Darultawhid

Gönderen Konu: ALİMLERİN SİHİRBAZIN TEKFİRİ HAKKINDA İHTİLAF ETMESİNİN SEBEBİ VE MAHİYETİ  (Okunma sayısı 2577 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1766
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0

بسم الله الرحمن الرحيم
الحمد لله، والصلاة والسلام على رسول الله، وعلى آله الأطهار وصحبه الكرام الأبرار، ومن والاه. أما بعد:

Bu risalemizde Allahın izni ve yardımıyla günümüzdeki bazı din tahripçilerinin sık sık dillerine doladıkları “sihrin hükmü hakkında alimlerin ihtilaf etmesinin mahiyeti” üzerinde duracağız. Bu kimseler “kafire kafir demeyen kafirdir” kaidesini sulandırmak amacıyla tekfiri hakkında alimlerin ihtilaf etmiş olduğu bir çok meseleyi getirdikleri gibi sihir meselesini de getirmektedirler. Zira aşağıda açıklaması geleceği üzere sihir ve büyü yapanların kafir olup olmayacağı hakkında alimlerin meşhur bir ihtilafı vardır. Bu ihtilaf ise alimlerin bizzat şirkin, küfrün veya ibadetin aslı hakkında veya dinin aslı olan tevhid hakkında ihtilaf etmelerinden değil, bilakis sihrin mahiyeti hakkında ihtilaf etmelerinden kaynaklanmaktadır. Yoksa elhamdulillah La ilahe illallah’ın manasına dahil olan hiçbir açık şirk fiili hakkında alimlerin ihtilaf etmesi sözkonusu değildir. Bu insanlar ise sihir yapmak, namazı terk etmek gibi fiillerin hükmünde ihtilaf edilmesinden ve ihtilaf eden tarafların birbirini tekfir etmemesi hatta sapıklıkla dahi vasfetmemesinden hareketle açık şirk fiilleri hakkında da ihtilaf olabileceğini ileri sürmüşler ve bilhassa da beşeri kanunlarla hükmetmek, bu kanunlara muhakeme olmak, gibi günümüz insanlarının dinden ve ilimden yüz çevirmeleri  sebebiyle kapalı ve ihtilaflı mesele zannettikleri ancak aslında küfür olduğu Kitap, sünnet ve icmanın delaletiyle kati olarak ortada olan açık meselelerde de ihtilaf olabileceğini ve bu konularda tekfir etmeyenin tekfir edilemeyeceğini ileri sürmeye başlamışlardır. Halbuki bu ve benzeri fiillerde Allahtan başkasına ibadet ve Ona has olan birtakım özellikleri –mesela teşri/hüküm koyma gibi- Ondan başkasına verme yani kısacası şirk sözkonusudur ve bunlarda şirk olduğu hususu açıktır, bu fiillerin mahiyetinde bir kapalılık sözkonusu değildir. Haliyle bunların hükmünde ancak tevhidi bilmeyen yani kafir olan kimseler ihtilafa düşerler. İlerde açıklanacağı üzere sihir meselesi hakkında ise alimler açık bir şirk ve küfür içeren sihir çeşitlerinin tekfiri hakkında icma etmişler, ancak bunu ihtiva ettiği açık olmayan sihir çeşitleri hakkında ihtilaf etmişlerdir. Şu halde bu ihtilaftan yola çıkarak açık şirk olan fiilleri de ihtilaflı hale getirmenin bir dayanağı yoktur. Hiçbir rabbani alimin de böyle bir usul kullanarak şirkle alakalı bütün meseleleri izah ettiği vaki değildir, bunların hepsi bu asra ait muhdes tartışmalardır.

