Darultawhid

Gönderen Konu: Şeriat Nezdinde İkrahın Mahiyeti ve Sınırı  (Okunma sayısı 4345 defa)

0 Üye ve 6 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1978
  • Değerlendirme Puanı: +50/-0
بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

MUKADDİME

 
Allah'u Teâlâ'ya hamd olsun! O’na şükreder, O’ndan yardım diler, O’nun bağışlamasını isteriz. Nefislerimizin şerrinden, kötü amellerimizden O’na sığınırız. Allah'u Teâlâ  kime hidayet ederse onu saptıracak, kimi de saptırırsa ona hidayet edecek yoktur. Şehadet ederim ki; Allah'u Teâlâ‘dan başka ibadete layık ilah yoktur. O tektir, O’nun ortağı yoktur. Yine şehadet ederim ki; Muhammed Sallallahu Aleyhi ve Sellem O’nun kulu ve rasulüdür.

"Ey iman edenler! Allah’tan korkulması gerektiği gibi korkun ve sizler ancak müslümanlar olarak ölün!" (Ali İmran: 102)

"Ey insanlar! Sizi bir tek nefisten yaratan ve ondan da eşini yaratan ve ikisinden birçok erkekler ve kadınlar üretip yayan Rabbinizden sakının! Adını kullanarak birbirinizden dilekte bulunduğunuz Allahtan ve akrabalık haklarına riayetsizlikten sakının! Şüphesiz Allah sizin üzerinize gözetleyicidir."(Nisa:1)

"Ey iman edenler! Allah’tan sakının ve sözün en doğrusunu söyleyin ki Allah, amellerinizi ıslah etsin ve günahlarınızı bağışlasın. Kim Allah’a ve rasulüne itaat ederse büyük bir kurtuluşa ermiş olur."
(Ahzab: 70-71)

En doğru söz; Allah'u Teâlâ'nın kitabı ve en hayırlı yolu gösteren Rasulünün sünnetidir. En şerli şey; bidat olan şeydir. Her bidat dalalettir. Her dalalet ateştedir.

Bundan sonra; günümüzde sıkça tartışılan konulardan birisi de “ikrah” yani zorlama meselesidir. Özellikle tağuta muhakeme, askerlik vb küfür söz ve amelleri noktasında ikrahın sözkonusu olduğu durumlar var mıdır? Varsa bunun sınırı nedir? Gibi meseleler yoğun bir şekilde gündeme gelmektedir. Günümüzde bu tip meselelerde ikrah boyutuna varacak ciddi bir tehlike sözkonusu olmadığı halde ikrah meselesinin sıkça gündeme gelmesinin sebebi insanların dini yaşama hususundaki isteksizlikleridir. Geçmişte olduğu gibi günümüzde de tağutu red, müşriklerden beraet gibi dinin açık hükümlerini yaşamak kendilerine ağır gelen birçok kimse tevhid akidesinden verdikleri tavizleri ikrah bahanesiyle kamufle etmeye çalışmaktadırlar. İşte bu mütevazi çalışmada amacımız; batıl ehlinin ikrah olarak göstermeye çalıştıkları bazı zorluk ve sıkıntıların; aslında her muvahhidin başına gelmesi muhtemel olan birtakım bela ve imtihanlardan ibaret olduğunu gösterebilmektir.

Bu amaçla elinizdeki risalede günümüzde sık sık gündeme getirilen;

-Hapis cezası hatta idam cezasıyla yargılanan birisi ikrah altında sayılır mı,
- Kişi malını kaybetmemek için tağuta muhakeme vb fiilleri işleyebilir mi?
- Geçim sıkıntısı, tağutun çeşitli baskılarına uğrama endişesi gibi şeyler ikrahtan sayılır mı? Bu gerekçelerle tağuta muhakeme, askerlik gibi küfür fiilleri işlenebilir mi?
- Şer’an mazeret sayılan ikrah (zorlama) halinin sınırı Kitap ve Sünnette ve de alimlerin nezdinde nasıl tayin edilmiştir? Gayrı mülci ikrah ne demektir?
Gibi meseleler deliller ışığında ifrat ve tefritten uzak bir şekilde ele alınmaya çalışılacaktır. İkrah bahanesiyle çeşitli küfür fiillerine mazeret üretmeye çalışanlar reddedileceği gibi bu kişileri reddedeyim derken bu hususlarda ifrata kaçıp ikrah hakkında alimler arasında ihtilaf edilmiş olan mal ikrahı vb meseleleri bile inkar etmeye çalışan kişilere de gerekli reddiyeler verilecektir.

