesi bunu gerektirir dense de bu böyledir, zira mezhebin lazımı mezhep değildir!

Bu olay bir kez daha göstermektedir ki öncelikle alimlerin sözlerini iyi anlamak gerekmektedir. İkincisi bir ilim talebesi kulaktan dolma duyduğu her şeyi ilim diye nakletmemelidir, hele ki bunu milyonlarca insanın okuduğu ve geleceğe miras olarak kalacak yazılı metinlerde hiç yapmamalıdır en azından bilgilerini yazıya geçirmeden önce kontrol etmelidir. Görüldüğü kadarıyla Ebubekir Sifil buna riayet etmemiştir. Zaten Sifil’in “Burhan” adlı Rıfai tarikatı mensuplarının çıkardığı dergide yayınlanan “SELEF VE SELEFİLİK” başlıklı makale baştan sona bu tarz asılsız ithamlarla doludur ki bütün bunlar Sifil’in yazılarında ilmi kriterlere riayet etmediğini ve bir çok kişi ve mezhebe sahip olmadıkları görüşleri nisbet ettiğini göstermektedir. Mesela şu sözü: “Buna göre Kur’an’da ve hadislerde Allah Tealâ hakkında zikredilen “el, yüz, gelme, oturma, inme, Arş’a istiva etme, gazaplanma , gülme…” gibi sıfatlar, mahlukat hakkında ne ifade ederse, Selefîler’e göre Allah Tealâ hakkında da aynı şeyi ifade eder. Oysa Kur’an’da yer alan pek çok ayet, Allah Tealâ’nın bu gibi sıfatlarını mahlukatın sıfatlarına benzetmenin doğru olmadığını ortaya koymaktadır.” Sifilin iddiasına göre Selefiler, Allahın bu sıfatlarını tıpkı mahlukatın sıfatları gibi algılıyorlarmış! Sifil bunu selefilerin değil alimlerinden en basit ilim talebesinden dahi nakledebilir mi? Müslümanım diyen hiç kimse Allahın sıfatlarının mahlukatın sıfatları gibi olduğunu kabul edebilir mi? Selef akidesinin en büyük davetçilerinden birisi olan İbn Teymiye'nin "Vasıtiyye Akidesi" adlı eserini okuyanlar onun Allahı mahlukata benzetme manasına gelen "temsil"i reddettiğini açıkça görürler:http://darultawhid.com/tr/forum/index.php?topic=26.0 Şu halde Sifil, Ehli sünnetten bağımsız müstakil bir mezhepmiş gibi lanse ettiği Selefilere açıkça iftira atmış olmuyor mu? Tıpkı İbn Hazm’a bilmeyerek iftira ettiği gibi…

İbn Hazm meselesini ise kıyas konusuna örnek olarak getirmektedir ve selefilerin bir kısmının kıyası reddetmesinin ne kadar saçma bir iş olduğunu isbatlama sadedinde bu misali zikretmektedir. Halbuki Sifil madem çok araştırmacı ise şunu bilmeliydi ki selef akidesinin öncüsü olan hiçbir alim İbn Teymiyye ve Muhammed bin Abdulvehhab da dahil kıyası reddetmemiştir. Günümüzde kendisini selefiliğe nisbet edenler arasında ise kıyası reddedenler çok küçük bir azınlıktır, Sifilin bunları kale alıp zikretmesi bile anlamsızdır. Selefi geçinenlerden taklidi haram sayanlar da aynı şekilde itibara alınmaz çünkü selefi akidenin geçmişte bayraktarlığını yapan alimlerin hepsi avam için taklidi kabul etmişlerdir. Günümüzde selefilik adı altında neo-zahirilik yapan birilerinin varlığı bizi ilgilendirmemektedir. Sifil illa selefileri tenkid edecekse önce Selefiler diye bahsettiği kitlenin kim olduğunu belirlesin ve ondan sonra tenkidini yapsın. Yoksa Afgani, Abduh vs ile Muhammed bin Abdulvehhab’ı aynı kefeye koyarak hiçbir yere varamaz. Ahiru davana enil hamdu lillahi Rabbil alemin.


Kendisi de bir kral olan Halife Memun Nadr bin Şumeyl (ra)'a şöyle demiştir:
يَا أَبَا الْحَسَنِ الْإِرْجَاءُ دِينُ الْمُلُوكِ
"Ey Ebu'l Hasen! İrca (Mürcielik) kralların dinidir!" (ed-Dulabi, el-Esma ve'l Kuna, no: 832; ayrıca Lalekai, es-Sunne, no: 2818)

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Yönetici
  • *****
  • İleti: 2022
  • Değerlendirme Puanı: +50/-0
Bismillahirrahmanirrahim,

m. 1952 tarihinde ölen Zahid el Kevseri aslında Düzceli bir Çerkez'dir ve Osmanlı medreselerinde tahsil görüp faaliyet gösterdikten sonra Cumhuriyet'in kuruluşuyla beraber M. Kemal'e muhalefet ederek Mısır'a gitmiş ve faaliyetlerini orada sürdürmüştür. Kendisini Hanefi-Maturidi ekolunun takipçisi gibi gösteren bu şahıs aslında bu maske altında bizzat rasullerin ortak daveti olan tevhide ve de Allah Rasulunun ashabı başta olmak üzere selef-i salihine düşmandır kısacası bu şahsın asıl düşmanlığı bizzat yüce İslam dininedir. Bu şahıs ve benzerlerinin gayesi islam öncesi atalarının putperest inancını İslam adı altında devam ettirmektir (Allahu a'lem) Zira bu kişi Cehm bin Safvan, Cad bin Dirhem, Muhyiddin İbnul Arabi gibi nerede bir zındık, mülhid varsa yüceltmiş; Enes bin Malik (ra) İbn Huzeyme, Darimi, İbn Ebi Şeybe, Abdullah bin Ahmed gibi imamları ve de onların takipçisi İbn Teymiye, Muhammed bin Abdulvehhab gibi alimleri de tahkir etmiştir. Aslında mezhebinin lazımı bütün selef imamlarını; Buhari, Muslim, İmam Ahmed, İmam Malik, İmam Şafii hatta Ebu Hanife'yi tekfir ve tadlil etmesini gerektirdiği halde tepki çekmemek için olsa gerek bu imamlara -bildiğimiz kadarıyla- açıktan dil uzatmamış ancak bu imamlardan nakledilen selef akidesini tecsim ve teşbih içerdiği gerekçesiyle yerden yere vurmuştur. Halbuki şu tenkid ettiği alimlerle selef alimlerinin akidesi aynıdır. Selef imamlarından nakledilen akide metinlerini inceleyenler bunu rahatlıkla müşahede ederler. http://darultawhid.com/tr/forum/index.php?board=61.0 Zaten selef imamlarından öte onun teşbih ve tecsim adını verdiği fakat aslında tenzihin ve tevhidin bizzat kendisi olan sıfatlarla alakalı hususlar bizzat Kuran ve Sünnetin açık nasslarında ifade edilmiştir.

İşte bu bahsettiğimiz Kevseri isimli şahıs neşrettiği birtakım kitaplarla ilmi muhitlerde kısmi de olsa bir etki yapmış ve günümüzdeki selef düşmanı akımların beslendiği kaynaklardan birisi haline gelmiştir. Türkiye'de de son yıllarda Ebubekir Sifil isimli yazar Kevseri ekolunu canlandırmaya çalışmaktadır. Bu doğrultuda Kevseri'nin Makalat isimli kitabını tercüme etmiş ve değişik platformlarda da tevhid ve sünnet aleyhindeki görüşlerini yaymaya çalışmaktadır. Yalnız Kevseri'nin muasır temsilcileri hocalarının aksine laik rejimle gayet uyum içerisinde hareket etmekte ve Kevseri ekolunu sadece selef itikadına muhalefet yönünden gündeme getirmektedirler! Öyle görülüyor ki bu, son yıllarda iyice ön plana çıkan şeytan ve hizbinin İslama karşı yürüttüğü küresel çaptaki savaş çerçevesinde tevhid akidesi etrafında şüphe uyandırma faaliyetidir. Ancak "muhakkak ki şeytanın hilesi zayıftır" (Nisa: 76) Bizler tevhidin yakın tarihteki en büyük muhaliflerinden birisi olan Kevseri ve Türkiye'deki takipçilerinin ortaya attığı şüpheleri Allahın izniyle zaman ve fırsat buldukça aydınlatmaya gayret edeceğiz. Tevfik Allahtandır.
Kendisi de bir kral olan Halife Memun Nadr bin Şumeyl (ra)'a şöyle demiştir:
يَا أَبَا الْحَسَنِ الْإِرْجَاءُ دِينُ الْمُلُوكِ
"Ey Ebu'l Hasen! İrca (Mürcielik) kralların dinidir!" (ed-Dulabi, el-Esma ve'l Kuna, no: 832; ayrıca Lalekai, es-Sunne, no: 2818)

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Yönetici
  • *****
  • İleti: 2022
  • Değerlendirme Puanı: +50/-0
ATİT/ARŞIN GICIRDAMASI HADİSİ VE ALLAHU TEALA'YA OTURMA İZAFE EDİLEN DİĞER HADİSLER

İstiva’nın “oturma” olarak tefsir edilmesi ve Rabb Teala’ya oturma izafe eden nakiller:

Yukarda da beyan ettiğimiz gibi istiva’nın selef nezdinde meşhur olan açıklamaları arasında oturma anlamında culus veya kuud yoktur. Buna rağmen seleften bazılarına bu şekilde bir tefsir izafe edilmiş ve bazı hadislerde de Allahu Teala’nın kürsiye oturduğundan bahsedilmiştir. Bu ise Allah’a celaline layık bir şekilde oturma izafe edilmesini veya istivanın bu şekilde tefsir edilmesini bidat, sapıklık hatta küfür olarak görenlerin aleyhinedir. Çünkü bu kimselerin küfür ve şirk olarak gördüğü hususların Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) ve ashabına  ve de diğer selef imamlarına izafe edildiği rivayetler en meşhur hadis ve rivayet kitaplarında yer almaktadır ki burada bu hadisleri onaylayarak nakleden imamların da küfre ve sapıklığa nisbet edilmesi sözkonusudur. Hadis ve rivayetlerin sahih olup olmamasının bu hususta bir önemi yoktur. Çünkü küfre rıza küfürdür. Eğer Allaha oturma izafe etmek teşbihse yani küfürse bu yöndeki rivayetleri kabul ederek nakleden herkesin küfre girmesi gerekmektedir ki bundan Allaha sığınırız. Şimdi bu rivayetleri ve –tesbit edebildiğimiz ölçüde- sıhhat durumlarını ele almak istiyoruz. Önce konuyla alakalı hadisleri zikredeceğiz inşallah:

Bu konuyla alakalı nakledeceğimiz hadisler birkaç gruptur. İlk gruptaki hadisler Allahu Teala’nın kıyamet günü kürsüsüne oturmasıyla alakalıdır. Bunlardan bir tanesini Er-Ruyani (v. 307) “Müsned”inde Cabir bin Abdillah (ra)’dan şöyle nakletmektedir:


سَمِعْتُ رَسُولَ اللَّهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ يَقُولُ: " إِذَا كَانَ يَوْمُ الْقِيَامَةِ حُشِرَ النَّاسُ عُرَاةً حُفَاةً غُرْلًا، ثُمَّ يَجْلِسُ اللَّهُ عَلَى كُرْسِيِّهِ، ثُمَّ يُنَادِيهِمْ بِصَوْتٍ يَسْمَعُهُ مَنْ بَعُدَ كَمَا يَسْمَعُهُ مَنْ قَرُبَ، فَيَقُولُ: أَنَا الْمَلِكُ الدَّيَّانُ؛ لَا ظُلْمَ الْيَوْمَ

“Ben Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’i şöyle derken işittim: Kıyamet günü geldiğinde insanlar çıplak, yalın ayak ve sünnetsiz olarak haşredilecektir. Sonra Allahu Teala kürsisine oturur ve onlara uzakta olanın yakında olan kimse gibi işitebileceği bir sesle nida eder ve şöyle der: “Ben Melik ve Deyyan’ım. Bugün zulum yoktur!” (Musned’ur Ruyani, 2/471 no: 1491)

Hadisin başka kaynaklarda da bir çok benzeri mevcuttur ancak bu lafzıyla sadece Ruyani’nin Müsned’inde bulabildim. Hadiste açıkça Allahu teala’nın kıyamet günü kürsisine oturacağı “yeclisu” lafzıyla beyan edilmektedir. Bu hadiste ayrıca Allah’ın kendine has bir sesi olduğunu inkar eden Eşarilere de reddiye vardır. Velhamdulillah.

