Darultawhid

Gönderen Konu: KÜFRE RIZA KÜFÜRDÜR KAİDESİYLE ALAKALI BAZI MESELELERİN İZAHI  (Okunma sayısı 13470 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1769
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
KÜFÜR MECLİSLERİNDE BULUNMANIN HÜKMÜ

Alıntı
selam hidayete tabi olanların üzerine olsun. sitenizi takip ediyorum ve faydalanmaya çalışıyorum.

2 sorum olacaktı daha öncede sormuştum. Allah cc hakka ulaştırsın.

1. sorum küfre rıza ile ilgilidir, Allahın diniyle alay ve yahut inkar edilen bir meclisi ya terkedeceğiz ya da karşı çıkacağız.

peki günümüzde olduğu üzere toplu taşıma ve yahut market gibi yerlerde ansızın çalınan müzikler oluyor ve müziklerde küfür lafızları geçtiğinde,
orayı terk etmemiz lazımdır, peki o ortamı terk etmeyenleri müzikde küfür lafızı geçtiği için nasıl bir tutum sergilememiz lazımdır, insanların meclislerinden zuhur  eden küfür ile müzik veya radyo gibi şeylerden çıkan küfüre bakışımız nasıl olmalıdır.

2.sorum ise sizin bazı yazılarınızda nakil yaptığınız fıkhı ekber şerhin de geçen bazı lafızlarla ilgili olacak, kim küfür kelimesini söylerler bir diğer kişide bu sözün hayretliğinden ötürü gülerse küfre girmez vb lafızlar geçmektedir bu nakillerin nisa 140 tatbikatı nasıl olmalıdır.

çünkü böyle nakilleri gündeme getirerek küfür meclislerinde kalpten buğzu idda edip rıza yı buna bağlayanlarda var gerek bu mürci ehli gereksede cihadı bazı akımlardır. meramımı inş anlatabilmişimdir.

Bismillahirrahmanirrahim. Sormuş olduğunuz küfre rıza meselesi aslında basit bir konu olduğu halde insanların dinden ve ilimden uzaklaşmaları sebebiyle avam nezdinde karmakarışık bir mesele haline geldiğinden dolayı tafsilatlı açıklama gerektiren bir konudur. Ancak biz burada bu konuya mümkün mertebe özet bir şekilde değinmeye çalışacağız inşaallah. "Rıza" kelimesi İbn Manzur'un "Lisan'ul Arab" adlı eserinde belirttiği gibi kızgınlık ve memnuniyetsizlik anlamına gelen "sehat" kavramının zıddıdır ve basit bir Arapça lugatinden bile rıza kelimesinin bir şeyden memnun olmak, hoşnut olmak gibi anlamlara geleceği öğrenilebilir. Küfür ise malumdur, imanın zıddı olup hakkı inkar ve yalanlama anlamına gelir. Öyleyse küfre rıza dediğimiz hadise küfürden hoşnut olmak, küfrü beğenmek ve tasvib etmekten ibarettir. Sözkonusu lugat manasının da ışığında bir amelin küfre rıza kapsamına girip girmediğinin ölçüsü şudur: Eğer ki bir amel veya söz, sahibinin küfürden hoşnut olduğu veya en azından rahatsız olmadığı ve de o kimsenin göğsünü küfre açtığından başka bir manaya gelmiyorsa o kişi küfürden razı demektir ki bu da iman sahibi bir insanda bulunmaz ve de o kimsenin kalbinde imanın olmadığı anlamına gelir. Bu söz veya amel az da olsa küfürden hoşnut olma haricinde bir manaya gelme ihtimali varsa o kimse tekfir edilmez.

Allahu teala Nisa: 140. Ayeti kerimesinde mealen şöyle buyuruyor:

"Halbuki muhakkak O size kitapta indirmiştir ki: “Allah’ın ayetlerinin inkar edildiğini ve onlarla alay edildiğini işittiğiniz zaman onlar başka bir söze dalıncaya kadar onlarla beraber oturmayın; yoksa o zaman muhakkak siz de onlar gibisinizdir.” Muhakkak Allah münafıkları da kafirleri de hep beraber Cehennemde toplayacaktır."


Şeyh Süleyman b. Abdillah şöyle diyor:

"Bu ayetin manası zahirine göredir ve şu manadadır: "Bir kimse, Allah (celle celaluhu)'ın ayetlerinin inkar edildiğini veya alaya alındığını duyduğu bir mecliste, böyle yapan kafirlere ikrah olmaksızın karşılık vermez veya onlar başka bir söze geçinceye kadar onların yanından ayrılmazsa, velev ki onların yaptığı -gibi yapmamış olsun aynen onlar gibi kafir olur. Çünkü bu kimsenin o mecliste böyle yapan kimselerle birlikte oturması onların küfürlerine rıza göstermesi demektir. Küfre rıza ise küfürdür.

Alimler bu ve benzeri ayetleri delil göstererek, günaha rıza gösterenin, günahı yapan kimse gibi olduğunu söylemişlerdir. Şayet o kimselerle oturan kimse onları kalbiyle inkar ettiğini ve söylediklerini kabul etmediği söyleyecek olsa bu sözü ondan kabul olunmaz. Çünkü hüküm zahire göredir ve o kimse zahiren küfre rıza göstermiş ve bundan dolayı kafir olmuştur."
(Mecmuatu't Tevhid s: 48)

Görüldüğü gibi küfür söz işiten kimsenin eliyle veya diliyle onlara karşı çıkması bunları yapamıyorsa da meclisten ayrılması icab eder. Kişi hiçbir şekilde buğzunu ortaya koymadıysa bu kimsede buğz yoktur manasına gelir. Bu hususta radyodan çalan müzikle bizzat konuşan canlı bir kimse arasında ne fark olacaktır ki? Yukarda zikrettiğimiz nass açıktır, her tür küfür meclisine rıza gösterenlerin kafir olacağını beyan etmektedir. Nice müzikler vardır ki sanat adı altında normal konuşan bir insandan sadır olmayacak küfür ve isyan sözleri içermektedir. Bir mümin, yani kalbinde iman olan bir kimse asla bunlara rıza gösteremez. Radyodan çaldığı bahanesiyle bunlara sessiz kalınabileceğini iddia edenler imandan nasibi olmayan kişilerdir. Müzik çalmaya başladığında yapılacak şey otobüsten inmek ya da marketten çıkmak, kısacası münker meclisini terk etmektir. Bunu dahi başaracak bir imana sahip olmayanlar hangi İslam’dan hangi davadan bahsediyorlar ki? Aslında bu tartışmalar iman ehli açısından gereksizdir çünkü bir mümin küfür meclisinde ne yapacağını bir yerden öğrenmesine gerek yoktur, kalbi diriyse ve de marufu tanıyor, münkeri inkar ediyorsa o kalp ona ne yapması hususunda gerekli talimatı verecektir. Lakin kalbi ölmüşse, marufu tanımıyor münkeri de inkar etmiyorsa elbette ki kalp ona yapılması gerekeni anlatmayacak ve kalbinde şirke karşı hiçbir buğz hissetmeyen bu ölü varlık şu mecliste oturulur şurada oturulmaz diye cedel yapıp duracaktır. Bir adam Abdullah B. Mes’ud’a gelerek ona şöyle dedi: “Şayet ben iyiliği emretmez, kötülükten alıkoymazsam helak olurum.” İbn Mes’ud ise ona şöyle cevap verdi: “Eğer senin kalbin marufu tanıyamaz, münkeri de inkar etmezse asıl o zaman helak olursun.” (Musannef İbn Ebi Şeybe 10/174, Ebu Nuaym Hilye 1/135)

Eğer işin bu noktası anlaşıldıysa ikinci sorunuzun cevabı da kendiliğinden ortaya çıkar. Evet bizler küfre rıza konusunu ayrıntılı olarak ihtiva ettiğinden dolayı Fıkhul Ekber şerhinden konuyla alakalı birçok iktibasta bulunmuşuzdur. Sözkonusu kitap her ne kadar Maturidi akidesine dayalı olsa da bilhassa küfür söz ve fiilleriyle alakalı verilen fetvaların çoğu Ehli sünnetin ve selefin usulüne uygundur. Ancak bazı cahillerin yaptığı gibi o kitapta veya başka kitaplarda geçen iman küfür hükümlerine dair birtakım muayyen fetvaları nass haline dönüştürmemek gerekir. Bunların çoğu alimler tarafından muayyen, özel vakıalar hakkında  verilmiş fetvalar olup birçoğu meseleyi ilim talebelerine yakınlaştırma gayesi gütmektedir. Yoksa aynı kitabın bir yerinde küfür sözüne gülen kafir olur derken diğer yerinde olmaz denilmesini fıkhetmeden sırf zahiri üzere aldığınız takdirde çelişkiye düşersiniz ve alimleri de çelişkiye düşmekle itham edersiniz. Alim zaten sözünü kayıtlamış ve bu meselede asıl illetin küfürden razı yani hoşnut olmak olduğunu belirtmiş. Buna göre kişinin gülmesi rızadan kaynaklanıyorsa kafir olur. Yok söze buğzettiği halde kendini tutamayıp gülerse kafir olmaz. İnsan bunu kendi hayatında bile sık sık tecrübe eder. Bir kafirin küfür sözünü işitir veya okursunuz ve şahsa lanet ettiğiniz, beddua ettiğiniz halde belki sözü latifeli bir şekilde söylediği için hayretinizden ötürü gülersiniz. İşin bu suretinde küfürden razı olmanın sözkonusu olmadığı her halinden bellidir.

Buradan küfür meclislerinde oturmanın küfür olmadığı neticesine varılmasına gelince; bu gerçekten artniyetli ve fesat bir bakış açısının ürünüdür. Alimin bahsettiği mücerred olarak küfür sözüne gülmenin sözkonusu edildiği bir fetvadır. Kişi güldükten sonra veya önce o küfür sözüne itiraz etmiş olabilir bu ayrı bir meseledir. Yukarda da zikrettiğimiz gibi kişinin gülmesi mutlaka o küfre sessiz kalmış olmasını gerektirmez. Alim küfür sözüne gülmenin hükmünü ele alıyor diye buradan küfür meclislerinde bulunmanın normal karşılandığı neticesi nasıl çıkarılmaktadır insan hayret etmektedir. Küfür meclislerinde kalple buğz edilerek oturulacağını iddia edip Fıkhul Ekber şerhine bunu dayandıran kimseler acaba aynı kitapta gülmeyle alakalı ibarenin devamında geçen şu tarz fetvaları nasıl izah etmektedirler:

“Yine aynı kitabta kaydedildiğine göre, küfür kelimesini konuşan kimsenin bu sözüne razı olarak gülen kimse kâfirdir. “Bunun manası şudur: Bu sözü söyleyenin durumuna razı olmamakla beraber sadece sözünden hoşlandığı için, tuhafına gittiği için gülerse kâfir olmaz. Esas meselenin ağırlık noktası rızadır. Bu meseleyi gülmek ifadesi ile kaydetmesinin sebebi ise, gülmenin ekseriya razı olarak vuku bulmasına binaendir. Bu sebeple “Mecmaul-Fetâvâ”da bu meseleyi mutlak olarak zikrederek şöyle deniliyor: “Kim bir küfür kelimesini konuşup bu söz sebebiyle başkası gülerse bu kimse kâfir olur. Vaaz veren bir âlim vaazı icabı küfür kelimesini söyler de cemaat bunu kabul ederse hepsi kâfir olurlar. Yani bir vaiz, bir müderris, yahut bir yazar bu kelimeyi söyler de okuyan ve dinleyenler de kabul ederse ve edindikleri bu bilgiye inanırlarsa kâfir olurlar. Kendileri için bir mazeret yoktur. Yani sözkonusu mecliste oturan topluluk vaiz küfür kelimesini konuştuğu halde orada oturmaya devam ederlerse onlar da kafir olurlar”

(Küfür sözleriyle alakalı bu meseleler için bkz. Fıkh'ul Ekber Şerhi, "Açık ve Kapalı Küfür Sözleri" başlığı sf 291, Dar’ul kutub’il İlmiye, Beyrut 2007 Türkçesi için bkz. A.g.e sf 459 vd, Çağrı yay. İst 1979)

Görüldüğü gibi gülmenin hükmünü rıza illetine dayandıran fetvanın devamında küfür söz konuşulan yerde oturmanın küfür olduğunu zikretmektedir. Çünkü aynı rıza illeti burada tahakkuk etmektedir. Bir kimsenin küfür meclisinde itirazsız olarak bulunmasının küfürden başka bir anlamı yoktur zira bu ancak küfre buğzetmeyen kişilerden sadır olur. Küfre buğzeden birisi ise mutlaka bir şekilde o buğzunu açığa çıkarır. Esasında bu meseleleri iyice idrak etmek için Ehli sünnetin iman tanımını hakkıyla fıkh etmek gerekir. Ehli sünnet zahir batın uyumuna inanır ve batındaki iyi veya kötü hallerin mutlaka zahire yansıyacağını kabul eder. Sahih hadiste beyan edildiği gibi “Cesette bir et parçası vardır ki o düzgün olduğu zaman bütün vücut düzgün olur, o bozulduğu zaman bütün vücut bozulur, dikkat edin o, kalptir.” Şu halde kalbinde küfre karşı buğz olan birisinin bu hali mutlaka vücuda yansır. Yansımıyorsa o kimsenin kalben buğzettiği iddiası bir yalandan ibarettir. Bundan ikrah yani zorlama hali müstesnadır ki ikrah halinde zaten kişinin rızası ve seçme hürriyeti ortadan kalkmıştır bu bizim konumuzun dışındadır. Kısacası küfür sözüne karşı kalben buğzettiklerini iddia eden bu kişiler yalancıdır. Çünkü öyle olsaydı Allahın dininin ayaklar altına alındığı bir mecliste bulunmaya tahammül edemezlerdi.

