Darultawhid

Gönderen Konu: FAYDALI, ÖNEMLİ VE DEĞERLİ BİR RİSÂLE  (Okunma sayısı 1527 defa)

0 Üye ve 2 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1802
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0


(TEVHÎD, ŞİRK, KÜFÜR VE NİFÂK KAVRAMLARI HAKKINDA)
FAYDALI, ÖNEMLİ VE DEĞERLİ BİR RİSÂLE
Şeyh'ul İslâm Muhammed bin Abdilvehhâb Rahimehullâh[1]

Rahmân ve Rahîm olan Allâh’ın adıyla, ancak O’ndan yardım isteriz. Hamd, Allâh’a mahsûstur, (övgü olarak) bu yeter. Seçtiği kullarına da selâm olsun.[2]

Bundan sonra:


TEVHÎD VE ÇEŞİTLERİ[3]

Allâh sana rahmet etsin, bil ki;

Allâhu Teâlâ, mahlûkâtı Kendisi’ne ibâdet etsinler ve Kendisi’ne hiçbir şeyi ortak koşmasınlar diye yaratmıştır.

Allâhu Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

“Ben, cinleri ve insanları, ancak Bana ibâdet etsinler diye yarattım.” (ez-Zâriyât 51/56)

İbâdet, tevhîdin ta kendisidir.[4] Çünkü Nebîler ile ümmetleri arasındaki husûmet hep bu noktada olmuştur.[5] Nitekim Allâhu Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

“Andolsun ki biz her ümmete, ‘Allâh’a ibâdet edin ve tâğût’tan sakının!’ diye (emretmeleri için) bir Rasûl gönderdik…” (en-Nahl 16/36)

Tevhîd[6] üç esâstan ibârettir:

1. Rubûbiyyet Tevhîdi;

2. Ulûhiyyet Tevhîdi;

3. Zât, Esmâ (isimler) ve Sıfatlar Tevhîdi.[7]


BİRİNCİ ESÂS:[8]

Rubûbiyyet Tevhîdi[9]


Rasûlullâh Sallallâhu Aleyhi ve Sellem dönemindeki müşrikler tevhîdin bu türünü kabûl ediyorlardı.[10] Fakat bunu kabûl etmeleri onları İslâm’a sokmadı. Rasûlullah Sallallâhu Aleyhi ve Sellem onlarla savaştı, onların kanlarını (canlarını) ve mallarını helâl kabûl etti. Bu, Allâhu Teâlâ’yı (yaratmak, rızık vermek, kâinatı idâre etmek gibi yalnız O’na has olan) fiilinde birlemektir. Buna dair delîl Allâhu Teâlâ’nın şu kavlidir:

“De ki: Size gökten ve yerden rızık veren kimdir? Ya da kulak ve gözlere mâlik olan kimdir? Ölüden diriyi çıkaran ve diriden ölüyü çıkaran, her türlü işi düzene koyan kimdir? Diyecekler ki: Allâh’tır. De ki: Öyleyse (O’na karşı gelmekten) sakınmaz mısınız?” (Yûnus 10/31)

Ve yine Allâhu Teâlâ’nın şu kavli:

“(Ey Muhammed) De ki: Eğer biliyorsanız söyleyin bakalım yeryüzü ve onda bulunanlar kimindir? Diyecekler ki: Allâh’ındır. De ki: Öyleyse hiç öğüt almaz mısınız? Yine de ki: Yedi kat göklerin Rabbi ve yüce Arş’ın Rabbi kimdir? (Bunların hepsi) Allâh’ındır, diyecekler. De ki: Öyle ise (O’na karşı gelmekten) sakınmaz mısınız? Yine de ki: Eğer biliyorsanız söyleyin, her şeyin mülkiyet ve yönetimi elinde olan, her şeyi koruyup kollayan, fakat kendisi korunmayan (buna muhtâç olmayan) kimdir? Diyecekler ki: (Bunların hepsi) Allâh’ındır. De ki: Öyleyse nasıl aldanıyorsunuz?” (el-Müminun 23/84-89)

Bu husûstaki âyetler oldukça fazladır. Burada özetlenemeyecek kadar çok, zikredilmesi gerekmeyecek kadar meşhurdur…


İKİNCİ ESÂS:

Ulûhiyyet Tevhîdi[11]


Geçmişte ve günümüzdeki çekişmenin vukû bulduğu (tevhîd türü daha ziyâde) budur. Bu; du’â, recâ (ümit etmek), havf (korkmak), haşyet (bilerek korkmak), isti’âne (yardım istemek), isti’âze (sığınmak), muhabbet (sevgi), inâbe (yönelmek), nezr (adak adamak), zebh (kurban kesmek), rağbet (arzulamak), rahbet (çekinerek korkmak), huşû’ (itâ’at ederek sakınmak), tezellül (huzurunda alçalmak), ta’zîm (yüceltmek) gibi kulların fiillerinde, Allâhu Teâlâ’yı birlemeleri anlamındaki tevhîddir.

Du’â’nın (bir ibâdet çeşidi oluşunun) delîli Allâhu Teâlâ’nın şu kavlidir:

“Rabbiniz şöyle buyurdu: Bana du’â edin, icâbet edeyim (karşılık vereyim)…” (Gâfir 40/60)

Bu ibâdet çeşitlerinin her biri hakkında Kur’ân’da delîl mevcuttur.

İbâdetin aslı: İhlâsı yalnız Allâhu Teâlâ’ya has kılmak ve tâbi olmayı da (yalnızca) Rasûl Sallallâhu Aleyhi ve Sellem’e has kılmaktır. Allâhu Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

“Mescidler yalnız Allâh’ındır. O hâlde Allâh ile birlikte hiçbir kimseye du’â (ibâdet) etmeyin!” (el-Cinn 72/18)

Ve Allâhu Teâlâ’nın şu kavilleri:

“…O hâlde Allâh’a ve Ümmî Nebî olan Rasûlü’ne îmân edin ki o da Allâh’a ve O’nun sözlerine îmân etmektedir. Ona uyun ki hidâyete eresiniz.” (el-A’râf 7/158);

“Senden önce hiçbir Rasûl göndermedik ki ona: Benden başka -ibâdete lâyık, hak- ilah yoktur; şu hâlde yalnız Bana kulluk edin, diye vahyetmiş olmayalım…” (el-Enbiyâ 21/25);

“Gerçek du’â, ancak O’na yapılır. O’ndan başka du’â ettikleri ise onlara hiçbir şekilde icâbet edemezler (karşılık veremezler)…” kavlinden, şu kavline kadar:

“…İşte kâfirlerin du’âsı, böyle boşa gitmektedir.” (er-Ra’d 13/14)[12];

“Bu, şundan dolayıdır; hak yalnız Allâh’tır. O’nun dışında du’â etmekte olduklarıysa bâtıldır…” (el-Hacc 22/62);

Allâhu Teâlâ’nın şu kavli:

“…Rasûl size neyi verdiyse onu alın, neyi de nehy ettiyse (yasak kıldıysa) ondan da sakının…” (el-Haşr 59/7)

Ve yine Allâhu Teâlâ’nın şu kavli:

“De ki: Eğer Allâh’ı seviyorsanız bana uyun ki Allâh da sizi sevsin ve günâhlarınızı bağışlasın. Allâh; Gafûr’dur, Rahîm’dir.” (Âl-i İmrân 3/31)


ÜÇÜNCÜ ESÂS:

Zât, Esmâ (İsimler) ve Sıfatlar Tevhîdi[13]


Nitekim Allâhu Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

“De ki O Allâh, birdir. Allâh Samed’dir (hiçbir şeye muhtâç değildir fakat her şey O’na muhtâçtır). O, doğurmamış ve doğurulmamıştır. Hiçbir şey de O’nun dengi değildir.” (İhlâs Sûresi 112/1-4)

Ve Allâhu Teâlâ’nın şu kavli:

“El-Esmâ’ul Hüsnâ (en güzel isimler) Allâh’ındır. O hâlde O’na bu isimlerle du’â edin. O’nun isimleri hakkında ilhâda (eğri yola) sapanları bırakın. Onlar, yapmakta olduklarının cezâsını göreceklerdir.” (el-A’râf 7/180);

Yine, Allâhu Teâlâ’nın şu kavli:

“…O’nun benzeri hiçbir şey yoktur. O, Semî’dir (her şeyi işitendir), Basîr’dir (her şeyi görendir).” (eş-Şûrâ 42/11)



Açıklamalar:

[1] Bu risâle, Abdurrahmân bin Kâsım en-Necdî tarafından, Necd ulemâsına ait risâlelerden derlenen “ed-Durar'us Seniyye” isimli mecmûanın içerisinde; cilt 2, sayfa 66-72 arasında yer almaktadır. Buna ek olarak er-Risâlet’ul Mufîde’nin mevcut nüshâlarında bulunmamakla beraber, ed-Durar’us Seniyye’de risâlenin sonunda zikredilen Şeyh Rahimehullâh’ın, tevhîdin çeşitlerine dair bir soruya verdiği cevâbı, faydasına binâen tercüme edip eklemeyi uygun gördük. Soru ve cevâbı; ed-Durar’us Seniyye içerisinde, cilt 2, sayfa 72-73 arasında yer almaktadır.