Kıyamet günü Allahu Teala’nın Kürsüye oturarak nida edeceğini haber veren benzer başka bir rivayeti ise Ebu’ş Şeyh (v. 369) Katade (ra)’dan şöyle nakletmektedir:


حَتَّى إِذَا جَلَسَ عَلَى كُرْسِيِّهِ نَادَى تَعَالَى بِهِ: {لِمَنِ الْمُلْكُ الْيَوْمَ} [غافر: 16] ، فَلَمْ يُجِبْهُ أَحَدٌ، فَعَطَفَهَا عَلَى نَفْسِهِ تَبَارَكَ وَتَعَالَى، فَقَالَ: {لِلَّهِ الْوَاحِدِ الْقَهَّارِ الْيَوْمَ تُجْزَى كُلُّ نَفْسٍ بِمَا كَسَبَتْ لَا ظُلْمَ الْيَوْمَ إِنَّ اللَّهَ سَرِيعُ الْحِسَابِ} [غافر: 17

“…Nihayet Allahu Teala kürsüsüne oturduğunda oradan şöyle seslenir: ‘Bugün mülk kimindir’ (Gafir: 16) Ona hiç kimse cevap vermez. Tebareke ve Teala kendisine atfederek şöyle der: “Tek ve Kahredici olan Allah’ındır. Bugün her nefis kazandığı ile karşılık görür, bugün zulüm yoktur. Allah hesabı çabukça görendir.” (Gafir: 17)” (Ebu’ş Şeyh, el-Azme, 2/752)

Bu haberde de açıkça "celese" lafzıyla Allahu Teala’nın kürsüye oturacağından bahsedilmektedir. Lakin şurası var ki bu haber Allah rasulune ref’ edilmemiştir, Katade (ra)’ın sözü olarak nakledilmiştir. Rivayetin senedinde yer alan Mutemir bin Nafi hakkında ihtilaf edilmiştir. Bu rivayetin benzerini Ebu Nuaym (v. 430) “Hilye”de Şehr bin Havşeb’den kendi sözü olarak nakletmektedir.  (Hilyetul Evliya, 6/61) Ancak bu tarz gaybi haberlerin Rasulullah’a dayanan bir aslı olmadan içtihadla söylenemeyeceği de bir vakıadır. Ebu Nuaym’ın lafzında oturur (celese) yerine istiva eder denilmesi de iki kelimenin birbirleri yerine kullanılması açısından enteresandır. Doğrusunu Allah bilir.

Yine kıyamet günü Allahu Teala’nın kürsüsüne oturacağından bahseden diğer bir hadisi ise Taberani şu şekilde nakletmiştir:


حَدَّثَنَا أَحْمَدُ بْنُ زُهَيْرٍ التُّسْتَرِيُّ، حَدَّثَنَا الْعَلَاءُ بْنُ مَسْلَمَةَ، ثنا إِبْرَاهِيمُ الطَّالْقَانِيُّ، ثنا ابْنُ الْمُبَارَكِ، عَنْ سُفْيَانَ عَنِ ابْنِ حَرْبٍ، عَنْ ثَعْلَبَةَ بْنِ الْحَكَمِ، قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى: اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ يَقُولُ اللهُ عَزَّ وَجَلَّ لِلْعُلَمَاءِ يَوْمَ الْقِيَامَةِ، إِذَا قَعَدَ عَلَى كُرْسِيِّهِ لِقَضَاءِ عِبَادِهِ: إِنِّي لَمْ أَجْعَلْ عِلْمِي، وحُكْمِي فِيكُمْ، إِلَّا وَأَنَا أُرِيدُ أَنْ أَغْفِرَ لَكُمْ، عَلَى مَا كَانَ فِيكُمْ، وَلَا أُبَالِي "

Bize Ahmed îbn Züheyr et-Tusteri haber verdi ve dedi ki: Bize A’la bin Mesleme haber verdi ve dedi ki: Bize İbrahim et-Talkani haber verdi ve dedi ki: Bize İbn’ul Mubarek, Sufyan’dan o da İbn Harb’tan , Sa'lebe îbn Hakem'in şöyle dediğini haber verdiler: Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuştur:

"Kıyamet günü Allah Teâlâ kullar arasında hükmetmek için kürsîsi üzerinde oturduğunda âlimlere şöyle buyuracaktır: Muhakkak Ben ilmimi ve hikmetimi ancak sizden vuku bulan günâhlarınızı bağışlamayı murâd ettiğim için size vermişimdir, buna aldırmam."

[Taberani, Mu’cem’ul Kebir, 2/84, no: 1381 ayrıca az farkla Meşihatu Ebi’l Hasen es-Sukkeri no: 29 İbn Kesir (rh.a) Taha suresinin baş tarafında bu hadisi “bu babdaki hadislerin en güzeli” şeklinde takdim ederek nakletmiş ve ardından isnadının ceyyid (güzel) olduğunu beyan etmiştir. Heysemi, Mecma’uz Zevaid no: 527’de hadisin ricali güvenilir addedilmiştir, demiştir. (1/126) Munziri de hadisinin ricalinin güvenilir olduğunu beyan etmiştir. (Tergib ve Terhib, 1/57 no: 131) Alimlerin değerlendirmeleri bu yönde olsa da seneddeki A’la bin Mesleme Tirmizi’nin hocası olmasına karşın hadis uydurmakla itham edilmiş ve güvenilir addedilmemiştir. (Zehebi, Divan’ud Duafa no: 2891)]

Bu hadis de aynı şekilde Kıyamet günü Rabb Teala’nın kürsüsüne oturacağından bahsetmektedir yalnız bir farkla ki yukardaki hadiste oturmak “celese” ile ifade edilirken bu hadiste “kaade” kelimesiyle ifade edilmiştir iki neticede mana aynıdır. Eşarilerin itimad ettikleri alimlerden birisi olan Suyuti de bu hadisi “ed-Durr’ul Mensur” adlı eserinde (2/71) ve de ricalinin güvenilir olduğunu beyan ederek “el-Leali’l Mesnua”da (1/202) zikretmiştir. Keza Osmanlı ulemasından olan Hadimi, “Berika”da (1/283) bu hadisi zikretmiş ardından bunun cisim olmanın unsurlarını taşıyan bir keyfiyette olmaksızın cereyan ettiğini söyleyip bunun Allahın azametinin ve ceberutunun, hükümranlığının kemaline işaret eden bir ibare olabileceğini zikrederek Maturidi akidesine göre hadisi açıklamaya çalışmıştır. Fakat en azından günümüz cahil sapıkları gibi bu hadisin muhtevasını inkar etmeye hatta bu oturma lafzının küfür olduğunu iddia etmeye kalkışmamışlardır. Bu da ilimle cehaletin farkını gösterir. Öyle ki bidatçının alim olanı ile cahil olanı arasında meselelere yaklaşım noktasında böyle fark vardır. Günümüzdekiler ise tarihte hiç kimsenin söylemediği şeyi söyleyerek Allaha oturma isnad edeni mutlak anlamda tekfir etmeye yeltenmişlerdir. Vallahu’l Mustean.

Bu husustaki ikinci grup hadisler ise “atit” hadisi diye bilinen Allahu Teala’nın kürsüsünün gıcırdaması hakkındaki hadislerdir. Ahmed bin Hanbel (rh.a)’ın oğlu Abdullah “Es-Sunne” de sözkonusu hadisi bu culus (oturma) meselesi hakkında açtığı müstakil babta rivayet etmiş açmış ve hadisi rivayet etmeden önce şöyle demiştir:


سُئِلَ عَمَّا رُوِيَ فِي الْكُرْسِيِّ وَجُلُوسِ الرَّبِّ عَزَّ وَجَلَّ عَلَيْهِ
584 - رَأَيْتُ أَبِيَ رَحِمَهُ اللَّهُ يُصَحِّحُ هَذِهِ الْأَحَادِيثَ أَحَادِيثَ الرُّؤْيَةِ وَيَذْهَبُ إِلَيْهَا وَجَمَعَهَا فِي كِتَابٍ وَحَدَّثَنَا بِهَا


Kürsi ve Rabb Azze ve Celle’nin onun üzerine oturması ile alakalı rivayet edilen şeyler hakkında soruldu.

Allah kendisine rahmet etsin babamın bu hadisleri, rüyet (Allahın görülmesi) ile alakalı hadisleri sahih saydığını ve bunların gösterdiği şekilde düşündüğünü ve onları bir kitapta derleyip rivayet ettiğini gördüm.


585 - حَدَّثَنِي أَبِي رَحِمَهُ اللَّهُ، قَالَ: حَدَّثَنَا عَبْدُ الرَّحْمَنِ، عَنْ سُفْيَانَ، عَنْ أَبِي إِسْحَاقَ، عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ خَلِيفَةَ، عَنْ عُمَرَ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ قَالَ: «إِذَا جَلَسَ تَبَارَكَ وَتَعَالَى عَلَى الْكُرْسِيِّ سُمِعَ لَهُ أَطِيطٌ كَأَطِيطِ الرَّحْلِ الْجَدِيدِ»

Allah kendisine rahmet etsin babam bana haber verdi ve dedi ki: Bize Abdurrahman, Sufyan’dan o da Ebu İshak’tan, o ise Abdullah bin Halife’den haber verdiğine göre Ömer (ra) şöyle demiştir:

“Allah Tebareke ve Teala Kürsiye oturduğunda Kürsü’den tıpkı yeni deve semerine vurulan hevdecin çıkarttığı gıcırtıyı andıran bir gıcırtı duyulur.”

Abdullah bin Ahmed (rh.a) bir sonraki sayfada aynı hadisi rivayet ettikten sonra bu hadisle alakalı şu olayı zikretmiştir:

فَاقْشَعَرَّ رَجُلٌ سَمَّاهُ أَبِي عِنْدَ وَكِيعٍ فَغَضِبَ وَكِيعٌ وَقَالَ أَدْرَكْنَا الْأَعْمَشَ وَسُفْيَانَ يُحَدِّثُونَ بِهَذِهِ الْأَحَادِيثِ لَا يُنْكِرُونَهَا

 
Babamın ismini verdiği bir adam Veki’nin yanında (bu hadisi işitince) bundan irkildi. Bunun üzerine Veki (ra) öfkelendi ve şöyle dedi: Biz A’meş ve Sufyan’a yetiştik ki onlar bu hadisleri rivayet ediyorlardı ve onları inkar etmiyorlardı” (Abdullah bin Ahmed, es-Sunne, 1/300-307)

Zehebi bu kıssayı naklettikten sonra şöyle demiştir:


وهذا الحديث صحيح عند جماعة من المحدثين، أخرجه الحافظ ضياء الدين المقدسي في صحيحه، وهو من شرط ابن حبان فلا أدري أخرجه أم لا؟، فإن عنده أن العدل الحافظ إذا حدث عن رجل لم يعرف بجرح، فإن ذلك إسناد صحيح. فإذا كان هؤلاء الأئمة: أبو إسحاق السبيعي، والثوري،والأعمش، وإسرائيل، وعبد الرحمن بن مهدي، وأبو أحمد الزبيري، ووكيع، وأحمد بن حنبل، وغيرهم ممن يطول ذكرهم وعددهم الذين هم سُرُج الهدى ومصابيح الدجى قد تلقوا هذا الحديث بالقبول وحدثوا به، ولم ينكروه، ولم يطعنوا في إسناده، فمن نحن حتى ننكره ونتحذلق عليهم؟، بل نؤمن به ونكل علمه إلى الله عز وجل.قال الإمام أحمد: "لا نزيل عن ربنا صفة من صفاته لشناعة شنِّعت وإن نَبَت عن الأسماع".فانظر إلى وكيع بن الجراح الذي خلف سفيان الثوري في علمه وفضله، وكان يشبه به في سمته وهديه، كيف أنكر على ذلك الرجل، وغضب لما رآه قد تلون لهذا الحديث.