Çalışmada da delilleriyle göreceğiniz üzere günümüzde tağuta muhakeme vb küfür amellerine mazeret teşkil edebilecek bir ikrah vakıası sözkonusu değildir. Kişinin canına ve (bir görüşe göre) malına yönelik tehditlerin ikrah sayılabilmesi için kişi küfür ameli işlemediği zaman bu tehdidin gerçekleşeceğinin zannı galiple kesin olması ve bu tehlikeden küfür amelini işleme haricinde bir kurtuluş yolu olmaması gerekir. Devrimizde ikrahı bahane ederek küfür işleyenlerin çoğunun ileri sürdüğü tehlikeler ise asılsız kuruntu ve vehimlerden ibarettir.

Diğer çalışmalarımızda olduğu gibi bu risalede de gayemiz, kapalı birtakım güncel meselelere fetva üretmek değil; sadece geçmiş ulemanın, seleflerimizin konuyla alakalı görüşlerini biraya getirerek anlamaya çalışmaktır. Belli bir meselede ikrah, zaruret vb istisnai durumların var olduğuna hükmetmek ancak fetva ve içtihad ehliyetine sahip olan kimselerin yapacağı bir iş olduğu halde bu konuda ehil olan olmayan herkes konuşur hale gelmiş ve ikrahın tarifini bile yapmakta zorlanan kimseler muayyen meseleler hakkında şurada ikrah var, burada ikrah yok diye fetvalar dağıtmaya başlamışlardır. Halbuki avamdan olan insanlara düşen İslamın genel hükümlerini tatbik etmek, şirkten ve şirk ehlinden uzak durmak ve hafi (kapalı) meselelerde konuşmamaktır. Bizim de bu risaledeki hedefimiz selef ve halef ulemasından yapacağımız nakillerle ikrah olmadığı kesin olan şeyleri ortaya koymaktır. Eğer gerçekten ikrah olup olmadığı tartışılmaya değecek bir durum varsa bunun hakkında hüküm vermek ise işinin ehli olan müftü ve kadılara aittir.  İlmin, alimlerin canı alınmak suretiyle ortadan kalkmış olduğu günümüzde de o ehliyet sahiplerini bulmak ne kadar da zordur? Rabbim bizi onlara kavuştursun. Amin. Velhamdulillahi rabbil alemin.
Kendisi de bir kral olan Halife Memun Nadr bin Şumeyl (ra)'a şöyle demiştir:
يَا أَبَا الْحَسَنِ الْإِرْجَاءُ دِينُ الْمُلُوكِ
"Ey Ebu'l Hasen! İrca (Mürcielik) kralların dinidir!" (ed-Dulabi, el-Esma ve'l Kuna, no: 832; ayrıca Lalekai, es-Sunne, no: 2818)

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1978
  • Değerlendirme Puanı: +50/-0
Ynt: Şeriat Nezdinde İkrahın Mahiyeti ve Sınırı
« Yanıtla #1 : 21.01.2016, 01:07 »
İKRAHIN TARİFİ VE SINIRLARI

İkrah İbn Hacer El-Askalani’nin yaptığı tarifle


هُوَ إِلْزَامُ الْغَيْرِ بِمَا لَا يُرِيدُهُ

“Başkasını yapmak istemediği bir şeye zorlamak anlamına gelir.” (Feth’ul Bari, 12/311 Türkçesi için bkz. 13/543 İkrah bölümü)

İkrah kelimesi [krh] kökünden yani (kef-ra-ha) harflerinden türetilmiş bir kelimedir. Arapçada bu kökten türeyen kelimeler bir şeyi istememek, bir şeyden tiksinmek hoşuna gitmemek gibi anlamlar ihtiva ederler. Bu kökten gelip Türkçede kullanılan bazı kelimeler misal verecek olursak mesela “mekruh” Şeriat nezdinde hoş görülmeyen fiilleri ifade eder. Keza bir şeyi kerhen kabul etmek veya yapmak;  istemeyerek hoşa gitmeyerek yapmak demektir. Anlaşılacağı üzere ikrah kavramı, kişinin normal şartlarda yapmayacağı bir şeyi tehdit ve baskıdan dolayı iğrenerek ve benimsemiyerek yapmasını ifade etmek için kullanılan bir kavramdır. İkrah meselesiyle alakalı alimler bir çok görüş beyan etmişlerdir. Neticede ikrahın tarifi, sınırları, hangi konularda geçerli olacağı gibi konularda birbirinden farklı ve de çelişir gibi görünen bir çok görüş ortaya çıkmıştır. İkrahla alakalı birçok meselede ihtilaf ettikleri gibi birçok meselede de ittifak etmişlerdir.

