Darultawhid

Gönderen Konu: ALLAHTAN BAŞKASINDAN ŞEFAAT İSTEMENİN HÜKMÜ  (Okunma sayısı 6830 defa)

Faruk ve 12 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1802
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Alıntı
(...) benim size kabirdeki kişilere dua etme ile alakalı bir sorum olacaktı nisa-64 ayetine vakıfsınızdır farklı tefsirlerde çeşitli şekillerde bir bedeviden bahsedilir bugün bir kişi kabirdeki ölüye gidip benim için Allah'a dua et şu işim olsun veya çocuğum olsun vs gibi ifadeler kullanmak şirk olur mu ?

Bismillahirrahmanirrahim,

Bu mesele ve benzeri mevzuları çözebilmek için öncelikle üzerinde tartışılan şirk kavramının ne olduğunu bilmek gerekir. Bir çok insan daha şirkin ne olduğunu bilmeden bu konularda kendi şahsi reylerine göre akıl yürütmekte ve haliyle sapmakta ve saptırmaktadırlar. Şirk; Allaha has olan bir şeyi Allahtan başkasına vermek demektir. Şirkin –görebildiğimiz kadarıyla- en özet tarifini ihtiva eden bu tanım üzerinde düşünürsek bahsettiğiniz fiilin şirk olup olmadığını da çözeriz Allahın izniyle.

“Onlar nefislerine zulmettiklerinde sana gelip Allahtan bağışlanma dileselerdi ve Rasul de onlar için bağışlanma dileseydi Allahı mutlaka tevbeleri kabul eden ve merhamet sahibi olarak bulacaklardı.” (Nisa: 64)

Bazı müteahhir (seleften sonraki dönemde yaşamış) alimler Mealini vermiş olduğumuz ayeti kerimenin açıklaması sadedinde bu ayetteki hükmü Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in vefatından sonra da tatbik etmeye çalışan ve de Rasulun kabrine gelerek ona seslenen ve kendisi için Allah katında şefaatte bulunmasını isteyen bir bedevinin kıssasını nakletmişlerdir. Bu kıssayı inkar etmeden nakleden alimler arasında Kurtubi, İbn Kesir, Nevevi ve daha bir çok tanınmış alim bulunmaktadır. Ancak bu kıssa sened ve metin itibariyle sahih olmadığı gibi, sadece bir bedevinin yaptığı fiili hikaye etmesi açısından bakıldığında şeri delil olma özelliği de yoktur. Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) böyle bir şeyi tavsiye etmediği gibi, sahabe ve diğer selef imamlarından hiç kimse bunu yapmamıştır. Şu halde bu fiilin bidat olduğu kesindir. Seleften sonraki dönemlerde bazı alimlerin bunu kabul etmesi onu bidat olmaktan çıkarmaz. Ancak burada asıl mesele bu fiil bidat olmanın ötesinde sahibini dinden çıkartan bir şirk fiili midir, konusudur.

Şimdi yukarda vermiş olduğumuz şirk tanımından hareketle bedevi kıssasını değerlendirdiğimizde bu kıssada ve bu kıssadan hareketle Rasulullahın kabrine gidip ondan şefaat talebinde bulunmanın müstehabb olduğunu söyleyen alimlerin fetvalarında kişiyi İslam milletinden çıkartan büyük şirk bulunduğunu söylemek mümkün değildir. Çünkü burada Allaha has olan bir sıfatın kullara verilmesi sözkonusu olmadığı gibi Allaha yapılması gereken bir ibadetin Allahtan başkasına verilmesi de sözkonusu değildir.
 
Eğer bu kimseler şefaat konusunda Allaha ortak koşuyorlar denilirse  buna cevaben şöyle denir: Sağlığında Rasulullahtan şefaat istemenin caiz olduğu açıktır. Bu kimse de tıpkı sağlığında bunu yapanlar gibi ölümünden sonra bunu yapmaktadır ve Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in Allahın izni olmasa da şefaat edeceği şeklindeki bir şirk inancı burada sözkonusu değildir, esasen böyle bir düşünce bırakın bir alimi, en cahil bir müslümandan dahi sadır olmaz. Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in kabrine gidip şefaat isteyen Müslümanlar tıpkı sağken isteyenler gibi, –eğer Allah izin verirse şefaat et- manasında bunu söylemektedirler. Şu halde burada şefaat yani aracılık şirki mevzu bahis değildir.

Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in kabrine gidip ona seslenerek şefaat isteyenler dua konusunda Allaha şirk koşmaktadırlar, denilirse şöyle cevap verilir: Dua, nida etmek ve seslenmek demektir. Ancak her türlü nida ibadet olan dua kapsamına girmez. Çünkü Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in ve diğer Müslümanların kabirlerine gidip selam vermenin ve ardından “Biz de ilerde size katılacağız” demenin müstehap oluşu bizzat nassla sabittir. Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) müşriklerin mezarlarına giderek ona cevap veremeyeceklerini bildiği halde “Allahın size vaat ettiğini hak olarak buldunuz mu” demiştir. Bu ve benzeri nasslardan ötürü ölülerin işitip işitmeyeceği hususu alimler arasında tartışılmış ve bilhassa da Rasullerin kabirlerinde sağ oldukları ve de Allah Rasulu’nun (sallallahu aleyhi ve sellem) verilen salatu selamlara Allahın izniyle icabet edeceği hususunda çeşitli nasslar sabit olmuştur. Bundan dolayı seslendiği ölünün tıpkı sağ bir kimsenin işittiği gibi kendisini işittiğini düşünen bu kişinin seslenişi Allahtan başkasına gayb bilgisi atfettiği anlamına gelmez. Tabi ki ölülerin işitmesi onlardan şefaat vb caiz olmayan taleplerde bulunmayı da meşru kılmaz. Şu halde şirk olan nida, yani dua kabirdekilere seslenerek onlardan sadece Allahın kudreti dahilinde olan rızık, yağmur, çocuk, günahların bağışlanması, tevbelerin kabul edilmesi gibi şeyleri talep etmektir. Bu ve benzeri rububiyete has olan fiillerin gerek sağ gerekse ölü olan bir kimseden istenmesi şirktir. Bir kimseden kendisi için Allaha dua etmesini istemek ise sağ olan kimselerden istenmesi caiz olan bir taleptir. Ölülerden bunu istemek ise bidattir ve şirk götürecek bir vasıtadır.

Özetle kabirde yatan peygamber veya Salihlerden Allah katında dua ve şefaat talebinde bulunmak asli hüküm itibariyle bidat ve şirke kapı açacak bir fiildir. Ancak bu söylediklerimiz, bu fiili yapanlar hiçbir zaman kafir olmaz manasına gelmez. Kişi eğer –günümüzdeki bir çok müşriğin yaptığı gibi- bu fiiline Allahtan başkasına mutlak şefaat yetkisi tanımak, seslendiği varlığın gaybı bildiğine ve onu istediği şekilde işiteceğine, ona icabet edeceğine inanmak gibi şirk itikadlarını ilave ederse kuşkusuz müşrik olur. Günümüz müşriklerinin çoğunun şefaat isteme fiilini böyle küfür olacak şekilde icra etmesi, bu şekilde yapmayan kimselerin fiiline de şirk ismini vermeyi gerektirmez. Buna şirk ismini vermekte Allahın şirk ismini vermediği bir şeye şirk ismi vererek Onu yalanlamak gibi bir tehlike sözkonusu olduğu gibi bunu müstehab gören alimleri ve onlara tabi olan geçmiş İslam ümmetinin ekseriyetini tekfir etmek gibi bir vebal de sözkonusudur.

Aslında bu konular hakkında ileri geri konuşan çoğu kimsenin daha kendilerini müslüman kılacak kadar şirkin mahiyetini ve küfürle iman arasındaki farkı dahi bilmekten aciz olan kimseler olduğu görülür. Çünkü bu kimseler bu amelin şirk oluşunu şirk ve ibadet kavramları ışığında usul yönünden asla izah edemezler, yani burada ölüye nasıl bir ibadet yapıldığını açıklayamazlar. Bu kimseler kabir başında şefaat istemenin şirk oluşuna tevhidin bu temel kavramlarından habersiz olan avamı aldatmak için ancak konuyla doğrudan alakası olmayan dua şirki, aracılık şirki gibi meseleler hakkındaki ayetler ve yine alimlerin bu konularla alakalı umum sözlerinden başka hiç delil ve nakil getiremezler. Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’den şefaat istemenin hiçbir illete, şarta bağlı olmadan mutlak bir şirk ameli olduğunu ileri süren kimselerin birçoğunun dini de dünyayı da tanımayan, insanların söz ve davranışlarını tahlil etmekten aciz, yüzeysel bakış açısına sahip tipler olduğu görülür. Bir kısmı da Allah korkusu hiç taşımayan ve sırf taraftar toplamak veya kendince birtakım meseleleri izah ediyor görünmek için bu tarz meselelerde ifrat görüşler beyan ederler. Bu saydıklarımız tarih boyunca bütün bidat ve dalalet ehlinin taşıdığı vasıflardır, böyle kimselerden sakınmak icab eder. Rasulullah’tan (sav)kabir başında şefaat isteme konusunun İslam tarihinde alimler tarafından nasıl tartışıldığı bellidir, kitaplarda hepsi kayıt altına alınmıştır. Selef akidesine mensup alimler bunu bidat olarak vasfederken, halef ulemasından bazıları da bunu müstehab saymıştır. Ancak son birkaç senedir ortaya çıkmış birtakım cahiller haricinde bu fiile büyük şirk diyen ne Ehli sünnetten ne bidat ehlinden hiç kimse olmamıştır. Yani bu tamamen yeni bir mezheptir, ahir zaman bidatlerinden birisidir.

Sizin şahsınızda bu konularla ilgilenen herkese tavsiyemiz bu duruma düşmemek için bunlardan önce dinin aslı olan tevhidi ve tevhide dair –ibadet, şirk, küfür, ilah vb- temel kavramları öğrenip fıkhetmeniz olacaktır. Şefaat meselesi hakkında söyleceklerimiz özet olarak bunlardır. İnşaallah bu konuyla alakalı tafsilatlı açıklama yayınlanacaktır. Vallahu a’lem. Velhamdulillahi Rabbil alemin.

Çevrimiçi Uhey

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1131
  • Değerlendirme Puanı: +14/-0
بسم الله الرحمن الرحيم
Hafi (Kapalı) Meselelerde Hüccetin İkame Edilmesi ve Tekfirin Şartlarına Dair

Şeyh Abdullah bin Muhammed bin Abd’il Vehhab (rahimehullah)
ed-Durer'us Seniyye fi’l Ecvibet'in Necdiyye, 1/222-242

İnsanları, haktan ve ona tabi olmaktan uzak tutmak için korkutmaya çalışan bir kimse şöyle derse:

Siz; "Ya (ey) Rasulullah! Senden şefa'at taleb ediyorum!" diyen bir kimseyi, mutlak biçimde kanı dökülmesi mübah olan bir müşrik ilan ediyorsunuz bu ise ümmetin çoğunluğunun özellikle de müteahirinden olanların küfre düşmesini gerektirir çünkü onların tabi oldukları haleften alimler bunun mendub olduğunu söylemekteler ve bunun aksini söyleyenleri de eleştirmektedirler.

Derim ki;

Bu, bunu gerektirmez şöyle ki, bilindiği üzere:
"Lazım'ul mezheb leyse bi mezheb (mezhebin gerektirdiği, bizzat mezhep değildir)". Örneğin sırf, rivayet olduğu üzere hadiste bahsi geçtiği biçimde Allah’ın uluv’unun cihetinden (yönünden) bahsettiğimiz için Mücessime sayılmayız.

Bizden önce ölmüş olanlar için, onlar bir ümmetdi gelip geçti deriz. Biz, hak davamızın kendisine ulaştığı ve yolun kendisi için netleştirildiği, hüccetin ikame edildiği (buna rağmen) kibir ve inat ile devam eden kimseden başkasını tekfir etmiyoruz. Tıpkı bugün bizim kendileriyle savaştığımız kimselerin çoğunluğu gibi; Allah’a ortaklar koşmakta direten, dinin farzlarını eda etmeyi reddeden ve açıktan büyük günah ve yasaklanmış amellerde bulunanlardır. Bu çoğunluğun dışında kalanlarla ise ancak onların bu kimselere destek olmaları, onları benimsemeleri, onların sayılarını arttırmaları ve bize karşı savaşta onların yanında yer almaları sebebiyle savaşmaktayız. Bu durumda böyle kimseler de kendilerine karşı savaşılma gerekçesini üzerlerinde bulundurmuş olurlar. Biz, bizden önce yaşayıp da hataya düşmüş ancak masum (hata işlemekten korunmuş) olmadıkları gerekçesiyle mazeretli kabul edilmiş kimseleri mazeretli kabul etmekteyiz.   
 
Dolayısıyla, bir meselede icma vardır, bunun aksini söyleyen kimseleri eleştirenler hata etmiştir şeklinde bir yargıda bulunmak kesinkes doğru değildir. Yine bir kimsenin hataya düşmesi de yeni bir şey değildir ki mevzubahis kimselerden daha hayırlı olan kimseler de hataya düşmüştür. Örneğin Ömer ibn'ul Hattab (radiyallahu anh), mehir hakkındaki sözünden, yaşlı kadın onu(n yanlışını) düzelttiğinde dönmüştü ve bunun gibi onun hayat hikayesinde çokça bilinen daha birçok konuda hataya düşmüştür. Aslına bakarsan, sahabelerden büyük bir topluluk Nebimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) onların arasındayken, nuru onları hidayete iletirken şöyle diyerek hataya düşmüşlerdir:


اجعل لنا ذات أنواط كمالهم ذات أنواط
"Onlarınki gibi bize de bir Zatu Envat yap!"
   

Eğer şöyle diyecek olursan:

Bu şüpheye düşmüş olanların durumudur, düzeltildiğinde hakkı kabul ederler, ancak; delilleri anlayan, (sonra da) tabi olunan imamların sözlerine bakıp da ölene kadar bulunduğu (batıl) yol üzere kalmaya devam eden kimsenin durumu hakkında ne denir?

Derim ki:

Mevzubahis kimseleri mazeret ehli saymakta bize bir mani yoktur ve bu kişinin kafir olduğunu da söylemiyoruz ne de daha önceden bahsi geçen kimselerin bu hatasında ısrar etmiş dahi olsa, kendi zamanında bu meseleyle diliyle, kılıcıyla ve mızrağıyla başedebilecek kimsenin bulunmayışı sebebiyle işledikleri hatanın suçlusu olduğunu da söylemiyoruz. Çünkü onun için ne hüccet kaim olunmuş ne de yol belirgenleştirilmiş bilakis mevzubahis dönemin yazarlarının çoğunun eğilimi bu konulardaki sünnet alimlerinin görüşlerini toptan reddetmek şeklinde idi, herkim (alimlerin) sözlerine bakmış olsa; daha kalbine bu görüş sirayet etmeden (o dönemin yazarları) buna muhalefette bulunur ve güvenilir kabul edilen kimseler, avama bu konulara bakmayı hepten yasaklar, kralların sultası kalbi (sünnete uygun) bu görüşü kabul eden kimseleri –Allah’ın diledikleri dışında- bundan engellerdi.