Şimdi asıl konumuz olan sihir, Türkçede büyü olarak ifade edilen ve şeytanlar marifetiyle yapılan birtakım gizli işlerdir. Kurtubi (rh.a) bu hususta alimlerin ihtilaflarını ve dayandıkları delilleri şöyle nakletmektedir:

“Müslüman ve zımmî büyücünün hükmü hakkında fukahâ farklı görüşlere sahiptir. İmam Malik, müslüman bir kimse bizzat söz ile büyücülük yaptığı takdirde bunun küfür olacağı ve öldürüleceği, tevbe etmesinin istenmeyeceği, tevbesinin de kabul olunmayacağı görüşündedir. Çünkü bu, zındıkın ve zina edenin durumunda olduğu gibi, gizlice yaptığı bir iştir. Diğer taraftan yüce Allah: "Biz ancak imtihanız, sakın kâfir olma, demedikçe hiçbir kimseye öğretmezlerdi" buyruğunda büyüye "küfür" adını vermiştir. Aynı zamanda bu Ahmed b. Hanbel'in, Ebû Sevr, İshâk, Şafiî ve Ebû Hanife'nin de görüşüdür.

Büyücünün öldürüleceğine dair hüküm Ömer, Osman, İbn Ömer, Hafsa, Ebu Mûsâ, Kays b. Sa'd ve tabiinden yedi kişiden de rivayet edilmiştir. Peygamber (s.a)'ın da: "Büyücünün haddi kılıçla boynunu uçurmaktır" dediği rivayet edilmektedir. Bu hadisi Tirmizî rivayet etmiştir. Ancak sened itibariyle pek kuvvetli değildir. Bu sadece hadis alimlerince zayıf kabul edilen İsmail b. Müslim yoluyla rivayet edilmiştir. İbn Uyeyne bunu İsmail b. Müslim'den o da el-Hasen'den mürsel olarak rivayet etmiştir. Kimisi de bu hadisi el-Hasen'den o da Cündeb'den yoluyla rivayet etmektedir.

İbnu'l-Münzir der ki: Biz Aişe (r.anha)'dan kendisine büyü yapmış bir cariyesini sattığını ve onun bedeli ile köle azad ettiğini rivayet etmiş bulunuyoruz. Yine İbnu'l-Münzir der ki: Erkek söz söyleyerek büyü yaptığını ikrar edecek olursa, bu küfür olur ve tevbe etmediği takdirde öldürülmesi gerekir. Aynı şekilde onun aleyhine bu hususta bir beyyine sabit olup beyyine de küfür olan bir söz söylendiğini ortaya koyarsa hüküm böyledir.

Eğer kendisi ile büyü yaptığını sözkonusu ettiği sözler, küfrü gerektiren sözler değil ise öldürülmesi caiz değildir. Eğer büyülediği kimsede kısası gerektiren bir cinayetin işlenmesi sonucunu doğurmuş ise şayet bu kişiyi kastetmiş ise büyücüye kısas uygulanır. Eğer verdiği zarar kısası gerektirmeyen türden olursa, o takdirde bunun diyetini ödemesi gerekir.

İbnu'l-Münzir der ki: Rasûlullah (s.a)'ın ashabı bir mes'ele hakkında ihtilaf edecek olurlarsa hükmü Kitap ve Sünnete en yakın olan görüşe uymak gerekir. Ashab-ı kiram arasından büyücünün büyü sebebiyle öldürülmesini emreden kişinin sözünü ettiği büyü, küfrü gerektiren bir büyü olabilir. O takdirde onlardan gelen bu rivayet Rasûlullah (s.a)'ın sünnetine uygun bir hüküm olur. Hz. Aişe'nin büyücü bir cariyenin satılmasını emretmesi ile ilgili rivayette sözü geçen büyücü cariyenin büyüsü, küfür olmayabilir.

Herhangi bir kimse Cündeb'in Peygamber (s.a)'den: "Sihirbazın haddi bir kılıç darbesi ile boynunu uçurmaktır" hadisini delil gösterecek olursa, bu hadis sahih olduğu takdirde bunun "büyüsü küfrü gerektiren büyücünün öldürülmesini emretmesi" gibi bir anlama gelme ihtimali vardır. O takdirde bu Peygamber (s.a)'dan gelmiş bulunan "Müslüman bir kimsenin kanı ancak üç şeyden birisi ile helal olur.." anlamındaki haberlere de uygun düşer.