İbn Mesud (radiyallahu anh): “Herhangi bir söz benden iki kamçıyı savuşturuyorsa onu söylerim” derken başkaları ise ikrahın sınırını biraz daha dar tutmuştur. Eğer kişi ikrah meselesinin hakikatini idrak edemezse bu konuda alimlerden nakledilen sözleri anlamakta zorlanır.
 
Öyleyse ikrahın mahiyeti ve hakikati nedir? İkrah konusu ile ilgili bütün nassları, Seleften gelen eserleri ve sözleri, müctehidlerin kavillerini incelediğimiz zaman şu neticeye varırız: “İkrah, rızanın zıddıdır. Kişinin iradesinin ortadan kalkarak iradesinin yani isteğinin zıddı olan bir yönde hareket etmesidir.”

Hanefi fakihlerinden imam Burhanuddin Merginani (ra)  El- Hidaye adlı eserinin ikrahla alakalı bölümünde ikrahı şöyle tarif etmektedir:


الإكراه اسم لفعل يفعله المرء بغيره فينتفي به رضاه أو يفسد به اختياره مع بقاء أهليته

“Bir kimsenin başkasına yönelttiği, rızayı yok edici veya ehliyeti devam etmekle beraber isteği iradeyi iptal eden işe verilen isim”(  El-Hidaye, 3/272)

"Rıza" kelimesi ise İbn Manzur'un "Lisan'ul Arab" adlı eserinde belirttiği gibi kızgınlık ve memnuniyetsizlik anlamına gelen "sehat" kavramının zıddıdır ve bundan rıza kelimesinin bir şeyden memnun olmak, hoşnut olmak gibi anlamlara geleceği anlaşılmaktadır.  Ama belli bir baskı havası olsa bile kişinin rızası tamamen ortadan kalkmadıysa, iradesi kısmen de olsa sürüyorsa ortada ikrah yani kişiyi mazur kılan ve de kişiden günahı ve sorumluluğu kaldıran bir zorlamadan bahsedilemez.
Kendisi de bir kral olan Halife Memun Nadr bin Şumeyl (ra)'a şöyle demiştir:
يَا أَبَا الْحَسَنِ الْإِرْجَاءُ دِينُ الْمُلُوكِ
"Ey Ebu'l Hasen! İrca (Mürcielik) kralların dinidir!" (ed-Dulabi, el-Esma ve'l Kuna, no: 832; ayrıca Lalekai, es-Sunne, no: 2818)

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1978
  • Değerlendirme Puanı: +50/-0
Ynt: Şeriat Nezdinde İkrahın Mahiyeti ve Sınırı
« Yanıtla #2 : 23.01.2016, 23:55 »
İKRAHIN GEÇERLİLİK ŞARTLARI

Hafız İbn Hacer (radiyallahu anh) Buharinin “Kitabul İkrah” Başlığı altındaki hadislere yaptığı şerhin bir yerinde şöyle demektedir:


وَشُرُوطُ الْإِكْرَاهِ أَرْبَعَةٌ الْأَوَّلُ أَنْ يَكُونَ فَاعِلُهُ قَادِرًا عَلَى إِيقَاعِ مَا يُهَدِّدُ بِهِ وَالْمَأْمُورُ عَاجِزًا عَنِ الدَّفْعِ وَلَوْ بِالْفِرَارِ الثَّانِي أَنْ يَغْلِبَ عَلَى ظَنِّهِ أَنَّهُ إِذَا امْتَنَعَ أَوْقَعَ بِهِ ذَلِك الثَّالِث أَن يكون ماهدده بِهِ فَوْرِيًّا فَلَوْ قَالَ إِنْ لَمْ تَفْعَلْ كَذَا ضَرَبْتُكَ غَدًا لَا يُعَدُّ مُكْرَهًا وَيُسْتَثْنَى مَا إِذَا ذَكَرَ زَمَنًا قَرِيبًا جِدًّا أَوْ جرت الْعَادة بِأَنَّهُ لايخلف الرَّابِعُ أَنْ لَا يَظْهَرَ مِنَ الْمَأْمُورِ مَا يَدُلُّ عَلَى اخْتِيَارِهِ

