Darultawhid

Gönderen Konu: EBU ZERKA’NIN TEKFİR MESELELERİNDE YAPTIĞI SAPTIRMA VE HİLELERİN DEŞİFRESİ  (Okunma sayısı 7294 defa)

0 Üye ve 2 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1810
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
بسم الله الرحمن الرحيم
الحمد لله، والصلاة والسلام على رسول الله، وعلى آله الأطهار وصحبه الكرام الأبرار، ومن والاه. أما بعد


Allahın izni ve yardımıyla bu risalemizde Ebu Zerka (Yılmaz Şahin) isimli cehennem davetçisinin tekfir ve cehalet özrüne dair iddiaları başta olmak üzere akidevi konularda yaptığı çeşitli saptırmaları ve de sahtekarlık ve tedlisleri deşifre edeceğiz.  Bu risalenin içindeki yazılar muhtelif tarihlerde bu şahsın çeşitli iddialarına verdiğimiz muhtasar birtakım cevaplardan müteşekkildir. Malum olduğu üzere bu şahıs ilk önce selefe ittiba etmek, şahsi reyleri bir kenara bırakmak gibi doğru söylemlerle ortaya çıkmış; Şeyh Muhammed bin Abdulvehhab (rh.a) ve diğer Necd selefi davetine mensup alimlerin kitaplarından dersler yapmış, onların kavillerine değer vermiş fakat bir yandan da büyük şirkte cehaletin özür olacağı ve cehalet, tevil, taklid vs sebeblerden dolayı şirk koşanların tekfir edilemeyeceği yönündeki propagandalarına devam etmiştir. Lakin o ilk etapta cehalet özrü görüşünü selef ve halefin icma ettiği bir konu gibi takdim ediyor ve haliyle bu fasid kavli Necd ulemasına da nisbet ediyordu. Ancak Necd alimlerinin şirk ehlini tekfir görüşünde olduğu hususuna dair bilgi Türkiye sathında inkar edilemez bir şekilde yayılıp da Ebu Zerka buradan bir şey ispat edemeyeceğini görünce birden bire çark ederek Muhammed bin Abdulvehhab (rh.a) ve bağlılarını sapık tekfirci ilan ediverdi. Fakat güya selef akidesine bağlı kalmaya devam etti! Böylece tarihte de birtakım benzerleri olan Necd davetine muhalif bir selefilik ekolu tesis etmeye çalıştı. Bu surette kendileri güya Hanbeli/selefi oldukları halde Şeyh Muhammed’in davetine muhalefet edip onu tekfircilikle ve selef imamlarına hatta İbn Teymiye ve İbn Kayyıma muhalefetle suçlayan; mesela Şeyh’in kardeşi olup kendisine reddiye yapan Süleyman bin Abdulvehhab, Şeyhin torunu Abdullatif bin Abdurrahman (rh.a)’ın “Misbah’uz Zalam” adlı eserinde reddiye yaptığı Osman bin Mansur, keza Şeyhi “Necdin tağutu” ilan eden “es-Suhub’ul Vabile ala Daraih’il Hanabile” adlı Hanbeli tabakatına dair kitabın müellifi Muhammed bin Abdillah en-Necdi ki Şeyh Abdurrahman bin Hasen’in bu şahsa karşı bir reddiyesi mevcuttur- ve hatta kendisi Eşari-sofi olduğu halde İbn Teymiye’den ve bazen Muhammed bin Abdulvehhab’dan şirk hususundaki cehaleti özür gördüklerine (!) dair nakiller getirerek Necd davetinin veseni putperestleri tekfir etmekle yanlış yaptığını isbatlamaya çalışan Davud bin Cercis en-Nakşibendi gibi batıl davetçilerinin yolunu takip etmiştir. Ebu Zerka’nın bazı konuşmalarında “benim gibi düşünen selefi alimler var” dedikleri de bunlar mıdır acaba? Birçok okuyucumuz sanırız bu isimleri yeni duymaktadır. Çünkü bu batıl ehli Allahın yardımından mahrum kalmışlar ve isimleri tarihten silinip gitmiştir. Tıpkı Şeyh Muhammed’in tevhid davetine karşı reddiye yapan Zeyni Dahlan, Yusuf en Nebhani ve emsalinin hafızalardan silindiği gibi bunların da ne adı kalmıştır ne sanı! Bugün çoğu tasavvufçu bile İbn Teymiye’yi Muhammed bin Abdulvehhab’ı tanır ama bu alimlere muhalefet eden kendi dindaşlarını tanımaz bilmez! Bu alimler her ne kadar kendi dönemlerinde herkes tarafından dışlanmış olsalar da Allah onların zikirlerini yüceltmiş ve insanların kalplerine günden güne artan bir şekilde onların sevgisini doldurmuştur. İşte bu Allah’ın kendi kelimesini yüceltme ve kafirlerin kelimesini alçaltma yönündeki vaadinin (Tevbe: 40 ve diğer nasslar) bir tecellisi olsa gerek! Dolayısıyla Ebu Zerka da bu izini takip ettiği kişiler gibi aynı akibete doğru gitmektedir ve onun da bu gidişle adı sanı kaybolacaktır zira Şeyh Muhammed bin Abdulvehhab’a ve etbaına olan buğzunu açığa vurduktan sonra kendi çevresinden dahi dışlanmış ve aslında akidede Ebu Zerka’dan farkı olmayan bir çok kişi sırf bu alimlere dil uzatılmasını hazmedemediklerinden ötürü bu sapığa cephe almışlardır. İşte bu, Allahın tevhid davetçisi Rabbani alimlere bir yardımıdır ve tevhid akidesine saldıran herkesin de –tevbe etmedikleri takdirde- sonu budur Allahın izniyle.

Bahsettiğimiz gibi Ebu Zerka eski şan şöhret günlerini geride bırakmış olsa da şu an hala inatla tekfir aleyhtarı propagandasına devam etmektedir ve batıl davetinin selefi cenahta etkili olabilmesi için de son dönemlerde bilhassa İbn Teymiyye’den nakiller yapmaya ağırlık vermiştir. Aslında öyle zannediyoruz ki Ebu Zerka’nın ilerde İbn Teymiye’ye de cephe alması hatta selef akidesini komple terk etmesi sürpriz olmaz çünkü öyle sünnetten uzak gevşek düşüncede birisi bu akidenin tozunu dahi üstünde taşımaya ömür boyu tahammül edemez. İlk başlarda cehaletin özür (!) olduğuna Necd alimlerinden dayanak getiren ve sonra kendisinin o nakilleri yanlış anladığını, Necd ulemasının aslında cehalete mazeret demediğini itiraf eden Ebu Zerka’nın ilerde İbn Teymiye’yi de yanlış anladığını itiraf etmesine şaşırılmaz.  -Nitekim Ebu Zerka'nın selefi menhecle var olan şekli alakasını bütünüyle kesmeye doğru yaklaştığı hususu son dönemlerde iyice belirginlik kazanmıştır- Şimdi bizler burada Ebu Zerka’nın batıl davetinin çöküşüne katkıda bulunmak amacıyla İbn Teymiye’den yaptığı nakiller başta olmak üzere getirdiği şüpheleri aydınlatmaya çalışacağız inşaallah. Çalışmamızın detaylarında bu şahsın yaptığı ilmi sahtekarlıklar, göz boyama ve deccallikler de birer birer ortaya çıkacak ve meseleleri nasıl da minvalinden saptırdığı ve de samimiyetten uzak artniyetli yaklaşımı gözler önüne serilecektir. Ayrıca bir kısmı daha önceki yıllara yani Ebu Zerka'nın sözde Necd davetine bağlılık iddiasında bulunduğu dönemlere ait olan bu reddiyelerimizi okuyanlar, bu şahsın çizdiği zikzaklara da vakıf olmuş olacaklardır. Öyle ki bu kişi tevhid akidesini sulandırma hedefinde neyi kullanışlı bulduysa ona meyletmiş, başarılı olamadığı yerlerde de taktik değiştirip bir sonraki aşamaya geçmiştir. Bu da bu şahsın samimiyetsizliğini gösteren bir karine olmuştur. Umarız bu yayınladığımız çalışma, bu tarz batıl davetçilerinin ektiği fitneleri engelleme hususunda faydalı olacaktır. Muvaffakiyet Allah’tandır.

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1810
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
EBU ZERKA’NIN İBN TEYMİYE’NİN “İSTİGASE/YARDIM DİLEME” HAKKINDAKİ SÖZLERİNİ ÇARPITMASI

Ebu Zerka isimli şahıs bilhassa son dönemlerde Şeyhulislam’ın er-Redd ale’l Bekri adlı eserinde geçen “istigase” ile alakalı birtakım sözlerini gündeme getirmekte ve bu sözleri İbn Teymiye’nin büyük şirk hususunda cehaleti mazeret gördüğü iddiasına delil getirmektedir. Şimdi Ebu Zerka’nın sözkonusu ettiği nakilleri –ulaşabildiğimiz ölçüde- tek tek ele alıp İbn Teymiye’nin bu sözlerle neyi kasdettiğini ortaya koymaya çalışacağız inşaallah.

İstigase ile alakalı 1. Nakil:

Şeyhu’l İslam İbn Teymiye (rh.a) sözkonusu eserinde şöyle demektedir:


نعلم بالضرورة انه لم يشرع لأمته أن تدعو أحدا من الأموات لا الأنبياء ولا الصالحين ولا غيرهم لا بلفظ الاستغاثة ولا يغيرها ولا بلفظ الاستعاذة ولا يغيرها كما أنه لم يشرع لأمته السجود لميت ولا لغير ميت ونحو ذلك بل نعلم أنه نهى عن كل هذه الأمور وأن ذلك من الشرك الذي حرمه الله تعالى ورسوله لكن لغلبة الجهل وقلة العلم بآثار الرسالة في كثير من المتأخرين لم يكن تكفيرهم بذلك حتى يتبين لهم ما جاء به الرسول صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ مما يخالفه ولهذا ما بينت هذه المسألة قط لمن يعرف أصل الإسلام إلا تفطن وقال هذا أصل دين الإسلام
 وكان بعض الأكابر من الشيوخ العارفين من أصحابنا يقول هذا أعظم ما بينته لنا لعلمه بأن هذا أصل الدين


“Bizler zaruri olarak bilmekteyiz ki- Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem) ümmetine ölmüş olanlara –İster peygamberler ister Salihler isterse onlardan başkaları olsun- Ne İstigase (imdat dileme) lafzıyla ne de bundan başka bir lafız ile veyahut da istiaze (sığınma) ya da bunun haricindeki lafızlarla dua etmelerini meşru kılmamıştır.  Tıpkı ölüye veyahut da ölü olmayanlara secde etmeyi meşru kılmadığı gibi. Bilakis bizler biliriz ki bunların hepsini yasaklamıştır ki bu Allah ve rasulunun haram kıldığı şirkin kendisidir. Fakat sonraki dönemlerde cehaletin yayılması ve risaletin izlerine dair ilmin azalmasından dolayı,  muhalefet edildiği hususlarda Rasulün (sallallahu aleyhi ve sellem) getirdiği şeyler onlara açıklanana kadar bu kimselerin tekfir edilmeleri sözkonusu olmamıştır.

İşte bundan dolayıdır ki İslam dininin aslını bilenlere bu meseleyi açıkladığımda hepsi bunu idrak ettiler ve işte bu, İslam dininin aslıdır, esasıdır dediler. Bilakis bizim ashabımızdan (Hanbelilerden) arif olan şeyhlerin büyükleri bunun İslam dininin esası olduğunu bildiklerinden dolayı “Bize açıkladığın meselelerin en büyüğü, en önemlisi budur” dediler.”
(Er-Redd ale’l Bekri, 2/731 Mektebet’ul Guraba’il Eseriyye)

Ebu Zerka ve emsali bu kavli ön plana çıkararak şöyle demektedirler: “Allahtan başkasından, ölülerden vesair kimselerden istigasede bulunmak (yardım istemek) en büyük şirklerdendir. Fakat İbn Teymiyye buna rağmen mahlukattan istigasede bulunanların kendilerine hüccet açıklanana kadar tekfir edilmeyeceğini açıkça beyan etmiş ve böylece şirk koşan birisinin hüccet ikamesi olmadan tekfir edilemeyeceğini ve bu hususta cehaletin mazeret olduğunu ortaya koymuştur!”

Başka bazı ahmak kimseler ise –Ebu Musa el Medeni ve avanesi gibi- bu tarz zahiren müşkil görünen sözlerin içinden çıkamayıp bu sözlerin şirkte cehaleti mazeret görme manasında yani küfür olduğunu ve İbn Teymiye’nin eserlerine sonradan sokuşturulduğunu hatta Bekri’ye reddiye kitabının bütünüyle uydurma olduğunu ileri sürerler!

Bu iki uçtaki kimselerin hepsi –en iyimser ihtimalle- meseleleri tahkik etmeden, hatta belki İbn Teymiye ve muhalifleri arasındaki “istigase” tartışmasının içeriğine dahi vakıf olmadan sırf sözlerin zahirini alarak bu görüşlere sapmaktadırlar. Veyahut da aslında İbn Teymiye’nin kasdını anladıkları halde bile bile hakkı gizleyerek insanları saptırmak için tedlise, meseleleri örtbas etme cihetine gitmektedirler. Diğer cahilleri bir kenara koysak bile Ebu Zerka gibi alimlerin sözlerine nasıl yaklaşılması gerektiğini, ilmi meselelerin hangi usulle tahkik edilip araştırılacağını az çok bilen birisinin böyle duyduğu her sözün zahirini alıp tafsilata gitmemesi şaşılacak bir şeydir ve öyle zannediyoruz ki bunu kasıtlı ve bilerek yapmaktadır. Doğrusunu Allah bilir.

Şimdi meselenin hakikati –Allahın izniyle- şudur: İbn Teymiye ve dönemindeki muhalifleri arasındaki tartışma –ister Bekri ile ister başkaları ile olsun- istigasenin tevessül anlamına gelip gelmeyeceği ile alakalıdır. Zira Şeyhulislam zamanında muhaliflerden bir çoğu Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem)’den istigase yani yardım istemenin caiz hatta vacip olduğunu savunarak bununla tevessülü yani Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem)’i aracı edinerek Allahtan istemeyi kasdetmiş ve o kadar ki Şeyhin reddiyede bulunduğu Bekri isimli şahıs bu tevessül manasında Allah Rasulu (sallallahu aleyhi ve sellem)’le istigasede bulunmayı reddedenin kafir olacağını ileri sürerek İbn Teymiye’yi tekfir etmeye yeltenmiştir. İbn Teymiye’nin sözkonusu kitabı kaleme alma sebebi de budur. Bu kitapta Allahtan başkası hakkında istigase lafzının kullanılmayacağına ve istigasenin gerek dilde gerekse dinde yardım isteme manasında kullanıldığına ve tevessül manasında kullanılmadığına dair bir çok delil getirmiştir. Bu konunun benzeri Türkçede İbn Teymiye külliyatı adıyla neşredilen serinin 1. Cildinde bulunabilir. Sözkonusu yerde istigaseyle alakalı yöneltilen şu sorudan İbn Teymiyye ile muhalifleri arasındaki tartışmanın asıl konusu anlaşılabilir:

"Allah'tan hangi konuda istiğasede bulunulabilirse, Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)'den de yardım ve imdat dilemek; (Gavs) Allah Teâlâ'nın vesilelerinden biri olması anlamında istiğasede bulunmak caizdir. Aynı şekilde Allah Teâlâ'dan istiğasede bulunulan herşey hususunda diğer peygamber ve salihlerden de bulunulur", diyen kişinin durumu üstad İbn Teymiyye'den soruldu. O kişi yine şöyle diyor:

"Bir sıkıntının giderilmesi hususunda Allah Teâlâ'ya, Peygamberiyle tevessül eden, onunla istiğasede bulunmuştur, demektir. İster istiğase lâfzını kullanmış olsun, ister tevessül lâfzını kullanmış olsun veya bu kelimelerle aynı anlama gelen başka bir kelime kullanmış bulunsun, farketmez. Kişi: "Allah'ım, beni bağışlaman için sana Resulünle tevessül ediyorum", ya da: -"Senin katında senden Resulünle istiğasede bulunuyorum" derse, bu, Arap dilinde ve bütün dillerde hakikat üzere Resûlüllah'tan istiğasede bulunmak anlamına gelmektedir. Kaldı ki, şahıstan istiğasenin ne anlama geldiği daha önce de, şimdi de bilinmektedir. Dolayısıyla yaratılmışlardan istenmesi de caizdir. Tevessül olarak onlardan istiğasede bulunulur. İstiğase, tevessül vasıtasıyla bir sıkıntının giderilmesini isteyen herkes tarafından yapılır. Peygamber ve salih kimseler hakkında istiğase caizdir.

Taberânî'nin, Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)'den naklettiği; sahabelerden birisinin: Bu münafıktan kurtulmak için Resûlüllah (sallallahu aleyhi ve sellem)'den istiğasede bulunun, demesi üzerine Resûlüllah (sallallahu aleyhi ve sellem) 'in : "Benden istiğasede bulunulmaz, ancak Allah'tan istiğasede bulunulur"  hadîsiyle ilgili olarak da o kişi şöyle demektedir: Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) kendisinden istiğasede bulunulmasını ve benzeri şeyleri reddetmişse, bununla tevhide ve yaratıcının kudret konusunda tek olduğuna işaret etmek içindir. Bizim de bunu reddetmemiz gerekmez. Peygamber ve salih kimseden mutlak olarak istiğasede bulunulmasını caiz görüyoruz. Yani Allah'tan hangi meselede istiğasede bulunulabilirse, onlardan da istiğasede bulunmak mümkündür. Peygamberin bir vesile ya da vasıta olması itibariyle demeye de gerek yoktur. Peygamber'den istiğasede bulunulmayacağını söyleyen, onun değerini küçültmüş olur ve ona inanmamış kabul edilir. Ama cahilse, o zaman özürlüdür. Şayet istiğasenin anlamını öğrendiği halde yine bu görüşünde diretiyorsa, kâfir olur. Resûlüllah ile tevessül daha önce de sözkonusu edildiği gibi, ondan istiğasede bulunmaktır.

(Soru:) Müslüman âlimlerden, Allah'tan her ne hususta istiğasede bulunulursa, Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)'den ve salih kişilerden de istiğasede bulunulur, diyen var mıdır? O kişinin dediği gibi bunun mutlaklığı caiz midir? O kişinin dediği gibi gerçekten hangi konu olursa olsun Peygamber veya salih bir kimseyle tevessül, onlardan istiğasede bulunmak mıdır? Tevessül ile istiğase her dilde aynı mânada mıdır? İlh…”


Meselenin tafsilatı için Fetava 1.cildin giriş kısmı ve devamına bakılabilir. Görüldüğü üzere Şeyhulislam ile muhalifleri arasındaki tartışma büyük şirk olan yani bizzat Allahtan başkasının kadir olmayacağı şeyleri mahlukattan istemek manasında bir istigase ile alakalı değildir. Muhalifler –içlerinde küfür ve nifak gizleyenler müstesna ki bunların gerçek niyetini de ancak Allah bilir- istigaseyi tevessül anlamında kullanarak Allah Rasulu’yle istigaseye cevaz vermişlerdir. Allah Rasulunun zatıyla tevessül yani onun hakkı için, yüzü suyu hürmetine Allahtan istemenin cevazı ise –her ne kadar sahih olan bunun caiz olmadığı olsa da- alimler arasında ihtilaflıdır. Alimlerden buna büyük şirk diyen hiç kimse yoktur ancak caiz olup olmadığı tartışılmıştır. Burada zaten şirk olan bir şey yoktur. Zira Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem)’in veyahut da Salihlerin yüzü hürmetine Allah’a dua eden kişi neticede Allah’a dua etmiştir lakin duasına bidat olan bazı şeyleri karıştırmıştır. Bundan dolayı da tekfir olmaz. Lakin Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) hakkında istigase lafzını kullanmak ise tevessül manasında bile olsa icmaen caiz değildir. Bekri’ye reddiye kitabında ve diğer benzeri eserlerde geçen konu budur. Er-Redd ale’l Bekri kitabını mütalaa eden herkes burada tartışılan istigasenin Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’e ilah ve rabb vasfı verip sadece Allah’ın kudreti dahilinde olan şeyleri gidip Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem)’den istemek manasında olmadığını, bilakis bu şahsın istigaseyi tevessülle eş anlamlı olarak kabul edip “Rasulullah’la tevessül ettim” yerine “Onunla istigasede bulundum” demenin caiz olduğunu ileri sürdüğünü görür. Örneğin şu tarz ifadeler Bekri’ye aittir:


وقوله من توسل إلى الله بنبيه في تفريج كربة أو استغاث به سواء كان ذلك بلفظ الاستغاثة أو التوسل أو غيرهما مما هو في معناهما فهذا القول لم يقله أحد من الأمم بل هو مما اختلقه هذا المفتري وإلا فلينقل ذلك عن أحد من الناس
وما زلت أتعجب من هذا القول وكيف يقوله عاقل والفرق واضح بين السؤال بالشخص والاستغاثة به

“Bekri’nin şu sözüne gelince; Her kim sıkıntıların giderilmesi hususunda Allah’a peygamberiyle tevessül eder (Onu aracı kılarsa) veya Onunla (sallallahu aleyhi ve sellem) istigasede bulunur (Ondan yardım isterse) bunu ister istigase lafzıyla ister tevessül lafzıyla isterse de aynı manayı ihtiva eden başka bir lafızla yapsın fark eden bir şey olmaz.

(ibn Teymiye diyor ki) Bu sözü geçmiş toplumlardan hiç kimse söylememiştir, bilakis bu iftiracının uydurduğu bir şeydir eğer böyle olmasaydı bir tek kişiden de olsa bu hususta bir nakil yapardı. Ben hayret ediyorum ki akıl sahibi bir kimse bunu nasıl söyler! Zira bir şahıs vasıtasıyla (başka birinden) bir şey istemek ile o şahıstan istigase (yardım) istemek arasındaki fark çok açıktır.”
(er-Redd ale’l Bekri, 1/182)

Bundan daha açığı ise şu sözüdür:


الوجه الثامن إن يقال هذا الرجل فسر الاستغاثة بالتوسل كما تقدم قوله إن كل من توسل إلى الله بنبيه في تفريج كربة فقد استغاث به سواء كانت بلفظ الاستغاثة أو التوسل أو غيره  وقال قول القائل أتوسل إليك برسولك وأستغيث برسولك
عندك أن تغفر لي استغاث بالرسول حقيقة في لغة جميع الأمة


8. vecih: Denilirse ki: Bu adam istigaseyi tevessül olarak tefsir etmiştir. Onun şu sözü daha önce geçmişti: Her kim peygamberini sıkıntıyı gidermek için Allaha vesile (aracı) kılarsa Ondan (sallallahu aleyhi ve sellem) istigase yani yardım istemiş olur.  Bu, ister istigase lafzıyla ister tevessül ya da başka bir lafızla olsun fark etmez. Bunu söyleyen kimsenin şu sözüne gelince ‘Sana Rasulunu aracı kılıyorum ve beni bağışlaman için senin katında Rasulunden yardım talep ediyorum diyen kişi bütün ümmet nezdinde Rasulden yardım istemiş olur… ilh ” (er-Redd ale’l Bekri, 1/368)

İşte böylece açıkça görülüyor ki İbn Teymiye’nin yukardaki hüccet ikamesinden bahseden sözünün geçtiği er-Redd ale’l Bekri adlı kitabın yazılma sebebi olan Bekri isimli Şafii fakihi, tıpkı başka muhalifler gibi Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem)’i vesile edinmeyi Ondan yardım istemek olarak anlamış, çünkü iddialarına göre kişi Allah katında peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)’in aracılığına başvurduğu zaman yani onun zatıyla tevessül ederek “Sana Rasulünü aracı kılıyorum” dediği zaman sıkıntısının giderilmesi hususunda Onun yardımına müracaat etmiş olur.  Yani bir kimse “Ya Rabbi Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem)’in hakkı için, onun yüzü hürmetine, onun vesilesiyle Senden istiyorum, dediğinde Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem)’i aracı kıldığı için bir nevi “Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem)’in yardımıyla Senden istiyorum, demiş olmaktadır. Yoksa burada ne Bekri ne de bir başkasının doğrudan Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem)’in şahsından sıkıntıların giderilmesi noktasında yardım istemeleri, bizzat Ona yönelmeleri, Ona dua etmeleri sözkonusu değildir. Rasulun yardımından kasıtları onun makamıyla Allahtan istemeleri manasındadır.

Ancak şüphesiz istigase ile tevessül haricinde bizzat şirk olan manayı kasdedenler de bugün olduğu gibi o gün de mevcuttu. Bu yüzden Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem) veya başkasına istigasede bulunduğunu söyleyen birine bunun caiz olmayacağı hatırlatılarak kasdının ortaya çıkarılması gerekir. Eğer kişi bununla bizzat Allaha has olan fiilleri Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem)’den talep ettiğini ortaya koyacak olursa artık bu kimsenin kafir olduğu ortaya çıkar ve bu noktada kişiye hüccet ikamesi gerekmez. İbn Teymiyye (rh.a)’ın böyle bir kimse için bile hüccet ikamesini şart koştuğu ileri sürülecek olursa bu, ondan nakledilen şu tarz sözlerle çelişki arzeder:


(إحداها) : أن يسأله حاجته مثل أن يسأله أن يزيل مرضه، أو مرض دوابه، أو يقضي دينه، أو ينتقم له من عدوه، أو يعافي نفسه وأهله ودوابه، ونحو ذلك مما لا يقدر عليه إلا الله عز وجل: فهذا شرك صريح، يجب أن يستتاب صاحبه فإن تاب وإلا قتل.


“Birincisi: Bu kabirde bulunan kimseden ihtiyacının giderilmesini talep etmektir. Kabirde bulunan kimseden kendisinde veya hayvanındaki hastalığı gidermesini, borcunu ödemesi hususunda yardım etmesini, düşmanından kendisi için intikam almasını, kendisine, ehline ve hayvanına afiyet vermesini ve bunlara benzer yalnız Allah Azze ve Celle’nin kadir olabileceği şeyleri istemesi gibi… Bu sahibinden tevbe talep edilmesini, şayet tevbe etmez ise öldürülmesini gerektiren açık bir şirktir.” (Ziyaretul Kubur, sf 18, Daru Taybe)

Görüldüğü gibi hüccet ikamesine vs gerek duymadan kabir ehlinden yardım isteyenin tekfir edileceğini ve tevbe etmezse öldürüleceğini söylemektedir. Çünkü bu söz ve fiillerin şirk olduğu açıktır. O ve diğer alimler hüccet ikamesini ancak açık olmayan ihtimalli meselelerde zikrederler. Bekri kitabında geçen söz de bu tarz meselelerle alakalıdır. Aksi takdirde İbn Teymiye'nin birbiriyle çelişen sözler söylediği iddia edilmiş olur. Zira İbn Teymiye eğer ki istigasenin mahiyeti ne olursa olsun cehaleti mazeret görüyorsa yukardaki fetvasında tevbe etmezse öldürülür demek yerine hüccet ikame edilir ve tekfir edilmez demesi gerekirdi. Şu halde Bekri kitabında büyük şirk olduğu açık olmayan ihtimalli bir meseleden bahsettiği ortaya çıkmaktadır.

Böylece bazı cahillerin İbn Teymiye’nin sözlerinde çelişki olduğunu zannederek bu kitabın tahrif edilmiş olduğunu ileri sürmelerinin de mesnetsiz ve de sözleri anlamamaktan kaynaklanan gereksiz bir iddia olduğu ortaya çıkmaktadır. Çünkü alimler bu sözü İbn Teymiye’ye nisbet etmişler ve açıklamasını yapmışlardır. Bu sözü Ebu Batin en-Necdi, el-İntisar’da almış ve de onun haricindeki birçok alim de Şeyhin Bekri kitabında geçen bu kavlini zikretmiş ve benzer şekilde açıklamışlardır. Misal olarak Abdullatif bin Abdirrahman, Misbah’uz Zalam, sf 496- 501;  Abdurrahman bin Hasen, ed-Durar’us Seniyye, 2/211 ve diğerlerine bakılabilir. Ebu Batin’in İbn Teymiye’nin er-Redd ale’l Bekri’de geçen sözüyle alakalı açıklaması ise şu şekildedir:

“Onun şu sözüne gelince “Rasulün getirdiği şeyler onlara beyan edilene (açıklanana kadar) bu kimselerin tekfir edilmeleri mümkün değildir.” Dikkat edilirse “Rasulün getirdiği şeyler onlar nezdinde iyice tebeyyün edinceye (açık hale gelinceye) kadar bu kimselerin tekfir edilmeleri mümkün değildir.” Dememiştir. (Sadece beyanla yetinmiş, beyanın anlaşılmasını şart koşmamıştır.) Bu sözün manası ise şudur: (Onlara beyan yapılıncaya kadar) muayyen şahıslar olarak tekfir edilmeleri yani bu kimse kafirdir gibi şeyler söylenmesi mümkün değildir.

Bilakis denilir ki: Bu küfürdür, bunu yapan da kafirdir. Tıpkı şeyhin sayılamayacak kadar çok yerde bu tür işleri yapanlara genel olarak küfrü itlak etmesi, bu tür şirk fiilleri işleyenin küfrü hakkında Müslümanların icmasını nakletmesi gibi. Şeyh bunu –tıpkı Kalenderiyye taifesi hakkında verdiği cevapta açıkladığı gibi- bir çok yerde açıklamıştır.

Şeyh birçok sözün ardından şöyle demektedir: “Bunun aslı şudur ki, Kitap sünnet ve icma ile küfür olduğu aşikar olan görüşler hakkında Şer’i delillerin delalet ettiği üzere “Bu mutlak olarak küfürdür.” denilir. İman ve küfür Allah ve Rasülünden alınacak hükümlerdendir. Bu, insanların kendi zanlarıyla hüküm verecekleri bir saha değildir. Her bir şahıs hakkında “bu kafirdir” şeklinde hükmedilmesi vacip değildir, ta ki o kişi hakkında tekfirin şartları sabit olup, tekfirin engelleri ortadan kalkıncaya kadar. Tıpkı İslam’a yeni girdiğinden veya (ilim kaynaklarına) uzak bir çölde yetiştiğinden dolayı zinanın veya içkinin helal olduğunu söyleyen kimsenin durumu gibi.” (Bu mesele ve şeyhin zamanında yaygın bir tarikat olan Kalenderiyye hakkında geniş bilgi için bkz. Fetava, 35/164 vd.)

Şeyhu’l İslam yine bu mesele hakkındaki kelamının devamında başka bir yerde şöyle demektedir:

“Bu hususta işin gerçeği şudur. Bir söz küfür olur, sonra bu sözü söyleyen mutlak anlamda tekfir edilerek şöyle denir: “Her kim bunu derse, o kimse kafirdir.” Lakin bu sözü söyleyen muayyen şahsa gelince, ta ki terk edenin (inkar edenin) kafir olacağı hüccet kendisine ikame oluncaya dek. onun tekfirine hükmedilmez. Bu husus tıpkı vaid (tehdit) içeren naslarda olduğu gibidir. Mesela Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

{ إِنَّ الَّذِينَ يَأْكُلُونَ أَمْوَالَ الْيَتَامَى ظُلْمًا إِنَّمَا يَأْكُلُونَ فِي بُطُونِهِمْ نَارًا}

“Şüphesiz yetimlerin mallarını zulüm ile yemekte olanlar, karınlarına ancak ateş doldurmaktadırlar.” (Nisa 10)

Bu ve buna benzer vaid (tehdid) nasları haktır. Lakin muayyen şahsa gelince onun hakkında bu vaidin (tehdidin) gerçekleşeceği hususunda şahitlik edilemez. Çünkü Ehli kıbleden olan bir kimse hakkında ateşte olacağına dair şehadette bulunulmaz. Zira bu kimsenin şartların oluşmaması ve engellerin ortadan kalkmaması sebebi ile bu tehdidin kapsamı dışına çıkması mümkündür. Bu kimseye sözkonusu fiilin haramlığı ulaşmamış olabileceği gibi, haram olan amelinden tevbe etmiş de olabilir. Keza yaptığı birtakım iyilikler işlediği haramın cezasını ortadan kaldırmış da olabilir. Veyahut da günahına keffaret olacak bazı musibetlere uğramış olabilir.” (Fetava, 23/345)


el-İntisar kitabından alıntı burada sona ermiştir.

Şeyh Ebu Batin, başka bir yerde ise şöyle demektedir:


وقولك: إن الشيخ - أي ابن تيمية - يقول، إن من فعل شيئًا من هذه الأمور الشركية، لا يطلق عليه أنه مشرك كافر، حتى تقوم عليه الحجَّة الإسلامية، فهو لم يقل ذلك في الشرك الأكبر، وعبادة غير الله، ونحوه من الكفر، وإنما قال هذا في: المقالات الخفية، كما قدَّمنا من قوله: وهذا إذا كان في المقالات الخفية، فقد يقال لم تقم عليه الحجة التي يكفر صاحبها، فلم يجزم بعدم كفره، وإنما قال: قد يقال.

“Senin şu sözüne gelince: Şeyh İbn Teymiyye demiştir ki ‘Her kim bu şirk fiillerinden birisini yaparsa ta ki ona İslami hüccet ve deliller ikame edilinceye kadar o kimse hakkında müşrik ve kafir denemez.’ (Ebu Batin diyor ki:) O, bunu büyük şirk ve de Allahtan başkasına ibadet ve benzeri küfür çeşitleri hakkında söylememiştir. O bunları yalnızca hafi (kapalı) sözler hakkında dile getirmiştir. Onun bu hususta şöyle dediğini aktarmıştık: ‘Bu, (yani Razi gibi kelamcıların küfre düştüğü konular) kapalı meselelerle alakalı olsa belki bunlar hakkında sahibinin tekfir edileceği hüccet ikamesi yapılmamıştır denebilir’ Dikkat edilirse bu şekilde (hafi meselelerde sapmış) olanların dahi kafir olmayacağını kesin olarak belirtmemiştir. Bilakis belki/bazen böyle denebilir, demiştir.” (ed-Durar’us Seniyye, 10/ 389 – 391)

Açıkça görüldüğü üzere Şeyh Ebu Batin Şeyhulislam’ın Bekri reddiyesinde geçen hüccet ikamesinden kasdının tekfir hususunda şartların oluşması ve engellerin kaldırılması olduğu yönünde açıklamıştır. Bu nakiller bir kez daha göstermektedir ki mutlak tekfir-muayyen tekfir ayrımı ne İbn Teymiyye’nin ne de Ebu Batin’in ne de başka bir alimin nezdinde insanı İslam dininden çıkaran büyük şirkle alakalı değildir. Şirkle alakalı meselelerde ancak büyük şirk olma ihtimali taşıyan kapalı söz ve fiiller hakkında hüccet ikamesine gidilir ki bundan kasıd kişinin kasdının araştırılmasıdır. Bu tahkik neticesinde şahsın kullanmış olduğu sözle şirk olan bir manayı kasdettiği ortaya çıkarsa –cehaletine vs bakılmaksızın- tekfir edilir. İstigase kelimesi de bu şekilde ihtimalli bir lafızdır ve bununla tevessül ve vesile (aracılık) manası kasdedildiği gibi bizzat büyük şirk olan Allahtan başkalarından imdat isteme manası da kasdedilebilir. Şu halde “ben Rasulullah’a istigasede bulundum” diyen kişiye bununla ne kasdettiği sorulur. Sözün zahiri her ne kadar küfür olsa da kişi sözün anlamını değiştirerek küfür olmayan bir anlam yüklemiş olabilir. Ancak ihtimalli ve kapalı olmayan lafızlarda ise böyle bir tafsilata gidilmez. Mesela İbn Teymiye’nin yukarda naklettiğimiz diğer fetvasında yalnız Allah Azze ve Celle’nin kadir olabileceği şeyleri istemesi gibi açık şirklerde tafsilata gitmeksizin doğrudan kişiye tevbe teklif edileceğini tevbe etmediği takdirde öldürüleceğini beyan etmiştir. Kısacası İbn Teymiye’nin Nebi’den (sallallahu aleyhi ve sellem) istigase dileyenlere hüccet ikamesini şart koşması bununla ne kasdettiğini açığa çıkarmak ve şeriatta bir mahlukla alakalı bu lafzın kullanılmayacağını ona beyan etmek anlamındadır. Ama şahıs istigasenin bizzat Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem)’in zatından yardım istemek manasına geldiğini kabul ettiği halde bu şirk olan manayı tasdik ediyorsa cehaletine bakılmaksızın tekfir edilir.