“Bu hadis muhaddislerden bir cemaatin nezdinde sahihtir. Bunu Hafız Ziyauddin el Makdisi Sahih’inde rivayet etmiştir ki bu hadis İbn Hibban’ın şartı üzeredir, o bunu tahric etmiş midir etmemiş midir bilmiyorum. İbn Hibban’ın nezdinde adalet sahibi bir hadis hafızı, hakkında cerh sebebi bilinmeyen bir adamdan rivayette bulunduğunda bu isnad sahih addedilir. İşte bu imamlar; Ebu İshak es-Sebii, Sevri, A’meş, İsrail, Abdurrahman bin Mehdi, Ebu Ahmed ez-Zubeyri, Veki’, Ahmed bin Hanbel ve burada zikredilip sayılmaları uzun sürecek olan hidayet kandilleri ve karanlıktaki meşaleler mesabesindeki daha nice imamlar bu hadisi kabul edip onu rivayet etmişken ve de onu inkar etmemişken, isnadına dil uzatmamışken biz kimiz ki onu inkar edelim ve bu hususta sözü çoğaltalım? Bilakis biz ona iman ederiz ve onun ilmini Allaha havale ederiz. İmam Ahmed demiştir ki: ‘Bize tuhaf geliyor veya kulaklar ondan irkiliyor olsa bile Allahın hiçbir sıfatını Ondan nefyetmeyiz.’ Bak Veki bin Cerrah’a ki ilim ve fazilette Sufyan es-Sevri’nin halefi olmuştur ve izlediği yol bakımından ona benzemektedir; bu hadisten dolayı rengi değişti diye bu adamı nasıl da inkar etmiş ve ona karşı nasıl da öfkelenmiştir?” (Zehebi, el-Arş, 2/155)

Feth’ul Mecid müellifi de bu kıssayı naklettiği yerde şöyle demektedir:


فإذا سمعوا شيئا من محكم القرآن ومعناه حصل معهم فَرق أي خوف، فإذا سمعوا شيئا من أحاديث الصفات انتفضوا كالمنكرين له، فلم يحصل منهم الإيمان الواجب الذي أوجبه الله تعالى على عباده المؤمنين

“Onlar Kuran’ın muhkemlerinden bir şey işittikleri zaman onun manası onlarda korku meydana getirirken sıfat hadislerinden bir şey işittiklerinde onu inkar edermiş gibi kaçışmaktadırlar ve Allahın mümin kullarına vacib kıldığı iman onlarda hasıl olmamaktadır.” (Abdurrahman bin Hasen, Fethul Mecid, 405)

Süleyman bin Sehman en-Necdi (rh.a) ise şöyle demiştir:


وأما كونه جالساً على عرشه، فقد جاء الخبر بذلك

“Onun, Arşının (tahtının) üzerinde oturuyor olmasına gelince, haber bu doğrultuda gelmiştir.” Ardından da Abdullah bin Ahmed’in zikrettiği haberi nakletmiştir. (ed-Diya’uş Şarik, 314)

Abdullah bin Ahmed bin Hanbel’in nakletmiş olduğu hadis, Zehebi’nin ve Süleyman bin Sehman’ın bu hadisle alakalı yapmış olduğu açıklamalar ve de Fethul Mecid müellifinin sıfat hadislerinden ürken kişilerle alakalı söylemiş olduğu sözler esasında çok fazla bir açıklamaya ihtiyaç bırakmamaktadır. Allaha ve Rasulune hakkıyla teslim olmamış olan insanlar selef zamanından beri bu tarz sıfat hadislerinden ürpermekte ve bunlara iman edememektedir, bu ise teslimiyetsizlikten ve belki kalpte saklı olan imansızlıktan kaynaklanmaktadır. Halbuki selef bu tarz hadislere iman etmiş ve bunları kabul etme hususunda tereddüd sergileyenleri töhmet altında tutmuşlardır. İşte Rabbin kürsüsüne oturduğunu ifade eden hadis bunlardan birisidir. Bu ve benzeri hadislerde ifade edilen sıfatlar eskiden beri nasslara teslim olmamış kimseler için fitne teşkil etmiştir, şu anki tartışmamızın kaynağı da burasıdır. Bu insanlar bu tip sıfatları konu alan hadislerden senedinde en ufak bir pürüz olanları hemen zayıf ve mevzu ilan edip sahih olanlara da birbirinden fasit tevil ve açıklamalar getirmektedirler. Bunu sadece halis Cehmiye’den olanlar değil kendisini selefe nisbet edip de selefin menhecini özümseyememiş olan kimseler de yapmaktadır. Görüldüğü gibi selef imamlarının kabul ettiği hatta kabul etmeyenlere karşı gazaplandıkları, Abdullah bin Ahmed’in müstakil bab başlığı açarak isbat etmeye çalıştığı oturma sıfatını Allaha nisbet etmeyi bugün Ehli sünnet geçinen birileri bizzat küfrün kendisi olarak görebilmektedir. Bu da bu insanların seleften ne kadar uzaklaştıklarını ve ilimden ne kadar mahrum olduklarını gösteren birçok karineden sadece bir tanesidir. Vallahu a’lem.

“Atit/gıcırdama” hadisi olarak meşhur olan bu hadisi başkaları da farklı lafızlarla rivayet etmiştir. Mesela İmam Taberi, Ayet’ul Kursi olarak bilinen Bakara: 255. Ayetin tefsirinde Kürsi hakkındaki farklı görüşleri naklederken şöyle demiştir:


أَوْلَى بِتَأْوِيلِ الْآيَةِ مَا جَاءَ بِهِ الْأَثَرُ عَنْ رَسُولِ اللَّهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ وَهُوَ مَا: حَدَّثَنِي بِهِ عَبْدُ اللَّهِ بْنُ أَبِي زِيَادٍ الْقَطَوَانِيُّ، قَالَ: ثنا عُبَيْدُ اللَّهِ بْنُ مُوسَى، قَالَ: أَخْبَرَنَا إِسْرَائِيلُ، عَنْ أَبِي إِسْحَاقَ، عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ خَلِيفَةَ، قَالَ: أَتَتِ امْرَأَةٌ النَّبِيَّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ، فَقَالَتِ: ادْعُ اللَّهَ أَنْ يُدْخِلَنِي الْجَنَّةَ فَعَظَّمَ الرَّبَّ تَعَالَى ذِكْرُهُ، ثُمَّ قَالَ: «إِنَّ كُرْسِيَّهُ وَسِعَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ، وَإِنَّهُ لِيَقْعُدُ عَلَيْهِ فَمَا يَفْضُلُ مِنْهُ مِقْدَارُ أَرْبَعِ أَصَابِعَ» ثُمَّ قَالَ بِأَصَابِعِهِ فَجَمَعَهَا: «وَإِنَّ لَهُ أَطِيطًا كَأَطِيطِ الرَّحْلِ الْجَدِيدِ إِذَا رُكِبَ مِنْ ثِقَلِهِ
»

Ayeti, Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’den gelen eser ile açıklamak daha evladır ki o da şudur: (Hadisin senedini zikrettikten sonra) Abdullah bin Halife’den şöyle dediği rivayet edilmiştir: Bir kadın, Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem)’e geldi ve dedi ki: Allah’a dua et de beni cennetine girdirsin. Bunun üzerine Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem) zikri yüce olan Rabbi tazim etti ve sonra şöyle buyurdu: Onun kürsüsü gökleri ve yeri kaplamıştır. O ise onun üzerinde oturur. Öyle ki ondan dört parmaklık bir yer dahi fazlalık (yani boş) kalmaz. Ardından parmaklarını birleştirerek şöyle dedi: Onun (kürsünün) yeni deve semerine vurulan hevdecin binilirken ağırlığından dolayı çıkarttığı gıcırtıyı andıran bir gıcırtısı vardır.”

Taberi’nin sözkonusu hadisi delil olarak zikretmesi ve ayetin tefsiri kılması, onu sahih gördüğüne işarettir. Bu atit hadisinin çokça rivayeti vardır. Kürsünün gıcırdadığını ifade eden hadisin aslı –sözkonusu oturma lafzı olmaksızın- Ebu Davud’da (no: 4726) yer almaktadır. Biz sadece Taberi’nin lafzına yakın olan ve mevzumuzu teşkil eden oturma lafzını ihtiva eden rivayetlerinin kaynaklarını zikretmek istiyoruz:

Abdullah bin Ahmed, es-Sunne, no: 593; Darimi, er-Redd ale’l Merisi, 1/158; Ebu’ş Şeyh, el-Azme, 2/650; Ziya el Makdisi, el-Muhtare, no: 153; İbn Batta, el-İbane, 7/178, Hatib el Bagdadi, Tarihu Bagdad, 8/589 Ayrıca Suyuti, ed-Durr’ul Mensur’da Enam: 103. Ayetin tefsirinde bu rivayeti İbn’ul Munzir’e de nisbet etmektedir.

Sözkonusu “atit” hadisi hakkında meşhur bir ihtilaf vardır. İbn Asakir, bu hadisi reddetmek için müstakil bir risale telif etmiş ve hadise olan tenkidlerini daha çok hakkında meşhur bir ihtilaf olan İbn İshak üzerinden yürütmüştür.  İbn’ul Cevzi ise el-İlel’ul Mutenahiye  adlı kitabının ilk sayfalarında hadisin muzdarib oluşunu vesaireyi  gerekçe göstererek sahih olmadığını iddia etmiştir. İbn Cemaa da “İzah’ud Delil” de (sf 214) benzer gerekçelerle hadisi reddetmektedir. Veki, Sufyan, Ameş, İmam Ahmed ve oğlu ve de ashabından bir çok kimse hadisi sahih görmektedir. Selefin bu imamlarının sahih gördüğü bir hadisi müteahhirundan bazı kimselerin eleştirmesinin ne kadar kıymeti olabilir? İbn Teymiyye (rh.a) sözkonusu hadisle alakalı şöyle demektedir:


وَطَائِفَةٌ مِنْ أَهْلِ الْحَدِيثِ تَرُدُّهُ لِاضْطِرَابِهِ كَمَا فَعَلَ ذَلِكَ أَبُو بَكْرٍ الْإِسْمَاعِيلِيُّ وَابْنُ الْجَوْزِيِّ وَغَيْرُهُمْ. لَكِنَّ أَكْثَرَ أَهْلِ السُّنَّةِ قَبِلُوهُ.

“Hadis ehlinden bir topluluk bu hadisi ızdırabından (sened ve metindeki çelişkilerden) ötürü reddetmişlerdir. Nitekim İsmaili ve İbn’ul Cevzi ve başkaları böyle yapmıştır. Lakin Ehli sünnetin çoğu onu kabul etmiştir.” (bkz. Fetava, 14/434-436)

Allahu Teala’nın kürsüsüne oturacağını doğrudan ifade eden hadisler –derleyebildiğimiz kadarıyla- bunlardır. Bunlardan başka da birtakım rivayetler vardır, ancak şiddetli zaaf içerdiklerinden dolayı buraya almaya lüzum görmedik. Buraya aldığımız hadislerin sıhhatinde ise ihtilaf vardır. Ancak inşallah bir kısmı sahih gözükmektedir. Esasında daha önce de belirttiğim gibi itikadi açıdan Allaha oturma izafe etmeyi teşbih ve tecsim yani küfür addetme noktasında bu hadislerin sıhhatinin veya zayıflığının bir önemi yoktur. Hadisler sahih olsun zayıf olsun, bu mantığa göre bu hadisleri rivayet eden bütün alimler küfür töhmeti altında olmaktadır ki bundan Allaha sığınırız. Bunu söyleyen hiçbir muteber alim yoktur. Bu hususa ilerde tekrar değineceğiz inşallah. Bundan sonraki bölümde ise inşallah Allahu Teala’ya dolaylı yoldan oturma izafe etme manasına gelen hadis ve rivayetleri ele alacağız ki bundan kasdımız kıyamet günü Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in Allahu Teala ile beraber Arşın üzerine oturtulması hakkındaki haberlerdir. Bazı alimler Makam-ı Mahmud’dan kasdın bu olduğunu söyledikleri için bunlara kısacası Makam-ı Mahmud rivayetleri olarak adlandıracağız. Tevfik Allah’tandır.