“İkrahın 4 Şartı Vardır:

1- Mükrih yani zorlayan kimsenin tehdit ettiği şeyi yapmaya gücü yetmesine karşılık mükreh yani zorlamaya maruz kalan kimse kaçarak bile olsa bu tehdidi savuşturmaktan aciz kalmalıdır.

2- Tehdide maruz kalan kimse kendisinden istenilen fiili yapmadığı takdirde tehdit eden kişinin söylediği tehditi yerine getireceğine yakin derecesinde zan taşımalıdır.

3- Zor kullanan kimsenin yaptığı tehdit o an için geçerli olmalıdır. Tehdit yönelten kimse “ Eğer şöyle yapmasan seni yarın döverim” dese bu tehdide maruz kalan kimse ikrah altında sayılmaz. Ancak tehdit yönelten kişi çok kısa bir zaman dilimini telaffuz etse veya tehdidden dönmemek gibi bir adeti bulunsa bu takdirde kişi ikraha maruz kalmış sayılır.

4- Tehdide maruz kalan kimse yaptığı fiili gönül rızasıyla işlediğini gösterecek davranışlar sergilememelidir.”   


(Feth’ul Bari, 12/311 Türkçesi için bkz: 13/543)

Bu şartları dikkatli inceleyen kimse kişinin küfür veya haram işlemesine ruhsat tanıyan zorlamanın ancak kişinin iradesini ortadan kaldıran bir zorlama olduğunu ve de kişinin o küfür sözünü söylemediği zaman, söz konusu tehdide maruz kalmasının kesine yakın bir ihtimalle gerçekleşmesi gerektiğini idrak ederler.

Kendisi de bir kral olan Halife Memun Nadr bin Şumeyl (ra)'a şöyle demiştir:
يَا أَبَا الْحَسَنِ الْإِرْجَاءُ دِينُ الْمُلُوكِ
"Ey Ebu'l Hasen! İrca (Mürcielik) kralların dinidir!" (ed-Dulabi, el-Esma ve'l Kuna, no: 832; ayrıca Lalekai, es-Sunne, no: 2818)

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1978
  • Değerlendirme Puanı: +50/-0
Ynt: Şeriat Nezdinde İkrahın Mahiyeti ve Sınırı
« Yanıtla #3 : 25.01.2016, 23:34 »
İKRAHIN KİŞİLERE VE VAKIALARA GÖRE DEĞİŞKENLİK ARZETMESİ

Hafızın da zikrettiği gibi alimler ikrahın mahiyeti hususunda ihtilaf etmişlerdir. O bu hususta şöyle demektedir:


فَاتَّفَقُوا عَلَى الْقَتْلِ وَإِتْلَافِ الْعُضْوِ وَالضَّرْبِ الشَّدِيدِ وَالْحَبْسِ الطَّوِيلِ وَاخْتَلَفُوا فِي يَسِيرِ الضَّرْبِ وَالْحَبْسِ كَيَوْمٍ أَوْ يَوْمَيْنِ

"Öldürme, herhangi bir organı kesme, şiddetli bir şekilde dövme, uzun süre hapsetme tehdidi ittifakla geçerli kabul edilirken, hafifçe dövme ya da bir iki gün hapsetme tehdidinin geçerli olup olmadığı noktasına ihtilaf etmişlerdir." (Fethu’l-Bari, 12/312 Türkçesi için bkz: 13/544)
 