Derim ki: Bu, doğru bir görüştür. Müslümanların kanı himaye altındadır. Ancak kesin bir kanaat ile mubah kabul edilebilir. Anlaşmazlık olduğu hallerde ise kesin kanaat sözkonusu değildir. Kimi ilim adamı da şöyle demektedir: Eğer bu işi bilenler: Büyü ancak küfür ve istikbar ile birlikte gerçekleşebilir veya şeytanın tazim edilmesi şartı ile sözkonusu olabilir, diyecek olurlarsa o takdirde büyü küfrün bir delili olur. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

İmam Şafii'den büyücünün büyüsü sebebiyle birisini öldürmedikçe ve: Ben onu öldürmeyi kastettim, demedikçe öldürülmeyeceğine dair bir görüş rivayet edilmiştir. Eğer: Ben onu öldürmeyi kastetmemiştim, derse büyücü öldürülmez, bu takdirde hata yoluyla öldürmekte olduğu gibi diyeti ödenir. Eğer büyü yaptığı kişiye bir zarar verirse verdiği zarar oranında büyücü te'dib edilir.

İbnu'l-Arabî ise der ki: Bu, iki açıdan batıldır. Evvela o sihri bilmiyor. Sihrin gerçeği onun yüce Allah'tan başkasının kendisiyle ta'zim edildiği mukadderat ve olayların kendisine nisbet edildiği birtakım sözler topluluğudur. İkincisi yüce Allah kitab-ı keriminde sihrin küfür olduğunu açıkça ifade ederek şöyle buyurmaktadır: "Halbuki Süleyman (sihir sözlerini söyleyerek) kâfir olmadı. Fakat o şeytanlar sihir ile ve onu öğretmek ile kâfir idiler ki Hâ-rut ile Mârut da insanlara: "Biz ancak bir imtihanız, sakın kâfir olma" diyorlardı." İşte bu ifadeler konuya dair açıklamayı pekiştirici buyruklardır.

İmam Malik mezhebine mensup ilim adamları büyücünün tevbesinin kabul olunmayacağına şunu delil gösterirler: Büyü, batınî bir iştir. Onu yapan kişi açığa çıkarmaz. O bakımdan onun tevbesi -zındıkta olduğu gibi- bilinemez. Ancak irtidat edip kâfir olduğunu açığa vuran kimsenin tevbesi istenir. İmam Malik de der ki: Büyücü veya zındık aleyhlerine şahitlik edilmeden önce tevbe ederek geldikleri takdirde tevbeleri kabul edilir. Bunun delili ise yüce Allah'ın: "Fakat bizim azabımızı gördüklerinde imanları onlara fayda vermedi" (cl-Mü'min, 40/85) buyruğudur. işte bu onlara azabın nüzulünden önce imanlarının kendilerine fayda vereceğini göstermektedir. Bu iki kişinin (büyücü ile zındıkın) durumu da böyledir.”


Kurtubi, bütün bunları Bakara: 102. Ayetin tefsirinde nakletmektedir. Şafii (rh.a) ise sihirle alakalı görüşünü şu şekilde açıklamaktadır:


(قَالَ الشَّافِعِيُّ) : وَالسِّحْرُ اسْمٌ جَامِعٌ لَمَعَانٍ مُخْتَلِفَةٍ فَيُقَالُ لِلسَّاحِرِ صِفْ السِّحْرَ الَّذِي تَسْحَرُ بِهِ فَإِنْ كَانَ مَا يَسْحَرُ بِهِ كَلَامَ كُفْرٍ صَرِيحٍ اُسْتُتِيبَ مِنْهُ فَإِنْ تَابَ، وَإِلَّا قُتِلَ، وَأُخِذَ مَالُهُ فَيْئًا، وَإِنْ كَانَ مَا يَسْحَرُ بِهِ كَلَامًا لَا يَكُونُ كُفْرًا وَكَانَ غَيْرَ مَعْرُوفٍ، وَلَمْ يَضُرَّ بِهِ أَحَدًا نُهِيَ عَنْهُ فَإِنْ عَادَ عُزِّرَ

“Şafii dedi ki: Sihir çeşitli anlamlara gelebilen çok anlamlı bir kelimedir. Sihirbaza “yaptığın sihri bize tarif et” denilir. Eğer yaptığı sihir açık küfür sözleri içeriyorsa bu kimseye tevbe teklif edilir, eğer tevbe etmezse öldürülür, malı da fey’ olarak alınır. Eğer yaptığı sihir küfür olmayan sözlerden oluşuyor ve ne olduğu anlaşılmıyorsa; bununla herhangi birine zarar vermediyse bundan nehyedilir ve tekrar yaparsa tazir edilir.” (Şafii, el-Ümm, 1/293)