Böylece Ebu Zerka’nın istigase meselesindeki tartışmayı ve Şeyhin sözlerinin arkaplanını kamufle ederek sözleri cahillerin önüne attığı ortaya çıkmaktadır. Bu yapılan tamamen ilmi bir sahtekarlık ve tedlistir. Halbuki hakkı arayan samimi kişi meseleyi bütün yönleriyle ortaya koyar ve ondan sonra bir neticeye varır. Ebu Zerka kendisi yıllarca nassların ve alimlerin sözlerinin rasgele alınmayacağını, sözün geçtiği metnin akışına ve de siyakına sibakına müracaat edilmesi gerektiğini, avamın önüne alimlerin kapalı mücmel sözlerini atmanın doğru bir davranış olmayacağını vs –haklı olarak- telkin ettiği halde kendisi bu usule uymamış ve sadece kendi şahsi görüşlerine alimlerden dayanak bulmak için zahircilik yaparak alimin kavlini cahillerin önüne atıp kaçmıştır. Halbuki avama bir deseniz o gider on katını yapar diyerek avama ucu bucağı belirsiz fetvalar verenleri eleştiren kendisidir, yerine göre haklıdır da. Şimdilerde eskiden kendi akidesine göre yaptığı tevhid davetini dahi bırakmış ve zamanının çoğunu şirk ehlinin tekfir edilemeyeceğini ispat etmeye vakfetmektedir. Avamın yanında sürekli Allahtan başkasından istigase dileyenler bile tekfir edilmemiş, rızık isteyenlere bile kafir denilmemiş vs şeklindeki söylemlerle insanlar nezdinde zaten önemsiz addedilen şirkin tehlikesini iyice küçük göstermektedir. Gerçekten dediği gibi avama bir şey desen on katını yapar ve sen şirkte cehalet özrü meselesini güya ilmi mesele olarak konuştuğunu sanırsın ama o mesele bir gün karşına avam tarafından bizzat şirkin caiz görülmesi olarak çıkar, çıkabilir bu da meselenin başka bir yönüdür.

Kısacası Ebu Zerka, alimin kavlini kendi bağlamı içerisinde değerlendirip tahkik etmek yerine mücmel/kapalı olarak bırakıp tafsilata inmemiş ve böylece ilmi usullere ihanet içerisine düşmüştür. Fakat buradaki gaye, gerçeği ortaya çıkarmak değil de selefi eğilimli çevreleri onların itibar ettiği alimlerden nakil yaparak kendi fikirlerine kanalize etmek olunca böyle tek taraflı olarak meseleyi topluma arzetmeyi tercih etmiştir. Meseleyi tahkik etmek ise görüldüğü üzere batıl ehlinin foyasını ortaya çıkaracaktır. Velhamdulillah.




Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1810
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
EBU ZERKA’NIN CEHALET VE TEKFİR MESELELERİNDE YAPTIĞI BAZI SAPTIRMALARA ACİL CEVAPLAR

Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla,

Bundan sonraki bölümlerde Ebu Zerka’nın geçmiş yıllarda tekfir ve cehalet meselelerinde yapmış olduğu bazı saptırmalara temas etmek istiyoruz. Bu kişi samimiyetten uzak bir şekilde sürekli görüş değiştirip zikzak çizmektedir o yüzden şu an burada bahsedeceğimiz görüşlerinde ısrarcı mıdır bilmiyoruz ancak bizler yine de bu iddiaları dile getirdiği kasetler insanların ellerinde mevcut olduğundan ve de buralarda ektiği şüpheler cahiller nezdinde halen etkili olduğundan dolayı o dönemlerde bu şahsa verdiğimiz cevapları tekrar neşretmek istiyoruz. Bu vereceğimiz cevapların bir çoğu fazla tafsilata inmeden özet mahiyetinde verilmiş cevaplardır lakin hikmet sahipleri için bu özlü açıklamalar da yeterli olur.

Şimdi bu tarz kasetlerinin birisinde Ebu Zerka, Musa abi diyerek hitap ettiği birisine hitaben yaptığı konuşmada Zat’u Envat hadisi, bir cariye’nin “Aramızda yarını bilen bir nebi var” sözünü Allah Rasulunun reddetmesine karşılık cariyeyi tekfir etmemesi vb hususları kendisine delil alarak bir insanın şirk itikadlarına da sahip olsa sadece diliyle “La ilahe illallah” diyerek müslüman olacağını iddia etmektedir. Şimdi, her meselede sürekli selefin fehmine vurgu yapan, selefe müracaat etmek gerektiğini –haklı olarak- söyleyen bu şahsa sormak lazım; bu hadislerden ve benzeri nasslardan kelime-i şehadet getiren herkesin, velev ki itikadında büyük şirki gerektiren unsurlar olsa bile müslüman sayılacağını istidlal eden, şirki bile çıksa kendisine hüccet ikamesi yapılmadan tekfir edilmeyeceğini söyleyen bir tane selef alimi var mıdır? O kadar usul kaide bildiğini iddia eden bu şahıs “yarını bilen bir peygamber vardır” sözünün te’vile müsait olduğunu, bundan Allah rasulunun vahiy yoluyla aldığı bilgilerin kasdedilmesinin muhtemel olduğunu hatta bir müslüman bunu söylediğinde Allah rasulunun gaybı vasıtasız olarak bildiğini kasdetmeyeceğini bilmiyor mu? Keza bu ilim talebesi olduğunu iddia eden, fakat bu tarz meselelerde alim edasıyla konuşan şahıs, Allah rasulunden müşriklerin Zat’u envat ağacı gibi bir ağaç tayin etmesini isteyen sahabelerin bu talebini seleften ve hayr’ul haleften büyük şirk olarak açıklayan hiç kimse olmadığını bilmez mi? Kendisi de aslında kasetin bir yerinde bu tarz sözleri söyleyenlerin “La ilahe illallah’ın ruhuna aykırı bir söz söylediklerini” dile getirmektedir. Bu, zaten açıktır. Fakat bir insanın tevhidin kemalini sağlamamış olması, onun tevhidi sağlamadığı anlamına gelmez. Esasında bu, ehli sünnet nezdinde açık bir meseledir. Bir insan Allahın haricinde bir ilah ve rabb edinmediği müddetçe müşrik sayılmaz. Bu seviyeye varmamakla beraber tevhidin kemaline aykırı olan söz ve fiillere ise küçük şirk ismi verilir. Aslında bu şahıs bunları bildiği halde hala meseleyi ters yüz edip sulandırmaya devam etmektedir.

Bazı alim geçinen cahillerin Zat’u Envat, cariye hadisi vb hadiselerdeki kişilerin yaptığı ameller şirk olmakla beraber İslama yeni girdikleri için tekfir edilmediklerini iddia etmeleri bizi bağlamaz. Sadece bu değil, Ebu Zerka’nın tekfirci olarak vasfettiği kişilerin hiçbir sözü bizi bağlamaz. Bu iddia, Ebu Zerka’nın haklı olarak söylediği gibi La ilahe illallahın manasını bilmediği ve Allahtan başka ilahlar olup olmadığı hususunda şüphesi olduğu halde bazı kimselerin müslüman kabul edildiği manasına gelir ki bunun küfür olduğu açıktır. Bu küfür olan kavil, sadece bir kısım “tekfircilerin” kavli değildir, Ebu Zerka da aynı kavli paylaşmaktadır. Ebu Zerka’nın onlardan tek farkı bunu sadece İslama yeni girenlere değil, herkese teşmil etmesidir.

La ilahe illallah’ın şartları olarak alimler tarafından sayılan ilim, ihlas, yakin vb şartların kalbi şartlar olduğunu, bizim bir şahsın bunları yerine getirip getirmediğini tesbit edemeyeceğimizi iddia etmesi de bir demagojiden ibarettir. Biz kesin olarak biliyoruz ki bir kimse bu şartları yerine getirmeden müslüman olamaz. Bizler, zahirle mükellef olduğumuza göre, zahiren tesbit edebildiklerimizi tesbit eder, gerisini Allaha havale ederiz. Elbetteki bir kimsenin kelime-i tevhidi söylerken nifaktan uzak bir sadakate sahip olduğunu tesbit etmemiz zordur. Ancak mesela La ilahe illallahın manasını bilip bilmediğini tesbit etmek birkaç soruyla ortaya çıkarılabilecek bir husustur. Alimlerden hiç birisi “La ilahe illallah diyenin malı ve canı haram kılınmıştır” manasındaki hadisleri fıkhetmeden her yere tatbik etmeye kalkmamıştır. Birçoğu bunu sadece müşriklerin İslamına alamet sayarken, birçokları ehli kitabtan bu sözü kabul etmemiş, ilaveten Muhammedun Rasulullah ibaresini söylemelerini taleb etmiştir. Irak Yahudilerinden kelime-i şehadet de kabul edilmemiş, Muhammed (as)’ın Arap Acem herkese gönderilmiş olduğunu tasdik etmeleri istenmiştir. Zira onlar Allah rasulunun sadece Araplara gönderildiğini iddia ediyorlardı. İslam ehlinden olduğunu iddia eden Batıniyye, Hululiyye, İbahiyye gibi fırkalardan ise üzerinde bulundukları küfür ve şirklerden vazgeçmedikleri müddetçe mücerred şehadet getirmeleri kabul görmüyordu. Bütün bunlar alimlerin cihad, siyer ve mürted bablarında tafsilatlı olarak anlatılmaktadır. Esasında Ebu Zerka da bunları çok iyi bilir.

Ebu Zerkaya göre bir insan Allahtan başka ibadete layık ilah olmadığını itiraf etmekle beraber ibadetin cüzlerinde hata ederse hemen tekfir edilmez. Peki ibadetin cüzleri dediği şey nedir? Dua, kurban kesmek, yardıma çağırmak vs. Yani bir insan, kalben Allahtan başkasına yönelip bağlanmış, onu ilah edinmiş; yöneldiği şahsın kainatta tasarruf yetkisine sahip olduğuna, fayda ve zarar verme gücü olduğuna itikad etmiş fakat şimdi bizler sırf bu şahıs yaptığı şeyin ilah edinme olduğunu bilmediği için aynen Mekke müşriklerinin yaptığı fiilin aynısını yapan bu insanları müşrik olarak vasfetmeyeceğiz öyle mi? Halbuki şirk işleyen herkes müşriktir, kendisi öyle olmadığını da iddia etse de…Tıpkı içki içen herkes, içtiği şeyin içki olmadığını iddia etse de şeriat nezdinde içki içmiş olarak isimlendirildiği gibi. Bu şahıs, bu meseleyi aynı bu şekilde açıklayan San’ani’nin Tathir’ul İtikad, Şevkani’nin ed-Durr’un Nadid, Ebu Batin’in el-İntisar adlı kitaplarından ve alimlerin buna benzer sayısız risale ve fetvalarından habersiz midir? (Not: Bu yazı yazıldığı dönemde Ebu Zerka henüz Necd alimleri gibi bir takım ulemayı tekfircilikle vasfetmemişti. Fakat daha sonra burada ismi geçen alimleri ve başkalarının tekfirle alakalı açık kavillerini izah edemediği için sapıklıkla itham ederek işin içinden çıkacağını zannetti.) Hatta şirk işleyen kimsenin cahil de olsa tekfir edileceği hususunda ümmetin icma ettiğinden haberi olmaması mümkün müdür bu şahsın ve şeyhlerinin? Fakat onlar sadece bile bile hakkı gizleyerek belamlık yapmaktadırlar.

Bu mesele geniş bir mevzu olmakla beraber sadece şunu söylemekle iktifa ediyoruz: Hiç kimse Allah’ın haricinde ikinci bir ilaha ibadet eden bir kimsenin müslüman olduğunu iddia edemez, bu iddiasına Kuran ve Sünnetten hiçbir delil getiremez. Bu, avamıyla havassıyla kendisini İslama nisbet eden herkesin bildiği bir husustur ve İslam dininden zaruri olarak bilinen bir meseledir. Çünkü Allahu Teala Nisa: 48. Ayette “Allah kendisine şirk koşulmasını bağışlamaz, bunun haricinde dilediğini bağışlar” buyurmaktadır. Her kim Allaha şirk koşan bir kimsenin müslüman olabileceğini, cennete gidebileceğini iddia ederse bu kimse Müslümanların icmasıyla kafirdir. Şimdilik bu muhtasar cevapla yetiniyoruz. Ancak sırf bu bile, bu şahıs ve tabi olduğu şeyhlerin ne kadar haktan uzak olduklarını ve hakla batılı karıştırarak hakkı nasıl gizlediklerini, deccallik yaptıklarını ortaya koymaktadır. Konuya devam edeceğiz inşaallah.


Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1810
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
EBU ZERKA’NIN İSİM VE SIFATLARDA CEHALET MESELESİNİ SAPTIRMASI

Ebu Zerka’nın cehalet meselesinde yaptığı saptırmalardan bir tanesi de isim ve sıfatlarda cehaletin ve tevilin mazeret olması hakkındadır. Mezkur şahıs Tevhid dersleri-3 başlıklı bir kasetinde bu hususta –mealen- şunları iddia etmektedir:

“Tekfirciler” uluhiyet ve rububiyet tevhidi hususunda cehaletin ve tevilin mazeret olmayacağını söylüyorlar; fakat isim ve sıfat tevhidi noktasında tevili mazeret görüyorlar. Bundan dolayı tasavvufçular, demokrasi taraftarları gibi uluhiyet ve rububiyet noktasında şirke düşen kişileri tevillerine bakmaksızın tekfir ederken; İmam Nevevi, Kurtubi, İbnu Hacer gibi alimler başta olmak üzere Eşari, Maturidi vb akidelere sahip olup isim ve sıfatlar noktasında hataya düşen; Allahın istiva, yed (el), vech (yüz) gibi sıfatlarını tevil eden kimseleri te’vil ehli oldukları için tekfir etmemektedirler.  Halbuki tevhidin bütün çeşitleri yani uluhiyet, rububiyet ve isim sıfat tevhidi hepsi birbiriyle bağlantılıdır, dolayısıyla birisinde tevil ve cehalet mazeretse diğerinde de mazerettir; birisinde mazeret değilse diğerinde de değildir. Çünkü tevhidin bu kısımlarından birisini ihlal eden diğerlerini de ihlal etmiştir. Mesela Allah’tan başkasından yardım isteyerek Allah’a uluhiyetinde şirk koşan bir kimse aynı zamanda isim ve sıfatlarında da Allah’a şirk koşmaktadır. Zira bu kimse dua ettiği varlığın kendisini işiteceğini, duasına icabet edeceğini iddia etmiş ve bu surette Allah’a mahsus olan Semi’, Basir, Mucib’ud daavat gibi isim ve sıfatları bir mahluka vermiş olur. Bu kimse rububiyetinde de Allah’a ortak koşmuştur, zira dua ettiği varlığın kainatta tasarruf yetkisine sahib olduğunu, zarar ve fayda verme kudretine sahip olduğunu ileri sürmektedir.

İşte bütün bunlardan dolayı isim ve sıfatlarda şirk koşanın tevili kabul edilebilir, uluhiyet ve rububiyette şirk koşanın tevili kabul edilmez şeklindeki bir söz batıldır. Seleften hiç kimse böyle bir söz söylememiştir. Allah’ın semada olduğuna dair nasslar, Allah’tan başkasından yardım istemenin şirk olduğuna dair nasslardan belki sayıca kat kat fazladır. Şimdi bizler tevil ederek Allahın semada olduğunu inkar eden birisini nasıl tekfir etmiyorsak, aynı şekilde bir tevile veya (Dünya işlerinde dara düştüğünüzde kabir ehlinden yardım isteyin vb) sahih zannettiği bir hadise dayanarak ölülerden yardım isteyen birisini de tekfir edemeyiz...ilh dedikten sonra Şeyhulislam İbn Teymiye’nin er-Radd ale’l Bekri adlı eserinde geçen bir sözünü getirmektedir.
Ebu Zerka’nın iddiaları özetle bu şekilde.

Şeyhulislam’ın er-Redd ale'l Bekri kitabında geçen sözlerinin izahı yukarda yapılmıştır. İsim ve sıfatta cehalet meselesine gelecek olursak; Ebu Zerka başka meselelerde de yaptığı gibi bu meselede de hakla batılı karıştırıyor ve hak söylediği yerlerde de batılı kasdediyor. Tevhidin kısımlarının birbirinden ayrılamayacağı hususu doğrudur. Duayla alakalı verilen misal de gayet yerindedir. Bu verdiği misal bütün şirk amelleriyle alakalı verilebilir. Kişi hangi şirk amelini yaparsa yapsın Allah’a uluhiyetinde yani ibadet hususunda şirk koşmuş olacağı gibi, rububiyetinde ve isim sıfatlarında da şirk koşmuş olur. Esasında tevhidin uluhiyet-rububiyet- isim ve sıfat şeklindeki bu üçlü taksimi mutlak, değişmez bir taksim değildir. Tevhidin başka taksimatları da vardır. Mesela İbnu’l Kayyım (rh.a) tevhidi, ilmi ve haberi tevhid ve de irade ve taleb anlamında tevhid diye taksim etmiştir. Yine marifet ve isbat anlamında tevhid ve de talep ve kasd anlamında tevhid şeklinde bir taksimattan bahsetmiştir. Bütün bunların hepsi alimlerin, meselenin daha kolay anlaşılması için yaptığı birtakım tertib ve taksimatlardır. Yoksa bu taksimatları fıkhetmeden yüzeysel bir bakış açısıyla bütün akide bunların üzerine bina edilemez. Bizim için aslolan Allah’tan başka ibadet edilecek bir ilahın olmadığını kabul etmek (uluhiyet tevhidi), kainatta yegane tasarruf ve kudret sahibinin Allahu teala olduğuna iman etmek (rububiyet tevhidi) ve de Onun eşi, dengi, benzeri olmadığını; kendisine has kemal sıfatlarında ortağı olmadığını tasdik etmektir (İsim ve sıfat tevhidi). “La ilahe illallah” kelime-i tevhidi bütün bunların hepsini kapsamaktadır. Tevhidin hiç bir çeşidinde cehalet mazeret değildir. Zira Allah’tan başka ilah olmadığına iman etmek manasına gelen “La ilahe illallah” dinin aslıdır ve rasullerin ortak davetidir. Kişinin müslüman olabilmesi için bunlara iman etmesi şart değilse müslümanla kafiri ayırd eden akide nedir o zaman?

Allah’ın isim ve sıfatlarını Allah’tan başkasına verme manasında isim ve sıfatlarda şirk koşan birisini tevilinden dolayı mazur addetmek ancak tevhidden habersiz cahil ve mülhidlerin işidir. Mesela gaybı bilme sıfatını Allah’tan başkasına veren bir kimseyi bu şahıs isim ve sıfatlarda hata etmişdir diye tekfir etmeyecek miyiz? Halbuki bu insan bu sözüyle sadece kainatı yaratan Rabb’e has olan bir sıfatı onun yarattığı aciz bir mahluka vererek yaratılmışların, yaratanla eşit seviyede olduğunu iddia etmektedir. Bunu anlamakta güçlük çekenlere diyoruz ki, Hristiyanlar İsa Allahın oğludur diyerek onun Allah’ın bir parçası olduğunu iddia ettiler. Vahdeti vücudçular ise daha ileri giderek bütün mahlukatın Allahın bir cüzü olduğunu iddia ettiler. Bunlar bu sözleriyle isim ve sıfatlarda hata etmelerine rağmen ümmet bunların tekfirinde, hatta tekfir etmeyenlerin tekfirinde icma etti. Zira bunların sözleri Allah’ın eşi, dengi ve benzeri olmasını gerektirmektedir. Bunun şirk olduğu ise açıktır.

Allahu teala şöyle buyuruyor:
"De ki o Allah bir tektir. Allah Samed'dir (hiç bir şeye muhtaç değildir fakat her şey ona muhtaçtır). O, doğurmamış ve doğurulmamıştır. Hiç bir şey O'na eş (ya da denk) değildir." (İhlas: 112/1-4)
"O'nun benzeri hiç bir şey yoktur. Muhakkak ki O işitendir, görendir." (Şura: 42/11)

Dikkat edin! Bu ayetleri Şeyh Muhammed bin Abdilvehhab ve başkaları İsim ve Sıfat tevhidini açıklarken delil olarak zikretmiştir!

Allahu teala şöyle buyuruyor:
"Allah kendisine şirk koşulmasını asla bağışlamaz; bundan başkasını dilediği kimse için bağışlar. Kim Allah'a ortak koşarsa büsbütün sapıtmıştır." (Nisa: 4/116)

Allah’a şirk koşan kişi, ister rububiyetinde ister uluhiyetinde isterse de isim ve sıfatlarında şirk koşsun , icma ile kafirdir ve İslam milletinden çıkmıştır. Şirk ehlinin tekfirinde ayrım yapan herkes de aynı şekilde Kitap, Sünnet ve İcma’nın delalet ettiği açık nassları tekzib etmiş ve kafir olmuştur.

Muhammed bin Abdilvehhab'ın oğlu Şeyh Abdullah şöyle diyor:

"Her kim "Şehadet kelimesini telaffuz ettikten sonra artık hiçbir şey zarar vermez" derse veyahut da "şehadet getirip namaz kılan oruç tutan bir kimsenin, Allah'tan başkasına ibadet etse bile tekfir edilmesi caiz değildir" derse bu kimse kafirdir. Böyle birisinin küfründe şüphe eden dahi kafirdir. Çünkü –daha önce de belirttiğimiz gibi- bu kimse bu sözüyle Allahı, Rasulunu ve Müslümanların icmasını yalanlamış olur." (ed-Durer'us Seniyye, Mürted babı, 10/250)
 
“İsim ve sıfatlar hususunda tevil ve cehalet mazerettir” sözüne gelince; bundan kasıd yukarda bahsettiğimiz tarzda isim ve sıfatlarında Allaha şirk koşanların mazur olduğu değildir. Bunu ilmine itibar edilen hiç kimse söylememiştir. Bundan murad tevhidle yani Allah’ın birliğiyle doğrudan ilgisi olmayan bazı isim ve sıfatlarında hata edenin bağışlanma ihtimali olduğudur.  Başka bir tabirle; isim ve sıfat tevhidinde cehalet mazeret olmaz, isim ve sıfat ilminde ise mazeret olabilir. Yani Allah’ı ilahlığında, rabbliğinde ve kendisine has isim ve sıfatlarında tevhid eden, bu hususlarda Allah’a denk ve ortak nisbet etmeyen birisi bunun aşağısındaki bazı isim ve sıfatlar konusunda cehaleti veya hatalı bir görüşü varsa, ta ki kendisine nebevi hüccet ikame edilinceye kadar tekfir edilmez. Bu, selef ve haleften birçok alimin görüşüdür. Elbetteki kişinin cahil olduğu sıfatın, mevsuf yani Allahu teala hakkında tamamen bilgisiz olmayı gerektiren bir sıfat olmaması gerekir. Mesela Allahın yaratıcılık sıfatını veya herşeyi yaratmaya kadir olduğunu bilmeyen bir kimse herhalükarda kafirdir, çünkü bu kimse Allahı tanımamaktadır, Allahı tanımayan bir kimse ise ona iman etmiş sayılmaz. Bu sıfatların tafsilatında ve tevilinde, yani meselelere tatbikinde hata eden mazur görülebilir. Bundan dolayı Kıble ehlinden bazı bidatçılar sıfatlar hususunda hata yapmalarına rağmen tekfir edilmemiştir.

Bazı alimler ise Allahın isim ve sıfatlarını bilmeyen kişinin herhalükarda tekfir edileceğini söylemişlerdir. Fakat şirk koşan kimsenin cahil ve müteevvil de olsa tekfir edileceğinde hepsi icma etmiştir. Şirkin hiç bir çeşidinde cehaletin mazeret olmayacağı fakat şirk koşmayan birisinin isim ve sıfatlarda şirk derecesine varmayan bir hata yapması durumunda tekfir edilmeyeceği sözü bu laf canbazının iddia etmeye çalıştığı gibi bir avuç tekfircinin sözü değil, selef ve haleften birçoklarının söylediği bir sözdür.  Yani tevhidin aslında hata yapan birisi ile sıfatlar noktasında hata yapan kimseyi ayırd edip ikisine farklı hükümler vermeyi “tekfirciler”(!) ihdas etmedi. Bilakis bizler bu usulu, Ebu Zerka’nın da alim olarak kabul ettiği kimselerden öğrendik. “Kudret hadisi” olarak bilinen cesedinin yakılıp küllerinin savrulmasını isteyen adamın kıssasıyla alakalı çalışmada buna dair bir çok misal verilmiştir. Kudret hadisini hatırlayacak olursak;

Ebû Hureyre(R)'den Peygamber (S) şöyle buyurmuştur:

"(Sizden evvelki ümmetlerden) nefsi aleyhine günâh işlemekte aşırı giden bir adam vardı. Buna ölüm geldiği zaman oğullarına şöyle dedi;
— Ben öldüğümde beni yakın, sonra kemiklerimi ezip öğütün. Sonra da tozlarımı rüzgâr içine savurun. Allah'a yemin ederim ki, muhakkak Allah benim zerrelerimi toplamaya kaadir olacak olursa hiçbir kimseyi azâblamadığı şiddetli bir azâbla bana azâb edecektir, dedi.
Öldüğü zaman bu vasiyeti yerine getirildi. Akabinde Allah, Arz'a emredip:
—  Sende o zâttan ne varsa topla! buyurdu.
Arz derhâl bunu yaptı. Birden o zât ayakta dikildi; Allah ona:
— Bu yaptığın işe seni ne sevketti? diye sordu. O da:
—  Yâ Rabb 'im, Senden haşyet (korku) duymam, diye cevâb verdi. Bunun üzerine Allah ona mağfiret etti. (Buhari, Enbiya: 56)

Bu meşhur hadisin farklı bir lafzında ise şöyle gelmiştir: İmam Ahmed, Ebu Hureyre'den keza birçok kişi vasıtasıyla Hasan ve İbni Sirin'den şunu kaydetmiştir:
 
Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) dedi ki:
 
"Sizden önceki dönemlerin birinde adamın biri tevhit dışında hiçbir hayır işlememişti. Bu haliyle devam ederken, ehline dedi ki:
Bakın ben öldüğümde beni iyice yakın. Daha sonra cesedimi ezin ve fırtınalı bir günde savurun. O öldüğünde ona bunu yaptılar. O Allah'ın huzuruna geldiğinde Allah (celle celaluhu) ona dedi ki:
Ey ademoğlu! Seni bu yaptığına ne zorladı? Dedi ki:
Ey rabbim! Senin korkundan yaptım. Dedi ki:
O, bu sebepten mağfiret edildi. Oysa bu adam tevhit dışında asla hiçbir hayır işlememişti." (Musned-i Ahmed, (Tabat'u Müesseset'u Kurtuba), 2/304)

Bu hadisi burada sözkonusu etmemizin nedeni şudur: Allahın isim ve sıfatları hususunda cehaletin özür olabileceğini savunan alimlerin en büyük delillerinden birisi bu hadistir ve konu, bu hadis etrafında tartışılmıştır. Şimdi görüldüğü üzere bu adam sıfatlarda hata eden birisi olmasına rağmen tevhid ehli olarak vasıflanmıştır. Şimdi Necd alimlerinden Ebu Batin’in konuyla alakalı yorumunu nakletmek istiyorum:

“Müşrikler hakkında mücadele edenler, ehline ölümünden sonra kendisini yakmalarını vasiyet eden adamın kıssasına sarılmaktadırlar. Diyorlar ki: Kim cehaletten dolayı küfür işlerse kâfir olmaz ve tekfir edilemez. Esasen ancak muannid (inatçı) kişi tekfir edilebilir.

Cevap: Bu iddiaya cevaben denilir ki: Şüphesiz Allah (celle celaluhu) elçilerini müjdeci ve korkutucu olarak gönderdi ki insanların elçilerden sonra Allah nezdinde bir delilleri kalmasın. Bu peygamberlerin getirdiği ve çağırdıkları şeylerin esası, şeriki olmayan tek Allah'a ibadet ve Allah'tan başkasına ibadet manasına gelen şirkten sakınmadan oluşuyor. Büyük şirk işleyen kişi cehaletinden ötürü mazur sayılacaksa, cehaletten dolayı mazur sayılmayan kim kalır? Bu iddianın lazımı, Allah'ın hüccetinin ancak inatçı kafirler aleyhine olmasını gerektirir. Bununla beraber bu iddia sahiplerinin bunun aslını reddetmeleri mümkün değildir. Fakat çelişkiye düşmeleri de kaçınılmazdır. Zira bu kimsenin Muhammed (as)'ın risaletinde veya ölümden sonra diriliş hakkında veya buna benzer usul'ud din kapsamındaki konularda şüphe eden kimsenin tekfirinde duraksaması mümkün değildir. Halbuki bu şüpheci de (tıpkı tekfirinde duraksadıkları diğer müşrikler gibi) cahildir.
Oysa fukaha fıkıh kitaplarının "mürtedin hükmü" bölümünde şöyle demektedirler:
Müslüman, İslâm'ından sonra bir söz, bir fiil yahut bir inanç veya şek ile kâfir olabilir.
Şayet şüphenin (şekkin) sebebi cehalet olduğunda ayrıcalık olursa bu durumda aynı bağlamda Yahudi ve Nasara'nın cahillerinin de keza cehaletinden dolayı güneş ay ve putlara secde edenlerin ayrıca Ali'nin (radiyallahu anh) ateşle yaktıklarının kâfir olmaması gerekirdi. Çünkü biz bunların cahil olduğundan eminiz. Şimdi bu bir yana ulema, Yahudi ve Nasara'yı tekfir etmeyen yahut onların küfründe şüphe edenlerin dahi küfründe icma etmiştir. Hem de biz onların çoğunun cahiller olduğuna yakinen inandığımız halde...

Tevilci, müçtehid, hatalı, mukallid, cahil vb'lerinden olup da küfür işleyen kimse mazurdur" diyen iddiacı hiç şüphesiz Kitap, Sünnet ve icmaya muhalefet etmiştir. Bununla beraber bu kimsenin bunun aslını nakzetmesi, bozması kaçınılmazdır. Aslını reddettiğinde ise şüphe yok ki kafir olur. Tıpkı Muhammed (as)'ın risaletinde şüphe edenin tekfirinde duraksayan vb kimseler nasıl kafir oluyorsa bu da böyledir.

Allah'ın (celle celaluhu) sıfatlarından birinde şüphede olmasına rağmen ehline kendisini yakmalarını vasiyet edip sonra da mağfiret olunan kişiye gelince; şüphesiz bu şahsa risalet çağrısı ulaşmadığından dolayı mağfiret edilmiştir. Nitekim ulemadan birçok kişi böyle demiştir. Bu nedenle olacaktır ki; Şeyh Takiyyuddin diyor ki:

“Kim Allah'ın sıfatlarından birinde tereddütte olursa ve fakat böylesi biri öyle bir sıfata cahil kalmaması gerekiyorsa bu küfürdür. Her ne kadar gene aynı sıfata cahil olan bir başkası özelliğine binaen bundan dolayı tekfir edilmese de. Bu nedenledir ki Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem) Allah'ın kudretinde teredütte olan adamı tekfir etmemiştir. Çünkü bu nisbet ancak risaletin ulaşmasından sonra mümkündür.”

İbni Akil de aynısını söyleyerek bunu ona davetin ulaşmadığına hamletmiştir. Şeyh Takiyyuddin'in sıfatlar hakkındaki tercihi de, bunda cahil olan tekfir edilmez şeklindedir. Şirk vesairede ise bu mümkün değildir. Nitekim sen onun bazı sözlerine vakıf olacaksın, inşaallah. Biz onun ittihadiye ve diğerleri hakkındaki sözlerinden bazılarını ve bunların küfründe tereddüt edenleri tekfir ettiğini daha önce sunmuştuk. İbn Teymiyye diyor ki:

“Mürted, Allah'a şirk koşandır. Bu kişi Allah Resulüne yahut onun getirdiğine buğzeden veya her tür münkeri kalben inkâr etmeyi terkedendir... yahut kendisiyle Allah arasına aracılar koyup onlara tevvekkül eder, onlara dua eder, onlardan ister durumda biridir. İşte bütün bunlar icma ile küfürdür. Kim Allah'ın sıfatlarından birinde tereddüt ederse ve fakat böylesi birinin bu sıfata cahil kalmaması gerekiyorsa o kişi bununla mürteddir. Velev ki öylesi bir sıfata cahil olan bir başkası mürted olmasa da. İşte bu yüzden Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem) Allah'ın kudretinde şüphede olan adamı tekfir etmemiştir.” İbn teymiye’nin sözleri burada sona erdi. Ebu Batin devamla şöyle demektedir:

“İmam, geçen hususlar arasında kişiyi kâfir kılan şeylerin hepsini mutlak olarak ifade etmesine rağmen sıfatlar konusunda cahil ile cahil olmayanı birbirinden ayrı tutmuştur. Bununla beraber Şeyh'in (radiyallahu anh) Cehmiye ve diğerlerinin tekfirinde tevakkuf etmeye dair görüşü, İmam Ahmed ve diğer İslâm ümmetinin imamlarının görüşlerine terstir.”
Bütün bu hususları Şeyh Ebu Batin el-İntisar li Hizb'illah'il-Muvahhidin, 16-18 sayfaları arasında zikretmiştir.

Görüldüğü gibi Şeyh Takiyuddin İbn Teymiye, sıfatlar hakkında cahil olan kişiyi tekfir etmemeyi tercih etmiş, fakat büyük şirk ve bunun gibi olan meselelerde kafir hükmünü vermiştir. Ebu Batin de isim ve sıfatlarda cehaletin mazeret olmasını bahane ederek kabirlere dua edenler vb gibi müşrikleri tekfir etmeye yanaşmayan kısacası Ebu Zerka gibi düşünen muasırlarını reddetmiştir. Aslında sadece o değil, tekfir meselesinde risaleler kaleme alan Şeyh Abdullatif, Abdurrahman bin Hasen, İshak bin Abdirrahman ve diğer Necd alimleri hatta Necd davetinin imamı Muhammed bin Abdilvehhab (Allah hepsine rahmet etsin) o dönemde tekfir konusunda Ebu Zerka ve şeyhleri Elbani, İbn Useymin vb gibi düşünen kimseleri reddetmek amacıyla bu tarz risaleleri kaleme almışlardı. Bu vesileyle buradan Ebu Zerka, Abdullah Yolcu, Hüseyin Cinisli, Seyfullah Erdoğmuş vb müşrikleri tekfir etmemek için mücadele eden ne kadar selefi geçinen batıl davetçisi varsa hepsine bir çağrıda bulunmak istiyoruz: Gelin, dürüst olun! Bizler alimlerin sözlerini nakletmekten başka birşey yapmadığımız halde bizi tekfirci ve harici olarak ilan ettiğiniz gibi gücünüz yetiyorsa İmam İbn Teymiye ve Necd alimlerini de tekfirci olarak gördüğünüzü ilan edin! Selefi akideyle ve bilhassa da Muhammed bin Abdilvehhab’ın davetiyle bir ilişkiniz olmadığını, sizlerin aslında Suudi hükümeti tarafından kurulan ve selefilikle alakası olmayan yeni bir mezhebin davetçileri olduğunuzu da itiraf edin! Bunu yapmadığınız ve kendinizi selefi davete nisbet etmeye devam ettiğiniz müddetçe bizler de sizi buradan deşifre etmeye devam edeceğiz inşaallah! (Not: Yıllar önce yaptığımız bu çağrıya Ebu Zerka dolaylı da olsa icabet etmiş ve en azından Necd davetiyle bir ilişkisi olmadığını itiraf etmiştir. Selef itikadıyla ilişkisini bütünüyle kesmesi de ilerde muhtemeldir. Bakalım ismi geçen diğerleri bu çelişkilerini ve hilekarlıklarını ne zaman itiraf edecekler?)