[2] Müellif Rahimehullâh girişteki bu ifâdeleriyle şu âyet-i kerîmeyi kendisine esâs almış gibidir:


﴿قُلِ الْحَمْدُ لِلّٰهِ وَسَلاَمٌ عَلَى عِبَادِهِ الَّذِينَ اصْطَفَى.﴾ [النمل: 59]

“De ki: Hamd, Allâh’a mahsûstur, seçtiği kullarına da selâm olsun!” (en-Neml 27/59)

[3] “Tevhîd”, “Şirk”, “Küfür” ve “Nifâk” gibi başlıkları okuyucu için kolaylık olması düşüncesiyle ekledik.

[4] İmâm el-Begavî Rahimehullâh’ın naklettiğine göre İbnu Abbâs Radıyallâhu Anhuma şöyle demiştir:


”كَلُّ مَا وَرَدَ فِي الْقُرْآنِ مِنَ الْعِبَادَةِ فَمَعْنَاهَا التَّوْحِيدُ“.

“Kur’ân’da ibâdeti emreden husûsların hepsinden kasıd tevhîddir.” (Begavî Tefsîri, Dâr’u Taybe baskısı, 1/71, el-Bakara 2/21. âyetin tefsîri)

Ayrıca İmâm Tâberî, İbnu Abbâs Radıyallâhu Anhumâ’nın el-Bakara 2/21. âyetinde geçen
﴿اُعْبُدُوا رَبَّكُمْ﴾ “Rabbinize ibâdet edin!” kavlini وَحِّدُوا رَبَّكُمْ “Rabbinizi tevhîd edin, birleyin!” şeklinde tefsîr ettiğini ona ulaşan isnâdıyla nakletmektedir. (İmâm Tâberî, Tefsîr’ut Tâberî, Ahmed Şakir baskısı, 1/362; Türkçesi için bkz. Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, 1/144, Hisar Yayınevi) Suyûtî, İbnu Abbâs Radıyallâhu Anhumâ’dan nakledilen bu rivâyeti nakleden âlimler arasında İbnu İshâk ve İbnu Ebî Hâtim’i de zikretmektedir. (Suyûtî, Ed-Durr’ul Mensûr fi’t Tefsîr bi’l Me’sûr, 1/85)

[5] Bundan kasıd, ibâdet tevhîdi yani ulûhiyyet tevhîdidir. Zîrâ Nebîler ile ümmetleri arasındaki husûmet; rubûbiyyet tevhîdinde yani Allâh’ın varlığı yahut yaratma ve rızık verme husûsunda ortağı olmaması husûsunda değil; aksine O’nun ibâdette birlenmesi yani “ulûhiyyet tevhidi” husûsunda olmuştur. Bilindiği üzere geçmiş kavimlerin birçoğu da -Firavun ve Nemrut gibi inat yoluyla inkâr edenler hariç- Allâh’ı inkâr ediyor değildi. Şeyh Rahimehullâh’ın zikrettiği en-Nahl 16/36. âyeti buna delâlet etmektedir. İleride tevhîdin çeşitlerini anlatırken bu husûs tafsîlâtıyla gelecektir inşâllâh.

[6] Tevhîd, lügatte birlemek manasına gelir. Şer’î manası ise Allâhu Teâlâ’ya has olan şeyleri Allâh’tan başka bir kimseye/şeye vermemek, bu husûslarda O’nu birlemektir. Allâhu Teâlâ’ya has olan şeyler ise aşağıda açıklaması geleceği üzere; “ilahlık”, “rabblik” ve “en güzel isimler” ile “en yüce sıfatlar”dır.

[7] Hanbelî fakîhlerinden muhaddis İbnu Batta el-Ukberî Rahimehullâh (v. 387H) “el-İbâne” adlı eserinde, tevhîdin bu kısımları hakkında -aynı rubûbiyyet, ulûhiyyet, isim ve sıfat sıralamasıyla- şöyle demektedir:

“Böylece mahlûkâtın O’na imânlarının sâbit olabilmesi için inanmaları gereken Allâh’a imânın esâsı üç şeyden ibârettir:

1- Kulun, O’nun varlığına [buraya aldığımız metinde farklı bir kelime yer alsa da bu ibârenin nakledildiği çoğu yerde “
رَبَّانِيَّتَهُ” yani “Rabbliğine” ifâdesi geçmektedir. Mütercim] inanması ki bu sûrette Yaratıcı’nın varlığını kabûl etmeyen ta’tîl (inkâr) ehlinin mezhebinden ayrılmış olsun.

2- O’nun vahdâniyetine (tek oluşuna) inanması ki bu sûrette Yaratıcı’yı kabûl etmekle beraber O’na ibâdet husûsunda başkalarını ortak koşan şirk ehlinin mezhebinden ayrılmış olsun.

3- O’nun mutlaka sâhib olması gereken aksinin söz konusu olamayacağı ilim, kudret, hikmet vesair Kitâbında kendisini vasfetmiş olduğu sıfatlarla mevsuf olduğuna inanmak.

Biz biliyoruz ki O’nu mutlak bir şekilde ikrâr edip tevhîd eden birçok kimse bazen O’nun sıfatlarında ilhâda sapmaktadır. Böylece O’nun sıfatlarında yaptığı ilhâd (eğrilik), tevhîdine de zarar vermektedir. Zîrâ bizler Allâhu Teâlâ’nın, kullarını bu üç kısımdan her birine i’tikâd edip îmân etmeye çağırarak hitap ettiğini görmekteyiz. O’nun, kullarını varlığına ve birliğine çağırmasına gelince; biz bu meselenin uzunluğu ve bu husûsta sarf edilecek kelâmın çokluğundan dolayı bu kısımları burada zikretmeyeceğiz.

Bir de şundan dolayı ki Cehmî (akîdesine mensup kişi), kendisinin bu ikisini [rubûbiyyeti ve ulûhiyyeti, Mütercim] kabûl ettiğini iddiâ etmektedir. İşin aslında sıfatları inkâr etmesi bu diğer iki husûsu kabûl etme iddiâsını da iptal etmektedir.” (İbnu Batta el-Ukberî, el-İbânet’ul Kubrâ, 6/173)

[8] Bu ibâre ve tevhîd çeşitleri ile alâkalı diğer iki ifâde aslında “Birinci esâs, Rubûbiyyet Tevhîdi’dir ilh…” şeklinde cümle olarak gelmiştir lâkin okuyucu için kolaylık olması bakımından bunu cümle değil de alt başlık olarak ifâde etmeyi tercih ettik.

[9] Rubûbiyyet Tevhîdi, Türkçe’ye “Allâhu Teâlâ’yı Rabbliğinde birlemek” olarak tercüme edilebilir. Yani yegâne Rabb olarak Allâh’ı kabûl etmektir.