Netice olarak küfür meclislerinde oturmanın hükmü meselesinde asıl illet küfre rızadır, küfürden hoşnut olmaktır. Rızanın ve buğzun asıl mahalli kalbtir. Zahiri ameller ise kalpteki bu hoşnutluğu veya hoşnutsuzluğu ortaya çıkartır. Küfür meclisine şahit olan kişinin kalbindeki buğz hiçbir şekilde açığa çıkmıyorsa bu kimsenin küfürden razı olduğu ortaya çıkmaktadır. Eğer buğzu –imanına göre- az veya çok bir şekilde ortaya çıkıyorsa bu kimse de küfürden razı değil demektir. Yeri gelmişken belirtelim ki bu bizim zikrettiklerimiz genel kaidelerdir. Bilhassa küfre rıza meselesi gibi kişinin kalbi durumuyla yakından alakalı meselelerde hüküm vermede acele etmemek gerekir. Aslında buna dair muayyen vakıalarda hüküm vermek avamın işi değildir. Avama düşen bu husustaki genel kaideleri öğrenip akide edinmektir. Muayyen vakıalarda kişi gerçekten küfre razı oldu mu yoksa buğzunu ortaya koydu mu vs meseleleri işin ehli olan kimselerin tahkik edip çıkarması gerekir. Ancak kişi çok açık bir şekilde küfür ve inkar karşısında sükut ettiyse o zaman bunun tekfirinde duraksanmaz. Vallahu a’lem.


Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1769
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Alıntı
Bismillah

Ma'lum Küfür ve şirk i DİN edinmis bir kavmin icinde yasiyoruz.. Gerek Televizyonda gerek sokakta gerek bir konusmanin icerisinde yaratıcı ol gibi sözler söyleniyor.. Bu duruma mudahale ettigim sira yaratici Allahu tealadir diyorum bana evet oyle diye cevap veriyorlar yaratmaktan kasit yeni fikir ortaya at tarzinda cevaplar aliyorum. Bu durumda ne yapmami tavsiye edersiniz..
kufre riza gostermekten Allahu tealaya siginirim yaraticiliktan kasit yeni fikirler ortaya at tarzinda bi yorumda bulunuyorlar bir musluman bu durumda sussa kufre riza gostermis olur mu ?
Kisacasi demek istedigim yaratici ol dedigi zaman onun kastini bildigi halde bir musluman sussa kufre riza gostermis olur mu?

Bismillahirrahmanirrahim,

Bizlere gerek mail yoluyla gerekse site üzerinden gerekse de gerçek alemde küfre rızayla alakalı buna benzer sayısız soru ulaştırılmaktadır. Hepsinin de konusu: Şu amel küfre rıza olur mu, otobüste olsa nasıl olur, trenin öbür ucunda küfür söz söylense ne yapılması gerekir, şu söze rıza göstermenin hükmü nedir vs vs. Görünen o ki bundan sonra da bu tarz sorular gelmeye devam edecektir. Çünkü insanlar şeytanın aldatması ve telkini yüzünden gidip dinin asıllarını, küfrün mahiyetini, küfre rızanın hakikatte ne olduğunu öğrenmek ve amel etmek yani kısacası iman sahibi olmak yerine böyle hepsi birbirine benzeyen binlerce güncel meseleyi tartışma ve cedel konusu yapmayı daha sevimli bulmaktalar. Halbuki imanın aslına dair ilmi edinseler bütün bu meseleleri çözecek anahtarı elde edecekler ama dediğimiz gibi şeytana tabi olup yolu uzatıyorlar ve vesveseler içinde hayatlarını sürdürüyorlar, birçoğu da kendilerini müslüman kılacak bir tevhid ilmini elde etmemiş bir halde Rablerine kavuşarak ebedi hayatlarını helak ediyorlar (Allah korusun) Şimdi bu vesileyle tekrar söyleyelim ki iman sahibi olan birisi bu tarz meseleleri sormaz. Çünkü Müslim ve diğerlerinin rivayet ettiği meşhur münker hadisinde de beyan edildiği gibi “Kim bir münker görürse eliyle değiştirsin, gücü yetmezse diliyle, ona da gücü yetmezse kalbiyle bunu yapsın. Bu, imanın en zayıf noktasıdır, Bundan öte hardal tanesi kadar iman yoktur” Yani kişinin münkere karşı buğzu –ki münkerlerin en büyüğü küfürdür- imanıyla alakalıdır. Daha önce de belirttiğimiz gibi: “Aslında bu tartışmalar iman ehli açısından gereksizdir çünkü bir mümin küfür meclisinde ne yapacağını bir yerden öğrenmesine gerek yoktur, kalbi diriyse ve de marufu tanıyor, münkeri inkar ediyorsa o kalp ona ne yapması hususunda gerekli talimatı verecektir. Lakin kalbi ölmüşse, marufu tanımıyor münkeri de inkar etmiyorsa elbette ki kalp ona yapılması gerekeni anlatmayacak ve kalbinde şirke karşı hiçbir buğz hissetmeyen bu ölü varlık şu mecliste oturulur şurada oturulmaz diye cedel yapıp duracaktır. Bir adam Abdullah B. Mes’ud’a gelerek ona şöyle dedi: “Şayet ben iyiliği emretmez, kötülükten alıkoymazsam helak olurum.” İbn Mes’ud ise ona şöyle cevap verdi: “Eğer senin kalbin marufu tanıyamaz, münkeri de inkar etmezse asıl o zaman helak olursun.” (Musannef İbn Ebi Şeybe 10/174, Ebu Nuaym Hilye 1/135)”

Şu halde bir mümin küfrü de tanır, küfrün aşağısındaki fiilleri de küfürden ayırd eder ve hepsine de vermesi gereken oranda tepki verir. Düşünün ki sahabe arasında bu tarz meseleler tartışılıyor muydu? Örneğin münafıklar dinle alay ettiklerinde ya da benzer küfür sözler ve fiiller sergilediklerinde çocuk yaştaki sahabe dahi onun sözünün nifak içerdiğini nerden anlıyordu da Allah Rasulune şikayet ediyordu ve nihayet Münafıkun suresinde Allah bizzat o çocuğu tasdik eden vahyini inzal ediyordu? İşte bütün bunlar imanla alakalı şeylerdir, asıl yapılması gereken böyle muayyen mevzularda ömür tüketmek yerine o imanı elde etmeye çalışmaktır. Sorduğunuz meseleye gelince; aslında sırf fıtratınıza dönseniz eğer bozulmamışsa cevabını verecektir ki gördüğümüz kadarıyla sorunun cevabını siz de az çok biliyorsunuz ama işte belki vesvese, belki başka şeylerden dolayı tekrar bize sorma ihtiyacı hissetmişsiniz. Nitekim itiraz ettiğiniz kişiler de bu yaratmayı Allaha has olan yoktan var etme manasında kullanmadıklarını söylemişler ve sadece onların mücerred iddiasından öte gerek Arapçada gerek Türkçede yaratma kelimesinin bazen yoktan var etme, bazen de bir şeyi icad etme, yapma anlamlarında kullanıldığı zaten malum olan bir şeydir. Şimdi böyle değişik anlamlara gelebilecek bir kelimeden dolayı bizzat sözü söyleyenin bile tekfiri hatta fasık görülmesi bile mümkün değilken bir de söze rıza gösterenin küfründen hatta harama düşmesinden bahsetmek nasıl mümkün olacaktır? Yaratma (halk) ifadesi bazen Allah'tan başkaları için de kullanılabilir. Mü'minun suresi 14. ayette olduğu gibi: فَتَبَارَكَ اللَّهُ أَحْسَنُ الْخَالِقِينَ yani “Yaratanların en güzeli olan Allah'ın şanı ne yücedir.” Ayrıca bkz: Saffat: 125 tabi ki bu ayetlerde yoktan varetme manasında değil;yapma, şekil verme manasında kullanılmıştır. Yoktan vareden manasında Allahu teala'nın el-Bari, el-Bedi' gibi isimleri vardır. Ancak Arapçadaki bu zenginlik Türkçede olmadığı için her iki manayı ifade etmek için de yaratma kelimesi kullanılmaktadır ve yaratma deyince akıllara daha çok Allahın yaratması geldiği için ister istemez bu ifadenin insanlar için kullanılması kulakları tırmalamaktadır. Yaratıcı hakkında bir edepsizliğe düşmemek açısından bu kelimenin kullanılmaması elbette daha evladır ve kullananların da ikaz edilmesi yerinde bir davranış olur. Ancak söylediğimiz gibi bunu kullansa veya kullanana rıza gösterse ne kafir ne de günahkar olur. Bu tip ihtimalli söz ve fiillerde emri bil maruf yaparken karşıdaki kişiyle de senin bu sözün küfürdür vs bir asla dayanmayan polemikler yapmak yerine yukarda tarif ettiğimiz şekilde bizim şahsın bununla küfrü kasdetmediğini anladığımızı ama yine de sırf lafzen de olsa Allaha ortaklık vehmi verecek sözlerden kaçınması gerektiği uygun bir dille anlatılsa daha iyi olur.  Ayrıca alimler emri bil maruf yapan kimsenin öncelikle emrettiği veya nehyettiği konuda bilgi sahibi olmasını şart koşmuşlardır. Aksi takdirde cahil birisi emri bil maruf yapayım derken bilmeden haramı helal, helali haram kılabilir. Bu zaten Allahın dini hakkında ilimsizce konuşmak manasına da gelir ki bu haramdır. O yüzden kişi bir münkeri nehyederken asla bildiği şeylerin dışına taşıp kendi şahsi yorumlarına başvurmamalıdır. Vallahu a’lem.


Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1769
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
KÜFÜR OLARAK GÖRDÜĞÜ BİR AMELİ İŞLEYENİN HÜKMÜ

Alıntı
Soru: Bir sahis Tekfirde asiri gidiyor,ve buyuk haram isleyeni kafir sayiyor,ve boyle bir olay var: Bir Muvahid Kardes nefsine-seytana uyup zina yapiyor,zina buyuk haram oldugunu itiraf ediyor yani HELAL’dir demiyor,simdi tekfirde asiri giden sahis bu Muvahidi tekfir ediyor,bunun Tekfiri dogru mu?

Eger tekfiri dogru degilse,ayni bu tekfir eden sahis kendisi bir gun zinaya dusuyor,onun itikadina gore kufre dusmustur,ve lakin sizin bu Meselede gorusunuz nedir?Oyle biri Kurana ve Sunnete gore tekfir olunur mu?

Sarih Deliller ile Cevap verirseniz sevinecegiz. Muminlere Selam Olsun.


-MESELENİN ÖZETİ -
 
Rahman ve Rahim olan Allahın adıyla,

Ehli sünnet ve’l cemaate göre zina vb şirkin dışında kalan büyük günahları işleyen kimseler yaptıkları işi helal addetmedikleri müddetçe kafir olmazlar. Ancak şurası da var ki bir kimsenin kendisinin küfrüne razı olması alimlerin ittifakıyla küfürdür. Zina etmenin küfür olduğuna itikad eden birisi, kendisi zina işler fakat hala müslüman olduğunu iddia ediyorsa bu kişi ya küfür işleyen birisinin kafir olmayacağına inanıyordur veya buna benzer başka bir sapık fikri vardır. Veyahut da o şahıs zinanın küfür olduğu itikadından vazgeçmiştir, bu takdirde mesele tekfirden çıkar, adi bir zina davasına dönüşür. Aksi takdirde her kim kendisinin veya bir başkasının ikrah dışında küfür ameli işlediği takdirde kafir olmayacağına itikad ederse bu kimse kafirdir. Zira Nahl: 106 başta olmak üzere birçok nasslarda küfür söz ve fiili işleyen kimsenin kafir olmadığı tek durumun ikrah (zorlama) hali olduğu beyan edilmiştir. Bu bahsettiğimiz durum, sadece büyük günahlarla alakalı değil, herhangi bir mübah ameli dahi tevil yoluyla küfür saymaya devam ettiği halde bu ameli yapan kişilerle alakalı da geçerlidir.  Sözkonusu amel küfür olmasa bile bu şahıs, tıpkı bir müslümanın puta secde etmesi gibi küfür olduğuna itikad ettiği bir ameli işlemeyi kendisine mübah saymaktadır veya hiçbir şer’i gerekçe getirmeden küfür işleyen kafir olur, kaidesinden kendisini veya bir başkasını istisna etmektedir. Bu ise kitap, sünnet ve icmanın delalet ettiği zaruri hükümleri yalanlamak manasına gelir ki böylece küfre girmiş olmaktadır.

Bu söylediklerimiz genel kaidelerdir. Bunu sizin tartıştığınız olay ve gerçek kişiler için bir fetva olarak algılamayın. Aslen müslüman dediğimiz birisi bu tarz bir amelle geldiği zaman elbetteki onun tekfiri şartların oluşması ve manilerin kaldırılmasına bağlıdır. Yukarda vasfettiğimiz şekilde küfre razı olduğu ortaya çıkarsa o şahsa mürted hükmü verilir. İslama girip çıkan kişiye mürted hükmü uygulanır bazılarının zannettiği gibi asli kafir sayılmaz. Mürted olan kişileri asli kafir görenler islamın açık hükümleri ile oynamaktadırlarki mezheplerinin lazımı küfürdür. Vallahu a’lem.