“Sizler Nevevi, İbnu Hacer gibi alimleri sıfatlar konusunda tevilci oldukları için tekfir etmezken tevhidin diğer rükünlerini ihlal edenlerin tevilini neden mazur görmüyorsunuz” şeklindeki itirazına gelince; şimdiye kadar yaptığımız açıklamalardan tevhidin aslını ihlal eden herkesin tekfir edileceği ortaya çıkmış bulunmaktadır. Bu alimler ise tevhidin aslını ihlal etmemişlerdir. Şeyhulislam şirk ehlini koşulsuz olarak tekfir ederken sıfatlar konusunda hata edenleri hüccet ikamesine bağlı olarak tekfir etmiştir. Onun Cehmiye hakkında tevakkuf ettiğini Ebu Batin’den naklen açıklamıştık.

Şimdi bu bahsedilen alimler Eşari akidesine bağlıdır. Eşarilerin durumu hakkında Şeyhulislam, şu bilgileri vermektedir:

“Herkes bilir ki Hanbelîler ve Eş'arîler arasında bir uzlaşmazlık, bir uzaklaşma var. Ben mü'minlerin gönüllerinin ülfet etmesini, kelimelerinin birleşmesini en fazla isteyenlerden biriydim. Allah'ın ipine sımsıkı sarılıyor, emrine en fazla ittibâ ediyordum. Fiilen de gönüllerdeki uzlaşmazlığı giderdim ve onlara Eş'arî'nin, imam Ahmed ve benzerlerine müntesip kelâmcıların ve onun mezhebine destek olanların en büyüklerinden olduğunu açıkladım. Nitekim bunu Eş'arî'nin bizzat kendisi de kitablarında söylüyordu.”

Ardından şöyle devam etmektedir:

“Bu arada şu âna kadar ömrüm boyunca hiç kimseyi dinin esasları konusunda ne Hanbelî, ne de başka bir mezhebe ne davet ettim, ne bunun için çabaladım, ne de böyle bir söz söyledim. Ben ancak ümmetin selefinin ve imamlarının üzerinde birleştikleri şeyleri zikrediyorum, zikrederim.

Kendilerine defalarca şunu söylemişimdir:

Ben, bana muhalefet edene üç yıl mühlet veriyorum. İlk üç asrın imamlarının herhangi birinden, söylediklerime muhalif tek harf getiren olursa ben bunu ikrar ederim. Benim zikrettiklerim, ilk üç asır imamlarından kelimesi kelimesine ve bütün taifelerden onların icmâlarını nakledenlerin ifadeleriyle zikrettiğim şeylerdir.

Bütün bunlarla birlikte ben dâima - benimle beraberliği olanlar da bilir ki- herhangi bir kişiyi tekfir etmekten, fâsık ve isyankâr saymaktan (kâfir, fâsık ve âsî damgası vurmaktan) en çok sakındıran biri olmuşumdur. Ancak karşı çıkanın ya kâfir, ya fâsık veya âsî olacağı peygamberi bir delilin aleyhine sabit olduğu bilinirse o başka. Ben Allah'ın bu ümmetin hatasını bağışlamış olduğunu ikrar ediyorum. Bu af hem haberi, kavlî mes'elelerde, hem de amelî mes'elelerde sözkonusudur.

(...)

Onlara şunu da açıklıyordum:

Yine seleften nakledildiği üzere belli bir kişiyi kasdetmeksizin kim şöyle şöyle derse kâfir olur şeklindeki mutlak ifâdeleri de aynı şekilde haktır. Ancak mutlak ifâde (ıtlak) ile, ta'yin etmeyi (belirlemeyi) birbirinden ayırmak gerekir. Bu mes'ele, yâni "vaîd" mes'elesi, ümmetin ihtilâf ettiği büyük mes'elelerin ilkidir. Çünkü Kur'an'ın vaîd (tehdit) konusundaki âyetleri geneldir. Meselâ buyrulur ki:

"Zulm ile öksüzlerin mallarını yiyenler, karınlarına sadece ateş doldurmaktadırlar ve çılgın bir ateşe gireceklerdir" (4 Nisa 10) 
 
Şöyle şöyle yapana, şu şu vardır şeklindeki âyetler de aynı şekilde mutlak ve geneldir.Bu âyetler selefin "Kim şöyle derse o şudur" şeklindeki genelleyici sözleri mesabesindedir. Şu da var ki, belirli bir kimseden, tevbesi, yok edici iyilikleri, keffâret olucu musibetler veya makbul bir şefaat gibi şeylerle hakkındaki vaîd'in hükmü kalkar.

Tekfir de, vaîd kabilindendir. Çünkü her ne kadar bir sözü Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in söylediğini yalanlama anlamı taşıyorsa da, kişi daha yeni müslüman olmuş veya uzak bir çölde yetişmiş olabilir. Aleyhine delil ve gerekçe bulunmadıkça böylelerinin bir şeyi inkâr etmesi tekfirlerini gerektirmez. Kişi bu nâsları (âyet ve hadîsleri) işitmemiş veya işitip de onca sabit olmamış, veya elinde başka bir delil var da bunu te'vil durumunda kalmış - hata da etse bu durumda kalmış - olabilir.

(Bu konuda) dâima "Sahîhayn" (Buhârî ve Müslim)'de geçen şu hadîsi zikrederdim:

"(Eski ümmetlerden bir zât oğullarına demiş ki:)
Ben öldüğüm zaman beni yakın, sonra kül ufak edin, sonra çöle savurun. Artık vallahi Allah'ın (beni toplamaya) gücü yeterse, âlemlerde hiç kimseye yapmadığı azabı bana gösterecektir.
Adamın dediğini yaptılar. Sonra Allah ona dedi ki:
"Seni böyle yapmaya iten nedir?"
Adam: "Haşyetin (korkun)", dedi.
Bunun üzerine Allah onu bağışladı" (Buhârî, Tevhid, 35, Enbiyâ, 54; Müslim, Tevbe, 25, 27)

İşte bu zât, Allah'ın kudretinden, kül ufak edilip savrulursa bir araya getirebileceğinden şüphe ediyor. Hatta şüphe etmiyor, tekrar toplayamayacağına inanıyor. Böyle bir inanç ise müslümanların ittifakıyla küfürdür. Ancak o adam cahildi ve bunu bilmiyordu. Mü'mindi, Allah'ın kendisini cezalandıracağından korkuyordu. Bu sebeble Allah onu bağışladı.

("Bu olayın en doğru açıklaması şöyledir: Bu adam Allah’ın sıfatlarının hepsini hakkıyla ve Allah’ın kudretini tafsilatıyla bilen birisi değildir. Mü’minlerin çoğu da böyledir. Ancak Böyle konularda cahil olan kimse kafir olmaz." (Mecmua el Fetava c: 11 s: 410-411)

Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e azamî ittibâ için çırpınan ictihâd ehli kimselerden bir te'vili bulunan (müteevvil) ler ise bağışlanmaya bu adamdan daha lâyıktırlar. (Mecmua el-Fetava 3/129-131)

Görüldüğü üzere Şeyhulislam Eşarilerden ve başkalarından sıfatlar meselesi başta olmak üzere tevil yoluyla hata edenlerin tekfir edilmemesine delil olarak bu kudret hadisini zikretmektedir. İbn Teymiye (rh.a), bu tarz hafi meselelerde hata edenlerin tekfirinden kaçınırken, Batıniye, Hululiyye ve Vahdeti vücud ehlinin ve de kabirlere tapanların tekfirinde ise son derece net görüş beyan etmiştir. İşte alimlerden yaptığımız bütün bu nakiller Ebu Zerka’nın “siz isim ve sıfatları tevil edenleri tekfir etmiyorsanız, kabirlere dua edenleri vb de tevillerinden dolayı tekfir etmemelisiniz” mealindeki sözlerinin bir demagojiden ibaret olduğunu ortaya koymaktadır. Ayrıca bizim bu hususta ayrım yapmamızın isim ve sıfatlara gereken önemi vermemekle bir alakası yoktur. İsim ve sıfatların tevhid akidesiyle bağlantısı vardır. Fakat birbiriyle bağlantılı olan her mesele aynı hükümde olacak diye bir şart yoktur. Elbette ki isim ve sıfatlar hususunda bilhassa da Allahın arşı üzerinde oluşu hususunda selef gibi itikad etmeyen bir kimsenin hulul, ittihad gibi açık küfürlere düşmesi daha kolaydır. Böyle birisi asla tevhidin kemaline ulaşamaz. Fakat bu, açık bir şirk işlemedikçe bu kimselerin tekfir edilmesini gerektirmediği gibi bunlar tekfir edilmiyor diye açık şirk işleyenlerin tekfirinden kaçınmayı da gerektirmez. Bu, tamamen bir safsatadır.

Allahın semada olduğuna dair yüzlerce ayet olduğu halde bunu inkar eden tekfir edilmiyorsa, Allahtan başkasından yardım dilemenin şirk olduğunu inkar eden de tekfir edilmemesi gerekir, şeklindeki bir kıyas da batıldır. Bu şekilde düz mantıkla gittiğimiz zaman Allah rasulunun son peygamber oluşu sadece Ahzab suresindeki bir ayette geçmektedir. Buna rağmen ümmet Allah rasulunden sonra peygamberlik iddiasında bulunanın tekfirinde icma etmiştir. Çünkü bu, İslam dininde zaruri olarak bilinen bir esasın inkarı manasına gelmektedir. Arşa istiva meselesi ise birçokları için kapalı kalmıştır ve bu mesele tevhidin aslıyla dolaylı olarak bağlantılı olsa da bunu tevil etmek bizzat tevhidi ortadan kaldıran bir akide değildir. Ondan dolayı alimler bu hususta bidatler ortaya atan Cehmiye vb’nin tekfiri hakkında ihtilaf etmişlerdir. Ebu Zerka, isim ve sıfatlar konusunu rububiyet ve uluhiyet tevhidinden ayıran bir tane selef alimi var mıdır, diyor? Biz de buradan kendisine meydan okuyor ve diyoruz ki isim ve sıfatlar konusunda cehaletin mazeret olacağı görüşü İmam Şafii, İbnu Kuteybe gibi seleften veya selefe yakın dönemde yaşayan alimlerden ve de İbnu Teymiye, İbnu Kayyım ve Necd uleması gibi hayr’ul haleften nakledilmiştir; fakat senin ve şeyhlerinin yaptığı gibi tevhidin bütün meselelerinde cehalet mazerettir, kişi Allahtan başkasına da ibadet etse, Ondan başka Rabb da edinse eğer bir ki cehaleti ve tevili varsa bu kişi muvahhiddir, müslümandır diyen bir tane selef alimi ve son 4 asırlık çöküş dönemi hariç bir tane sözüne kulak asılacak halef alimi getirebilir misin? Kaldı ki akidenin bütün meselelerinde cehalet mazeretse, bu da selef nezdinde meşhur olan bir usulse yukarda saydığımız alimler neden bu mazereti sadece Allahın bazı isim ve sıfatlarını bilmeyen kişiye tahsis ettiler? Esasında şirk koşan kimsenin tekfir edileceği gün kadar açık bir meseledir. Ancak kafirlerden beri olmak kendilerine ağır gelen ve bunun doğuracağı sıkıntıların farkında olan kimseler bu açık meseleyi çok müşkil, kapalı bir meseleymiş gibi takdim ederek müşriklerle olan dostluklarını meşrulaştırmaya çalışmaktadır. Çünkü müşrik devletleri ve toplumları tekfir etmenin bedeli, hapis, işkence, toplumdan tecrit edilmek ve hatta kişinin kendi ailesinden dışlanmasına kadar varmaktadır. Bazen de ölümle tehdid edilmek, hatta bizzat öldürülmek de sözkonusu olabilir. Bu, bütün rasullerin sünnetidir ancak rasullere tabi olduğunu iddia eden bu şahısların kayda değer bir baskıyla karşılaşmadan rahatça faaliyet gösterdiklerini görmekteyiz. İşin sırrı, akidede yaptıkları bu tür kaypaklıklarda yatmaktadır. Allah en doğrusunu bilir. Vallahu'l Mustean.


Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1810
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
EBU ZERKA’NIN “TEKFİRİNDE İCMA EDİLEN ÇOK AZ KİMSE VARDIR” YALANI

Bu yazımızda son olarak Ebu Zerka’nın aynı kasetin sonlarına doğru ortaya attığı bir safsataya daha değinmek istiyoruz. Diyor ki “Tarih boyunca alimlerin tekfirinde icma ettiği 5 kişi var mıdır? Her bir alim belli kişileri tekfir etmiş olabilir ama bu onun şahsi görüşüdür, muayyen hiç kimsenin tekfirinde ittifak sağlanmamıştır vs” Bu, sadece Ebu Zerka’nın değil ona muhalifmiş gibi görünen bazı kimselerin de içine düştükleri bir şüphedir. Birçokları bu şüphe sebebiyle kafire kafir demeyen kafirdir kaidesinin tarihte uygulaması olmadığını zannetmektedir. Şimdi bütün bunlara cevaben diyoruz ki işte bu da bu şahsın ve benzerlerinin yaptığı madrabazlıklardan bir tanesidir. Çünkü bu şahıs gayet iyi bilmektedir ki Allah Rasulu (sallallahu aleyhi ve sellem)’in zamanından başlayarak kendisini İslama nisbet eden muayyen kişiler bugüne kadar tekfir edilegelmiştir. Müseyleme kendisinin müslüman olduğunu iddia etmesine rağmen bizzat Allah rasulu (sallallahu aleyhi ve sellem) onu tekfir etmiş ve müslümanlar ona “müslümancık” manasında müseyleme ismini vermişlerdir. Ardından Ebubekir (ra) dönemindeki ridde savaşlarında diğer sahte peygamberler ve onlara tabi olanlar ayrım gözetmeksizin ittifakla tekfir edilmiştir. sadece zekat vermeyenlerin küfrü hakkında meseledeki kapalılıktan dolayı bir ihtilaf vuku bulmuştur. Keza ondan sonraki dönemlerde Batiniler, Karmatiler, İbahiler vb sapık mezheplerin mensuplarının tekfiri hakkında icma vaki olmuştur. Alimler günümüzde “Alevi” ismi verilen bu fırkaları tekfir ettikleri gibi tekfir etmeyenleri de tekfir etmişlerdir. O kadar ki Aleviler, dillerinden kelime-i şehadeti düşürmedikleri halde daha 15-20 sene öncesine kadar kendisini İslama nisbet eden herkes bu insanların hepsini muayyen olarak tekfir etmişler, kestiklerini yememişler ve kız alıp vermemişlerdir. Esasında aklı ve dini fesada uğramamış hiç bir kimse Aleviler vb'nin tekfirinde şüphe etmez. Ancak son zamanlardaki demokrasi ve çoğulculuk gibi moda kavramlar, insanların zihnini ifsad etmiş ve Allaha ve Rasulune açıkça düşmanlık eden bu kimselere de –tıpkı laik kemalistlere müslüman demeye başladıkları gibi- müslüman demeye başlamışlardır. Ebu Zerka vb Suudi selefileri de bu değişimden paylarını almışlardır. Vallahu'l mustean...

Alevilerin Lübnan’da yaşayan bir kolu olan Dürziler hakkında İbnu teymiye (rh.a) şöyle demektedir:


وقد سئل شيخ الإٍسلام ابن تيمية (رحمه الله) عن الدروز فأجاب قائلاً:
كفر هؤلاء لا يختلف فيه المسلمون بل من شك في كفرهم فهو كافر مثلهم


Şeyhulislam İbn teymiye'ye Dürziler hakkında sorulduğunda bunların küfrü hakkında müslümanlar arasında ihtilaf olmadığını bilakis bunların küfründe şüphe edenin onlar gibi kafir olduğunu söyledi. (Fetava: 35/162) Ardından şöyle devam ediyor:

بل هم أضل من اليهود والنصارى والمشركين، فلا يباح أكل طعامهم، ولا تنكح نساؤهم، ويجوز أن تسبى أموالهم ونساؤهم، لأنهم زنادقة مرتدون يقتلون أينما ثقفوا، ولا يجوز استخدامهم عند مسلم ويجب قتل علمائهم لئلا يضلوا غيرهم، وتحرم مجالستهم إلا لمذكر وداع لهم إلى الإسلام، ويحرم على ولاة الأمر من المسلمين الاستعانة بهم، أو إقرارهم على ما هم عليه


"Bilakis onlar Yahudi ve Hristiyanlardan ve de müşriklerden daha sapıktırlar. Onların yemeklerini yemek caiz değildir. Kadınlarıyla evlenilmez. Mallarının ve kadınlarının esir olarak alınması caizdir. Çünkü onlar zındık ve mürteddirler, nerede bulunsalar öldürülmeleri gerekir. Müslümanın yanında çalışmaları caiz değildir. Başkalarını saptırmamaları için alimlerinin öldürülmesi gerekir. Onlarla nasihat ve İslama davet amacı dışında oturulması haramdır. Müslümanların yöneticilerinin onlardan yardım istemesi haram olduğu gibi onları bulundukları hal üzere kabul etmesi de haramdır."
 
Halbuki Dürziler, müslüman olduklarını iddia etmekteler ve hatta Ehli Beyti yücelttiklerini söylemektedirler. Şeyhulislam İbn Teymiye “Sarim’ul Meslul” adlı eserinin son bölümünde Ebubekir,Ömer, Osman (r.anhum) gibi sahabeye dil uzatan Rafızilerin hükmünü ele almış ve onları tekfir eden alimlerin ve de tekfir etmeyen alimlerin görüşlerini naklettikten sonra şöyle demiştir:


في تفصيل القول فيهم.
أما من اقترن بسبه دعوى أن عليا إله أو أنه كان هو النبي وإنما غلط جبريل في الرسالة فهذا لاشك في كفره بل لاشك في كفر من توقف في تكفيره.
وكذلك من زعم منهم أن القرآن نقص منه آيات وكتمت أو زعم أن له تأويلات باطنة تسقط الأعمال المشروعة ونحو ذلك وهؤلاء يسمون القرامطة والباطنية ومنهم التناسخية وهؤلاء لا خلاف في كفرهم.
وأما من سبهم سبا لا يقدح في عدالتهم ولا في دينهم مثل وصف بعضهم بالبخل أو الجبن أو قلة العلم أو عدم الزهد ونحو ذلك فهذا هو الذي يستحق التأديب والتعزير ولا نحكم بكفره بمجرد ذلك وعلى هذا يحمل كلام من لم يكفرهم من أهل العلم.
وأما من لعن وقبح مطلقا فهذا محل الخلاف فيهم لتردد الأمر بين لعن الغيظ ولعن الاعتقاد.


"Onlar hakkında söylenilenlerin tafsilatına dair bir fasıl:

Kim bu sövmesine bir de, Ali'nin ilah olduğu yahut o peygamberdi de Cebrail risaleti kime vereceğinde yanıldı, sapıklığını eklerse işte bunun küfründe hiç şüphe yoktur. Dahası böylesi birinin tekfir edilmesinde duraksayanın küfründe de şüphe yoktur.

Keza onlardan kim Kur'an'dan bir kısım ayetler noksan olup gizli kalmıştır yahut onun batini tevilleri vardır. Bu tevillerle (yorumlarla) şer'î teklifler vesaire kalkar iddiasında bulunursa ki bu tipler Karamita ve Batıniye diye isimlendirilir. Ayrıca et-Tenasuhiyye de bunlardandır. İşte bütün bunların küfründe ihtilaf yoktur.

Kim de onların adalet ve dinlerine dokunmadan onlara sadece söverse, mesela bazılarını cimrilik veya korkaklık, bilgisizlik, zühd sahibi olmamak vesair ile tavsif etmek gibi. Bu kişi, haddi zatında te'dip ve tazire müstehaktır. Fakat sırf bunlardan dolayı küfrüne hükmetmeyiz, Nitekim onları tekfir etmeyen ilim ehlinin sözleri de buna hamledilir. Kim mutlak olarak onları telin edip kötülerse işte bu da onlar hakkındaki bir ihtilaf noktasıdır. Çünkü gayzdan kaynaklanan lanet ile itikattan kaynaklanan lanetin durumu birbirinden farklıdır."
(es-Sarim'ul-MesluI, 518-519)

Görüldüğü üzere –her fırka hakkında olduğu gibi- Rafızilerin içinde de tekfirinde icma edilen gruplar olduğu gibi, tekfirinde ihtilaf edilen gruplar da mevcuttur. Sahabenin dinine değil de şahsına dil uzatan kimselerin tekfirinde ihtilaf edilmiştir. Ancak Ali (ra)’nın ilah veya peygamber olduğunu veya Kuranı Kerimin tahrif olduğunu iddia edenler gibi İslam dininden zaruri olarak bilinen hükümleri inkar edenler ittifakla tekfir edilmiş, hatta tekfir etmeyenler dahi tekfir edilmiştir. Tevhidin aslını ihlal edip, ibadette Allaha ortak  koşanlar da böyledir. Böyleleri cahil veya İslama mensub olduğunu ileri süren birisi bile olsa tekfir edilirler hatta tekfir etmeyenler de tekfir edilir.
 
Şeyh Muhammed bin Abdilvehhab (rh.a)’ın oğlu Abdullah, Rafızilerin hükmüyle alakalı İbn Teymiyye’nin verdiği bu fetvayı naklettikten sonra şöyle demektedir:


فهذا حكم الرافضة في الأصل، وأما حكم متأخريهم الآن، فضموا الآن مع الرفض الشرك العظيم، الذي يفعلونه عند المشاهد الذي ما بلغه شرك العرب، الذين بعث إليهم رسول الله صلى الله عليه وسلم.


“İşte rafıziler hakkındaki asıl hüküm budur. Onların son dönemlerdeki yani şu anki hallerine gelince; onlar mevcut Rafızi akidesinin üstüne şu anda türbelerde yaptıkları büyük şirkleri ilave etmişlerdir ki bu yaptıkları Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in gönderildiği Arap toplumunun şirkini bile geçmiştir.”

Şeyh Abdullah devamında şöyle diyor:


فمن قال: إن التلفظ بالشهادتين لا يضر معهما شيء، أو قال: من أتى بالشهادتين وصلى وصام لا يجوز تكفيره، وإن عبد غير الله فهو كافر، ومن شك في كفره فهو كافر، لأن قائل هذا القول مكذب لله ورسوله، وإجماع المسلمين كما قدمنا


"Her kim "Şehadet kelimesini telaffuz ettikten sonra artık hiçbir şey zarar vermez" derse veyahut da "şehadet getirip namaz kılan oruç tutan bir kimsenin, Allah'tan başkasına ibadet etse bile tekfir edilmesi caiz değildir" derse bu kimse kafirdir. Böyle birisinin küfründe şüphe eden dahi kafirdir. Çünkü –daha önce de belirttiğimiz gibi- bu kimse bu sözüyle Allahı, Rasulunu ve Müslümanların icmasını yalanlamış olur." (Durer'us Seniyye, Mürted babı, 10/250)

Şeyh Muhammed Bin Abdilvehhab ise "Mufid'ul Mustefid fi kufri tarik'it tevhid" adlı eserinde "Allah'tan başkasına dua ve aracılık şirki" hususunda şunları söylüyor:


وقد ذكر في "الإقناع"، عن الشيخ تقي الدين: أن من دعا علي بن أبي طالب فهو كافر، وأن من شك في كفره فهو كافر، فإذا كان هذا حال من شك في كفره، مع عداوته له ومقته، فكيف بمن يعتقد أنه مسلم، ولم يعاده؟ فكيف بمن أحبه؟ فكيف بمن جادل عنه وعن طريقته؟ وتعذر أنا لا نقدر على التجارة وطلب الرزق إلا بذلك


“İkna" da şöyle demektedir: Şeyh Takiyyuddin (İbni Teymiye) şöyle der: "Her kim Ali bin Ebi Talib'e dua ederse kafirdir. Onun küfründe şüphe eden de kafirdir." Bunlara düşmanlık yapıp buğzetmekle beraber küfürlerinde şüphe eden kimsenin durumu böyle ise, onların müslüman olduğuna itikad edip, onlara düşmanlık sergilemeyen kimsenin durumu nasıl olur? Onları sevenlerin hali nice olur? Onlar hakkında ve yollarının doğruluğu hakkında mücadele edip, biz ticaret ve rızık talebini ancak bu şekilde yapabiliyoruz, diyenlerin durumu nasıldır?" (Durer'us Seniye, Cihad babı, 9/414)
 
Muayyen olarak tekfir edilen kişilerden birisi de İbn’ul Arabi’dir.


قال ابن المقري في مختصر الروضة: "من شك في اليهود والنصارى وطائفة [ابن] عربي فهو كافر".

Şafiilerden İbn'ul Mukri Muhtasar'ur Ravda'da Yahudiler, hristiyanlar ve de İbn arabi taifesi hakkında şüphe edenlerin kafir olduğunu söylemiştir. (Bikai, Mesra'ut tasavvuf, 2/253)

İbn-i Teymiye Rahimehullah, “Vahdet-i Vücud” akidesini taşıyanlardan söz ederken şöyle der: “Putlara tapanların, putları bırakmaları durumunda, bu putları bıraktıkları ölçüde hakkı terketmiş olacaklarını söyleyenler, Yahudi ve Hristiyanlardan daha kafirdirler. Onları tekfir etmeyenler de Yahudi ve Hristiyanlardan daha kafirdir. Çünkü Yahudi ve Hristiyanlar putlara tapanları tekfir ederler.”

İbnu Teymiye burada vahdeti vücudçuları ve onları tekfir etmeyenleri genel manada tekfir ederken başka bir yerdeyse işin tafsilatına girmektedir:

“Bunların söyledikleri Hristiyanların söylediklerinden daha kötüdür. Tıpkı Hristiyanların söylediklerindeki çelişkiler gibi çelişkiler içerir. Bu nedenle bazen hulul (yaratanın, yaratılan suretinde bulunabilmesi), bazan ittihad, bazan vahdet-i vücud akidesini dillendirirler. Bu, kendi içinde bile çelişkileri olan bir mezheptir. Onların mezheplerini anlamayan kişiler hak ile batılı karıştırabilirler. Bunların tamamı bütün Müslümanların icması ile zahir ve batın olarak kafirdirler. İslam’ı ve onların söylediklerini öğrendikten sonra onların kafir olduğundan şüphe edenler, müşriklerin, Yahudi ve Hristiyanların küfründen şüphe edenler gibi kafir olurlar. Bunları tekfir etmeyenler, Yahudi ve Hristiyanları teslis ve ittihat akidelerinden dolayı hiç tekfir etmezler.”

“Bu vahdet-i vücudçuların durumu da aynıdır: Bunların elebaşıları küfrün önderleri olup öldürülmeleri vaciptir. Tevbe etmeden yakalandığı zaman bunlardan herhangi birinin tevbesi kabul olunmaz. Çünkü bunlar, dıştan müslüman olduklarını söyleyip içlerinde büyük bir küfrü gizli tutan zındıkların önde gelenlerindendirler. Bunlar, ne söylediklerini ve müslümanların dinine muhalefet ettiklerini gayet iyi bilmektedirler. Bu sebeple bunlara intisap eden, bunları savunan, övüp yücelten, kitaplarına değer veren, bunlara yardım ve desteğiyle tanınan, bunlar hakkında söz söylemeyi hoş görmeyen veya onların sözlerinin mâhiyetini, bu kitabı onun yazıp -yazmadığını bilmediği mazeretiyle ve ancak bir câhilin ya da münâfıkın ileri sürebileceği benzeri mazeretlerle onları mazur görmeye kalkışan herkesin cezalandırılması gerekir. Hattâ durumlarına vâkıf olup da onlara karşı çıkmaya yardımcı olmayan herkesin de cezalandırılması gereklidir. Çünkü böylelerine karşı kıyam edip mücâdelede bulunmak en önemli vecîbelerdendir. Zira bunlar bâzı şeyhlerin ve âlimlerin, hükümdarlar ve devlet adamlarının akıllarını ve dinlerini ifsâd etmişlerdir; bunlar yeryüzünde sırf fesat peşinde koşar ve insanları Allah'ın yolundan alıkoyarlar.”


İbn teymiye bütün bunlara Vahdeti Vücud meselesini ele aldığı Fetava’nın 2. Cildinde değinmektedir.

Görüldüğü gibi vahdeti vücudçular muayyen olarak tekfir edilirler. Hatta onları tekfir etmeyenler de işin mahiyetine vakıf olup halis küfre iman ismi verdikleri ortaya çıktıktan sonra yine muayyen olarak tekfir edilirler. Bütün bunlar kıble ehlinden olan herkesin icma ettiği hususlardır.

Şeyhulislam Muhammed bin Abdilvehhab (rh.a) ise “Muhtasar’us Sire” adlı eserinde Ebubekr (ra) dönemindeki Riide savaşlarını anlattığı yerde bu kimselerle dilleriyle "La ilahe illallah" dedikleri halde savaşıldığını naklettikten sonra şöyle demektedir:

Zamanımız alimlerine (!) göre ise tam zıddına bir kimse "La-ilahe illallah" derse malı ve canı haramdır ve bu kimse tekfir de edilmez ve onunla savaş yapılamaz. Hatta onlar bu kaidelerini öldükten sonra dirilmeyi yalanlayan ve şeri'atin hükümlerini inkar eden hatta kendi batıl şeri'atlerinin Allah’ın hakkı olduğunu ileri süren, o kadar ki birisi bir hasmının Allah Te'alanın şeria'tine göre mahkeme edilmesini istese bu adamı en kötü bir işi işlemiş kabul eden, kısacası; Kur'anın başından sonuna kadar her hükmünü inkar edip, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem'in dinini de bütünüyle reddeden ve bunları dilleriyle ikrar ve itiraf eden, atalarının ihdas ettiği örflerin Allah’ın şeria'tini inkar manasına geldiğini de kabul eden bedevilere dahi tatbik ederler. Bunların böyle bir durum içerisinde olduklarını zamanımızın alimleri de itiraf eder. Hatta “bunlarda İslam adına hiçbir şey yoktur” derler.

İşte bu görüşü halk da alimlerinden devr almıştır. Böylece onlar Allah ve Resulünün beyan ettiklerini inkar etmişlerdir. Hatta bu konuda Allah ve Resulünü tasdik edenleri: "Bir müslümana kafir diyen kimse kafir olur” demek suretiyle tekfir ederler.

Onlara göre; "müslüman, yaşantısı itibarıyla İslam'dan hiç bir görüntüsü olmayan, sadece diliyle "La-ilahe illallah" diyen kimsedir. Bu kişi ilmi, akidevi ve ameli olan bütün halleriyle İslam'dan ve onu anlamaktan ve gereklerini yerine getirmekten uzak olsa da (diliyle ikrarı müslüman olmasına kifayet eder.)"

Bu mesele çok mühim bir meseledir. Çünkü küfür ve İslam gibi önemli iki hususu ilgilendiriyor. Eğer onların iddialarını kabul edersek, Allah Te'alanın Muhammed  sallallahu aleyhi ve sellem'e indirdiğini inkar etmiş oluruz. Bu hususta Kur'an, sünnet ve icmadan delilleri anlatmıştık. Eğer sen bu hususta Allahı ve Rasulunu tasdik edersen sana düşman olur ve seni tekfir ederler. Bu meseleyi böyle anlamak Kur'an ve Rasulullah'ın hükmünü açıkça inkar etmektir. Ne yazık ki bu sarih küfür insanların çok azı müstesna yeryüzünün doğusuna ve batısına sirayet etmiş bulunmaktadır.


Eğer cennete girmek ümidi ve cehennemden korkumuz varsa bu konuyu detaylarıyla kitap ve sünnetten araştırıp öğrenmen lazımdır. Çünkü küfür ve İslam gibi iki temel prensibin bilinmesiyle ilgilidir."


Böyle dedikten sonra İslam tarihinden müslüman olduğunu iddia ettiği halde muayyen olarak tekfir edilenlere dair misaller vermeye başlamaktadır. Bunlar Ebubekir (ra) zamanındaki mürtedler, Ali (ra)’a ilahlık isnad eden Sebeiler, Muhtar es-sekafi, Ca’d bin Dirhem, Mısırda hüküm süren Ubeydiler (Fatimiler), Tatarlar, Hallac vb’leridir. Görüldüğü üzere Ebu Zerka’nın kitaplarından ders yaptığı, görüşlerine değer verdiği bu alim, muayyen tekfiri isbat etmek için uğraşırken Ebu Zerka ve şeyhleri ise muayyen tekfir meselesini yapabilirlerse inkar etmek, inkar edemiyorlarsa da önemsiz ve istisnai bir durum olarak göstermek için ellerinden geleni yapmaktadırlar. İşte bu bile, bu kimselerin Şeyh Muhammed bin Abdilvehhab’ın davetinden ne kadar uzak olduklarını isbat etmeye yeter de artar bile. Şeyh Muhammed’in yukardaki meselenin bitiminde sarfettiği sözler ne kadar manidardır:

“Sapıklıkta devam edenlerin huzurunda dağlar birbirleriyle boynuzlaşsalar da yine ibret alamazlar."

(Not: Bu yazının yazıldığı dönemlerde Şeyh Muhammed bin Abdulvehhab ve davetine değer veren ya da değer veriyormuş görüntüsü çizen Ebu Zerka, sonradan böyle çelişkili tutumlarla insanları aldatamayacağını anlamış ve Şeyhi ve de davetini kabul eden ulemayı tekfirci ilan etmiştir. Ebu Zerka'nın beslendiği Suudlu birtakım belamlar ise insanlardan tepki almamak için hala aynı çelişkili taktikleri uygulamaya devam ederek yukarda zikrettiğimiz sözler ve daha açık sözlerle müşriklerin tekfirini vacib gören Necd ulemasının aslında kimseyi tekfir etmediğini (!) utanmadan savunmaya devam etmektedirler.)


İşte rabbani alimlerin muayyen tekfir konusundaki görüşleri ve naklettikleri icmalar! Beri tarafta da Kuranı Kerimin tabiriyle “Allahın ayetlerini az bir pahaya satan” belamlar ve kötü alimler (ulema’us su)! Ebu Zerka “hiç kimsenin tekfirinde icma vuku bulmamıştır” derken birtakım kitap yüklü merkeplerin kavillerini icma olmadığına dair delil sayıyorsa ayrı bir mesele! Mesela İbnu Arabi’nin küfrü açık olduğu halde sırf hükümdarlara yaranmak için onun sözlerinin gizli bir manası vardır, o yüzden tekfir edemeyiz diyen kimselerin görüşünün, yukarda onun ve taifesinin küfrü hakkında naklettiğimiz icma karşısında bir değeri var mıdır? Tıpkı İbn Kesir gibi rabbani alimler, Yesak kanunlarına muhakeme olanın küfründe icma vardır derken, uydurma kanunlara tabi olanların küfrü ihtilaflıdır diyen Suud belamlarının ve öğrencilerinin görüşlerinin bir değeri olmadığı gibi! Ahiru da’vana en’il hamdu lillahi rabb’il alemin.




Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1810
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
ELBANİ MÜRİDİ EBU ZERKA’NIN HÜCCETİN ANLAŞILMASINI ŞART KOŞMASI VE BU HUSUSTA YAPTIĞI BAZI TEDLİS VE HİLELERİN İZAHI

Rahman ve Rahim olan Allahın adıyla,

Tevhidin düşmanlarının gerçek yüzünü bizzat kendi beyanlarıyla açığa çıkartan Allaha hamdolsun. Bu yazımızda Ebu Zerka’nın tekfirden önce “fehm’ul hucce”yi yani hüccetin anlaşılmasını şart koşması üzerinde duracağız. Ebu Zerka bu hususta ve tekfirle alakalı diğer meselelerde gelmiş geçmiş bütün alimlere hatta kendisinin alim saydığı bazı muasırlara dahi muhalefet etmiş ve muhaddis olarak takdim edilen Arnavut kökenli meşhur Nasıruddin Elbani isimli şahsa tabi olmuştur. Geçenlerde selefi olduğunu iddia eden bütün kişi ve kuruluşlara bir çağrı yapmış ve selefi akideyle ve Necd davetinin imamlarıyla bir ilişkileri olmadığını, bilakis selefle alakası olmayan yeni bir mezhebin davetçileri olduklarını itiraf etmelerini taleb etmiştik. İşte bu noktada Ebu Zerka gerek son çıkarttığı kasetleriyle, gerekse sitesine Elbani’nin hüccetin fehmini şart koşan birtakım sözlerini asarak bu hakikati bir şekilde itiraf etmiş olmaktadır. Geriye sadece resmi bir duyuru yapması kalmıştır. Şu an konjonktür elvermediği için elbette bunu itiraf etmesini beklemek  saflık olur. Ancak bizler yine de çağrımızın arkasındayız ve bu batıl davetçilerinin gerçek çehresini toplum nezdinde iyice açığa çıkartmadan bu işin peşini bırakmayacağız inşallah.