Dahası, Mu’aviye ve ashabı -Allah onlardan razı olsun- Emir'ul Mü’minin Ali bin Ebi Talib (radiyallahu anh)’a muhalefet etmeyi uygun görmüş, onunla (ve ashabıyla) savaşmış ve ona karşı savaş ilan etmiştir. İcmaya göre onlar bunu yapmakta hatalı idiler ve bu hatalarında da sebat etmişlerdir. Oysa, icma ile bilinmektedir ki, seleften bir tek kimse dahi onlardan birini bile tekfir etmemiştir. Üstelik onlar Mu’aviye (radiyallahu anh)’ı fasıklık ile dahi yaftalamamışlardır bilakis Ehl'is Sünnet içerisinde çok iyi bilindiği üzere, onların hata içerisinde olsalar dahi ictihad ecri alacaklarını bildirmişlerdir.     

Bizler de bunun gibi; dini doğru olan, salih oluşu, ilmi, verası ve zühdü herkesce bilinen, hayatı övgüye değer olan ve samimi çabalarını ümmete faydalı ilimler öğretmeye ya da bu konularda yazmaya adayan hiç kimseyi bu ya da şu konuda hataya düşmüş olsa dahi tekfir etmiyoruz. Örneğin İbnu Hacer el-Heytemi ki onun ed-Durr'ul Munazzam isimli eserinde ne söylediği tarafımızca bilinmektedir, yine de bu, onun büyük ilmini eksiltmez bu sebeple onun Şerh'ul Erbain (40 Hadis Şerhi) ve ez-Zevacir (Büyük Günahlar) vb. kitaplarına büyük önem vermekteyiz ve o Müslüman alimlerinden biri olduğu için kitaplarında naklettiklerine itimat ediyoruz.   

İşte bu, bizim üzerinde olduğumuz menhecimizdir. Hitabımız, sarih akla ve ilme sahip olan ve insaf vasfına haiz olup, taassuba meyletmeyen, söyleyene değil söylenilene bakan herkesedir. Doğru olsun yanlış olsun aldırış etmeksizin her meselede belli bir şahsa tabiiyyet göstermeyi zorunlu kabul etmeyi huy edinmiş kimseler ise, Allah’ın haklarında şöyle buyurduğu kimseleri kör taklitle takip etmektedir:
 

إنا وجدنا آباءنا على أمة وإنا على آثارهم مقتدون
"Babalarımızı bir din üzerinde bulduk, biz de onların izlerine uyarız." (ez-Zuhruf 43/23)

Onun adet ve huyu, hakkı insanlar ile bilmektir, insanları hak ile bilmek değildir. Dolayısıyla bizim ona ve benzerlerine hitabımız, eğriliği düzelene ve hatası düzeltilene değin kılıçtan başkası değildir. Tevhid orduları –Allah’a hamd olsun ki- muzaffer ve bayrakları, başarı ve kalkınma ile dalgalanmaktadır:

وسيعلم الذين ظلموا أي منقلب ينقلبون
"Zulmetmekte olanlar, nasıl bir inkılaba uğrayıp devrileceklerini pek yakında bileceklerdir." (eş-Şuara 26/227) ve:

إن حزب الله هم الغالبون
"Hiç şüphe yok, galip gelecek olanlar, Allah'ın taraftarlarıdır." (el-Ma’ide 5/56)

ve (Allah) Te'ala şöyle buyurmaktadır:

وإن جندنا لهم الغالبون
"Ve hiç şüphesiz; Bizim ordularımız, üstün gelecek olanlar onlardır." (es-Saffat 37/173);

وكان حقاً علينا نصر المؤمنين
"İman edenlere yardım etmek ise, Bizim üzerimizde bir haktır." (ar-Rum 30/47);

والعاقبة للمتقين
"En güzel sonuç (zafer) muttakiler içindir." (el-A’raf 7/128)
Kişinin Ehl'üs Sünnet, Ehl'ul Hadis, Ehl'ul Asar, Selefi olmasının alameti Sünnet'e ittiba etmesidir.

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1802
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Alıntı
En son yazınızını okudum da "HAFİ (KAPALI) MESELELERDE HÜCCET
İKAMESİ VE TEKFİRİN ŞARTLARI [1]" o yazıdan ben şunu anladım
Muhammed bin Abdulvehhab peygamberden şefaat talep edeni mutlak
biçimde kanı dökülmesi mübah olan bir müşrik olarak görüyor?
Ona alimlerden buna mendub diyen olduğu söyleniyor o ise buna
rağmen onlara kafir demiyor hatta hata ettiklerini bile söylemiyor?
Ama bu amelin büyük şirk olduğunu söylüyor?

Şimdi tam anlayamadımda bu yazıda ne demek istendiğini benim
bildiğim peygamberden şefaat istemek veya dua etmesini istemek
küçük şirktir buna müstehap diyen alimler olmuştur ama bunların
dayandığı hadisler zayıftır. Muhammed bin abdulvehhab ise büyük
şirk diyor bunu nası anlamalıyız

Bismillahirrahmanirrahim. Öncelikle orada zikredilen söz Şeyh Muhammed'e değil onun oğluna aittir. Abdullah bin Muhammed'in bu sözü daha önce ele alınmıştı orada şöyle demiştik:

"Şeyh, burada birtakım alimlerin eserlerinde bahsedilen muayyen, özel bir mesele olan Rasulullah'tan kabri başında şefaat isteme konusunu ele almış ve bunu işleyenlerin tekfirinde hüccet ikamesini yani şartların oluşup engellerin kaldırılmasını sözkonusu etmiştir. Bu mesele ise ölülerden Allahtan başkasının güç yetiremeyeceği şeyler talep etmekten farklıdır. Bu konu üzerinde daha önce durulmuştur. http://darultawhid.com/tr/forum/index.php?topic=426.0  Heytemi vb’nin cevaz verdiği Rasulullah’tan kabri başında şefaat isteme meselesi bunu yapan kişinin kasdı açığa çıkmadan hüküm verilemeyecek olan kapalı bir meseledir. Bu iddiacı bu tarz kavilleri ancak şefaat gibi meselelerde nakledebilir. Ölülerden bizzat günahlarını mağfiret etmesini veya yağmur yağdırmasını isteyenler gibi herhangi bir ihtimal taşımayan fiilleri işleyenlerle alakalı böyle bir söz nakledebilir mi? Bilakis –iddiacının da kitabın sonunda itiraf ettiği üzere- Necd davet imamlarının kitapları bu türden büyük şirk fiillerini işleyenlerin cehalet sebebiyle mazur olmayacaklarını ve tekfir edilmesi gerektiğini ifade eden kavillerle dolup taşmaktadır. Şunu da herkes bilsin ki eğer ki Abdullah bin Muhammed (rh.a) ve beraberindekiler ölülerden yardım isteme vs açık şirklerde cehaleti özür görselerdi etraflarındaki kabilelerle çarpışmaz ve Mekke kapılarına dayanmazlardı ve Mekke’nin fethi günü yapılan bu konuşma da gerçekleşmezdi. Böylece bu kavlin de alimin büyük şirk hususunda cehaleti mazeret gördüğü anlamına gelmeyeceği ortaya çıkmıştır. Vallahu a’lem.

http://darultawhid.com/tr/forum/index.php?topic=781.msg2228#msg2228

Ayrıca dikkat ederseniz o söz alime değil, muhaliflerine aittir ve muhalifleri şefaat meselesinde onu ve de diğer muvahhidleri ümmeti tekfir etmekle suçlamaktadır, onlar ise bu iddiayı tekzib etmektedir. Şefaat diğer şirk çeşitlerinin aksine kapalılık içeren bir mesele olduğu için hüccet ikamesi gerekli olmuştur. (...)”

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1802
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Alıntı
Aşağıdaki yazıları açıklar mısınız?

Rasulullah’tan Şefaat İstemek Şirktir:

Vefatından sonra Rasulullah’tan yada bir başkasından şefaat istemek, Allah ve Rasulü’nün sevmediği ve razı olmadığı bir ameldir. Bu, -Allame İbni Kayyım ve hocası İbni Teymiyye’nin de belirttiği gibi- ışirktir. (Abdurrahman bin Hasan, Kaside-i Bürdeye Reddiye, Tevhid Yayınları, sf. 47)

Kısacası Allah hiç kimsenin kendisinden başkasından istekte bulunmasına ve onu şefaatçi kabul etmesine izin vermemiştir. Başka bir şeye yönelmeye, rağbet etmeye, sığınmaya asla izin yoktur. İşte ibadet budur. Kim bu saydıklarımızdan birini Allah’tan başkasına yapmaya kalkar da, Allah’ı dışlarsa, kesinlikle Allah’a ortak koşmuş olur. (Aynı Kitap sf. 49)

Şeyh (rh.a) der ki: Bilinmesi gereken gerçeklerden biri de şudur: Kur’an’da dua ve davetle ilgili olarak geçen nasslar iki türlüdür: a) İsteme amacıyla dua, b) İbadet amacıyla dua.

Her dua eden kimse, aynı zamanda istek de bulunmuş olur. Her isteyen de dua ediyor demektir. Her iki isim de tek başına kullanıldığında aynı zamanda diğer manayı da içerir. (Aynı Kitap sf. 51)

Bu kitapta Rasulullah’tan şefaat istemek veya dua etmesini istemeye şirk diyor?

Dua etmesini istemek ile dua etmek aynı diyor bunları açıklar mısınız?

Bismillahirrahmanirrahim,

Evvela ikinci yaptığınız nakli yanlış anlamışsınız çünkü orada ölünün dua etmesini istemek şirktir demiyor. Orada bahsedilen şey şudur: Dua iki kısımdır. İstek duası (dua’ul mes’ele) ve ibadet duası (dua’ul ibade) Kuburiyye (kabirperest) fırkasından bazı kimseler Kur’an’da Allah’tan başkasına dua etmeyi nehyeden nassların ibadet niteliğindeki dualarla alakalı olduğunu, istek duasının ise mahlukata da yapılabileceğini ileri sürerek kabirlerden vs’den yardım istemelerini meşrulaştırmaya çalışmaktadırlar. Alimler ise bu iki dua çeşidinin de aynı hükümde olduğunu ve ikisinin de Allaha has olduğunu açıklayarak bu batıl ehline cevap vermektedirler. Konumuz bu olmadığı için geçiyorum. Ölülerden dua istemenin şirk olduğuna dair başka alimlerden nakiller gelmiştir bir kısmını aşağıda nakledeceğiz inşaallah. Abdurrahman bin Hasen’in en yukarda naklettiğiniz kavlinde ise Allah’tan başkasından şefaat istemenin şirk olduğunu ifade etmektedir. Alimlerin ölülerden şefaat ve dua talep etmeye şirk diyen sözleri zaten mevcuttur, keza –yukarda geçen Abdullah bin Muhammed’in kavli gibi- Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’den şefaat talep etmeye cevaz veren alimleri ve tabilerini tekfir etmedikleri sözleri de mevcuttur. Misal olarak Şeyhulislam İbn Teymiye, Sıratı Mustakim adlı eserinde şöyle demektedir:


ومن رحمة الله تعالى، أن الدعاء المتضمن شركًا، كدعاء غيره أن يفعل، أو دعائه أن يدعو، ونحو ذلك - لا يحصل غرض صاحبه، ولا يورث حصول الغرض شبهة إلا في الأمور الحقيرة، فأما الأمور العظيمة، كإنزال الغيث عند القحوط، أو كشف العذاب النازل، فلا ينفع فيه هذا الشرك.

“Allah'dan başkasından bir şeyin yapılmasının istenmesi veya o kimseye dua ederek  Allah'a dua etmesini istemek gibi şirk içeren duaların sadece önemsiz ve küçük olaylarda sahiplerinin amacını gerçekleştirmeleri ve böylece bu amacın gerçekleşmesinin Allah hakkında şüpheye yol açmaması, Allah'ın rahmetlerinden biridir.

Buna karşılık kuraklık sıralarında yağmurun yağması ve ağır bir belânın giderilmesi gibi konularda böylesine şirk içeren dualar işe yaramamakta, sonuç aldıramamaktadır.” (İktiza’us Sirat’il Mustakim, 2/224)

Aynı eserin başka bir yerinde ise şöyle demektedir:


والمقصود هنا : أن الشرك بعبادة الكواكب وقع كثيراً ، وكذلك الشرك بالمقبورين ، من دعائهم والتضرع إليهم والرغبة إليهم ، ونحو ذلك فإذا كان النبي صلى الله عليه وسلم قد نهى عن الصلاة التي تتضمن الدعاء لله وحده خالصاَ عند القبور لئلا يفضي ذلك إلى نوع من الشرك بربهم ، فكيف إذا وُجد ما هو عين الشرك من الرغبة إليهم ، سواء طلب منهم قضاء الحاجات وتفريج الكربات ، أو طلب منهم أن يطلبوا ذلك من اللـه

"Söylemek istediğimiz şu ki; yıldızlara taparak şirke saplanmak nasıl ki çok görülmüş bir sapıklık şekli ise ölülerden medet umarak; yani onlara dua ederek, onlara yalvararak veya onlardan himmet bekleyerek şirke düşmek de sık sık görülen bir şirk çeşididir.

Peygamberimiz (salât ve selâm üzerine olsun) bazı şirk türlerine yol açabilir endişesi ile sırf Allah'a yöneltilmiş duaları da içeren namaz ibadetinin mezar başlarında kılınmasını yasakladığına göre ölülere rağbet etmek (yönelmek) gibi şirkin ta kendisi olan bir tutuma nasıl göz yumulabilir?
 
İster ölüden doğrudan doğruya bir dileği gerçekleştirmesi veya başa gelen bir belâyı savması istenmiş olsun veya isterse ölülerden bu dilekleri Allah'dan istemeleri istenmiş olsun, farketmez.” (İktiza’us Sirat’il Mustakim, 2/304)

İçlerinde Nevevi, İbn Kudame, İbn Hacer el-Heytemi, Kadı İyaz gibi meşhur alimlerin de bulunduğu Müteahhirundan bazılarının Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem)'in kabrini ziyaret eden kişinin ondan şefaat istemesini müstehabb saydıkları bilinmektedir. Hatta İbn Teymiye ve ashabı hariç müteahhirun uleması bu meselede nerdeyse ittifak halindedir. Şeyhulislam İbn teymiye Sıratı Müstakim adlı eserinde müteahhirundan olup da bu görüşte olanlardan haber vermekte ve onları tenkid etmektedir:


وأما الحكاية في تلاوة مالك هذه الآية: {وَلَوْ أَنَّهُمْ إِذْ ظَلَمُوا أَنْفُسَهُمْ جَاءُوكَ} [النساء: 64]  الآية، فهي - والله أعلم - باطلة، فإن هذا لم يذكره أحد من الأئمة فيما أعلمه، ولم يذكر أحد منهم أنه استحب أن يسأل بعد الموت لا استغفارا ولا غيره، وكلامه المنصوص عنه وعن أمثاله ينافي هذا، وإنما يعرف مثل هذا في حكاية ذكرها طائفة من متأخري الفقهاء، عن أعرابي أنه أتى قبر النبي صلى الله عليه وسلم، وتلا هذه الآية، وأنشد بيتين:
يا خير من دفنت بالقاع أعظمه ... فطاب من طيبهن القاع والأكم
نفسي الفداء لقبر أنت ساكنه ... فيه العفاف وفيه الجود والكرم
ولهذا استحب طائفة من متأخري الفقهاء من أصحاب الشافعي وأحمد، مثل ذلك، واحتجوا بهذه الحكاية التي لا يثبت بها حكم شرعي، لا سيما في مثل هذا الأمر الذي لو كان مشروعا مندوبا؛ لكان الصحابة والتابعون أعلم به وأعمل به من غيرهم، بل قضاء حاجة مثل هذا الأعرابي وأمثاله لها أسباب قد بسطت في غير هذا الموضع


(Kadı İyaz'ın Şifasında geçen İmam Malik'in Rasulullah'ın kabrine yönelerek şefaat taleb ettiğine dair kıssadan bahsederek) " Bu arada yine yukarıdaki hikâyenin İmam-ı Malik'in:

“Eğer onlar kendilerine zulmettikleri zaman sana gelerek Allah'dan günahlarının affedilmesini dileselerdi de Peygamber de onlar için af isteseydi, hiç şüphesiz Allah'ı, tevbeleri kabul edici ve merhamet sahibi olarak bulurlardı” ayetini okuduğunu belirten kısmına gelince, doğrusunu Allah bilir, bunun aslı olmasa gerek.