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1769
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
-MESELENİN TAFSİLATI-

Rahman ve Rahim olan Allahın adıyla,

Gördüğümüz kadarıyla bazı insanlara, aslında küfür olmayan bir ameli işleyen birisinin küfre girmesi müşkil gelmektedir. Çünkü, mesela zina küfür bir amel değildir, büyük günahlardan birisidir. Zinaya küfür diyen ve sonra da yapan birisi, asıl itibariyle büyük günahlardan birisini işlemiştir. O halde bu kimsenin kafir olması için sebeb nedir? İşte bu noktayı iyice açıklamak istiyoruz, ta ki zihinlerde bir şüphe kalmasın. Evvela şunu belirtmek istiyoruz; bizim bu şahsı tekfir etmemizin sebebi yaptığı günah amel değildir. O amelinin arkasında yatan itikaddır. Bu noktada, kişinin yaptığı amel sadece kalbinde taşıdığı fasid akidenin açığa çıkmasına vesile olması bakımından göz önüne alınır. Bunun çok iyi anlaşılması gerekir. Aksi takdirde mevzu, kişinin küfür olmayan bir amelden dolayı tekfir edilmesi gibi anlaşılır ki böyle bir şey sözkonusu değildir. Şunu da vurgulayalım ki aslen müslüman olan birisi, böyle bir amelle geldiğinde bu husustaki itikadı iyice açığa çıkmadan bu şahsı tekfir etmek mümkün değildir. Bu itikadı açığa çıkarmak da sorulacak çok basit birkaç soruyla mümkündür. O sorular da şunlardır:

1-Bu şahıs yaptığı amele (mesela zina) küfür demeye devam ediyor mu?
2-Eğer devam ediyorsa bu ameli yaparak –kendi itikadınca- küfre girdiğini kabul ediyor mu?
3-Küfre girdiğini kabul ediyorsa ve bundan da tevbe etmişse mesele yok. Olay sıradan bir zina hadisesidir. Fakat şahıs, -zinaya küfür demeye devam etmekle beraber- bundan dolayı küfre girmediğini iddia ediyorsa o zaman ona, kendisini bu iddia ettiği küfür hükmünden nasıl istisna ettiği sorulur. Zira küfür işleyen birisinin kafir olmaması için tek istisna ikrahtır. Eğer kişi bu noktada hiçbir şer’i açıklama getirmediği halde, hala kendisinin kafir olmadığı hususunda inad ediyorsa veya şeriat nezdinde muteber olmayan batıl gerekçeler sunuyorsa, bu kimsenin küfür işleyen kimsenin kafir olacağı ile alakalı nassları inkar ettiği ortaya çıkar. Bunun da küfür olduğu açıktır.

Yeri gelmişken birkaç tenbihte bulunmak istiyoruz. Öncelikle bu sorular, kelami bir münakaşa veyahut da bidat değildir. Zira günümüzde insanlar, dini oyun ve eğlence edinmişler ve bugün küfür dedikleri şeye yarın iman ismini verecek hale gelmişlerdir. O yüzden bu tür vakıalarla sık sık karşılaşıyoruz. Mesela dün kimlik/pasaport taşımak küfürdür diyen birisi, bir bakmışsınız zaruret bahanesiyle kimlik çıkartmış ve halen kimlik küfürdür demeye de devam ediyor. Akidesini biraz sorguladığınızda ikrah seviyesine çıkmayan, hatta haramları mübah kılan bir zaruret kapsamında dahi olmayan birtakım gerekçelerle (sağlık, iş, güvenlik vs) küfür olan bir amelin işlenmesine cevaz verdiğini görüyorsunuz. İşte böyle bir kimsenin küfre girme sebebi kimlik taşıması değildir. Bu kimse, maslahat için küfür işlemeye cevaz verdiğinden dolayı kafirdir. İnsanların dinlerini az bir bedele sattıkları bu ahirzamanda bu türden vakıalar çokça yaşanmaktadır. Birçok kimse ister haklı olarak veya bazen de haksız olarak birtakım amellere küfür ismini vermektedirler ve ardından bu amelleri kendileri yapmaktadırlar. Sadece kimlik taşımaya küfür diyenler gibi isabetsiz hükümlerde değil, tağuta muhakemenin küfür oluşu gibi hak olan meselelerde dahi birçok kişi hakkı kabul edip, daha sonra zaruret bahanesiyle tağuta muhakemenin caiz olduğunu iddia etmektedir. İşte, günümüzde böyle yaygın bir vakıa varken, bu hususta kişinin akidesini sorgulamak dinde yasaklanan cedel ve münakaşa kapsamına girmez. Bu tip şeylerden ancak, kelime-i şehadet getiren herkese müslüman hükmü verme eğiliminde olan Gulat-ı Mürcie zihniyetli birtakım kimseler rahatsız olur. Allahu a’lem. Ancak, elbette ki bu konularda kişinin küfre itikad ettiğini iyice açığa çıkarmadan rasgele tekfire gitmek doğru olmaz. Aslında bu, İslam şeriatını bilen bir kadı’nın vazifesidir. Cahillerin bu tip konulara girmemesi gerekir. Avama düşen, sadece konuyla alakalı birazdan açıklayacağımız temel kaideleri bilmektir.

Şimdi bu girizgahtan sonra konuyla ilgili nassları hatırlatmak istiyoruz: Allahu Teala, mealen şöyle buyuruyor:

“Kalbi imanla dolu olduğu halde zorlanan kimse hariç inandıktan sonra Allah’ı inkar eden ve böylece göğsünü küfre açanlara Allah’tan gazab iner ve onlar için büyük bir azap vardır. Bu onların dünya hayatını ahirete tercih etmelerinden ve de Allah’ın kafirler topluluğuna hidayet etmemesinden dolayıdır. İşte Allah bunların kalplerini, kulaklarını ve gözlerini mühürlemiştir. İşte bunlar gafillerin ta kendisidir onların ahirette hüsrana  uğrayanlardan olacağı hususunda hiçbir şüphe yoktur. Bundan sonra, Rabbin fitneye düştükten sonra hicret eden sonra cihad eden ve sabredenlerle beraberdir. Bunlardan sonra Rabbin elbette bağışlayıcı merhamet edicidir.”
  (Nahl 16/106-110)

Şeyh Süleyman bin Abdillah (rh.a) bu ayetlerin açıklamasında şöyle demektedir:

 “Allah-u Teala değişmez hükmüyle hükmetmiştir ki: Dininden dönen herkes kafirdir. Bunu ister canına, malına veya ailesine gelecek bir tehlikeden korktuğu için yapsın isterse hem kalben hem de zahiren kafir olsun veya kalben inanıp, sadece zahiren küfrü kabul etsin, veya sözle yahut fiille küfür işlesin veya müşriklerden elde edeceği bir dünyalık için bunu yapsın ikrah altında olmadığı müddetçe her halukarda kafir olur. İkrah ise kafirlerin ona küfür söz söylemezsen seni öldürür veya döveriz demeleri veya tutup dövmeleridir. Öyle ki kişi onları tasdik etmediği müddetçe onlardan kurtulmayacak halde olmalı.” (Mecmuat’it- Tevhid sf. 310)

İbn Hazm (rh.a) şöyle diyor: “- Küfür sözünü bir yerden okuyan veya şahitliğini anlatan veya hikaye tarikinden nakleden kimse ve de ikrah altında olan kimse hariç-Her kim küfür izhar ederse bu kişinin kafir olacağı hususunda ümmet icma etmiştir. Rasulullah’ın hükmü de budur. Kur’an nassları da küfür sözü konuşan kimsenin kafir olacağına delalet eder.” (El-Fisal 3/245)

İşte, ikrah dışında herhangi bir gerekçeyle küfür işlenebileceğini veyahut da küfür işleyen kimsenin tekfir edilmeyeceğini ileri süren kimse Kitap, Sünnet ve İcmanın delalet ettiği bu açık hükme karşı gelmiştir.

İbn Teymiyye, es-Sarim’ul Meslul’da bu konuyu açıkladığı yerde şöyle demektedir: “Her kim -ikrah vb- şer’i bir zaruret olmadan kasden bilerek küfür kelimesi konuşursa zahiren de batınen de kafirdir. Bizler şöyle denilmesini asla caiz görmeyiz: ‘Bu kişi aslında batınen mümin olabilir’ Her kim böyle derse işte o İslam’dan ok gibi çıkmıştır.”
 
Burada bir mesele daha vardır ki o da kişinin, kendisi adına küfürden razı olmasıdır. Küfre rıza ise küfürdür. Nahl suresindeki ayeti kerimede geçen “kim küfre göğsünü açarsa” ibaresinde buna işaret vardır. "Rıza" kelimesi İbn Manzur'un "Lisan'ul Arab" adlı eserinde belirttiği gibi kızgınlık ve memnuniyetsizlik anlamına gelen "sehat" kavramının zıddıdır ve basit bir arapça lugatinden bile rıza kelimesinin bir şeyden memnun olmak, hoşnut olmak gibi anlamlara geleceği öğrenilebilir. Küfür ise malumdur, hakkı inkar ve yalanlama anlamına gelir. Öyleyse küfre rıza dediğimiz hadise küfürden hoşnut olmak, küfrü beğenmek ve tasvib etmekten ibarettir. Bir amelin küfre rıza kapsamına girip girmediğinin ölçüsü şudur: Eğer ki bir amel veya söz sahibinin küfürden hoşnut olduğu veya en azından rahatsız olmadığı ve de o kimsenin göğsünü küfre açtığından başka bir manaya gelmiyorsa o kişi küfürden razı demektir ki bu da iman sahibi bir insanda bulunmaz ve de o kimsenin kalbinde imanın olmadığı anlamına gelir. Bu söz veya amel az da olsa küfürden hoşnut olma haricinde bir manaya gelme ihtimali varsa o kimse tekfir edilmez.

Aliyy'ul Kari Fıkh'ul Ekber şerhinde şöyle diyor: “El-Muhît” adlı kitapta şöyle kaydedilmiştir: “Kendi küfrüne razı olan kişi kâfir olur. Bunda ittifak vardır. Başkasının küfrüne razı olma hususunda ise ihtilâf vardır. İslâm âlimlerinin zikrettiklerine göre başkasının küfrüne razı olmak, ancak ona cevaz verdiği ve güzel gördüğü zaman küfür olur.”

İşte bundan dolayı küfrü kendisine nisbet eden veya kendisi için küfrü caiz gören kimse kafir sayılmıştır. Çünkü bu, ittifakla küfür sayılan küfrü hoş görme kapsamında yer alır.

Şafiilerden, Kifayet'ul-Ahyar adlı eserin müellifi Ebubekir b. Muhammed ise şöyle demektedir: “Küfre azmetmek hemen o andan itibaren küfürdür. Kişi, kâfir olayım mı diye tereddüt ederse o anda kâfir olur. Keza küfrü gelecekle olacak bir işe talik etmek de, o anda küfürdür.”

Aliyy’ul Kari ise Fıkhul ekber şerhinde şu fetvaları nakletmektedir:

“Hulâsat'ül-Fetâvâ”da şöyle yazılmaktadır: “Yüz sene sonra kâfir olmaya niyetlenen kimse şimdiki durumda da kâfirdir.” Yine Fakih Ebû Bekr el-Belhî'nin söylediğine göre, bir kimseye: Ey kâfir, denilse ve o söyleyen kişi de sükut etse, kâfir olur.”

Buna benzer misaller daha da çoğaltılabilir. Öyle anlaşılıyor ki küfür olarak itikad ettiği bir ameli işlediği halde bununla dinden çıkmadığını iddia eden bir kimse, hem kendisi için küfrü hoş görmekte hem de küfür işlemenin ikrah haricinde insanı dinden çıkartacağı yönündeki Allahın hükmünü inkar etmektedir. Bunlar ise tereddütsüz küfürdür. Kişinin yaptığı amelin aslen küfür olmaması, bu hükmü değiştirmez. Bu, tıpkı puta secde etmek kasdıyla bir cismin önünde eğilen kimsenin durumuna benzer. Bu kimsenin eğildiği nesnenin put olmadığı ortaya çıksa bile bu şahıs yine kafir olmaktan kurtulamaz. Zira bu kimse küfür işlemeye niyet etmiştir, buna razı olmuştur. Herhangi bir amele küfür yani Allahı inkar ismini verip de Allahı inkar manasına gelen bir amel yaptığı düşüncesinde olarak o ameli işlemeye devam eden kimse kendi adına küfürden hoşnut ve razı olmuştur.

Kısacası, yanlış bir teville küfür olarak itikad ettiği bir ameli işleyen bir kimsenin kafir olması için bizim tesbit edebildiğimiz iki tane gerekçe vardır:

1-Bu şahsın, kendisi için küfrü layık görmesi, bunu tercih etmesi  ve küfürden hoşnut yani razı olması
2-Küfür söz ve fiilleri işleyen kimse –ikrah hali müstesna- kafir olur, kaidesini tekzib ederek kendi yaptığı ameli küfür olarak görmesine rağmen kendisinin kafir olmadığını iddia etmesi.