[Not: Biz bu yazıyı ilk olarak 27 Şubat 2013 tarihinde neşretmiştik. Ebu Zerka o dönem Necd ulemasından beri oluşunu henüz ilan etmemişti ama bu yazıda da göreceğiniz gibi bu davete mensup alimlerin menheciyle çaktırmadan mücadele ediyordu. Derken aradan yaklaşık 1,5 sene sonra  bu hususta daha fazla fırıldak çeviremeyeceğini anlayınca bahsettiğimiz resmi duyuruyu da yapıverdi ve Necdileri Harici, Tekfirci ilan etti! Allah da onu rezil rüsvay etti ve bütün tuzağını başına geçirdi ve de böylece bütün kredisini tüketerek piyasadan silinip gitti Allaha hamdolsun!)

Aslına bakılırsa bu kimselerin muayyen şahsın tekfiri için hücceti kavramasını şart koşması ve bunu açıkça beyan etmeleri bindikleri dalı kesmek ve kendi kendilerini deşifre etmekten başka bir işe yaramaz. Biz uğraşsak bunların tevhid ve sünnet ehliyle alakaları olmadığını isbat etmek için belki bu kadar bariz bir delil getiremezdik. Fakat bu kimseler bilhassa Necd ulemasının davetinden beri olduklarını bu şekilde ilan etmiş oldular. Çünkü hüccetin ikame olması için mutlaka kendisine hüccet ulaştırılan kimsenin bu hücceti kavramış olmasının şart olmadığı hususunda gerek eski alimlerin, gerek Şeyh Muhammed bin Abdilvehhab’ın ve öğrencilerinin çok açık sözleri vardır. Bunlardan bir kısmını aşağıda nakledeceğiz. Hatta bu hususta Şeyh’in torunlarından İshak bin Abdirrahman Al’uş Şeyh –ki isminden anlaşılacağı üzere Feth’ul Mecid müellifi Abdurrahman bin Hasen’in  oğludur ve h. 1319 senesinde vefat etmiştir- müstakil bir eser kaleme almıştır. Eserin ismi “Hükmü Tekfiril Muayyen vel Farku beyne Kıyam’il Hucce ve Fehm’il Hucce” şeklindedir. (Yani Muayyen Tekfirin Hükmü ve Hüccetin İkamesi ile Anlaşılması arasındaki fark) Bu kitap “Akidet’ul Muvahhidin” adlı derlemenin içersinde 109-126. Sahifeler arasında neşredilmiştir. Bu alim eserine şu ifadelerle başlamaktadır:


فقد بلغنا وسمعنا من فريق ممن يدعي العلم والدين وممن هو بزعمه مؤتم بالشيخ محمد بن عبد الوهاب إن من أشرك بالله وعبد الأوثان لا يطلق عليه الكفر والشرك بعينه وذلك أن بعض من شافهني منهم بذلك سمع من بعض الإخوان أنه أطلق الشرك والكفر على رجل دعا النبي صلى الله عليه وسلم واستغاث به فقال له الرجل لا تطلق عليه الكفر حتى تعرفه وكان هذا وأجناسه لا يعبأون بمخالطة المشركين في الأسفار وفي ديارهم بل يطلبون العلم على من هو أكفر الناس من علماء المشركين

“Bize ulaştı ve bizler duyduk ki din ve ilim iddiasında bulunan ve Muhammed ibn Abdulvehhab’ı kendine imam edinmiş olduklarından bahseden bir takım insanlar, Allah’a ortak koşan ve putlara ibadet eden muayyen kişilere küfür ve şirk nisbet edilemeyeceğini söylüyorlarmış. Hatta bu tarz kimselerden bizzat duydum ki bazı kardeşlerin Allah Rasulu’ne dua eden ve ondan istigasede (yardım talebinde) bulunan kimselere küfür ve şirk nisbet ettiklerini duyduklarında onlara diyorlar ki “Bu kimselere tarif edilene yani anlatılana kadar kafir ve  müşrik denilemez!” İşte bu cinsten kimseler yolculuklarda ve gittikleri küfür ülkelerinde müşriklerle bir arada bulunmaktan rahatsız olmuyorlar hatta bilakis müşriklerin alimleri arasında insanların en kafiri denilecek tipte kimselerden ilim öğreniyorlar…”
 
Şeyh İshak (rh.a)’ın –muhtemelen- m. 20. Asrın başlarında kaleme aldığı bu satırlar Necd bölgesindeki davet hareketinin nasıl yozlaşmaya başlayıp günümüzdeki muharref halini almaya başladığı hakkında önemli ipuçları sunan tarihi bir vesika niteliğindedir. Bunun da ötesinde Şeyh’in reddiye yazdığı kimseler o zamanın Elbani, Bin Baz, İbnu Useymin vs’leridir. İşte alimler o zamandan davetin yozlaşmaya başladığını ve Mürcieleşme tehlikesini fark etmişler ancak Allahın hikmeti gereği buna mani olamamışlar ve tevhid daveti aşama aşama ortadan kalkarak bugünkü Suud selefiliğine dönüşmüştür.

Şimdi bu noktada Ebu Zerka “Alimlerin Cehalet Özür Değildir Sözü Hakkında” başlıklı kasetinde bir iddia ortaya atıyor ve diyor ki: “Muhammed bin Abdilvehhab kesinlikle hüccetin anlaşılmasını şart koşmuştur. Ancak kendisinden sonra Necd alimlerinden bazıları hüccetin sadece ulaşmasının yeterli olduğunu, hücceti duyan kimsenin kafir olabilmesi için hücceti anlamasının şart olmadığını söylemişler ve hata etmişlerdir”

Şimdi bizler de Allahın izni ve keremiyle diyoruz ki; bu çok bariz bir yalan ve aldatmacadır. Ebu Zerka kendisini ilmi sahada rezil edecek böylesine bir palavrayı nasıl dillendirebilmiştir, gerçekten bu hayret edilecek bir şeydir. Bu hususta en iyimser ihtimal şudur ki; Yılmaz bu sözü cehalet eseri olarak söylemiş ve böylece bu hususlarda yeterince araştırma yapmadan konuştuğu ortaya çıkmıştır. Fakat bizim şahsi kanaatimiz bu şahsın sahip olduğu deccallik vasfından dolayı bu hususta Şeyh Muhammed ve ondan önce gelmiş geçmiş alimlerin hüccetin anlaşılmasını şart koşmadıklarını bildiği halde bile bile hakkın üstünü örttüğü yönündedir. O, bu surette şahsen rahatsız olduğu hüccetin fehminin şart olmadığı görüşünü sonraki dönem Necd alimlerine nisbet etmiş fakat selefi camianın tepkisini çekmemek için Muhammed bin Abdilvehhab’ın böyle düşünmediğini iddia etmiştir. Bu, esasında Necd davetine düşman oldukları halde bunu açıktan dile getiremeyen bir çok kimsenin kullandığı bir taktiktir. Mesela Osmanlı devletinin tekfiri hususunda Necd ulemasının çok sarih sözleri vardır. Osmanlı’nın tekfirinden rahatsız olan bazı tipler bunun sonraki dönem Necd alimlerinin şahsi görüşü olduğunu, Muhammed bin Abdilvehhab’tan ise böyle bir nakil gelmediğini söylerler. Halbuki Hamd bin Atik, Süleyman bin Abdillah vb alimlerin Osmanlı’yı tekfir sebebleri bu devletin tasavvuf adı altında şirki himaye etmesi hatta kabirlere tapınmayı bizzat din edinmeleridir. Aynı illet, Şeyh Muhammed’in döneminde de vardı. Şeyh’ten açık bir nakil gelmemesi onun Türk devletini tekfir etmediğini göstermez. Bilakis onun talebelerinin Osmanlı’yı açıkça tekfir etmeleri Şeyh’in de aynı kanaatte olduğuna dair kuvvetli bir karinedir. Esasında bir şahsı açıktan tenkid etmeye cesaret edemeyen kimselerin, onun etrafındaki kimseleri tenkid etmeleri, tarih boyunca gerçek inancını gizleyen her hilebazın kullandığı bildik bir yöntemdir.

“Fehm’ul hucce” meselesi ve tekfirle alakalı diğer meseleler de böyledir. Ebu Zerka’nın da kabul ettiği üzere bir alimin sözlerini anlamanın en iyi yolu, onun talebelerine müracaat etmektir. Şimdi Şeyh Muhammed’in talebelerinin şirk konusunda cehalet ve tevili mazeret görmedikleri, şirk koşan kimseleri fetret ehli gibi de görmedikleri, çünkü Kuran vasıtasıyla hüccetin ulaşmış olduğunu, hüccetin ulaştığı kimse sözkonusu hücceti kabul etmemişse azaba müstehak bir kafir olacağını, zira hüccetin mazereti kaldırması için ulaşmasının yeterli olduğunu, anlaşılmasının şart olmadığını söyledikleri ortadadır. Şeyh İshak’ın bu hususta yukarda bahsettiğimiz müstakil risalesi vardır. Keza Şeyh Ebu Batin bu hususta "el-İntisar li Hizbillah'il-Muvahhidin ve'r-Redd'u ala'l-Mucadil an'il-Müşrikin" isimli bir risale kaleme almıştır. Yani “Allahın hizbi olan Muvahhidlere yardım ve müşrikler hakkında mücadele edenlere reddiye!” Bunlar haricinde Hamd b. Nasır b. Mamer, Abdullatif bin Abdirrahman ve babası Abdurrahman bin Hasen ve diğer Necd alimlerinin şirkte cehaleti mazeret görenlere yazdığı birçok reddiyeler vardır. Ne hüccetin fehmi hususunda, ne de cehaletin dinin aslında mazeret olmayacağı hususunda (ki bu iki mesele kısmen farklıdır, bu hususa birazdan değineceğiz inşallah) Necd alimlerinden farklı bir görüş nakledilmemiştir. Bütün bunlar Şeyh Muhammed bin Abdilvehhab’ın medresesinde kabul edilen kanaatin bu olduğunu gösterir ki bu alimlerin bunu medresenin banisi ve kurucusu olan Şeyh Muhammed’den aldıkları açıktır. Aslında bu bile tek başına Ebu Zerka’nın “Şeyh Muhammed böyle demiyordu” sözünün demagojiden ibaret olduğunu göstermektedir, ancak biz yine de Şeyh’in hüccetin anlaşılmasını şart koşmayan açık sözlerini nakletmek istiyoruz.

Şeyh İshak bin Abdirrahman bahsettiğimiz muayyen tekfirle alakalı risalesinin mukaddimesinde şöyle demektedir:

ومسألتنا هذه وهي عبادة الله وحده لا شريك له والبراءة من عبادة ما سواه، وأن من عبد مع الله غيره فقد أشرك الشرك الأكبر الذي ينقل عن الملة هي أصل الأصول وبها أرسل الله الرسل وأنزل الكتب وقامت على الناس الحجة بالرسول وبالقرآن وهكذا تجد الجواب من أئمة الدين في ذلك الأصل عند تكفير من أشرك بالله فإنه يستتاب فإن تاب وإلا قتل لا يذكرون التعريف في مسائل الأصول إنما يذكرون التعريف في المسائل الخفية التي قد يخفى دليلها على بعض المسلمين كمسائل نازع بها بعض أهل البدع كالقدرية والمرجئة أو في مسألة خفية كالصرف والعطف وكيف يعرفون عباد القبور وهم ليسوا بمسلمين ولا يدخلون في مسمى الإسلام وهل يبقى مع الشرك عمل والله تعالى يقول: (وَلا يَدْخُلُونَ الْجَنَّةَ حَتَّى يَلِجَ الْجَمَلُ فِي سَمِّ الْخِيَاطِ)، (وَمَنْ يُشْرِكْ بِاللَّهِ فَكَأَنَّمَا خَرَّ مِنَ السَّمَاءِ فَتَخْطَفُهُ الطَّيْرُ أَوْ تَهْوِي بِهِ الرِّيحُ فِي مَكَانٍ سَحِيقٍ) (إِنَّ اللَّهَ لا يَغْفِرُ أَنْ يُشْرَكَ بِهِ)، (وَمَنْ يَكْفُرْ بِالْإِيمَانِ فَقَدْ حَبِطَ عَمَلُهُ) إلى غير ذلك من الآيات، ولكن هذا المعتقد يلزم منه معتقد قبيح وهو أن الحجة لم تقم على هذه الأمة بالرسول والقرآن نعوذ بالله من سوء الفهم الذي أوجب لهم نسيان الكتاب والرسول بل أهل الفترة الذين لم تبلغهم الرسالة والقرآن وماتوا على الجاهلية لا يسمون مسلمين بالإجماع ولا يستغفر لهم وإنما اختلف أهل العلم في تعذيبهم في الآخرة، وهذه الشبهة التي ذكرنا قد وقع مثلها أو دونها لأناس في زمن الشيخ محمد رحمه الله ولكن من وقعت له يراها شبهة ويطلب كشفها، وأما من ذكرنا فإنهم يجعلونها أصلاً ويحكمون على عامة المشركين بالتعريف ويجهلون من خالفهم فلا يوفقون للصواب لأن لهم في ذلك هوى وهو مخالطة المشركين، ربنا لا تزغ قلوبنا بعد إذ هديتنا، الله أكبر ما أكثر المنحرفين وهم لا يشعرون. ونحن ذكرنا هذه المقدمة لتكون أدعى لفهم ما سيأتي من الحجج على هذه المسألة.

“Bizim bu meselemiz, ortağı olmayan ve tek olan Allah’a ibadet ve Onun dışındakilere ibadetten beri olma meselesidir. Allah’tan başkasına ibadet edenler, dinden çıkaran büyük şirk işlemişlerdir. Bu, asılların aslıdır. Resuller bunun için gönderilmiş, kitaplar bunun için indirilmiştir. Hüccet insanlara Resul ve Kuran ile ikame olmuştur. Bu asılda Allah’a şirk koşan kimsenin tekfiri hakkında dinin imamlarının cevabının bu olduğunu göreceksin. Zira bu kimse tövbe ettirilir, eğer tövbe etmezse öldürülür. Dinin asılları olan meselelerde tarifi, bildirmeyi zikretmezler. Bildirmeyi, delillerin bazı Müslümanlara kapalı olabileceği hafi olan meselelerde zikrederler. Örneğin Kaderiye ve Mürcie gibi bidat ehlinin tartıştıkları konular, yine sarf ve atf gibi hafi meseleler gibi. Kabre tapanlara nasıl tarif yaparlar (hücceti anlatırlar?) Oysa onlar Müslüman değillerdir ve İslam ismine girmemişlerdir! Hiç şirk ile birlikte bir amel kalır mı? Allahu Teala şöyle buyuruyor: “Deve iğnenin deliğinden geçinceye kadar cennete girmezler.”  “Kim Allah'a ortak koşarsa, sanki o gökten düşmüş de onu bir kuş kapıvermiş veya rüzgar onu ıssız bir yere sürükleyip atmış gibidir.”  “Allah kendisine şirk koşulmasını bağışlamaz.”  ve diğer ayetler. Fakat bu itikat, başka bir çirkin bir itikadı gerektirmektedir ki bu da, bu ümmete hüccetin Resul ve Kuran ile ikame edilmediğidir! Resulü ve Kitabı unutmaları sonucunda gelen bu kötü anlayıştan Allah’a sığınırız. Hatta risalet ve Kuran’ın ulaşmadığı ve cahiliye üzerine ölen fetret ehli, icma ile Müslümanlar olarak adlandırılmazlar ve onlar için istiğfar dilenmez. İlim ehli, yalnızca ahirette azaplandırılmalarında ihtilaf etmişlerdir.

İşte bu bahsettiğimiz şüphe ve benzerleri veya bundan daha aşağıda olan şüpheler Şeyh Muhammed bin Abdilvehhab zamanındaki bazı kimselere de arız olmuş, fakat şüpheye düşen bu kimseler bunları bir şüphe olarak görmüşler ve bu şüpheleri izale etmek için (Şeyh’ten) talebte bulunmuşlardır. Fakat bizim bahsettiğimiz kimseler ise bu şüpheleri kendilerine esas edinmişler ve müşriklerin geneline ta’rif (hüccet ikamesi) gerektiğini iddia etmişler, üstelik kendilerine muhalefet edenleri de cehaletle suçlamışlardır. Onlar bu halleriyle doğruya isabet edememişlerdir. Zira bunda hevaya tabi olmak ve müşriklerle kaynaşmak sözkonusudur. Rabbimiz, hidayet ettikten sonra kalblerimizi eğriltme! Allahu Ekber! Yoldan sapanlar ne kadar da çoğaldı ve bunlar ne yaptıklarının şuurunda da değiller! Bu meselede getireceğimiz delillerin daha iyi anlaşılması için bu mukaddimeyi zikrettik.”


Bundan sonrasında Şeyh İshak, Şeyh Muhammed bin Abdilvehhab’ın Ahmed bin Abdilkerim isimli mürtede hitaben yazmış olduğu bir mektubu iktibas etmektedir ve aşağıda görüleceği üzere Şeyh Muhammed hüccetin anlaşılmasının gerekli olmadığı hususunda Şeyh İshak ve diğerleriyle aynı şeyi söylemektedir. Bu şahıs, İbn Teymiye vb imamların “tekfirden önce hüccet ikamesi gereklidir” vb sözlerinden şüpheye düşerek müşriklerin muayyen olarak tekfir edilemeyecği zehabına kapılmıştır. Muhammed bin Abdilvehhab bu mektubunda ilgili şahsa selam vermeden söze başlamış ve “Allahtan seni İslam dinine hidayet etmesini dilerim” şeklinde dua edip çeşitli nasihat ve ikazlarda bulunduktan sonra şöyle demiştir:


فمن المعلوم أن قيامها ليس معناه أن يفهم كلام الله ورسوله مثل أبي بكر الصديق رضي الله عنه بل إذا بلغه كلام الله ورسوله وخلا عن ما يعذر به فهو كافر كما كان الكفار كلهم تقوم عليهم الحجة بالقرآن مع قول الله تعالى: (إِنَّا جَعَلْنَا عَلَى قُلُوبِهِمْ أَكِنَّةً أَنْ يَفْقَهُوهُ)، وقوله: (إِنَّ شَرَّ الدَّوَابِّ عِنْدَ اللَّهِ الصُّمُّ الْبُكْمُ الَّذِينَ لا يَعْقِلُونَ) وإذا كان كلام الشيخ ليس في الردة والشرك بل في المسائل الجزئيات.

“Malum olduğu üzere hüccetin ikamesinin manası, Allah’ın ve resulünün kelamını Ebu Bekir es-Sıddık’ın anladığı gibi anlaması değildir. Bilakis, Allah’ın ve resulünün kelamı ulaştığında ve özür olacak unsurlardan da soyutlandığında bu kimse kafirdir. Tıpkı Allahu teala’nın, “Biz gerçekten, kalpleri üzerine onu kavrayıp anlamalarını engelleyen bir perde (gerdik)”  ayetleri ile birlikte, tüm kafirlere Kuran ile hüccetin ikame olunması gibi. Kaldı ki Şeyh’in (İbnu Teymiye’nin) sözleri riddet ve şirkte değil bilakis cüzi (ayrıntı) meseleler hakkındadır…”(Er-Rasail’uş Şahsiyye, sf 220 vd, 23. mektub)
 
Şeyhulislam Muhammed bin Abdilvehhab başka bir yerde ise şöyle demektedir:
 
ما ذكرتم من قول الشيخ: كل من جحد كذا وكذا، وقامت عليه الحجة، وأنكم شاكون في هؤلاء الطواغيت وأتباعهم، هل قامت عليهم الحجة، فهذا من العجب؛ كيف تشكون في هذا وقد أوضحته لكم مراراً؟
فإن الذي لم تقم عليه الحجة هو الذي حديث عهد بالإسلام، والذي نشأ ببادية بعيدة، أو يكون ذلك في مسألة خفية، مثل الصرف والعطف، فلا يكفّر حتى يعرَّف; وأما أصول الدين التي أوضحها الله وأحكمها في كتابه، فإن حجة الله هو القرآن، فمن بلغه القرآن فقد بلغته الحجة. ولكن أصل الإشكال أنكم لم تفرقوا بين قيام الحجة وبين فهم الحجة؛ فإن أكثر الكفار والمنافقين من المسلمين لم يفهموا حجة الله مع قيامها عليهم، كما قال تعالى:{ أَمْ تَحْسَبُ أَنَّ أَكْثَرَهُمْ يَسْمَعُونَ أَوْ يَعْقِلُونَ إِنْ هُمْ إِلاَّ كَالأَنْعَامِ بَلْ هُمْ أَضَلُّ سَبِيلاً}
وقيام الحجة نوع، وبلوغها نوع، وقد قامت عليهم، وفهمهم إياها نوع آخر، وكفرهم ببلوغها إياهم وإن لم يفهموها. إن أشكل عليكم ذلك فانظروا قوله:  صلى الله عليه وسلم في الخوارج: " أينما لقيتموهم فاقتلوهم "، وقوله: " شر قتلى تحت أديم السماء "، مع كونهم في عصر الصحابة، ويحقر الإنسان عمل الصحابة معهم، ومع إجماع الناس أن الذي أخرجهم من الدين هو التشدد والغلو والاجتهاد، وهم يظنون أنهم يطيعون الله، وقد بلغتهم الحجة ولكن لم يفهموها. وكذلك " قتل علي رضي الله عنه الذين اعتقدوا فيه، وتحريقهم بالنار "، مع كونهم تلاميذ الصحابة مع مبادئهم وصلاتهم وصيامهم، وهم يظنون أنهم على حق. وكذلك إجماع السلف على تكفير غلاة القدرية وغيرهم، مع علمهم وشدة عبادتهم، وكونهم يحسبون أنهم يحسنون صنعاً، ولم يتوقف أحد من السلف في تكفيرهم لأجل كونهم لم يفهموا
.

“Zikretmiş olduğunuz İbn Teymiyye’nin ‘Şunu şunu inkâr edenler hüccet ikame edilmişse (kafirdir)…’ vb. sözleridir. Sizler, ‘bu tağutlara ve yandaşlarına hüccet ikame edilmiş midir edilmemiş midir?’ gibisinden sorular soruyorsunuz. Bu, en acayip durumlardan birisidir! Nasıl bunda şüpheye düşersiniz, sizlere defalarca açıkladım ki; hüccetin üzerine ikame edilmediği kimse, yeni İslam’a girmiş ya da uzak bir bölgede yaşayan veya sarf ve atf (karı koca arasını bulmak için yapılan muhabbet muskası tarzı şeyler) gibi kapalı olan meselelerdedir. Bu tür meselelerde, anlatılana kadar tekfir edilmez. Allahu teala’nın kitabında açıkladığı usuluddin meselelerinde ise, Allah’ın hücceti Kuran’dır. Kime Kuran ulaşırsa hüccet ona ulaşmıştır. Fakat problemin kaynağı, sizlerin hüccetin ikame edilmesiyle hüccetin anlaşılmasını birbirinden ayırt edememenizdir. Kuşkusuz kâfirlerin ve münafıkların birçoğu, üzerlerine ikame edilmesine rağmen Allah’ın hüccetini anlamamışlardır. Bu, Allahu teala’nın şu buyruğunda olduğu gibidir: “Sen onların çoğunu dinler ve akıl erdirirler mi sanırsın? Onlar ancak hayvanlar gibidir; hatta onlar –yolca daha da sapıktırlar.” (Furkan: 44)
 
Hüccetin kıyamı ve ulaşması başka bir şey, anlaşılması ise başka bir şeydir. Allahu teala onları anlamamalarına rağmen hüccetin ulaşması ile tekfir etmiştir. Eğer bu size sorunlu gözükürse Hariciler hakkındaki sözlerine bir bakın: “Onları nerede bulursanız öldürün!” Hâlbuki onlar sahabe dönemindeydiler ve kişi sahabenin amelini onların ameli yanında hakir görürdü. Bununla birlikte insanlar icma etmişlerdir ki, onları dinden çıkaran, şiddetlilikleri, aşırılıkları ve içtihatları idi. Hâlbuki onlar Allah’a itaat ettiklerini zannediyorlardı. Onlara hüccet ulaşmıştı fakat onlar anlamamışlardı. Yine Ali (radiyallahu anh), kendisinin ilah olduğuna inananları öldürmüş ve onlar sahabelerin talebeleri olmalarına, ibadetleri ve salihlikleri ile bilinmelerine rağmen onları ateşte yaktırmıştır. Aynı şekilde onlar da hak üzere olduklarını zannediyorlardı. Yine selefin Kaderiye ve diğerlerinden aşırıların tekfirinde icma ettikleri gibi. Hâlbuki onlar çok ilim sahibi, ibadetlerine düşkün ve iyi işler yaptıklarını zanneden insanlardı. Seleften hiç kimse, anlamamaları nedeniyle onların tekfirinde durmamıştır. Zira onların hiçbirisi hücceti anlamamışlardı.”
(Er-Rasail’uş Şahsiyye, sf 244-245, 26. mektub)

Şeyh Muhammed’in buna benzer daha birçok sözleri vardır. Böylelikle Ebu Zerka’nın “Muhammed bin Abdilvehhab’ın hüccetin anlaşılmasını şart koştuğu, hüccetin fehminin (anlaşılmasının) gerekli olmadığı düşüncesini bazı talebelerinin kendisinden sonra ihdas ettiği” iddiasının tek kelimeyle “yalan” olduğu ortaya çıkmış bulunmaktadır. Elhamdulillah. Ebu Zerka’nın ilmi nasıl ketmettiğini bu şekilde ortaya koyduktan sonra bir hususa temas etmek istiyoruz ki o da şudur: Alimlerin bahsettiği hüccet ikamesi kişinin fetret ehli statüsünden çıkıp bildiğimiz kafir hukukuna sahip olması için gereken şeydir. Malum olduğu üzere kendisine davet ulaşmamış olan fetret ehlinin ahiretteki durumu tartışmalıdır. Kimileri bunlardan şirk üzere olanların azab göreceğini söylerken, bazıları ise “Biz Rasul gönderene kadar hiçbir kavme azab etmeyiz” (İsra: 15) kavlini esas alarak bu kimselerin azab görmeyeceğini söylemişlerdir. Ehli sünnet nezdinde meşhur olan, bu kimselerin imtihan edileceğidir. Meselenin tafsilatı için uygun yer burası değildir.
 
Kuran geldikten sonra hüccet ikame olmuştur ve bir kimsenin gerek dünyada savaş vb yollarla cezalandırılması, gerekse de ahirette azab görmesi için Muhammed (as)’ı duymuş olması yeterlidir. Eğer ki şirk ehlinden olan bu kimse kendisine bu anlamda hüccet ikame olmamış olsa dahi Müslüman olarak isimlendirilemez. Bu hususta Şeyh İshak şöyle demektedir:

“Hatta risalet ve Kuran’ın ulaşmadığı ve cahiliye üzerine ölen fetret ehli, icma ile Müslümanlar olarak adlandırılmazlar ve onlar için istiğfar dilenmez. İlim ehli, yalnızca ahirette azaplandırılmalarında ihtilaf etmişlerdir.” Şeyh İshak’ın bu sözleri daha önce geçmişti.

Şeyh İshak aynı eserinin başka bir yerinde ise şöyle diyor:


قال الشيخ عبد اللطيف فيما نقله عن ابن القيم أن أقل أحوالهم أن يكونوا مثل أهل الفترة الذين هلكوا قبل البعثة، ومن لا تبلغه دعوة نبي من الأنبياء، إلى أن قال وكلا النوعين لا يحكم بإسلامهم ولا يدخلون في مسمى المسلمين حتى عند من لم يكفر بعضهم، وأما الشرك فهو يصدق عليهم واسمه يتناولهم، وأي إسلام يبقى مع مناقضة أصله وقاعدته الكبرى شهادة أن لا إله إلا الله.
“Şeyh Abdullatif, İbn’ul Kayyim’den naklettiği sözlerin içinde bu kimselerinin hallerinin en iyi ihtimalle rasul gelmeden önce ölen fetret ehli gibi veyahut da kendisine peygamberlerden herhangi birisinin daveti ulaşmayan kimse gibi olacağını belirtmiş ve sonra bu iki sınıf insanın da Müslüman sayılmayacağını, İslam isminin onlara verilmeyeceğini beyan etmiştir. Hatta onların bir kısmını tekfir etmeyenler bile onları Müslüman saymamıştır. Bu sebeple bu kimseler için en layık olan sıfat şirk sıfatı olup müşrik ismiyle isimlendirilmeleridir. Zira İslam’ın aslı ve şehadet kelimesi bozulduktan sonra, İslam’dan artık geriye ne kalabilir ki.“
 
İbn’ul Kayyım’ın Tarik’ul Hicreteyn’deki sözlerini daha sonra ele alacağız inşallah. Burada fetret ehlinin tekfir edilmemesinden kasıd, onlardan azabın nefyedilmesi anlamındadır. Dolayısıyla alimlerin “Her kime Kur’an ulaştıysa o kimseye hüccet ulaşmıştır” sözlerinden kasıd, bu insanlar artık kendilerinden Allahın azabını savacak bir mazeret getiremezler manasındadır. “İnsanların, rasullerden sonra Allaha karşı sunacak bir mazeretleri kalmasın diye müjdeleyici ve uyarıcı rasuller göndermiştir” (Nisa: 165) ayetinde de buna işaret edilmektedir. Yoksa o rasuller gelmeden önce şirk koşan kimseler yine müşrik ve kafirdiler.

Bu hususa temas etmemizin sebebi şudur: Günümüzde ulemanın sözlerini fıkhetmeyen bazı kimseler, Elbani vb gibi hüccetin fehmini şart koşmamışlar, ancak hüccet ikamesinin bir kimseye kafir ve müşrik isminin verilmesi için şart olduğunu zannetmişlerdir. Bunlara göre yeni Müslüman olan, uzak bir çölde yaşayan vb gibi hüccete ulaşmamış kimseler bizzat ibadette Allaha ortak koşsalar bile kendilerine hüccet ikame olmadığı için Müslüman olarak kalmaya devam ederler ve ta ki hüccet ikame oluncaya kadar tekfir edilmezler. Halbuki Şeyh ishak’ın da işaret ettiği üzere bu insanlar en iyimser ihtimalle fetret ehli hükmünde olurlar. Fetret ehlinden şirk üzere olanlar ise icma ile Müslüman değildirler. Her kim bunlara Müslüman ismini verirse şirke İslam ismini vermiş olur ki bunun küfür olduğu açıktır.



Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1810
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0

ŞİRK KOŞAN KİMSENİN TEKFİRİ İÇİN HÜCCETİ ANLAMASI GEREKİR İDDİASININ İCMA İLE BATIL OLUŞU

Ebu Zerka’nın Şeyh Muhammed bin Abdilvehhab’ın kendisi gibi hüccetin fehmini, anlaşılmasını şart koştuğunu iddia ederek alimlere iftira etmiş olduğunu bu şekilde isbatladıktan sonra diğer alimlerin bu husustaki görüşlerini açıklayacağız. Ebu Zerka, bazı dindaşlarına nazaran biraz daha ölçülü davranarak şirkte cehaleti özür görmeyen “bazı alimlerin” varlığını itiraf ediyor ve şirk hususunda cehaleti özür görmeyenlere bidatçi demenin hata olduğunu söylüyor. Geçmişte Ahmed Ferid gibi cahillerin “Cehalet Özürdür, Tekfir Bidatine reddiye” başlıklı kitaplarını tercüme ettirip yayınlayan bir çevrenin, şimdilerde cehaleti özür görmeyenler şazz bir görüşe sahiptirler ancak bundan dolayı bidatçi sayılmazlar demeye başlaması bile bir ilerlemedir. Çünkü elhamdulillah son yıllarda internet ve bilgisayar teknolojilerindeki gelişmeler ve başka sebeblerden ötürü ilim yayılmış ve alimlerin cehaleti özür görmeyen nakilleri her tarafta konuşulur olmuştur. O yüzden geçmişte müşrikleri tekfir etmek gerektiğini söyleyenlere Harici, tekfirci gibi damgalar vuran kimseler son yıllarda geri adım atmak zorunda kalmışlar ve bu sefer de meseleyi alimler arasında ihtilaflı bir konu gibi gösterme gayret içersine girmişlerdir. Ebu Zerka şirkte cehaletin özür olduğu hususunda icma olduğunu ima ediyor ve tıpkı Ebu Hanife’nin amelleri imandan saymamakla icmaya muhalefet etmesi gibi, cehaletin özür olduğunu söyleyen alimlerin de icmaya muhalefet ettiğini fakat kendilerine göre delilleri olduğu için tıpkı Ebu Hanife gibi Ehli sünnet dairesi içinde sayılacaklarını söylemektedir. (Bu adam şimdilerde ise cehaletin özür olduğu görüşünün Ehli sünnetin icma ettiği bir mesele olduğunu ve buna muhalefet eden Muhammed bin Abdilvehhab gibi zatların da bidatçi olduğunu iddia etme noktasına gelmiştir!) Ona göre cehaleti özür saymayıp ve hüccetin anlaşılmasını şart koşmayanlar sadece Muhammed bin Abdilvehhab’tan sonra gelen Necd ulemasından bir gruptur. Onlardan önce hiç kimse bunu iddia etmemiştir! Halbuki işin aslı büyük şirkte cehaletin mazeret olduğu iddiası ilk olarak Muhammed bin Abdilvehhab’ın döneminde ortaya çıkmıştır. O yüzden bu konuya dair tartışmaların ilk defa Necd ulemasının eserlerinde görülmesinde şaşılacak bir şey yoktur. Şeyh’in türbeperestler vb’nin Müslüman olmadığını delilleriyle açıklamasından sonra hayrete düşerek ne yapacaklarını şaşıran dalalet ehli alimleri, bunları tekfir etmemelerini izah etmek için cehaletin özür olduğu, kıble ehlinin tekfir edilemeyeceği gibi şeyleri kendilerine kalkan edinmişlerdir.
 
Ebu Zerka, şirkte cehaletin icma ile özür olduğu iddiasını hangi asla dayandıracak gerçekten merak ediyoruz.  Zira bilakis şirk konusunda cehaletin mazeret olmadığı noktasında icma nakledilmiştir ve bu, İslam dininde zaruri olarak bilinen meselelerden bir tanesidir. Allaha hamdolsun bu sözleri Ebu Zerka için sonun başlangıcı mahiyetindedir. Böylesine kendisini zora sokacak ve ilmi sahada rezil edecek bir iddiayla ortaya çıkması neticesinde ya akıl sahibi herkesin nezdinde rezil olup gidecek veyahut da gerçeği itiraf etmek zorunda kalacaktır inşallah. Şimdi biz şirkte cehaletin mazeret olmadığı hususundaki icma’nın isbatını daha geniş bir araştırmaya havale ederek şu anki meselemiz olan azabın hak olması için hüccetin anlaşılmasının şart olmadığı, bilakis hüccetin ulaşmış olmasının yeterli olduğu hususunda alimlerin ittifakını hatta bu asla muhalefet edenleri tekfir ettiklerini beyan edeceğiz.

Allame İbn’ul Kayyım, “Tarik’ul Hicreteyn” adlı eserinde mükelleflerin ahiretteki tabakalarını incelediği bölümde 17.tabaka olan cahil kafirlerin durumunu şöyle izah etmektedir. (Nakil uzun olduğu için Arapçasını buraya almadık.):

17. Tabaka: Bu tabakayı, kafirlerin cahil ve mukallitleri, tabileri ve onlarla beraber hareket eden eşekleri oluşturur. Bunlar önderlerine tabi olarak şöyle derler:”biz babalarımızı bir din üzere bulduk ve bizde onların izinden gidenleriz”. Fakat bununla beraber bunlar Müslümanları kendi hallerine bırakmış ve onlara savaş açmamışlardır.  Örneğin Müslümanlara karşı savaşanların kadınları, hizmetçileri ve onların yaptığı gibi Allah’ın nurunu söndürmeye, dini yıkmaya ve kelimesini kökünden söküp atmaya çalışmayan tabileri gibi. İşte bunlar hayvanlar gibidirler.