Allah Rasülü (sallallahu aleyhi ve sellem)’in Arş’ın neresine oturacağı meselesi ve Ebubekir Sifil’in konuyla alakalı iddiaları:

Son olarak Makam- Mahmud meselesiyle alakalı muhaliflerin dillerine doladığı bir mevzuya değinmek istiyoruz. Muasır Muattıla’dan Ebubekir Sifil, istiva hakkındaki bir konuşmasında Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem)’in Arşa oturtulması meselesini –tabi ki inkar sadedinde- ele almıştır. Sifil’in sözkonusu videoda yaptığı bir çok tahrifat vardır. Mesela Hafız Zehebi’nin Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem)’in Arşa oturtulmasını anlatan Mücahid hadisinin sıhhatiyle alakalı söylediği –yukarda naklettiğimiz- sözlerini sanki Zehebi Allahu Teala’nın Arşa oturmasıyla alakalı hadislerin hiç birisi sahih değildir, demiş gibi lanse etmektedir. Halbuki, İmam Zehebi sözkonusu kavlini Mücahid hadisiyle, hatta aslında bunun merfu rivayetleriyle alakalı söylemekte ve Mücahid rivayetini ise sabit görmektedir. Sifil ise Zehebi’nin bu haberin Mücahid’den de sabit görmediğini iddia etmektedir. Bilakis o, Mücahid’in sözünü ona aid kabul etmekte ancak –herhalde metin açısından- münker addetmektedir. Bu meseleye yukarda tafsilatlı olarak değinmiştik. Şimdi Zehebi, yukarda nakletmiş olduğumuz “Atit/gıcırdama” rivayetini bizzat “Allah kürsisine oturur” lafzıyla naklettikten sonra şöyle demektedir:


هذا حديث محفوظ من حديث أبي إسحاق السبيعي إمام الكوفيين في وقته، سمع من غير واحد من الصحابة، وأخرجا حديثه في الصحيحين، وتوفي سنة سبع وعشرين ومائة.
تفرد بهذا الحديث عن عبد الله بن خليفة من قدماء التابعين، لا نعلم حاله بجرح ولا تعديل، لكن هذا الحديث حدث به أبو إسحاق السبيعي مقرًا له كغيره من أحاديث الصفات، وحدث به كذلك سفيان الثوري وحدث به أبو أحمد الزبيري، ويحي بن أبي بكير


"Bu hadis, Ebu İshak es-Sebii rivayetiyle mahfuzdur (yani makbuldür.) O, kendi döneminde Kufelilerin imamıdır. Birden fazla sahabeden hadis işitmiştir. Onun hadislerini Buhari ve Muslim, Sahihlerinde tahric etmişlerdir. O, 127 yılında vefat etmiştir. Bu hadisi rivayet etmede tabiin neslinin ilklerinden olan Abdullah bin Halife yalnız kalmıştır. Biz onun cerh ve tadil bakımından durumunu bilmemekteyiz. Lakin bu hadisi Ebu İshak es-Sebii, tıpkı diğer sıfat hadisleri gibi onu tasdik ederek rivayet etmiştir. Aynı şekilde Süfyan es-Sevri  de bunu rivayet etmiş, Ebu Ahmed ez-Zubeyri, Yahya bin ebi Bukeyr ve Veki de bunu İsrail’den rivayet etmişlerdir.”

Ardından şöyle demektedir:


وهذا الحديث صحيح عند جماعة من المحدثين، أخرجه الحافظ ضياء الدين المقدسي في صحيحه، وهو من شرط ابن حبان فلا أدري أخرجه أم لا؟، فإن عنده أن العدل الحافظ إذا حدث عن رجل لم يعرف بجرح، فإن ذلك إسناد صحيح. فإذا كان هؤلاء الأئمة: أبو إسحاق السبيعي، والثوري،والأعمش، وإسرائيل، وعبد الرحمن بن مهدي، وأبو أحمد الزبيري، ووكيع، وأحمد بن حنبل، وغيرهم ممن يطول ذكرهم وعددهم الذين هم سُرُج الهدى ومصابيح الدجى قد تلقوا هذا الحديث بالقبول وحدثوا به، ولم ينكروه، ولم يطعنوا في إسناده، فمن نحن حتى ننكره ونتحذلق عليهم؟، بل نؤمن به ونكل علمه إلى الله عز وجل.قال الإمام أحمد: "لا نزيل عن ربنا صفة من صفاته لشناعة شنِّعت وإن نَبَت عن الأسماع".فانظر إلى وكيع بن الجراح الذي خلف سفيان الثوري في علمه وفضله، وكان يشبه به في سمته وهديه، كيف أنكر على ذلك الرجل، وغضب لما رآه قد تلون لهذا الحديث.

“Bu hadis muhaddislerden bir cemaatin nezdinde sahihtir. Bunu Hafız Ziyauddin el Makdisi Sahih’inde rivayet etmiştir ki bu hadis İbn Hibban’ın şartı üzeredir, o bunu tahric etmiş midir etmemiş midir bilmiyorum. İbn Hibban’ın nezdinde adalet sahibi bir hadis hafızı, hakkında cerh sebebi bilinmeyen bir adamdan rivayette bulunduğunda bu isnad sahih addedilir. İşte bu imamlar; Ebu İshak es-Sebii, Sevri, A’meş, İsrail, Abdurrahman bin Mehdi, Ebu Ahmed ez-Zubeyri, Veki’, Ahmed bin Hanbel ve burada zikredilip sayılmaları uzun sürecek olan hidayet kandilleri ve karanlıktaki meşaleler mesabesindeki daha nice imamlar bu hadisi kabul edip onu rivayet etmişken ve de onu inkar etmemişken, isnadına dil uzatmamışken biz kimiz ki onu inkar edelim ve bu hususta sözü çoğaltalım? Bilakis biz ona iman ederiz ve onun ilmini Allaha havale ederiz. İmam Ahmed demiştir ki: ‘Bize tuhaf geliyor veya kulaklar ondan irkiliyor olsa bile Allahın hiçbir sıfatını Ondan nefyetmeyiz.’ Bak Veki bin Cerrah’a ki ilim ve fazilette Sufyan es-Sevri’nin halefi olmuştur ve izlediği yol bakımından ona benzemektedir; bu hadisten dolayı rengi değişti diye bu adamı nasıl da inkar etmiş ve ona karşı nasıl da öfkelenmiştir?” (Zehebi, el-Arş, 2/153-156)

Zehebi’nin sözlerini yukarda da nakletmiştik. Şimdi Zehebi’nin Allah’a oturma izafe eden bu hadisi sahih gördüğü ortadayken Ebubekir Sifil’in –Selefilerin de itimad ettiği Zehebi böyle diyor diye takdim ederek- Zehebi’nin oturma hadislerini sahih görmediğini iddia etmesi neyin nesidir? Bu, cehaletten kaynaklanıyorsa bir dert; yok kasıtlı iftiradan kaynaklanıyorsa ayrı bir derttir. Herhalükarda bu, kendisinde bu konularda konuşma ehliyeti gören birisinde olmaması gereken vasıflardan kaynaklanmaktadır. Asıl konumuz bu olmadığı için geçiyoruz.

Şimdi Sifil, sözkonusu konuşmada kendince çelişki olarak gördüğü bir mevzuya değinmiştir. Bu da peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)’in Arş’ın neresine oturacağı mevzusudur. Tabi ki Sifil, bu konudaki tezat zannettiği şeyleri nazara vererek Allahu Teala’nın Arşın üzerine oturmasının ve Rasülünü de oraya oturtmasının batıllığını isbat etmeye çalışmıştır. Sifil’in diline doladığı mevzu ise şudur: Hallal, es-Sunne adlı eserinin bir yerinde, (1/220) yukarda zikri geçen “Atit” yani gıcırdama hadisi olarak bilinen hadise işaret etmektedir. Bu hadisin bazı lafızlarında –yukarda hadisi zikrettiğimiz yerde geçtiği üzere- Allahu Teala’nın Arş’ın üzerinde dört parmaklık kadar dahi boş yer bırakmadığı zikredilirken, bazılarında ise dört parmaklık bir yer haricinde boşluk olmadığı şeklinde anlaşılabilecek bir ifade geçmektedir. Bu ikinci rivayet şekline göre Allah, Arş’ın üzerinde bir boşluk, fazlalık bırakmıştır. İşte bu noktada Hallal, Ebubekir bin Sadaka-Hasen bin Şebib kanalıyla Ebubekir bin Selm isimli zatın şöyle dediğini nakletmektedir:


تِلْكَ الْفَضْلَةُ مَجْلِسُ النَّبِيِّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ الَّذِي يَجْلِسُ مَعَهُ


“Bu fazlalık, Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem)’in Allah ile beraber oturacağı yerdir.”

Ebubekir bin Sadaka, İmam Ahmed’in ashabındandır. Hasen bin Şebib zayıftır. Ebubekir bin Selm hakkında ise kim olduğuna dair bir bilgi yoktur. Hatib el Bağdadi, Tarih’inde (8/589) bu sözü nakletmiş ve bu zatın ismini Ebubekir bin Müslim olarak zabtetmiştir. Ayrıca Hasen bin Şebib’ten bu haberi nakleden kişi olarak da İmam Ahmed’in ashabından Ebubekr el Merruzi’nin ismini vermektedir. İbn Ebi Yala ise Tabakat’ul Hanabile’de (2/67) Hatib’ten bunu aynı şekilde nakletmiş, ancak bu sözü söyleyen zatın ismini Ebubekr bin ebi Müslim olarak zikretmektedir. Bu zata atfedilen bütün bu isimler hakkında ise herhangi bir bilgiye ulaşamadım. Bu alim kim olursa olsun, burada sözkonusu olan şey ancak bir alimin hadislerden çıkardığı kendi şahsi yorumundan ibarettir. Çünkü bu hususta –aşağıda tafsilatı geleceği üzere- sabit bir nass gelmemiştir. Şeyhulislam İbn Teymiye (rh.a) bu zikredilen görüşü reddederek şunları söylemiştir:


كَثِيرٌ مِمَّنْ رَوَاهُ رَوَوْهُ بِقَوْلِهِ {إنَّهُ مَا يَفْضُلُ مِنْهُ إلَّا أَرْبَعُ أَصَابِعَ} فَجَعَلَ الْعَرْشَ يَفْضُلُ مِنْهُ أَرْبَعُ أَصَابِعَ. وَاعْتَقَدَ الْقَاضِي وَابْنُالزَّاغُونِي وَنَحْوُهُمَا صِحَّةَ هَذَا اللَّفْظَ فَأَمَرُّوهُ وَتَكَلَّمُوا عَلَى مَعْنَاهُ بِأَنَّ ذَلِكَ الْقَدْرَ لَا يَحْصُلُ عَلَيْهِ الِاسْتِوَاءُ. وَذُكِرَ عَنْ ابْنِ العايذ أَنَّهُ قَالَ: هُوَ مَوْضِعُ جُلُوسِ مُحَمَّدٍ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ. وَالْحَدِيثُ قَدْ رَوَاهُ ابْنُ جَرِيرٍ الطبري فِي تَفْسِيرِهِ وَغَيْرُهُ وَلَفْظُهُ: {وَإِنَّهُ لَيَجْلِسُ عَلَيْهِ فَمَا يَفْضُلُ مِنْهُ قَدْرُ أَرْبَعِ أَصَابِعَ} بِالنَّفْيِ. فَلَوْ لَمْ يَكُنْ فِي الْحَدِيثِ إلَّا اخْتِلَافُ الرِّوَايَتَيْنِ هَذِهِ تَنْفِي مَا أَثْبَتَتْ هَذِهِ. وَلَا يُمْكِنُ مَعَ ذَلِكَ الْجَزْمِ بِأَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ أَرَادَ الْإِثْبَاتَ وَأَنَّهُ يَفْضُلُ مِنْ الْعَرْشِ أَرْبَعُ أَصَابِعَ لَا يَسْتَوِي عَلَيْهَا الرَّبُّ. وَهَذَا مَعْنًى غَرِيبٌ لَيْسَ لَهُ قَطُّ شَاهِدٌ فِي شَيْءٍ مِنْ الرِّوَايَاتِ. بَلْ هُوَ يَقْتَضِي أَنْ يَكُونَ الْعَرْشُ أَعْظَمَ مِنْ الرَّبِّ وَأَكْبَرَ. وَهَذَا بَاطِلٌ مُخَالِفٌ لِلْكِتَابِ وَالسُّنَّةِ وَلِلْعَقْلِ. وَيَقْتَضِي أَيْضًا أَنَّهُ إنَّمَا عرف عَظَمَةَ الرَّبِّ بِتَعْظِيمِ الْعَرْشِ الْمَخْلُوقِ وَقَدْ جَعَلَ الْعَرْشَ أَعْظَمَ مِنْهُ. فَمَا عَظُمَ الرَّبُّ إلَّا بِالْمُقَايَسَةِ بِمَخْلُوقِ وَهُوَ أَعْظَمُ مِنْ الرَّبِّ. وَهَذَا مَعْنًى فَاسِدٌ مُخَالِفٌ لِمَا عُلِمَ مِنْ الْكِتَابِ وَالسُّنَّةِ وَالْعَقْلِ. فَإِنَّ طَرِيقَةَ الْقُرْآنِ فِي ذَلِكَ أَنْ يُبَيِّنَ عَظَمَةَ الرَّبِّ فَإِنَّهُ أَعْظَمُ مِنْ كُلِّ مَا يَعْلَمُ عَظَمَتَهُ. فَيَذْكُرُ عَظَمَةَ الْمَخْلُوقَاتِ وَيُبَيِّنُ أَنَّ الرَّبَّ أَعْظَمُ مِنْهَا.

“Bunu, yani (Atit/gıcırdama hadisini) rivayet edenlerin birçoğu “Ondan dört parmaklık bir yer haricinde fazlalık, boşluk kalmaz” şeklinde rivayet etmişlerdir.

[Hadisi bu şekilde rivayet edenler, tesbit edebildiğimiz kadarıyla Darimi, er-Reddu ale’l Merisi, 1/426; Abdullah bin Ahmed, es-Sunne, 1/305, Hatib el Bağdadi, Tarih’inde (8/589) Müt.]

Böylece Arş’tan dört parmak kadar bir fazlalık olduğunu söylemişlerdir. El-Kadi (Ebu Ya’la) ve İbn’uz Zaguni ve benzerleri bu lafzın sıhhatine inanmışlar, onu okuyup geçmişler ve bunun manası üzerinde bu kadar bir kısımda istivanın gerçekleşmediği şeklinde konuşmuşlardır. İbn’ul Ayiz’den şöyle dediği zikrolunmuştur: ‘Burası (yani bu dört parmaklık fazlalık) Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem)’in oturacağı yerdir.’ İbn Cerir et-Taberi, Tefsirinde ve başkaları sözkonusu hadisi şu şekilde nefy yani olumsuz manada rivayet etmiştir: ‘Allah, kürsinin üzerine oturur, öyle ki ondan dört parmaklık bir yer dahi fazlalık kalmaz!

[Taberi, bunu Ayet’ul Kursi’nin yani Bakara: 255. Ayetin tefsirinde rivayet etmiştir. Ayrıca Ebu’ş Şeyh, el-Azme, 2/548 ve 650; Ziya el Makdisi, el-Muhtare, 1/265’de hadisi bu lafızla yani ondan dört parmaklık bir yer dahi fazlalık kalmaz, şeklinde rivayet etmişlerdir. Müt.]

Eğer bu hadiste bu iki rivayetin birbiriyle çelişkisinden başka bir şey olmasaydı bile bu rivayet öbürünün isbat ettiği şeyi nefyetmiş olurdu. Buradaki (olumsuz anlamdaki) kesin ifadeyle beraber Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in Rabbin üzerine istiva etmediği dört parmak miktarındaki fazlalığı isbat etmiş olması mümkün değildir. Bu, garib bir manadır ve rivayetlerde kesinlikle bunu destekleyecek bir şey sözkonusu değildir. Bilakis bu, Arş’ın Allahu Teala’dan daha azametli ve daha büyük olmasını gerektirmektedir. Bu ise batıl olup, Kitap, sünnet ve akla muhaliftir. Bu aynı zamanda Rabbin azametini, bir mahluk olan Arş’ın azametine göre takdir etmeyi ve Arş’ın Ondan daha azametli olmasını gerektirmektedir. Burada Rabbi, ancak mahlukata kıyas ederek tazim etmek ve o mahluku Allah’tan daha azim addetmek sözkonusudur. Bu ise fasid bir mana olup, Kitap, sünnet ve akıldan bilinen şeylere muhaliftir. Bu hususta Kur’an’ın yolu ise Rabbin azametini, Onun azamet sahibi olarak bilinen her şeyden daha azametli olduğunu beyan etmektir. Bundan dolayı mahlukatın azametini zikreder ve Rabbin bunlardan daha azim, daha büyük olduğunu beyan eder.”

Sonra bu en son zikrettiği hususa nasslardan çeşitli misaller vermektedir. Ardından hadis hakkında doğru olanın nefy içeren rivayet olduğunu zikrederek şöyle demektedir:


فَبَيَّنَ الرَّسُولُ أَنَّهُ لَا يَفْضُلُ مِنْ الْعَرْشِ شَيْءٌ وَلَا هَذَا الْقَدْرُ الْيَسِيرُ الَّذِي هُوَ أَيْسَرُ مَا يُقَدَّرُ بِهِ وَهُوَ أَرْبَعُ أَصَابِعَ. وَهَذَا مَعْنًى صَحِيحٌ مُوَافِقٌ لِلُغَةِ الْعَرَبِ وَمُوَافِقٌ لِمَا دَلَّ عَلَيْهِ الْكِتَابُ وَالسُّنَّةُ مُوَافِقٌ لِطَرِيقَةِ بَيَانِ الرَّسُولِ لَهُ شَوَاهِدُ. فَهُوَ الَّذِي يُجْزَمُ بِأَنَّهُ فِي الْحَدِيثِ. وَمَنْ قَالَ " مَا يَفْضُلُ إلَّا مِقْدَارَ أَرْبَعِ أَصَابِعَ " فَمَا فَهِمُوا هَذَا الْمَعْنَى فَظَنُّوا أَنَّهُ اسْتَثْنَى فَاسْتَثْنَوْا فَغَلِطُوا. وَإِنَّمَا هُوَ تَوْكِيدٌ لِلنَّفْيِ وَتَحْقِيقٌ لِلنَّفْيِ الْعَامِّ. وَإِلَّا فَأَيُّ حِكْمَةٍ فِي كَوْنِ الْعَرْشِ يَبْقَى مِنْهُ قَدْرُ أَرْبَعِ أَصَابِعَ خَالِيَةٍ وَتِلْكَ الْأَصَابِعُ أَصَابِعُ مِنْ النَّاسِ وَالْمَفْهُومُ مِنْ هَذَا أَصَابِعُ الْإِنْسَانِ. فَمَا بَالُ هَذَا الْقَدْرُ الْيَسِيرُ لَمْ يَسْتَوِ الرَّبُّ عَلَيْهِ وَالْعَرْشُ صَغِيرٌ فِي عَظَمَةِ اللَّهِ تَعَالَى.

"…Rasul, böylece Arş’tan, kendisiyle ölçülebilecek en küçük ölçü olan dört parmaklık bir fazlalık dahi olmadığını beyan etmektedir. İşte bu, Arap diline de Kitap ve sünnetin delalet ettiği şeylere de muvafık olan, Rasülün beyan metoduna da muvafık olan, buna şahitlik eden şeyler de bulunan sahih bir manadır. İşte bu, hadiste var olduğu kesin olan bir şeydir. Onda dört parmaklık bir miktar haricinde fazlalık yoktur, diyenler ise bu manayı anlamamışlar ve Rasul (sallallahu aleyhi ve sellem)’in bu kısmı istisna ettiğini zannettikleri için onlar da istisnada bulunmuşlar, böylece de yanılmışlardır. Halbuki bu, ancak nefyi tekid etmek ve genel manadaki nefyi tahkik etmektir. Aksi takdirde –bu parmaktan kasıd, insan parmağı olduğu halde- Arş’ta dört parmaklık bir boşluk kalmasının ne gibi bir hikmeti olabilir ki? Bundan anlaşılan şey insan parmağı olduğuna göre, Rabbin üzerine istiva etmediği, yerleşmediği bu az miktar neyin nesi oluyor ki? Arş ise Allah’ın azametine göre küçük kalır.” (Fetava, 16/435-438)

Böylece Şeyhulislam, daha çok hadisin nefiy içeren yani dört parmak kadar dahi fazlalık olmadığını ifade eden lafzını tercih etmektedir. Diğer istisna ediyormuş gibi görünen rivayete yani dört parmaklık miktar haricinde fazlalık yoktur, şeklindeki lafza gelince; eğer bu iki lafız birbiriyle çelişiyorsa ya bir tanesi sahihtir, yahut da ikisi de sahih değildir. Nitekim bazı muhaddisler bu hadisi zayıf addetmek için gerekçe olarak hadisin lafızlarında ızdırab yani çelişki olduğunu ileri sürmüşlerdir ve gerekçelerinden bir tanesi de bu ‘fazlalık’ meselesidir. Lakin, hadisin selef ve halef Ehli sünnet imamlarının çoğu tarafından sahih addedildiğini daha önce zikretmiştik. Şu halde bu lafızlardan birisini sahih addetmek yahut iki lafzı cem etmekten başka bir yol yoktur. Cem etme imkanı yoksa, şu takdirde istisna ifade eden lafız şazz kabul edilir, diğer nefiy lafzı mahfuz kalır. Nitekim hadisin başka rivayetlerinde bunu tekid eden hususlar vardır. İbn Batta, isnadıyla Şa’bi’nin şöyle dediğini rivayet etmektedir:


حَدَّثَنَا أَبُو بَكْرٍ أَحْمَدُ بْنُ سَلْمَانَ قَالَ: حَدَّثَنِي مَحْمُودُ بْنُ جَعْفَرٍ، قَالَ: ثنا أَبُو بَكْرٍ الْمَرُّوذِيُّ، قَالَ ثنا أَبُو عَبْدِ اللَّهِ قَالَ: ثنا حَسَنُ بْنُ مُوسَى الْأَشْيَبُ، قَالَ: ثنا حَمَّادٌ، عَنْ عَطَاءِ بْنِ السَّائِبِ، عَنِ الشَّعْبِيِّ، قَالَ: إِنَّ اللَّهَ تَعَالَى قَدْ مَلَأَ الْعَرْشَ حَتَّى إِنَّ لَهُ أَطِيطًا كَأَطِيطِ الرَّحْلِ الْجَدِيدِ

“Allahu Teala, Arş’ı doldurmuştur öyle ki onun (Arşın), tıpkı yeni deve semerine vurulan hevdecin çıkarttığı gıcırtıyı andıran bir gıcırtısı vardır.” (el-İbanet’ul Kubra, 7/176)

İbn’ul Kayyim, bu haberi İbn Mes’ud’ a izafe etmiştir. (İctima’ul Cuyuş, 2/255) Vallahu a’lem.