İbn Kesir (rh.a) aynı ayetin tefsirinde Şafii’nin konuyla alakalı başka bir sözünü şu şekilde nakletmektedir:


وَقَالَ الشَّافِعِيُّ، رَحِمَهُ اللَّهُ: إِذَا تَعَلَّمَ السِّحْرَ قُلْنَا لَهُ: صِفْ لَنَا سِحْرَكَ. فَإِنْ وَصَفَ مَا يُوجِبُ الْكُفْرَ مِثْلَ مَا اعْتَقَدَهُ أَهْلُ بَابِلَ مِنَ التَّقَرُّبِ إِلَى الْكَوَاكِبِ السَّبْعَةِ، وَأَنَّهَا تَفْعَلُ مَا يُلْتَمَسُ مِنْهَا، فَهُوَ كَافِرٌ. وَإِنْ كَانَ لَا يُوجِبُ الْكُفْرَ فَإِنِ اعْتَقَدَ إِبَاحَتَهُ فَهُوَ كَافِرٌ.

Şafii diyor ki: "Sihir öğrenen kişiye 'Öğrendiğin sihrin türünü bize anlat' diye sorulur. Eğer, küfrü gerektiren bir tanım yaparsa, mesela Babil halkının yedi yıldıza yaklaşma konusundaki inançları türünden bir şeyler anlatırsa ve kendisinin de onlara ulaştıracak şeyler yapmakta olduğunu söylerse kafirdir. Eğer küfrü gerektirmeyen bir şey yapar, fakat bununla beraber sihrin yapılmasının mübahlığını da savunursa, bu da küfürdür."

İbn Hacer el Heytemi, Şafiilerin bu husustaki görüşünü şöyle özetlemiştir:


مذهبنا في السحر ما بسطناه فيما مرَّ. وحاصله أنه إن اشتمل على عبادة مخلوق كشمس أو قمر أو كوكب أو غيرها أو السجود له أو تعظيمه كما يعظم الله سبحانه وتعالى، أو اعتقاد أن له تأثيراً بذاته أو تنقيص نبي أو ملك بشرطه السابق، أو اعتقد إباحة السحر بجميع أنواعه كان كفراً وردة، فيستتاب الساحر فإن تاب وإلا قتل.

“Bizim sihir hakkındaki görüşümüz daha önce geniş olarak açıkladığımız şekildedir. Bunun özeti ise şudur: Eğer bu sihir güneş, ay veya başka herhangi bir mahluka ibadet etmeyi veya ona secde etmeyi veya Allahı tazim eder gibi ona tazim etmeyi, ya da o mahlukun kendi başına bir tesiri olduğuna itikad etmeyi veyahut da bir peygamberi veya meleği küçük düşürmeyi içeriyor, veyahut da bütün çeşitleriyle sihrin mübah olduğuna itikad ediyorsa işte bu küfür ve riddettir. Böyle bir sihirbaz tevbeye davet edilir ve tevbe etmezse öldürülür.”

Heytemi buna benzer açıklamalar yaptıktan sonra bu küfür fiillerini ihtiva etmeyen sihir çeşitlerinin küfür olmayacağını dile getirmektedir. (El-İ’lam bi Kavatii’l İslam, 221)

Görüldüğü üzere sihri küfür olarak görmeyen alimler, eğer ki yapılan sihre ilaveten küfür, şirk ve Allahtan başkasına ibadet etme sözkonusu olduğu zaman böyle bir sihri ittifakla tekfir etmişlerdir. Esasında böyle bir sihrin küfür oluşunda değil alim, aklı başında sıradan bir müslüman dahi şüphe etmez. Maliki ulemasından ed-Desuki bu hususta şöyle demektedir:


فَقَوْلُ الْإِمَامِ - رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ - إنَّ تَعَلُّمَ السِّحْرِ وَتَعْلِيمَهُ كُفْرٌ، وَإِنْ لَمْ يُعْمَلْ بِهِ ظَاهِرٌ فِي الْغَايَةِ إذْ تَعْظِيمُ الشَّيَاطِينِ وَنِسْبَةُ الْكَائِنَاتِ إلَيْهَا لَا يَسْتَطِيعُ عَاقِلٌ يُؤْمِنُ بِاَللَّهِ أَنْ يَقُولَ فِيهِ أَنَّهُ لَيْسَ بِكُفْرٍ