Çünkü bildiğim kadarı ile hiç bir imam, bu sözleri ondan nakletmemiştir. Hiç bir mezheb imamı, vefatından sonra Peygamberimizden gerek mağfiret aracılığı ve gerekse başka bir şey dilemenin müstahab olduğunu söylemiş değildir. Üstelik gerek Malik'in ve gerekse yakın arkadaşlarının bu konudaki belgelenmiş sözleri bu iddia ile çelişir. Yalnız son dönemin fıkıh alimleri tarafından bir bedeviye atfedilerek nakledilen bir hikâyede böyle bir bölüm yer almıştır. Hikâyeye göre sözü edilen bedevi bir gün Peygamberimizi içli ve yalın ifadeler ile öven iki beyitlik bir şiir terennüm etmiştir. Bu yüzden İmam-ı Şafiî'ye ve Ahmed'e bağlı bazı son dönem fıkıh alimleri bu hikâyeye dayanarak böyle yapmayı mubah saymışlardır. Oysa böyle bir hikâye ile şeriat kaynaklı hüküm isbat edilemez. Özellikle böyle bir konuda. Eğer böyle yapmak şeriata uygun ve özendirilecek bir şey olsaydı, sahabiler ile bağlılarının bunu herkesten daha iyi bilip, daha titizlikle uygulamaları gerekirdi. Böyle olmadığına göre sözü edilen bedevi ile diğer bazı kimselerin isteklerinin kabul edilmiş olmasının daha başka sebepleri vardır ve daha önce bu sebeplerle ilgili ayrıntılı açıklamalar yapmıştık."

Dikkat edilirse İbn Teymiyye (rh.a) Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in kabrine gidip şefaat istemeyi savunan bazı Hanbeli ve Şafii fakihlerinden bahsetmektedir ki bunlar yukarda ismini zikrettiğimiz ve zikretmediğimiz birtakım alimlerdir ve bu alimlerin hangi kitabın kaçıncı sayfasında bu görüşlerini dile getirdikleri elimizde tek tek Allahın izniyle mevcuttur. Buna rağmen İbn Teymiyye (rh.a) bu alimleri tekfir etmek şöyle dursun fakih olarak zikretmektedir, sadece şefaat hakkındaki görüşlerini reddetmekle yetinmektedir. Şimdi zahiren bakıldığında İbn Teymiye aynı kitapta yani Sıratı Mustakim’de ölülerden dua talep etmeyi şirk olarak isimlendirdi fakat kitabın başka bir yerinde ise bu şirki savunan birtakım alimleri eleştirmekle beraber tekfir etmedi veya daha önce naklettiğimiz Şeyh Abdullah sözünün başında ölülerden şefaat istemenin büyük şirk olduğunu söyledi fakat bunu savunan Heytemi gibi alimleri tekfir etmediğini söyledi.

[Halbuki Heytemi, Şeyh Abdullah’ın bahsettiği kitapta şu sözleri sarfetmiştir:



 ويسَنُّ إذا فرَغ مِن السلام على الشيخيْن أن يرجِعَ إلى مَوقِفه الأولِ قُبالةَ وجْهِ رسولِ اللهِ صلى الله عليه وسلم ويتوسَّل به في حقِّ نفْسِه , ويستشفِع به إلى ربِّه سبحانه وتعالى له ولأحبابه
قال أصحابُنا وغيرُهم مِن أهلِ المناسك مِن جميع المذاهب : ومِن أحسنِ ما يقول ما جاء عن محمد العتبي


“Şeyhayn yani Ebubekr ve Ömer’e selam verdikten sonra ziyaretçi için sünnet olan Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in karşısındaki evvelki yerine geçsin ve kendisi için Onun vasıtasıyla tevessül etsin ve de Yüce ve Münezzeh olan Rabbi katında hem kendisi hem de sevdikleri için şefaat dilesin.

Ashabımızdan(Şafiiler) ve diğer mezheplerden hacc menasikine dair kitap yazanlar bu hususta ziyaretçinin söyleyeceği en güzel şeyin Muhammed el-Utbi’den nakledilen sözler olduğunu söylemiştir.”
   
Utbi’den gelen kıssa, malum Bedevi’den nakledilen hikayedir. Ardından Heytemi bu ibarenin devamında ziyaretçilerin şöyle demesini tavsiye etmektedir:


استغفرْ لنا واشفَعْ لنا عند ربِّك , واسألْه أن يمُنُّ علينا بسائرِ طلباتنا

“Bizim için mağfiret dile, Rabbin katında bizim için şefaat et ve diğer isteklerimizi ihsan etmesini Ondan iste!” (Kaynak: İbn Hacer el-Heytemi, el-Cevher'ul Munazzam, 147-149, Dar'ul Havi, Beyrut, 1434/2014)

Ayrıca “Ara’u İbn Hacer el-Heytemi el-İ’tiqadiyye” adlı araştırmada ondan bu hususta bazı nakiller bulunmaktadır. Bu kitap Muhammed bin Abdulaziz eş-Şayi’ tarafından Muhammed bin Suud üniversitesine sunulmuş bir master tezi olup Heytemi’nin itikadi görüşlerini ele almaktadır. Sözkonusu kitabın 256.sahifesinde İbn Hacer’in Tuhfet’uz Zuvvar adlı eserinin 111. Sahifesinden ve de Cevherul Munazzam adlı eserinin 26 ve 32. Sahifelerinden şu ibareyi nakletmektedir:

“Bil ki ihtiyaçlar için Allah Rasulunden tıpkı hayatında olduğu gibi dua talep edilebilir. Onunla bu dünyaya teşrif etmeden önce de sonrasında hayatında ve de vefatından sonra tevessül edilebilir. Keza Kıyamet günü Arasat’ta da Rabbi katında şefaatçi olur”

Şu halde Muhammed bin Abdilvehhab'ın oğlu Şeyh Abdullah (rh.a)'ın şu sözünde bahsettiği ibareler, yukarda naklettiklerimiz ve benzerleri olmalıdır.

“Bizler de bunun gibi; dini doğru olan, salih oluşu, ilmi, takvası ve zühdü herkesce bilinen, hayatı övgüye değer olan ve samimi çabalarını ümmete faydalı ilimler öğretmeye yada bu konularda yazmaya adayan hiç kimseyi bu yada şu konuda hataya düşmüş olsa dahi tekfir etmiyoruz. Örneğin İbni Hacer el-Heytemi ki onun ed-Durr el-Munazzam isimli eserinde ne söylediği tarafımızca bilinmektedir, yine de bu, onun büyük ilmini eksiltmez bu sebeple onun Şerh el-Erbain (40 Hadis Şerhi) ve ez-Zevacir (Büyük Günahlar) vb. kitaplarına büyük önem vermekteyiz ve o Müslüman alimlerinden biri olduğu için kitaplarında naklettiklerine itimat ediyoruz.”
Vallahu a'lem.]

Eğer biz bu alimlerin birbiriyle çelişik gibi görünen iki farklı kavillerinde birebir aynı meseleden bahsettiklerini kabul edecek olursak şu halde bu alimlerin çelişkili konuştuklarını, aynı risalenin bir yerinde küfür dedikleri ameli başka bir yerinde küfür görmediklerini ve böylece çelişkili bir akideye sahip olduklarını kabul etmek durumunda kalacağız. Halbuki bu, bir alimle alakalı düşünülebilecek en son ihtimaldir. Şu halde bu alimlerin birbirine zıt gibi görünen bu kavillerinde muhtelif suretlerden, farklı mevzulardan bahsettiklerini kabul etmemiz gerekir. Bunun da izahı size daha önce gönderdiğimiz mesajda olduğu gibidir. Alimlerin büyük şirk dediği şey kişinin yöneldiği varlığa mutlak şefaat yetkisini vererek, Allah izin vermese de şefaat edeceğine inanarak ve o varlığa gaybı bilme özelliği vererek, dua ve tazimle ona yönelerek istedikleri şefaattir. Kısacası Allah’a uluhiyetinde, rububiyetinde ve de isim ve sıfatlarında ortak koşarak yapılan bir şefaat talebini alimler büyük şirk olarak değerlendirmekte, bu unsurları içermeyen şefaat talebini ise böyle görmemektedirler. Bununla beraber ölümünden sonra Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’den ve başkalarından şefaat istemek herhalükarda münker bir bidattir ve de şirke götüren bir vasıtadır.

Alimlerin ölülerden şefaat istemeye mutlak anlamda şirk ismini vermeleri mutlak tekfir kapsamında bir isimlendirmedir. Tıpkı selefin Kuran mahluktur sözüne küfür ismini vermesi gibi. Çünkü Kuran mahluktur, sözü Kuran’ın Allah kelamı olmamasını, meleğin veya peygamberin kelamı olmasını gerektiren bir sözdür bu ise küfürdür. Lakin bu görüşü ortaya atanların çoğu sözlerinin buraya varacağından habersiz bir şekilde manasından gafil olarak bunu söylemektedir. İşte sözdeki bu ihtimalden dolayı Kuran mahluktur diyen herkes muayyen olarak tekfir edilmedi, ancak hüccet ikamesinden sonra nebevi hücceti yalanladıkları zaman tekfir edildiler. Ölülerden şefaat istemek de aynı şekilde zahirde tıpkı Yahudi ve Hristiyanların peygamberlerinin heykel ve mezarlarına karşı yaptıkları türden bir fiildir, zahirde bakıldığında Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’e “Şefaat ya Rasulullah” vb şekillerde nida edenlerin yaptığı şey ölülere dua edenlerden farksızdır. Bundan dolayı alimler bu fiile umum olarak şirk hükmünü vermişler lakin muayyen şahıslara indirgendiğinde hüccet ikame edilmeden tekfire gitmemişlerdir. Çünkü bu fiilin büyük şirk olarak icra edilme ihtimali olduğu gibi küçük şirk olarak icra edilme ihtimali de vardır. Bu ihtimal ortadan kaldırılmadan hüküm vermek caiz olmaz. Tıpkı Zatu Envat kıssasında olduğu gibi. Zatu Envat cahiliye döneminde ibadet edilen bir puttu. Sahabe “bize de onlarınki gibi bir Zatu Envat yap” dediklerinde bu söz zahirde put istemek anlamına gelen ve İsrailoğullarının Musa (as)’a “Bize de onların ilahları gibi bir ilah yap” sözüyle benzeşen bir söz oldu, lakin sahabenin asıl amacı bu değildi ve onlar Zatu Envata sadece teberrük vb yönlerden benzeyen bir ağaç istediler, yoksa tapacakları bir ağaç istemediler.  İşte kitap ehli ve müşriklerden olan kafirlerin Salihlerden şefaat talep etmeleri ile bu ümmetten olan bazı kimselerin Salihlerinden şefaat talep etmeleri zahirde birbirine benzeyen fiiller olduğundan dolayı alimler bu ikisini birbirine mukayese ettiler lakin bu benzerlik her yönden olduğunda küfür hükmünü verirken, böyle olmadığında küfür hükmü vermekten imtina ettiler, mesele budur. Vallahu a’lem.

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1802
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Şeyhulislam İbn Teymiyye (rh.a) şöyle demektedir:

“Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

"Müşriklere de ki: "Allah dışında ilah olduklarını sandığınız putları imdada çağırınız bakalım. Onlar, başınızdaki belayı ne giderebilirler ve ne de başka birine aktarabilirler." "İmdada çağrılan bu ilahların Allah'a en yakın olanları dahil olmak üzere hepsi Allah'a yaklaşmanın yolunu ararlar. O'nun rahmetini diler ve azabından korkarlar. Çünkü Rabbinin azabı korkunçtur." (17 İsrâ 56-57)

Seleften bir cemaat diyor ki:

Meleklere ve Üzeyr, Mesih gibi peygamberlere dua eden cemaatler vardı. Yüce Allah bu âyetleriyle, melek ve peygamberlerin de kendisinin kulu olduklarını, bizzat kendilerinin de rahmetini umduklarını, azabından korktuklarını, diğer salih kullar gibi kendisine yaklaşma çabası içerisinde bulunduklarını haber vermektedir.

Bu müşriklerden bazıları şöyle der:
 
Biz, onlarla şefaat diliyoruz; yani melek ve peygamberlerden bize şefaat etmelerini istiyoruz. Onlardan birinin kabrine gittiğimiz zaman, bize şefaat etmesini istiyoruz. Onlardan birinin heykelini ya da - hıristiyanların kiliselerinde olduğu gibi - resimlerini çiziyorsak, bundan amacımız, onları ve tavırlarını bize hatırlatmalarıdır. Bu heykel (veya resimlere) hitap ederken, asıl maksadımız o kimin heykeli ise Allah'ın yanında bize şefaat etsin diye o kimseye hitap etmektir. Onlardan her biri, o heykellerin veya resimlerin karşısında durur ve:

Ey falan efendim!
Ey Cercis efendim!
Ey Batrus Efendim!
Ey İbrahim Halil Efendim!
Ey Musa b. İmrân Efendim! vs... Rabbin katında bana şefaat et, der.


Bazen de mezarı başında ölüye hitap ederek:
 
Rabbinden benim için şunu iste, der. Ya da hayatta olan birine hitap ederler ama o hitap ettikleri orada hazır bulunmadığı halde, oradaymış gibi davranırlar. Şayet hazır ise, kasideler söyler ve:

Ey falan efendim! Sana sığındım, himayene girdim. Allah katında bana şefaat et. Allah'tan düşmana üstün gelmemizi iste. Allah'tan şu sıkıntımızı gidermesini dile. Halimi sana arzediyorum, sen de Allah'tan belâları benden uzaklaştırması dileğinde bulun. Ya da Allah'tan, beni bağışlamasını iste vs. derler.

 
Onlardan kimileri de Nisa süresindeki:

"Biz her rasulü ancak Allah’ın izni ile kendisine itaat edilmesi için gönderdik. Eğer onlar kendilerine zulmettikleri zaman sana gelseler de Allah’tan hemen bağışlanma dileseler, rasul de onlar için istiğfar etseydi Allah’ı ziyadesiyle affedici ve esirgeyici bulurlardı." (Nisa 64) âyetini te'vil ederek: 

Ölümünden sonra ondan mağfiret dileyecek olsa, mağfiret dileyen sahabe durumunda oluruz, derler. Böylece sahabe ve hakkıyla onlara tâbi olanlarla sair müslümanların icmaına muhalefet ediyorlar. Çünkü hiçbir sahabe, Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)'in vefatından sonra, ondan şefaat dilememiş ve ondan herhangi bir istekte bulunmamıştır.