Rabb ise “
ر - ب - ب” kökünden gelen bir kelime olup; efendi, sâhib, terbiyeci, hükümrân, idâreci gibi manalara gelir. Buna göre Rubûbiyyet Tevhîdi de kâinatı yaratan, idâre eden, yaratılmışlar üzerinde yegâne tasarruf sâhibi olarak Allâhu Teâlâ’yı kabûl etmek manasına gelmektedir. Bu ise birtakım aşırı tasavvufçular ve benzerlerinden evliyâya kâinatta tasarruf yetkisi atfeden; onların her yardım isteyenin yardımına koşacağını, ona du’â edenlerin du’âsına icâbet edeceğini iddiâ eden kimselerin iddiâsının zıttınadır. Bütün bunlar şüphesiz Allâh’tan başkasını Rabb edinme kapsamındaki i’tikâdlardır.

[10] Müşriklerin Rubûbiyyet Tevhîdini kabûl etmeleri genel anlamda Allâhu Teâlâ’nın yegâne yaratıcı, rızık verici ve kâinattaki işleri düzenleyen yegâne Rabb oluşunu kabûl etmeleri manasındadır. Nitekim Şeyh Rahimehullâh’ın buna delîl olarak zikrettiği âyetler bu husûsa işâret etmektedir. Yine başka bir âyet-i kerîmede Allâhu Teâlâ şöyle buyurmaktadır:


﴿وَمَا يُؤْمِنُ أَكْثَرُهُمْ بِاللّٰهِ إِلاَّ وَهُمْ مُشْرِكُونَ.﴾ [يوسف: 106]

“Onların çoğu ortak koşmadan Allâh’a îmân etmezler.” (Yûsuf 12/106)

İbnu Cerîr et-Taberî’nin isnâdıyla naklettiğine göre, bu âyetin tefsîri sadedinde İkrime Rahimehullâh şöyle demiştir:


”تَسْأَلُهُمْ مَنْ خَلَقَهُمْ وَمَنْ خَلَقَ السَّمَوَاتِ وَالْأَرْضَ، فَيَقُولُونَ: اللّٰهُ، فَذٰلِكَ إِيمَانُهُمْ بِاللّٰهِ، وَهُمْ يَعْبُدُونَ غَيْرَهُ“.

“Onlara kendilerini kimin yarattığını, gökleri ve yeri kimin yarattığını sorarsın; cevâben ‘Allâh’ derler. İşte onların Allâh’a îmânı budur. Bununla beraber O’ndan başkasına ibâdet ederler.”

Devamındaki rivâyette ise şöyle demektedir:


”يَعْلَمُونَ أَنَّهُ رَبُّهُمْ، وَأَنَّهُ خَلَقَهُمْ، وَهُمْ مُشْرِكُونَ بِهِ“.

“O’nun Rabbleri olduğunu ve kendilerini O’nun yarattığını bilir, bununla beraber O’na ortak koşarlar.”

İbnu Cerîr, bu görüşün benzerini İbnu Abbâs, Mücâhid ve başkalarından da nakletmiştir. (Taberî, Tefsîr’ut Taberî, Ahmed Şâkir Nüshâsı 16/286 ve devamı.)

Böylece müşriklerin kabûl ettiği rubûbiyyetin yaratıcılık manasında olduğu, onların bu manada rubûbiyyeti ikrâr ettikleri ve ibâdette ise Allâh’a ortak koştukları ortaya çıkmaktadır. Yoksa hiçbir müşriğin rubûbiyyet tevhîdini kâmil manada kabûl etmesi söz konusu değildir. Zîrâ Allâhu Teâlâ’yı hakîkaten Rabbliğinde birlemiş olsalardı, ilahlığında da birlemeleri gerekecekti ve O’ndan başka varlıklara du’â etmeleri, onlardan yardım ve şefâ’at beklemeleri söz konusu olmayacaktı. Bütün bunlar ise Allâh’a rubûbiyyetinde şirk koşmaktır, çünkü fayda ve zarar vermek rubûbiyyetin vasıflarındandır.

Şu hâlde hiçbir müşriğin gerçek manada rubûbiyyet tevhîdini kabûl etmesi mümkün değildir. Zaten tevhîdin bütün çeşitleri (ulûhiyyet, rubûbiyyet, isim ve sıfat) birbiriyle alâkalıdır ve birbirini gerektirmektedir. Bunlar âlimler tarafından tevhîdin iyice anlaşılması için yapılmış taksimlerdir, yoksa tevhîdin bütün çeşitleri aynı hakîkate delâlet eder.

Şeyh Rahimehullâh’ın müşriklerin rubûbiyyet tevhîdini kabûl ettiğini söylemesi ise tıpkı günümüz müşrikleri gibi yaratma ve rızık verme konusunda Allâh’ı birlemenin -eğer ibâdet konusunda Allâh’a şirk koşuyorsa- kişinin İslâm’a girmesi için yeterli olmayacağını açıklamak içindir. Vallâhu A’lem!

[11] Ulûhiyyet Tevhîdi, Türkçe’ye “Allâh’ı ilahlığında birlemek” şeklinde çevrilebilir. “İlah” ise “ma’bûd yani kendisine ibâdet edilen” demektir. Buna göre ulûhiyyet tevhîdi, Allâhu Teâlâ’yı -ibâdete lâyık, hak- yegâne ilah olarak tanırken ibâdet husûsunda bir başkasını asla O’na ortak koşmamak manasına gelmektedir. İlah kavramına dair Şeyh Muhammed Rahimehullâh’ın yaptığı bazı açıklamalar ileride gelecektir. İbâdet yani kulluk hakkında ise İmâm Kurtubî Rahimehullâh şöyle demektedir:

“İbâdetin aslı; tezellül ve hudû’dur (huzurunda alçalmak ve boyun eğmektir). Şerî’atin mükellefleri yükümlü tuttuğu görevlere ibâdet adı verilmiştir. Çünkü mükellefler, bütün bunları Allâhu Teâlâ’nın huzurunda boyun eğerek ve kendilerini küçük (zelîl) görerek (kabûl eder ve) yaparlar.” (Nakleden: Şeyh Abdurrahmân bin Hasen, Feth’ul Mecîd, sf. 14)

Nitekim Şeyh Rahimehullâh’ın zikrettiği ibâdet çeşitlerinde ibâdetin bu manaları görülebilir. Esâsen sadece bir ilahın karşısında yapılabilecek olan kemâl noktada bir alçalmayı, boyun eğmeyi, mutlak itaâti, şartsız sevgiyi içeren her fiil ibâdettir, burada zikredilenler ise ibâdetin en yaygın çeşitleridir.

[12] Şeyhin bir kısmını aldığı âyetin tam metni şöyledir:


﴿لَهُ دَعْوَةُ الْحَقِّ وَالَّذِينَ يَدْعُونَ مِنْ دُونِهِ لاَ يَسْتَجِيبُونَ لَهُمْ بِشَيْءٍ إِلاَّ كَبَاسِطِ كَفَّيْهِ إِلَى الْمَاءِ لِيَبْلُغَ فَاهُ وَمَا هُوَ بِبَالِغِهِ وَمَا دُعَاءُ الْكَافِرِينَ إِلاَّ فِي ضَلاَلٍ.﴾ [الرعد: 14]

“Gerçek du’â, ancak O’na yapılır. O’ndan başka du’â ettikleri ise onlara hiçbir şekilde icâbet edemezler (karşılık veremezler). Onların durumu ancak ağzına gelsin diye suya avuçlarını uzatan kimse gibidir. Oysa (uzanıp suyu avuçlamadıkça) su onun ağzına gelmez. İşte kâfirlerin du’âsı, böyle boşa gitmektedir.” (er-Ra’d 13/14)

[13] Bundan kasıt Allâhu Teâlâ’yı zâtında, isimlerinde ve sıfatlarında birlemek yani Allâh’a eş, çocuk vs. isnâd ederek zâtını kısımlara ayırmamak, en güzel isimleri (el-Esmâ’ul Husnâ) ve en yüce sıfatları sadece O’na has kılıp bunları O’ndan başkasına vermemek, Allâhu Teâlâ’nın isim ve sıfatlarını mahlûkâtın isim ve sıfatlarına benzetmeksizin te’vîl ve tahrîf de etmeksizin kabûl ve isbât etmektir.