“İmam’ın (ra) sihir öğrenmek ve öğretmek velev ki onunla amel edilmese bile küfürdür sözü son derece açıktır zira şeytanların tazim edilmesi, yüceltilmesi ve kainattaki işlerin onlara nisbet edilmesinin küfür olmadığını Allaha iman eden aklı başında hiç kimse söylemez.” (Haşiyet’ud Desuki ale’ş Şerh’il Kebir, 4/302)

Şu halde sihir yapmak veya öğrenmek küfür değildir diyen imamlar bunu, sihrin her çeşidinde bu sayılan şirk amellerinin olmadığını varsayarak söylemişlerdir. Yoksa onlar sihrin bu şirk ve küfür fiilleri olmadan yapılmayacağını bilseler veya kabul etseler bu hususta tereddüd etmeyeceklerdi. Şeyh Süleyman bin Abdullah (rh.a) bu hususta şöyle demektedir:


وعند التحقيق ليس بين القولين اختلاف، فإن من لم يكفر لظنه أنه يتأتى بدون الشرك وليس كذلك بل لا يأتي السحر الذي من قبل الشياطين إلا بالشرك وعبادة الشيطان والكواكب، ولهذا سماه الله كفراً في قوله: - إِنَّمَا نَحْنُ فِتْنَةٌ فَلاَ تَكْفُرْ [البقرة:102]
وأما سحر الأدوية والتدخين ونحوه فليس بسحر، وإن سمي سحراً فعلى سبيل المجاز كتسمية القول البليغ والنميمة سحراً، ولكنه يكون حراماً لمضرته، ويعزر من يفعله تعزيراً بليغاً

“Aslında iki görüş arasında (yani sihri küfür kabul eden ve etmeyen görüşler arasında) bir ihtilaf yoktur. Çünkü sihri küfür saymayanlar bunun şirk olmaksızın da yapılabileceğini zannettiğinden dolayı böyle demişlerdir. Halbuki bu doğru değildir. Zira sihir ancak şeytanlar vasıtasıyla yapılır ve de şirk, şeytanlara ve yıldızlara ibadet gibi şeyler olmaksızın yapılamaz. Bundan dolayı Allah sihri küfür olarak vasfetmiş ve “Biz bir imtihanız, sakın kafir olma (yani sihir yapma)” buyurmuştur. (Bakara: 102) İlaçlarla ve tütsülerle ve benzeri şeylerle yapılan sihre gelince bunlar aslında sihir sayılmaz. Bunların sihir olarak isimlendirilmesi ancak etkileyici sözün ve laf taşımanın sihir olarak isimlendirilmesi gibi mecazi anlamdadır. Fakat bunlar taşıdıkları zarardan ötürü haramdırlar ve bunları yapanlar caydırıcı bir şekilde tazir edilir.” (Teysirul Azizil Hamid, 326)

Böylece ortaya çıkmaktadır ki sihrin hükmü hakkındaki ihtilaf, öncelikle mahiyeti hakkındaki ihtilaftan kaynaklanmaktadır. Sihri küfür sayan alimler bunun küfür olmadan yapılamayacağını ifade ederek küfür görmeyen alimleri –Yukarda İbnul Arabi’nin Şafiilere yönelik tenkidlerinden de anlaşılacağı üzere- sihrin hakikatini bilmemekle suçlamışlardır. Yoksa hiçbir alim sihrin içeriğinde yer alan şirk amellerinin (örneğin yıldızlara ve cinlere ibadet gibi) şirk olduğunda şüphe ediyor değildir. Çünkü bu amelleri ihtiva eden sihir türlerini onlar da tekfir etmektedir.