Muhakkak ki İslam ümmeti,bunların,kendi lider ve önderlerini taklid eden cahiller olsalar dahi kafir oldukları hususunda ittifak etmiştir.Ancak bidat ehli olan birbirinden şöyle bir görüş hikaye edilmiştir:”Bunların ateşe gireceklerine hükmedilemez.zira bunlar,davetin ulaşmadığı kimseler konumundadırlar.” (Burada bahsedilen bidatçı Mutezile’nin imamlarından Cahız’dır. Onun bu görüşü hakkında az ilerde bilgi verilecektir.)
Şüphesiz ki,bu görüş,sahabe,tabiin,ve onlardan sonra gelmiş olan Müslümanların imamlarından hiç kimsenin iddia etmediği bir görüştür.Ancak bu,İslam’da sonradan çıkartılmış olan kelam ehlinden bazılarının görüşüdür. Halbuki peygamber efendimiz (S.A.S.) sahih bir hadiste şöyle buyururlar:”Muhakkak ki her doğan çocuk,fıtrat( İslam dini)üzere doğar. Daha sonra anne babası onu Yahudi, Hıristiyan ve mecusi yaparlar.” Görüldüğü gibi bu hadisi şerifte, onu fıtrat dininden Yahudiliğe, hıristiyanlığa ve Mecusiliğe nakledenin onun anne babası olduğu belirtilmiştir. Burada çocuğu yetiştiren anne babası ve onların üzerinde bulundukları dini ortamdan başkası göz önüne alınmış değildir.

Yine peygamber efendimiz şöyle buyurmaktadır:  “Muhakkak ki cennete, ancak Müslüman olan nefis(ler/insanlar) girecektir."(Müslim)

Hiç şüphe yok ki bu mukallid,Müslüman değildir. Halbuki o akıl sahibi mükelleftir. Akıl sahibi olan mükellefler ise, ya Müslüman veya kafir olmak zorundadırlar. Bunlar için üçüncü bir seçenek yoktur. Davetin ulaşmadığı kimselere gelince, bu durumda bunlar zaten mükellef değillerdir. Bunların hükmü, çocuk iken ölenlerle delilerin hükmü gibidir.

İslam:Allah ’ı birlemek,sadece O’na ibadet etmek,O’na hiçbir şeyi ortak koşmamak,Allah ’a ve Rasulü’ne iman etmek,Rasulun getirdiklerinde ona tabi olmaktır. Kul bunu yapmadığı sürece Müslüman olamaz. Eğer inatçı ve zorba kafir değilse de,en azından cahil kafirdir. Netice olarak bu tabaka ehli, inatçı olmayan cahil kafirdirler. Şüphesiz ki bunların inatçı olmamaları, kafir olmaktan onları kurtarmaz. Çünkü kafir, Allah ’ın birliğini inkar eden ve Rasulü yalanlayan kimselerdir. Bu bazen inatçı olmaktan kaynaklanır, bazen de cehaletten ve inat ehlini taklid etmekten kaynaklanır. İşte ikinci kısımdakiler, her ne kadar inatçı olmasalar da inatçı olanlara tabi olmuşlardır. Kur’an-ı Kerim’in bir çok yerinde  Allah ’ı Teala, kendi geçmiş ataları olan kafirleri taklid edenlerin azab edileceklerini,tabi olanların tabi oldukları kimseler ile beraber cehennemde olacaklarını ve orada tartışacaklarını haber vermektedir. Tabi olanlar şöyle diyecekler:

”…Ey Rabb’imiz,işte bunlar bizi saptırdı,onlara ateşten bir kat daha azab ver.(Allah )buyurur ki:”Her  biri için bir kat (azab) vardır.  Fakat siz (onu)bilmezsiniz.”(Araf,38)

Allah  Teala şöyle buyurur:”O vakit, ateşin içinde birbiriyle tartışacaklar. Güçsüzler gurubu (dünyada) büyüklük taslayanlara:”Doğrusu biz size uymuştuk. Şimdi siz, ateşten bir parça (olsun) bizden savabilir misiniz?”derler. Büyüklük taslayanlar da:”Biz hepimiz onun içindeyiz. Şüphesiz Allah , kullar arasında kat’i hükmü verdi” diyecekler.” (Mü’min,46-47)

Yine şöyle buyurmaktadır:”…O zalimleri, Rablerinin huzurunda tutuklanmış olarak sözü (suçu) birbirlerine döndürüp dururlarken bir görsen! Zayıf sayılanlar, o büyüklük taslayanlara:”siz olmasaydınız, elbette biz inananlardan olurduk.”derler. Büyüklük taslayanlar zayıf sayılanlara:”Size hidayet geldikten sonra, sizi biz mi imandan çevirdik? Bilakis, siz zaten günahkar kimselerdiniz” derler. (halktan) zayıf sayılanlar da, büyüklük taslayanlara:”Hayır, gece gündüz hile(ve planlı olarak imandan soğutup) bize Allah ’ı inkar etmemizi ve O’na benzerler tanımamızı emrediyordunuz“ derler.” (Sebe 31-32).

İşte Allah  teala bu ayeti kerimeyle uyararak haber vermektedir ki, tabi olunanlarla onlara tabi olanlar azapta ortaktırlar. Bunların taklid ediyor olmaları, onlara hiçbir fayda sağlamış değildir. Bundan da daha açığı Allah ’u tealanın şu sözüdür:

“Nitekim (dine aykırı olan işlerde)kendilerine uyulan(peşinden gidilen)kimseler, o gün azabı gördükleri vakit(kendilerine) uyulanlardan hızla uzaklaşacaklar ve aralarındaki (yandaşlık ve liderlik gibi)bağlar kopacaktır.(onlara)uyanlar da:”Ah keşke biz (dünyada) bir kere daha dönseydik de (bugün onların)bizden uzaklaştıkları gibi biz de (onlardan)uzak dursaydık” derler.”(Bakara 166-167)

Peygamber efendimiz sahih bir hadisi şeriflerinde şöyle buyururlar: ”Her kim  bir dalalete davet ederse,ona tabi olanların günahlarının aynısı ona verilir.Tabi olanların veballerinden/günahlarından herhangi bir şey de eksiltilmez.” (Müslim, 2674, Tirmizi, 2674; İbni Mâce, 205-206; Ahmed, 2/297.)

İşte bu hadisi şerif ,tabi olanların küfürlerinin sadece tabi olmaktan ve taklid etmekten kaynaklandığını göstermektedir.
 
Evet burada, işkâli / problemi ortadan kaldıracak şekilde bu meseleyi açıklamamız gerekir. Şöyle ki:

- Hakkı bilme ve tanıma imkânı varken bundan yüz çevirerek taklide devam eden bir mukallid ile,
- Hiçbir şekilde böyle bir imkânı olmamış bir mukallid arasında elbette büyük bir fark vardır.
 
Hiç şüphesiz ki insanlık âleminde bu kısımların ikisi de mevcuttur.

İmkânı olduğu halde yüz çeviren mukallid, kendisine farz olan şeyi terk etmekle kusurlu davranmış olup; Allah katında herhangi bir mazeretî yoktur.
Fakat sorup öğrenmekten âciz olan ve hiçbir şekilde hakkı öğrenme imkânı bulunmayan kimselere gelince: bunlar da iki kısma ayrılırlar:

1. Hidâyeti irade eden, onu tercih eden ve onu seven fakat onu bulmaya güç yetirmeyen ve kendisini hidâyete irşâd edecek herhangi bir kimseyi bulamayanlar. Muhakkak ki bunların hükmü, fetret döneminde yaşayanlarla davetin ulaşmadığı kimselerin hükmü gibidir.

2. Kısım: Haktan yüz çeviren ve onu irade etmeyen, üzerinde bulunduğu dinden başkasını da hiçbir şekilde nefsine telkin etmeyen kimselerdir.
Birinci kısımdakiler şöyle derler:
 
"Ya Rabb'i, eğer üzerinde bulunduğumdan daha hayırlı bir dininin olduğunu bilsem, hemen onu din edinirim ve üzerinde bulunduğum dini terk ederim. Ancak ben üzerinde bulunduğum dinden daha hayırlısını bilmiyor ve bundan başka daha iyi bir dine girmeye güç ve imkan da bulamıyorum. Zira benim bütün bilgim ve gücüm bu kadardır."

İkinci kısımdakiler ise: üzerinde bulundukları dine razı olmuş, asla başka bir dini ona tercih etmek istemeyen ve nefsi için başka bir dini arzulamayan kimselerdir. İşte böyle kimselerin âciz olmalarıyla güç yetirmeleri halleri arasında pek bir fark yoktur.

İşte bu iki kısımda bulunanlar da âcizdir. Fakat bu ikinci kısımdakileri diğerlerine ilhak etmek/onlar gibi kabul etmek mümkün değildir. Çünkü aralarında çok açık bir fark vardır. Şöyle ki:

Birinci kısımdakiler; fetret döneminde hak dini arayan fakat bulamayan, bütün gücünü sarfettikten sonra cehalet ve acizliğinden dolayı hak dine giremeyen kimseler gibidirler.

İkinci kısımdakiler ise; hak dini hiç aramayan ve şirk üzere ölen kimseler gibidirler. Zâten arasalardı da onu bulmaktan âciz kalacaklardı.
Muhakkak ki arayıp bulamayanın acizliği ile, aramadan yüz çevirenin acizliği arasında büyük bir fark mevcuttur. Bu noktayı iyice düşünmelisin!
Allah Teâlâ, hikmet ve adaletiyle kıyamet gününde kullan arasında hükmedecek ve Rasûllerle aleyhlerine hüccetin kâim olduğu kimselerden başkasına kesinlikle azap etmeyecektir. Genel olarak yaratılmışlar / insan ve cinler hakkında kesin olan hüküm bu şekildedir. Ancak falan filan şahısların aleyhine bizzat hüccet kâim olmuş mu, olmamış mı?
 
İşte bu hususta Allah ile kulları arasına girip bir hüküm vermek mümkün değildir.

Bilâkis kul için farz olan, İslâm dini dışındaki herhangi bir dini kabul eden (İslam dinine bağlı olmayan) herkesin kâfir olduğuna, Allah sübhanehû ve Teâlâ'nın, Rasûlle hüccet kaim olmadan hiç kimseye azap etmeyeceğine inanmasıdır. Bu genel hüküm olup, ta'yin ise, Allah'ın ilim ve hükmüne havale edilmelidir. Bu hüküm, ceza ve mükâfat hususunda geçerlidir. Dünyevî hükümlere (dünyada tatbik edilen hükümlere) gelince: bu husus zahire göre cereyan eder: kâfirlerin çocuk ve delileri, dünyevi hükümler bakımından kâfir kabul edilir ve onlara da velilerine uygulanan hükümler uygulanır.

İşte bu yapılan tafsilatta, bu meseledeki problemde ortadan kalkmış oldu.
 
Bu mesele dört esasa mebnidir:

1. Esas: Allah sübhanehû ve Teâlâ hiç kimseye, aleyhine hüccet kâim olmadan azap etmeyecektir. Bu konuda bâzı âyeti kerimeler şöyledir:
"... Biz, bir peygamber göndermedikçe (hiçbir kavme) azap edici değiliz." (İsrâ, 15)

"(Biz) Rasûlleri, (rahmetle) müjdeleyici ve (azaba karşı) uyarıcı olarak (gönderdik) ki, (bu) Rasûllerden sonra insanların Allah'a karşı hiçbir hüccet/delil (ve bahane) leri olmasın diye..." (Nisa, 165)

"... (inkarcılardan) her bir topluluk içine atıldıkça, onun bekçileri, kendilerine sorarlar: "Size (bunu haber veren) hiçbir uyarıcı (peygamber) gelmedi mi?" (onlar): "Evet" derler, doğrusu bize (bu azabı haber veren) bir uyarıcı geldi. Fakat biz yalanladık ve: "Allah, hiçbir şey indirmemiştir. Siz ancak büyük bir şaşkınlığın içindesiniz" dedik." (Mülk, 8-9)

"Böylece günâhlarını itiraf ederler. (Bırak) artık, o çılgın alevli ateş ehli, (Allah'ın rahmetinden) uzak olsun!" (Mülk, 11)

"Ey cin ve insan topluluğu, içinizden size âyetlerimi nakleden ve (kıyamette) bugününüze kavuşmak hususunda sizi uyaran peygamberler gelmedi mi? Onlar: "(Kabahat bizde, biz) kendi aleyhimize şahidiz" derler. İşte dünya hayat onları aldattı; hakikaten onlar inkarcı olduklarına kendi aleyhlerine şahitlik ettiler."(En'âm, 130)

Kur'ân-ı Kerim'de daha bunlar gibi bir çok âyeti kerime mevcuttur. Bu âyetler, ancak kendilerine Rasûl'ün geldiği ve aleyhlerine hüccetin kâim olduğu kimselerin azap edilebileceğini göstermektedir. İşte günâhlarını itiraf eden günahkârlar da bunlardır.

Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

"Biz onlara zulmetmedik fakat onlar kendileri (küfre sapmakla) zâlim oldular."(Zuhrûf, 76)

Bu âyeti kerimede geçen zâlim, Rasûl'ün getirdiği şeyleri bilen veya herhangi bir şekilde bilme imkânı olan fakat yine de iman etmeyen kimselerdir. Ancak hiçbir şekilde Rasûl'ün getirdiklerini bilme imkânı olmayan ve bu hususta tamamen âciz olan kimsenin "zâlim" olduğu nasıl söylenebilir?

 2. Esas: Azaba müstahak olmanın iki sebebi vardır:
 
- Birincisi; gelen delilden yüz çevirmek, onu irade edip aramamak ve onun gereklerini yerine getirmemektir.
- İkincisi ise; onun gereklerini yerine getirmeyi irade etmemek ve kâim olduktan sonra ona karşı çıkıp inat etmektir.

- Bunlardan birincisi; yüz çevirme küfrü,
- İkincisi ise, inat küfrüdür.

Cehalet küfrüne gelince; bu, hüccetin kâim olmaması ve onu bilme imkanının olmayışı hâlinde meydana gelen bir küfür çeşididir. İşte Rasûllerin gönderilmeleriyle hüccet kâim olana kadar Allah'ın azap etmeyeceğini belirttiği kimseler bunlardır.

 3. Esas: Şüphesiz ki hüccetin kâim olması, mekân, zaman ve şahısların değişmesiyle değişir. Nitekim Allah Teâlâ'nın hücceti belli bir zamanda kâfirlerin aleyhine kâim olurken, başka bir zamanda kâim olmaz; bir mekân ve bölgede kâim olurken, diğerinde olmaz. Aynı şekilde bâzı şahıslara karşı kâim olurken, diğer bâzılarına karşı kâim olmaz.

Örneğin çocuk ve deli gibi akılları ve temyiz güçleri olmayanlara karşı hüccet kâim olmaz. Aynı şekilde kendilerine yöneltilen hitabı anlamayan ve o hitabı kendilerine terceme edecek bir mütercim bulamayanlar da böyledir...
 
Bunlar, hiçbir şey işitmeyen ve anlama imkânı olmayan sağır konumundadırlar ki, kıyamet gününde Allah'a karşı hüccet getiren dört kişiden biri de odur. Nitekim bu, Esved, Ebû Hüreyre ve diğerlerinin hadislerinde geçmişti.

4. Esas: Allah sübhanehû ve Teâlâ'nın bütün fiilleri, hiçbir zaman ihlâl etmediği hikmetine tâbidir. O'nun bütün fiilleri, kendilerinden meydana gelecek güzel ve övgüye şayan neticeler kastedilerek yapılmaktadır.

 İşte bütün bu tabakalar hakkında konuşmanın ve araştırma yapmanın temeli bu esastır. Şüphesiz ki doğruluğa tevfik eden ve hidâyet bahşeden sadece Allah Teâlâ'dır.

"Hikmet" ve "ta'lili" (Allah'ın fiillerini illetlendirmeyi) kabul etmeyenlere ve her şeyi, tercih edici bir sebep olmadan bir benzeri diğerine tercih eden katışıksız meşiete havale edenlere gelince: hiç şüphe yok ki bunlar, bu dar ve zor makama girmekten ve bu büyük meselelerin yokuşlarına tırmanmaktan kendilerini kurtarmış ve bütün bu meseleleri Allah'ü Teâlâ'nın:

"O yaptığından sorulmaz, kullar ise sorumlu tutulurlar" (Enbiyâ, 23) sözünün altına sokmuşlardır.

- Muhakkak ki Allah Teâlâ her istediğini yapandır.
- Söz söyleyenlerin en doğru söyleyicisi olan Allah Teâlâ: "O yaptığından sorulmaz" derken ne kadar da doğru söylemiştir!
- Zira O'nun hikmeti ve ilmi kâmil olup, eşyayı olması gereken yere koyar.
- O'nun fiillerinde bozukluk, oyun eğlence ve fesat yoktur ki, kulların yaptıklarından soruldukları gibi o'da onlardan sorulsun.
- Şüphesiz ki o, her istediğini yapandır.
- Fakat o, hayır, maslahat, rahmet ve hikmetin dışında kalan şeyleri yapmayı irade etmez.
- Muhakkak ki, şer, fesat ve zulüm olan şeyleri yapmayı irade etmez.
- O, hikmetinin gereklerine aykırı olan şeyleri yapmayı irade etmez.
- O'nun bütün isim ve sıfatları kâmildir, o, ganiy, hamid, alim ve hakimdir.” (Tarikul hicreteyn(İki Hicret yolu)17. Tabaka. sf 411 vd)

 
İbn’ul Kayyımın sözleri burada sona erdi. Şeyh Abdullatif bin Abdirrahman, Minhac’ut te’sis adlı eserinde İbn’ul Kayyım’ın bu sözlerini baştan sona iktibas ettikten sonra şöyle demiştir:



فقف هنا وتأمل هذا التفصيل البديع، فإنه رحمه الله لم يستثن إلا من عجز عن إدراك الحق مع شدّة طلبه وإرادته له، فهذا الصنف هو المراد في كلام شيخ الإسلام وابن القيم وأمثالهما من المحققين رحمهم الله.
وأما العراقي وإخوانه المبطلون، فشبهوا بأن الشيخ لا يكفر الجاهل، وأنه يقول: هو معذور، وأجملوا القول ولم يفصلوا، وجعلوا هذه الشبهة ترساً يدفعون به الآيات القرآنية والأحاديث النبوية، وصاحوا على عباد الله الموحدين، كما جرى لأسلافهم من عباد القبور والمشركين، وإلى الله المصير، وهو الحاكم بعلمه وعدله بين عباده فيما كانوا فيه يختلفون.
وأما من أعرض عن الهدى ودين الحق، ولم يرفع به رأساً بعد معرفته أو مع تمكنه من معرفته، فالأدلة القرآنية والأحاديث النبوية دالة على دخول هؤلاء في الوعيد. قال تعالى: {قَالَ اهْبِطَا مِنْهَا جَمِيعاً بَعْضُكُمْ لِبَعْضٍ عَدُوٌّ فَإِمَّا يَأْتِيَنَّكُمْ مِنِّي هُدىً فَمَنِ اتَّبَعَ هُدَايَ فَلا يَضِلُّ وَلا يَشْقَى، وَمَنْ أَعْرَضَ عَنْ ذِكْرِي فَإِنَّ لَهُ مَعِيشَةً ضَنْكاً وَنَحْشُرُهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ أَعْمَى} [طه:123 ـ 124] الآية.


“İşte bu noktada dur ve bu güzel açıklama üzerinde düşün. İbn’ul Kayyım (rh.a) (azabtan) ancak hakkı şiddetle taleb ettiği ve istediği halde ona ulaşmaktan aciz olan kimseyi istisna etmiştir. İşte bu sınıf, İbn’ul Kayyım, Şeyhulislam İbnu Teymiyye ve benzeri muhakkiklerin (hüccet ulaşmamış vb sözleriyle) kasdettikleri kimselerdir.

Iraki ve batıla dalmış kardeşleri ise Şeyh’in cahilleri tekfir etmediği ve onları mazeretli gördüğü şüphesine kapılmışlardır. Bunu yaparken de mücmel (kapalı) sözleri esas almış, işin tafsilatına girmemişlerdir. Bu şüpheyi de Kur’an ayetleri ve nebevi hadislere karşı kendisini müdafaa etmek için bir kalkan edinmişlerdir. Müşrik ve kabirperestlerden olan atalarının yaptığı gibi Allah’ın muvahhid kullarına engel olmaya çalışmıştır. Dönüş Allah’adır. O, ilmi ve adaletiyle kulları arasında ihtilaf ettikleri hususlarda hükmedecektir.

Hidayetten ve hak dinden yüz çevirip hakkı öğrendiği veya en azından öğrenme imkanı olduğu halde kafasını kaldırıp da bakmayan kimselerin de vaid yani azap tehdidi içersine dahil olduklarına Kur’andaki ayetler ve nebevi hadisler delil teşkil etmektedir. Allahu Teala şöyle buyurmaktadır:

Artık benden size hidayet geldiğinde, kim benim hidayetime uyarsa o sapmaz ve bedbaht olmaz. Kim de beni anmaktan yüz çevirirse şüphesiz onun sıkıntılı bir hayatı olacak ve biz onu, kıyamet günü kör olarak haşredeceğiz. (Taha: 123-124)
(Minhac’ut Te’sis, 227)

Şeyh Abdullatif’in sözleri burada bitti. Şeyh, bu sözlerini İbnu Teymiyye gibi alimlerden nakil yaparak kabirperest vb müşriklerin tekfir edilemeyeceğini isbatlamaya çalışan Iraklı sofi Davud bin Cercis’i redd mahiyetinde kaleme almıştır. Gerek İbn’ul Kayyım’ın gerekse Şeyh Abdullatif’in burada hakka ulaşmaktan aciz olan kimselerden küfür sıfatını değil, azabı nefyettikleri açıktır. Şeyh İshak bin Abdirrahman şöyle demiştir:

“Şeyh Abdullatif, İbn’ul Kayyim’den naklettiği sözlerin içinde bu kimselerinin hallerinin en iyi ihtimalle rasul gelmeden önce ölen fetret ehli gibi veyahut da kendisine peygamberlerden herhangi birisinin daveti ulaşmayan kimse gibi olacağını belirtmiş ve sonra bu iki sınıf insanın da Müslüman sayılmayacağını, İslam isminin onlara verilmeyeceğini beyan etmiştir. Hatta onların bir kısmını tekfir etmeyenler bile onları Müslüman saymamıştır. Bu sebeple bu kimseler için en layık olan sıfat şirk sıfatı olup müşrik ismiyle isimlendirilmeleridir. Zira İslam’ın aslı ve şehadet kelimesi bozulduktan sonra, İslam’dan artık geriye ne kalabilir ki.“ Şeyh İshak’ın sözleri daha önce geçmişti.

İbn’ul Kayyım yukarda “cehalet küfrü” kavramından bahsetmektedir. Küfr-ü cehli olarak adlandırılan bu küfür çeşidini ümmet icma ile kabul etmiştir. Bilmiyorum Ebu Zerka ve şeyhleri Elbani vb nezdinde böyle bir küfür çeşidi var mıdır? Biz onların nezdinde küfr-ü inadi yani inad küfrü haricinde bir küfür çeşidi olacağını zannetmiyoruz. Eğer cehalet küfrünü Yahudi, Hristiyan vb için mümkün görüp kendisini İslam’a nisbet edenler için mümkün görmüyorlarsa bu onların çelişkisi olur. İkisi için de mümkün görüyorlarsa bizim davamızı tasdik etmiş olurlar. Yok iki grup için de mümkün görmüyorlarsa ve risalet hüccetine ulaşmamış olan herkesin İsa Allahın oğludur da dese, haham ve rahiplere helal haram kılma yetkisi de verse kafir olmayacağını, Allaha ve ahiret gününe inanıyorlarsa Müslüman sayılacaklarını iddia ediyorlarsa tıpkı dinler arası diyalogu savunanlar gibi kafir olduklarını, İslamla bir alakaları olmadığını resmen ilan etmiş olurlar. Aslında onların sözünün lazımı budur ve Ebu Batin (rh.a)’ın da işaret ettiği gibi İslama intisap eden müşriklerin bu halleriyle Müslüman olabileceğini iddia edenlerin, haça tapanların da Müslüman olduğunu kabul etmesi gerekir. Fakat bunu yapmasalar da kabirlere, tağutlara tapanlara Müslüman ismini vermeleri küfür olarak onlara yeter.

İbn’ul Kayyim (rh.a) “Turuk’ul Hukmiyye” adlı eserinde bidat ehlinin şahitliğinin kabul edilip edilmeyeceği meselesi hakkında şunları zikretmektedir:


قُلْتُ: مَنْ كَفَرَ بِمَذْهَبِهِ - كَمَنْ يُنْكِرُ حُدُوثَ الْعَالَمِ، وَحَشْرَ الْأَجْسَادِ، وَعِلْمَ الرَّبِّ تَعَالَى بِجَمِيعِ الْكَائِنَاتِ، وَأَنَّهُ فَاعِلٌ بِمَشِيئَتِهِ وَإِرَادَتِهِ - فَلَا تُقْبَلُ شَهَادَتُهُ، لِأَنَّهُ عَلَى غَيْرِ الْإِسْلَامِ، فَأَمَّا أَهْلُ الْبِدَعِ الْمُوَافِقُونَ لِأَهْلِ الْإِسْلَامِ، وَلَكِنَّهُمْ مُخَالِفُونَ فِي بَعْضِ الْأُصُولِ - كَالرَّافِضَةِ وَالْقَدَرِيَّةِ وَالْجَهْمِيَّةِ وَغُلَاةِ الْمُرْجِئَةِ وَنَحْوِهِمْ.
فَهَؤُلَاءِ أَقْسَامٌ:
أَحَدُهَا: الْجَاهِلُ الْمُقَلِّدُ الَّذِي لَا بَصِيرَةَ لَهُ، فَهَذَا لَا يُكَفَّرُ وَلَا يُفَسَّقُ، وَلَا تُرَدُّ شَهَادَتُهُ، إذَا لَمْ يَكُنْ قَادِرًا عَلَى تَعَلُّمِ الْهُدَى، وَحُكْمُهُ حُكْمُ الْمُسْتَضْعَفِينَ مِنْ الرِّجَالِ وَالنِّسَاءِ وَالْوِلْدَانِ الَّذِينَ لَا يَسْتَطِيعُونَ حِيلَةً وَلَا يَهْتَدُونَ سَبِيلًا، فَأُولَئِكَ عَسَى اللَّهُ أَنْ يَعْفُوَ عَنْهُمْ، وَكَانَ اللَّهُ عَفُوًّا غَفُورًا.
الْقِسْمُ الثَّانِي: الْمُتَمَكِّنُ مِنْ السُّؤَالِ وَطَلَبِ الْهِدَايَةِ، وَمَعْرِفَةِ الْحَقِّ، وَلَكِنْ يَتْرُكُ ذَلِكَ اشْتِغَالًا بِدُنْيَاهُ وَرِيَاسَتِهِ، وَلَذَّتِهِ وَمَعَاشِهِ وَغَيْرِ ذَلِكَ، فَهَذَا مُفَرِّطٌ مُسْتَحِقٌّ لِلْوَعِيدِ، آثِمٌ بِتَرْكِ مَا وَجَبَ عَلَيْهِ مِنْ تَقْوَى اللَّهِ بِحَسَبِ اسْتِطَاعَتِهِ، فَهَذَا حُكْمُهُ حُكْمُ أَمْثَالِهِ مِنْ تَارِكِي بَعْضِ الْوَاجِبَاتِ


“Eğer bu kimse alemin sonradan yaratılmış olduğunu, keza cesetlerin dirileceğini inkar edenler, Allah’ın kainatta olan her şeyi bildiğini, kendi dilemesi ve iradesi ile fail olduğunu reddedenler gibi sahip olduğu mezheple kafir olan kimselerden ise şahitliği kabul edilmez. Çünkü bunlar İslam üzere değildir.

Bu kimse İslam’ın aslına muvafık olup bazı usullerde muhalif olan, -örneğin Rafıziler, Kaderiye, Cehmiyye ve Gulatı Mürcie gibi- fırkalara mensupsa bunlar, kısımlara ayrılırlar:

Bunlardan bazıları basiretsiz cahillerdir ki bu kimseler, eğer hidayeti öğrenme kudretleri yoksa tekfir veya tefsik edilmez, şahitlikleri de reddedilmez. Bunların durumu tıpkı Erkekler, kadınlar ve çocuklardan (gerçekten) âciz olup hiçbir çareye gücü yetmeyenler, hiç bir yol bulamayanlar gibidir. İşte bunları, umulur ki Allah affeder; Allah çok affedicidir, bağışlayıcıdır. (Bkz. Nisa: 99)

İkinci kısım ise hidayeti sorup taleb etmeye, hakkı öğrenmeye gücü yettiği halde sırf dünyevi meşgaleler veya liderlik kavgası, dünya lezzetleri ve geçim kaygısı gibi şeylerle meşgul olduğundan dolayı (araştırmayı) terk eden kimsedir ki işte bu kimse tefrit (ihmalkarlık) içersinde olup azab tehdidini hak etmiştir. Gücü yettiği oranda Allah’tan sakınma vecibesini yerine getirmediği için günahkardır. Bu kimselerin hükmü, bazı vacibleri terk edenlerin hükmü gibidir…”
(Turuk’ul Hukmiyye, sf 234)

İbn’ul Kayyım’ın –hepsi kendilerine Müslüman ismi verdiği halde- bidat ehlini tekfir edilen ve edilmeyen diye iki kısma ayırmasına dikkat edin… Bu taksimatı da bu fırkaların İslamın aslını kabul edip etmemesine göre yapmıştır. Cehaletlerine, tevillerine veyahut da kendilerini islama nisbet edip etmemelerine göre değil…. Esasen bu sayılan üç husus bütün fırkaların ortak özelliğidir. Asılların aslı olan tevhidi kabul etmeyenlerin durumu ise İbn’ul Kayyımın bahsettiği dört fırkadan da daha açıktır. Tevhid İslamın aslı değilse zaten geriye hangi asıl kalmaktadır? Bu nakildeki bizim konumuzla doğrudan alakalı kısım ise şudur; İbn’ul Kayyım sadece İslamın aslına muvafakat eden fırkaların cahil mukallid sınıfını mazeretli saymıştır. Tekfir edilen bidat fırkaları ile alakalı ise böyle bir ayrımdan bahsetmemiştir. Nusayriler, Aleviler, İsmailiyye gibi tekfir edilen fırkaların avam kesiminin mazur olacağını iddia eden hiçbir alim hatta aklı başında hiç kimse yoktur. Kabirperestlerin, tağuta ibadet edenlerin, demokratların vs’nin ise bunlardan bir farkı yoktur.

Hücceti anlamamaktan kasıd Türk kavminden birisine hüccetin Arap diliyle gitmesi veya sağır bir kimsenin işitmemesinden dolayı hücceti anlamaması gibi ise bu zaten hüccetin ulaşmadığı manasına gelir. Kendisine bu şekilde hüccet ulaşmamış olan kimse ise eğer dinin aslını yerine getirmemiş birisi ise dünyadaki hükmü müşriktir, ahirette ise -hadislerde haber verildiği üzere- imtihan edilecektir. Fakat bizim muhaliflerimizin iddiası bu değildir. Onlar Kur’an’a ulaşan veya ulaşma imkanı olan bir topluluğun kendilerine arız olan bazı şüpheler ve karışıklıklardan dolayı hücceti anlamadıkları takdirde azab görmeyeceklerini ve de dünya hükmü itibariyle de kafir olmayacaklarıını iddia etmektedirler. Cahız ve benzerleri bundan daha hafifini dile getirdikleri halde tekfir edilmişlerdir. Zira onlar Yahudi, Hristiyan vb’lerinin Müslüman olmadıklarını kabul ettikleri halde hücceti idrak etmekten aciz olan cahil tabakanın azab görmeyeceğini iddia etmişlerdir. Bunlar ise Allah’a ibadette ortak koşan kimselerin –eğer dilleriyle şehadet getiriyorlarsa- ahirette azab görmeyeceğini, üstelik dünyada da Müslüman hükmü alacaklarını iddia etmektedirler. Halbuki İbn’ul Kayyımın bu kişiler velev ki fetret ehli de olsa dünyevi hüküm olarak kafir muamelesi yapılacağına dair sözleri geçmişti.

Allaha hamdolsun, İbn’ul Kayyımın sözleri hüccet kendisine ulaşmış olan kimsenin cahil ve mukallid de olsa iman etmediği takdirde azaba maruz kalacağı ve dünya ve ahiret hükümleri bakımından kafir sayılacağı hususunda yeterli derecede açıktır. Üstelik İbn’ul Kayyım bu hususta icmadan bahsetmiştir.  Bu icmaya muhalefet edenler ise aşağıda geleceği üzere tekfir ve tadlil edilmiştir.Bu bahsedilen mukallid tabakasının hücceti anlamadıkları ortadadır. Bundan dolayı İbn’ul Kayyım onların durumunu cehalet küfrü olarak vasfetmiştir. Bu hükmü sadece Yahudi ve Hristiyanların mukallidlerine hasretmek ise delilsiz tahakkümdür ve hevadan başka bir hiçbir asla dayanmaz.

Abdullah bin Abdurrahman Eba Batin şöyle der:

 
واحتج بعض من يجادل عن المشركين: بقصة الذي أوصى أهله أن يحرقوه بعد موته  . على أن من ارتكب الكفر جاهلا لا يكفر, ولا يكفر إلا المعاند.
والجواب عن ذلك كله: أن الله سبحانه أرسل رسله مبشرين ومنذرين؛ لئلا يكون للناس على الله حجة بعد الرسل.
وأعظم ما أرسلوا به , ودعوا إليه: عبادة الله وحده لا شريك له, والنهي عن الشرك الذي هو  عبادة غيره.
فإن كان مرتكب الشرك الأكبر معذورا لجهله، فمن هو الذي لا يعذر؟
ولازم هذه الدعوى: أنه ليس لله حجة على أحد إلا المعاند. مع أن صاحب هذه الدعوى لا يمكنه طرد أصله, بل لابد أن يتناقض؛ فإنه لا يمكنه أن يتوقف في تكفير من شك في رسالة محمد صلى الله عليه وسلم, أو شك في البعث, أو غير ذلك من أصول الدين. والشاك جاهل!.
والفقهاء رحمهم الله: يذكرون في كتب الفقه حكم المرتد: وأنه المسلم الذي يكفر بعد إسلامه /: نطقا, أو فعلا, أو شكا, أو اعتقادا  . وسبب الشك: الجهل.
ولازم هذا: أنا لا نكفر جهلة اليهود والنصارى, ولا الذين يسجدون الشمس والقمر والأصنام لجهلهم, ولا الذين حرقهم علي ابن أبي طالب رضي الله عنه بالنار ؛ لأننا نقطع أنهم جهال!!! وقد أجمع العلماء على كفر من لم يكفر اليهود والنصارى أو يشك في كفرهم، ونحن نتيقن أن أكثرهم جهال.


“Müşrikleri savunan bazıları, cehaleti sebebi ile küfür işleyen kişinin tekfir edilmeyeceği ve ancak inatçı kafirin tekfir edilebileceğini iddia eder ve bu sözlerine delil olarak da, çocuklarına, öldükten sonra vücudunun yakılmasını ve küllerinin savurulmasını vasiyet eden adamın olayını gösterirler.

Bu iddialarına şöyle cevap verilir: Allahu Teala, peygamberlerini  müjdeleyici ve korkutucu olarak göndermiştir. Böylece insanların Allahu Teala’ya karşı bir hüccetleri kalmamıştır. Peygamberlerin, kendisi ile gönderildikleri ve ona davet ettikleri en büyük şey, ibadeti yalnızca Allahu Teala’ya has kılmak ve Allahu Teala’dan başkasına ibadet olan şirki yasaklamaktır. Dolayısıyla kişi, Allahu Teala’ya karşı en büyük şirk olan başkasına ibadet konusunda, cehaleti sebebi ile mazur kabul edilecekse, cehaleti sebebi ile mazur olmayan kim kalır ki?