Görüldüğü üzere Şa’bi’den gelen haber, gıcırdama hadisinin farklı bir lafzıdır ve hadisin diğer lafızlarında Allahu Teala’nın Kürsiye oturduğundan bahsederken, burada ise bu husus Arş’ı doldurması olarak tanımlanmaktadır. Bu rivayet sahihse İbn Teymiye’nin işaret ettiği ve hadisin bazı lafızlarında olan manayı yani Arşın üzerinde en ufak bir boşluk olmadığını teyid eder. İbn Teymiye’nin işaret ettiği gibi buradaki parmak, insan parmağıdır zira hadisin bazı rivayetlerinde Allah Rasülü (sallallahu aleyhi ve sellem)’in bunu dört parmağını uzatarak gösterdiği söylenmiştir. Bazı alimler, bunu Allah Rasülü (sallallahu aleyhi ve sellem)’in oturacağı yer olarak tefsir etseler de normal bir insanın bu kadar bir yere sığmayacağı bellidir. Bu, her ne kadar Allah’ın kudreti dahilinde olan bir şey olsa da Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in oturabilmesi için sadece dört parmaklık bir yerin bırakılmasından bahsetmenin bir anlamı yoktur, çünkü Allah onu dilediği şekilde oturtur. Şu halde Şeyhulislam’ın da söylediği gibi böyle bir istisnanın bir anlamı kalmamaktadır. Böylece bunun, Arş’tan hiçbir boşluk kalmayacağı manasını açıklamak için kullanılan bir ifade olduğu ortaya çıkmaktadır. Zaten onun da işaret ettiği gibi Arş’ta boşluk olduğunu kabul etmek, Arş’ın –haşa- Allah’tan daha büyük olduğu neticesini doğurmaktadır ki bunun batıl olduğu ortadadır. Bununla beraber, hataya düşerek bu istisnayı zikreden alimlerin gayesi Arş’ın Allah’tan daha büyük olduğunu ifade etmek değildir, lakin onların sözlerinin lazımı bunu gerektirmektedir, biz ise kimseyi sözünün lazımıyla sorumlu tutmayız!

Şimdi meselenin bu noktasında Ebubekir Sifil devreye girerek, İbn Teymiye’nin bu sözünün batıl olduğunu, çünkü bunun Allahu Teala’nın büyüklüğünü ve azametini kütlesel bir şey olarak tasavvur etmek manasına geldiğini ileri sürmektedir.  Bizler kütle, hacim vb Kitap ve Sünnette geçmeyen şeylerle ilgilenmeyiz ve de Allah’ın sıfatları hakkında konuşurken bu gibi şeyleri ne nefy ne de isbat sadedinde bir esas olarak belirlemeyiz. Ancak şunu biliriz ki; Allah’ın azameti hem zatı hem de sıfatları itibariyledir. Bunu, sadece sıfat bakımından azameti ile sınırlayan herhangi bir delil yoktur. Şeyhulislam, ilgili yerde buna dair bazı şeyler zikretmiştir. Biz bunlardan sadece en açık olanlarını zikredeceğiz ki bunlardan birisi Zümer: 67 ayeti ve hakkında gelen açıklamalardır. Allahu Teala şöyle buyurmaktadır:


وَمَا قَدَرُوا اللَّهَ حَقَّ قَدْرِهِ وَالْأَرْضُ جَمِيعًا قَبْضَتُهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ وَالسَّمَاوَاتُ مَطْوِيَّاتٌ بِيَمِينِهِ سُبْحَانَهُ وَتَعَالَى عَمَّا يُشْرِكُونَ

“Onlar Allah'ı gereği gibi takdir edemediler. Halbuki kıyamet günü bütün yeryüzü O'nun avucundadır. Gökler de O'nun sağ eliyle dürülmüştür. O, koştukları ortaklardan münezzehtir, yücedir.” (Zümer: 67)

İşte bu, Allah’a bütün mahlukattan daha büyük olduğunu gösteren bir nasstır ve Sifil’in diline doladığı Arş meselesinden bile daha açıktır. Bu ayetin tefsiri sadedinde bazı hadisler rivayet edilmektedir ki bunların bir kısmını nakletmek istiyoruz.

Buhari, Ebu Hureyre (ra)’dan Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in şöyle buyurduğunu nakletmektedir:


يَقْبِضُ اللَّهُ الأَرْضَ، وَيَطْوِي السَّمَوَاتِ بِيَمِينِهِ، ثُمَّ يَقُولُ: أَنَا المَلِكُ، أَيْنَ مُلُوكُ الأَرْضِ

“Allah yeryüzünü avuçlar, gökleri sağ eliyle dürüp şöyle buyurur: Gerçek hükümdar benim, yeryüzünün hükümdarları nerede?” (Buhari, no: 4812)

Taberi, ilgili ayetin tefsirinde İbn Abbas (ra)’ın şöyle dediğini rivayet etmiştir:


مَا السَّمَوَاتُ السَّبْعُ وَالْأَرَضُونَ السَّبْعُ فِي يَدِ اللَّهِ إِلَّا كَخَرْدَلَةٍ فِي يَدِ أَحَدِكُمْ

“Yedi kat gök ve yedi kat yer, Allah’ın elinde tıpkı birinizin elindeki hardal tanesi gibidir.”

(Bu eseri ayrıca Abdullah bin Ahmed, es-Sunne, no: 1090’da rivayet etmiştir. Bu söz, Tefsiru Mucahid’de yakın lafızlarla Vehb bin Münebbih’in kavli olarak da rivayet edilmiştir. Bkz Feteva, 16/439)

Yine Taberi’nin konunun devamında naklettiği üzere el-Hasen’ul Basri ise “ceviz kadar” demiştir.

Yine Taberi’nin rivayet ettiğine göre İbn Ömer (ra)’dan Allah Rasülü (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:


يَأْخُذُ السَّمَوَاتِ وَالْأَرْضَيْنِ السَّبْعَ فَيَجْعَلُهَا فِي كَفِّهِ، ثُمَّ يَقُولُ بِهِمَا كَمَا يَقُولُ الْغُلَامُ بِالْكُرَةِ: أَنَا اللَّهُ الْوَاحِدُ، أَنَا اللَّهُ الْعَزِيزُ «حَتَّى لَقَدْ رَأَيْنَا الْمِنْبَرَ وَإِنَّهُ لَيَكَادُ أَنْ يَسْقُطَ بِهِ


“Allah Teâlâ gökleri ve yedi kat yeri avucuna alır ve sonra onlara hitaben bir çocuğun topa (veya miskete) dediği gibi Ben tek olan Allah’ım, ben Aziz olan Allah’ım, buyurur. Derken Minbere baktık ki az daha Allah Rasûlü’nü üzerinden düşürecekti”

Konuyla alakalı Buhari, Müslim ve diğer sahih kaynaklarda daha başka hadisler vardır, biz burada sadece maksada en açık delalet edenleri zikretmek istedik. Ayet ve hadisler, açık bir biçimde Allahu teala’nın gökleri ve yeri avucuna alacağını ve bunu da hükümranlığına ve azametine delil kılacağını göstermektedir. Bu gelen hadis ve eserlerde kıyamet günü Allah’ın avucunda mahlukatın durumu bir hardal tanesi, ceviz yahut topa benzetilmektedir. Bunun ise Allahu Teala’nın sıfatlarının yanı sıra Zatının da azametine, büyüklüğüne delalet ettiği açıktır. Allah Arş’tan büyüktür dedi diye İbn Teymiye’yi mücessimelikle suçlayan Sifil, bu hadisleri hatta haşa ayeti de tecsim içerdiği, Allah ile mahlukatı kıyas ettiği vs gerekçelerle reddetmesi gerekir. Çünkü bu nasslarda Allahu Teala’nın elinde mahlukatın ufacık olması Onun azametine delil olarak gösterilmiştir. Gerçi bu adamlar, bu ayet ve hadislere de türlü türlü teviller getirirler, zira burada Allah’a avuç nisbet edilmektedir ki Cehmiye’nin nezdinde bunu Allah’a nisbet etmek en büyük şirktir! Ama biz yine de hakkı arayanlar için bu hususu zikretmek istedik. Bir tenbih olarak şunu da belirtmek gerekir ki Allah’ın azametini, büyüklüğünü Ondan başka kimse bilemez ve ölçemez, bu hususta batıl hayallere dalmak da caiz olmaz.

Ebubekir Sifil, sözkonusu videoda İbn Teymiye’nin Arşta boşluk olmayacağı yönündeki sözlerini nakledip bu şekilde tenkid ettikten sonra İbn Teymiye’nin buna rağmen Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in Arşın üzerine oturacağını kabul etmesiyle beraber çelişkiye düştüğünü ileri sürmektedir. İşte bu, Sifil ve onun gibi düşünenlerin Ehli sünnete izafe ettiği teşbih ve tecsimin tam göbeğinde olmalarından kaynaklanmaktadır. Çünkü Sifil’in mensup olduğu sıfat inkarcısı Muattıla ekolü –Eşarisiyle Maturidisiyle Mutezilesiyle- bu sıfat nasslarını insanların sıfatları gibi anlamışlar, yani önce teşbih ve temsil yapmışlar, sonra da Allah kullarına benzemeyeceği için bu sıfatları reddetmişlerdir! Şimdi Sifil, Arşta boşluk yoksa Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) nereye oturacak, diyor ama bunu derken Allah’ın tahtını hükümdarların tahtları gibi tasavvur ediyor ve haliyle boşluk olmayan yere kimsenin oturamayacağını söylüyor! Bunu derken de Allah’ın her şeye kadir olduğunu unutuveriyor! Bu tıpkı, Cehmiye’nin Allah’ın dünya semasına inmesini inkar etmek için Arş boş mu kalacak, sorusunu sormasına benziyor. Nitekim Ebubekir Sifil gibiler de Allah’ın dünya semasına inmesini inkar edebilmek için dünyanın dönmesini bahane getirip Allah ne zaman nüzul edecek, Amerika’daki gecenin üçte biri mi Türkiye’deki mi vs diyerekten Allah’ın inmesini, bir mahlukun inmesi gibi algıladıklarını göstermektedirler. Biz ise böylelerine İshak bin Rahuye (ra)’ın verdiği cevabı veririz. Ahmed bin Seleme bu hususta şunları rivayet etmektedir:

 
سَمِعت إِسْحَاق بن رَاهَوَيْه يَقُول جمعني وَهَذَا المبتدع يَعْنِي إِبْرَاهِيم بن أبي صَالح مجْلِس الْأَمِير عبد الله بن طَاهِر فَسَأَلَنِي الْأَمِير عَن أَخْبَار النُّزُول فسردتها فَقَالَ ابْن أبي صَالح كفرت بِرَبّ ينزل من سَمَاء إِلَى سَمَاء فَقلت آمَنت بِرَبّ يفعل مَا يَشَاء


"Ben İshak’ı şöyle derken işittim: Ben ve şu bid’atçi (İbrahim bin Salih’i kasdediyor) Emir Abdullah bin. Tahir’in meclisinde bir arada bulunduk. Emir bana nuzule dair haberler hakkında soru sordu, bende onları sıraladım. İbn Ebi Salih bunun üzerine: “Ben bir semadan bir diğer semaya inen bir rabbi inkar ediyorum dedi. (Onun bu sözüne karşılık)“Bende dilediği her şeyi yapan bir Rabbe iman ettim.” Dedim."

Yine İshak’tan nakledildiğine göre şöyle demiştir:


دخلت على ابْن طَاهِر فَقَالَ مَا هَذِه الْأَحَادِيث يروون أَن الله ينزل إِلَى السَّمَاء الدُّنْيَا قلت نعم رَوَاهَا الثِّقَات الَّذين يروون الْأَحْكَام فَقَالَ ينزل ويدع عَرْشه فَقلت يقدر أَن ينزل من غير أَن يَخْلُو مِنْهُ الْعَرْش قَالَ نعم
قلت فَلم تَتَكَلَّم فِي هَذَا


"İbn Tahir’in yanına girdim şöyle dedi: Bu hadisler de ne oluyor. Sizler yüce Allah’ın dünya semasına indiğini rivayet ediyorsunuz. Ben: Evet bu hadisleri ahkam hadislerini de rivayet eden sika raviler nakletmiştir. Dedim. Bu sefer: “Arşını bırakıp mı iniyor” dedi. Ben o arşını bırakmadan da inmeye kadirdir deyince, kendisi evet dedi. Bu sefer ben: “o halde niçin bu hususta ileri geri konuşuyorsun dedim.” (Bu haberleri Zehebi, el-Uluvv, sf 177’de nakletmiştir.)