Sihrin küfür olduğuna dair –yukarda Kurtubi’nin zikrettiği ve daha başka- bir çok delil olduğu halde alimlerden bir grup neden sihre küfür dememe noktasında ısrar etmişlerdir, denilirse şöyle cevap verilir: Öncelikle sihrin küfür olduğuna getirilen delillerin konuya delaleti, muhaliflerin küfür ve dalaletle vasıflanacağı ölçüde açık değildir. Zira bu delillerin hiç birisinde açıkça sihri küfür olarak vasfetmemektedir sadece konunun akışından dolayı sihirle irtibatı anlaşılmaktadır. Mesela “Süleyman kafir olmadı, lakin o şeytanlar kafir oldular” ifadesinin sihirden bahsettiği açık değildir. Bundan dolayıdır ki Şafii ulemasından Vahidi, bu kavli “Süleyman, sihir kitaplarını tahtın altına saklamadı, bilakis şeytanlar onu sakladılar” olarak tefsir etmeye meyletmiştir.  (  Vahidi, Et-Tefsir’ul Basid, 3/191) Zira Arapçada küfür; örtmek ve gizlemek anlamlarına gelir. Ancak bu kavlin zayıflığı ortadadır. Ayetteki küfür alimlerin ekseriyetine göre şeriatta malum olan manasında kullanılmıştır. Ancak böyle kabul edilse bile sihri küfür görmeyenler, buradaki küfürle sihrin küfür olan çeşitlerinin kasdedildiğini ileri sürmüşlerdir. Şafiilerin önde gelenlerinden İbn Hacer el Askalani bu babtan olmak üzere şu ifadeleri kullanmaktadır:


وَمَا كَفَرَ سُلَيْمَانُ وَلَكِنَّ الشَّيَاطِينَ كَفَرُوا يُعَلِّمُونَ النَّاسَ السِّحْرَ فَإِنَّ ظَاهِرَهَا أَنَّهُمْ كَفَرُوا بِذَلِكَ وَلَا يُكْفَرُ بِتَعْلِيمِ الشَّيْءِ إِلَّا وَذَلِكَ الشَّيْءُ كُفْرٌ وَكَذَا قَوْلُهُ فِي الْآيَةِ عَلَى لِسَانِ الْمَلَكَيْنِ إِنَّمَا نَحن فتْنَة فَلَا تكفر فَإِنَّ فِيهِ إِشَارَةً إِلَى أَنَّ تَعَلُّمَ السِّحْرِ كُفْرٌ فَيَكُونُ الْعَمَلُ بِهِ كُفْرًا وَهَذَا كُلُّهُ وَاضِحٌ عَلَى مَا قَرَّرْتُهُ مِنَ الْعَمَلِ بِبَعْضِ أَنْوَاعِهِ وَقَدْ زَعَمَ بَعْضُهُمْ أَنَّ السِّحْرَ لَا يَصِحُّ إِلَّا بِذَلِكَ وَعَلَى هَذَا فَتَسْمِيَةُ مَا عَدَا ذَلِكَ سِحْرًا مَجَازٌ كَإِطْلَاقِ السِّحْرِ عَلَى الْقَوْلِ الْبَلِيغِ

“Süleyman kafir olmadı, lakin o şeytanlar kafir oldular, insanlara sihri öğretiyorlardı” kavlinin zahiri bununla (yani sihirle) küfre girdiklerine delalet eder, halbuki öğrendikleri şeyin kendisi küfür olmadıktan sonra bu şeyi yani sihri öğrenerek kafir olmazlar. Ayetin devamında iki meleğin diliyle söylediği “Biz fitneyiz, sakın kafir olma” kavli de böyledir. Bunda sihir öğrenmenin küfür olduğuna işaret vardır. O sihirle amel etmek ise zaten küfür olur. Bütün bunlar daha önce açıkladığım şekilde sihrin bazı çeşitleri hakkında açıktır. Bazıları bunlar (yani küfür fiilleri) olmaksızın sihrin yapılamayacağını ileri sürmüşlerdir. Bunlara göre bunun haricindeki şeylere sihir denmesi tesirli söze sihir adı verilmesi gibi mecazi manadadır.” (Fethul Bari, 10/225)