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1802
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Ynt: FAYDALI, ÖNEMLİ VE DEĞERLİ BİR RİSÂLE
« Yanıtla #1 : 26.09.2015, 01:00 »


ŞİRK VE ÇEŞİTLERİ

Bil ki tevhîdin zıddı şirktir[1] ve şirk, üç çeşittir:

1- Şirk-i Ekber (Büyük Şirk);

2- Şirk-i Asgar (Küçük Şirk);

3- Şirk-i Hafî (Gizli Şirk).


1.   Büyük Şirk[2]

Büyük Şirk’in delîli Allâhu Teâlâ’nın şu kavlidir:

“Hiç şüphesiz Allâh, Kendisi’ne şirk koşulmasını bağışlamaz; bundan aşağısını dilediği kimse için bağışlar. Kim Allâh’a ortak koşarsa derin bir sapıklıkla sapmıştır.” (en-Nisâ 4/116)

Ve Allâhu Teâlâ’nın şu kavli:

“Mesîh (Îsâ) şöyle dedi: Ey İsrâîloğulları, benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allâh’a kulluk edin! Kim Allâh’a şirk koşarsa muhakkak ki Allâh ona cenneti harâm kılar, onun varacağı yer ise ateştir. Zulmedenlerin yardımcıları da yoktur.” (el-Mâ’ide 5/72)

Büyük şirk dört çeşittir.[3] Bunlar:


a- Du’â Şirki

Birinci çeşit: Du’â Şirki, buna delîl Allâhu Teâlâ’nın şu kavlidir:

“Onlar gemiye bindikleri zaman, dîni yalnızca O’na hâlis kılan gönülden bağlılar olarak Allâh’a yalvarıp yakarırlar. Ama onları karaya çıkarıp kurtarınca hemen şirk koşarlar. Kendilerine verdiklerimize karşı nankörlük etsinler ve sefa sürsünler bakalım! Ancak onlar yakında bileceklerdir.” (el-Ankebût 29/65–66)


b- Niyet Şirki[4]

İkinci çeşit: Niyet Şirki; Niyet, İrâde ve Kasıttır, buna (niyetteki şirke) delîl Allâhu Teâlâ’nın şu kavlidir:

“Dünya hayatını ve güzelliklerini isteyenlere orada işlediklerinin karşılığını eksikliğe uğratılmadan veririz. İşte âhirette onlara ateşten başka bir şey yoktur. Orada (dünyada) yapmakta oldukları boşa gitmiştir. Zâten yapmakta oldukları da bâtıldır.” (Hûd 11/15-16)


c- İtâ’at Şirki

Üçüncü çeşit: İtâ’at Şirki, buna delîl Allâhu Teâlâ’nın şu kavlidir:

“(Yahûdîler) bilginlerini (hahamlarını; Hristiyanlar da) râhiplerini Allâh’tan başka rabler edindiler, Meryemoğlu (Îsâ) Mesîh’i de! Oysa onlar tek bir ilaha ibâdet etmekten başkasıyla emrolunmamışlardı. O’ndan başka -ibâdete lâyık, hak- ilah yoktur. O, onların ortak koştukları şeylerden münezzehtir.” (et-Tevbe 9/31)

Bu âyetin kendisinde herhangi bir işkâl (kapalılık) bulunmayan tefsiri; Allâh Subhânehu’ya ma’siyet (isyân) husûsunda âlimlere ve âbidlere itâ’at etmeleridir, yoksa onlara du’â etmeleri değildir. Nitekim Adiyy bin Hâtim Radıyallâhu Anh: “Biz onlara ibâdet etmiyoruz ki.” diye sorduğunda Rasûlullâh Sallallâhu Aleyhi ve Sellem, de ma’siyet husûsunda onlara itâ’at etmenin, ibâdet olduğunu zikrederek bunu açıklamıştır.[5]


d- Sevgi Şirki

Dördüncü çeşit: Sevgi Şirki, buna delîl Allâhu Teâlâ’nın şu kavlidir:

“İnsanlar içinde, Allâh’tan başkasını niddler (eşler, denkler ve ortaklar) edinenler vardır ki onlar, bunları Allâh’ı sever gibi severler. Îmân edenlerin ise Allâh’a olan sevgileri daha güçlüdür. O zulmedenler, azâba uğrayacakları zaman, muhakkak bütün kuvvetin tümüyle Allâh’ın olduğunu ve Allâh’ın vereceği azâbın gerçekten şiddetli olduğunu bir bilselerdi!..” (el-Bakara 2/165)

Şu kavline kadar:

“…Onlar ateşten çıkacak da değildirler.”[6] (el-Bakara 2/167)


2.   Küçük Şirk[7]

İkinci çeşit: Küçük Şirk ki o, Riyâ’dır (gösteriştir), buna delîl Allâhu Teâlâ’nın şu kavlidir:

“…Kim Rabbine kavuşmayı ümit ediyorsa sâlih amel işlesin ve Rabbine ibâdette hiç kimseyi ortak koşmasın.” (el-Kehf 18/110)


3.   Gizli Şirk[8]

Üçüncü Çeşit: Gizli Şirk, buna delîl Rasûlullâh Sallallâhu Aleyhi ve Sellem’in şu kavlidir:

“Bu ümmet içinde şirk, karıncanın, siyah taş üzerinde gecenin karanlığında kımıldamasından daha gizlidir.”

Keffâreti Rasûlullâh Sallallâhu Aleyhi ve Sellem’in şu kavlidir:

“Allâh’ım, bildiğim hâlde herhangi bir şeyi Sana şirk koşmaktan, Sana sığınırım. Bilmeden işlediğim günâhtan dolayı da Sen’den mağfiret dilerim.”[9]



Açıklamalar:

[1] “Şirk” lügatte ortak koşmak manasına gelir. İslâm’daki manası ise en özet şekliyle, Allâhu Teâlâ’ya has olan bir şeyi Allâh’tan başkasına vermektir. Şirk, tevhîdin zıddı olduğu için tevhîdin esâslarına muhâlif olarak Allâhu Teâlâ’ya Rubûbiyyetinde, Ulûhiyyetinde, İsim ve Sıfatlarında ortak koşmak da şirkin aslını teşkîl etmektedir.

[2] “Büyük Şirk”, insanı İslâm dîninden çıkarıp kâfir olmasına sebep olur. Yukarıdaki 1 no’lu açıklamada geçen şirk tanımı asıl itibâri ile büyük şirke aittir.

[3] Burada büyük şirkin çeşitleri olarak sayılacak olanlar, büyük şirkin en çok işlenen belli başlı çeşitleridir. Yoksa şirk sadece bunlar ile sınırlı değildir.

[4] “Niyet Şirki”; kişinin âhirete yönelik olması gereken sâlih ameller ile dünyayı talep etmesidir. “Riy┠yani gösteriş için ibâdet de bu kapsamdadır. Kişinin, tıpkı münâfıklar gibi îmân da dâhil olmak üzere sâlih amellerini âhiretten hiçbir beklentisi olmaksızın sırf dünya için yapması bunun “büyük şirk” olan şeklidir. Ancak Allâhu Teâlâ’ya ve Âhiret Günü’ne îmân eden bir Müslümanın bazı amellerine riyâ karıştırması ise “küçük şirk”tir.

[5] Tirmizî, Hadîs no: 3095; Taberî, Tefsîr, 14/209-211, no: 16631-16634.