Böyle bir iddia, Allahu Teala’nın yüz çeviren ve inat eden kafir dışında hiç kimseye hüccetini ikame etmediği sonucunu doğurur. Bununla birlikte böyle bir iddianın sahibi olan kişinin, (bu tekfir meselesinin) aslını inkar etmesi de mümkün değildir. Bu kişi büyük çelişki içerisindedir. Çünkü bu kişinin Muhammed’in Sallallahu Aleyhi ve Sellem peygamber olarak gönderildiğinden şüphe eden veya kıyamet günü insanların yeniden diriltileceği gibi dinin asıllarından olan bir konuda şüphe eden kişiyi tekfir etme konusunda tevakkuf etmeleri mümkün değildir. Halbuki şüphe eden kişi de cahildir. Fıkıh alimleri Rahimehumullah, kitaplarında, mürtedin hükmü konusunu açıklarken, bunun, Müslüman olduktan sonra, kişiyi küfre sokan bir söz veya fiil veya itikad ya da şüphe sebebi ile kafir olan kişi olduğunu belirtirler. Şüphe etmenin sebebi cehalettir. Bu, cahil olan Yahudi ve Hristiyanların, cehaletleri sebebi ile aya, güneşe, yıldızlara ve putlara secde eden kişilerin ve Ali bin Ebi Talip’in Radıyallahu Anhu kendilerini ateşte yakarak cezalandırdığı insanların da mazur olarak kabul edilmeleri ve dolayısıyla da tekfir edilmemelerini gerektirir. Çünkü bunların da cahil olduklarını kesin olarak söylüyoruz. Halbuki alimler, Yahudi ve Hristiyanları tekfir etmeyen veya kafir olduklarından şüphe edenlerin tekfir edileceği konusunda icma etmişlerdir. Bununla birlikte biz, bu Yahudi ve Hristiyanların çoğunun cahil olduğuna inanıyoruz...”


Ardından şöyle devam etmektedir:


وقد ذم الله المقلدين بقوله عنهم: {إِنَّا وَجَدْنَا آبَاءنَا عَلَى أُمَّةٍ وَإِنَّا عَلَى آثَارِهِم مُّهْتَدُونَ} الآيتين, ومع ذلك كفرهم سبحانه وتعالى.
واستدل العلماء بهذه الآية ونحوها: على أنه لا يجوز التقليد في معرفة الله والرسالة.وحجة الله سبحانه قائمة على الناس بإرسال الرسل إليهم, وإن لم يفهموا حجج الله وبيناته.
قال الشيخ موفق الدين أبو محمد بن قدامة  رحمه الله - لما انجر كلامه في مسألة: هل كل مجتهد مصيب؟ ورجح قول الجمهور: إنه ليس كل مجتهد مصيبا  بل الحق في قول واحد من أقوال المجتهدين
قال-: وزعم الجاحظ أن مخالف ملة الإسلام إذا نظر فعجز عن درك الحق: فهو معذور غير آثم.


“Allahu Teala şu ayetlerinde atalarını taklit edenleri kötülemektedir: “Senden önce de hangi memlekete uyarıcı göndermişsek mutlaka oranın varlıklıları, ‘Biz babalarımızı bir din üzerinde bulduk. Biz de onların izlerine uyarız’ dediler.” (Zuhruf: 23) Onların durumu bu olmasına rağmen Allahu Teala, onları tekfir etmiştir. Alimler, bu ve benzeri ayetleri delil göstererek Allahu Teala’yı ve Muhammed’in Sallallahu Aleyhi ve Sellem risaletini bilme konusunda taklidin caiz olmadığını, Allahu Teala’nın hüccetinin, ta ki bu hüccet ve açıklamaları anlamasalar bile insanlar üzerine, kendilerine gönderilen rasuller aracılığı ile ikame olunduğunu bildirmektedir. Her müçtehidin, yapmış olduğu içtihadında doğruya isabet edip etmediği hakkında söz ederken, bu konuda cumhurun görüşünü tercih eden Muhammed bin Kudame Rahimehullah şöyle der: “Şüphesiz her müçtehid, yapmış olduğu içtihadında doğruya isabet edemez. Hak, müçtehidlerden birinin söylediğidir. Cahız ise araştırdığı halde hakkı idrakten aciz olan kişinin mazur olup günahkar olmadığını iddia etmiştir.” (El-İntisar, sf 44-45)

Muhammed bin Kudame, Hanbeli imamlarının büyüklerinden olup “el-Muğni” adlı eserin sahibidir. Bu zatın fıkıh usuluyle alakalı “Ravdat’un Nazır” isimli bir eseri vardır. Şeyh Ebu Batin yukardaki ibarenin devamında İbnu Kudame’nin sözlerini bu eserden nakletmektedir. Biz inşallah, onun sözlerini bizzat kendi eserinden nakledeceğiz. İbnu Kudame şöyle demektedir:


أما الذي ذهب إليه الجاحظ:
فباطل يقينًا، وكفر بالله- تعالى- وردٌّ عليه وعلى رسوله -صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّم-النبي -صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّم- فإنا نعلم - قطعًا - أن النبي -صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّم-أمر اليهود والنصارى بالإسلام واتِّباعه، وذمهم على إصرارهم.
ونقاتل جميعهم، ونقتل البالغ منهم.
ونعلم: أن المعاند العارف مما يقل، وإنما الأكثر مقلدة، اعتقدوا دين آبائهم تقليدًا، ولم يعرفوا معجزة الرسول وصدقه.
والآيات الدالّة في القرآن على هذا كثيرة:
كقوله تعالى: {ذَلِكَ ظَنُّ الَّذِينَ كَفَرُوا فَوَيْلٌ لِلَّذِينَ كَفَرُوا مِنَ النَّارِ} ، {وَذَلِكُمْ ظَنُّكُمُ الَّذِي ظَنَنْتُمْ بِرَبِّكُمْ أَرْدَاكُمْ فَأَصْبَحْتُمْ مِنَ الْخَاسِرِينَ}  {وَإِنْ هُمْ إِلَّا يَظُنُّونَ} ، {يَحْسَبُونَ أَنَّهُمْ عَلَى شَيْءٍ}، {وَيَحْسَبُونَ أَنَّهُمْ مُهْتَدُونَ} ، {الَّذِينَ ضَلَّ سَعْيُهُمْ فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَهُمْ يَحْسَبُونَ أَنَّهُمْ يُحْسِنُونَ صُنْعًا، أُولَئِكَ الَّذِينَ كَفَرُوا بِآياتِ رَبِّهِمْ وَلِقَائِه ِ ... }.
وفي الجملة: ذم المكذبين لرسول الله -صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّم-مما لا ينحصر في الكتاب والسنة
.

“Cahız’ın söylediği bu söz, (yani araştırdığı halde hakkı idrakten aciz olan kişinin mazur olup günahkar olmadığını iddia etmesi) kesin olarak batıldır, Allahu Teala’ya küfürdür, O’nun ve Rasulü’nün söylediğini red etmektir. Zira biz biliyoruz ki; Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem) Yahudi ve Hristiyanlara İslam’a girmelerini emretmiş ve küfürde ısrar etmelerinden ötürü onları kınamıştır. Keza biz onların hepsiyle savaşırız ve onlardan akil baliğ olan kimseleri öldürürüz.

Biz bilmekteyiz ki bile bile inad eden kimseler azdır. Birçoğu mukallid olup, atalarının dinini taklid etmektedirler. Bunlar Rasulun mucizelerine ve doğruluğunu bilmezler. Kur’an’da buna delalet eden ayetler oldukça fazladır. Allahu teala’nın şu kavilleri gibi:

]“Rabbiniz hakkında beslediğiniz zan var ya, işte sizi o mahvetti ve ziyana uğrayanlardan oldunuz.” (Fussilet: 23)

“Göğü, yeri ve ikisi arasındakileri biz boş yere yaratmadık. Bu, inkâr edenlerin zannıdır. Vay o inkâr edenlerin ateşteki haline!” (Sad: 27)

“İçlerinde bir takım ümmîler vardır ki, Kitab'ı (Tevrat'ı) bilmezler. Bütün bildikleri kulaktan dolma şeylerdir. Onlar sadece zan ve tahminde bulunuyorlar.”(Bakara: 78)

“O gün Allah onların hepsini yeniden diriltecek, onlar da dünyada size yemin ettikleri gibi, O'na yemin edeceklerdir. Kendilerinin bir şey (hakikat) üzerinde olduklarını sanırlar. İyi bilin ki onlar gerçekten yalancıdırlar.” (Mücadele: 18)

“Şüphesiz bu şeytanlar onları doğru yoldan alıkoyarlar da onlar, kendilerinin doğru yolda olduklarını sanırlar.” (Zuhruf: 37)

Kehf suresinde ise mealen şöyle buyrulmaktadır:

104. (Bunlar;) iyi işler yaptıklarını sandıkları halde, dünya hayatında çabaları boşa giden kimselerdir.
105. İşte onlar, Rablerinin âyetlerini ve O'na kavuşmayı inkâr eden, bu yüzden amelleri boşa giden kimselerdir ki, biz onlar için kıyamet gününde hiçbir ölçü tutmayacağız.”


Kısacası; Allah’ın rasulunu yalanlayanların yerilmesi(ne dair deliller) Kitap ve Sünnet’te sayılamayacak kadar çoktur.”
(İbnu Kudame, Ravdat’un Nazır ve Cennet’ul Menazir, 2/351-352)

İbnu Kudame’den yapılan alıntı burada sona erdi.

İbnu Kudame’nin Ravzat’un Nazır adlı eseri büyük oranda Gazali’nin el-Mustasfa’sına dayanmaktadır. Gazali bu eserinde Cahız’ın görüşlerini biraz daha tafsilatlı bir şekilde ele almaktadır. Ravza’daki bilgilere ilaveten şunları zikretmektedir Gazali:

“Cahız der ki: Yahudiler, Hıristiyanlar ve Dehriler gibi, İslam dinine muhalif olanlar, kendi inançlarının dışındakilere karşı inatçı bir tutum içerisinde iseler günahkardırlar. Eğer inceleme-araştırma yapmış, fakat gerçeği yine de bulamamış ise, bu takdirde günahkar olmayıp mazurdur. Eğer, araştırma-incelemenin gerektiğini bilmediği için inceleme-araştırma yapmamış ise yine mazurdur. Azab görecek olan günahkar ise yalnızca inatçı davranandır. Çünkü Allah Teala hiç kimseye gücünün üzerinde yük yüklemez. Bunlar (yahudi, hrıstiyan ve dehriler), gerçeği idrakten aciz kalmışlar ve Allah korkusuyla inançlarına bağlı kalmışlardır. Zira bilip Öğrenme yolu bunların üzerlerine kapanmıştır.”

Ardından Cahız’ın görüşlerini redd etmektedir. İbnu Kudame, Cahız’a reddiyesini büyük oranda Gazali’nin bu reddinden iktibas etmiştir. Gazali daha sonra şöyle demektedir:

“Câhız'ın 'Allah onlara güç yetiremeyecekleri şeyi nasıl yükler!' sözüne gelince; biz Allahın onları mükellef tuttuğunu zarurî olarak biliyoruz. Şimdi onların buna güç yetirip yetiremeyeceklerine bakalım. Allah, ihsan ettiği akıl, ortaya koyduğu deliller ve gönderdiği akılları uyaran ve inceleme-araştırma güdülerini harekete geçiren peygamberler sayesinde buna güç yetirebileceklerine dikkat çekmektedir. Ta ki peygamberlerden sonra hiç kimsenin Allaha karşı Öne süreceği bir hüccet kalmasın.” (El-Mustasfa, II, 359)

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1810
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Görüldüğü üzere Cahız’ın tenkid ve tekfir edilen usulu ile günümüzde hüccetin anlaşılmasını şart koşan kimselerin usulu aynıdır. İkisi de hüccetin kaim olmasını, anlaşılmasına bağlamaktadır ve azabı, sadece bilerek inad edenlere has kılmaktadır. Günümüzdeki sapıklar buna ilaveten daha önceki mülhid seleflerinin yapmadığı bir şeyi yapıp Allaha ortak koşanlara Müslüman ismini vermektedirler.

Gazali “Mustasfa”da Cahız’ın görüşünü reddetse de başka bazı eserlerinde ona yakın bir görüşe meyletmiştir. Bu hususta Kadı İyaz “eş-Şifa” adlı eserinde şunları zikretmektedir:


وَقَالَ نَحْوَ هَذَا الْقَوْلِ الْجَاحِظُ  ، وَثُمَامَةُ  ، فِي أَنَّ كَثِيرًا مِنَ الْعَامَّةِ، وَالنِّسَاءِ، وَالْبُلْهِ. وَمُقَلِّدَةِ النَّصَارَى وَالْيَهُودِ وَغَيْرِهِمْ لَا حُجَّةَ لِلَّهِ عَلَيْهِمْ. إِذْ لَمْ تَكُنْ لَهُمْ طِبَاعٌ يُمْكِنُ مَعَهَا الاستدلال وقد نحا  الغزالي  قريبا من هذا المنحى في كتاب التفرقة
وَقَائِلُ هَذَا كُلِّهِ كَافِرٌ بِالْإِجْمَاعِ عَلَى كُفْرِ مَنْ لَمْ يُكَفِّرْ أَحَدًا مِنَ النَّصَارَى وَالْيَهُودِ، وَكُلَّ مَنْ فَارَقَ دِينَ الْمُسْلِمِينَ، أَوْ وَقَفَ فِي تَكْفِيرِهِمْ، أَوْ شَكَّ.
قَالَ الْقَاضِي أَبُو  بكر. لأن التوقيف والإجماع اتفقا عَلَى كُفْرِهِمْ، فَمَنْ وَقَفَ فِي ذَلِكَ فَقَدْ كَذَّبَ النَّصَّ وَالتَّوْقِيفَ، أَوْ شَكَّ فِيهِ. وَالتَّكْذِيبُ أَوِ الشَّكُّ فِيهِ لَا يَقَعُ إِلَّا مِنْ كافر.


“Cahız ve Sümame, Halkın pek çoğundan, kadınlardan, aklı kısa olanlardan hristiyanlar ve yahudileri taklit edenler hakkında, Allah'ın onların üzerinde bir hücceti olmadığını söylemişlerdir. Zira onların istidlal edecek derecede tabiatları müsait değildir. Gazali de et-Tefrika adlı kitabında bu görüşe yakın bir tarafa meyletmiştir.

Bunları söyleyenlerin hepsi icma ile kâfirdirler. Zira hristiyan ve yahudilerden herhangi birisini ve de müslümanların dininden sözle veyahut fiil ile irtidad ederek ayrılan birini tekfir etmeyen, yahut onları tekfir etmede tereddüt edip kararsız kalan veya şüphe eden herkes icma ve ittifakla kâfirdir. Kadı Ebu Bekr der ki; Bu meseledeki hüküm ve bu konudaki icma, onların küfrünü ortaya koymaktadır. Her kim ki bu hususta tereddüt ederse, kitabı ve sünneti yalanlamış veya onlar hakkında şüphe etmiş olur ki, yalanlama ve şüphe de ancak kafir işidir.”  (Şifâ-ı Şerîf, Tercüme ve Şerhi Kâdı Iyaz, Rehber Yayınları: 591-597.)
 
Şifa’yı neşredenler bu ibareye koydukları dipnotta İbn Hacer’den bu görüşün Gazali’ye ait olmadığını naklediyorlar. Doğrusunu Allah bilir. Allahın izni ve keremiyle Allah’a şirk koşanların tekfiri yani dünyada ve ahirette kafir muamelesi görmeleri için mutlaka hücceti idrak etmelerinin şart olduğu görüşünün alimlerin ittifakıyla batıl ve küfür olduğu ortaya çıkmış oldu. Allaha hamdolsun.


Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1810
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
TEKFİRDE HÜCCETİN ANLAŞILMASININ ŞART OLMADIĞINA DAİR ALİMLERDEN BAZI EK NAKİLLER

Kafirlere azabın hak olması için hücceti duymalarının yeterli olduğu, hücceti anlamalarının ve hüccete karşı bile bile inad etmelerinin şart olmadığı hususunda alimlerin ittifakını bu şekilde isbat ettikten sonra meselenin iyice anlaşılabilmesi için alimlerden birkaç nakil daha yapmak istiyorum.
 
Müfessirlerin imamı İbn Cerir et-Taberi (rahimehullah):
 
1- Allahu teala’nın “Dikkat edin, onlar akılsızların ta kendileridir. Fakat bilmiyorlar” buyruğunu tefsir ederken şunları söyler: “Bu ayetin delalet etmiş olduğu mana, Allahu teala tarafından cezanın, ancak inat etmiş olduğu şeyin doğru olduğunu bilmesinden sonra rabbine inat edene müstahak olacağını iddia edenlerin hatalı olduklarını ifade etmektedir. Buna benzer ayetlerin yorumu “Fakat onlar anlamazlar”  ayetinde geçmiştir.”

2- Yine munafıklardan bahsederken, bu mananın aynısını tekrar ederek başka bir yerde şunları söyler: “Yaptıkları bu fiiller, ıslah ettiklerini zannetmelerine rağmen münafıkların Allah’ın arzında yapmış oldukları ifsatlarıdır. Allah azze ve celle, yaptıkları bu masiyetler ile ıslahçı olduklarını zannetmelerinden dolayı, onlardan cezasını düşürmemiş ve masiyet ehline hazırlamış olduğu elim azabını onlardan hafifletmemiştir. Bilakis cehennemin en derin yerini, elim azabını ve Allahu teala’nın (bu dünyada) onları yermesi ve kınaması ile de peşin utancı onlara gerekli görmüştür. Allahu teala şöyle buyuruyor: “Dikkat edin, gerçekten onlar bozgunculuk edenlerin ta kendileridir. Fakat anlamıyorlar.”  Allahu teala’nın onlar hakkındaki bu hükmü,’Allah’ın azabının ancak, üzerine gerekli olan hakları ve farzları bildikten ve bunların onun üzerine bir zorunluluk olduğunun hücceti ona sabit olduktan sonra, inat eden kimseye gerekli olacağını’ söyleyenleri yalanlayan en kuvvetli delillerdendir.” (Tefsirut-Taberi: (1/136-140) Bakara: 12-13. ayetlerin tefsiri)

Müfessirlerin imamı Taberi’nin (rahimehullah) sözlerine bakıldığında, ‘Allah’ın cezasına, ancak inat ettiği şeyin doğruluğunu bilerek inat edenin müstahak olacağını’ söyleyenlerin görüşünün fasit olduğunu açıkladığı görülecektir. Bu, muasırlardan ancak inatçının küfre gireceğini söyleyenlerin durumudur. Yine imam Taberi, ‘Allah tebare ve teala’nın hükmünün, ancak öğrendikten ve üzerine hüccet sabit olduktan sonra inat edene geçerli olacağını’ söyleyenlerin hatalı olduğuna delalet ettiğini açıklamıştır. Bu fasit bir mezheptir. Cahilin, tevil sahibinin ve hata edenin açık olan meselelerde küfür hükmünden çıkarılması Kuran’ın nasslarına terstir. Bu nedenle allame Ebu Batin en-Necdi, küfür hükmünü inatçılara has kılanları reddetmiş ve şu sözleri ile bu mezhebin bozukluğunu beyan etmiştir: “Bizler ‘Ben bunun hak olduğunu biliyorum ve ne ona bağlanıyorum nede onu söylüyorum!’ diyene kadar o kimsenin inatçı olduğunu bilemeyiz. Böyle bir kimse ise neredeyse yok gibidir. Her mezhepten âlimler, sayamayacağımız kadar sahibini küfre sokacak sözler, fiiller ve itikatlar zikretmişlerdir ve bunların hiçbirisini inat ile kayıtlamamışlardır. Tevil ile, içtihat ederek, hata ederek veya cahil olarak küfür işleyenin mazur olacağını söyleyen kimse, hiç şüphesiz kitaba, sünnete ve icmaya muhalefet etmiştir.” (El-İntisar li hizbillahi’l-muvahhidin: (s.36)
 
3- İmam Taberi (rahimehullah) Allahu teala’nın “Çünkü bunlar, Allah'ı bırakıp şeytanları veli edinmişlerdi. Ve gerçekten onları doğru yolda saymaktadırlar.” (Araf: 30) buyruğu hakkında şunları söyler: “Dalaletin üzerine hak olduğu fırka, yapmış oldukları bu hatalarının cahilleri olduklarından, şeytanları Allah’ın dışında yardımcılar ve destekçiler edinmeleri ile doğru yoldan sapmışlardır. Hatta kendilerinin hak ve hidayet üzere olduklarını ve yaptıklarının ve işlediklerinin doğru olduklarını zannederek bunu yapmışlardır. Bu, ‘Allahu teala’nın, doğru vechini bildikten ve rabbine inat ederek bunu işleyen kimse hariç, hiç kimseye işlediği masiyetten veya itikat ettiği dalaletten dolayı azap etmeyeceğini’ söyleyenlerin hatalı olduğunun en açık delillerindendir. Çünkü eğer bu böyle olmuş olsaydı hidayette olduğunu zanneden dalalet fırkası ile hidayet fırkası arasında bir fark olmazdı. Oysaki Allahu teala bu ayetinde bunların isimlerini ve hükümlerini birbirinden ayırmıştır…” (Tefsiru’l-imam et-Taberi: (7/118) darul-kutubul-ilmiyye, Beyrut.)

Yine imam İbn Cerir (rahimehullah) ‘kişinin, ancak Allahu teala’nın vahdaniyetini bildikten sonra küfrü kast etmesi ile kafir olacağını’ iddia edenleri çürütürken şunları söyler: “Dünya hayatında çabaları boşa giden kimseler…” (Kehf: 104) Bu kimseler, dünya hayatlarında yapmış oldukları amelleri hidayet ve istikamet üzere olmayıp bilakis zulüm ve dalalet üzere olanlardır. Bu, onların Allah’ın emrettikleri dışında başka şeylerle amel etmeleri nedeniyledir. Hatta Ona karşı işledikleri küfürlerindendir. “Onlar iyi işler yaptıklarını zannederler.”  Onlar yaptıkları bu fiilleri ile Allah’a itaat ettiklerini ve kullarına karşı yaptıklarında çaba sarf ettiklerini zannetmektedirler. Bu ayet, ‘ancak Allah’ın vahdaniyetini bildikten sonra küfrü kast eden kimsenin kafir olacağını’ iddia edenlerin hatalı olduğunun apaçık delilidir. Zira Allahu teala bu ayette, sıfatları bu olan kimseler hakkında, dünyada harcamış oldukları çabalarının boşa gittiğini ve onların bununla iyi işler yaptıklarını zannettiklerini haber vermektedir. Yine onlar hakkında rablerinin ayetlerine karşı küfür işleyenler olduklarını bildirmektedir. Eğer söz, ancak bilen kimsenin kafir olacağını iddia edenler gibi olmuş olsaydı, Allahu teala’nın haklarında iyi işler yaptıklarını zannettiklerini haber verdiği bu topluluğun, yaptıklarından dolayı ecir ve sevap almaları gerekirdi. Oysaki söz, onların söylediklerinden farklıdır. Allah (celle celaluhu) onların kafirler olduğunu ve amellerinin boşa gideceğini haber vermiştir.” (Tefsiru’l-imam et-Taberi: (16/28-29)
 
Meşhur muhaddislerden İbnu Mendeh (v. 395) ise “Kitab’ut Tevhid” adlı eserinde tevhid hususunda çaba sarfettiği halde hakka ulaşamayan kimsenin, tıpkı bilerek inad eden kafir gibi olduğuna dair müstakil bir bab açmıştır. Bu babı aynen aktarıyoruz:

"Marifetullah (Allahı Bilme) ve Vahdaniyyet  (Onu Birleme) Hususunda Hata Eden Müctehidin Muanid (İnatçı Kafir) Gibi Olduğuna dair Deliller

Allah-u Teala onların delaletlerini ve inatçılıklarını haber vererek şöyle buyurmuştur:

"De ki: Size, (yaptıkları) işler bakımından en çok ziyana uğrayanları bildirelim mi? (Bunlar) iyi işler yap¬tıklarını sandıkları halde, dünya hayatında, çabaları boşa giden kimselerdir."(Kehf: 18/103-104)

Ali b. Ebi Talib (radiyallahu anh) işleri bakımından en çok ziyana uğrayanlar sorulduğunda onlar kitap ehlinin kafirleridirler, onların ataları hak üzere idiler, sonra rablerine eş koşup dinlerine kendilerinden yeni şeyler soktular, delalette bir araya geldiler ve doğru yolda olduklarını sandılar, batılda ictihad ettiler, doğru olduklarını sandılar, iyi işler yaptıklarını sandıkları halde dünya hayatında çabaları boşa gitti, dedi.
 
Ali (radiyallahu anh), onların Harura halkı (yani Hariciler) olduklarını söyledi.   Ebu Hüreyre'den Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: "Nefsim elinde olana yemin olsun ki, bu ümmetten yahudi veya hristiyan olsun, kim beni işitir, sonra da getirdiğime iman etmezse o ancak ateş ehlindendir."
 
Ebu Hüreyre'den Rasululllah şöyle buyurdu: "Nefsim elinde olana yemin olsun ki, bu ümmetten yahudi veya hristiyan olsun her kim benim getirdiğime iman etmeden ölürse, o ancak ateş ehlindendir." (Zikredilen iki hadis için bkz. Müslim İman: 80; İbni Mendeh İman: 88.)

Abdullah b. Mes'ud'dan şöyle rivayet edildi: Selman el-Farisi Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) ile konuşurken ona arkadaşlarının durumunu anlattı ve onların haberlerinden bildirdi. Sonra onlar oruç tutuyorlar, namaz kılıyorlar ve şehadet ediyorlardı, Senin peygamber olarak gönderileceğine iman ediyorlardı, dedi. Selman onları Övmeyi bitirince Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem):
"Ey Selman, onlar ateş ehlindendir". dedi. Bunun üzerine bu Selman için tahammül edilemez oldu, Selman ona:
"Eğer seni idrak etselerdi sana tabi olurlar ve seni tasdik ederlerdi" dedi. Bunun üzerine Allahu Teala şu ayeti inzal buyurdu:
       
Şüphesiz iman edenler; yani yahudilerden, hıristiyanlardan ve sâbiîlerden Allah'a ve ahiret gününe hakkıyla inanıp sâlih amel işleyenler için Rableri katında mükâfatlar vardır. Onlar için herhangi bir korku yoktur. Onlar üzüntü çekmeyeceklerdir. (Bakara: 2/62)

Yahudinin Tevrat'a ve Musa'nın sünnetine imanı İsa gelene kadardır. İsa (aleyhisselam) geldiğinde Tevrat'a ve Musa'nın sünnetine tutunan, İsa'ya tabi olmayan helak oldu. Hristiyanın İncil'e ve İsa'nın şeriatine imanı da Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) gelene kadar makbuldür. Muhammed'e tabi ol-mayan ve İsa'nın sünneti üzerinde kalan helak olur."
(İbn Mende, Kitab’ut tevhid, 1/315)
 
İbnu Mendeh’ten alıntı burada sona erdi.  Yahudi ve Hristiyanlardan teville ve cehaletle şirk koşanları mazur görmeyip İslama nisbet edilen kimseler, kitap ehlinin yaptığı fiillerin aynısını yaptığı halde onları tekfir etmeyenlerin bu ayrımının dayandığı hiçbir delil yoktur. Zaten İbnu Mendeh (rh.a) de bab başlığını “Allah’ı tanımak ve tevhid etmek hususunda hata eden müçtehid, inatçı kafirle aynıdır” şeklinde belirlemiştir. Yani hüküm belli bir taifeye has değildir. Tevhidde hata eden herkes için geneldir. Şeyh İbn Mendeh (rh.a)'ın Ali (ra)'dan yaptığı rivayette, doğru yolda olduklarını zannettikleri halde hüsrana uğrayanları Ehli kitap kafirleri olarak tefsir etmesinin yanı sıra bu ümmetten olan Haricileri de aynı meyanda zikretmesine dikkat edilmelidir.

İbni Teymiye, Muhammed b. Nasır el-Mervezi’den naklen diyor ki:

"Allah’a dair ilim, iman; O’nun hakkındaki cehalet ise küfür demektir. Bunun gibi farzlara dair bilgi, imandır; ancak bunlar hakkında farz kılınışlarından önceki cehalet ise küfür demek değildir. Çünkü Resulullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) ashabı, Allah, elçisini onlara ilk gönderdiği sırada Allah’a imanlarını ikrar ettiler ve lakin bunun akabinde kendilerine farz kılınan hususları bilemediler. Buna rağmen gelecek olan farzlara dair bu cehaletleri, küfür olmadı. Akabinde Allah (celle celaluhu) onlara farzları indirdi. İşte bu farzları ikrar etmeleri ve onları yerine getirmeleri iman oldu. Mamafih onu inkâr eden ise Allah’ın haberini yalanladığı için, kâfir oldu. Şayet Allah’tan bir haber gelmemiş olsaydı sırf buna dair cehaleti sebebiyle hiç kimse kâfir olmazdı. Bu bağlamda haberin gelişinden sonra Müslümanlardan bunu duymayan olursa bu cehaleti sebebiyle gene kâfir olmamaktadır. Ne var ki Allah’a dair bilgisizlik (cehalet) her halükarda küfürdür. Bu, ister haberin gelişinden önce olsun ister sonra. (Feteva, 7/325. *Külliyat, 7/264)

Mervezi (v.294), bu sözleri ilim ehlinden nakletmiştir. (Mervezi, Ta'zim’u Kadr’is Salat, 2/517)
 
Şeyhu’l-İslam İbn Teymiyye (rahimehullah) başka bir yerde ise şöyle der: “Kuşkusuz usuluddin, ya söz olarak söylenmesi veya amel olarak işlenmesi vacip ve itikat edilmesi zorunlu olan meselelerden oluşur. Örneğin tevhid, sıfatlar, kader, nübüvvet, öldükten sonra dirilme meseleleri ve bu meselelerin delaletleri gibi… Bu meselelerden insanların bilmeye ve itikat etmeye ihtiyaç duydukları her şeyi Allah ve resulü, yeterli derecede ve özrü kesecek bir şekilde beyan etmişlerdir. Zira bu, resullerin apaçık bir şekilde insanlara beyan ettiği şey ve tebliğlerinin en büyük konusudur. Bu, Allah’ın resulleri ile kullarına hüccetini ikame ettiği en büyük şeydir. Resuller, bunları insanlara beyan ve tebliğ etmişlerdir.” (Der’ut-tearud: (1/27-28)
 
Şeyh Ebu Batin en-Necdi (rahimehullah) şöyle der: “Kuran, mukallidin şirkte mazur olacağını söyleyeni reddetmektedir. Bunu söyleyen Allah’a iftira etmiş ve yalan söylemiştir. Âlimler, tevhid ve risalette taklidin olmayacağında icma etmişlerdir.” (Fetava el-eimmetin-necdiyye: (3/223)

Şeyhu’l-İslam ibn Teymiyye’nin muayyen tekfir ile ilgili tutumunu açıklarken şunları söylüyor: “İbn Teymiyye’nin son sözleri, hüccetin anlaşılmasına, insanların birçoğuna kapalı kalan ve –örneğin bazı sıfatların bilinmemesi gibi- tevhid ve risalete zıt olmayan meselelerde itibar ettiğine delalet etmektedir. Tevhid ve risalete imana zıt olan meselelerde ise, birçok yerde bu kimselerin küfrünü ve tövbe ettirildikten sonra öldürüleceklerini açık bir şekilde belirtmiş ve onları cehaletleri ile mazur görmemiştir. Oysa biz kesin olarak bilmekteyiz ki,  onların bu işlere düşmelerinin nedeni, hakikatlerini bilmemeleridir. Eğer bunun islamdan çıkaran küfür olduğunu bilselerdi, bunu yapmazlardı. Bu, şeyhin kelamında çokça bulunmaktadır…” Sonra Şeyh Ebu Batin, Şeyhu’l-islam ibn Teymiyye’nin bazı nasslarını zikreder ve şöyle der: “Yine şöyle der: ‘Kim sahabelerin Resulullah’tan sonra –on kişiye ulaşmayanı hariç- irtidat ettiklerini veya fasık olduklarını iddia ederse bu kimsenin küfründe şüphe yoktur. Hatta bunun küfründe şüphe edende kafirdir.’ Şüphe edeni nasıl da tekfir ettiğine bir bak. Oysaki şüphe eden cahildir. Bu tür meselelerde cehaletin özür olmadığı görülmektedir.” (Ed-Durerus-seniyye: (9/246)
 
Ümmetin alimlerinden bu hususta daha buna benzer sayısız nakil yapılabilir. Bütün bunlar tevhid ve risalet hususunda cehalet ve taklidin ne bu kimselere kafir hükmü verilmesinde, ne de ahirette azab görmeleri hususunda bir engel teşkil etmeyeceğini açıkça göstermektedir. Ebu Zerka, muteber alimlerden hüccetin ikame olması için mutlaka iyice anlaşılmış olması gerektiğine dair hiçbir açık nakil getiremez. Ancak alimlerin bazı kapalı sözlerini sulandırmaya çalışırsa o ayrı. O, ancak Elbani vb günümüzdeki cehennem davetçilerinden nakil getirebilir. Ümmetin icması karşısında da böyle şüpheci mülhidlerin sözünün bir değeri olmaz… Günümüzde –mesela dinler arası diyalogcular gibi- Allahtan daha çok merhametli olduğunu zannedenler, Hristiyan ve Yahudilere dahi hüccet yanlış ulaştığı için azab edilmeyeceğini iddia edecek noktaya gelmişlerdir. Elbani ve Ebu Zerka gibi müridlerinin sözlerinin de bundan pek bir farkı yoktur. Düşünenler için tabi ki. Velhamdulillahi Rabbil alemin.



Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1810
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
EBU ZERKA-MURAT GEZENLER MÜNAZARASI (TİYATROSU) HAKKINDA

-Bu yazı ilk olarak 30 Ocak 2013 tarihinde yayınlanmıştır-

Rahman ve Rahim olan Allahın adıyla,

Ebu zerka'nın münazara daveti ile alakalı yazımızı kaleme aldıktan sonra Ebu Zerka ve Murat Gezenler arasında geçtiğimiz günlerde cereyan eden yeni bir konuşmayı dinleme fırsatımız oldu ve gerçekten Ebu Zerka hakkında yaptığımız “Deccal” tesbitinde isabet etmiş olduğumuzu bir kez daha Allaha hamdolsun görmüş olduk. Çünkü bu şahsın bütün konuşmalarında olduğu gibi bu konuşmasında da tamamen konuyu mihverinden çıkartıp alakasız yerlere çekmesi, çeşitli laf cambazlıklarıyla meseleleri ters yüz etmesi gibi şeyleri bir kez daha açıkça müşahede ettik.