İbn Hacer böylece ayette sihrin küfür olarak vasfedilmesinin ancak küfür ihtiva ettiği açık olan sihir türleri hakkında geçerli olduğunu, böyle bir şey ihtiva ettiği bilinmeyen sihir türlerinin küfür olduğu görüşünün ise iddiadan öteye geçmeyeceğini ileri sürmektedir. Şafii alimlerini bu hususta hassas davranmaya iten sebeb, müslümanın kanını dökmenin haram olduğunu ifade eden nasslardır. Onlar anlaşıldığı kadarıyla sihrin küfür olduğuna delalet eden nassların delaletini bir müslümanın kanını dökmeyi meşru kılacak kadar açık görmemişler ve küfür ihtiva eden sihir türlerine yormuşlardır. Nitekim Şafii (rh.a) sihrin müstakil bir küfür ameli olmadığını açıkladığı bölümün devamında müslümanın kanını haksız yere dökmenin haram olduğuna dair açıklamalarda bulunmuş ve ilgili nassları zikretmiştir. Şafiiler bu hususta ayrıca Aişe (ra)’ın sihir yapan bir cariyesini öldürmeyip sadece satması ile alakalı hadisi de delil getirmişlerdir. Kurtubi’den naklettiğimiz ibarede bu delillerin tartışması bulunmaktadır. Bu hususta racih olan kavil, alimlerin cumhurunun kabul ettiği şekilde sihrin bütün çeşitleriyle küfür olacağı görüşüdür ancak diğer görüş sahiplerinin de diğer bütün ihtilaflı fıkhi meselelerde olduğu gibi kendilerine göre delilleri mevcuttur.

Böylece sihrin küfür olup olmadığı hakkında ihtilaf edilmesinden yola çıkarak neredeyse bütün küfür çeşitleri hakkında ihtilaf etmenin caiz olduğunu ve ihtilaf edenin tekfir edilmeyeceğini ileri sürenlerin büyük bir yalan ve hile içerisinde oldukları görülmektedir. Çünkü onlar sihir gibi küfür oluşunun mahiyeti ve dayandığı delilleri kapalı olan bir meseleyi, tağuta muhakemenin küfür olması gibi gerek mahiyeti gerekse delilleri itibariyle açık olan meselelere kıyaslayarak fasit bir kıyasta bulunmuşlardır. Ayrıca alimlerin sihirde eğer Allahtan başkasına ibadet olduğu takdirde küfür olacağında icma etmelerini ve sihirde yer alan (yıldızlara yaklaşmak, cinlere dua etmek, sığınmak vb) şirk fiillerinin hiç birisinin hükmü hakkında ihtilaf etmemelerini de gözlerden kaçırmışlar ve sihir hakkındaki ihtilafı sanki hiçbir illete dayanmayan mücerred bir ihtilafmış gibi lanse etmişler ve de alimler bizzat şirkin aslında ya da ibadetin tanımında anlaşmazlığa düşmüşler gibi takdim etmişlerdir. Hatta bizler bu cehennem davetçilerinden birisini, sihirle alakalı ihtilafı –alimlerin sihirbazı tağut olarak vasfetmesinden hareketle- bizzat tağutun tekfiri hakkındaki bir ihtilaf olarak takdim etmeye çalışırken işitmişizdir. Halbuki –aslında kendileri o tağut sihirbazlar sınıfında yer alan- bu iilüzyonist deccaller eğer biraz ilimden nasiplendilerse yukarda naklettiğimiz üzere alimlerin tağutluk yapan, ilahlık iddia eden sihirbazların tekfirinde ihtilaf etmesinin sözkonusu olmayacağını bilmeleri gerekirdi. Şu halde bu kimselerin sihir hakkında ihtilaf edilmiştir bahanesiyle tağuta muhakeme, kabirlere dua etme, beşeri kanunlara muhakeme olma, bunlarla hükmetme gibi konularda da ihtilaf olabileceğini iddia etmeleri batıl bir delillendirmeden öteye gitmez. Çünkü bu sayılan fiillerin hepsinde Allaha has olan isim, sıfat, fiil ve ibadetlerin Ondan başkasına verilmesi yani şirk sözkonusudur. Açık bir şirkin mevcut olduğu yerde de hiçbir alimin ihtilafı sözkonusu olmaz. Daha önce de açıklandığı üzere tağuti hükümlerle hükmetme veya bu hükümlere muhakeme olmanın sözkonusu olduğu her yerde tağuta ibadet sözkonusudur çünkü burada Allaha has olan teşri yetkisinin tağuta verilmesi mevzubahistir. Dolayısıyla içinde tağuta ibadet olmayan bir tağuta muhakeme fiilinden bahsedilmesi aklen de şeran da batıldır.