Bütün bunlar İslam dininin aslını bozan şeylerdir. Ancak daha önce de vurguladığımız gibi gerek küfür dediği bir ameli yapmakla itham edilen kişinin, gerekse de onu tekfir etmeyenlerin bu saydığımız dinin aslını ihlal eden kanaatlere sahip olduğunun iyice açığa çıkartılması gerekmektedir. Yeri gelmişken şunu da belirtelim ki “Küfür olarak itikad ettiği bir ameli kendisi işleyen kafir olur” şeklinde Kitap, Sünnet ve İcma’dan açık bir lafız arayan kişi böyle açık bir ibare bulamayacağı gibi tersini de yani böyle bir kişi kafir olmaz, şeklinde bir ibare de bulamaz. Zira –Allahu a’lem- eskilerde böyle bir tartışma yoktur. Bu tip tartışmalar daha çok günümüzün ciddiyetsiz ortamında yürütülen kelami münakaşalardır. Bir kimse, günümüzde tartışılan her batıla bizzat lafız olarak delalet eden bir nass aramaya kalkarsa yerine göre dinin aslını ihlal eden açık şirk ve küfürlere bile küfür hükmü veremez hale gelir. Bu tarz meseleleri daha çok dayandıkları illetler açısından müzakere etmek gerekir. Bu bahsedilen olaydaki illetler bellidir. Her kim bu yukarda saydığımız illetleri yani kişinin kendisi için küfre rıza göstermesi küfürdür kaidesini ve de küfür işleyen kişi, -ikrah gibi şer’i bir özür haricinde- mutlaka kafir olur, şeklindeki açık hükümleri de tartışmaya açar veya görmezden gelirse bu, o kimsenin İslamdan hiç bir şey bilmediğini gösterir. Hükümlerin dayandığı illetleri görmezden gelip sürekli lafızlar üzerinde münakaşa etmeye gelince; dinde asıl yerilen cedel ve kelamcılık işte budur.

Bizim şu an müzakere ettiğimiz zina hadisesinde, zina eden bu kimse zina etmenin puta tapmak gibi Allahı inkar manasına gelen bir amel olduğunu söylüyor. Ardından Allahı inkar olarak gördüğü bir ameli yapıyor. Bunda zaten kişinin küfürden rahatsız olmadığına, bilakis razı olduğuna, kalbini küfre açtığına delil vardır. Bir de bunun üstüne bu ameli yapan herkesin kafir olduğunu fakat kendisinin bundan müstesna olduğunu iddia ederek şeriatla alay ediyor. İşte böyle bir kimse –hali gerçekten bu ise- küfrün en koyusuna düşmüştür. Bu, sadece ameller noktasında değil, söz olsun itikad olsun her tür meselede geçerlidir. Ehli sünnet nezdinde malum ve meşhur olan kaideye göre kişi, elbetteki mezhebinin lazımından değil, bizzat kendisinden sorumlu tutulur.  Dolayısıyla da kişi hakkında sahip olduğu akideye göre hüküm verilir.  Bundan dolayıdır ki –mesela- bir kabrin başında Allaha dua eden kişinin ölülere dua ve ibadet ettiğini zanneden bir kişi buna rağmen büyük şirkte cehaleti mazeret görerek o duacıyı tekfir etmiyorsa, bu kimse şirkte cehaleti mazeret gördüğü için tekfir edilir. Yoksa kabrin başında dua eden kişiyi tekfir ettiği veya etmediği için değil. Kişinin meseleyi yanlış anlayıp yanlış hüküm vermesi ayrı bir şeydir, verdiği yanlış hükmün üstüne küfür olan başka görüşler ilave etmesi ayrı bir şeydir. Bunların hepsi yukardaki zina vb misallerle benzer meselelerdir, iyi düşünülsün. Allah en doğrusunu bilendir. Velhamdulillahi rabbil alemin.

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1769
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
MUSTAZAFLIK VE TAKİYYE BAHANESİYLE KÜFÜR MECLİSLERİNE İŞTİRAK EDENLERE REDDİYE

Bismillahirrahmanirrahim.

Allahu teala şöyle buyurmaktadır:


وَقَدْ نَزَّلَ عَلَيْكُمْ فِي الْكِتَابِ أَنْ إِذَا سَمِعْتُمْ آيَاتِ اللّهِ يُكَفَرُ بِهَا وَيُسْتَهْزَأُ بِهَا فَلاَ تَقْعُدُواْ مَعَهُمْ حَتَّى يَخُوضُواْ فِي حَدِيثٍ غَيْرِهِ إِنَّكُمْ إِذاً مِّثْلُهُمْ إِنَّ اللّهَ جَامِعُ الْمُنَافِقِينَ وَالْكَافِرِينَ فِي جَهَنَّمَ جَمِيعاً

"O (Allah), Kitap'ta size şöyle indirmiştir ki: Allah'ın âyetlerinin inkâr edildiğini yahut onlarla alay edildiğini işittiğiniz zaman, onlar bundan başka bir söze dalıncaya (konuya geçinceye) kadar kâfirlerle beraber oturmayın; yoksa siz de onlar gibi olursunuz. Elbette Allah, münafıkları ve kâfirleri cehennemde bir araya getirecektir." (Nisa: 140)

وَإِذَا رَأَيْتَ الَّذِينَ يَخُوضُونَ فِي آيَاتِنَا فَأَعْرِضْ عَنْهُمْ حَتَّى يَخُوضُواْ فِي حَدِيثٍ غَيْرِهِ وَإِمَّا يُنسِيَنَّكَ الشَّيْطَانُ فَلاَ تَقْعُدْ بَعْدَ الذِّكْرَى مَعَ الْقَوْمِ الظَّالِمِينَ وَمَا عَلَى الَّذِينَ يَتَّقُونَ مِنْ حِسَابِهِمْ مِنْ شَيْءٍ وَلَكِنْ ذِكْرَى لَعَلَّهُمْ يَتَّقُونَ

"Ayetlerimiz konusunda (tartışmalara) dalanlar bir başka söze geçinceye kadar onlardan yüz çevir. Şeytan sana unutturacak olursa, bu durumda hatırladıktan sonra, artık zulmeden toplulukla beraber oturma. Takva üzere olanlara, onların hesabından hiç bir şey gerekmez. Fakat (onlara düşen), bir nasihattir. Umulur ki (onlar da) sakınırlar " (En'am: 68-69)

İbn Kesir (rh.a) bu son ayetin tefsirinde şöyle demektedir:

"O, size kitâbda: Allah'ın âyetlerine küfredildiğini ve alaya alındığını işittiğinizde, onlar başka bir mevzua intikâl edinceye kadar yanlarında oturmayın. Yoksa siz de onlar gibi olursunuz.» diye indirmiştir." (Nisa, 140) âyetinde işaret edilen âyet işte budur. Yani siz onlarla birlikte oturup onların (söylediklerini zımnen) kabul ettiğiniz takdirde onların içinde bulundukları durumda onlarla eşit olursunuz. Allah Teâlâ: «Allah'tan sakınanlara; onların hesabından bir şey yoktur.» buyuruyor ki; onlardan sakınır ve bu durumda onlarla birlikte oturmazlarsa onların uhdesinden sıyrılmış ve onların günâhından kurtulmuş olurlar. İbn Ebi Hatim der ki: Bize Ebu Saîd el-Eşecc... Ebu Mâlik ve Saîd İbn Cübeyr'in «Allah'tan sakınanlara; onların hesabından bir şey yoktur.» âyeti hakkında şöyle dediklerini rivayet etti: Böyle yaptığın, yani onlardan sakınıp yüz çevirdiğin takdirde, onların Allah'ın âyetleri hakkında çekişmeye dalmalarından dolayı sana bir vebal yoktur. Başkaları ise şöyle diyor: Bilakis bunun mânâsı şöyledir {Onlar; onlarla birlikte otursalar dahi, onların hesabından bunlara bir şey yoktur. Böylece bu âyetin Nisa süresindeki: «Yoksa siz de onlar gibi olursunuz.» (Nisa, 140) âyeti ile —ki bu âyet Medine'de nazil olmuştur— mensûh olduğunu sanmışlardır. Bu görüş Mücâhid, Süddî, İbn Cüreyc ve başkalarına aittir. Onların açıklamalarına göre; âyet böylece anlaşılacaktır.”

Görüldüğü gibi bazı müfessirler Mekke döneminde nazil olan Enam suresi 68. Ayette geçen “Allah'tan sakınanlara; onların hesabından bir şey yoktur.” İfadesinin “Onlar; onlarla birlikte otursalar dahi, onların hesabından bunlara bir şey yoktur.” Manasına geldiğini ve sonradan «Onlarla oturmayın, Yoksa siz de onlar gibi olursunuz.» (Nisa, 140) âyeti ile neshedildiğini ileri sürmüşlerdir. Enam ayetini muhkem kabul eden ve mensuh kabul eden her iki görüşe göre de dinin inkar ve alay konusu yapıldığı mecliste oturmak caiz değildir. Esasında bu üzerinde icma olunmuş meselelerdendir. Fakat günümüzde bazı kimseler Mekke’de mustazaflık yani güçsüzlük durumunda böyle bir ruhsat verildiğini, Medine’de ise Müslümanların güçlenmesinden sonra artık küfür meclislerinde oturulmaya izin verilmediğini söyleyip buna binaen de günümüzde aynı Mekke’deki gibi mustazaflık koşulları oluştuğunda kafirlerin dine dil uzattığı meclislerde ses çıkarmadan oturulabileceğini iddia ederler. Onlar bu babta ilgili ayetlerle alakalı müfessirlerin söyledikleri bazı sözleri kendilerine delil alırlar.

Kurtubi, sözkonusu Enam 69. Ayetin tefsirinde şöyle diyor:


قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: لَمَّا نَزَلَ لَا تَقْعُدُوا مَعَ الْمُشْرِكِينَ وَهُوَ الْمُرَادُ بِقَوْلِهِ:" فَأَعْرِضْ عَنْهُمْ" قَالَ الْمُسْلِمُونَ: لَا يُمْكِنُنَا دُخُولُ الْمَسْجِدِ وَالطَّوَافُ، فَنَزَلَتْ هَذِهِ الْآيَةُ." وَلكِنْ ذِكْرى " أَيْ فَإِنْ قَعَدُوا يَعْنِي الْمُؤْمِنِينَ فَلْيُذَكِّرُوهُمْ. (لَعَلَّهُمْ يَتَّقُونَ) اللَّهَ فِي تَرْكِ مَا هُمْ فِيهِ. ثُمَّ قِيلَ: نُسِخَ هَذَا بِقَوْلِهِ:" وَقَدْ نَزَّلَ عَلَيْكُمْ فِي الْكِتابِ أَنْ إِذا سَمِعْتُمْ آياتِ اللَّهِ يُكْفَرُ بِها وَيُسْتَهْزَأُ بِها فَلا تَقْعُدُوا مَعَهُمْ حَتَّى يَخُوضُوا فِي حَدِيثٍ غَيْرِهِ". وَإِنَّمَا كَانَتِ الرُّخْصَةُ قَبْلَ الْفَتْحِ وَكَانَ الْوَقْتُ وَقْتَ تَقِيَّةٍ. وَأَشَارَ بقول:" وَقَدْ نَزَّلَ عَلَيْكُمْ فِي الْكِتابِ" إلى قول:" وَذَرِ الَّذِينَ اتَّخَذُوا دِينَهُمْ لَعِباً وَلَهْواً". قَالَ الْقُشَيْرِيُّ: وَالْأَظْهَرُ أَنَّ الْآيَةَ لَيْسَتْ مَنْسُوخَةً. وَالْمَعْنَى: ما عليكم شي مِنْ حِسَابِ الْمُشْرِكِينَ، فَعَلَيْكُمْ بِتَذْكِيرِهِمْ وَزَجْرِهِمْ فَإِنْ أبوا فحسابهم على الله. و" الذِّكْرى " فِي مَوْضِعِ نَصْبٍ عَلَى الْمَصْدَرِ، وَيَجُوزُ أَنْ تَكُونَ فِي مَوْضِعِ رَفْعٍ، أَيْ وَلَكِنِ الَّذِي يَفْعَلُونَهُ ذِكْرَى، أَيْ وَلَكِنْ عَلَيْهِمْ ذِكْرَى. وَقَالَ الكسائي: المعنى ولكن هذه ذكرى
.

“İbn Abbas der ki: "Kendilerinden yüzçevir" müşriklerle beraber oturmayın diye emreden yüce Allah'ın buyruğu indiğinde müslümanlar bizim Mescid-i Haram'a girmemize ve Beyti tavaf etmemize artık imkânımız kalmadı, dediler. Bunun üzerine bu âyet-i kerime nazil oldu.

"Fakat, sakınırlar diye hatırlatmaları gerekir." Yani, şayet mü'minler onlarla birlikte oturacak olurlarsa, onlara hatırlatsınlar, öğüt versinler. Belki bunun sonucunda bulundukları durumu terk hususunda Allah'tan sakınırlar, korkarlar.

Diğer taraftan şöyle denilmiştir: Bu da, yüce Allah'ın: "O, size kitapta şunu indirdi: Allah 'in âyetlerinin inkâr edildiğini ve onlarla alay edildiğini işittiğiniz vakit, onlar başka bir söze dalıncaya kadar yanlarında oturma¬yın" (en-Nisa, 4/140) buyruğu ile neshedilmiştir. Böyle bir ruhsat Mekke fethinden önce idi ve o zamanlar takiyye yapılacak zamanlardı.