İşte bizler de aynı İshak’ın verdiği cevabı veriyor ve diyoruz ki: Allahu Teala, Arşını dört parmaklık yer kalmayacak kadar doldurmaya ve aynı anda Rasülünü de oraya oturtmaya kadirdir! Her kim hayret edecekse önce küçücük aklıyla Alemlerin Rabbinin yapacağı tasarrufları dünya işleriyle mukayese ederek ölçmeye kalkan, sonra ölçemeyince de inkar cihetine giden insanoğluna hayret etsin! Sifil, bütün bu iddia ettiği çelişkilerin çözümünü (!) ise “bunların hepsi deli zırvası” deyip konuyla alakalı bütün haberleri inkar ederek bulmuş! Böylece, onun iddiasına göre yukarda bu hadisin kaynaklarını zikrettiğimiz yerde ismi geçen bütün hadis imamları bu –haşa- deli zırvası olan şeyleri nakletmiş olmaktadır! Bu adamlar, -tıpkı o çok kınadıkları ateistler, laikler ve akılcı modernistler gibi- kendi akıllarıyla çözemedikleri her şeye böyle deli zırvası diyerek işin içinden çıktıklarını zannetmektedirler. Bu zihniyetteki kişiler kendileri gibi akılcı olan diğer mülhidlerle nasıl mücadele edecekler? Biz şunu biliyoruz ki geçtiğimiz asırlarda, hatta belki 20-30 sene önce anlatılsa deli saçması denilip geçilecek bir çok şey bugün –Allah’ın izniyle- bilim ve teknoloji vasıtasıyla mümkün olabilmektedir. İşte bu misal bile insanın kendi kapasitesiyle çözemediği veya mahlukat hakkında mümkün görülmeyen her şeyi inkar cihetine gitmesinin ne kadar batıl olduğunu göstermektedir.   Kısacası Sifil ve benzerlerinin ortaya attığı bu işkale verilecek en iyi cevap Allahu Teala’nın Peygamberini Arşına dilediği şekilde oturtmaya kadir olduğu şeklinde olacaktır. Bununla beraber Mücahid’den gelen haberin bazı lafızlarında şöyle gelmiştir:


يُوسِع لَهُ عَلَى الْعَرْشِ فَيُجْلِسَهُ مَعَهُ

“Arş’ta Onun için yer açar ve Onu kendi yanında oturtur.”

İbn Abdilberr bunu et-Temhid’de (7/158)  Mücahid’ kadar ulaşan senediyle nakletmektedir. Bunun ne şekilde gerçekleşeceğini Allah bilir. Bize düşen bu haberlere iman etmek ve onlara teslim olmak, bunların nasıl gerçekleşeceğinin ilmini ise Allaha havale etmektir. Allah en doğrusunu bilendir.

Kendisi de bir kral olan Halife Memun Nadr bin Şumeyl (ra)'a şöyle demiştir:
يَا أَبَا الْحَسَنِ الْإِرْجَاءُ دِينُ الْمُلُوكِ
"Ey Ebu'l Hasen! İrca (Mürcielik) kralların dinidir!" (ed-Dulabi, el-Esma ve'l Kuna, no: 832; ayrıca Lalekai, es-Sunne, no: 2818)

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Yönetici
  • *****
  • İleti: 2022
  • Değerlendirme Puanı: +50/-0
EBUBEKİR SİFİL-SADULLAH ERGÜN ARASINDAKİ İBNU TEYMİYYE MÜNAZARASI HAKKINDA

Bismillahirrahmanirrahim. Ebubekir Sifil, geçtiğimiz aylarda İbnu Teymiyye ve Selefilik gibi mevzular hakkında bazı konuşmalar yayınlamış ve sonrasında birtakım kişiler kendisine cevap vermiştir. Bu cevap verenlerden birisi de Sadullah Ergün isminde, Doğu medreselerinde eğitim görmüş bir zattır. Bu şahıs hakkında fazla bir bilgimiz yoktur ancak gördüğümüz kadarıyla Doğu’daki klasik Şafii-Eşari-Sofi medrese geleneği içinde yetişmiş birisidir, lakin buna rağmen İbnu Teymiye rahimehullah’ı müdafaa işine girişmiştir. Açık konuşmak gerekirse yaptığı İbnu Teymiyye müdafaasının çok ilmi olduğu söylenemez. Sadullah Ergün, kendisi Eşari eğitiminden geçmiş ve göründüğü kadarıyla halen de o akide üzere olan birisi olarak bir nevi Eşari bakış açısıyla Şeyhulislam’ı müdafaa etmeye çalışmış ve hakla batılın sentezini yaptığı için çok da başarılı bir müdafaa olmamıştır. Aynı sebebten dolayı –mesela Ebubekir Sifil’e yaptığı reddiyenin esas konusunu teşkil eden- Allahu Teala’nın Arşının üzerine oturması ve Rasülünü de kıyamet günü kendi yanına oturtması ile alakalı mevzuda muğlak ifadeler kullanmış, ilmi cesaret gösterip meselenin üzerine gidememiştir. Elbette ki günümüzde nice kendisine selefi diyen kişinin bile batıla düşmeden konuşamadığı bu tür mevzularda Mele Sadullah gibi birisinden meseleyle alakalı hakkı bütün netliğiyle ortaya koymasını beklemek saflık olur. Lakin işte tam bu sebebten dolayı Sifil’e bir nevi malzeme vermiş ve Sifil de Sadullah Ergün’ü İbnu Teymiyye’nin görüşlerini tam net olarak yansıtmamakla yani bir nevi ilmi sahtekarlıkla suçlamıştır. Şahsi kanaatim olarak burada illa kasıtlı bir kalpazanlık olmasının şart olduğunu düşünmüyorum, neticede Molla Sadullah Eşari bakış açısıyla mevzuya yaklaştığı için, haliyle İbnu Teymiyye’nin sözlerini de kendi anladığı ve anlamak istediği çerçevede ele almış ve de dinleyicilerine o şekilde aktarmıştır. Yoksa İbnu Teymiyye’nin konuyla alakalı sözlerini olduğu gibi objektif olarak ele alsaydı buradan çıkacak neticeyi ne kendisi tasvip edecekti, ne de çevresine izah edebilecekti. Zira Allahu Teala’nın Arşın üzerinde oturduğunu kabul etmek, mevcut Eşari zihniyetine göre tecsim ve teşbihtir yani küfürle eşdeğer veya en iyimser ihtimalle küfre yakın bir görüştür. İbnu Teymiye ve hadis imamlarının mezhebi ise bunu bu şekilde zahiri üzere kabul etmektir. Bir yandan bunu net olarak kabullenmeyen, bir yandan da bu imamları savunmaya kalkan birisinin çelişkili konuşması tabiidir. Sadullah Ergün’ün İbnu Teymiyye müdafaası hakkında başka bir çok şey söylenebilir. Mesela tekfirle alakalı videodaki sözlerine ve İbnu Teymiyye’yi de kendisi gibi tekfirsiz birisi olarak takdim etmeye kalkışmasına katılmak mümkün değildir. Sözkonusu İbnu Teymiyye müdafaası kaset serisinde böyle bir çok hatalar mevcuttur. Allah kendisine hidayet etsin amin. Bu zikrettiklerimiz S. Ergün’ün İbnu Teymiyye müdafaasındaki eksik yönlerin bir özetidir. Ama bir de –tabiri caizse- bardağın dolu tarafına bakacak olursak, bu müdafaanın içeriği ne olursa olsun, ne şekilde yaparsa yapsın Sadullah Ergün’ün konumundaki birisinin İbnu Teymiyye’yi müdafaa etmesi herhalükarda iyi olmuştur. Kendi içlerinden çıkan birisinin Şeyh’i ve akidesini savunması bilcümle Sofi, Kuburi, Eşari, Maturidi taifesini çıldırtmaya yetmiştir. Bu inşaallah bir açıdan hayra vesile olabilir, tabi hakla batılın birbirine karışmasına da yol açabilir o yüzden bu tarz bir nevi ortada kalmış kişilerin hakkı müdafaa ederkenki sözlerine ihtiyatla yanaşmak gerekir.

Ebubekir Sifil, işte bu ismi geçen Molla Sadullah Ergün’ün kendisine yönelik reddiyesine karşı hırsla alelacele bir cevap videosu hazırlamış ve 2 saatten fazla tutan bu videoyu baştan sona Sadullah Ergün’e ve de İbnu Teymiyye, Herevi gibi alimlere hakaret ve iftiralarla doldurmuştur. Evvela Rabbani alimlere yaptığı hakaretlerden ve mesnetsiz ithamlardan dolayı Rabbimizden bu şahsa layık olduğu muameleyi acilen tahakkuk ettirmesini niyaz ediyoruz. Öyle görüyoruz ki Sifil, dünyadaki cezasını çekmeye çoktan başlamıştır. Biz bugüne kadar alimlere saldırıp da karşılığını dünyada rezillik olarak almayan birisine Allahın izniyle raslamadık. Zira alimlere dil uzatan kişi, insanların nefretini celb eder ve giderek yalnızlaşır. Keza kibirli kimse de yalnız kalmaya mahkumdur. Kelam-ı kibarda “Kibirli kimsenin dostu olmaz” denilmiştir. Çünkü her günahkar, kendisine bir şekilde günahında ortaklık edecek arkadaşlar bulabilir. Kibirli kimse ise sadece kendisini beğendiği için arkadaş bulamaz. Böyle birisi de aynı şekilde insanların nefretini celbeder ve böylece yalnız kalmaya mahkum olur. Görüyoruz ki Sifil, bu videoda kibrini kusarak sadece kendini deşifre etmiş ve cahil cüheladan oluşan trol sürüleri haricinde onunla aynı akidede olan çevrelerin dahi tepkisini çekmiştir. Bu kişi, kendisinden yaşça ve ilimce büyük olan, hepsinden de önemlisi din kardeşi olan, hatta akide olarak da aynı Eşari/Maturidi çizgisinde ittifak eden, kendi akidesine göre kafir, facir ya da bidatçi diyemeyeceği birisine karşı sokak ağzıyla saldırarak sadece kendisini rezil etmiştir ve iyi de olmuştur. Dostu veya düşmanı olan herkes bu şahsın ne olduğunu görmüştür. Halbuki Sadullah Ergün kendisine herhangi bir hakarette bulunmamıştır. Hatta hakaret dolu videodan sonra kendisinin hakaretlerine cevap vermeyeceğini beyan etmiştir, bu da yerinde olmuştur. Eğer Sifil, kendisine göre bidatçı olan İbnu Teymiyye’yi müdafaa etmesinden dolayı bu kibirli uslubu muarızına reva gördüyse o da biliyor ki tarihte Eşari ve Maturidi akidesinde olduğu halde İbnu Teymiyye’yi tezkiye eden nice alimler gelip geçmiştir. Bu alimler hakkında “Onlar İbnu Teymiyye’nin akidesini bilmedikleri için hüsnü zan etmişlerdir” şeklinde konuşan ve aslında bu surette sözkonusu alimlerin de değerini düşüren bu şahıs neden aynı hüsnü zannı Sadullah Ergün hakkında göstermemiştir?! Hani laik demokratik Türkiye Cumhuriyetinde devletine bağlı bir vatandaş olarak yaşayan Sifil İbnu Teymiyye’nin akidesini biliyor fakat Alusi, Aliyy’ul Kari, İbnu Hacer gibi alimler bilmiyor ya; Sadullah Ergün de bilmiyor veya yanlış anlamış olamaz mı?! Öyle zannediyoruz ki Sifil’in bu kadar densizleşmesinin bir tek sebebi vardır o da onun gibi, tağutun verdiği bilmem hangi akademik ünvana sahip birisine karşı Kürt kökenli bir mollanın reddiye yapmış olmasıdır. Mesele İbnu Teymiyye meselesi değil, sen benim gibi birisini nasıl eleştirirsin meselesidir yani kısacası mevzu Sifil’in kibrinde düğümlenmektedir, yoksa Sadullah’ın reddiyesinin içeriği vs önemli değildir. Lakin Allaha hamdolsun ki bu vesileyle hem ahir ömründe bu müstekbirin gerçek yüzü ifşa olmuş, hem de İbnu Teymiyye konusu tekrar gündeme gelmiştir ve şu ana kadar takip edebildiğimiz kadarıyla gidişat olumlu yöndedir yani Sifil çıkıp İbnu Teymiyye’ye veya onu savunanlara sövdü diye bundan selef itikadı zarar görmemiştir, bilakis fayda görmüştür. Bu da Allah’ın bir lutfudur, tekrar Ona hamd ederiz.