Rasûlullâh Sallallâhu Aleyhi ve Sellem şu âyeti okuyordu:


﴿اِتَّخَذُوا أَحْبَارَهُمْ وَرُهْبَانَهُمْ أَرْبَابًا مِنْ دُونِ اللَّهِ.﴾ [التوبة: 31]

“(Yahûdîler) bilginlerini (hahamlarını; Hristiyanlar da) râhiplerini Allâh’tan başka rabler edindiler…” (et-Tevbe 9/31)

Adiyy bin Hâtim Radıyallâhu Anh, Rasûlullâh’a: “Biz onlara ibâdet etmiyoruz ki.” diye sorduğunda Rasûlullâh Sallallâhu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu:


«أَلَيْسَ يُحَرِّمُونَ مَا أَحَلَّ اللهُ فَتُحَرِّمُونَهُ، وَيُحِلُّونَ مَا حَرَّمَ اللهُ فَتُحِلُّونَهُ؟ قَالَ: قُلْتُ: بَلَى. قَالَ: فَتِلْكَ عِبَادَتُهُمْ».

«Bunlar Allâh’ın helâl kıldığını harâm kıldığında siz de onu harâm kılmıyor muydunuz ve Allâh’ın harâm kıldığını helâl kıldıklarında da siz de onu helâl kılmıyor muydunuz?” Adiyy Radıyallâhu Anh dedi ki: Evet, dedim, bunun üzerine Nebî Sallallâhu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu: “İşte bu onların ibâdetidir.»

Lafız Taberî’ye aittir. Suyûtî, ed-Durr’ul Mensûr 4/174’te bu rivâyeti nakleden âlimler arasında İbnu Sa’d, Abd bin Humeyd, İbn’ul Münzir, İbnu Ebî Hâtim, Taberânî, Ebû’ş Şeyh, İbnu Merdeveyh ve Beyhekî'nin isimlerini zikretmiştir.

Görüldüğü üzere ma’siyet husûsunda itâ’atten kasıt, onlar harâmı helâl, helâli ise harâm yaptıklarında onların yaptığı bu teşrîyi kabûl etmektir. Yoksa günâhı emreden birisine uyarak günâh işleyen kimse mücerred itâ’atten dolayı kâfir olmaz, ancak günâhkâr olur.

[6] Şeyh Rahimehullâh’ın işâret ettiği âyet-i kerîmelerin toplu meâli şu şekildedir:


﴿وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَتَّخِذُ مِنْ دُونِ اللّٰهِ أَنْدَادًا يُحِبُّونَهُمْ كَحُبِّ اللّٰهِ وَالَّذِينَ آمَنُوا أَشَدُّ حُبًّا لِلّٰهِ وَلَوْ يَرَى الَّذِينَ ظَلَمُوا إِذْ يَرَوْنَ الْعَذَابَ أَنَّ الْقُوَّةَ لِلّٰهِ جَمِيعًا وَأَنَّ اللّٰهَ شَدِيدُ الْعَذَابِ. إِذْ تَبَرَّأَ الَّذِينَ اتُّبِعُوا مِنَ الَّذِينَ اتَّبَعُوا وَرَأَوُا الْعَذَابَ وَتَقَطَّعَتْ بِهِمُ الْأَسْبَابُ. وَقَالَ الَّذِينَ اتَّبَعُوا لَوْ أَنَّ لَنَا كَرَّةً فَنَتَبَرَّأَ مِنْهُمْ كَمَا تَبَرَّءُوا مِنَّا كَذٰلِكَ يُرِيهِمُ اللّٰهُ أَعْمَالَهُمْ حَسَرَاتٍ عَلَيْهِمْ وَمَا هُمْ بِخَارِجِينَ مِنَ النَّارِ.﴾ [البقرة: 165-167]

“İnsanlar içinde, Allâh’tan başkasını niddler (eşler, denkler ve ortaklar) edinenler vardır ki onlar, bunları Allâh’ı sever gibi severler. Îmân edenlerin ise Allâh’a olan sevgileri daha güçlüdür. O zulmedenler, azâba uğrayacakları zaman, muhakkak bütün kuvvetin tümüyle Allâh’ın olduğunu ve Allâh’ın vereceği azâbın gerçekten şiddetli olduğunu bir bilselerdi! Öyle ki (o gün) kendilerine tâbi olunanlar, kendilerine tâbi olanlardan uzaklaşıp kaçmışlardır. (Artık) onlar azâbı görmüşlerdir ve aralarındaki bütün bağlar da (ve ilişkiler de) parçalanıp kopmuştur. (O zaman, yönetilip) tâbi olanlar derler ki: Eğer bize bir kere daha fırsat verilseydi muhakkak (şimdi) onların bizden uzaklaştıkları gibi, biz de onlardan uzaklaşırdık. Böylece Allâh, onlara bütün yaptıklarını onlar hakkında hasretler (pişmanlık ve üzüntüler) olarak gösterecektir. Onlar ateşten çıkacak da değildirler.” (el-Bakara 2/165-167)

[7] “Küçük Şirk”, kişiyi İslâm dîninden çıkartmayan şirk türüdür. Zîrâ, küçük şirk olan amellerde işin hakîkâtinde Allâhu Teâlâ’ya has olan bir şeyin mahlûkâta verilmesi söz konusu değildir. Fakat zâhiren Allâhu Teâlâ ile mahlûkât arasında bir ortaklık vehmi uyandırılması söz konusudur. Mesel⠓Allâh ve sen dilersen (şu iş olur)” sözünde olduğu gibi. Bu tarz sözleri söyleyenlerin kastı bu olmasa da kullanılan lafız, dilemeyi hem Allâhu Teâlâ’ya hem de kula nispet ettiği için şirki çağrıştırmaktadır.

Kezâ ibâdetlerinde riyâ (gösteriş) yapan kimse -her ne kadar Allâhu Teâlâ’dan başkasına ibâdet yani ta’zim ve kulluk gibi bir kastı olmasa da- yaptığı amelde Allâhu Teâlâ’dan başkasının rızâsını da aradığı için zâhirde sanki Allâhu Teâlâ’ya ibâdette şirk koşmuş gibi bir görüntüye sebebiyet vermektedir. Bundan dolayı nasslarda bu tarz amellere “küçük şirk” ismi verilmiştir.

Müellif Rahimehullâh’ın küçük şirki riyâ olarak tanımlaması sınırlandırma amaçlı değildir, örnek verme amaçlıdır. Yani “riyâ ve ona benzer ameller” manasındadır. Zîrâ nasslarda, yukarıda işâret ettiğimiz türden birçok dînden çıkarmayan amel, şirk olarak adlandırılmıştır. Vallâhu A’lem!

Ayrıca müellif Rahimehullâh bununla bizzat hadîse tâbi olarak hadîste söylenenle yetinmek istemiş de olabilir. Zîrâ Mahmûd bin Lebîd’den, Rasûlullâh Sallallâhu Aleyhi ve Sellem’in şöyle buyurduğu rivâyet edilmiştir:


«إِنَّ أَخْوَفَ مَا أَخَافُ عَلَيْكُمُ الشِّرْكُ الْأَصْغَرُ قَالُوا: وَمَا الشِّرْكُ الْأَصْغَرُ يَا رَسُولَ اللهِ؟ قَالَ: الرِّيَاءُ.»

«Sizin için en çok korktuğum şey, küçük şirktir. Dediler ki: Ey Allâh’ın Rasûlü, küçük şirk nedir? Bunun üzerine şöyle buyurdu: Riyâ’dır.» (Ahmed, Müsned, 39/39)

[8] “Gizli şirk”, dînden çıkartmayan küçük şirkin diğer bir adıdır. Hadîste gizli şirkten dolayı mağfiret talep edilmesi de buna işâret etmektedir. Büyük şirkin ise -tevbe edilmedikçe- affı yoktur. Zîrâ Allâhu Teâlâ şöyle buyurmaktadır:


﴿إِنَّ اللَّهَ لَا يَغْفِرُ أَنْ يُشْرَكَ بِهِ وَيَغْفِرُ مَا دُونَ ذَلِكَ لِمَنْ يَشَاءُ.﴾ [النساء: 84]

“Hiç şüphesiz Allâh, Kendisi’ne şirk koşulmasını bağışlamaz; bundan aşağısını dilediği kimse için bağışlar…” (en-Nisâ 4/48)

Daha çok “riy┠gibi insanın farkına varmadan düştüğü ve dışarıdan kolay tespit edilemeyecek şirk türlerine bu isim verilmiştir. Nitekim İbnu Mâce, Sünen’de şunu rivâyet etmektedir:


عَنْ أَبِي سَعِيدٍ، قَالَ: »خَرَجَ عَلَيْنَا رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ وَنَحْنُ نَتَذَاكَرُ الْمَسِيحَ الدَّجَّالَ، فَقَالَ: أَلاَ أُخْبِرُكُمْ بِمَا هُوَ أَخْوَفُ عَلَيْكُمْ عِنْدِي مِنَ الْمَسِيحِ الدَّجَّالِ؟ قَالَ: قُلْنَا: بَلَى، فَقَالَ: اَلشِّرْكُ الْخَفِيُّ، أَنْ يَقُومَ الرَّجُلُ يُصَلِّي، فَيُزَيِّنُ صَلاَتَهُ، لِمَا يَرَى مِنْ نَظَرِ رَجُلٍ«.