Müslüman imamların hiçbirinin kitabında sahabenin, ölümünden sonra böyle bir istekte bulunduğuna dair bir kayıt yoktur. Zikreden varsa, o da müteahhir fukahadandır.

Nitekim İmam Malik (radiyallahu anh) hakkında uydurma bir hikâye naklediyorlar ki, inşâallahu Teâlâ bu hikâyeyi ele alacak ve ondan etraflıca söz edeceğiz.

Meleklere, ölümlerinden sonra mezarları başında veya gıyaplarında ya da heykellerinin önünde peygamberlere ve salih kimselere bu şekilde bir hitap, müşriklerde ve Allah'ın izin vermediği şirk ve ibadet şekilleri uyduran Kitab Ehlinde ve müslümanlar içindeki bid'atçılar arasında var olan şirk türlerinin en büyüğüdür.

Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

"Yoksa onların birtakım ortakları mı var ki, Allah'ın izin vermediği şeyleri, dinden kendilerine teşrî' ettiler (bir yasa ve şeriat kıldılar) ? Eğer o fasıl kelimesi olmasaydı, elbette aralarında hüküm (karar) verilirdi. Gerçekten zalimler için acıklı bir azap vardır."  (42 Sûra 21)

Ölümlerinden sonra ve gıyaplarında melek ve peygamberlere dua etmek, onlar aracılığıyla istekte bulunmak ve bu durumda şefaat etmelerini dilemek, - onlardan şefaat talep etme anlamında - heykellerini dikmek; Allah'ın teşri buyurduğu, bir peygamberi onunla gönderdiği veya bir kitabı onunla indirdiği hiçbir dinde yoktur.

Böyle birşey müslümanların ittifakıyla ne vacib, ne de müstehabtır. Ne sahabeden, ne de hakkıyla onlara tâbi olanlardan biri böyle bir şey yapmış ve ne de müslümanların müctehid imamları böyle bir şeyin yapılmasını istemiştir.” (Fetava, 1/158-160)

Allah'ın izniyle bu, yukarda onun Sıratı Mustakim adlı eserinden naklettiklerimizin bir benzeridir. Burada da aynı şekilde ölmüş olan kimselerden şefaat ve dua talep etmenin şirk olduğunu ve bunun Kitap ehli ve müşriklerin kendi peygamberlerinin ve Salihlerinin mezarları veya heykelleri başında yaptığı fiillerle benzerlik arzettiğini umum olarak ifade etmektedir. Lakin ardından bu ümmetten bazı kimselerin de Nisa: 64 ayetini tevil ederek Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)'den vefatından sonra şefaat ve dua istemeye delil getirdiklerini ve de bunlar arasında müteahhirun fakihlerinden bir zümrenin de olduğunu beyan ediyor. Şeyhulislam'ın Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)'ten kabri başında şefaat istemeye cevaz veren fakihleri tekfir etmediği sabittir. Şu halde Şeyh'in bu kavli de tıpkı diğerleri gibi mutlak tekfir kapsamında ölülerden şefaat istemenin şirk olduğunu ifade etmektedir. Ancak bütün hafi/kapalı meselelerde olduğu gibi bu hususta da muayyen kişileri tekfir etmek ancak hüccet ikamesine ve şefaat isteme fiilini işleyen kimselerin kasdını, niyetini, itikadını ortaya çıkartmaya bağlıdır. Bu eğer ölüden günahını bizzat bağışlamasını, kendisini cennete sokmasını istemede olduğu gibi ihtimal taşımayan açık bir şirk fiili olsaydı şüphesiz buna cevaz veren alim veya fakih de olsa itikadını ve kasdını araştırmaksızın tekfir edilmesi gerekirdi. Şeyhulislam'ın Müslümanların yaptığı şefaat isteme fiiliyle kafirlerin yaptığı şefaat isteme fiilini benzeştirmesi yukarda da ifade ettiğimiz gibi tıpkı Zatu Envat olayında sahabenin isteği ile İsrailoğullarının talebinin benzeştirilmesi gibidir. Alimlerin Zatu Envat kıssasıyla alakalı sözlerini ve şefaat meselesindeki sözlerini hakkıyla inceleyip mukayese eden bir kimse bunu idrak eder. Zatu Envat hakkındaki açıklamalar için şu adrese müracaat ediniz: http://darultawhid.com/tr/forum/index.php?topic=18.0 Şunu da belirtelim ki alimlerin bir mesele hakkında ne dediklerini anlamak için konuyla alakalı bütün kavillerini toplayıp bir arada değerlendirmek icab eder. Böyle yapmayıp bir alimin konuyla alakalı muhtelif sözlerini alıp birbirine vuruşturmak doğru değildir ve alimin akidevi bir meselede çelişkili konuştuğu anlamına gelen bir itham olur. Bu ise bir alim hakkında düşünülecek en son ihtimaldir. Vallahu a’lem.

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1802
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Ynt: ALLAHTAN BAŞKASINDAN ŞEFAAT İSTEMENİN HÜKMÜ
« Yanıtla #5 : 01.08.2019, 15:33 »
Alıntı
Selamnun alykm bir sorum olacaktı cevaplarsanız çok iyi olur.. anlattığınız tüm meseleeri kabul ediyorum ve tüm.cemaat vr gruplardan farklı olarak bir ihlas hisseditorum sizde yapmacık değilsiniz allah cc yardımciniz olsun.. sorum allah resülü veya bir kabirden şfaat taleb etmek büyük şirkmidir kücük şirkmidir ? Bununla ilgili yazilariniza baktım ama tam detaylı birşey istitorum zahmet olmassa net kelime kullanırsanız kücük sirk veya büyük sirk diye delilleri zikrederseniz iyi olur.. buna büyük sirk diyenlerin delilleri kücük sirk diyenlerin delilleri tama olarak anlatirsaniz ve kücuk sirk goren alimlerin nakillerini paylaşirsaniz çok iyi olur

Ve aleykum. (...) Şefaat konusuyla alakalı inşallah ilerde müsait bir zamanda talep ettiğiniz şekilde daha detaylı ilmi çalışmalar yayınlanır lakin bu mevzular hassas olduğu için dakik bir çalışma yürütülmesi gerekiyor, takdir edersiniz ki bu da hemen olacak bir iş değildir. Halihazırdaki yazı, epey muhtasar bir yazı olsa da düşünenler için yeterli açıklamanın var olduğunu zannediyorum, sadece nakil cihetinden biraz eksik olabilir. Ama anlayan için birer tane delil veya nakil üzerinde düşünmesi de kafidir. Ancak ben şu an için sorunuza özet olarak cevap vermek istiyorum: "buna büyük sirk diyenlerin delilleri kücük sirk diyenlerin delilleri tama olarak anlatirsaniz ve kücuk sirk goren alimlerin nakillerini paylaşirsaniz çok iyi olur" demişsiniz. Kabir ehlinden şefaat istemek her halükarda kişiyi dinden çıkaran büyük şirktir diyen herhangi bir alim yoktur. Ben -kafir belamlardan dahi- ilimde belli bir mesafe kat edip de bu görüşü bir akide haline getiren hiç kimseyi bilmiyorum. Bu fikri ancak cahiller ve ilimden az nasibi olan bazı kimseler savunmaktadır ki onun bile mazisinin 8-10 seneden öncesine gideceğini sanmıyorum. Bu cahiller de kendilerine delil olarak umum manada müşriklerin şefaat anlayışını yeren ayetleri ve bazen de bu hususta genel hükmü zikreden bazı alimlerin sözlerini kendilerine dayanak edinirler. Kısacası ölülerden şefaat talebi her şekliyle büyük şirktir şeklindeki bir görüş ya da ihtilaf cahillerin ihtilafıdır, alimlerin ihtilafı değildir. Ümmetin alimleri arasında ihtilaf ise –aşağıda zikredeceğimiz kayıtlarla işlendiği takdirde- bu amelin bidat mı yoksa müstehab mı olduğu noktasındadır. "allah resülü veya bir kabirden şfaat taleb etmek büyük şirkmidir kücük şirkmidir" bu soruya net yanıt istemişsiniz ama işte problem zaten burada, bu soru mücmel yani kapalı bir sorudur ve tafsilata gidilmeden buna küçük şirk veya büyük şirk diye cevap vermek doğru olmaz. Alimlerin bazı sözleri var bu işe umumen şirk hükmü vermişler, bazı sözleri de var bunu yapanların kafir olmadığına işaret etmişler. Bu sözlerin kendi söylendikleri yerde siyak sibakıyla beraber değerlendirilmesi gerekir zira bunların her biri birbirinden farklı meselelere delalet etmektedir. Günümüzde birileri birinci kısım sözleri alıp kabirden şefaat istemenin her durumda büyük şirk olacağını zannediyorlar, başka bazı kimseler ise ikinci kısımdaki nakilleri alıp hiçbir zaman büyük şirk olmayacağını iddia ediyorlar. Halbuki hak olan ne onların, ne de bunların dediğidir. Bu hususta doğrusu tafsilata gitmek ve “kabirden şefaat istemek” ifadesiyle ne kasdedildiğini sormaktır. Kabirden şefaat istemekten kasıd, kabir sahibinin Allah izin vermese bile şefaatte hak sahibi olduğunu düşünerek veya onun gaybı bildiğini, kendisine seslenen herkesi işiteceğini ve duasına, nidasına icabet edeceğini zannederek veyahut da kabir sahibine tam bir tezellül ve huşu ile yani ibadet ederek yalvaran, dua eden kimselerin ameli ise bütün bunlar icma ile sahibini İslamdan çıkaran büyük şirktir ve de durumunun böyle olduğu açığa çıkan kimse tevilci ya da cahil de olsa dinin aslını zayi ettiği için tekfir edilir. Böyle itikad etmediği halde mücerred olarak kabir sahibine –Allah’ın ona işittireceği zannıyla- “benim için şefaat et ya da dua et” diye seslenen kişi ise yine icma ile tekfir edilmez, böyle birinin tekfirini hiçbir alim söylememiştir. Hak olan, bunun seleften sonra ortaya çıkmış bir bidat ve de şirke kapı açan bir amel olduğudur, bununla beraber halef dönemindeki bazı alimler yanılarak bilhassa Rasulullah sav’in mezarı başında bunu yapmanın müstehab bir iş olduğunu zannetmişler ve bu hususta delil niteliği taşımayan bazı haberlere istinad etmişlerdir. Mevzu bundan ibarettir. İşte meseledeki bu tafsilattan dolayı sözkonusu yazıda kabirden şefaat istemek büyük şirktir ya da küçük şirktir şeklinde genellemelere gidilmemiştir, bu doğru da olmaz, mesele de böyle ele alınmaz umarız anlatabilmişizdir görüşmek üzere vesselam.

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1802
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Ynt: ALLAHTAN BAŞKASINDAN ŞEFAAT İSTEMENİN HÜKMÜ
« Yanıtla #6 : 18.11.2019, 22:15 »
PEYGAMBERLERDEN VE SALİHLERDEN KIYAMET GÜNÜ İÇİN ŞEFAAT İSTEMENİN HÜKMÜ

Bismillahirrahmanirrahim,

Bu yazımızda inşaallah Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) gibi bir peygamberden veyahut da başka herhangi bir salih kimseden kıyamet günü şefaatçi olması için talepte bulunmanın hükmüyle alakalı bazı nakiller yapacağız. Zira şefaat konusunda şirk olan şefaat talebi ile şirk olmayan şefaat talebinin arasını ayırd edemeyen bir çok kimse bu meselede yanılmış ve sözü uzattıkça uzatmışlardır. Kuran'da zikredilen "Tüm şefaat Allahındır" (Zümer: 44) "Onların Allahtan başka ne bir dostu ne de şefaatçisi vardır" (Enam: 51) minvalindeki ayetleri kendilerine delil alarak Allahtan başkasından şefaat isteyen kimsenin hatta hayatta olan bir kimseden istese bile kafir olacağını iddia etmişlerdir. Bunların iddiasına göre bir mahluktan şefaat talebinde bulunmak -tıpkı günahların bağışlanmasını istemek vb- gibi Allaha has olan bir şeyi Ondan başkasından istemektir ve şirktir. Bu kişiler düz mantıkla şefaat Allah’ın olduğuna göre Ona ait bir şeyi başkasından istemek de şirktir diyorlar. Hâlbuki ilgili ayetler, Allah izin vermediği halde putlarının şefaatçi olacağını ileri süren müşriklere cevap olarak nazil olmuştu. Yoksa “Allah izin verirse” şeklinde kalbinde veya dilinde kayıt düşerek birisinden şefaat isteyen kimsenin müşrik olacağına dair bir delil yoktur. Zaten şefaat yani aracılık Allah’ın değil ancak kulun yapabileceği bir şeydir. Allaha has olan şey ise şefaate izin vermektir. Dolayısıyla bu, Allahtan başkasından günahlarını bağışlamasını dilemek gibi değerlendirilemez ve kişi, bu şefaatin ancak Allahın izniyle olduğunu bildikten sonra da burada bir şirk sözkonusu olmaz. Onlar bu hususta Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)'e kıyamet günü şefaat yetkisinin uzun dua ve senalardan sonra verilmesini gerekçe göstermektedirler. Buna göre her kim bundan önce Rasulden şefaat istemeye yeltenirse Onu Allaha ortak koşmaya yeltenmiş olur. Halbuki delil aldıkları hadis tam aleyhlerinedir. Zira kıyamet günü insanlar mahşer gününün sıkıntısının giderilmesi için sırasıyla peygamberlere ve de en son Allah Rasulune müracaat edecekler ve اشْفَعْ لَنَا إِلَى رَبِّكَ yani “Rabbin katında bize şefaat et” diyeceklerdir. (Bu uzun şefaat hadisini Buhari (4712), Muslim (194) ve İmam Ahmed müsnedinde rivayet etmişlerdir.) Yani daha şefaat izni verilmeden insanlar Rasulullah'tan şefaat isteyeceklerdir. Bunun üzerine de Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) Rabbinden şefaat için izin isteyecek ve Rabbi de ona izin verecektir. (Allah Subhanehu bizleri o şefaate nail olanlardan eylesin. Amin.) Bu kişilere göre şefaat istemek, tıpkı günahların bağışlanmasını istemek gibi bir şirk fiili ise bu mahşer ehlinin yaptığı fiilin de şirk olması gerekiyor ki bundan Allaha sığınırız.