Yüce Allah: "O size Kitapta şunu indirdi" buyruğu ile: "Dinlerini bir oyuncak ve bir eğlence edinip... kimseleri" (el-En'âm, 6/70) buyruğuna işaret etmektedir.

el-Kuşeyrî der ki: Daha zahir olan, âyet-i kerimenin mensuh olmadığıdır. Anlamı da şöyle olur: Müşriklerin hesabından size bir şey düşmez. Size düşen onlara hatırlatıp öğüt vermek ve onları kötülüklerinden vazgeçirmeye çalışmaktır. Eğer kabul etmeyecek olurlarsa, onların hesaplarını görmek Allah'a aittir.
"Hatırlatmak" mastar olmak üzere nasb mahallindedir. Ref mahallinde olması da mümkündür. Yani: Fakat onların yapmaları gereken şey hatırlatmaktır. Yani, onlara öğüt verip hatırlatmak düşer (bu onlara bir görevdir). el-Kisaî de der ki: Buyruğun anlamı: Fakat bu, bir öğüttür, şeklindedir."


Görüldüğü üzere alimlerin birçoğuna göre sahih olan ayetin neshedilmemiş olduğu görüşüdür. Buna göre ayette geçen “hatırlatma gerekir” ifadesi kişi, müşriklerle beraber oturmaya devam ediyorsa onları yaptıkları işten vazgeçirmesi, onlara davet yapması gerekir, manasına gelmektedir.  Bazıları da bunun kafirlerin yaptığı işlerden bize bir sorumluluk gelmeyeceği manasında olduğunu söylemişlerdir. Ancak ayetin mensuh olduğunu söyleyenlere göre ise Mekke döneminde verilen ruhsat “takiyye” amaçlı idi. İşte bu noktada günümüzdeki bazı kimselerin müşkilata düşmesinin sebebi şer’i ıstılahta takiyye kelimesinin nasıl kullanıldığını bilmemelerinden kaynaklanmaktadır. Keza Mekkeli Müslümanların kafirleri inkar edecek güce sahip olmamaları yani mustazaf olmalarının manasını da doğru tayin edememektedirler. Zira burada da aynı şekilde mustazaf (güçsüz) kavramının şeri ıstılahtaki manasını bilmemek sözkonusudur. Takiyye ve istiz’af (mustazaflık, çaresizlik) kelimeleri ikisi de alimler nezdinde insanın iradesinin ortadan kalkması anlamına gelen “ikrah” manasında kullanılır. Ancak maalesef bir çok şeri kavramda olduğu gibi bu iki kavramda da zamanla anlam kayması yaşanmış ve bilhassa Rafızi Şiilerin etkisiyle bu kelimeler ikrah hali olmasa bile çeşitli siyasi maksatlarla fikirlerini gizleme manasında kullanılmaya başlanmıştır. Zira ehlince malum olduğu üzere Şiiler hilafetin Ali (ra)’ın hakkı olduğunu ancak haşa ilk üç halife tarafından bu hakkın gaspedildiğini iddia ederler. Ali (ra)’ın hakkının gaspedilmesine (!) ses çıkarmamasını ise “takiyye” yapması ile izah ederler. Bu yüzden Şia’da takiyye konusu dinin esaslarından birisi olarak addedilmiş ve Ehli sünnetin baskısı altında yaşayan Şiilere asıl itikadlarını gizleyerek kendisini Sünni gibi gösterme ruhsatı tanınmıştır. Bilhassa h. 1400 tarihindeki Humeyni devriminden sonra birçok Sünni geçinen İslamcı grup Şia düşüncesinden etkilenmiş ve Şia’nın yalan ve hilekarlıktan ibaret olan bu takiyye anlayışını muhaliflerine karşı uygulamaya başlamışlar ve takiyye deyince de siyasi maslahatlar için itikadını gizlemeyi anlamaya başlamışlardır. Günümüzdeki batıl fırkalar Şia’nın kendileri gibi düşünmeyen İslam fırkalarına karşı uyguladığı batıl takiyye anlayışını daha da ileri götürerek –belki geçmişteki Şiilerin dahi cevaz vermediği- kafirlere karşı da takiyye yapmaya, onların dinlerini tasdik edermiş gibi gözükmeye başlamışlardır. Bu ise ikrah halinde yapılmadığı takdirde bütün İslam ehline göre küfür olan bir şeydir. Halbuki Ehli sünnete göre takiyye yani kişinin akidesini gizleyerek muhalifler gibi gözükmesi ancak ikrah dediğimiz hakiki zorlama (ölüm, sakat kalma vb bir tehlike) halinde tanınmış bir ruhsattır. Şimdi Ehli sünnet alimleri nezdinde takiyye derken neyin kasdedildiğini misalleriyle izah etmeye çalışacağız inşallah.

İmam Buhari “Sahih”’de ikrah konusuyla ilgili açtığı mustakil bölümde yani Kitabul İkrahta adeti olduğu üzere hadislerden önce konuyla ilgili ayetleri zikretmiştir. Bu konuyla alakalı 4 tane Ayet-i Kerime kaydetmiştir. Bunların 1.’si “Nahl 16/106” Ayet-i Kerimesidir:

[Mealen] “Kalbi imanla dolu olduğu halde zorlanan kimse hariç inandıktan sonra Allah’ı inkar eden ve böylece göğsünü küfre açanlara Allah’tan gazab iner ve onlar için büyük bir azap vardır. “

Zikrettiği 2. Ayet “Takiyye” Ayeti olarak bilinen  “Al-i İmran 3/28” Ayeti kerimesidir, bu ayette Allah Teala şöyle buyurmaktadır:

[Mealen] “ Müminler müminleri bırakıp kafirleri dost edinmesinler , her kim böyle yaparsa onun Allah’tan bekleyeceği bir şey yoktur. Ancak onlardan gelecek bir tehlikeden sakınmanız hali müstesna ” (…)

Buhari’nin zikrettiği 3. Ayet “Nisa 4/97-99” Ayetleridir. Bu ayetlerde Allah-u Teala [Mealen] Şöyle buyurmaktadır…

“Kendilerine yazık eden kimselere melekler canlarını alırken ne işte idiniz? dediler. Bunlar ise ‘Biz yeryüzünde mustazaflardık (Çaresiz kimselerdik)’ diye cevap verdiler. Melekler de ‘Allah’ın arzı geniş değil miydi, hicret etseydiniz ya!?’ dediler. İşte onların barınağı cehennemdir. O ne bir kötü dönüş yeridir! Ancak erkek, kadın ve çocuklardan (gerçekten) aciz olup da hiçbir çareye gücü yetmeyip hiç bir yol bulamayanlar bundan müstesnadır. İşte umulur ki Allah bunları affeder. Allah çok affedici çok bağışlayıcıdır.”

4. Ayet ise “ Nisa 4/75” Ayet-i Kerimesidir. [Mealen]

“Size ne oldu da Allah yolunda ve de Rabbimiz bizi halkı zalim olan bu şehirden çıkar bize katından bir sahip çıkacak kimse ve yine katından bir yardımcı gönder, diyen zavallı (mustazaf) erkek, kadın ve çocuklar uğrunda savaşmıyorsunuz.”

Buhari (radiyallahu anh) bu Ayet-i Kerimeleri zikrettikten sonra şöyle demektedir: “Yani onlar mağlup olduklarında mazurdurlar. İkraha tabi tutulan kimse kendisine emredilen şeyi yapmaktan kaçınmayan zavallı ve aciz bir kimseden başkası değildir. Onu tehdid eden, yaptığı tehdidi yerine getirmeye kudreti olan bir kimsedir.”

Şarih (İbni Hacer) Buhari’nin bu sözünü açıklarken şunları söylemektedir: “Yani onlar mağlup olduklarında mazurdurlar. İkraha tabi tutulan kimse kendisine emredilen şeyi yapmaktan kacınamayan zavallı ve aciz bir kimseden başkası değildir. Onu tehdit eden yaptığı tehdidi yerine getirmeye kudreti olan bir kimsedir. Çünkü o, kendisinden istenilen fiili yapmamazlık edemez, tıpkı zorlama altındaki kimsenin, kendisinden istenilen fiilden kaçınamadığı gibi, netice olarak mustazaf yani zayıf ve aciz kimseler mükreh yani zorlanan kimse ile aynı hükme tabidir.”  (Bkz. Fethu’l-Bari terc, 13/544)
 
Görüldüğü gibi İbn Hacer, Buhari’ye tabi olarak mustazaf ve mükrehin Şer’i manasının aynı olduğunu ifade ettikten sonra mustazaflık yani ikrah halini kişinin içinde bulunduğu tam bir çaresizlik hali olarak vasıflandırır. Şu halde alimler nezdinde mustazaf kavramının mükreh yani ikrah halindeki kişi manasında kullanıldığı bellidir. Hamd bin Atik (rh.a)’ın “Sebil’un Necat” adlı eserinde dediği gibi: “"Mustaz'af" : gerçekten çaresiz kalıp bir yol bulamayan ve: "Rabbimiz! Halkı zalim olan bu şehirden bizi çıkar. Bize katından bir sahip ve yardımcı gönder" (Nisa: 4/75) diye yakaranlardır. Vatanını yakınlarını, çoluk çocuğunu ve malını mazeret gösterenlere gelince; bunların geçerli hiçbir mazereti yoktur. Bunların kendilerini mustaz'af kabul etmeleri boş bir kuruntudan ibarettir. Mazeretleri Allah-u Teâlâ ve Rasulü sallallahu aleyhi ve sellem katında geçerli değildir. Nitekim Allah-u Teâlâ'nın şeriatini gereğince bilen ilim ehli de onların mazeretlerini kabul etmemişlerdir.”

İmam Buhari aynı şekilde ikrah başlığı altında takiyye ile alakalı ayeti zikretmiştir ki ilimden en ufak bir nasibi olan herkes, alimler nezdinde takiyyenin ikrahla eş anlamlı olarak kullanıldığını bilir. Biz buna dair ilave birkaç misal daha vermek istiyoruz.

-   Ebu Hanife (ra)’ın “el Alim vel Muteallim” eserindeki şu ifadesi:

ويُظهر الكفر بلسانه في حال التُّقية، أي في حال الإكراه

“…Kimisi de vardır ki takiyye yani ikrah halinde diliyle küfür izhar eder”


-   Durer’us Seniyye’de (8/301) geçen şu ifade:

ولما نهى الله عن موالاة أعدائه من الكفار والمشركين، وأباح التقية مع الإكراه

“Allah, kafirlerden olan düşmanlarını dost edinmeyi yasaklayıp ikrah halinde takiyye yapmaya da ruhsat verince…"


İbn Atiyye’nin Ali İmran 28 ayetinin tefsirinde kullandığı şu ifadeler:

وأما بأي شيء تكون التقية ويترتب حكمها فذلك بخوف القتل وبالخوف على الجوارح وبالضرب بالسوط وبسائر التعذيب، فإذا فعل بالإنسان شيء من هذا أو خافه خوفا متمكنا فهو مكره وله حكم التقية

“Takiyye ne ile gerçekleşir ve hükmü uygulanır konusuna gelince; bu öldürme, kişinin organlarına yönelik bir korku, kamçı darbesi vb yollarla işkence görme gibi durumlarda sözkonusu olur. İnsana bu şeylerden birisi yapılırsa veya imkan dairesinde olan bir korkuyla bunların gerçekleşmesinden korkarsa işte o kimse ikrah halinde sayılır ve o kişi hakkında takiyye hükmü geçerli olur…”


Açıkça görüldüğü üzere alimlerin nezdinde takiyye, ikrah ile aynı manada kullanılmıştır. Şu halde Nisa: 140 ayetinin tefsirlerinde sözkonusu edilen Mekke’deki Müslümanların takiyye halinde olduklarından veya mustazaf (çaresiz) olduklarından ötürü dine dil uzatanlara karşı ses çıkaramadıklarına dair bütün rivayetler bu Müslümanların küfür işlemeye ruhsat tanınan ikrah halinde olduklarına işaret eder. Buradaki takiyye ve mustazaflık kavramından ikrah dışında başka bir şey kasdedildiğini hiç kimse Allahın izniyle isbat edemez. Zaten bu nasıl isbat edilebilir ki? Gerek ayetin “Onlarla oturmayın, yoksa siz de onlar gibi olursunuz” şeklindeki açık delaleti, gerekse alimlerin açıklamaları küfür meclisinde ses çıkarmadan oturmanın küfür olduğunu açıkça göstermektedir. Küfrün tek istisnasının ikrah hali olduğu ise yukarda geçen Nahl 106 ayetiyle sabittir. Bütün bunlardan anlaşılıyor ki alimlerin nesh olarak bahsettikleri durum aslında Mekke’deki korku halinin sona ermesinden sonra mevcut hükmün tekrar uygulanmaya konmasıdır. Bu anlamda Vahidi tefsirinde şöyle denmiştir:

"Yahudi alimleri Kur'an'la, alay etmekte, münafıklar ise buna rağmen onlarla birlikte oturmaktaydılar. Allah (celle celaluhu), müslümanlar münafıklar gibi yapmasınlar diye yahudi alimleri Allah (celle celaluhu)'ın ayetlerini inkar ettikleri ve onlarla alay ettikleri zaman onlarla oturmayı müslümanlara yasaklamıştır. "Aksi halde siz de onlar gibi olursunuz."dan kasıt ise; hem onlarla aynı cezayı alır, hem de onlar gibi kafir olursunuz, demektir. Zira bu müslümanların durumu Mekke'deki müslümanlann durumu gibi değildi ve onlara karşı gelebilme ve onları inkar edebilme güç ve imkanlarına sahiptiler.”