Ebû Sa’îd Radıyallâhu Anh demiştir ki: «Biz Mesîh-i Deccâl’ın fitnesi hakkında kendi aramızda müzâkere ederken Rasûlullâh Sallallâhu Aleyhi ve Sellem üzerimize çıkageldi ve şöyle buyurdu: Sizin için Mesîh-i Deccâl’dan daha korkunç olan şeyi size haber vermeyeyim mi? Ebû Sa’îd Radıyallâhu Anh demiştir ki: Biz de: Evet (bize haber ver), dedik. Rasûlullâh Sallallâhu Aleyhi ve Sellem bunun üzerine şöyle buyurdu: (Sizin için daha korkunç şey) gizli şirktir ki; adamın namaza durup da gördüğü bir başka adamın (kendisine) bakmasından dolayı namazını güzelleştirmesidir.» (İbnu Mâce, Hadîs no: 4204)

[9] Müellif Rahimehullâh diğer birçok hadîste yaptığı gibi bu hadîsi de lafzen değil mana olarak nakletmiştir. Hadîsin birçok lafzı ve birçok şahîdi vardır. Buhârî’nin “el-Edeb’ul Mufred” isimli eserinde Ebû Bekir Radıyallâhu Anh’dan rivâyet etmiş olduğu lafız şu şekildedir:


حَدَّثَنَا عَبَّاسٌ النَّرْسِيُّ، قَالَ: حَدَّثَنَا عَبْدُ الْوَاحِدِ، قَالَ: حَدَّثَنَا لَيْثٌ، قَالَ: أَخْبَرَنِي رَجُلٌ مِنْ أَهْلِ الْبَصْرَةِ، قَالَ: سَمِعْتُ مَعْقِلَ بْنَ يَسَارٍ، يَقُولُ: »اِنْطَلَقْتُ مَعَ أَبِي بَكْرٍ الصِّدِّيقِ رَضِيَ اللهُ عَنْهُ، إِلَى النَّبِيِّ فَقَالَ: يَا أَبَا بَكْرٍ، لَلشِّرْكُ فِيكُمْ أَخْفَى مِنْ دَبِيبِ النَّمْلِ، فَقَالَ أَبُو بَكْرٍ: وَهَلِ الشِّرْكُ إِلاَّ مَنْ جَعَلَ مَعَ اللهِ إِلَهًا آخَرَ؟ فَقَالَ النَّبِيُّ: وَالَّذِي نَفْسِي بِيَدِهِ، لَلشِّرْكُ أَخْفَى مِنْ دَبِيبِ النَّمْلِ، أَلاَ أَدُلُّكَ عَلَى شَيْءٍ إِذَا قُلْتَهُ ذَهَبَ عَنْكَ قَلِيلُهُ وَكَثِيرُهُ؟ قَالَ: قُلِ: اللّٰهُمَّ إِنِّي أَعُوذُ بِكَ أَنْ أُشْرِكَ بِكَ وَأَنَا أَعْلَمُ، وَأَسْتَغْفِرُكَ لِمَا لاَ أَعْلَمُ.»

“(İsnâdı zikrettikten sonra) Ma’kıl bin Yesâr Radıyallâhu Anh’dan, dedi ki:

«Ebû Bekir es-Sıddîk Radıyallâhu Anh ile Nebî Sallallâhu Aleyhi ve Sellem’e gittim. Yanına varınca şöyle dedi: Ey Ebû Bekir! Sizin içinizde şirk karıncanın kımıldamasından daha gizlidir! Bunun üzerine Ebû Bekir Radıyallâhu Anh dedi ki: Şirk, Allâh ile beraber başka bir ilah edinmekten başka bir şey midir ki? Nebî Sallallâhu Aleyhi ve Sellem bunun üzerine şöyle buyurdu: Nefsim elinde olan Allâh’a yemîn ederim ki şirk, karıncanın kımıldamasından daha gizlidir. Sana bir şey göstereyim mi ki onu söylediğin zaman, şirkin azını ve çoğunu senden gidersin? De ki:

Allâh’ım, bildiğim hâlde Sana şirk koşmaktan Sana sığınırım ve bilmediğim şeyler için de Sen’den mağfiret dilerim.»
(Buhârî, el-Edeb’ul Mufred, Hadîs no: 716)

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1802
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Ynt: FAYDALI, ÖNEMLİ VE DEĞERLİ BİR RİSÂLE
« Yanıtla #2 : 26.09.2015, 01:02 »


KÜFÜR VE ÇEŞİTLERİ[1]

Küfür, iki çeşittir.

1- Büyük Küfür

(Bunlardan) kişiyi Millet’ten (İslâm’dan) çıkaran (büyük) küfür beş çeşittir:[2]

a- Tekzîb (Yalanlama ve İnkâr) Küfrü

Birinci çeşit: Tekzîb (Yalanlama ve İnkâr) Küfrü’dür. Buna delîl Allâhu Teâlâ’nın şu kavlidir:

“Allâh’a karşı yalan uydurandan yahut hak kendisine gelmişken onu yalanlayandan daha zâlim kim olabilir? Cehennemde kâfirler için kalacak yer yok mudur?” (el-Ankebût 29/68)


b- Tasdîkle Beraber Büyüklenme ve Yüz Çevirme Küfrü

İkinci çeşit: Tasdîkle (Doğruluğuna İnanmakla) Beraber Büyüklenme ve Yüz Çevirme Küfrü’dür. Buna delîl Allâhu Teâlâ’nın şu kavlidir:

“Hani bir zamanlar meleklere: ‘Âdem’e secde edin!’ demiştik de İblîs hâriç hepsi secde etmişlerdi. O ise yüz çevirdi, büyüklük tasladı ve kâfirlerden oldu.” (el-Bakara 2/34)


c- Şek (Şüphe) Küfrü

Üçüncü çeşit: Şek (Şüphe) Küfrü ki o, Küfr’üz Zann’dır (Zanna Dayalı Küfür’dür). Buna delîl Allâhu Teâlâ’nın şu kavlidir:

“(Gurûr ve kibirle) kendisine zulmederek bağına girerken dedi ki: Bunun, hiçbir zaman yok olacağını sanmam. Kıyâmet’in kopacağını da zannetmiyorum. Şâyet Rabbime döndürülürsem, hiç şüphe yok ki orada bundan daha hayırlısını bulurum. Karşılıklı konuştukları arkadaşı ona dedi ki: ‘Sen, seni topraktan, sonra nutfeden yaratan, daha sonra seni bir adam biçimine sokan Allâh’ı mı inkâr ediyorsun?” (el-Kehf 18/35-37)


d- Yüz Çevirme Küfrü

Dördüncü Çeşit: İ’râd (Yüz Çevirme) Küfrü’dür. Buna delîl Allâhu Teâlâ’nın şu kavlidir:

“…İnkâr edenler, uyarıldıkları şeylerden yüz çevirmektedirler.” (el-Ahkâf 46/3)


e- Nifâk Küfrü

Beşinci çeşit: Nifâk Küfrü’dür. Buna delîl Allâhu Teâlâ’nın şu kavlidir:

“Bunun sebebi, onların önce îmân edip sonra inkâr etmeleridir. Bu yüzden kalpleri mühürlenmiştir. Artık onlar hiç anlamazlar.” (el-Münâfikûn 63/3)