Açıkça görülüyor ki bunlar sadece lafızlara  takılmışlar ve insanların "bize şefaat et" sözüyle ne kasdettiğini anlamaktan aciz kalmışlardır. Rasulullah'tan şefaat isteyen her mümin muvahhid itikadında bu talebi "Eğer Allah sana şefaat izni verirse, beni de şefaate hak kazanan razı olduğu kimselerin arasına dahil ederse" şeklinde kayıtladıktan sonra dile getirir. En cahil bir müslüman dahi bunun zıddı bir itikada sahip olamaz. Bu tıpkı "Allah izin verirse" kaydıyla düşünerek hayatta olan birisinden yardım istemek gibidir. Bu nasıl ki şirk olan istiane (yardım talebi) kapsamında değerlendirilemiyorsa diğeri de şirk olan istişfa (şefaat talebi) kapsamında değerlendirilemez. Lakin hayatta olan birisinden şefaat istemek bu şartlarla caiz olduğu halde ölümünden sonra şirke yol açabileceği için nehyedilmiştir. Kişi şefaat istediği mahlukun gaybı bildiğini düşünerek veya başka bir batıl itikadla bunu yaparsa da şirke girer. Şimdi Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)'den ve hatta onun haricindeki salih kimselerden kıyamet günü için şefaat etmesini dileyenlere dair çeşitli nakilleri Allahın izniyle arzetmek istiyoruz.


İmam Ahmed, Müsnedinde şu hadisi rivayet eder:

16578 - حَدَّثَنَا أَبُو الْيَمَانِ، قَالَ: حَدَّثَنَا إِسْمَاعِيلُ بْنُ عَيَّاشٍ، عَنْ مُحَمَّدِ بْنِ إِسْحَاقَ، عَنْ مُحَمَّدِ بْنِ عَمْرِو بْنِ عَطَاءٍ، عَنْ نُعَيْمِ بْنِ مُجْمِرٍ، عَنْ رَبِيعَةَ بْنِ كَعْبٍ قَالَ: قَالَ لِي رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: " سَلْنِي أُعْطِكَ "، قُلْتُ: يَا رَسُولَ اللهِ، أَنْظِرْنِي أَنْظُرْ فِي أَمْرِي، قَالَ: " فَانْظُرْ فِي أَمْرِكَ "، قَالَ: فَنَظَرْتُ فَقُلْتُ: إِنَّ أَمْرَ الدُّنْيَا يَنْقَطِعُ فَلَا أَرَى شَيْئًا خَيْرًا مِنْ شَيْءٍ آخُذُهُ لِنَفْسِي لِآخِرَتِي، فَدَخَلْتُ عَلَى النَّبِيِّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فَقَالَ: " مَا حَاجَتُكَ؟ "، فَقُلْتُ: يَا رَسُولَ اللهِ، اشْفَعْ لِي إِلَى رَبِّكَ عَزَّ وَجَلَّ، فَلْيُعْتِقْنِي مِنَ النَّارِ، فَقَالَ: " مَنْ أَمَرَكَ بِهَذَا؟ "، فَقُلْتُ: لَا وَاللهِ يَا رَسُولَ اللهِ، مَا أَمَرَنِي بِهِ أَحَدٌ، وَلَكِنِّي نَظَرْتُ فِي أَمْرِي فَرَأَيْتُ أَنَّ الدُّنْيَا زَائِلَةٌ مِنْ أَهْلِهَا، فَأَحْبَبْتُ أَنْ آخُذَ لِآخِرَتِي، قَالَ: " فَأَعِنِّي عَلَى نَفْسِكَ بِكَثْرَةِ السُّجُودِ
"

“Bize Ebul Yeman haber verdi ve dedi ki: Bize İsmail bin Ayyaş, Muhammed bin İshak’dan o da Muhammed bin Amr bin Ata’dan, o da Nuaym bin Mucmir’den, o da Rebia bin Ka’b’dan şöyle dediğini haber vermiştir:

“Bana Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) ‘Benden iste sana istediğini vereyim’ dedi. Ben de ‘Ya Rasulullah, bana mühlet ver de biraz düşüneyim’ dedim. O da ‘Tamam sen düşün’ dedi. Rebia dedi ki: Düşündüm ve dedim ki: “Şüphesiz dünya gelip geçici bir şeydir, şu halde ben kendim için elde edeceğim şeyler arasında ahiretten daha hayırlı bir şey göremiyorum” Bu haldeyken Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in  huzuruna girdim, “İhtiyacın nedir” diye sordu. Bunun üzerine dedim ki: “Ey Allahın Rasulu, bana Rabbin katında şefaat et ki beni ateşten azad etsin!” Rasulullah “Bunu sana kim emretti” diye sordu. Ben dedim ki: Ey Allahın Rasulu Vallahi bana bunu hiç kimse emretmemiştir, lakin ben kendi durumum hakkında düşündüm ve gördüm ki dünya ona sahip olanlardan kaybolup gidecektir, o yüzden ben ahiretim için bir şeyler elde etmeyi daha çok arzuladım. Bunun üzerine Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Secdeyi çoğaltarak bu hususta kendin için bana yardımcı ol!”
(Müsned-i Ahmed, no: 16578 Thk: Risale, 27/117)

Rebia (ra) bu talebi Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in hizmetinde bulunduğu sırada yapmıştır. İmam Ahmed, bir sonraki rivayette (no: 16579) hadisi az farkla nakletmiştir. Orada şu ibare mevcuttur:


نَعَمْ يَا رَسُولَ اللهِ، أَسْأَلُكَ أَنْ تَشْفَعَ لِي إِلَى رَبِّكَ فَيُعْتِقَنِي مِنَ النَّارِ  قَالَ: فَقَالَ: " مَنْ أَمَرَكَ بِهَذَا يَا رَبِيعَةُ؟ "

" Evet ya Rasulullah, senden Rabbin katında benim için şefaatçi olmanı istiyorum ta ki beni ateşten azad etsin! Rasulullah “Bunu sana kim emretti ey Rebia” diye sordu.” İlh…

Hadisin bu rivayeti şu şekilde son bulmaktadır:


فَصَمَتَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ طَوِيلًا ثُمَّ قَالَ لِي: " إِنِّي فَاعِلٌ فَأَعِنِّي عَلَى نَفْسِكَ بِكَثْرَةِ السُّجُودِ "


“Bunun üzerine Rasulullah uzun bir müddet sustu ve ardından bana şöyle dedi: “Secdeyi çoğaltarak bu hususta kendin için bana yardımcı ol!”

Görüldüğü gibi Allah Rasulu (sallallahu aleyhi ve sellem) Rebia’nın şefaat talebinde bulunmasını inkar etmemiş, hatta bunu yerine getirmeyi taahhüt etmiş ancak ondan da secdeyi çoğaltarak şefaate hak kazanması hususunda gayret göstermesini talep etmiştir. İşte bu hadis böylece Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) de dahil olmak üzere hiçbir insanın mutlak bir şefaat yetkisine sahip olmadığını göstermektedir, fakat aynı zamanda hayatteyken Ondan şefaat talebinde bulunmanın da caiz olduğunu göstermektedir. Muslim (489) ve Ebu Davud (132)’de hadisi şefaat konusunu zikretmeden “Sana cennette komşu olmayı isterim” şeklinde rivayet etmişlerdir. Bu ikisinin rivayetine göre Rasulullah ona aynı şekilde “Secdeyi çoğaltarak bu hususta kendin için bana yardımcı ol!” cevabını vermiştir. Bu hadis aynı zamanda sahabenin ne kadar hikmet sahibi olduğunu ve dünyanın geçici, ahiretin kalıcı olduğunun şuurunda olarak hareket ettiklerini ve bu yüzden dünya metaına değil de ahretteki kurtuluşa daha çok önem verdiklerini göstermektedir. Vallahu a’lem.


Tirmizi ise bu konuyla alakalı şu hadisi rivayet etmiştir:

2433 - حَدَّثَنَا عَبْدُ اللَّهِ بْنُ الصَّبَّاحِ الهَاشِمِيُّ قَالَ: حَدَّثَنَا بَدَلُ بْنُ المُحَبَّرِ قَالَ: حَدَّثَنَا حَرْبُ بْنُ مَيْمُونٍ الأَنْصَارِيُّ أَبُو الخَطَّابِ قَالَ: حَدَّثَنَا النَّضْرُ بْنُ أَنَسِ بْنِ مَالِكٍ، عَنْ أَبِيهِ، قَالَ: سَأَلْتُ النَّبِيَّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ أَنْ يَشْفَعَ لِي يَوْمَ القِيَامَةِ، فَقَالَ: «أَنَا فَاعِلٌ» قَالَ: قُلْتُ: يَا رَسُولَ اللَّهِ فَأَيْنَ أَطْلُبُكَ؟ قَالَ: «اطْلُبْنِي أَوَّلَ مَا تَطْلُبُنِي عَلَى الصِّرَاطِ». قَالَ: قُلْتُ: فَإِنْ لَمْ أَلْقَكَ عَلَى الصِّرَاطِ؟ قَالَ: «فَاطْلُبْنِي عِنْدَ المِيزَانِ». قُلْتُ: فَإِنْ لَمْ أَلْقَكَ عِنْدَ المِيزَانِ؟ قَالَ: «فَاطْلُبْنِي عِنْدَ الحَوْضِ فَإِنِّي لَا أُخْطِئُ هَذِهِ الثَّلَاثَ المَوَاطِنَ»: «هَذَا حَدِيثٌ حَسَنٌ غَرِيبٌ لَا نَعْرِفُهُ إِلَّا مِنْ هَذَا الوَجْهِ»


Bize, Abdullah bin Sabbah el Haşimi haber verdi ve dedi ki: Bize Bedel ibn’ul Muhabber haber verdi ve dedi ki: Bize Harb bin Meymun el-Ensari ebu’l Hattab haber verdi ve dedi ki: Bize Nadr bin Enes bin Malik, babasının şöyle dediğini haber verdi:

“Ben Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem)’den kıyamet günü bana şefaatçi olmasını istedim, ‘Ben bunu yaparım’ dedi. (Mahşerde) seni nerelerde arıyayım? Deyince şöyle dedi: İlk etapta beni sırat köprüsünün yanında ara. Eğer seni orada bulamazsam? Diye sordum. ‘O zaman beni kevser havuzunun yanında ara.’ Diye cevap verdi. ‘Eğer seni orada da bulamazsam?’ deyince de ‘O zaman beni terazinin yanında ara. Çünkü kıyamet gününde ben bu üç yerden şaşmam’ (mutlaka bu üç yerden birinde bulunurum) buyurdu."
(Tirmizi, no: 2433’te rivayet etmiş ve Bu hadis, hasen garibtir; biz bunu ancak bu yoldan bilmekteyiz, demiştir. Hadisi ayrıca İmam Ahmed, Müsned no: 12825; Lalekai Şerhu Usuli İtikad no: 2220, Ziya el Makdisi, el-Muhtare no: 2691’de “İsnadı sahihtir” kaydı ile rivayet etmiştir. Zehebi, “Şefaat” adlı eserinde (sf 27) sözkonusu hadisin isnadının ceyyid (güzel) olduğunu yalnız isnaddaki Harb’ın saduk olduğunu ve Muslim’in kendisinden rivayette bulunduğunu zikretmiştir. İbn Kesir’in “en-Nihaye” de işaret ettiği gibi Harb’ın durumu alimler arasında ihtilaflıdır. Vallahu a’lem.)

Bu hadiste açıkça görüleceği üzere Enes bin Malik (ra) Allah rasulu (sallallahu aleyhi ve sellem)’den bizzat kıyamet günü için şefaat talebinde bulunmuş ve Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) de onun bu talebini kabul etmiştir. Allah'tan başkasından şefaat istemenin mutlak şirk olduğunu iddia edenlere soruyoruz: Hadiste Enes ra’ın Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’den kıyamet gününde bana şefaat etmesini istedim”  sözleriyle açıkça kıyamet günü için şefaat istemesi var, eğer bu şirk ameliyle Enes ra haşa müşrik mi oldu ve Rasulullah sav buna rağmen onu ikaz etmedi ve tekfir etmedi mi? İşte bütün bunlar bu iddiada bulunan kimselerin ne kadar haktan uzaklaştığını gösteriyor. Bütün bunlar hadis mecmualarında inkar edilmeksizin rivayet edilmiştir. Şu halde kıyamet günü için Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’den sağlığında şefaat talebinde bulunmanın şirk olduğu iddiasının batılın da batılı bir iddia olduğu açık bir biçimde ortaya çıkmaktadır. Velhamdulillahi Rabbil alemin.


Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’den sağlığında şefaat istemenin caiz olduğu bu şekilde açığa çıktıktan sonra geriye şu mesele kalmaktadır: Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in haricindeki Salih kimselerden kıyamet gününde şefaat etmeleri istenebilir mi? İbn Sa’d Tabakat adlı eserinde senedini kaydederek selef döneminde yaşanan şu hadiseyi zikretmektedir:

أَخْبَرَنَا عَفَّانُ بْنُ مُسْلِمٍ قَالَ: حَدَّثَنَا حَمَّادُ بن سَلَمَةَ عَنْ عَلِيِّ بْنِ زَيْدٍ عَنْ عَلِيِّ بْنِ الْحُسَيْنِ أَنَّ كَعْبًا أَخَذَ بِيَدِ الْمُغِيرَةِ بْنِ نَوْفَلٍ فَقَالَ: اشْفَعْ لِي يَوْمَ الْقِيَامَةِ. قَالَ فَانْتَزَعَ يَدَهُ مِنْ يَدِهِ وَقَالَ: وَمَا أَنَا؟ إِنَّمَا أَنَا رَجُلٌ مِنَ الْمُسْلِمِينَ. قَالَ فأخذه بِيَدِهِ فَغَمَزَهَا غَمْزًا شَدِيدًا وَقَالَ: مَا مِنْ مُؤْمِنٍ مِنْ آلِ مُحَمَّدٍ إِلا وَلَهُ شَفَاعَةٌ يَوْمَ الْقِيَامَةِ. ثُمَّ قَالَ: اذْكُرْ هَذَا بِهَذَا.


"Bize Affan bin Muslim haber verdi ve dedi ki: Bize Hammad bin Seleme, Ali bin Zeyd’den, o da Ali bin Huseyn’den haber verdiğine göre Ka’b (el-Ahbar) Mugire bin Nevfel’in elinden tutarak şöyle dedi: “Kıyamet günü bana şefaat et!” Bunun üzerine Mugire elini ondan çekti ve “Ben kimim ki? Ben sadece müslümanlardan bir ferdim” dedi. Ka’b onun elini tutup şiddetlice dokundu ve şöyle dedi: “Muhammed ailesinden kıyamet günü şefaat hakkında sahip olmayacak hiçbir mümin yoktur. Bunu iyice belle!”(İbn Sa’d Tabakat no: 608, Mugire bin Nevfel başlıklı bölüm, Thk: İlmiyye)

Bu rivayet eğer sabitse selefin zamanında kıyamet günü şefaat etmesi umulan Salih kimselerden hayatlarında şefaat talebinde bulunulduğu ortaya çıkar. Bu eğer ki şirk olsaydı ne selef bunu yapardı, ne de İbn Sa’d gibi bir alim bunu kitabında inkar etmeksizin zikrederdi! Esasında bu amele şirk diyenler bu hususta selefe muhalif oldukları gibi, bu iddialarına seleften hatta haleften hiç bir alimin destek verdiğini de isbatlayamazlar. Yukarda da işaret ettiğimiz gibi bu tür şeylerin cevazı ancak Allah izin verdiği takdirde şeklinde düşünülürek yapılırsa sözkonusu olur. Aksi takdirde bu şirk olur, hiçbir müslüman da böyle bir şeyi aklından geçirmez. Vallahu a’lem.


Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1802
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Ynt: ALLAHTAN BAŞKASINDAN ŞEFAAT İSTEMENİN HÜKMÜ
« Yanıtla #7 : 12.01.2020, 22:55 »
RASULULLAH (sallallahu aleyhi ve sellem)'İN KABRİNDEN YAĞMUR İÇİN DUA TALEP EDEN ADAMIN KISSASI

Bismillahirrahmanirrahim,

İbnu Ebi Şeybe şöyle demiştir:


حَدَّثَنَا أَبُو مُعَاوِيَةَ، عَنِ الْأَعْمَشِ، عَنْ أَبِي صَالِحٍ، عَنْ مَالِكِ الدَّارِ، قَالَ: وَكَانَ خَازِنَ عُمَرَ عَلَى الطَّعَامِ، قَالَ: أَصَابَ النَّاسَ قَحْطٌ فِي زَمَنِ عُمَرَ، فَجَاءَ رَجُلٌ إِلَى قَبْرِ النَّبِيِّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فَقَالَ: يَا رَسُولَ اللَّهِ، اسْتَسْقِ لِأُمَّتِكَ فَإِنَّهُمْ قَدْ هَلَكُوا، فَأَتَى الرَّجُلَ فِي الْمَنَامِ فَقِيلَ لَهُ: " ائْتِ عُمَرَ فَأَقْرِئْهُ السَّلَامَ، وَأَخْبِرْهُ أَنَّكُمْ مُسْتَقِيمُونَ وَقُلْ لَهُ: عَلَيْكَ الْكَيْسُ، عَلَيْكَ الْكَيْسُ "، فَأَتَى عُمَرَ فَأَخْبَرَهُ فَبَكَى عُمَرُ ثُمَّ قَالَ: يَا رَبِّ لَا آلُو إِلَّا مَا عَجَزْتُ عَنْهُ

'' Bize Ebu Muaviye, el-Ameşten; o da Ebu Salihten; o da Malik ed-Dar'dan haber verdi ve dedi ki; Ömer (ra)’ın yiyecekten sorumlu haznedarı Malik ed-Dar şöyle demiştir: Ömer’in zamanında insanların başına bir kıtlık felaketi geldi. Bir adam Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)'in kabrine geldi ve dedi ki: Ey Allah'ın Rasulü, ümmetin için yağmur iste, çünkü onlar mahvoldular. Allah Rasulu (sallallahu aleyhi ve sellem) Adama rüyasında göründü ve ona denildi ki: Ömer'e git, ona selam söyle, size yağmur yağdırılacağını haber ver. Ve ona de ki: Akıllı Ol! Akıllı Ol! Adam Ömer'e geldi ve ona haber verdi. Bunun üzerine Ömer ağladı ve dedi ki: Ya Rabbi, ben ancak gücümün yetmediğini terkettim.''

İbn Ebi Şeybe el-Musannef, 32002; İbn Hacer aşağıda geleceği üzere bu rivayetin senedinin sahih olduğunu beyan etmiştir. Beyheki ise Delail’un Nubuvve, 7/47’de bu hadisi yine Malik ed-Dar’a ulaşan farklı bir kanaldan rivayet etmiş; İbn Kesir ise el-Bidaye ve’n Nihaye’de (10/74) Beyheki’nin bu rivayetinin sahih olduğunu söylemiştir. Bu haberi ayrıca İbn Ebi Hayseme Tarih’inde (2/80 no: 1818) ve de Halili, el-İrşad’da (1/313) tahric etmiştir.

Malik ed-Dar’ın Ömer (ra) zamanında yaşamış bir tabiin mensubu olduğu bilinmekle beraber hali yani adalet ve zabt durumu meçhuldur. Bu yüzden Münziri et-Tergib’te (2/29) ondan rivayet edilen başka bir hadisi naklettikten sonra şöyle demiştir: “Malik ed-Dar’a kadar bütün raviler meşhur sika ravilerdir lakin Malik ed-Dar’ı tanımıyorum!” İbn Hibban, hakkında cerh varid olmamış meçhul ravileri de güvenilir saydığından onu es-Sikat adlı eserine almıştır. Ebu Ya’la el Halili de, “Malik ed Dar’ın kadim bir Tabii oluşunda ittifak edilmiştir” demektedir ve Tabiin’in ondan övgü ile bahsettiklerini belirtmektedir. Sonra bu rivayeti aktararak Ebu Salih’in Malik ed Dâr’dan rivayetinin mürsel olduğunu söylemektedir. (Ebu Ya’la el-Halili, el İrşad Fi Marifeti Ulema'il Hadis(1/313-316) Vallahu a’lem.

İbn Hacer El Askalani "Fethul Bari" adlı eserinde (2/494) der ki: "İbnu Ebi Şeybe sahih isnatla rivayet etmiştir... (kıssayı zikrederek)... Seyf (bin Ömer et Temimi/v. 200 h/815 m) "El Futuh" (El Futuh El Kebir) adlı eserinde yukarıda zikredilen uykuyu gören şahsın sahabeden Bilal bin El Haris olduğunu rivayet etmiştir." Seyf bin Ömer ise Zehebi’nin Mizan’da çeşitli alimlerden naklettiği üzere hadis uydurmakla hatta zındıkla itham edilmiştir ve zayıf addedilmiştir. (Mizan’ul İ’tidal, 2/255-256) Böylece bu fiili yapan şahsın sahabe olduğunu nakleden Seyf’in zayıflığı ortaya çıkınca bunun sahabeye ait bir fiil olduğu iddiası çürümüş olmaktadır.

Hadisin sened yönünden durumu bu şekilde birtakım zaaflar içermektedir. Hadisin sahih olduğu farzedilse bile şer’i delil olma özelliği yoktur. Alimler bu hadisle istidlalin geçerli olmayacağını birkaç yönden açıklamışlardır:

1- Burada Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) ve ashabının bir kavli sözkonusu değildir nihayetinde rüyada Allah Rasulunu görmek sözkonusudur. Bir kimsenin Allah Rasulunu rüyada görmesi ise o şahsın faziletine veya yaptığı amellerin doğruluğuna delalet etmez. Kısacası rüyanın şeriat nezdinde delil olmaması hasebiyle bu kıssanın sahih olduğu farzedilse bile delil teşkil etmeyeceği beyan edilmiştir.

2- Rüyayı gören şahsın Ömer (ra)’a rüyanın öncesinde kabre gidip Rasulullah’tan dua talebinde bulunduğunu haber verdiği ve Ömer (ra)’ın da bu ameli onayladığı açık değildir, buna dair bir şey nakledilmemiştir.

3- Bir kimsenin yaptığı bir duanın veya işin kabul görmesi her zaman için o yapılan amelin Salih bir amel olduğunu göstermez.Nitekim Hristiyanlar ve başka müşriklerden Allahtan başkasına dua ettikleri halde bir hikmetten dolayı isteklerinin yerine geldiği vaki olmaktadır. (Şeyh Abdullatif bin Abdurrahman, Misbah’uz Zalam, 465-468 arasından özetlenmiştir. Benzer açıklamalar için bkz. Süleyman bin Sehman, ez-Ziya’uş Şarik, 546-551)

Kısacası bu ve buna benzer rivayetler Allah Rasulu (sallallahu aleyhi ve sellem)’in kabrine gidip dua veya şefaat talebinde bulunan bazı kimselerden bahsetse de bunlar bu fiilin caiz olması için yeterli delil teşkil etmez. Tevessül bir ibadet çeşidi olduğu için ve ibadetler de tevkifi yani sınırları nassla tayin edilen şeyler olduğundan dolayı böyle geçersiz delillerle Allaha yaklaşma amaçlı bir tevessül şekli icad edilemez.

Bu zikri geçen rivayette bahsedilen Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in kabrine gidip şikayette bulunmaktan maksad, ondan Allaha dua etmesini istemektir. Bu ise bizzat Rasulullah’ın şahsından yardım istemekten farklıdır. Hadisin sıhhat durumu hakkında tartışmalar vardır ancak şurası vardır ki bu rivayet selefin kitaplarında yer alabilmiştir. İbn Ebi Şeybe h. 235’te vefat etmiştir ve Buhari, Muslim, Ebu Davud gibi muhaddislere hocalık yapmıştır; Cehmiye, Murcie gibi fırkalara karşı Ehli sünneti müdafaa etmiştir. Eğer Rasulullah’ın kabrine gidip dua talep etmek -bidat olmanın ötesinde- kişiyi İslam dininden çıkartan bir şirk ameli ise bu ameli Ömer (ra)’ın ashabına izafe eden bir haberin selef muhaddislerinden birisinin kitabında ne işi olurdu? O yüzden bu şefaat meselesinin ucu bu açıdan selefe de dayanır. İbn Ebi Şeybe’nin rivayetinde bahsedilen amel bizzat bizim muhaliflerle tartıştığımız kabirden dua talep etme fiilinin aynısıdır ve bidat bir ameldir. Bu rivayetteki fiili alim, tasvip ediyor mu etmiyor mu veya buradan fıkhi bir hüküm çıkartıyor mu onu bilmiyoruz. Ancak eğer muhaliflerimiz de bu hadiste bahsedilen fiilin bizim ihtilaf ettiğimiz konunun aynısı olduğunu kabul ediyorsa şu halde onlara göre bu rivayette bahsedilen kişi kafirdir. İbn Ebi Şeybe de -haşa- Ömer (ra)’ın yakınındaki kişilerin müşrik olduğu hususunu ihtiva eden bir haberi yorumsuz olarak nakletmektedir. Eğer kendi içinde tutarlı olmak istiyorlarsa bu vakıayı bu şekilde teslim etmeleri gerekir. Eğer durum böyle ise yani hadiste bahsedilen amel büyük şirk ise bunlara göre bu rivayetin en muteber kaynaklara girebilmesi nasıl mümkün olmaktadır bunu da izah etmeliler.

Dikkat edilirse bizim meselemiz bu haber kendisiyle amel edilecek bir haber midir veyahut bu amelin İslamda yeri var mıdır vs meselesi değildir. Bu haberin içeriği olan kabirden dua talep etmek küfür müdür, mesele budur. Küfürdür diyenlere göre İbn Ebi Şeybe küfür olan bir şeyi selefe izafe etmiş demektir. Şunu da belirtelim biz bütün akidemizi bu tarz rivayetlerin bazı kitaplarda geçmiş olmasına dayandırıyor değiliz. Bunlar sadece hakkı arayan kimse için bir karine niteliğindedir. Zaten –bu rivayetlerde tarif edildiği şekliyle- Rasulullah’ın kabri başında şefaat veya dua talep etmenin  küfür olduğuna dair bir delil yoktur. Ümmetin bazı kitaplarında bu tarz rivayetlerin zayıf senedlerle de olsa geçmiş olması bunun küfür olmadığı hususunu sadece güçlendirmektedir o kadar. Ancak bir kimse eğer Rasulullahın kabri başında şefaat ve dua talebini mutlak küfür olarak görüyorsa kendi içinde tutarlı olabilmesi için bu rivayetleri tasvip ederek nakleden herkesi tekfir etmesi gerekir. Tabi bu şekilde bütün ümmeti tekfir ederek –varsa- imanını nasıl muhafaza eder bu da ayrı bir konudur. Çünkü bu hadiste açık bir şekilde bunların şirk dediği amelin aynısı Ömer (ra)’ın ashabından birisine izafe edilmektedir. Bunlara göre Bilal bin Haris el Müzeni’ye Rasulullah’ın kabrine gidip “Ey Allahın Rasulu ümmetin için yağmur iste” sözünün nisbet edilmesi ile “Ey Allahın Rasulu bize yağmur yağdır, rızık ver” sözünün nisbet edilmesi arasında hiçbir fark olmaması gerekir. Kıssanın sahih olup olmamasının bu noktada bir önemi yoktur çünkü tabiinden birisine şirk ameli nisbet edilmiştir ve rivayeti nakledenler, akideye taalluk eden uydurma hadislerin altına yazdıkları gibi “Allah bu rivayeti uyduran zındıklara lanet etsin, bu hadis kesinlikle sahih değildir, İslam akidesine zıttır” vs şeklinde bir not düşmemiştir.  İslamdan zerre kadar nasibi olanlar için bu yazdıklarımız gayet açıktır. Buna verebilecekleri bir cevap varsa versinler aksi takdirde sussunlar ve Allahın dini hakkında ilimsizce konuşmayı terk etsinler! Vesselam.

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1802
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Ynt: ALLAHTAN BAŞKASINDAN ŞEFAAT İSTEMENİN HÜKMÜ
« Yanıtla #8 : 13.01.2020, 21:23 »
بسم الله الرحمن الرحيم
الحمد لله المعين والصلاة والسلام على النبي الأمين وعلى آله وأصحابه

RASULULLAH’TAN KABRİ BAŞINDA ŞEFAAT DİLEYEN BEDEVİ KISSASI

Bu bölümde inşallah sözkonusu kıssayı çeşitli kaynaklardan nakledeceğiz ve bu kıssa ile alakalı alimlerin gerek isnad gerekse metin yönünden yaptıkları değerlendirmeleri sunacağız. Bu surette de bazı kimselerin sanki yeni bir meseleymiş gibi hiçbir alime istinad etmeden hakkında görüş beyan ettikleri bu mevzunun İslam ümmeti arasında nasıl tartışıldığını göstermiş olacağız. Muvaffakiyet Allahtandır.