Razi Tefsirinde ise şöyle denilmektedir:

"Bu ayet küfre rızanın küfür olduğunu göstermektedir. Buna göre küfre rıza gösteren kimse kafir olur. Aynı şekilde münkeri işlemese bile münkerin işlendiği yerde kalarak işlenmesine rıza gösteren veya münkeri işleyenlerle haşir neşir olan kimse de o münkeri işleyenlerle aynı hükmü alır. Zira Allah (celle celaluhu) ayette: "Aksi halde siz de onlar gibi olursunuz." buyurmuştur. Böyle bir durum ise, münkerin işlendiği yerde oturan kişinin, münkeri işleyen kimsenin yaptığına rıza göstermesi halinde söz konusu olur. Fakat münkeri işleyen kimselerin yaptığından hoşlanmayan, takiye veya korkması sebebiyle onlarla beraber oturan kimse ise o kimselerle aynı hükmü almaz. İşte böyle bir incelik sebebiyle, Kur'an'a ve rasule laf atan yahudilerle aynı mecliste oturan Medine'deki müslümanlara "yahudiler gibi kafir oldular" hükmünü verdik. Allah (celle celaluhu)'ın ayetlerini inkar ve onlarla alay eden kafirlerle aynı mecliste oturan Mekke'deki müslümanlara ise kafir hükmü değil, bilakis iman üzerinde oldukları hükmünü verdik. Çünkü Allah (celle celaluhu)'ın ayetlerini inkar eden ve onlarla alay eden yahudi alimleriyle aynı mecliste oturan Medine'deki münafık ve müslümanlar, kendi serbest iradeleriyle o kimselerle oturmaktaydılar. Oysa Allah (celle celaluhu)'ın ayetlerini inkar ve onlarla alay eden kafirlerle beraber aynı mecliste oturan Mekke'deki müslümanlar ise zaruret sebebiyle onlarla oturuyorlardı."

Halef müfessirlerinden nakledilen bu açıklamalar Ehli sünnetin esaslarına muvafıktır. Bu iktibaslardan da anlaşılacağı üzere Mekke'de kafirlerin meclisinde can korkusuyla oturan müslümanların durumu onların küfürden razı olduğuna işaret değildi. Fakat Medine'de bu, küfre rızanın bir alameti haline geldi. Aynı şekilde kafirlerin sözlerine itiraz ederek onların yanında oturan, onlarla tartışan kişinin durumu da küfre rızayı göstermez. Küfre rızanın aslı kafirlerle oturmak değildir. Kafirlerle oturmak küfre rızayı gösteren alametlerden bir tanesidir. Ama bahsettiğimiz ikrah durumunda alamet olmaktan çıkar. Kısacası küfre rızanın küfür oluşu dinin aslındandır ve neshedilmesi sözkonusu değildir. Zira küfürden hoşnut olmak, rahatsız olmamak imanla bir arada olmaz. İmanın aslında ise nasih-mensuh sözkonusu olmaz. Eğer nasih-mensuh durumu varsa bu ancak Mekkenin baskıcı ortamından dolayı müminlerin imanlarını açığa vurmaları halinde can tehlikesi yani ikrah sözkonusu olacağından dolayı kafirlere ses çıkarmama ruhsatı verilmesi şeklinde olmuştur. Bu ayetle alakalı bahsedilen nesh olayının bizzat küfre rıza küfürdür kaidesiyle alakalı olduğunu iddia edenler imanın ne olduğunu bilmeyen kişilerdir. Çünkü küfre rıza her zaman küfürdür. Ancak Mekke döneminde imanını açığa vurmak ciddi tehlikelere yol açacağından dolayı müslümanlardan kafirlere ses çıkartamayanlar oluyordu zira burada ikrah hali sözkonusu idi. Ancak bu müslümanlar da yine küfürden razı değildi. Lakin ikrah altında olmadığı halde küfür meclislerinde oturmaya devam eden ve kalbi itikadının sağlam olduğunu iddia edenlerin ise mazereti yoktur ve bunlar imanı itikaddan veya bilgiden ibaret sayan Cehmiyye ve Mürcie akidesine sahip olan kimselerdir.

Kısacası küfre rıza küfürdür ve ikrah hali olmadığı halde küfür konuşulan meclislerde ses çıkarmadan oturmak da kişinin küfürden razı olduğunu ve dolayısıyla kafir olduğunu gösterir. Bu bizzat imanın aslıyla alakalı bir mesele olup bunun hakkında nesh sözkonusu olmayacağı gibi Darul İslamda ve Darul küfürde bununla alakalı ayrı bir hüküm sözkonusu olmaz. Zira tevhidin ve imanın esasları rasullerin ortak davetidir, bu esaslarda peygamberlerin şeriatları arasında bir farklılık olmayacağı gibi Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in davetinde de gerek Mekke dönemi gerekse Medine döneminde iman esaslarında bir değişiklik olmamıştır, zaten böyle bir değişiklik ne aklen ne şeran mümkün de değildir. Kalbinde iman olan bir kimsenin gerçek bir zorlama hali olmaksızın Allahın dinine dil uzatılan bir mecliste itiraz etmeden oturması tasavvur edilemeyecek muhal bir şeydir. Çünkü imanı olan bir kimse küfürle karşı karşıya kaldığında mutlaka memnuniyetsizliğini açığa vurur. Bunu yapmıyorsa kalbinde iman yok demektir. Bu, fıtrattan kaynaklanan bir durumdur ve insan tabiatıyla alakalıdır. Mekke döneminde insanların kendi iradesiyle küfür meclislerinde oturduğunu ve buna rağmen mümin kaldıklarını iddia eden bir kişi şeriatı reddettiği gibi insan fıtratına da ters olan bir söz söylemiş olur. Yok eğer kendi iradeleriyle bunu yapmadılarsa o zaman ikrah altında yapmışlar demektir. O takdirde de onların bu durumu ancak ikrah halinde küfür meclislerinde oturmaya delil olur ki ikrah halinde zaten küfür söz ve fiili işlemeye ruhsat verilmiştir.

Şu halde gerek gündelik hayatta gerekse tağutların eğitim kurumlarında vs mekanlarda takiyye yaptığını ileri sürerek küfür meclislerinde ses çıkarmadan oturmaya devam edenler kafir olduğu gibi, tağuta muhakeme yapılan mecliste de mustazaf olduğunu bahane ederek tağutlar tarafından muhakeme edilmesine ses çıkarmayan ve böylece rıza gösterenler de aynı şekilde küfre girmektedir. Zaten tağutun huzurunda muhakeme olmak için çıkartılmış bir kimse bu muhakemeyi açıkça reddetmediği müddetçe tağuta muhakeme olmuş demektir. Kişi bizzat kendisinin tağuta muhakeme edildiği mecliste olan bitene seyirci kalıp sükut ettiği zaman o muhakemeden beri olduğunu nasıl iddia edecektir ki? Buna ne şer’an ne örfen bir yol yoktur. Bu hususta mustazaflık ve takiyye gerekçesini getirip bu kavramların içini ikrahın haricindeki şeylerle izah edenler ise yukarda izah edildiği gibi dini bilmeyen kimselerdir. Zira bu kimseler küfür işlemeye ikrah haricinde başka istisnalar getirmiş olmaktadırlar. Eğer ikrahı kasdediyorlarsa ikrah ancak insanın iradesini ortadan kaldıran canına veya uzuvlarına yönelik ciddi tehlike içeren zorlayıcı durumlarda sözkonusu olur. İnsanın başına geleceğini vehmettiği birtakım tehlike ihtimalleri; vatanından, ailesinden uzak kalması gibi şeyler ise şeytanın vesvesesi olup bunların şeriatta bahsedilen ikrah kavramıyla bir alakası yoktur.

Ahiru da’vana en’il hamdu lillahi Rabbil alemin.


Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1769
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
SAYGI DURUŞU (İTİKAF ŞİRKİ) HAKKINDA

Alıntı
Mümeyyiz olan bir çocuk okullarda okunan istiklal marşı sırasında kendisi saygı duruşu yapan kalabalığın içinde bulunuyor fakat istiklal marşı okunurken şirke düşmemek için kıyamda durmayarak devamlı hareket ediyorsa ve dışarıdan bakıldığında da kendisinde saygı duruşu yapmıyor izlenimi uyandırıyorsa bu çocuk bu yaptığı ile ortamda mevcut olan şirk illetini üzerinden savmış olur mu ? Bu yaptığı şirkten kurtulmak için yeterli midir ? 

Bismillahirrahmanirrahim,

Günümüzde okullarda ve sair mekanlarda “saygı duruşu” ve benzeri isimlerle yapılan şeyler şirk dininin çağdaş tezahürleridir. Son asırlarda insanların laiklik ve sekülarizm (dünyevileşme) akımlarının etkisinde dinden uzaklaşması ile beraber insan fıtratında bulunan ibadet ihtiyacı bu türden çağdaş putperestlik ayinleriyle doldurulmaya çalışılmıştır. Fakat bu modern ritüelleri icra edenler yaptıkları işe “ibadet” ismini vermediklerinden dolayı tevhidin ve şirkin mahiyetini idrak edemeyen birçok kimse Hristiyan ve Yahudilerin ayinlerine gösterdikleri tepkiyi bu şirk ayinlerine göstermemekte ve ne kendilerini ve ne de çocuklarını bu şirkten uzak tutmamaktadırlar. Halbuki İbrahim (as)’ın izini takip ettiğini ileri süren insanların şirk konusunda tıpkı atamız İbrahim gibi titizlik göstermeleri gerekirdi. Zira o şöyle dua etmiştir:


وَاجْنُبْنِي وَبَنِيَّ أَنْ نَعْبُدَ الْأَصْنَامَ

“Ya rabbi, beni ve oğullarımı putlara tapmaktan uzak tut!” (İbrahim: 35)

Keza, İslam ümmetine de başta şirk olmak üzere insanı cehenneme sevkeden bütün unsurlardan kendilerini ve ailelerini uzak tutmaları emredilmiştir:


يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا قُوا أَنْفُسَكُمْ وَأَهْلِيكُمْ نَارًا وَقُودُهَا النَّاسُ وَالْحِجَارَةُ


“Ey iman edenler, yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten kendinizi ve ailenizi koruyun” (Tahrim: 6)

Hal böyleyken İslam iddiasındaki birçok kimse çocuklarının bu tür şirk törenlerine katılmasına rıza göstermektedir. Halbuki küfre rıza küfürdür. Kendisini tevhide nisbet eden bazı kimseler ise birtakım fasid tevillerle bu törenlere katıldığı halde küfre girilmeyeceğini iddia etmektedirler. Bunlardan bazıları bu ayinlere katılan kimselerin küfür marşını okumayarak içlerinden dua veya sure okuduklarında veya sessiz durduklarında küfre girmeyeceğini iddia ederken, başkaları da tören sırasında törenin şekline aykırı şekilde durarak veya bazı azalarını hareket ettirerek töreni bozmuş olacaklarını ve dolayısıyla küfre girmeyeceklerini ileri sürmektedir. Bütün bunlar hadiste geçen tabirle kararsız koyun misali imanla küfür arasında git gel yaşayan, dünyayı mı yoksa ahireti mi tercih edeceklerini şaşırmış birtakım kimselerin sözleridir.


مُذَبْذَبِينَ بَيْنَ ذَلِكَ لَا إِلَى هَؤُلَاءِ وَلَا إِلَى هَؤُلَاءِ وَمَنْ يُضْلِلِ اللَّهُ فَلَنْ تَجِدَ لَهُ سَبِيلًا

“Bu ikisi arasında gider gelirler, ne onlardandırlar ne de bunlardandırlar. Allah kimi saptırırsa ona hiçbir yol bulamazsın.” (Nisa: 143)

Üstelik bu kimseler bu fetvaları hiçbir ilimleri olmadığı halde vermektedirler ve böylece hem kendilerini hem de başkalarını saptırmaktadırlar. Bunlar tamamen cahillerin veya yarı okumuşların sözlerinden ibarettir. Zira bunlar bu sözlerini hiçbir rabbani alime dayandıramazlar. Bu sebeble bunların bu iddiaları evvela usul yönünden batıldır, zira cehaletle söylenmiştir. Meselenin tafsilatına geçecek olursak; öncelikle burada sözkonusu olan ameli tanımlamak ve mahiyetine vakıf olmak gerekir ki işin vehameti anlaşılabilsin. Günümüzde saygı duruşu, milli marş okunurken ayağa kalkmak, bayrak selamlamak, yemin töreni, milli liderlerin heykelleri veya mezarları etrafında düzenlenen törenler, mezara yönelik yazılı ve sözlü hitaplar vs şekillerde icra edilen ayinlerin hepsi aslında cahiliye dönemi putperest müşriklerinin putları etrafında yaptıkları “itikaflar”ın yani ibadet ve saygı, tazim içerikli ayinlerin modern bir şeklidir. Allah azze ve celle geçmiş ümmetlerin icra ettiği bu şirki şöyle vasfetmektedir:

وَجَاوَزْنَا بِبَنِي إِسْرَائِيلَ الْبَحْرَ فَأَتَوْا عَلَى قَوْمٍ يَعْكُفُونَ عَلَى أَصْنَامٍ لَهُمْ

“İsrailoğullarının denizden geçmelerini sağladık. Putlarına tazim ederek tapan bir millete rastladılar. "Ey Musa! Onların ilahları gibi bize de bir ilah yap" dediler, Musa: " Doğrusu siz bilgisiz bir milletsiniz, bunlar yok olacaklar ve işledikleri boşa gidecektir" dedi.” (Araf: 138)

İbn Cerir et-Taberi (rh.a) ayette geçen يَعْكُفُونَ عَلَى أَصْنَامٍ لَهُمْ “putlarına karşı itikaf yapıyorlardı” ibaresini şu şekilde tefsir etmiştir:

يقومون على مُثُل لهم

“Heykellerine karşı kıyam ediyorlardı (hürmetle ayakta duruyorlardı)”

Keza, Allah Azze ve Celle İbrahim (as)’dan naklen şöyle buyurmaktadır:


مَا هَذِهِ التَّمَاثِيلُ الَّتِي أَنْتُمْ لَهَا عَاكِفُونَ

“Bu kendisine itikaf yaptığınız (tazimle ibadet etmiş olduğunuz) putlar da nedir?” (Enbiya: 52)

İmam Şafii, “Tefsir”inde bu ayetle alakalı bölümde itikafı şöyle tarif etmektedir:


ما لزمه المرء.فحبس عليه نفسه، من شيء (براً كان أو مأثماً) فهو عاكف.