2- Küçük Küfür[3]

Küçük Küfür, kişiyi Millet’ten (İslâm’dan) çıkarmaz. O, Küfr’ün Ni’met’tir (Ni’mete Nankörlük Küfrü’dür). Buna delil ise Allâhu Teâlâ’nın şu kavlidir:

“Allâh, şöyle bir ülkeyi (ibret için) örnek verdi: Bu ülkede güven ve huzur vardı. Oraya her taraftan bol bol rızık gelirdi. Sonra onlar Allâh’ın ni’metlerine karşı nankörlük ettiler. Allâh da onlara, [yaptıklarından ötürü açlık ve korku belâsını][4] tattırdı.” (en-Nahl 16/112)

Ve yine şu kavli:

“…Doğrusu insan, pek zâlim ve çok nankördür.” (İbrâhîm 14/34)[5]



Açıklamalar:

[1] Râgıb el-İsfehânî “küfr” kelimesini şu şekilde izâh etmektedir:

“Küfr” dilde bir şeyi örtmek/gizlemek manasına gelir. İnsanların üstünü örttüğü için geceye “kâfir” denilir. Yine yeryüzünü tohumla örttükleri için çiftçilere de “kâfir” ismi verilir… (Ni’mete nankörlük manasına gelen) “küfr’ün ni’met” veya “küfrân’un ni’met” ise şükrü yerine getirmemek sûretiyle ni’metin üstünü örtmek demektir… Allâhu Teâlâ şöyle buyuruyor:


﴿وَاشْكُرُوا لِي وَلاَ تَكْفُرُونِ.﴾ [البقرة: 152]

“Bana şükredin ve nankörlük etmeyin!” (el-Bakara 2/152)

Râgıb el-İsfehânî’den yapılan muhtasar alıntı burada sona erdi.

(Râgıb el-İsfehânî, El-Müfredât, “
ك - ف - ر” maddesinden özetle; Türkçesi için bkz. Râgıb el-İsfâhanî, Müfredât -Kur’an Kavramları Sözlüğü-, 852-863, Yarın Yayınları)

İmâm Kurtubî, el-Bakara Sûresi 2/6. âyetin tefsîrinde küfrü, “îmânın zıddı” olarak tanımlamaktadır. (Kurtubî, Tefsîr, 1/183)

Bu husûsta Lisân’ul Arab’ta -özetle- şöyle denilmektedir:

“Küfür; îmânın zıddıdır. Yani şöyle denilir:

“Allâh’a îmân ettik, tâğût’u inkâr ettik.”

Şu hâlde kâfir; îmân etmeyen, inkâr eden demektir. Tekfîr kelimesi de aynı kökten alınmış olup bir kişiyi küfre nispet etmek demektir.”
(Geniş bilgi için bkz. İbnu Manzûr, Lisân’ul Arab, 5/144 ve devamı, Dâr’u Sadır, Beyrût, 1414H/1994M)

Öyleyse şerî’at nezdinde makbûl bir îmâna sâhib olmayan herkes kâfirdir. Küfür, îmânın zıddı olduğuna göre îmân kavramı üzerinde de durmak gerekir.

Yine İbnu Manzûr’un aynı eserinde naklettiğine göre lügat âlimlerinden Zeccâc, îmânı şöyle târif etmiştir:

“Îmân; Şerî’atta ve Nebî Sallallâhu Aleyhi ve Sellem’in getirdiği hususlarda, hudû’yu (boyun eğmeyi) ve kabûlü izhâr etmek (açığa vurmak), buna i’tikâd etmek (inanmak) ve kalp ile onu tasdîk etmektir.” (Bkz. Lisân’ul Arab, 13/23)

Küfür de îmânın zıddı olduğuna göre, bu târife nazaran küfür; şerî’ata tâbi olmamak ve şerî’atin hükümlerinden herhangi birisini inkâr etmektir.

Îmân; kalple tasdîk, dille ikrâr, âzâlarla amel olduğundan dolayı îmânın zıddı olan küfür de bazen kalple olur ki buna “İ’tikâdî Küfür” denilir, bazen dille olur ki buna “Kavlî Küfür” denilir, bazen de amel ile olur ki buna da “Amelî Küfür” adı verilir.

Kısacası, küfür sadece kalple inkâr etmekle sınırlı değildir, bilakis îmâna zıt olan, bir müminden asla sadır olması düşünülemeyecek her inanç, söz ve fiil küfür kapsamındadır.

Bununla beraber îmânın da küfrün de asıl mahallî kalptir; kişinin dilinde ve amelinde vukû bulan küfür söz ve fiilleri, o kimsenin kalben îmân etmemesinden kaynaklanır ve de bunun aksi yani kalbinde îmân olduğu hâlde küfür söz ve fiili işlemesi ise -ikrâh (zorlama) hâli müstesnâ- aslâ tasavvur edilemeyecek muhâl bir şeydir.

[2] Yukarıda geçen küfür tanımı, büyük küfrün tanımıdır. Bu beş sayısı ise sınırlandırma amaçlı olmayıp büyük küfrün en yaygın işlenen belli başlı türlerini ifâde etmektedir. Yoksa âlimler -“Cehâlet Küfrü” vb. gibi- küfrün başka türlerini de kitaplarında zikretmişlerdir.

[3] “Küfür” kelimesi lügat manası itibâriyle örtmek, gizlemek, nankörlük gibi manalara gelir. Bundan dolayı bazı nasslarda dînden çıkartmayan birtakım fiillere de bu manalar gözetilerek veya bazen küfrün şu’beleri anlamında küfür ismi verilmiştir.

Bu fiiller îmânın bizzat aslıyla çelişen fiiller olmadığı için ve bazen müminlerden de bu fiiller sâdır olabileceği için bunlar dînden çıkartmayan “küçük küfür” olarak vâsıflandırılmıştır.

Meselâ Müslim’in rivâyet ettiği şu hadîste olduğu gibi:


«سِبَابُ الْمُسْلِمِ فُسُوقٌ وَقِتَالُهُ كُفْرٌ».

“Müslümana sövmek fısk, onunla savaşmak küfürdür.” (Müslim, Hadîs no: 64)

[4] Müellif Rahimehullâh parantez içindeki kısmı almamıştır. Âyetin daha iyi anlaşılması için buraya eklemeyi uygun gördük.

[5] Âyetin tam metni meâlen şöyledir:


﴿وَآتَاكُم مِّن كُلِّ مَا سَأَلْتُمُوهُ وَإِن تَعُدُّوا نِعْمَتَ اللهِ لاَ تُحْصُوهَا إِنَّ الْإِنْسَانَ لَظَلُومٌ كَفَّارٌ.﴾ [إبراهيم: 34]

“Kendisinden isteyebileceğiniz her şeyi size vermiştir. Allâh’ın ni’metini sayacak olsanız bitiremezsiniz. Doğrusu insan, pek zâlim ve çok nankördür.” (İbrâhîm 14/34)

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1802
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Ynt: FAYDALI, ÖNEMLİ VE DEĞERLİ BİR RİSÂLE
« Yanıtla #3 : 26.09.2015, 01:04 »


NİFÂK (MÜNÂFIKLIK) VE ÇEŞİTLERİ

Nifâk’a (ikiyüzlülük, olduğundan başka görünmeye)[1] gelince iki çeşittir:

1.   İ’tikâdî Nifâk;

2.   Amelî Nifâk.


1- İ’tikâdî Nifâk

İ’tikâdî olanına gelince o, altı çeşittir:

a- Rasûl’ü tekzîb etmek (yalanlamak);

b- Rasûl’ün getirdiklerinin bir kısmını tekzîb etmek;

c- Rasûl’e buğzetmek;

d- Rasûl’ün getirdiklerine buğzetmek;

e- Rasûl’ün getirdiği dînin başarısızlığından sevinç duymak;

f- Rasûl’ün dîninin başarı kazanmasına üzülmek, bundan rahatsızlık duymak.