Ancak bütün ihtilaflar dikkatle incelenirse alimlerin peşinde olduğu hususun ne olduğu ortaya çıkar, o da insanın ihtiyarını, iradesini ve rızasını hangi tür tehdidlerin ortadan kaldırdığını bulmaktır. Her alim kendi anlayışı ve kapasitesi nisbetinde insanın iradesinin ne zaman ne şekilde ortadan kalktığını tesbit etmeye çalışmıştır. Bu konuda içtihad edenler hadiste beyan buyurulduğu gibi hata da etseler, isabet de etseler Allah’ın rızasını hedefledikleri müddetçe İnşaAllah ecirlerini almışlardır. Zira bu olay yani ikrahın mahiyetini tesbit etmek içtihada açık bir olaydır. Bunun en büyük sebeblerinden biri de ikrahın mahiyetiyle alakalı naslarda bir açıklama olmamasıdır. İkrah meselesini gerek kelime gerekse muhteva itibariyle ihtiva eden Kur’an ve Sünnet nasslarının hiç birisinde hakkında icma edilen ve de ikraha dahil olduğu gerek aklen gerekse naklen sabit olan ölüm tehdidi ve işkence gibi hususlar haricinde kalan hapis, bağlama vb konuların ikraha girip girmediği hususunda kat’i bir izah yoktur. Şüphesiz ki Allah unutkan (Haşa) değildir. Bunun böyle olmasının mutlaka bir hikmeti vardır. Bunun hikmeti belki de Allahu alem ikrahın zamana, zemine ve kişiye göre değişen bir kavram olması olabilir.

Necd Alimlerinden Hamd b. Atik (radiyallahu anh) Vela-Bera meseleleriyle alakalı kaleme aldığı hacmi küçük kıymeti büyük bir risale olan “Sebil’un Necat Ve’l Fikak min Muvalat’il Mürteddin Ve’l Etrak” Adlı eserinde ikrah meselesini açıklarken şöyle demiştir:


وأما ما يعتقده كثيرا من الناس عذرا، فإنه من تزيين الشيطان وتسويله، وذلك أن بعضهم إذا خوفه أولياء الشيطان خوفا لا حقيقة له، ظن أنه يجوز له بذلك إظهار الموافقة للمشركين، والانقياد لهم.وآخر منهم إذا زين له الشيطان طمعا دنيويا، تخيل أنه يجوز له موافقة المشركين لأجل ذلك، وشبه على الجهال أنه مكره. وقد ذكر العلماء صفة الإكراه.

“İnsanların çoğunun mazeret olarak addettiği şeylere gelince şüphesiz bunlar şeytanın süslemesi ve aldatmasıdır. Böylece bazı kimselere şeytanın dostları mesnetsiz korkular saldığında onlar bu durumda müşriklere zahiren uyum göstermenin, onlara itaat etmenin caiz olduğunu zannettiler, onlardan bir kısmına da şeytan, dünyevi arzuları süslü gösterdi onlar da böyle şeylerden dolayı müşriklere muvafakat edebileceklerini zannettiler. Böylece bu cahillere ikrah altında oldukları telkinini yaptı. Halbuki alimler ikrahın mahiyetini açıklamışlardır.”

Bunları söyledikten sonra Şeyhulislam İbn Teymiye’nin şu sözlerini nakletmektedir:


قال شيخ الإسلام: تأملت المذاهب، فوجدت الإكراه يختلف باختلاف المكره عليه. فليس الإكراه المعتبر في كلمة الكفر، كالإكراه المعتبر في الهبة ونحوها، فإن أحمد قد نص في غير موضع على أن الإكراه على الكفر لا يكون إلا بالتعذيب من ضرب أو قيد، ولا يكون الكلام إكراها. وقد نص على أن المرأة لو وهبت زوجها صداقها بمسكنه، فلها أن ترجع، بناءا على أنها لا تهب إلا إذا خافت أن يطلقها، أو يسيء عشرتها. فجعل خوف الطلاق أو سوء العشرة، إكراها. ولفظه في موضع آخر: لأنه أكرهها، ومثل هذا لا يكون إكراها على الكفر، فإن الأسير إن خشي من الكفار أن لا يزوجوه وأن يحولوا بينه وبين امرأته، لم يبح له التكلم بكلمة الكفر. اهـ.