Ebu Bekir El Beyhaki (384-458 h/994-1066 m) "Şuabul İman" adlı eserinde Ebu Harb El Hilali kanalıyla bu bedevinin kıssasını zikreder:


3880 - أَخْبَرَنَا أَبُو عَلِيٍّ الرُّوذْبَارِيُّ، حَدَّثَنَا عَمْرُو بْنُ مُحَمَّدِ بْنِ عَمْرِو بْنِ الْحُسَيْنِ بْنِ بَقِيَّةَ، إِمْلَاءً، حَدَّثَنَا شُكْرٌ الْهَرَوِيُّ، حَدَّثَنَا يَزِيدٌ الرَّقَاشِيُّ، عَنْ مُحَمَّدِ بْنِ رَوْحِ بْنِ يَزِيدَ الْبَصْرِيِّ، حَدَّثَنِي أَبُو حَرْبٍ الْهِلَالِيُّ، قَالَ: حَجَّ أَعْرَابِيٌّ فَلَمَّا جَاءَ إِلَى بَابِ مَسْجِدِ رَسُولِ اللهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ أَنَاخَ رَاحِلَتَهُ فَعَقْلَهَا ثُمَّ دَخَلَ الْمَسْجِدَ حَتَّى أَتَى الْقَبْرَ وَوَقَفَ بِحِذَاءِ وَجْهِ رَسُولِ اللهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ، فَقَالَ: " بِأَبِي أَنْتَ وَأُمِّي يَا رَسُولَ اللهِ جِئْتُكَ مُثْقَلًا بالذُّنُوبِ وَالْخَطَايَا مُسْتَشْفِعًا بِكَ عَلَى رَبِّكَ لِأَنَّهُ قَالَ فِي مُحْكَمِ كِتَابِهِ {وَلَوْ أَنَّهُمْ إِذْ ظَلَمُوا أَنْفُسَهُمْ جَاءُوكَ فَاسْتَغْفَرُوا اللهَ وَاسْتَغْفَرَ لَهُمُ الرَّسُولُ لَوَجَدُوا اللهَ تَوَّابًا رَحِيمًا} ، وَقَدْ جِئْتُكَ بِأَبِي أَنْتَ وَأُمِّي مُثْقَلًا بالذُّنُوبِ وَالْخَطَايَا أَسْتَشْفِعُ بِكَ عَلَى رَبِّكَ أَنْ يَغْفِرَ لِي ذُنُوبِي وَأَنْ تَشْفَعَ فِيَّ ثُمَّ أَقْبَلَ فِي عَرْضِ النَّاسِ، وَهُوَ يَقُولُ:
[البحر البسيط]
يَا خَيْرَ مَنْ دُفِنَتْ فِي التُّرْبِ أَعْظُمُهُ ... فَطَابَ مِنْ طِيبِهِ الْأَبْقَاعُ، وَالْأَكَمُ
نَفْس الْفِدَاءُ بقَبْرٍ أَنْتَ سَاكِنُهُ ... فِيهِ الْعَفَافُ وَفِيهِ الْجُودُ وَالْكَرَمُ

"Ebu Ali Er Ruzberi- Amr bin Muhammed bin Amr bin El Huseyn bin Bekiyye -Şukr El Herevi - Yezid Rekkaşi - Muhammed bin Revh bin Yezid El Basri kanalıyla Ebu Harb El Hilali şöyle demiştir:

Bir bedevi haccetti daha sonra Resulullah'in - sallallahu aleyhi ve sellem -mescidinin kapısına geldiği zaman hayvanını çöktürüp bağladı. Sonra Mescide girdi, kabre yürüdü. Resulullah'ın - sallallahu aleyhi ve sellem - Yüzü hizasında durdu ve dedi:

Babam anam sana feda olsun ya Resulullah. Günah ve hatalarımla sana geldim. Senden Rabbin katında şefaat etmeni istiyorum. Çünkü Yüce Allah kitabının açık ayetinde buyurur:

"...Eğer onlar nefislerine zülüm ettikleri zaman, senin yanına gelip Allah'tan bağışlanma dileseydiler ve resul da onlar için bağışlanma dileseydi. Allah'ı tövbeleri kabul eden, merhametli olarak görürdüler." (En-Nisa: 4/64)

Babam anam sana feda olsun, sana günah ve hatalarımla geldim. Senden Rabbin katında benim günahlarımı bağışlaması ve hakkımdaki şefaatini kabul etmesi için şefaat etmeni istiyorum.

Sonra şöyle diye diye insanların arasına karıştı:

Ey kemikleri bu ovada defnedilenlerin en hayırlısı Onların güzel kokusundan ova ve tepeler hep güzelleşmiştir Senin bulunduğun kabre benim canım feda olsun Orada iffet, cömertlik ve şeref vardır."
(Beyhaki, Şuabul İman: 6/60, no: 3880, Mektebetur Ruşd: 1423/2003)

Beyheki’nin lafzı bu şekildedir. İbn Teymiyyenin öğrencisi İbn Abdilhadi, Es-Sarim’ul Munki adlı eserinde bu bedevi hadisini naklettikten sonra hadisin delil niteliği taşımadığını şöyle izah ediyor:


وفي الجملة: ليست هذه الحكاية المنكورة عن الأعرابي مما يقوم به حجة وإسنادها مظلم مختلف ولفظها مختلف أيضاً،ولو كانت ثابتة لم يكن فيها حجة على مطلوب المعترض، ولا يصلح الاحتجاج بمثل هذه الحكاية، ولا الاعتماد على مثلها عند أهل العلم وبالله التوفيق.

“Özetle; bu bedeviden nakledilen kıssa delil olma vasfı taşımaz. İsnadı karanlık ve çelişkilidir. Keza lafzı da böyledir. Bu rivayet sabit olsa bile itirazcının maksadına delil olmaz. Bu tip hikayelerle ihticac edilmez, delil getirilmez. İlim ehlinin nezdinde bu tip şeylere itimad edilmez”(Es-Sarim’ul Munki fi’r Radd ale’s Subki, sf 253)

Hadisle alakalı söylenecek şeylerin özeti budur. İbn Abdilhadi’nin işaret ettiği gibi bu hadis, birçok tarikten muhtelif lafızlardan rivayet edilmiştir. Biz bu rivayetin muhtelif lafızlarını ve alimlerin yaptığı değerlendirmeleri nakletmeye devam edeceğiz inşallah.


İbn Abdilhadi, sözkonusu hadisin isnadıyla alakalı şöyle demektedir:

وهذه الحكاية التي ذكرها بعضهم يرويها عن العتبي، بلا إسناد، وبعضهم يرويها عن محمد بن حرب الهلالي، وبعضهم يرويها عن محمد بن حرب عن أبي الحسن الزعفراني، عن الأعرابي، وقد ذكرها البيهقي في كتاب شعب الإيمان بإسناد مظلم عن محمد بن روح بن يزيد بن البصري

“Bazıları, zikretmiş oldukları bu hikayeyi Utbi’den isnadsız olarak naklederler.  [Mesela İbn Asakir, Mu’cem’uş Şuyuh’ta bu rivayetin Utbi’ye kadar olan senedini zikrettikten sonra “ İbn Tavk el-Mevsili, Utbi’den şu an hatırlayamadığım bir senedle… ifadesini kullanmaktadır. (age 1/600-601) müt. notu] Bazıları da Muhammed bin Harb el-Hilali’den rivayet ederler. Bazısı da bunu Muhammed bin Harb kanalıyla Ebu’l Hasen ez-Za’ferani’den o da sözkonusu bedevi’den nakleder. Beyheki bu rivayeti Şuab’ul İman’da Muhammed bin Ravh bin Yezid bin el-Basri’den karanlık bir isnadla nakleder.”((bkz. Es-Sarim’ul Munki fi’r Radd ale’s Subki, sf 251-253)

Beyheki’nin lafzını naklettikten sonra şöyle diyor:


وقد وضع لها بعض الكذابين إسناداً إلى علي بن أبي طالب رضي الله عنه كما سيأتي ذكره.

“İlerde zikri geleceği üzere bazı yalancılar buna Ali bin Ebi Talib (rh.a)’a kadar ulaşan bir sened uydurmuşlardır.

(Misal olarak bkz. Ali el-Muttaki, Kenz’ul Ummal no: 10422. Musannıf Ali (ra)’e nisbet edilen bu rivayeti herhangi bir hadis kitabına atfetmemiştir. Yalnız seneddeki Heysem et-Tai’nin metruk olduğunu zikretmiştir ki İbn Abdilhadi de es-Sarim’ul Munki sf 321’de buna işaret etmiştir.)
 
Bunun Sufyan es-Sevri’ye ulaşan zinciri de mevcuttur. Bunu Ziya el-Makdisi rivayet etmiştir. (Makdisi, el-Munteka min Mevsuati Merv, 240)

Kimisi a’rabi’nin söylediği şiiri daha uzun olarak ve farklı lafızlarla nakleder. Esasında bu rivayetin muhtelif tariklerini inceleyen bir kişi gerek lafızlarda gerekse senedde yer alan bir çok çelişkiyi fark eder. Kısacası bu rivayet, sened itibariyle subut bulmuş değildir. Ancak bunu yukarda da zikredildiği gibi Beyheki, Ziya el-Makdisi, İbn Asakir gibi tanınmış bazı muhaddisler rivayet etmiştir. Onların yanı sıra Hanbeli fakihlerinden İbn’ul Cevzi, bu rivayeti Musir’ul Azm’is Sakin adlı eserinde (no: 477) ve öğrencisi İbn’un Neccar da ed-Durrat’us Semine adlı eserinde (sf 158-159) Muhammed bin Harb el-Hilali kanalıyla rivayet etmektedirler. Bunlar sözkonusu rivayeti senediyle kaydeden meşhur bazı muhaddislerdir.

Hadisin isnadıyla alakalı bizim ulaşabildiğimiz bilgiler bunlardır. Bu rivayetin senedinin zayıf olması, bu rivayeti delil alarak Rasulullah’tan kabri başında şefaat talep etmeye cevaz verenlerin elini zayıflatmaktadır. Ancak aynı zamanda bu rivayetin bazı muhaddislerin eserlerinde reddedilmeden rivayet edilmiş olması, bu rivayetin içeriğinin kişiyi İslam’dan çıkartan büyük şirk olduğunu iddia eden bazı muasır cahillerin ne kadar boş bir iddiada bulunduklarını göstermektedir. İddia ettikleri gibi Rasulullah’tan kabri başında şefaat talep etme ameli başlı başına bir küfür ameli olsaydı böyle bir rivayet hiçbir şekilde ümmetin kitaplarında yer almaz ve muhaddisler, burada nakletmek istemediğimiz “atın teri hadisi”, “kabir ehlinden yardım isteyin” vb İslam itikadına zıt bir takım uydurma hadisleri nasıl teşhir ettilerse bu rivayeti de öyle teşhir ederlerdi. Bedevi hadisinin muhtevasının küfür ve şirk olduğunu iddia edenlerin, bu kıssanın zayıf bir senedle de olsa ümmetin kitaplarında nasıl yer alabildiği sorusuna bu kıssayı rivayet edenleri ve bunları tekfir etmeyenleri yani kısacası bütün ümmeti tekfir etmekten başka verebilecekleri bir cevapları yoktur. Bu ise dalalette ileri gitmekten başka bir şey değildir. Vallahu a’lem.

[Yeri gelmişken belirtelim ki bu zikrettiğimiz şeyin “Allahın dininde insanların görüşlerine  tabi olmakla” vs ile bir alakası yoktur. Çünkü burada sözkonusu olan şey bütün ümmeti dalaletle suçlamaktır. Bu bedevi’nin yaptığı amelin aynısına büyük şirk diyenler bütün ümmeti bu şirk amelini yapanların küfründe şüpheye düşmekle suçlamış olmaktadırlar.]


İsnad cihetinden zayıf olan bu rivayetin sened itibariyle sahih olduğu bir an için farzedilse dahi usul açısından incelendiğinde bu tür rivayetler, şeriat nezdinde delil olma özelliği taşımaz. Bu hususta Şeyhulislam İbn Teymiyye (rh.a) şöyle demektedir:

ولهذا استحب طائفة من متأخري الفقهاء من أصحاب الشافعي وأحمد، مثل ذلك، واحتجوا بهذه الحكاية التي لا يثبت بها حكم شرعي، لا سيما في مثل هذا الأمر الذي لو كان مشروعا مندوبا؛ لكان الصحابة والتابعون أعلم به وأعمل به من غيرهم، بل قضاء حاجة مثل هذا الأعرابي وأمثاله لها أسباب قد بسطت في غير هذا الموضع

“Bu hikaye sebebiyle İmam-ı Şafiî'ye ve Ahmed’e bağlı bazı son dönem fıkıh alimleri bu hikâyeye dayanarak böyle yapmayı mubah saymışlardır. Oysa böyle bir hikâye ile şeriat kaynaklı hüküm isbat edilemez. Özellikle böyle bir konuda. Eğer böyle yapmak şeriata uygun ve özendirilecek bir şey olsaydı, sahabiler ile bağlılarının bunu herkesten daha iyi bilip, daha titizlikle uygulamaları gerekirdi. Böyle olmadığına göre sözü edilen bedevi ile diğer bazı kimselerin isteklerinin kabul edilmiş olmasının daha başka sebepleri vardır ve daha önce bu sebeplerle ilgili ayrıntılı açıklamalar yapmıştık." (  İbn Teymiyye, İktiza’us Sirat’il Mustakim, 2/290)

Şeyh Abdullatif bin Abdirrahman en-Necdi ise şöyle demektedir:


ثم لو سلمنا ثبوت هذه الحكاية، فلا دليل فيها على ما ذهب إليه هذا الأحمق من تجويز دعاء الأنبياء والصالحين، وطلب الحوائج منهم، والأعراب لا يحتج بأفعالهم ويجعلها دليلًا شرعيا إلاَّ مصاب في عقله؛ مفلس في فهمه وعلمه، وكذلك نقل العتبي ومن مضى  من رجال سندها ليسوا  بشيء.

وقد تقدَّم أنَّ أدلة الأحكام هي الكتاب والسنَّة والْإِجماع، والقياس المعتبر فيه خلاف، وغير ذلك ليس من الأدلة في شيء، ولم يأت عن أحد من الأئمة من عهد الصحابة إلى آخر القرون المفضلة في هذا الباب ما يثبت، لا طلب الاستغفار ولا غيره
.

“Şimdi velev ki bu hikayenin sabit olduğunu kabul etsek, yine de onda bu ahmağın iddia ettiği gibi enbiya ve salihlere dua etmeye ve onlardan hacetleri gidermeleri için talepte bulunmaya cevaz verecek bir delil yoktur. Bedevilerin fiilleri ile delil getirilmez. Bunu sadece aklında bir musibete uğramış ve fehmi iflas etmiş bir kişi şer’i bir delil olarak kabul eder. Ve aynı şekilde Utbinin nakli ve onun senedindeki  rical, hiç bir şey değildir.
Daha önce geçtiği gibi ahkamın delilleri kitab sünnet ve icmadır. Muteber kıyas hakkında ve ondan başkasında ise ihtilaf vardır, delillerden hiçbirinde bu konuda bir şey yoktur ve ne alimlerden ne de sahabe zamanından hayırlı asırların sonuna kadar bu konuda sabit bir şey yoktur. Ne istiğfar taleb etme hakkında ne de ondan başkası hakkında.”
(Misbah’uz Zalam, 316)

Süleyman bin Sehman ise şöyle demiştir:


 هذه الحكاية على تسليم صحتها ليس فيها دليل شرعي يجب المصير إليه عند أهل العلم والإيمان, فقد ذكر العلماء الأدلة الشرعية, وحصروها, وليس أحد منهم استدل على الأحكام برؤيا آحاد الأمة, لا سيما إذا تجردت عما يعضدها من الكتاب والسنة والإجماع والقياس.