Sözkonusu kaset yaklaşık birbuçuk saat sürmesine rağmen bu kasetin konusu nedir, gayesi nedir anlamak mümkün değildir. Kasetin başında Tahavi’nin “Kıble ehlinden hiç kimseyi günahından dolayı tekfir etmeyiz” sözü tartışılıyor. Alimin bu sözüyle Haricileri reddetmeyi amaçladığı ortadayken bu sözün neresi tartışılıyor anlamak mümkün olmadığı gibi, tekfir meselesi sanki Kitap ve Sünnet’te yeterince izah edilmemiş gibi neden bir tek alimin sözü eksen alınarak bu mesele müzakere ediliyor bunun da bir açıklaması yoktur. Kasetin devamı da aynı şekilde içi boş tartışmalarla sürüp gidiyor. Gezenler, fıkıh usulu kitaplarında cehaletin belli durumlar hariç özür sayılmadığını söyleyerek cehaletin mazeret olmadığını delillendirmeye çalışırken, Zerka da buna cevap olarak fıkıh usulu kitaplarının kelamcılar, Eşariler vb tarafından yazıldığını, bunların hüccet olamayacağını söylüyor. Sanki bu tesbiti yapınca cehalet meselesi aydınlanmış oluyor! Ve sanki müşriklerin tekfiri meselesi tevhidin temelini teşkil eden bir konu değil de usulu fıkıh kitaplarında yer alan sıradan bir usul tartışmasından ibaret olmuş oluyor! Yani “Allahtan başka ikinci bir ilah ve rabb edinmiş olan bir kimse bunu cahilliğinden yaparsa müslüman mıdır, değil midir” şeklinde özetleyebileceğimiz şirkte cehalet özür müdür, meselesi sanki çok kompleks, karışık bir meseleymiş gibi avamın önüne sunuluyor ve bu şekilde “şirkin affedilmeyecek bir günah oluşu, şirk koşan bir kimsenin asla müslüman olamayacağı” gibi dinin açık hükümleri kapalı hale getirilip sulandırılıyor. Bunu da yapanlar güya okur yazar, ilim talebesi olduğunu iddia eden kişilerdir. Bir tanesi (Ebu Zerka) putlara tapan, tağutlara ibadet eden bir müşriğin cahil olması durumunda müslüman olacağını iddia ederken, onun karşısında güya ona cevap vermeye çalışan şahıs da şirk koşan bir kişi kesinlikle müşriktir, diyemiyor da ilim yayıldığından dolayı artık cehaletin mazeret olamayacağını savunuyor.  Tabi haliyle ilmin yayılmadığı bir yerde Allaha ortak koşan birisinin müslüman olması da en azından ihtimal dahilinde olmuş oluyor.

Kısacası sözkonusu münazarada kayda değer bir şey görmedik. Gördüğümüz şey Ebu Zerka’nın nasıl bir saptırıcı deccal olduğunun, meseleleri nasıl çarpıttığının, kelimeleri yerlerinden nasıl kaydırdığının, cehalet konusunu fıkıh usulu kitaplarına hasredip yumuşatması hatta gündemden kaldırması misalinde olduğu konuları nasıl mecrasından çıkarttığının ortaya çıkması ve Murat Gezenler’in de bu tuzaklara düşüp bir hokkabazın çizdiği fasit dairede dönüp duracak seviyede olduğunun, en iyi ihtimalle cehalet içersinde ve de şek şüphe içersinde olduğunun bir kez daha  gözler önüne serilmesi olmuştur. Bunlar kasetin içeriğiyle alakalı tesbit edebildiğimiz hususlardır.

Bizim asıl dikkatimizi çeken husus ise bu münazaranın altyapısı ile alakalıdır. Şöyle ki münazara gayet samimi bir ortamda geçiyor. Sanki taraflar birbirlerini –tekfir etmeseler bile en azından- bidatçi olarak gören, birbirlerini Harici veya Mürcie olarak itham eden kimseler değilmiş gibi gayet dostane bir ortamda fikir teatisinde bulunuyorlar. Halbuki bunların kendilerini nisbet ettikleri Selef alimleri bidatçilere böyle yumuşaklıkla davranmak bir yana onlarla münazara dahi  yapmamışlardır.

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1810
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
EBU ZERKA-MURAT GEZENLER MAİDE: 44 MÜNAZARASI

-Bu yazı, ilk olarak 4 Şubat 2013 tarihinde neşredilmiştir.-

Rahman ve Rahim olan Allahın adıyla,


Geçtiğimiz yıllarda Ebu Zerka (Yılmaz Şahin) ile Murat Gezenler arasında Maide: 44. Ayet ile alakalı yapılan münazara hakkında gerek içerdiği konunun hassasiyeti gerekse de halen gündemdeki yerini koruması hasebiyle kısa bir değerlendirme yapmak istiyoruz. Ardından da meseleyle alakalı görüşümüzü özet olarak aktarmaya gayret edeceğiz.

Bu münazara da geçen haftalarda sözkonusu şahısların yaptığı diğer münazara gibi başı sonu belli olmayan, hangi konunun niye tartışıldığı anlaşılmayan kısır bir tartışmadan ibarettir. Bu da elbetteki bu şahısların yapısından kaynaklanmaktadır. Çünkü meseleyi müzakere eden taraflardan birisi (Yılmaz) Allahın kendisine verdiği beyan (konuşma) nimetini –hadiste de varid olduğu üzere- sihir amaçlı kullanan, hak sözler söyleyerek batılı isbatlamaya çalışan bir kimse iken; diğeri (Gezenler) ise hak sözü batıl usullerle isbatlamaya çalışan, ilmi olmadığı halde alim ve müfessir edasıyla ayetlerden hüküm çıkartmaya çalışan, alimleri rasgele ve edepsizce tenkid eden birisidir. Haliyle böyle kimseler arasında yapılan bir müzakerenin neticesinde hayır çıkmayacağı Allahın izniyle ortadadır.

Şimdi evvela “Allahın indirdiğiyle hükmetmeyenler kafirlerin ta kendileridir”  mealindeki Maide: 44. Ayet hakkında tarafların sahip olduğu kanaatleri özetlemek istiyoruz:

Murat Gezenler’e göre Allahın indirdiği ile hükmetmemek mücerred bir küfürdür, Allahın hükmünden başkası ile hükmetmek ikinci bir küfürdür, Allahın hükmüne muhalif bir teşride (yasamada) bulunmak ise bunların hepsinden bağımsız ayrı bir küfürdür. Eğer bunu ayetin tefsiri babında ve de ayetten çıkan genel bir hüküm olarak değil de günümüzde haramı helal kılan beşeri kanunlarla hükmeden yöneticilerin içinde bulunduğu vakıa hakkında hususi bir hüküm olarak söyleseydi buna bir itirazımız olmazdı. Fakat Gezenler bununla yetinmeyip ister yaptığı işi helal saysın ister saymasın, Allahın hükmünü inkar etsin veya etmesin, herhangi bir meselede Allah’ın indirdiğiyle hükmetmeyi terk eden hakimi, sırf bu terkinden dolayı tekfir etmektedir. Bu hususta beşeri kanunlarla hükmeden hakim ile aslen İslam şeriatıyla hükmettiği halde belli bir meselede Allahın hükmünü terk eden kadı arasında ayrım yapmamaktadır. Bu konuda da delil olarak ayetteki “kafirler” lafzının “hum’ul kafirun” şeklinde marife yani elif lam takısıyla geldiğini, küfür kavramı marife olarak ve de mutlak yani kayıtsız bir şekilde geldiğinde büyük küfür anlamına geleceğini söylüyor. Gezenler, bu hususta üstadı Abdulkadir bin Abdilaziz’in görüşüne tabidir. Hakimiyet mefhumu adlı kitabının sonunda Abdulkadir’in el-Cami adlı kitabından bütün bu saydığımız hususları itiraz etmeden nakletmektedir. Bu ayet hakkında İbnu Abbas (ra) başta olmak üzere bir kısım seleften nakledilen “kufrun dune kufr” yani bu ayette bahsedilen, küfrün altındaki bir küfürdür, şeklindeki görüşün de gerek rivayet gerekse de dirayet açısından zayıf olduğunu iddia etmektedir.

Ebu Zerka ise bu ayette bahsedilen küfrün küçük küfür olduğu hususunda ümmet arasında icma olduğunu söylüyor ve Acurri, İbnu Abdilberr gibi alimlerden bu husustaki icmayı naklediyor. Gezenler ise buna cevaben bu hususta icma olmadığını, olsa bile ayetin delaletinin açık olduğunu, icmanın ayeti tahsis edemeyeceğini, ayrıca icmanın Kuran ve Sünnetten bir senedi dayanağı olması gerektiğini, bu hususta bahsedilen icmanın ise nasstan bir müstenedi, delili olmadığını söylüyor. Gezenler’in Ebu Hayyan, Razi gibi müfessirlerden kendisine delil getirme çabalarına da Ebu Zerka bu müfessirlerin kelamcı, mutezili olduğu; bunların sözlerinin hüccet teşkil etmeyeceği şeklinde cevap veriyor .  Ebu Zerka’nın ibn Hazm’dan naklettiği bir söze de Gezenler yine haddini aşarak “alim burada hata etmiştir” diye karşılık veriyor. İbnu Hazm elbetteki hata edebilir ancak bu hatanın tesbitini yapmak ve de dillendirmek cahillerin işi değildir! Sadece bu değil ki Gezenler, ayeti kendisi gibi tefsir etmeyen bütün alimleri ölçüsüzce eleştiriyor. Halbuki Haricileri ve Mutezileyi saymazsak , kendisini ehli sünnete nisbet edenler arasında Gezenler ve üstadı Abdulkadir gibi yeni yetmeleri saymazsak ayeti bu şekilde yorumlayıp Allahın hükmünü terk etmek mücerred bir küfürdür diyen hiç kimse olmamıştır.

İcma’nın nasstan bir dayanağı olması gerekir deyip sonra da icma, ayeti tahsis etmez demesi de ayrı bir garabettir. Zira kıble ehlinden hiçbir aklı başında kimse icmanın Kuran ve Sünnetten bağımsız bir teşri kaynağı olduğunu iddia etmez. İcma elbetteki nasslara dayalı olarak ortaya çıkar. Dolayısıyla icma’ nassı tahsis eder diyenlerin bundan kasdı icma’nın Kuran ve Sünnetten istinad ettiği ayetler veya hadisler, başka bir ayeti veya hadisi tahsis eder, manasındadır. Fakat bizler yeri gelir bu icma’nın dayandığı delili biliriz veya bilmeyiz. Zahirde ayeti nesheden veya tahsis eden ümmetin icması gibi gözükse de hakikatte yine nass, başka bir nassı tahsis etmektedir. Allah rasulu (sallallahu aleyhi ve sellem) “Benim ümmetim dalalet üzere birleşmez” buyurduğu halde şu meselede icma bile olsa kabul etmem diyen bir zihniyet nasıl bir zihniyettir, bu nasıl bir dalalet ve cehalettir?

Ebu Zerka’ya gelince; bu şahsın söylediği hemen her şey haktır ancak bununla batılı kasdetmektedir. Yani Allahın indirdiğiyle hükmetmeyen kişi ancak bunu hükmü inkar ederek ve yaptığını helal sayarak yaparsa kafir olur; bu Ehli Sünnet ve’l Cemaatin görüşüdür. Ancak Ebu Zerka’nın bunu gündeme getirmekteki amacı günümüz tağutlarını müslüman olarak gösterip onlara meşruiyet kazandırmaktır. Ehli sünnet bunu, haramları helal, helalleri haram kılan nitelikte yasalar çıkartıp bu yasalarla hükmeden, bu batıl yasaları tasdik eden hakimler için söylememiştir. Bilakis bu, bazı hususlarda nefsine uyarak Allahın hükmünü terk eden hakimlerle alakalı söylenmiş bir sözdür.
 
Murat Gezenler ise günümüz tağutlarını Allahın şeriatını terk edip Yesak kanunlarıyla hükmetmelerinden ötürü tekfir etmektedir ve bu hususta haklıdır. Fakat bu hak olan davayı savunurken getirdiği deliller batıldır. Bizzat dinin aslına giren teşri ve hakimiyetin sadece Allah’a ait oluşu gerçeği, sadece bir tane ayet üzerinde yapılan tefsir münakaşalarına ve Arap dili kaidelerine dayandırılamaz. Çünkü bu husus bizzat rasullerin gönderiliş gayesi ve hepsinin ortak daveti olan “La ilahe illallah” kelime-i tevhidinin bizzat içinde yer alan bir meseledir. İbnu Abbas’tan gelen “kufrun dune kufr” sözünün sahih senedli olması günümüz tağutlarının müslüman olduğu manasına gelmeyeceği gibi, zayıf olması da geçmişteki İslam devletlerinin yöneticilerinin kafir olmasını gerektirmez. Keza Allahın indirdiğiyle hükmetmemenin küçük küfür olmasından ötürü ehli kitabın haham ve papazları gibi Allahın dinine muhalif teşride bulunup insanları bu batıl kanunlara itaate zorlayan tağutlar da müslüman olmaz. Maide: 44. Ayetin tefsiriyle alakalı alimlerin zikrettiği şeylerin günümüz vakıasıyla bir alakası yoktur. Bir alimin “küfür lafzı marife olarak gelirse hakiki küfre delalet eder” demesiyle bütün iman küfür meseleleri izah edilemeyeceği gibi, başka bir alimden küfür kelimesi marife de gelse küçük küfre delalet edebilir, şeklinde bir nakil geldi diye de küfrü açık olan kimselerin imanı isbat edilmiş olmaz. O yüzden tağutların tekfiri meselesini tevhidin aslından çıkartıp bu tür zayıf veya alakasız delillere dayandıranlar tevhid davasına en büyük ihaneti yapmaktadır. Zira bir hususta getirilen delilin batıl olması her ne kadar delil getirilen konunun yani medlulun batıllığını gerektirmese de meseleleri idrak edemeyen cahil avam tabakası bu tür şeylerden ötürü akidenin en temel meselelerinde şüphe eder hale gelmiştir. Karşısındaki kişinin delilinin zayıf olduğunu ve meseleyi izah etmeye yetmediğini bildiği halde saatlerce meselenin özüyle alakalı değil de bu tarz tafsilatıyla alakalı tartışma yürütüp hasmını çürütmeye çalışan ve bu surette insanların karşısına sanki bütün meseleyi çözmüş edasıyla çıkan kimseler ise bunlardan daha haindirler. Zira ilmi bir tartışma usul üzerine yani meselenin asılları üzerine yürütülür, furu yani ayrıntılar üzerine yürütülmez! Ebu Zerka-Murat Gezenler Maide: 44 münazarası hakkındaki yorumumuz özet olarak budur.

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1810
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Maide: 44. Ayeti kerimesi hakkında hak ehlinin görüşü:

“Allahın indirdiğiyle hükmetmeyenler kafirlerin ta kendileridir”


Ebu Zerka-Murat Gezenler münazarasını bu şekilde değerlendirdikten sonra kısaca bu ayet hakkında hak olan görüşün ne olduğunu izah etmeye çalışacağız. Evvela, bu ayet hakkında İbnu Abbas’tan nakledilen “Bu ayette bahsedilen küfür, küfrün altında bir küfürdür” veyahut da “Burdaki küfür, Allahı meleklerini kitaplarını inkar edenin küfrü cinsinden değildir” gibi sözlerin benzerleri sadece İbnu Abbas’tan değil, selefiyle halefiyle alimlerin birçoğundan nakledilmektedir. Hatta bu ayet, çoğu zaman dinden çıkartmayan küçük küfüre misal olarak verilmektedir. İbnu Kayyım’in Medaric’us Salikin’de küfür kavramını izah ederken yaptığı açıklamalara, keza Tahavi akidesi şarihi İbnu Ebi’l İzz el-Hanefi’nin sözkonusu ayetle alakalı yaptığı izahlara ve de genel olarak tefsir kitaplarında Maide: 44 ayetiyle alakalı alimlerin yaptığı tefsirlere bakıldığında Ehli Sünnet müfessirlerine göre kişi Allahın hükümlerini inkar ederse kafir olacağı, inkar etmeyerek hükmü terk eden kimsenin ise fasık ve zalim olacağı hususu iyice açığa çıkmış olur. Bundan dolayı İbnu Abbas’ın sözü hakkında sened veya metin açısından yapılacak tenkidlerin bizim meselemize herhangi bir faydası yoktur. Zira bir hakimin herhangi bir meselede Allahın indirdiğiyle hükmetmemesinden veya hükmün uygulanmasını terk etmesinden ötürü tekfir edileceğini söyleyen hiçbir ehli sünnet alimi yoktur. İbnu Mes’ud’un “Hükümde rüşvet küfürdür” sözünün ise gerçek küfür anlamında olması gerekmez. Zira Bir adam, İbn Abbâs'a, kadınlarla dübüründen temasta bulunmayı sorduğunda İbn Abbâs: «Bana küfürden soruyorsun» diye cevap vermiştir. (Bunu İbn Kesir, Bakara: 223. Ayetin tefsirinde Abdurrezzak’a atfederek nakletmiş ve bu hadîsin isnadı sahihtir, demiştir.) Halbuki kadına arkadan yaklaşmanın dinden çıkartan bir küfür olmadığı icma ile sabittir. Fakat İbnu Abbas, bu amele şari’nin verdiği isim olan küfür ismini koymuştur. Zira İmâm Ahmed ve Sünen sahiplerinin Hammâd İbn Ebu Hüreyre'den naklettiklerine göre: Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur; «Kim hayızlı bir kadınla temasta bulunursa, ya da bir kadınla dübüründen temasta bulunursa, ya da kâhine giderek onun söylediğini doğrularsa Muhammed'e indirileni inkâr etmiş olur.» İbnu Mes’ud (ra)’ın “Hükümde rüşvet küfürdür” sözünün de bu şekilde olması muhtemeldir. Zira hakim, bu ameliyle irtidad etmiş olmasa da Allahu Teala Maide: 44. Ayette onun ameline küfür ismini vermiş ve bu surette olayın vahametini ve şiddetini haber vermiştir. Bu, tıpkı sahihte rivayet edilen “Müslümana sövmek fısk, onu öldürmek küfürdür” hadisinde olduğu gibi tagliz, sakındırma amaçlı bir ifadedir. Allah en doğrusunu bilendir.

Yezid, İmam Hüseyin (ra)’ın katillerine kısas uygulamadığı hatta onun katlini teşvik ettiği halde tekfir edilmemiştir. Keza Haccac, Mervan gibi yöneticiler Allahın bir çok hükmünü terk ettikleri, rüşvet aldıkları, akrabalarını kayırdıkları, bazen hadd cezalarını uygulamayı terk ettikleri halde Ehli sünnetten hiç kimse onları bundan dolayı tekfir etmiş değildir. Bunları tekfir eden alimler olmuşsa da başka sebeblerden dolayı tekfir etmişlerdir. Onları Allahın hükümlerini terk ettikleri için tekfir edenler sadece Havaric ve Mutezile gibi bidat fırkalarıdır. Ehli sünnet uleması da onlara cevab verme sadedinde bu ayette bahsedilen küfrün onların anladığı şekilde olmadığını beyan etmişlerdir. Bu sapık fırkalar daha da ileri giderek nefsine Allahın hükmüyle hükmetmediği gerekçesiyle mürtekib-i kebireyi yani büyük günah işleyenleri tekfir etmişlerdir. Onlara göre mesela içki içen birisi kendi nefsinde Allahın indirdiğiyle hükmetmediği için kafirdir. Asıl itibariyle kendi nefsinde veya ailesinde veyahut da insanlar arasında Allahın herhangi bir hükmünü uygulamayı terk eden kişi arasında bir fark yoktur. Yaptığını helal sayarsa kafirdir, saymazsa değildir. Büyük günah işleyenleri tekfir etmedikleri halde Allahın indirdiğiyle hükmetmeyeni inkar şartı gözetmeksizin büyük küfür manasında tekfir edenler büyük bir çelişki içersindedirler ve bu konuda Haricilerin görüşüne muvafakat etmişler, selefiyle halefiyle bütün ümmetin icmasına ise muhalefet etmişlerdir.

Bütün bunlardan dolayı Abdulkadir bin Abdilaziz vb muasır yazarların ve de tabilerinin Allahın indirdiğiyle hükmetmeyen hakim herhalükarda kafirdir, şeklindeki görüşü savunup bunun küçük küfür olduğunu söyleyen alimleri hatta bizzat Ehli Sünnet akidesini tenkid etmeye yeltenmeleri büyük bir sefihliktir ve cahil cesaretinden başka bir şey değildir. Bu zihniyette olan kimselerin ne selefle ne ehli sünnetle bir bağlantısı yoktur. Bu açığa çıktıktan sonra geriye bir mesele kalıyor ki o da şudur: Günümüzde bazı kimseler alimlerin “Allahın indirdiğiyle hükmetmeyenler, hükmü inkar ediyorlarsa kafirdirler inkar etmiyorlarsa bu, dinden çıkartmayan küçük küfürdür” şeklindeki sözlerini esas alarak günümüzdeki yöneticilerin de Allahın şeriatını bırakıp beşeri kanunlarla hükmetseler bile bu yaptıklarını helal saymadıkları müddetçe kafir olmayacaklarını savunmaktadırlar. Bütün bunlar ifrat ve tefrit içindeki insanların sözleri olup iki grup da bu iddialarla beraber imanın ve küfrün hakikatinden habersiz olduklarını ortaya koymuştur. Zira ehli sünnetin nezdinde iman kalble tasdik, dille ikrar ve azalarla ameldir. Bundan dolayı imanın zıddı olan küfür (inkar) de kalple (itikadla) olabileceği gibi dille ve amelle de meydana gelebilir. O yüzden ehli sünnet uleması küfrü itikadi küfür, kavli (sözlü) küfür ve de fiili küfür olarak taksim etmişlerdir.

İmanın da küfrün de asli mahalli kalbtir. Kalbteki küfür bazen dilde, bazen de amelde kendisini gösterir. Küfürden kasıd ise sadece yalanlama (tekzib) manasında değildir. Ehli sünnete göre kalb, hakkı tasdik etmekle beraber inkiyad (boyun eğme), teslimiyet, bağlılık, muhabbet (sevgi), dostluk ve hakkın düşmanlarına karşı düşmanlık gibi kalb amellerini gerçekleştirmemişse o kalbe iman girmemiş demektir. Bu, büyük bir esastır. Bu hususta Cehmiye ve Gulatı mürcie, İslam ehline muhalefet etmişler ve okun avı deldiği gibi dinden çıkmışlardır. Zira onlara göre iman, sırf tasdikten ibarettir. Dolayısıyla küfür de sadece tekzibdir. (Yalanlamadır) Bunlara göre bir kimse kalben Allahı ve Rasulunu tasdik ettikten sonra Allaha ve Rasulune sövse de, düşmanlık etse de, İslam düşmanlarına yardım da etse kafir sayılmaz. Ehli sünnete göre ise bu ameller imanla birlikte bulunmaz, bu amelleri işleyen bir kimsenin kalbinde iman yoktur. İman ise mücerred tasdikten farklı bir şeydir.

Allahın indirdiğiyle hükmetmeyen hakimin hükmü inkar etmedikçe kafir olmayacağı doğrudur. Ancak bu inkarın mutlaka hükmü dil ile yalanlama şeklinde gerçekleşmesi gerekmez. Kişi Allahın hükümlerini kabul ettiğini söylese fakat amelinde bu tasdikine zıt bir fiil ortaya koyarsa sözüne değil, ameline itibar edilir ve o kişi tekfir edilir. Bundan dolayı alimler İslam şeriatını terk edip Cengizhan’ın ihdas ettiği Yesak kanunlarıyla hüküm veren Tatarları ve bu kanunlara muhakeme olan herkesi tekfir etmişler ve bu kimselerin İslam şeriatını kabul edip etmediklerini araştırmamışlardır. İbn Kesir (ra) Cengiz yasalarına muhakeme olanların kafir olacağını Maide: 50. Ayetin tefsiri sadedinde beyan etmiş ve bu hususta alimlerin icma ettiğini bildirmiştir. Zira dilleriyle şeriatı kabul ettiklerini söyleseler de yaptıkları amel zaten şeriata teslim olmadıklarını göstermektedir. Allah rasulu (sallallahu aleyhi ve sellem)’in zamanında tağuta muhakeme olan münafıklar, dilleriyle şeriata iman ettiklerini iddia etmelerine rağmen bu iddiaları kabul edilmemişdir. Zira Nisa: 60. Ayette bunlar hakkında “Sana ve senden önce indirilenlere iman ettiklerini iddia edenleri görmez misin” buyrulmaktadır. Keza Tevbe: 31. Ayetin nuzul sebebi olan haham ve papazlar Allahın hükmüne muhalif hükümler koyduklarında Yahudi ve Hristiyanlar onların sözünün Allahın kitabındaki hükümlere zıt olduğunu bildikleri halde onların sözüne tabi olmaya devam etmişlerdir. Bu yaptıkları fill de Allahın hükmünü dilleriyle tasdik edip etmediklerine bakılmaksızın “alim ve rahipleri rabb edinme” olarak vasfedilmiştir. Maide: 44. Ayetin nuzul sebebi olan hadisede de aynı şekilde Yahudiler zina edenlere verilen recm cezasını kömüre boyayıp eşeğe ters bindirme cezasıyla tebdil edip değiştirmişler ve Tevrattaki asıl hükmün recm olduğunu itiraf etmeleri onları küfürden kurtarmamıştır. Gerek bu batıl hükmü ihdas edenler, gerekse bu yeni muhdes hükmü uygulayanlar, insanlar arasında buna göre hüküm verenler ayrım gözetilmeksizin tekfir edilmişlerdir. Çünkü bütün bunlar aslında bu kimselerin Allaha iman etmediklerinin bir göstergesidir ve Allahın hükümlerini amel yoluyla inkar etmeye misaldir. Günümüzde de aynı şekilde Allahın hükümlerini kabul ve itiraf ettikleri halde, mesela İslamda hırsızın haddinin el kesmek olduğunu, zina edenin recmedileceğini vb hususları dilleriyle kabul ettikleri halde Allahın bu hükümlerini yürürlükten kaldıran, bunların yerine yeni cezalar getiren veya bu fiilleri tamamen serbest bırakan yöneticiler ve bu yeni oluşan batıl şeriatı kendilerine esas alıp buna göre hüküm veren hakimler ve bu yeni icad kanunları fiiliyatta tasdik edip buna rıza gösteren herkes de aynı şekilde Allahı ve rasulunu inkar etmiş ve de kafir olmuştur. İbnu Kesir (ra)’ın ilgili yerde beyan ettiği gibi Tevrat ve İncil gibi neshedilmiş şeriatlarla amel etmeye kalkan birisi dahi kafir olurken, Yesak gibi beşeri kanunlarla hükmeden kimseler nasıl kafir olmazlar?

Allahın indirdiğiyle hükmetmeyenlerin tekfir edilmesi için alimler tarafından beyan edilen inkar şartı hakkında söylediklerimiz aynı şekilde istihlal (helal görme) şartı ile alakalı da geçerlidir. Haramı helal kılmak sadece itikad yoluyla gerçekleşmez. Dille ve amelle de istihlal gerçekleşebilir. O sebeble Allahın indirdiğiyle hükmetmeyen bir kimsenin kafir olması için yaptığı işi helal sayması gerekir, ibaresinden “amelinde ne yaparsa yapsın, sadece kalbi itikadında bunun haramlığına itikad etmesi yeterlidir” şeklindeki bir kanaat iman, söz ve ameldir; artar ve eksilir diyen ehli sünnet ve’l cemaatin ve de diğer kıble ehlinin kanaati değildir. Bu bilakis iman, mücerred tasdik ve bilgiden ibarettir diyen ve bu kanaatleriyle beraber kafir olup kıble ehlinin dışına çıkmış olan Cehmiye ve Mürcie’nin gulat (aşırı) kesiminin kanaatidir.

Amerika’daki zencilerden bazılarının yaptığı gibi ramazan orucunu kış mevsimine sabitleyip bundan sonra her sene Aralık ayında oruç tutmayı kararlaştıran bir topluluğu akıl sahibi herkes tekfir ettiği halde veya namazı bundan sonra iki vakit olarak kılma kararı alan bir cemaati herkes tekfir edeceği halde bu akıl sahipleri nasıl olur da hırsızın elini kesmek yerine hapis cezası verme kararı alan, faizin bundan sonra serbest olduğunu ilan eden yöneticilerin ve bu yöneticilere tabi olanların küfründe ihtilaf ederler? Aklı ve dini olan herkes, tembelliğinden dolayı oruç tutmayan birisinin durumu ile oruç konusunda yeni bir teşri getirip orucun vaktini değiştiren birisinin durumunu ayırd eder. Bunlardan birincisi günahkar Müslümanken diğeri kafirdir. Peki akıl ve din sahibi olduğunu iddia eden bir kimse nasıl olur da zina eden birisine 100 deynek cezası vermekten nefsine uyarak imtina eden bir yönetici ile zinanın cezası hususunda yeni bir şeriat çıkartan ve Allahın hükmettiği celde cezasının yerine hapis vs yeni bir kanun ihdas eden yöneticinin durumunu ayırd edemez? Namaz, oruç Allahın dinindendir de zina edene sopa cezası vermek dinden değil midir? Allahu Teala şöyle buyurmaktadır:

“Zina eden kadın ve zina eden erkekten her birine yüz sopa vurun; Allah'a ve ahiret gününe inanıyorsanız, Allah'ın dininde onlara acıyacağınız tutmasın.” (Nur: 2)

Fakat öyle anlaşılıyor ki İslamcı hatta selefi olduğunu iddia edenlerin çoğu güya tenkid ettikleri laiklik yani din işlerini dünya işlerinden ayırma hastalığına tutulmuş ve farkına varmadan laikleşmişlerdir. Zira bunlar ibadetlerle alakalı en ufak bir reform teşebbüsüne sert tepki gösterirken, bu reformcuları tekfir ve tadlil ederken; Allahın hadleri, sınırları olan şer’i cezalar ve İslamın muamelatla alakalı diğer hükümleri üzerinde bizzat devlet eliyle yapılan oynamaları sessizce seyretmekte, bu fiilleri yapanları tekfir etmek şöyle dursun , yerine göre bizzat kendileri de devlet içinde kadrolaşma, yönetimi İslamileştirme gibi isimler altında beşeri sistemleri güçlendirmektedirler. Çünkü artık insanlar yüzyıllardır şeriatın tatbik edilmemesine alışmışlar ve bu durumu normal görmekteler. Durum tıpkı Allah Rasulu (sallallahu aleyhi ve sellem)’in haber verdiği gibi cereyan etmişdir.

Ebu Umâme'nin (radiyallahu anh) rivayetine göre, Allah Resûlu (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
"İslâm (zincirinin) halkaları bir bir çözülecektir. Onlardan biri çözüldükçe müslümanlar arkasındakine tutunacaklardır. İlk çözülecek olan halka hükümdür (Allah'ın kanunlarıyla hükmetmek), son çözülecek olan ise namazdır." (İmam Ahmed, Müsned’de rivayet etmiştir.)
 
Allahın şeriatını değiştiren, “Allahın dininde onun izin vermediği hükümler icad eden şerikler, ortaklar edinen” (Şura: 21) başbakan, cumhurbaşkanı, milletvekillerini ve diğer yasama görevlilerini ve onların icad ettiği bu batıl hükümlerle hüküm veren hakim, savcı, avukat vb yargı mensuplarını ; insanları bu kanunlara silah zoruyla itaat etmeye çağıran asker ve polisleri ve bu kanunlarla amel eden diğer idari görevlileri; oylarıyla bu küfür kanunlarının yapımına destek olan vatandaşları hangi iman sahibi tekfir etmez! Hangi akıl sahibi bunların tıpkı Allahın hükümlerini tatbik etme hususunda gevşeklik gösteren müslüman yöneticiler gibi sadece günahkar olduğunu, kafir olmadığını söyleyebilir? Halbuki bu sayılan kesimler ve bunlara rıza gösteren herkes Allahın hükümlerini fiilen inkar etmektedirler ve Allahın hükümleriyle hükmetmemeyi fiilen helal saymaktadırlar. Aslında bu insanlarla konuşulduğunda yaptıkları amelleri itikaden de helal saydıkları görülür. İşin aslına bakılırsa bizim konuştuğumuz mesele vakıası olmayan bir şeydir. Tağuti sistemde görev yapanlar ve onları oylarıyla destekleyenler yaptıkları ameli biz haram işliyoruz, diye mi yapmaktadırlar? Bilakis İslama ancak bu yolla hizmet edileceğini, aksi takdirde devlet kadrolarını imansızların! ele geçireceğini söylemektedirler. Sırf bu bile hakimiyet meselesinde bizimle tartışanların samimiyetsizliğini göstermeye yeter…

Şeyhulislam İbnu teymiye’nin naklettiğine göre bazı insanlar Ata bin ebi Rabah’ın huzuruna gelerek Mürcie hakkında sorular sormuşlardır. Nihayet soru olarak şunu yöneltmişlerdir: Onlar diyorlar ki: “Biz namazın farz olduğunu ikrar ederiz, ama kılmayız. İçkinin haram olduğuna inanırız fakat içeriz. Annelerle evlenmek haramdır. Lakin biz evleniriz. Bunu anlatınca elini elimden çekti ve dedi ki: Kim bunu yaparsa kâfirdir." (Feteva, 7/204-205; *Külliyat, 7/170-171)

Yine Şeyhulislam’ın naklettiğine göre Ahmed b. Hanbel şöyle demiştir:
Humeydî şöyle dedi: Bazı kimselerin:

"Kim namazı, zekâtı, orucu ve haccı kabul eder, fakat ölünceye kadar bunlardan hiçbir şey yapmasa, ölünceye kadar arkasını kıbleye dönerek namaz kılsa, o kişi mü'mindir. Yeter ki, onun bunları terketmekle birlikte bunlara iman ettiği ve bunları inkâr etmediği bilinsin. Farzları ve kıbleye doğru dönmenin gereğini kabul etsin." dedikleri anlatıldı.

Ben ise şöyle dedim:

"Bu apaçık bir küfürdür. Allah'ın Kitab'ına, Rasûlünün sünnetine ve İslâm alimlerine de aykırı düşmektedir. Yüce Allah ise:
"Onlar dinlerini ona halis kılarak Allah'a ibadet etmekten başkasıyla emrolunmadılar..." (Beyyine, 5) buyurmaktadır.
Hanbel der ki: Ben Ebû Abdullah Ahmed b. Hanbel'in şöyle dediğini duydum:

Her kim bunu söylerse, Allah'ı inkâr etmiş ve emrini reddetmiş olur. Ayrıca Allah'ın Rasûlünün Allah'tan getirdiğini de reddetmiş olur. (Feteva, 7/209; *Külliyat, 7/173-174)

Bu noktada biz de şunu soruyoruz: Biz içkinin haram olduğunu tasdik ederiz, fakat içki içmeye devam ederiz diyen bir kimse ile biz içki içene sopa vurulacağını, şeriatın hükmünün bu olduğunu kabul ederiz fakat biz bunu uygulamayız, diyen bir kimsenin ne farkı vardır? Çünkü bunların ikisi de bu sözleriyle şeriata tabi olmak istemediklerini ortaya koymaktadır. Siz bilmiyor musunuz ki bir insanın mümin sayılabilmesi için tasdikin ötesinde şeriata tabi olması, teslim olması gerekmektedir?

Yeri gelmişken şunu da belirtelim ki Ehli sünnetin büyük günah işleyenleri tekfir etmemesi ile Gulatı Mürcie’nin tekfir etmemesi arasında büyük bir fark vardır. Bugün çoğu kişi ehli sünnet adı altında mürcie’nin fikirlerini savunmaktadır. Yukarda İmam Ahmed’den naklettiğimiz kıssada görüldüğü gibi Mürcie şeriata fiilen tabi olmayı açıkça reddeden kimseleri bile sırf hükümleri açıktan inkar etmedikleri için mümin addederken, ehli sünnet böyle bir düşünceyi küfür olarak addetmektedir. Bunun günah işleyenleri tekfir etmekle bir alakası yoktur. Günümüzdeki yöneticilere siz şeriata mı tabisiniz, yoksa mevcut kanunlara mı diye sorulduğunda şeriata ittiba etmediklerini, şirk ahkamına tabi olduklarını kendileri itiraf edeceklerdir. Onlar kendi küfürlerine kendileri şahidlik ederken kendilerini selefe nisbet eden birtakım belam zihniyetli kimselere ne oluyor ki hala bu tağutları mümin ilan etmeye çalışmaktadırlar?