“Bütün mezhebleri inceledim ve gördüm ki ikraha maruz kalan kişinin durumuna göre ikrahın hükmü de değişiyor. Hibe vb konularda mazeret olan ikrah küfür sözü söyleme hususunda mazeret sayılmıyor. Ahmed bin Hanbel (rh.a) küfür sözü söylemeye ruhsat veren ikrahın ancak dayak ve bağlama şeklindeki işkencelerde söz konusu olabileceğini belirtmişken salt sözlü tehdidin ikrah sayılmayacağını da beyan etmiştir. Keza şunu da kesin olarak belirtmiştir ki bir kadın mehri karşılığında kocasına evini hibe etse fakat sonra onun kendisini boşayacağından veya kötü muamele edeceğinden çekinirse evi hibe etmekten vazgeçebilir. Böylece boşanma ve kötü muamele korkusunu bu konuda ikrahtan saymıştır. Onun başka bir yerdeki ifadesi şöyledir: ‘Çünkü kocası kadını ikrah altına sokmuştur.’ Fakat böyle bir şey küfür hususunda ikrah sayılmaz. Zira bir esir, kafirlerin kendisinin evlenmesine izin vermeyeceklerinden veya karısından ayıracaklarından korksa sırf buna dayanarak küfür kelimesi konuşması caiz olmaz." [İbn Teymiyenin sözü burada bitti]

Hamd bin Atik Şeyhulislam’ın bu sözünü naklettikten sonra konuyu şöyle noktalıyor:


فإذا علمت ذلك وعرفت ما وقع من كثير من الناس، تبين لك قول النبي صلى الله عليه وسلم: بدأ الإسلام غريبا وسيعود غريبا كما بدأ

“İşte bunu böylece bilir ve de insanların birçoğunun içinde bulunduğu vakıayı iyice tesbit edersen Allah rasulunun (sallallahu aleyhi ve sellem) şu hadisinin manası daha iyi anlarsın:

“İslam garip olarak başlamıştır ve başlangıçtaki gibi garipliğine geri dönecektir.”
  (Müslim,145; Ahmed 16690)

Hamd bin Atik’in sözleri burada sona ermiştir.  (Mecmuat’ut Tevhid, 365-366)

Kendisi de bir kral olan Halife Memun Nadr bin Şumeyl (ra)'a şöyle demiştir:
يَا أَبَا الْحَسَنِ الْإِرْجَاءُ دِينُ الْمُلُوكِ
"Ey Ebu'l Hasen! İrca (Mürcielik) kralların dinidir!" (ed-Dulabi, el-Esma ve'l Kuna, no: 832; ayrıca Lalekai, es-Sunne, no: 2818)

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1978
  • Değerlendirme Puanı: +50/-0
Ynt: Şeriat Nezdinde İkrahın Mahiyeti ve Sınırı
« Yanıtla #4 : 26.01.2016, 23:55 »
HAPSİN İKRAH SAYILMASI NASIL ANLAŞILMALIDIR?

Bu anlatılanlar ışığında bakıldığında Hafızın Feth’de naklettiği şu tarz rivayetleri doğru anlamak gerekmektedir:


وَاخْتُلِفَ فِي حَدِّ الْإِكْرَاهِ فَأَخْرَجَ عَبْدُ بْنُ حُمَيْدٍ بِسَنَدٍ صَحِيحٍ عَنْ عُمَرَ قَالَ لَيْسَ الرَّجُلُ بِأَمِينٍ عَلَى نَفْسِهِ إِذَا سُجِنَ أَوْ أُوثِقَ أَوْ عُذِّبَ

“İkrahın sınırı hakkında ihtilaf edilmiştir. Abd b Humeyd’in sahih isnadla naklettiğine göre Hz.Ömer (radiyallahu anh) şöyle demiştir: “Bir kimse hapse atıldığında, bağlandığında veya işkenceye maruz kaldığında canından emin değildir” (Ömer (ra)’ın bu kavlini Buhari, Tarih’ul Kebir no: 2366; Beyheki, Sünen’ul Kubra, 7/588’de ‘aç bırakıldığında’ ilavesiyle; İbn Ebi Şeybe el-Musannef, 5/493’te ise ‘korkutulduğunda’ ilavesiyle rivayet etmişlerdir.)

Kadı Şureyh’ten buna benzer olarak daha uzun bir rivayet nakledilmiştir. Bu rivayette şöyle deniyor:


أَرْبَعٌ كُلُّهُنَّ كُرْهٌ السِّجْنُ وَالضَّرْبُ وَالْوَعِيدُ وَالْقَيْدُ

“Dört şey vardırki bunlarla ikrah gerçekleşir: Hapse atmak, Dövmek, Tehdit etmek ve bağlamak” (Beyheki, Sünen’ul Kubra, 7/588 İbn Ebi Şeybe el-Musannef, 5/493)
 
İbn Mes’ud’dan ise şöyle dediği nakledilmiştir:


مَا كَلَامٌ يَدْرَأُ عَنِّي سَوْطَيْنِ إِلَّا كُنْتُ مُتَكَلِّمًا بِهِ

“Benden iki kamçı darbesini savacak her sözü söylerim” (“Sultanın yanında” ilavesiyle İbn Ebi Şeybe el-Musannef, 6/474;Muhammed bin Hasen eş-Şeybani, el-Asl, 7/306; İmam Malik, el-Mudevvene, 2/83, Fesevi, el-Ma’rife ve’t Tarih, 2/196; ayrıca Heysemi, Mecma, 10/217’de Taberani’den nakletmiş ve ricalinin sika olduğunu söylemiştir.)