Bu nifâkın altı çeşidinden herhangi birisine sâhib olanlar ateşin (cehennemin) en alt tabakasında bulunacaktır.

Şikâktan (ayrılıktan) ve nifâktan (ikiyüzlülükten) Allâh’a sığınırız.[2]


2- Amelî Nifâk

Amelî Nifâk’a[3] gelince bu da beş çeşittir:

a- Konuşunca yalan söyler;

b- Husûmet ettiği zaman haktan ayrılır;

c- Ahdedince ahdini bozar;

d- Kendisine bir şey emânet edilince ihânet eder;

e- Söz verince sözünde durmaz.[4]


Allâh Subhanehu ve Teâlâ en doğrusunu bilendir. Allâh’ın salâtı ve bolca selâmı Efendimiz Muhammed’in, Âl’inin (ailesi başta olmak üzere bütün ümmetinin) ve Ashâbı’nın üzerine olsun! (Âmîn!)



Açıklamalar:

[1] Lisân'ul Arab'ta şöyle denilmektedir:

"Nifâk" (ikiyüzlülük), münâfığın yaptığı işin adıdır. Bir yönden İslâm'a girip başka bir yönden çıkmaya nifâk ismi verilir. Cer-boâ’nın (Arap tavşanının) deliği manasına gelen "Nafika" kelimesinden türemiştir. “Mâzisi nâfaka, muzârisi yunâfiku, masdarı ise münâfaka ve nifâk” şeklinde gelir. Nifâk kelimesi aslı itibâriyle Arapça'da bilinen bir kelime olsa da îmân izhâr edip içinde küfrü gizleme manasında İslâm'a has bir isim olup daha önce Arapça'da bu özel manasında kullanılmamıştır. (İbnu Manzûr, Lisân'ul Arab, 10/359’dan özetle)

[2] Bu tarz amelleri işleyenler hakîki anlamda münâfık ve kâfirdirler. Allâhu Teâlâ şöyle buyurmaktadır:


﴿إِنَّ الْمُنَافِقِينَ فِي الدَّرْكِ الْأَسْفَلِ مِنَ النَّارِ وَلَن تَجِدَ لَهُمْ نَصِيرًا.﴾ [النساء:145 ]

“Doğrusu münâfıklar, cehennem ateşinin en aşağı tabakasındadırlar. Onlar için hiçbir yardımcı bulamazsın.” (en-Nisâ 4/145)

[3] Bu nifâk amellerini işleyen herkes kâfir olmaz. Ancak bunlar ge-nellikle hâlis münâfıkların işlediği ameller olduğundan dolayı onların bir alâmeti olarak zikredilmiştir.

[4] Şeyh Rahimehullâh, muhtelif hadîslerde geçen münâfıklara dair sıfatları bir arada zikretmiştir. İlgili hadîslerin bir kısmında bu zikredilenlerden dört adet sıfat sayılırken bazılarında da üç adet sayılmaktadır. Bu hadîslerin muhtelif lafızlarla geçtiği kaynaklar ise şunlardır: Buhârî, Hadîs no: 34; Müslim, Hadîs no: 106; Tirmizî, Hadîs no: 2632 ve diğer kaynaklar.

Çevrimdışı Izhâr'ud Dîn

  • Özel Üye
  • Full Member
  • *
  • İleti: 225
  • Değerlendirme Puanı: +5/-0
  • فَفِرُّوا إِلَى اللَّهِ
Ynt: FAYDALI, ÖNEMLİ VE DEĞERLİ BİR RİSÂLE
« Yanıtla #4 : 03.01.2020, 03:26 »


[TEVHÎDİN ÇEŞİTLERİ]

RUBÛBİYYET TEVHÎDİ,
ULÛHİYYET TEVHÎDİ VE
(İSİM VE) SIFAT TEVHÎDİ HAKKINDA
EK RİSÂLE

Şeyh’ul İslâm, Müceddid Muhammed bin Abdilvehhâb Rahimehullâhu Teâlâ’ya Rubûbiyyet Tevhîdi, Ulûhiyyet Tevhîdi ve Sıfat Tevhîdi hakkında soruldu, o ise şöyle cevâb verdi:

Rubûbiyyet Tevhîdi, kâfirlerin de kâbul etmiş olduğu tevhîddir. Allâhu Teâlâ’nın şu kavlinde olduğu gibi:

“De ki: Size gökten ve yerden rızık veren kimdir? Ya da kulak ve gözlere mâlik olan kimdir? Ölüden diriyi çıkaran ve diriden ölüyü çıkaran, her türlü işi düzene koyan kimdir? Diyecekler ki: Allâh’tır. De ki: Öyleyse (O’na karşı gelmekten) sakınmaz mısınız?” (Yûnus 10/31)

Ulûhiyyet Tevhîdi’ne gelince; ibâdetleri -bütün mahlûkâttan ayrı olarak- yalnız Allâhu Teâlâ’ya has kılmaktır. Zîr⠓ilah” kelimesi Arab’ın kelâmında ibâdet için yönelinen demektir. Onlar (müşrikler) şöyle diyorlardı: “Allâh, ilahlar ilahıdır (en yüce ilahtır).”

Fakat bununla beraber O’nun yanında; sâlihler, melekler ve onlardan başka varlıklar gibilerini (sahte) ilahlar ediniyorlardı. Ve diyorlardı ki: “Allâhu Teâlâ bundan râzıdır ve bunlar da O’nun katında bize şefâ’at edecektir!”

Sen bunu (bu hakîkati) iyice bildiğinde dînin garipliği sana (iyice) beyân (belli, açık) olur.

Allâh Subhânehu, onların (müşriklerin) Rubûbiyyet Tevhîdi’ni kabûllerini, kendi aleyhlerinde mezheblerinin (kanaatlerinin) bâtıllığına istidlâl etmiştir (delîl getirmiştir). Zîrâ Allâhu Teâlâ, yegâne Müdebbir (kâinattaki işleri düzenleyen) iken -O’nun hâricindekiler zerre ağırlığında bir şeye dahi sâhib değilken ve onlar da bunu kabûl ettikleri hâlde- nasıl olur da bir yandan Allâhu Teâlâ’ya du’â (ibâdet) edip O’nunla beraber bir başkasına du’â ederler?

Sıfatlar Tevhîdi’ne gelince; sıfatları kabûl etmeksizin ne Rubûbiyyet Tevhîdi ne de Ulûhiyyet Tevhîdi istikâmette (düzgün) olmaz. Fakat şurası da var ki (geçmişteki) kâfirler, (günümüzde) sıfatları inkâr edenlerden daha akıllıdırlar.[1] Vallâhu A’lem!

AÇIKLAMALAR
 1. Zîrâ geçmiş dönem müşrikleri, günümüzdeki sıfat inkârcılarının reddettiği -Allâhu Teâlâ’nın göklerin üzerinde olması gibi- birçok sıfatı kabûl etmekteydiler. Vallâhu A’lem!
Şeyh'ul İslâm İbnu Teymiyye (Rahimehullâh) dedi ki:

والعالم يعرف الجاهل؛ لأنه كان جاهلا، والجاهل لا يعرف العالم لأنه لم يكن عالما

"Âlim câhili tanır çünkü o da (bir zamanlar) câhildi. Câhil ise âlimi tanıyamaz çünkü o hiçbir zaman âlim olmadı." (Şeyh'ul İslâm İbnu Teymiyye, Mecmû'ul Fetâvâ, 13/235)

 

Related Topics

  Konu / Başlatan Yanıt Son İleti
1 Yanıt
5302 Gösterim
Son İleti 05.01.2020, 02:34
Gönderen: Izhâr'ud Dîn
1 Yanıt
4935 Gösterim
Son İleti 18.04.2019, 10:59
Gönderen: İbn Umer
0 Yanıt
2198 Gösterim
Son İleti 23.06.2015, 10:19
Gönderen: Uhey
1 Yanıt
4507 Gösterim
Son İleti 03.02.2019, 16:13
Gönderen: İbn Teymiyye
3 Yanıt
1609 Gösterim
Son İleti 06.03.2018, 01:03
Gönderen: Tevhid Ehli