İşte bütün bunlar gösteriyor ki laik-demokratik devletlerin ve bu devletlerin yönetici ve hakimlerinin tekfir edilmemesi için uğraş veren Elbani, Bin Baz, İbnu Useymin, Rabi el-Medhali gibi tipler ve bunların Türkiye’deki uzantıları olan Ebu Zerka, Seyfullah Erdoğmuş, Abdullah Yolcu, Ubeydullah Arslan ve benzerleri kendilerini “selefi” olarak isimlendirmelerine rağmen aslında Mürcie ve Cehmiye’nin usulunu savunmaktadırlar. Zira bunlar amelleriyle İslam şeriatını iptal eden, haramları helal kılan, helalleri haram kılan kanunlar icad eden ve kanunları uygulayan yöneticileri bile sırf kalben Allahın hükümlerini inkar etmedikleri iddiasıyla müslüman görmeye devam etmektedirler. Bunların karşısında ise sırf bu tağutların küfrünü isbatlama adına Maide: 44 ayetinden istidlal etmeye çalışan kesimler vardır. Bunlar da hak sözü isbatlama adına batıl delillendirmelere başvurmuşlar ve nihayet Allahın indirdiğiyle hükmetmeyen hakimin sırf hükmü terk etmekten dolayı kafir olacağını iddia edecek hale gelmişlerdir. Halbuki bu, tarihte Hariciler ve Mutezile tarafından savunulan bir düşüncedir. Bu fikrin teorisyenlerinden en önde geleni Mısırlı, Dr. Fadl olarak da bilinen Abdulkadir bin Abdilaziz’dir. Onun “el-Cami fi talebi ilm’iş şerif” adlı kitabı bugün cihadi akım adı verilen çevrede başucu kitabı niteliğindedir ve el-Kaide tabanında bu kitaptan etkilenmeyen hemen hemen yok gibidir. Bunu söylüyoruz ki böyle batıl bir usulun ne derece yaygın olduğu anlaşılabilsin. Murat Gezenler bu binlerce “el-Cami” mukallidinden sadece eli kalem tuttuğu için sivrilmiş bir numunedir. Bu hususta Ziyaeddin el-kudsi de onun kadar açık olmasa da bir şeyler gevelemektedir. Esasında şu Maide: 44 meselesinde hakka isabet eden çok az kimse vardır. Bu hususta görüşler ifrat ve tefrit arasında gidip gelmektedir. Tevhid ehli olduğunu iddia eden kesimin avamı da havassı da bu hususta karmaşa içersindedir. Zahiren müslüman olan kimselerin dahi birçoğu soruşturulsa bu meselede Haricilerin kanaatine yakın veya yerine göre küfre varabilecek kanaatler taşıdıkları görülür. Gerçekten sahih hadiste de beyan edildiği üzere İslam garip olarak çıkmış ve tekrar eskisi gibi garipliğe geri dönmüştür.

Bu meselede ifrat ve tefrit arasında vasat yolu, hak ehlinin akidesini özetlemek gerekirse; “Allahın indirdiğiyle hükmetmeyenler kafirlerin ta kendileridir” mealindeki Maide: 44. Ayeti kerimesinde bahsedilen küfür, eğer Allahın hükmünü inkar, hafife alma veya başkasının hükmüyle eşit görme, veyahut da Allahın hükmüyle hükmetmemeyi helal sayma şeklinde tezahür ederse büyük küfürdür. Bunlar olmaksızın sırf nefsine uyarak, dünyevi çıkarları gözeterek Allahın indirdiği hükmü terk eden bir kimse ise asi, günahkar olur. İşi Allaha kalmıştır, dilerse bağışlar dilerse azab eder.  Bu hususta Ehli sünnet, selefiyle halefiyle ittifak halindedir. Bundan dolayı geçmişte şeriatla yönetilen İslam devletlerinin yöneticileri arasında zulmedenler ve bazı konularda Allahın hükümlerini uygulamayı terk edenler olmuşsa da bunlar tekfir edilmemiştir. Ancak İslam şeriatını yürürlükten kaldırıp yerine beşeri kanunları getiren yöneticilerin durumu bundan farklıdır. Bunlar bu hareketleriyle şeriatı reddedip başka bir şeriata tabi olduklarından dolayı kafirdirler. Velev ki dilleriyle şeriatı inkar etmediklerini de iddia etseler amelleri, sözlerini yalanlamaktadır. O bakımdan Ehli Sünnet alimlerinin “Allahın indirdiğiyle hükmetmeyen hakimler hükmü inkar ederlerse kafir olurlar” sözü bunlar için de geçerlidir. Çünkü bunlar Allahın hükümlerini fiiliyatta inkar etmiş ve hafife almışlardır. Ayrıca hepsinden de önemlisi burada bizzat uluhiyet ve rububiyetinde Allaha ortak koşma sözkonusudur. Zira günümüzdeki laik demokratik sistemlerin yöneticileri bu kanunları çıkartırken hüküm verme yetkisinde Allaha ortak koşarak bunu yapmışlardır. Birçoğu bunu “Hakimiyet milletindir” gibi sözlerle açık bir şekilde de ifade etmektedirler.

İşte bütün bunlardan dolayı sahabeden ve seleften bir cemaatten ve de sonrakilerden nakledilen “Allahın indirdiğiyle hükmetmeyen hakim, bu yaptığını helal saymadıkça küçük küfür işlemiştir” mealindeki sözü günümüzdeki tağutlara uygulamak en hafif tabirle çarpıtmacadan ibarettir. Aslına bakılırsa bu deccalliğin, saptırmacılığın, gerçekleri ters yüz etmenin ta kendisidir. Bu batıl fikrin davetçileri bugüne kadar karşılarında selefin menheciyle konuşan bir kimse olmadığı için rahatlıkla batıllarını topluma yayabilmiştir. Bu batıl davetçilerin hepsine buradan sesleniyor ve diyoruz ki; bizler bu risalede bu meseledeki hak olan akideyi  muhtasar bir şekilde ifade etmeye çalıştık. Eğer burada yazılanlara itirazı olan varsa itiraz ettiği noktaları ortaya koysun ve gücü yetiyorsa burada yazdıklarımızı polemik ve safsata yaparak değil de ilmi bir şekilde çürütsün. Bizler iman ediyoruz ki buna asla güçleri yetmeyecektir. Zira hak gelince batıl yok olup gitmeye mahkumdur. Biz bu noktada gayet rahatız ve açığız.

 
Vesselamu ala men’ittebea’l huda. Velhamdu lillahi Rabbil alemin. Vessalatu vesselamu ala nebiyyina Muhammedin ve ala alihi ve ashabihi ecmain. Amin.

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1810
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
SELEFİ MASKELİ DECCAL EBU ZERKA’NIN MASKESİ DÜŞTÜ!

-Bu yazı ilk olarak 01 Ağustos 2014 tarihinde yayınlanmıştır-

Bismillahirrahmanirrahim,

Bundan bir süre önce selefi olduğunu iddia eden kişi ve kuruluşlara bir çağrıda bulunmuştuk. Bu çağrımızda kendisini selefe nisbet eden herkesin ya hakkıyla selefe tabi olması gerektiğini, eğer tabi olmuyorlarsa en azından dürüstçe ortaya çıkarak selefle ve selefe tabi olan hayırlı halef alimleriyle bir alakaları olmadığını itiraf etmeleri gerektiğini beyan etmiştik. Bu bizim şahsi bir talebimiz değil bizatihi ilim edebinin ve şahsiyet sahibi olmanın bir gereğidir. Bu yazımızda çağrı yaptığımız sahte selefilerden birisi olan Ebu Zerka müstear isimli şahıs, geçtiğimiz günlerde sitesine astığı duyuruda Necd davetine mensup alimlerin tekfirde aşırı gittiklerini, bu konularda çelişkili sözler söylediklerini iddia etmiş ve bu yüzden onların tekfir meseleleri hakkındaki görüşlerine itibar edilmeyeceği ve kendisinin de bundan sonra Necd davetine ait metinleri okutmayacağı hatta bütün olarak Necdi ulemaya ait kitaplardan insanları sakındıracağı yönünde ifadeler kullanmıştır. Yaptığı açıklamadan anlaşıldığı kadarıyla bu hususta –daha önce yaptığı şekilde- Muhammed bin Abdulvehhab ile sonraki Necd uleması arasındaki sahte ayrımdan dahi bahsetmeye tenezzül etmemiş ve Necd davetinden bütünüyle beri olduğunu ortaya koyan kelamlar sarfetmiştir. Nitekim açıklamada bahsettiği “Mekke müşrikleri ile kendisini İslama nisbet edenlerin şirki arasında fark olduğu ve Necd alimlerinin bu ikisini aynı görerek hataya düştükleri” yönündeki iddiası Ebu Zerka’nın Şeyh Muhammed bin Abdulvehhab’ın davetinden bütünüyle beri olduğunu ortaya koymaktadır. Zira Şeyh’in eserlerini sırf yüzeysel olarak gözden geçiren birisi bile Şeyh Muhammed’in eserlerinin en büyük temasının bilakis günümüz müslüman geçinenlerin şirki ile Mekke müşriklerinin şirkinin aynı olduğunu, hatta İslama nisbet edilen insanların şirkinin cahiliye ehlinin şirkinden daha beter olduğununu isbatlamak üzerine kurulu olduğunu görür. Dört Kaide vb risaleler bunun şahididir.

Bizler öncelikle batıl davetçilerinden birisinin daha yüzündeki maskenin inmesinden dolayı Allaha hamd ediyor ve diyoruz ki; burada mesele Necd daveti meselesi değildir. Burada yapılan şu veya bu alime değil, bizzat ilme ve hatta rasullerin ortak daveti olan tevhide yönelik bir ihanettir. O yüzden Ebu Zerka’nın Necd alimlerine gerek yok, bize İbn Teymiye, İbn Kayyım gibi muhakkik alimlerin açıklamaları yeter, gibi sözlerine kimse aldanmasın. Bu davete düşman olanlar dahi bilmekte ve itiraf etmektedir ki Şeyh Muhammed bin Abdulvehhab ve ashabı, davetlerini Kitap, Sünnet ve İcma’ya dayandırmışlar ve bu nassları da selefin fehmi ışığında anlamışlar ve bu noktada da en büyük yardımı Şeyhulislam İbn Teymiye ve İbn Kayyımın eserlerinden Allahın izniyle almışlardır. Onların tekfirle alakalı görüşleri de asla kendi görüşleri değildir. Bizler Ebu Zerka’ya yaptığımız reddiyelerde ve başka yerlerde Necd ulemasının tekfir meseleleriyle alakalı sözlerini yer yer iktibas etmiştik. Ebu Batin, Şeyh İshak ve diğerleri büyük şirkte cehaletin özür olmadığını isbat ederken asla kendi reyleriyle bir şey söylemişler midir? Bilakis söyledikleri her şey şeri delillerden ve bilhassa İbn Teymiye ve İbn Kayyım gibi alimlerden alınmıştır. Kaldı ki Ebu Zerka “Kendisini müslüman sayan bir kişi şirk işlediği zaman yaptığı işin şirk olduğunu bilmiyorsa, Allahtan başkasına ibadet ettiğini kabul etmiyorsa ta ki bunun şirk olduğu kendisine açıklanana kadar hatta o da bunu tam bir şekilde idrak edene kadar (hücceti fehmedene kadar) tekfir edilmez” şeklindeki teorisini bir tane selef aliminden ve güya çokça referans yaptığı İbn Teymiye ve İbn Kayyım’dan açık lafızlarla nakledebilir mi? Bilakis o, bu görüşü Sa’di, İbn Useymin ve Elbani gibi muasır belamlardan ötesine yükseltemez ve yükseltememektedir de zaten. Bilakis gerek selef gerek halef alimlerinin eserleri şirk işleyen herkesin cehaletine ve teviline bakılmaksızın müşrik olup dinden çıkacağını ifade eden kavillerle dolup taşmaktadır ve bu mesele icma ile sabit, dinden zaruri olarak bilinen ve dolayısıyla inkarı küfür olan bir meseledir.

Şu halde Ebu Zerka ve benzerleri Necd davetiyle veya “aşırı tekfircilerle” değil bilakis İslam diniyle, Allah ve Rasuluyle, rasullerin ortak çağrısı olan tevhidle, vela bera akidesiyle savaşmaktadır. Elbette ki Allah katında bu savaşlarının karşılığını göreceklerdir. Herkes bilsin ki bu yaşananlar küresel çapta İslama karşı yürütülen Deccal savaşının bir parçasıdır. 11 Eylül 2001’den sonra Amerika Suudi Arabistan’a “kin ve nefreti körükleyen, teröre zemin hazırlayan!” eğitim müfredatını değiştirmesini dayatmış ve Suudi Arabistan’da “Vehhabi olmayan selefilik” türünden tartışmalar başla(tıl)mış ve de bir kısım sözde aydınlar Suudi Arabistan’ın Necd davetinden bağımsız bir Hanbeli çizgisine gelmesi  gerektiğini gevelemeye başlamışlardır. Ebu Zerka’nın en çok beslendiği kaynaklardan birisi olan Abdulaziz Reyyis isimli şahıs, bilhassa Necd alimlerinden Ebu Batin ve İshak bin Abdurrahman’ın tekfir konusunda aşırı gittiğini iddia etmiş ve bu tip aşırı Mürcii fikirlerinden dolayı Salih bin Fevzan gibi Daimi Lecne üyeleri tarafından şiddetle kınanmıştır. Suudi Arabistan’da tahsil gören ve oradaki fikirleri ve tartışmaları Türkiye’ye aktaran Ebu Zerka, Suud’daki onlarca fikir akımı ve mezhep arasından en rezili ve en düşüğüne razı olmuş ve Suud’daki kraliyet uleması tarafından dahi aşırı Mürcii olarak görülen bir ekolü Türkiye’ye ithal etmiştir. Ebu Zerka’nın tekfir meselesiyle alakalı doldurduğu kasetler genelde Abdulaziz Reyyis’in “el-İlmam” adlı kitabından –ki bunu Şeyh Muhammed bin Abdulvehhab’ın Nevakiz’ul İslam adlı eserine şerh olarak daha doğrusu reddiye olarak yazmıştır- isim vermeden iktibas edilmiştir. Bunu çok gerekirse kasetlerden dakikası dakikasına isbat ederiz inşallah. Reyyis’in Elbani’nin Mürcie olmadığını ispatladığı (!) başka bir risalesi de Necmi Sarı’nın yönetimindeki Ummul Kura yayınları tarafından yine kitabın üzerinde –belki de Reyyis’in kişiliğinden dolayı tepki çekmesin diye- yazar ismi olmaksızın neşredilmiştir. İşte Türkiye’deki bu gulatı mürcie davetçileri bu şekilde Suudi Arabistan’da tartışılan birtakım meseleleri çok yeni fikirlermiş gibi Türkiye’de pazarlamakta ve böylece küresel şeytani projelere hizmet etmektedirler. Çünkü Ilımlı İslam projesi vb diğer bir çok Siyonist mason projesinde olduğu gibi “Ilımlı Selefilik” projesinin de en kolay yürürlüğe gireceği ülke cehaletin ve dinsizliğin kol gezdiği laik, demokratik Türkiye Cumhuriyeti’dir. Bu proje Türkiye’de sisteme oturduktan sonra “İslam aleminin (!) liderliğine oynayan” bu ülkeden diğer ülkelere yayılması daha kolay olacaktır. Bilhassa Suriye hadisesinden ve Türkiye’de yaşanan 17 Aralık gibi süreçlerden anlaşıldığı kadarıyla şu an Fethullah Gülen’in “Ilımlı İslamcılığı” yerine içi boşaltılmış bir selefilik anlayışı tağutların daha çok işine gelmektedir, çünkü bu surette tevhide meyleden kitlelerin gözü daha iyi boyanabilecektir.

Bu deccalist projeler doğrultusunda Necd davetinin daha çok yıpratılmasının sebebi ise Necd alimlerinin kitaplarında yer alan bilhassa iman küfür, vela bera akidesi gibi meselelerdeki ibarelerin tevil edilemez kadar açık oluşundan kaynaklanmaktadır. Çünkü Necd alimleri daha yakın geçmişte yaşadıkları için ele aldıkları meseleler günümüz vakıasına benzemekte hatta birebir uymakta ve Ebu Zerka gibi batıl ehli bu sebeble onların açık sözleri karşısında ancak gevelemekten öte bir şey yapamamaktadır. Benzer ibareler her ne kadar selefin kitaplarında ve İbn Teymiye gibi alimlerin eserlerinde var olsa da bu alimlere saldırmak kolay olmadığı için bir çok hain daha kestirme yoldan Necd davetine saldırmayı tercih etmektedir. Geçmiş alimlerin vakıası günümüzden kısmen farklı olduğu için ve günümüzdeki cehalet özrü vb tartışmalar onların zamanında var olmadığından dolayı geçmiş alimlerin sözlerini tevil etmek batıl ehline daha kolay gelmektedir. Çünkü şirkte cehaletin özür olduğu fikrini ilk defa ortaya atan kişiler bildiğimiz kadarıyla Davud bin Cercis ve emsali gibi Necd davetinden sonra ortaya çıkmıştır. Muhammed bin Abdulvehhab’dan sonraki dönemde Necd’e gelerek insanları saptırmaya çalışan bu Nakşibendi şeyhine Necd bölgesinde Ebu Batin, Abdurrahman bin Hasen, oğulları Şeyh Abdullatif ve Şeyh İshak ve de Necd dışından da Iraklı Alusi gibi bir çok alim reddiye yazmışlar ve şirkte cehaletin mazeret olmadığını açıkça beyan etmişlerdir, Yemen bölgesinden Şevkani de Ebu Zerka’nın savunduğu “hata ederek şirke düşenler tekfir edilmez” tarzı görüşleri reddetmek amacıyla “ed-Durr’un Nadid” risalesini yazmıştır. Davud bin Cercis’ten önce Muhammed bin Abdulvehhab’ın kardeşi Süleyman, ağabeyini İbn Kayyım gibi alimlerin yolundan saparak tekfirde aşırı gitmekle itham etmiş ve Şeyh de onun iddialarına Müfid’ul Mustefid adlı eserinde cevap vermiştir. Şeyhin torunu Abdullatif bin Abdurrahman, aynı şekilde Necd davetinin selefin yolundan saparak tekfirde aşırı gittiğini iddia eden sahte selefi Osman bin Mansur’a “Misbah’uz Zalam” adlı eserinde cevap vermiştir. Esasında Davud bin Cercis de kendisi Eşari-sofi olmakla beraber tıpkı takipçisi Ebu Zerka gibi Necd davetinin tekfirde aşırı giderek İbn Teymiyye, İbn Kayyım hatta Muhammed bin Abdulvehhab’a dahi muhalefet ettiğini iddia etmiş ve bu alimlerin hepsinin şirkte cehaleti mazeret gördüklerini isbatlamaya çalışmıştır. Alimler de bütün bunları reddederek şirk işleyen herkesin istisnasız müşrik olacağını ortaya koymuşlardır. İşte Ebu Zerka gibilerinin İbn Teymiye’den sonrasını silmek istemelerinin sebebi budur. Ebu Zerka ve emsali savundukları anti-tekfir fikirlerle bu selefi davet alimlerinden ziyade Davud bin Cercis, Osman bin Mansur, Süleyman bin Abdulvehhab gibi tevhid davetine muhalif olanlara daha yakın olduklarının farkındalar ki rabbani alimlere mesafe koyup halis şirk ehline yakınlaştıkça yakınlaşmaktadırlar.

Necd davetinden duyulan rahatsızlık sadece Ebu Zerka gibi Suud selefilerine has bir durum da değildir. Bilakis tartışmaları aklı başında takip eden herkes ilginç bir biçimde selefi olduğunu iddia eden, hatta tekfirci olarak nitelendirilen hemen herkesin Necd davetine antipatiyle baktıklarını görmekte zorlanmaz. El-Kaide camiası veyahut da Abdulkadir bin Abdulaziz, Makdisi, Ziyaeddin el Kudsi gibi en radikal görünenleri de bu hükmün dışında değildir. Bunlar tevhidle alakalı meselelerde Necd alimlerinden bağımsız bir tek orijinal şey yazamadıkları halde tekfir, Osmanlı vb meselelerde bu alimlerin net tavrından dolayı onlara buğz ederler ve bu kinlerini de dürüst bir şekilde değil kaypakça kelamlarla hissettirirler. Yukarda da bahsettiğimiz gibi bunların Necd davetine olan kinleri alimlerin şahsına değil bizzat İslama olan düşmanlıktan kaynaklanır. Çünkü bunlar dini yaşamadıkları için dinin nasslarını hatırlatan her şeye, herkese düşmandırlar.

Şurası kesinlikle bilinmelidir ki İbn Teymiye ile selefin aslında birbirinden farklı düşündüğünü iddia eden tasavvufçuların kelamları ne kadar boşsa Muhammed bin Abdulvehhab ve öğrencilerinin seleften ve İbn Teymiye’den farklı düşündüğünü iddia eden herkesin kelamı da aynı şekilde boştur. Bunların hiç biri ispat edilemeyecek temelsiz iddialardır ve ancak düşmanlığını kamufle etmeye çalışan sahtekarların kullandığı taktiklerdir. Bilakis selef imamları, Ahmed bin Hanbel, İbn Teymiye, Muhammed bin Abdulvehhab gibi imamlar Allah Rasulune kadar uzanan kesintisiz bir zincirle Taifetul Mansura'nın halkasını teşkil eden alimlerdir. Eğer Necd daveti selefin yolundan saptıysa şu halde Allah Rasulu (sallallahu aleyhi ve sellem)’in kıyamete kadar sürekli var olacağını beyan ettiği Taifet’ul Mansura’yı yakın tarihte kim temsil etmektedir? Davud bin Cercis mi, Süleyman bin Abdulvehhab mı, İbn Abidin mi, Osmanlı’daki diğer kabirperest ulema mı? Zira Ebu Zerka gibilerin nezdinde bunlar ve benzerleri Necdilerin Harici, Tekfirci olduğunu söyleyerek isabet etmişlerdir! (Haşa) Allah bu hainlere fırsat vermesin daha da cesaret bulurlarsa neler icad edeceklerdir Allah bilir?

Son olarak Ebu Zerka’nın yakın zamanda kuruluşunu ilan ettiği fesat medresesi ile alakalı birkaç şey söylemek istiyorum. Ebu Zerka İmam Ahmed gibi Mürcie’nin en büyük düşmanlarından birisi olan bir alimin ismini koyduğu bu sözde medreseyi anlaşıldığı kadarıyla kuracağı yeni gulatı mürcie ekolunun merkezi haline getirmeyi düşünüyor. Çünkü yaptığı ilanda cehaleti mazeret görmeyenlerin hatta ihtilaflı mesele olarak görenlerin dahi bu medreseye alınmayacağını ilan etmiş. Tevhide olan kini o kadar beynini kaplamış ki sırf tekfir düşüncesine kapı aralar diye Necd alimlerinin kitaplarını müfredattan kaldırıyor, günümüz Mürcie’sinin en uç mezhebine mensup olmayan hiç kimseyi medreseye almayacağını ilan ediyor! Öyle ki bu kritere göre Ebu Zerka’nın sık sık referans gösterip övdüğü Suudi alimlerinden dahi bu medreseye girebilecek çok az kişi var! Buna göre cehaleti özür görmeyen Bin Baz, Fevzan, Guneyman, İbn Cibrin gibi bir çok kişi bu medreseye giremeyecek; keza cehalet konusunu ihtilaflı gören bir çok Lecne uleması dahi bu standartları yakalayamıyor! Ki bunların bir çoğu da belki Yılmaz’a hocalık yapmış insanlardır. Buna göre Suud’dan Abdulaziz Reyyis gibi kendi camiasından dahi dışlanmış birkaç dengesiz ve Mısırlı Ahmed Ferid gibi birkaç cahil şarlatan haricinde kimse Yılmaz Şahin’in kriterlerine uyum sağlayamıyor! Aklı başında olan herkes tevhid düşmanlığından adeta çıldırma noktasına gelmiş bu azgınlardan ve kurdukları fesat medreselerinden uzak durur… Kanaatimizce bu medreseye layık olan isim bu pak imamın isminden ziyade Davud bin Cercis, Cehm bin Safvan gibi Mürcie önderlerinin ismidir. Bu kişi şu anda meydanı boş bulduğu için böyle batıllarını kusabiliyor ancak unutmasın ki Allah günleri insanlar arasında sürekli değiştirir, ilerde devranın kimin lehine kimin de aleyhine döneceği belli olmaz!

Allahın izni ve yardımıyla Deccaliyete hizmet eden bu tiplerin hilelerini Darultavhid olarak deşifre etmeye devam edeceğiz. Bu hususta yardımı Alemlerin Rabbinden beklemekteyiz. Vesselamu ala men’ittebea’l huda…

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1810
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
EBU ZERKA’NIN YENİ HOCASI FETHULLAHÇI HATİM EL-AVNİ HAKKINDA

Bismillahirrahmanirrahim,

Çalışmamızın girişinde de belirttiğimiz üzere burada çeşitli batıl iddialarını ele aldığımız Ebu Zerka ünvanlı şahıs, 2000’li yıllardan bu yana devam ettirdiği sözde davet hayatında çizdiği zikzak ve u dönüşleriyle meşhur olmuştur. Elbette ki bir insanın samimiyetle girdiği ilim hayatında kendini geliştirdikçe görüşlerini değiştirmesinde tenkid edilecek bir şey olmaz, ancak yukarda da ortaya koyduğumuz gibi Ebu Zerka’nın bu zikzakları ve dönüşümleri gevşeklikten, samimiyetsizlikten kaynaklanan çıkışlardır. O, önce Suudi Arabistan’daki genel kabul gören çizgiyle başladığı davet serüveninde bilahare Necdi ulemaya karşı tenkidleriyle tanınan gulat-ı Mürcie davetçisi Abdulaziz Reyyis’in çizgisine kaymış, ondan sonra oradan da ayrılıp daha sapık bir çizgiye yönelmiştir. Gördüğümüz kadarıyla Ebu Zerka, halihazırdaki fikirlerini büyük oranda Suud’lu akademisyen الشريف حاتم بن عارف العوني Şerif Hatim bin Arif el-Avni’den iktibas etmiştir. Bu zat, bilhassa hadis sahasında faydalı çalışmaları olmakla birlikte maalesef daha ziyade tevhid akidesini sulandırmaya yönelik fetvalarıyla meşhur olmuştur. Ebu Zerka ise Hatim el-Avni’den okuduğu veya dinlediği fikirleri bazen aldığı kaynağı belirterek, bazen de belirtmeden Türkiye toplumuna aktarmıştır. Son yıllarda dile getirdiği “kafirlerin bayramlarını tebrik etmenin caiz olduğu iddiası” “Sakal bırakmanın vücubiyetinin ihtilaflı olduğu ya da çok önemli olmadığı yönündeki eveleyip gevelemeleri” “Müziğin haramlığının kesin olmadığı iddiası” “İsbal yani paça uzatma meselesinin ihtilaflı, önemsiz bir mesele olduğu” ve hepsinden önemlisi Muhammed bin Abdulvehhab’ın ve diğer Necdi ulemanın tekfirde aşırı gittiğine dair söylemlerinin birçoğu neredeyse kelime kelime Hatim el-Avni’den aktarılmıştır. “Bidatçilere karşı nasıl bir tutum takınmalı” başlıklı kaset serisini büyük oranda Avni’nin التعامل مع المبتدع بين رد بدعته ومراعاة حقوق إسلامه yani “Bidatini reddetmek ve İslam haklarına riayet etmek arasında bidatçılarla muamele” başlıklı kitabından hareketle hazırlamıştır. Keza, Allah’a ibadette şirk koşan birisi, bu yaptığının ibadet ve şirk olduğunu kabul etmedikçe tekfir edilmez, şeklindeki iddiası ve tekfirle alakalı başka birtakım iddiaları da büyük oranda Avni’nin تكفير أهْلِ الشَّهادتينِ yani “İki şehadeti söyleyenin tekfiri” adlı kitabından iktibas edilmiş gibi görünmektedir. Ebu Zerka’nın bahsettiğimiz diğer fıkhi ve usuli konulardaki görüşleri de yine Avni’nin muhtelif çalışmalarında mevcuttur. Avni’nin bu ve benzeri iddiaları Suudi Arabistan’daki ilmi çevrelerde şiddetli tenkid edilmektedir. Lakin, şu ana kadar bu şahsa karşı çok kapsamlı bir reddiye yapılmadığı da anlaşılmaktadır. Bilmiyoruz, bunda bu şahsın kraliyetin İslam anlayışına yakın olmasının ve Suudi Arabistan’da son dönemlerde yaygın olan “Ilımlı İslam” projesine uygun kanaatler belirtmesinin bir etkisi var mıdır? Ağzını açan herkesin hapsi boyladığı, hatta kraliyeti körü körüne destekleyen bir zihniyete sahip olmasına rağmen sırf son dönemde yaygınlaşan bir takım eğlenceleri, lehviyat ve münkeratı eleştirdiği için Reyyis gibi birisinin bile tutuklandığı Muhammed bin Selman yönetimi altındaki Suud’da –bildiğimiz kadarıyla- yönetimle bir problemi olmaması da Hatim el Avni hakkındaki başka bir soru işaretidir. el Avni, müziğin hatta tasavvufçuların sema adı verilen zikir törenlerinin caiz olduğunu iddia edecek kadar selef menhecinden uzaklaşmış birisidir ve bu tarz fetvalarıyla Suud yönetiminin “Ilımlı İslam” projesi için arayıp da bulamadıkları türden bir tiptir. Yakın zamanda –Türkiye’den olsa gerek- Mevlevi seması yapan birtakım küçük çocukların görüntülerini –benimseyerek- @hatimalsharif adresli telegram kanalında paylaşmış, Ebu Zerka da hocasının kanalından aldığı bu müzikli danslı görüntüleri paylaşmakta bir beis görmemiştir. Selefi akım içerisinde التميع yani sulandırma taraftarları veyahut da المميعة yani sulandırmacılar, gevşekler denilen bir kesim öteden beri mevcuttur. Lakin gördüğümüz kadarıyla Hatim el Avni ve ashabı bu ashab’ut temyi veya mümeyyia ekolü adı verilen, Tatlısu selefiliği veya ılımlı selefilik adı verilebilecek olan taifenin artık en dibe vurmuş versiyonunu teşkil etmektedir. Göründüğü kadarıyla Ebu Zerka da bu habis ekolün Türkiye mümessilliğine girişmiştir. Hatim el Avni, aslında bundan önce de Türkiye’nin çok yabancı olduğu birisi değildir. Bu zat, miladi Mayıs 2014 tarihinde Fethullahçı Yeni Ümit ve Hira dergileri tarafından düzenlenen ve İstanbul Kongre Merkezi’nde yapılan ‘İslam Dininin Zenginliği, İçtihad ve Kıyas’ konulu uluslararası sempozyuma katılarak, Fethullah Gülen hareketine yönelik birçok övgülerde bulunmuş ve bilhassa şu sözleri sarfetmiştir:

“Ben Hizmet’in (yani Fethullah Gülen cemaatinin) emrindeyim, ne emrediyorlarsa onu yapmaya hazırım”
“Hizmet, Allah’a davetteki tecdide canlı bir misal, örnek…”
“Rabbim Hocaefendi’yi (Fethullah Gülen’i) muvaffak kılsın. Ben Hocaefendi’nin İslam’ın temel esaslarına yönelmesi ve cüziyata takılıp kalmaması neticesinde, eşi benzeri olmayan ve peşinden gidilmeye layık olunan bir yöntemle İslam davetindeki tecdidinde muvaffak olduğuna inanıyorum.”


Bu son sözlerde, Fethullah’ın 28 Şubat döneminde sarfettiği ‘Başörtüsü teferruattır’ vecizesine (!) mi atıf yapılıyor bilmiyoruz?! Burada bir hususa dikkat çekmek gerekir ki, sözkonusu uluslarası sempozyum, Fethullahçıların düzenlediği 17-25 Aralık tertibinden yaklaşık 6 ay sonra düzenlenmiş, birçok ülkeden ilim adamı kisvesindeki çeşitli konuşmacılar bu sempozyuma katılarak Fethullah Gülen’e övgüler yağdırmış, bu hengamede Fethullah Gülen’in asrın müceddidi ve müçtehidi olduğu (!) vurgulanmış, bahsi geçen Hatim el Avni de “Fethullah Gülen’in müçtehid sayılıp sayılmayacağı” konusuna “içtihadın tecezzi yani bölünme kabul edebileceği kaidesinden hareketle Fethullah’ın mutlak müçtehid olmasa da nisbi anlamda bir müçtehid sayılacağı” şeklinde usuli yönden açıklık (!) getirmiştir. Devletin “Paralel Yapı” adı altında Fethullah cemaatine yönelik operasyonlara başladığı bir dönemde İslam’a intisap eden ülkelerden çeşitli ilim ve fikir erbabının getirtilerek Fethullah Gülen lehinde konuşmalar yaptırıldığı bu sempozyumun bir tip meydan okuma ve psikolojik baskı gayesi güttüğü az çok belli olmaktadır. Avni, sözkonusu konuşmada bu sözlerinin Suudi Arabistan’daki belli bir camia adına da söylenmiş olduğunu ifade etmiştir. Suud yönetiminin şu anki siyasi pozisyonu bellidir. Şu anda Suudi Arabistan-Mısır-BAE hükümetleri, Filistin’deki çete lideri Muhammed Dahlan ve Libya’daki darbeci general Halife Hafter gibi tipleri de yanlarına alarak bölgede Batı yanlısı bir koalisyon teşkil etmişlerdir. Amerika ve İsrail’in koordinatörlüğündeki bu yapının Türkiye ayağını da Fethullahçıların teşkil ettiği, konuyu analiz eden herkesin tesbit edebileceği bir vakıadır. Fethullahçıların AKP hükümetiyle açıktan restleşmeye girdiği bir dönemde Batı yanlısı birtakım sözde İslam ülkelerinden alim kılıklı kişilerin Türkiye’ye gelerek Fethullah Gülen’i göklere çıkarmalarının, bağlı oldukları ülkeler adına “Yanınızdayız” mesajı vermek olduğu açıktır. İşte Suudi Arabistan adına bu mesajı da Hatim el Avni vermiştir.  Yoksa F. Gülen gibi Batini, Hurufi, Sofi akidedeki bir zındığa güya selef itikadında olduğunu söyleyen bir ilim adamının övgüler yağdırmasının başka ne gibi bir anlamı olabilir ve bu iki farklı zihniyet arasında –bu siyasi ve istihbari bağlar dışında- başka ne gibi bir bağ olabilir?

İşte, Ebu Zerka’nın yeni hocası Fethullahçı Hatim el Avni’nin şeceresi kısaca böyledir. Hatta Hatim el Avni’ye Suudi Arabistan’ın Fethullah Gülen’i ya da Fethullah Gülen’in selefi versiyonu dense yeridir. Ebu Zerka, Suudi Arabistan’daki o kadar ekolün arasında böyle birisine tabi olmuştur. Hatim’in ve Türkiye’deki çırağı Ebu Zerka’nın batıllarının birçoğuna bu risalede muhtasar da olsa reddiyede bulunmaya gayret ettik. Lakin, burada yazılanlar daha çok bu kişilerin akidevi konularda ortaya attıkları şüphelerle ilgilidir. Bu şahısların, -yukarda da değindiğimiz üzere- müzik, sakal, isbal gibi birçok fıkhi konuda temyi’ yani sulandırma amaçlı olarak ortaya attıkları şüpheler vardır ki bunlar da önemlidir ve de ayrıntılı müstakil çalışmalar gerektirmektedir. Rabbimiz bize imkân bahşederse ilerde bu hususlarda da çalışmalar neşrederiz inşaallah, Ondan bu hususta yardım diliyoruz. Ahiru da’vana en’il hamdu lillahi Rabb’il alemin.

Çevrimiçi İbn Umer

  • Administrator
  • Full Member
  • *****
  • İleti: 156
  • Değerlendirme Puanı: +7/-0
Bismillahirrahmanirrahim

EBU ZERKA’NIN TEKFİR MESELELERİNDE YAPTIĞI SAPTIRMA VE HİLELERİN DEŞİFRESİ


Bu değerli risaleyi PDF formatında aşağıdaki linkten indirebilirsiniz.




 

Related Topics

  Konu / Başlatan Yanıt Son İleti
0 Yanıt
1813 Gösterim
Son İleti 04.08.2015, 19:59
Gönderen: AbdulAzim
10 Yanıt
7958 Gösterim
Son İleti 14.04.2019, 22:48
Gönderen: İbn Umer
1 Yanıt
4166 Gösterim
Son İleti 02.03.2019, 23:02
Gönderen: Uhey
0 Yanıt
1165 Gösterim
Son İleti 14.04.2018, 22:45
Gönderen: abdullah
10 Yanıt
2663 Gösterim
Son İleti 24.01.2020, 02:19
Gönderen: Tevhid Ehli