“Bir kişi, iyi veya kötü bir şeye bağlanır ve onun için kendisini habsederse (tutarsa) bu kimse akif yani itikaf yapan birisidir”

İmam Şafii’den aynı rivayet mescidlerdeki itikafla alakalı Bakara: 187. Ayetin tefsirinde de nakledilmiştir. Mescidde az veya çok bir müddet kişinin kendisini hapsederek ibadet dışında bir şeyle meşgul olmamasına da bu açıdan itikaf denilmiştir.

Ragıb el-İsfahani de “Müfredat” ta bu ayetlerde sözkonusu edilen “ukuf” kelimesini şöyle izah etmektedir:


العُكُوفُ: الإقبال على الشيء وملازمته على سبيل التّعظيم له

“el-Ukuf” bir şeye yönelmek ve ona tazimle bağlanmaktır”

İtikafın bu zikrettiğimiz lugat manaları ve geçmişteki müşriklerin putlarına yapmış oldukları itikafın mahiyeti hakkında düşünen bir kimse günümüzde saygı duruşu adı altında icra edilen merasimlerin bundan farksız olduğunu müşahede eder. Bugün sadece kendisine ibadet edilen ilahların isimleri ve fonksiyonları değişmiştir.Bu icra edilen merasimlerde kıyam, kıraat, huşu, tazim, dua ve hatta bazen ruku gibi İslami ibadetlerde bulunan bir çok batıni ve zahiri amel fazlasıyla bulunmaktadır. Her kim böyle bir şirki ayine iştirak ederse o kimse velev ki İslam iddiasında da bulunsa bu kimse kafirdir. Küfür bir amel üzere bir araya gelmiş bir topluluğa katılan bir fert ise o topluluktan ayrılmadığı müddetçe dünya ve ahiret hükmü açısından onlar gibidir yani kafirdir.  Tağuta askerlik konusuyla alakalı  bütün deliller bu meseleyle alakalı aynen geçerlidir. Bedir savaşında müşriklerin safında yer alan ve müslümanlara karşı silah kullanmayan birtakım kimseler sırf müşriklerin ordusuna katıldıklarından dolayı tekfir edilmişlerdir. Allahu Teala şöyle buyuruyor:


{إِنَّ الَّذِينَ تَوَفَّاهُمُ الْمَلَائِكَةُ ظَالِمِي أَنْفُسِهِمْ قَالُوا فِيمَ كُنْتُمْ قَالُوا كُنَّا مُسْتَضْعَفِينَ فِي الْأَرْضِ قَالُوا أَلَمْ تَكُنْ أَرْضُ اللَّهِ وَاسِعَةً فَتُهَاجِرُوا فِيهَا فَأُولَئِكَ مَأْوَاهُمْ جَهَنَّمُ وَسَاءَتْ مَصِيرًا}
 

Kendilerine yazık edenlerin melekler canlarını aldıkları zaman onlara: "Ne işte idiniz?" deyince, "Biz yeryüzünde zavallı kimselerdik" diyecekler, melekler de: "Allah'ın arzı geniş değil miydi? Hicret etseydiniz ya!" cevabını verecekler. Onların varacakları yer cehennemdir. Orası ne kötü dönülecek yerdir! (Nisa: 97)

Daha önce geçtiği üzere Buhari, bu ayetin tefsiriyle alakalı babta şunu rivayet etmiştir:


حَدَّثَنَا عَبْدُ اللَّهِ بْنُ يَزِيدَ المُقْرِئُ، حَدَّثَنَا حَيْوَةُ، وَغَيْرُهُ، قَالاَ: حَدَّثَنَا مُحَمَّدُ بْنُ عَبْدِ الرَّحْمَنِ أَبُو الأَسْوَدِ، قَالَ: قُطِعَ عَلَى أَهْلِ المَدِينَةِ بَعْثٌ، فَاكْتُتِبْتُ فِيهِ، فَلَقِيتُ عِكْرِمَةَ، مَوْلَى ابْنِ عَبَّاسٍ فَأَخْبَرْتُهُ، فَنَهَانِي عَنْ ذَلِكَ أَشَدَّ النَّهْيِ، ثُمَّ قَالَ: أَخْبَرَنِي ابْنُ عَبَّاسٍ: «أَنَّ نَاسًا مِنَ المُسْلِمِينَ كَانُوا مَعَ المُشْرِكِينَ يُكَثِّرُونَ سَوَادَ المُشْرِكِينَ، عَلَى عَهْدِ رَسُولِ اللَّهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ، يَأْتِي السَّهْمُ فَيُرْمَى بِهِ فَيُصِيبُ أَحَدَهُمْ، فَيَقْتُلُهُ - أَوْ يُضْرَبُ فَيُقْتَلُ» - فَأَنْزَلَ اللَّهُ: {إِنَّ الَّذِينَ تَوَفَّاهُمُ المَلاَئِكَةُ ظَالِمِي أَنْفُسِهِمْ} [النساء: 97] الآيَةَ رَوَاهُ اللَّيْثُ، عَنْ أَبِي الأَسْوَدِ

...Muhammed İbnu Abdirrahman Ebu’l-Esved tahdis edip şöyle demiştir: (İbnu’z-Zubeyr’in Mekke üzerindeki halifelik günlerinde) Medine halkına (Şamlılarla harp etmek için) bir ordu çıkarmaları kesinleşti. Ben de bu orduya yazıldım. Akabinde İbn Abbas’ın azadlısı İkrime’ye kavuştum. Ona bu orduya yazıldığımı haber verdim. İkrime beni bu işten şiddetle nehy etti. Sonra şöyle dedi: Bana İbnu Abbas şöyle haber verdi:
Müslümanlardan (Mekke’de kalıp hicret etmeyen) bir takım insanlar, Resulullah zamanında müşriklerle beraber olarak onların karaltısını çoğaltıyorlardı. Bedir Harbi sırasında düşman safları arasında bulunan bu kişilere ok isabet ediyor ve onu öldürüyordu, yahut kılıçla vurup öldürüyordu. Bunun üzerine Allah: “Kendilerine yazık edenlerin melekler canlarını aldıkları zaman...” ayetini indirdi.

Bu hadisi Leys İbn Sa’d da Ebu’l-Esved’den; o da İkrime’den olmak üzere rivayet etmiştir.
(Buhari, Tefsir: 92)

Bu hususta Abdurrahman bin Hasen Al’uş Şeyh şunları söylemektedir:


فتأمل كيف ترتب عليهم هذا الوعيد وأوجب لهم النار؟ وقد ورد أنهم كانوا مكرهين على تكثير سواد المشركين فقط، فكيف بمن كثر سوادهم بغير إكراه وأعان وظاهر، وقال وفعل من غير استضعاف ولا إكراه؟ أترى بقي مع هذا شيء من الإيمان والحالة هذه؟.

“Düşün ki bunların sadece müşriklerin karaltısını çoğaltmaya zorlanmış ikrah altındaki kimseler olduğu belli olduğu halde nasıl da bu tehdit onlar hakkında geçerli oldu ve ateş onlara vacib oldu? Hal böyleyken, onların karaltılarını ikrah olmaksızın çoğaltan, ikrah veya mustazaflık (çaresizlik) hali olmadan onlara yardımcı ve destekçi olan, (Bu tür fiilleri) söyleyen veya yapan kimsenin durumu nasıl olur? Bu durumda olan kimsede imandan bir eser kalır mı?” (El-Mevrid’ul Azeb’uz Zulal)

Görüldüğü üzere Bedir ehli, müslümanlara karşı savaşma gibi bir niyetleri olmadığı halde sırf bu niyetle yola çıkmış yani küfür amacıyla toplanmış bir orduya dahil oldukları için tekfir edilmişlerdir. İkrah hali olmaksızın şirk amaçlı bir topluluğa dahil olan herkes, velev ki bizzat o mecliste yapılan şirk fiillerini icra etmeseler de yine kafir olur. Bundan dolayı alimler kafirlerin kiliselerindeki ayinlere iştirak eden kimselerin küfre girdiğini beyan etmişlerdir. Kadı İyaz bu hususta şöyle demektedir:

“Müslümanların ancak bir kâfirden sadır olur diye icma ettikleri her fiille kişiyi tekfir ederiz. Velevki faili bu eğri fiiliyle beraber Müslümanlığını açıklasa da. Mesela put, güneş, ay, haç ve ateşe secde etmesi ve kiliselere koşması, onun ehliyle alışveriş, zünnar bağlamak gibi onların kıyafetlerini giymesi ve başını onlar gibi eğmek, şüphesiz Müslümanlar, bunların sadece kâfirlerden sadır olabileceğinde söz birliği etmiş, bunların faili, İslâm'ını / Müslümanlığını ifade etse de, küfür alameti olduklarını belirtmişlerdir.”(Kitab'u Şifa bi Şerh'i Nureddin el Kari, 5/401-431)
 
Görüldüğü gibi kafirlerin kiliselerindeki ayinlerine ve törenlerine katılmak dahi başlıbaşına bir küfür fiili sayılmıştır. Kişi, onların fiillerinden beri olarak o ortamı terk etmediği müddetçe küfürden kurtulamaz. Bu hususta Allahu Teala şöyle buyurmaktadır:


وَقَدْ نَزَّلَ عَلَيْكُمْ فِي الْكِتَابِ أَنْ إِذَا سَمِعْتُمْ آيَاتِ اللّهِ يُكَفَرُ بِهَا وَيُسْتَهْزَأُ بِهَا فَلاَ تَقْعُدُواْ مَعَهُمْ حَتَّى يَخُوضُواْ فِي حَدِيثٍ غَيْرِهِ إِنَّكُمْ إِذاً مِّثْلُهُمْ إِنَّ اللّهَ جَامِعُ الْمُنَافِقِينَ وَالْكَافِرِينَ فِي جَهَنَّمَ جَمِيعاً

“O (Allah), Kitap'ta size şöyle indirmiştir ki: Allah'ın âyetlerinin inkâr edildiğini yahut onlarla alay edildiğini işittiğiniz zaman, onlar bundan başka bir söze dalıncaya (konuya geçinceye) kadar kâfirlerle beraber oturmayın; yoksa siz de onlar gibi olursunuz. Elbette Allah, münafıkları ve kâfirleri cehennemde bir araya getirecektir.” (Nisa: 140)

Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyuruyor:

"Kim, müşriklerle birlikte bulunur ve onlarla beraber kalırsa, o da onlar gibidir." (Ebu Davud, Cihad: 170)

Hamd bin Atik (rh.a) “Sebil’un necat” adlı risalesinde Şeyh Muhammed bin Abdulvehhabın ailesine yukarıdaki ayet ve hadisle ilgili soru sorulması üzerine şöyle dediklerini nakletmiştir:

"Ayet zahirine göre anlaşılır; bir kimse, Allah'ın (celle celaluhu) ayetlerinin inkar edildiğini veya onlarla alay edildiğini işittiği zaman, o kimseler başka bir söze geçene kadar, kendisine herhangi bir zorlama ve baskı yapılmaksızın ve onların söylediklerini inkar edip onlara kıyam etmeden onlarla beraber oturursa, o kimse de onlar gibi kafirdir. Kendisi onların yaptığını yapmasa da fark etmez. Çünkü böyle bir durum, küfre rızadır. Küfre rıza göstermek ise küfürdür.

Alimler, bu ve benzeri ayetlere dayanarak, herhangi bir günaha rıza gösteren kimsenin de onu yapmış gibi olacağını söylemişlerdir. Bu kimse, kalbiyle o şeyi istemediğini ve onu hoş karşılamadığını söylese de kabul edilmez. Çünkü hüküm zahire göredir. Bu şahıs küfür izhar etmiş ve kafir olmuştur.
Bunun içindir ki, irtidat olayları gündeme geldiğinde, bazı kimseler, aslında bunu hoş karşılamadıklarını ileri sürdükleri halde, sahabeler bunu kabul etmeyip, hepsini mürted kabul etmişlerdi. Ancak diliyle karşı koyanlar bunun dışındadır. İşte ayet bu gerçeği dile getirmektedir.

Rasulullah'ın (sallallahu aleyhi ve sellem):

"Kim müşriklerle birlikte bulunur ve onlarla beraber kalırsa, o da onlar gibidir." sözü de zahiri manasındadır. Yani bir kimse müslüman olduğunu ileri sürdüğü halde; onlarla biraraya gelme ve yardımlaşma gibi konularda müşriklerle birlikte hareket eder ve müşrikler de onu adeta kendilerinden biri gibi kabul ederlerse, o kimse de onlar gibi kafirdir. Bu kişinin açıkça dinini izhar edip, müşriklerle dostluk bağını kesmesi hali bu hükmün dışındadır."