Kendisiyle Allahtan başkasına ibadet edilen bir fiilin küfür oluşunu kasda, niyete ve itikada bağlamak ise ancak selefin tekfir ettiği Cehmiye mezhebinin usulüdür. Günümüzde –mesela “biz tağuta muhakemeye küfür deriz, ancak niyeti tağuttan hüküm istemek değil de hakkını almak olan birisi hakkında biri tereddüd etse onu tekfir etmeyiz veya muhakemenin küfür olmasını helal sayma şartına bağlayanları tekfir etmeyiz” diyenlerin tekfir etmediği kimseler aynı Cehmiyye gibi kişi putlara secde etse bile bunu helal saymadıkça tekfir etmeyiz diyenler gibidir, bunlar bu halis Cehmilerin küfründe şüphe etmektedirler. Hatta bu kimseler usul bakımından belki Cehmiyye’den bile daha kötüdürler. Zira Cehmiyye dahi bu kimseleri zahiri halde tekfir edip itikadları sağlam olduğu takdirde Allah katında mümin olacaklarını ileri sürmektedir. Bunlar ise bu açık şirk içindeki kimselere zahiren de batinen de müslüman derler, hatta yaptıkları fiillere bizzat kendileri fetva verirler. Konumuz bu olmadığı için bunun tafsilatına girmiyoruz.

Muhakeme meselesini sihirle vs ile kıyaslayanların -mesela- Ebu Hanzala vb’nin tek yanılgısının muhakemenin prosedürü hakkında olduğunu ileri sürmesi ve bundan dolayı da tıpkı sihir konusunda olduğu gibi tekfir edilemeyeceğini iddia etmeleri de aynı şekilde tam bir sihirbazlık ve aldatmaca örneğidir. Çünkü Ebu Hanzala bizzat muhakemeyle alakalı nass olan Nisa: 60 ayetinden yola çıkarak tağuta muhakemenin ancak isteyerek yapılırsa küfür olacağını delillendirirken, ayetin Medine’de nazil olmasından hareketle İslam mahkemesi olmayan yerde tağuta muhakeme olunabileceğini açık açık dile getirirken onun ve emsalinin muhakemeye küfür dediğini, ancak hangi fiillerin muhakeme kapsamında olduğunda ihtilaf ettiğini ileri sürmek gerçekten yalancılıkta zirveye çıkmaktır. Ebu Hanzala’nın bile böyle bir iddiası olduğunu zannetmiyoruz, bu ancak kendi batıllarını meşrulaştırmaya çalışan köşeye sıkışmış bazı kimselerin çaresizlikten uyduruverdikleri bir yalandan ibarettir. Bu yalancıların din konusunda ortaya attığı yalanlardan birisini daha açığa çıkarma fırsatı verdiği için Allaha hamdediyoruz. Vesselam.


Çevrimiçi İbn Umer

  • Administrator
  • Full Member
  • *****
  • İleti: 150
  • Değerlendirme Puanı: +7/-0
Bismillahirrahmanirrahim

ALİMLERİN SİHİRBAZIN TEKFİRİ HAKKINDA İHTİLAF ETMESİNİN SEBEBİ VE MAHİYETİ


Bu değerli risaleyi PDF formatında aşağıdaki linkten indirebilirsiniz.




 

Related Topics

  Konu / Başlatan Yanıt Son İleti
0 Yanıt
2180 Gösterim
Son İleti 18.02.2016, 00:41
Gönderen: İbn Teymiyye
3 Yanıt
3090 Gösterim
Son İleti 16.02.2019, 03:40
Gönderen: Tevhid Ehli
0 Yanıt
1254 Gösterim
Son İleti 31.05.2018, 07:43
Gönderen: Uhey
0 Yanıt
1068 Gösterim
Son İleti 02.09.2018, 09:36
Gönderen: Sırât-ı Müstakîm
1 Yanıt
462 Gösterim
Son İleti 18.06.2019, 03:34
Gönderen: Tevhid Ehli