“Bu hikayenin sahih olduğu kabul edilse bile bunda ilim ve iman ehli nezdinde uyulması gereken şer’i bir delil mevcut değildir. Alimler, şer’i delilleri zikretmişler ve sınırlandırmışlardır. Onlardan hiç birisi ümmetten birisinin gördüğü rüyadan ahkama dair delil istinbat etmemiştir. Bilhassa kitap, sünnet, icma ve kıyastan tutunulması gereken delillere istinad etmediği zaman durum böyledir.”  (Es-Savaik’ul Murselet’uş Şihabiyye, 253)

Kısacası bu hikaye gerek sened gerekse metin açısından incelendiğinde şer’i bir delil olma özelliği taşımamaktadır. Tevessül gibi konular ise ibadet kapsamında olup kıyasla ve istihsanla, güzel bulmayla sabit olmazlar. Mutlaka kat’i delillere istinad etmesi gerekir. Şeyh Süleyman bin Abdullah (rh.a) bu hususta şöyle demektedir:


فان العبادات مبناها التوقيف، ولاسيما إذا نسب أمر إلى هديه وشرعه وسنته، والعقل لا مدخل لاستحسانه واستقباحه في الدين، وليس كل من قضيت حاجته بسبب يقتضي أن يكون السبب مشروعاً مأموراً به، فقد كان رسول الله صلى الله عليه وسلم يسأل في حياته المسألة فيعطيها لا يرد سائلاً، وتكون المسألة محرمة في حق السائل، حتى قال صلى الله عليه وسلم: "إني لأعطي أحدهم العطية فيخرج بها يتأبطها ناراً" قالوا: يا رسول الله فلم تعطهم قال: "يأبون إلاَّ أن يسألوا ويأبى الله لي البخل"

“İbadetlerin dayanağı tevkiftir (nasstır). Bilhassa da Rasulullah’ın yoluna, şeriatına ve sünnetine dayandırıldığı zaman böyledir. Aklın bir şeyi güzel ya da çirkin bulmasının dinde bir etkisi yoktur. Ayrıca bir sebebe sarılarak isteği yerine getirilen herkesin sarıldığı bu sebebin meşru olması gerekmez. Zira Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in sağlığında ondan ne istenirse onu verir ve isteyeni geri çevirmezdi. Bazen istenen şey, isteyen için (hak etmediği) haram bir şey de olabiliyordu. O kadar ki Allah Rasulu (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: Sizden biriniz ihtiyacını bizden alıp gider, fakat koltuğunun altına alıp götürdüğü, ateşten başka bir şey değildir,” buyurdu. Hz. Ömer: “Vermesen, ya Resûlallah, niçin veriyorsunuz?” diye sordum. Resûl-i Ekrem: “Onlar illâ da benden isteyecekler, Allah u Teâlâ kesin olarak benim cimriliğimi yasaklamıştır, bunun için vermemezlik edemem” buyurdu.” (Mecmeu'z-Zevâid ve Menbeu'l-Fevâid, 3/94 (Ahmed ve Ebû Yâlâ’nın rivayetlerinden naklen)

Şeyh Süleyman’ın sözü burada sona erdi. (Et-Tavdih an Tevhid’il Hallak, 244)

Şu halde selef döneminden sonraki bazı fakihlerin bu kıssa gibi delil olma özelliği taşımayan haberlere dayanarak Rasulullah’ın kabrini ziyaret eden kişilere sünnette sabit olan selam ve duadan sonra Rasululllah’tan şefaat istemeyi tavsiye etmeleri doğru bir yaklaşım değildir ve bu sonradan ihdas edilmiş bir bidat olmaktadır. Zira Allah Rasulunun bunu emrettiği, ashabının da bunu yaptıkları sabit olmamıştır. Bu rivayette bahsedilen şeyler ise sonraki dönemlerde kimliği meçhul bazı kimselerin uygulamalarından ibarettir.


Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in kabri başında Ondan şefaat istemenin İslam dininden çıkartan büyük şirk olduğunu savunan bazı kimseler yukardaki bedevi kıssasında geçen ve de bu kıssaya dayanarak Rasulullah’ın kabrine gidenlerin Ondan şefaat istemesinin müstehabb olduğunu savunan bazı müteahhirun fakihlerinin de Rasulullah'a hitaben söylenilmesini tavsiye ettikleri

أَسْتَشْفِعُ بِكَ "Senden şefaat istiyorum”
مُسْتَشْفِعًا بِكَ “Senden şefaat isteyerek (geldim)”

Gibi lafızların “Senin vasıtanla (Allahtan) şefaat istiyorum” manasına geldiğini ileri sürmüşlerdir. Halbuki birazdan açıklayacağımız üzere bu, Arap dili üzerine yapılmış bir tahriftir. Bu tahrifçilerin amacı bu şekilde güya kabir başında şefaat dilemeyi müstehabb sayan alimlerin bundan kasıdlarının kabir sahibinden şefaat istemek değil, kabrin sahibi olan Rasul (sallallahu aleyhi ve sellem) vesilesiyle, onun yüzü suyu hürmetine Allahtan şefaat istemek olduğunu isbatlamaktır. Böylelikle kabrin sahibinden şefaat istemeyi büyük şirk saydıkları halde buna cevaz veren alimleri neden tekfir etmediklerini izah etmeye çalışırlar. Buna göre müteahhirun dönemi fakihleri Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in kabri başında onun yüzü suyu hürmetine Allahtan şefaat istenmesini müstehabb saymışlar, İbn Teymiyye vb alimler de bidat olduğu için buna karşı çıkmıştır. Kısacası bunların iddiasına göre alimler arasındaki tartışma tevessülle alakalıdır. Fakat tevessülde kendisinden şefaat istenilen Allah olduğu için şirk sözkonusu değildir. Bu kesime göre Rasulullah’tan kabri başında şefaat ve dua talep etmek yani “Ey Allahın Rasulu, bizim için dua et veya şefaatçi ol” demek ise küçük şirk veya bidatten öte bizzat İslam dininden çıkartan büyük şirk kapsamındaki bir ameldir ve iddialarına göre bu, ümmet arasında icma’ ile sabit bir meseledir! Şimdi Allahın izni ve yardımıyla bu iddianın batıl olduğunu ve bilakis bazı fakihlerin cevaz verdiği amelin bizzat kabrin başında Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’e hitaben şefaat ve dua talebinde bulunmak olduğunu gerek lugatten, gerekse alimlerin sözlerinden delillerle ortaya koyacağız.

Şeyhulislam İbn Teymiyye, Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’den kabri başında şefaat istemekle alakalı Kadı İyaz’dan İmam Malik’e nisbet edilen bir kıssayı nakletmektedir:


نَاظَرَ أَبُو جَعْفَرٍ أَمِيرَ الْمُؤْمِنِينَ مَالِكًا فِي مَسْجِدِ رَسُولِ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فَقَالَ لَهُ مَالِكٌ. يَا أَمِيرَ الْمُؤْمِنِينَ لَا تَرْفَعْ صَوْتَك فِي هَذَا الْمَسْجِدِ فَإِنَّ اللَّهَ أَدَّبَ قَوْمًا فَقَالَ: {لَا تَرْفَعُوا أَصْوَاتَكُمْ فَوْقَ صَوْتِ النَّبِيِّ} الْآيَةَ وَمَدَحَ قَوْمًا فَقَالَ: {إنَّ الَّذِينَ يَغُضُّونَ أَصْوَاتَهُمْ عِنْدَ رَسُولِ اللَّهِ} الْآيَةَ وَذَمَّ قَوْمًا فَقَالَ: {إنَّ الَّذِينَ يُنَادُونَكَ مِنْ وَرَاءِ الْحُجُرَاتِ} الْآيَةَ وَإِنَّ حُرْمَتَهُ مَيِّتًا كَحُرْمَتِهِ حَيًّا. فَاسْتَكَانَ لَهَا أَبُو جَعْفَرٍ فَقَالَ: يَا أَبَا عَبْدِ اللَّهِ أَسْتَقْبِلُ الْقِبْلَةَ وَأَدْعُو؟ أَمْ أَسْتَقْبِلُ رَسُولَ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ؟ فَقَالَ: وَلِمَ تَصْرِفُ وَجْهَك عَنْهُ وَهُوَ وَسِيلَتُك وَوَسِيلَةُ أَبِيك آدَمَ عَلَيْهِ السَّلَامُ إلَى اللَّهِ يَوْمَ الْقِيَامَةِ؟ بَلْ اسْتَقْبِلْهُ وَاسْتَشْفِعْ بِهِ فَيُشَفِّعَك اللَّهُ قَالَ اللَّهُ تَعَالَى: {وَلَوْ أَنَّهُمْ إذْ ظَلَمُوا أَنْفُسَهُمْ جَاءُوكَ فَاسْتَغْفَرُوا اللَّهَ وَاسْتَغْفَرَ لَهُمُ الرَّسُولُ لَوَجَدُوا اللَّهَ تَوَّابًا رَحِيمًا}


“Emîrü'l-Mü'minîn Ebû Ca'fer Mansûr, Hz. Peygamber'in Mescidinde İmâm Mâlik ile tartışmıştı, İmâm Mâlik, Halîfe Mansûr'a: "Bu Mescid'de yüksek perdeden konuşma. Çünkü Allahu teala:
"Ey iman edenler, seslerinizi peygamberin sesi üstünde yükseltmeyin ve birbirinize bağırdığınız gibi, ona sözle bağırıp-söylemeyin; yoksa siz şuurunda değilken, amelleriniz boşa çıkar-gider." (49 Hucurât 2) buyurarak bir grubu te'dîb etmiş, diğer bir zümreyi:
"Şüphesiz, peygamberin yanında seslerini alçak tutmakta olanlar; işte onlar (var ya), Allah onların kalplerini takva için imtihan etmiştir. Onlar için bir mağfiret ve büyük bir ecir vardır." (49 Hucurât 3) diyerek överken bir başka topluluğu da:
"Şüphesiz, hücrelerin ardından sana seslenenler de (var ya), onların çoğu aklını kullanmıyorlar." (49 Hucurât 4) diye zemmetmişti. Şüphesiz Hz. Peygamber'e vefatından sonra yapılacak hürmet, aynen sağlığında yapılan gibidir".
Ebû Ca'fer, bunları kabul edip sordu:
"Ey Ebâ Abdillâh, Kabe'ye yönelerek mi, yoksa Resûlüllah'a yönelerek mi dua edeyim?"
İmâm Mâlik cevap verdi:
"Resûlüllah Efendimiz kıyamet gününde Allah'a senin ve ceddin Âdem'in vesilesi iken niçin O'ndan yüzünü çevirecekmişsin?! Hayır, Resûlüllah'a yönel ve O'ndan şefaat talep et ki, Allahu teala O'nu sana şefaatçi kılsın. Zâten Allahu teala da şöyle buyurur:
"Biz her rasulü ancak Allah’ın izni ile kendisine itaat edilmesi için gönderdik. Eğer onlar kendilerine zulmettikleri zaman sana gelseler de Allah’tan hemen bağışlanma dileseler, rasul de onlar için istiğfar etseydi Allah’ı ziyadesiyle affedici ve esirgeyici bulurlardı." (4 Nisa 64)”


Biz ilerde Allah nasib ederse bu kıssa üzerinde ayrıntılı olarak dururuz. Şu anki konumuz ise kıssada geçen وَاسْتَشْفِعْ بِهِ “Ondan şefaat iste” ifadesidir. Şeyhulislam İbn Teymiyye bu kıssanın sened ve metin açısından zayıf olduğunu açıkladıktan sonra dil bakımından da Arap diline uygun olmadığını ve İmam Malik gibi fasih Arap lugatine sahip birisi tarafından söylenmiş olamayacağını izah etme sadedinde şunları zikretmektedir:


ثُمَّ قَالَ فِي الْحِكَايَةِ: " اسْتَقْبِلْهُ وَاسْتَشْفِعْ بِهِ فَيُشَفِّعْك اللَّهُ " وَالِاسْتِشْفَاعُ بِهِ مَعْنَاهُ فِي اللُّغَةِ أَنْ يَطْلُبَ مِنْهُ الشَّفَاعَةَ كَمَا يَسْتَشْفِعُ النَّاسُ بِهِ يَوْمَ الْقِيَامَةِ وَكَمَا كَانَ أَصْحَابُهُ يَسْتَشْفِعُونَ بِهِ


"Sonra aynı hikâyede, güya İmâm Mâlik: "O'na doğru yönel ve O'ndan şefaat iste ki, Allah senin şefaat isteğini kabul etsin" demiş. Bu ibarede geçen: ﺍﻻ ﺴﺘﺷﻔﺎﻉ ﺒﻪ lâfzının dildeki anlamı, kıyamet gününde insanların O'ndan şefaat istemeleri ve sağlığında Ashabın kendisinden şefaat istemelerinde olduğu gibi Hz. Peygamber'den şefaat talep etmek demektir.”

Hadiste geçen sözkonusu lafzın “şefaat taleb etmek” olduğuna dair açıklamalarda bulunduktan sonra –ki bu lafız gerek bedevi kıssasında gerekse bu kıssayla istidlal eden alimlerin sözlerinde Rasulullah’a hitaben kullanılması tavsiye edilen sözün aynısıdır- buna dayanarak Malik’e atfedilen sözkonusu kıssanın asılsız olduğunu lugavi yönden de izah etmektedir. Şu anda konumuz bu olmadığından dolayı bu açıklamaları nakletmeye gerek görmüyoruz. İlgilenenler Mecmu’ul Fetava 1. Cilt 227-246. Sahifeleri arasına müracaat edebilirler.  (Türkçesi için bkz. İbn Teymiye Külliyatı, 1/308-328) İşte Arap dilinin uzmanlarından birisi olan bu alimin sözkonusu kelimeye verdiği anlam budur! Esasında Mucem’ul Vasit gibi en basit bir Arapça sözlüğü açanlar dahi Utbi kıssasında geçen أَسْتَشْفِعُ بِكَ Kelimesinin “Senden şefaat istiyorum” manasına geldiğini, “Senin vasıtanla şefaat istiyorum” manasına gelmeyeceğini bilirler. Fakat bu tahrifçiler sırf davalarını isbat için apaçık Arapça’yı dahi bozmaya teşebbüs etmişler ve bu hususta da hitap ettikleri kitlenin cehaletinden istifade etmişlerdir. Veya en iyimser ihtimalle kendileri de Arap dilinin cahilidirler. Eğer böyleyse bilmedikleri konularda ahkam kesiyorlar anlamına gelir ki bu da ayrı bir faciadır. Nitekim günümüzde kabir başında şefaat talebinin büyük şirk olduğu davası gibi cahilane fikirler Araplardan ziyade Türkiye, Balkanlar, Kafkaslar gibi acem yani Arap olmayan, İslam dinini de Arap dilini de bilmeyen toplulukların arasında daha çok revaç bulmaktadır, bu da işin ayrı bir yönüdür.

Kısacası açıkça anlaşıldığı üzere İbn Teymiye gibi selefi davet imamları ile bazı halef alimleri arasındaki tartışma bizzat kabri başında Rasulullah’a seslenerek -tıpkı sağlığında istendiği gibi ve kıyamet gününde isteneceği gibi- Ondan şefaat ve dua talep etmenin caiz olup olmayacağı noktasındadır. Hak ehli Rasulullah'ın vefatından sonra Ondan şefaat ve dua talep etmenin bidat olduğunu savunurken, diğerleri ise Bedevi kıssası, İmam Malik’e atfedilen haber gibi birtakım delil olma özelliği taşımayan rivayetlere dayanarak bunun caiz ve hatta müstehabb olduğunu savunmuşlardır. Fakat son yıllarda ortaya çıkan bazı cahiller hariç hiç kimse bundan dolayı birbirini tekfir etmemiştir. Bundan sonra konuyla alakalı yapacağımız diğer nakillerin de bu anlattığımız şekilde anlaşılması gerekir. Vallahu a’lem.




 

Related Topics

  Konu / Başlatan Yanıt Son İleti
3 Yanıt
6605 Gösterim
Son İleti 16.09.2015, 00:14
Gönderen: Tevhid Ehli
0 Yanıt
3387 Gösterim
Son İleti 14.11.2015, 10:02
Gönderen: İbn Teymiyye
1 Yanıt
2803 Gösterim
Son İleti 05.04.2017, 03:56
Gönderen: Tevhid Ehli
6 Yanıt
2307 Gösterim
Son İleti 21.03.2018, 05:28
Gönderen: Tevhid Ehli
0 Yanıt
66 Gösterim
Son İleti 17.01.2020, 16:36
Gönderen: Tevhid Ehli