Kısacası; müşriklerin ayinlerine katılan bir kimse velev ki onların yaptığı fiilleri yapmasa da sırf o topluluğa dahil olmasından ötürü küfre girer. Küfre girmemesi için sözkonusu küfür meclisinden ayrılması gerekir. Kaldı ki bu tür durumlar genelde kafirlerin okullarında ve sair kurumlarında meydana gelmektedir. Müslüman olduğunu iddia eden bir ferdin cahili eğitim kurumlarıyla bir alakası olmayacağı gibi, çocuklarını da bu tür müesselere gönderemez. Buradaki tek illet bu bahsedilen küfür ve şirk ayinleri değildir. Bu sözde eğitim kurumlarında sabah akşam küfrün propagandası yapılmaktadır. Bütün bunların olmadığı dahi farzedilse bir müslüman evladını nasıl olur da kafirlere teslim eder? Halbuki onu ateşten korumakla emrolunmuştu! “Müşrikler ise ancak ateşe çağırırlar” (bkz. Bakara: 221)

Son olarak mümeyyiz çocuk diye bir kavramdan bahsetmişsiniz. Mümeyyiz çocuk, temyiz yani doğru ile yanlışı ayırd etme kabiliyetine sahip olan çocuklara denir ki temyiz yaşı genelde 7 yaş olarak kabul edilmiştir. Duruma göre bunun altı veya üstü de olabilir ancak ekseriyetle alimler 7 yaşından çocuğun akil baliğ olduğu zamana kadarki süreyi temyiz çağı olarak kabul ederler. Ancak çocuğun temyiz çağında olup olmamasının çocuğun velisi açısından meselemize çok fazla bir tesiri yoktur. Zira çocuk ister mümeyyiz olsun ister olmasın küfür amelleri işlemesine rıza gösteren veli kafir olur. Alimlerden bazılarına göre ise temyiz çağındaki çocuk küfür ameli işlediği zaman kendisi de kafir olur ancak baliğ olana kadar mürted cezası uygulanmaz. Son dönemlerde bazı kimselerin okul meselesiyle alakalı mümeyyiz çocuk, mümeyyiz olmayan çocuk diye bazı ayrımlar yapıp bir şeyler gevelediklerini duymaktayız. Bunların tam olarak ne kasdettiklerini bilmiyoruz, esasında çok fazla merak da etmiyoruz çünkü bütün bunlar dini bilmeyen ve de yaşamayan birtakım cahil zındıkların ortaya attığı hiçbir ilmi değeri olmayan teorilerdir. İster mümeyyiz olsun, ister olmasın hiçbir çocuk kafirlerin okullarına gönderilemez. Çocuk bir yana yetişkin bir müslüman dahi küfür ve haramların sel gibi aktığı ortamlardan kendisini muhafaza etmekle mükelleftir. Kişinin evinden mümin olarak çıkıp akşama kafir olarak evine döndüğü bu ahirzamanda insan, sokakta dahi kendisinden emin olamazken bir de küfrün zirveye ulaştığı fesat medreselerine hiçbir şeye aklı ermeyen çocukları gönderip ondan sonra da bunun fıkhını tartışmak dinden yüz çevirmenin ve sapmanın alametlerinden birisidir.

Vallahu a’lem. Velhamdulillahi rabbil alemin.



Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1769
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Alıntı
okula giden çocukların beslenmeleri hazırlanırmı?yalnız çocuklar bizim değil,okula gönderende biz değiliz....

Bismillahirrahmanirrahim,

Allahu Teala Nisa suresi 85. ayetinde şöyle buyurmaktadır:

مَنْ يَشْفَعْ شَفَاعَةً حَسَنَةً يَكُنْ لَهُ نَصِيبٌ مِنْهَا وَمَنْ يَشْفَعْ شَفَاعَةً سَيِّئَةً يَكُنْ لَهُ كِفْلٌ مِنْهَا

"Her kim güzel bir (işte) aracılık yaparsa ona ondan bir pay vardır, her kim de kötü bir (işte) aracılık yaparsa ona da ondan bir hisse vardır."

Şimdi aklı başında olan ve dinle ilişkisini de tümden kesmemiş olan herkesi bu ayet üzerinde düşünmeye davet ediyoruz. Bir çocuğun tağutların açtığı okullara gitmesi, minik zihnine küfür, şirk ve her türlü münkeratın zerkedilmesi, putlara ve tağutların sembollerine tazim göstermesi iyi bir iş midir yoksa kötü bir iş midir? Bunların hepsi iyi güzel şeylerdir diyen birisiyle zaten bu konuyu konuşmanın bir anlamı yoktur. Ama çocuğun okulda yaptığı fiillerin kötü ve münker olduğunu kabul eden bir kimse bu münkere aracılık ettiği takdirde bu ayette bahsedilen kifl yani hisseden de payını aldığını kabul etmiş olacaktır. Beslenme çantası sadece çocuğun yemeğini yedirmek olarak değerlendirilemez. Nasıl ki tağutların askerlerine yemek vermek sıradan bir fiil olarak değerlendirilemiyorsa bu da aynıdır çünkü münker bir iş üzere olan birisine katkı sağlamak anlamına gelir. Bu minvalden olmak üzere Alimler kişinin kafir olan annesini kiliseye götüremeyeceğini, fakat kiliseden geri getirebileceğini belirtmişlerdir. Bu tür fetvalar Fetavayı Hindiyye vb Hanefi fıkıh kitaplarında mevcuttur. Kısacası küfrün okullarında putlara tapmaya giden çocuğa beslenme çantası hazırlamak veya başka türlü yardımlarda bulunmak caiz değildir. Bu hususta çocuğun müslüman veya kafir çocuğu olmasının bir farkı olmaz, çünkü neticede şirke aracılık sözkonusudur. Bu tür şeyler sözkonusu küfürden hoşnut ve razı olarak yapılırsa küfür olur. Vallahu a‘lem.


Alıntı
Okula giden çocuğa yemesi ve içmesi için para vermek,küfre destek olmak demek midir?Zira bazıları diyor ki kafire malla canla destek vermek küfürdür.zira çocuğa yemesi veya içmesi  için para vermek küfürde ona yardım etmektir diyorlar.Bu nedenlede küfürdür diyorlar.

Tağutun okullarına giden çocuğa bu noktada yardımcı olmak caiz değildir. Bunu yapan kişi çocuğun velisiyse küfre rıza gösterdiği için kafir olur. Çünkü mükellef olmayan çocuğun yaptığı fiillerden velisi sorumludur ve bundan dolayı çocuk velisinin izni dahilinde küfür veya haram babından hangi fiili işlediyse velisi onu bizzat yapmış gibi hüküm alır. Eğer çocuğun velisi değilse yaptığı yine caiz olmaz. Tekfiri noktasında yaptığı işe ve kasdına göre hüküm alır. Yaptığı fiil küfrü benimsemekten başka bir anlama gelmiyorsa kafir olur.

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1769
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Alıntı
Bismillahirrahmanirrahim.

Sitenizi bayadır takip ediyorum ve Akidevi konularda sizleri kendime yakın bulduğumu söylemek istiyorum. Soruma gelirsek ;

Üniversite okumanın ve bu okullarda öğrenci olmanın size göre hükmü nedir ? Üniversite altı okullarda okumanın ve bu okullara çocukları gönderenlerin hükmü konusundaki görüşünüz biliyorum ve bende askerlik mevzusu ile birlikte okul konusunda da sizlerle aynı görüşü benimsiyorum ama Üniversite hakkındaki görüşünüzü sitede arama yapmama rağmen bulamadım.

Bismillahirrahmanirrahim,

İslamda "üniversite" diye bir kavram yoktur. Dolayısıyla buna dayalı bir akide de olmaz yani üniversite hakkında ayrı bir akide, lise hakkında ayrı bir akide vs. sözkonusu değildir. Bir müesseseye dahil olanların tekfiri gibi hükümler sözkonusu kurumda var olan illetlere bağlıdır. Yoksa üniversite vb hakkında nass olmayan bir meselede sırf o kurumun üniversite adını taşımasından dolayı küfürdür veya değildir şeklinde bir hüküm verilemez. Üniversite netice itibariyle tağuta ait bir kurumdur ve de içinde bir çok münkerlerin olduğu bir müessesedir. Müslüman bir kimsenin de tağutun üniversitesiyle veya başka herhangi bir eğitim kurumuyla işi olmaz. Bu söylediğimiz genel ifadelerdir, ancak üniversiteye gidenlerin tekfirine gelince; bu sözkonusu kişilerin yaptığı amellere bağlıdır. Sokakta yürürken dahi imanı muhafazanın zorlaştığı günümüzde bir de üniversite gibi tağutun eğitim kurumu olan bir mekanda bir insanın imanını muhafazasının ne kadar zor olduğu hikmet ehli açısından açıktır. Ancak malum olduğu üzere İslamda iman küfür hükümleri ihtimaller varsayımlar üzerine bina edilmez. Bizler genel anlamda tağutun eğitim kurumlarında bulunan herkesten beriyiz ancak bu kimsenin küfre girmesi küfür meclislerinde ses çıkarmadan oturmak; söz, yazı ve fiil yoluyla küfrü tasdik manasına gelen hareketlerde bulunmak vs açık küfür fiillerinin tesbiti durumunda sözkonusu olur. En başta işaret ettiğimiz gibi bu tarz hakkında açık bir nass bulunmayan güncel meselelerde hüküm verirken isimlere değil sözkonusu meselenin taşıdığı illetlere bakılır. Artık insanların isimler hakkında tartışmayı bırakarak Kitap ve Sünnetin beyan ettiği küfür illetleri üzerinde fıkhetmesi ve bu alanda yoğunlaşması gerekir. İmanın ve küfrün aslını öğrenen birisi elinde bir usul olduğundan dolayı bu usulu karşısına çıkan her meselede tatbik edebilecektir. Vallahu a'lem.

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1769
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
KÜFRE RIZA KÜFÜRDÜR, KAİDESİ DİNİN ASLINDAN OLAN BİR MESELEDİR

Alıntı
...eğer alimlerden bir nakil biliyorsanız, kafirlerin yanında sessizce oturmakla alakalı, onlar dinle alay ediyorlan ya da başka küfür ameller yapıyorken. Bunun apaçık küfür olduğunu biliyorum benim sorum bundan öte, alimlerin bu hükmün tevkifi mi yoksa Asıl mı olduğu yani hüccete ulaşma imkanı olmayan kişi dahil herkes tarafından bilinmesi durumu hakkında.

Bismillahirrahmanirrahim.

Evvela, küfür olan her amel hakkında bunun dinin aslından olduğuna dair nakil ararsanız böyle bir şey bulamazsınız. Zaten böyle bir şeye de gerek yoktur. Bunu anlayabilmeniz için iman ve küfrün ne olduğunu ve bu ikisi arasındaki farkı anlamanız yani aslında Müslüman olmanız gerekir ki anlayabilesiniz, çünkü reddetmesi gereken küfrün ne olduğunu bilmeyen biri zaten Müslüman olamaz. Ama ben yine de sizin için meseleyi özetlemeye çalışacağım. Küfür, imanın zıddıdır. Şu halde bu imana muhalif olan, bir müminden sadır olması asla düşünülemeyecek olan ameller de küfür olmaktadır. Küfre rıza küfür olduğuna göre bunun anlamı bunun bir müminden sadır olmayacağıdır. Yani iman etmiş birisi diniyle alay edilen bir mecliste tepkisiz şekilde oturamaz, imanı ve Allah sevgisi buna engel olur. Kişi orada sessiz oturmaya devam ediyorsa bu kişide buna engel olacak bir iman, din sevgisi ve küfre karşı buğz yoktur anlamına gelir. Dikkat ederseniz bunların hepsi kalp amelleriyle alakalı şeylerdir, burada ilimle hüccetle alakalı, onları gerektiren bir şey yoktur, tamamen fıtri şeylerdir. Esasında aklınıza ne kadar küfür çeşidi geliyorsa örneğin kafirleri veli edinmek gibi bunlar da böyledir. Bunları iyi anlamak istiyorsanız Ehli sünnetin imanla alakalı görüşlerini iyi tahkik etmeniz gerekir. Ehli sünnete göre zahir-batın uyumu esastır yani kişinin zahirinde küfür varsa batınında da küfür olduğu anlamına gelir. Bunu iyi anlayan kişi dinle alay edilirken sessizce dinleyen kişinin cahil  olduğundan dolayı mümin kalabileceğine ihtimal vermez. Zahir batın telazumu gibi konular İbn Teymiye (rh.a)’ın Fetava 7. Cilt ve Sarim’ul Meslul adlı eserlerinde ayrıntılı izah edilmiştir. Bunlar çok mühim mevzulardır lakin günümüz insanlarının çoğunun gafil olduğu meselelerdir. Kısacası ne küfre rıza ne de başka buna benzer bir küfür çeşidi – sadece hüccetle bilinen anlamında- tevkifi olmaz. İman ve küfür değişken şeyler değildir, bütün rasullerin şeriatlarında bunlar aynıdır. Bunlarda nesh cereyan edeceğini söylemek akla da nakle de terstir Vallahu a’lem.

Çevrimiçi İbn Umer

  • Administrator
  • Full Member
  • *****
  • İleti: 153
  • Değerlendirme Puanı: +7/-0
Bismillahirrahmanirrahim
KÜFRE RIZA KÜFÜRDÜR KAİDESİYLE ALÂKALI BAZI MESELELERİN İZAHI


Bu değerli risaleyi PDF formatında aşağıdaki linkten indirebilirsiniz.




 

Related Topics