Ebubekir Sifil ile Sadullah Ergün arasındaki münazaranın asıl mevzusuna gelince; yukarda da işaret ettiğimiz gibi mevzu daha çok İbnu Teymiyye rahimehullah’ın ele aldığı ve Allahu Teala’nın Arşı üzerine oturduğunu zikreden hadis etrafında gelişmektedir. Bizler, Allah’a hamd olsun ki bu mevzuyu daha önceki yıllarda ele almıştık. Hatta Ebubekir Sifil’in bu konu etrafındaki iddialarını da ele almıştık ki bunlar şu anki sözlerinin aşağı yukarı aynısıdır, yukarda istiva hakkındaki risalemizin ilgili bölümünü alıntılamıştık. Bu hadisin sahih olmadığını iddia eden ve bir de bu hadisi sahih sayan selef alimi kimmiş diye bilgiç bilgiç soran Ebubekir Sifil’in aradığı cevap sözkonusu makalemizde bulunmaktadır. Keza İbnu Teymiyye’nin “Allah’ın makbul evliyası bu rivayeti onaylamışlardır” sözüne karşılık “kimmiş bu makbul evliya” şeklindeki sorusunun cevabı da bu yazıda yer almaktadır. Aşağıdaki adresten okuyabilirsiniz:

http://darultawhid.com/tr/forum/index.php?topic=1474.0

Bu yazıda Arşa oturma hadisini sahih sayan, rivayet eden, içeriğini onaylayan 40 küsür alimin, keza kıyamet günü Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in Allah ile beraber Arşın üzerine oturacağı rivayetini zikreden, benimseyen yine 40 kadar alimin isimleri ve sözleri mevcuttur.

Yine Sifil’in laf arasında ortaya atıp tafsilatına girmediği, İbnu Teymiyye’nin tevbe edip Eşari akidesine döndüğü iddiasının cevabı da şu adreste bulunabilir:

http://darultawhid.com/tr/forum/index.php?topic=188.msg7534#msg7534

Sifil, konuşmanın bir yerinde Şeyhulislam el-Herevi’ye Eşarileri tekfir ettiği için son derece çirkin sözlerle saldırıyor ve İbnu Teymiyye’nin de Herevi’nin bu tarz görüşlerine sahip çıktığı ithamında bulunuyor, bu konuda da “İbnu Teymiyye hiçbir yerde Herevi’nin bu sözlerine itiraz etti mi” mealinde bir soru yöneltiyor. İşte böylece de İbnu Teymiyye uzmanımız (!) “uzmanlık sahasındaki” cehaletini ortaya koymaktadır. Çünkü İbnu Teymiyye’nin kitaplarını biraz karıştıran birisi, onun Eşarilerin tekfiri düşüncesine kesinlikle katılmadığını ve bu hususta ileri giden Herevi gibi bazı Hanbeli alimlerini tenkid ettiğini görmesi gerekirdi. Öyle ki günümüzde kendisini selefe nisbet eden bazı kimseler bundan dolayı İbnu Teymiye’yi haksızca tenkid etmektedirler. Lakin yıllarını İbnu Teymiyye araştırmasına vakfettiğini söyleyen Sifil bütün bunlardan gafildir! İbnu Teymiyye’nin Eşarilerin tekfiri ve diğer bazı hususlarda Herevi’ye yönelttiği tenkidlere şu adresten ulaşılabilir:

http://darultawhid.com/tr/forum/index.php?topic=1390.0

Şunu da belirtelim ki Herevi, her ne kadar Eşarilerin tekfiri ve başka bazı konularda yanılmış olsa bile bu ona böyle galiz sözlerle saldırmayı gerektirmez. Ne selefin ne de hayırlı halefin böyle bir ahlakı yoktur. Sifil, öyle sanıyorum ki bu usulü şu an melun ekolünü diriltmeye çalıştığı Zahid el-Kevseri’den almıştır! Zira bu zat da aynı böyle seleften halefe varıncaya kadar kendi akidesine ve meşrebine uymayan ne kadar alim varsa hepsine hayasızca dil uzatmasıyla meşhur olmuştur. Sifil de böylece üstadının peşinden gitmektedir, Allah hidayet etmezse cehenneme kadar da yolu vardır!
Yine cehennemin son bulacağı meselesiyle alakalı İbnu Teymiyye’nin selefi kimdir, seleften kim böyle söylemiştir diye soruyor. Bu soruya Sadullah Ergün veya onun gibi tevilciler cevap veremezler. Biz aşağıdaki adreste meseleyi ele almıştık, orada bu sorunun cevabı ve daha fazlası bulunabilir:

http://darultawhid.com/tr/forum/index.php?topic=903.0

Yine alemin nevi olarak kadim olduğu görüşünün selefinin kim olduğunu soruyor, bu hususta da şu adresteki yazıya müracaat edilebilir:

http://darultawhid.com/tr/forum/index.php?topic=1772.0

Yalnız bu yazı biraz muhtasardır, inşaallah yakında bu hususta geniş açıklama yayınlanacaktır.

Bizim Ebubekir Sifil-Sadullah Ergün münazarası hakkında söyleyeceklerimiz şimdilik bu kadardır. İlerde değinmemiz gereken mevzular olursa tekrar değiniriz inşaallah. Bundan sonra Ebubekir Sifil’e cevap vermeye çalışan başka bazı kimseler hakkında da değerlendirmelerde bulunacağız. Şu an Suriye’de bulunan Musa Ebu Cafer de Sifil’e bazı reddiyelerde bulunmaya çalışmış ancak hak ile batılı birbirine karıştırmıştır, yakında o reddiye hakkındaki mülahazalarımızı aktaracağız Allahın izniyle. Başta da sonda da Hamd Allah’ındır vesselam.

Kendisi de bir kral olan Halife Memun Nadr bin Şumeyl (ra)'a şöyle demiştir:
يَا أَبَا الْحَسَنِ الْإِرْجَاءُ دِينُ الْمُلُوكِ
"Ey Ebu'l Hasen! İrca (Mürcielik) kralların dinidir!" (ed-Dulabi, el-Esma ve'l Kuna, no: 832; ayrıca Lalekai, es-Sunne, no: 2818)

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Yönetici
  • *****
  • İleti: 2022
  • Değerlendirme Puanı: +50/-0
MUSA EBU CAFER'İN EBUBEKİR SİFİL REDDİYESİ HAKKINDA

Bismillahirrahmanirrahim. Bir önceki yazıda işaret ettiğimiz gibi şu an Suriye'de bulunan Musa Ebu Cafer ve Ömer Faruk isimli şahıslar, kendilerince Ebubekir Sifil'in ithamlarına karşı İbnu Teymiyye müdafaası namıyla bir program yayınlamışlardır. Lakin hedef güzel olsa da meselelerle alakalı yeterli donanıma ve de düzgün bir akide ve menhece sahip olunmadığından ötürü hedefe ulaşılamamış, hak batıl birbirine karışmıştır. Bu kişiler İbnu Teymiyye'nin Arşa istiva meselesi hakkındaki görüşlerini ve onun şahsında selefin akidesini müdafaa edeyim derken, tıpkı Molla Sadullah'ın yaptığı gibi Eşari zihniyetin tesiri altında istivanın temas olmadan gerçekleştiği, Allah'ın mekandan ve cihetten münezzeh olduğu şeklindeki bazı muhdes ve bidat ifadeleri kullanmışlardır. Böylece meselelere vakıf olmayan avamın zihninde selefin akidesinin bu şekilde savunulabileceği şeklinde istifhamlar oluşmuştur. Halbuki İbnu Teymiyye'yi müdafaa etmeden önce onun ne dediği ve daha da önemlisi selefin akidesi, usulü iyice anlaşılmalıdır. İbnu Teymiyye ile aynı akide ve menhece sahipseniz Allah hakkında cihetten, temastan ve mekandan münezzehtir demezsiniz. Zira İbnu Teymiyye ve diğer muhakkik selefi alimler bu ıstılahları mutlak anlamda Allah için isbat etmedikleri gibi, mutlak anlamda nefyetmemişlerdir. Lakin bazen mukayyed olarak isbat ettikleri de olmuştur. Bunların tafsilatı yukarda adresini verdiğimiz Arşa istiva yazısında mevcuttur. Ayrıca Musa ile röportajı gerçekleştiren Ömer Faruk, İbnu Teymiyye'nin "zat" anlamında Allah'a cisim isnad ettiğini ileri sürmüş, Musa da onu tasdik etmiştir. Halbuki İbnu Teymiyye -tıpkı selefin yaptığı gibi- cisim lafzını Allah hakkında hiç bir zaman isbat etmemiş ve nefiy de etmemiştir. Lakin o, cisim derken "zat" vb doğru bir manayı kasdedenin bu kasdettiği mananın kabul edileceğini söylemiştir. Bununla beraber cisim lafzının kendisini asla kabul etmemiştir. Zira cisim, hakka da batıla da yorumlanabilecek olan ve de lugatteki asıl manası ise cesed manasında yani Allaha izafesi mümkün olmayan bir ifadedir ve Allah hakkında kullanılması asla caiz değildir. Bu yönüyle temas, mekan, cihet, hadd (sınır) gibi hak manada kullanılması caiz olan ifadeler gibi değildir. Bundan dolayı İbnu Teymiyye dahil Ehli sünnete müntesip herhangi bir alimin Allah hakkında cisim lafzını kullandığı asla vaki olmamıştır. Diğer lafızlar hakkında ise ihtilaf edilmiştir. İşte Musa ve diğer arkadaşı, ehil olmadıkları ve bilmedikleri bir sahaya dalmışlar, böylece ortaya bu şekilde ifrat ve tefrit manzaraları ortaya çıkmıştır. Konuşmanın sonunda geçen İbnu Teymiyye'nin büyük şirkte cehaleti özür gördüğü vs iddiaları zaten artık bayatladığı için zikretmeye bile değer bulmuyoruz. Bu vesileyle İbnu Teymiyye'nin ve selefin akidesini hakkıyla bilmeyen, derinlemesine etüt etmemiş olan kişilerin sırf duygusallıkla ya da başka gayelerle yapacakları sözde müdafaaların yerine göre faydadan ziyade zarar getirebileceğini tekrar hatırlatmak istiyoruz. Dini ya da dünyevi herhangi bir işi ancak ehil olanlar yerine getirmelidir, emanetin ehline verilmesi gerekir vesselam.
Kendisi de bir kral olan Halife Memun Nadr bin Şumeyl (ra)'a şöyle demiştir:
يَا أَبَا الْحَسَنِ الْإِرْجَاءُ دِينُ الْمُلُوكِ
"Ey Ebu'l Hasen! İrca (Mürcielik) kralların dinidir!" (ed-Dulabi, el-Esma ve'l Kuna, no: 832; ayrıca Lalekai, es-Sunne, no: 2818)

 

Related Topics

  Konu / Başlatan Yanıt Son İleti
3 Yanıt
4983 Gösterim
Son İleti 27.10.2017, 02:08
Gönderen: Tevhid Ehli
0 Yanıt
3558 Gösterim
Son İleti 07.07.2015, 05:43
Gönderen: Tevhid Ehli
1 Yanıt
2375 Gösterim
Son İleti 04.02.2016, 20:18
Gönderen: darultawhid.com
0 Yanıt
3263 Gösterim
Son İleti 08.02.2017, 22:03
Gönderen: Tevhid Ehli
1 Yanıt
2889 Gösterim
Son İleti 05.04.2017, 02:25
Gönderen: Tevhid Ehli