(Bütün bu rivayetleri İbn Hacer nakletmiştir. Feth’ul Bari, 12/314, Türkçesi için bkz. 13/544)

Kişi ikrahın mahiyetini anlamadan ve içinde bulunduğu durumun ikrahın şartlarına uyup uymadığını tesbit etmeden bu tarz fetvaların zahirine sarılır ve de her türlü hapsi ikrah sayar, iki tane tokat yememek için küfür sözü söylemenin caiz olduğu zannına kapılırsa hataya düşer hatta Hamd b. Atik merhumun bahsettiği türden kişiler gibi yerine göre küfre de düşebilir. Kişi bu sözlerin kiminle alakalı olarak hangi şartlarda söylendiğini göz önüne almadan sadece içinde geçen “hapis” kavramını alır hapisle alakalı her şeye bu fetvayı tatbik ederse şeriatın gayesini anlamış sayılmaz. İbn Teymiyenin de söylediği gibi  mükreh yani ikraha uğrayan kişi sayısı kadar ikrah çeşidi vardır. Hatta çok açık olan ikrah halleri müstesna ikrah hakkında genel bir fetva verilemez ta ki tek tek ikraha maruz kaldığı iddia edilen kişilerin durumu açığa çıkana kadar... Şeklinde bir ifade kullansak abartmış olmayız Allahu alem.

Dikkatli bakılırsa alimler hapis, bağlama gibi şeyleri ikrah kapsamında değerlendirirken bunu mutlak bir fetva olarak değil belli gerekçelere dayalı bir görüş olarak zikretmişlerdir. Ömer (radiyallahu anh)’dan nakledilen sözde “Hapsedilen veya bağlanan kimse canından emin değildir” denilmektedir ki bu olayı açıklığa kavuşturmaktadır. Yani hapsin ve zincire vurulmanın ikrah sayılmasının nedeni kişinin ölümden korkmasıdır. Hapse  atan kişi direk ölümle tehdit etmese bile neticede ne yapacağı meçhuldur. Hapsedilen ve bağlanan kişi etkisiz hale getirilmiş ve işi sadece hasmının insafına kalmıştır. Özellikle bu sözün söylendiği dönemin koşulları göz önünde bulundurulursa işin vahameti daha iyi anlaşılır. Kişilerin can güvenliğinin sultanın iki dudağı arasında olduğu bir dönemde hapsin ikrah sayılması tabiidir. Fakat günümüz koşullarını düşündüğümüzde bu fetvayı olduğu gibi tatbik etmek mümkün görünmemektedir. Çünkü en azından şimdiki Türkiye şartları düşünüldüğünde hapse giren kişiler büyük oranda canlarına bir zarar gelmeden belli bir süre sonra, birkaç ay veya birkaç yıl sonra hapisten çıkacaklarına zannı galip yoluyla itikad etmektedirler. Kuşkusuz kafirlere güven olmaz ancak şu dönemde cezaevine giren bir kimse eğer gerçekçi olmak icab ederse, cezaevinden ölüsünün veya sakat bir halde dirisinin çıkacağını pek fazla iddia edemez. Şu anda cezaevlerinde konforlu ortamlarda kalan bir kişinin alimlerin hapsin ikrah olduğuna dair kendi dönemlerinin koşullarında söylediği bir takım sözleri şablon gibi alıp ikrah altında olduğunu iddia etmesinin batıl olduğu açıktır.

Burada maksadımız bu imkanları bahşeden sistemi övmek değildir. Cezaevlerinde muhteşem koşullar altında bulunulduğunu iddia etmek de değildir, kuşkusuz hapishanede hürriyet engellenmiştir, bir çok hak mahkumlarin elinden alınmıştır. Ancak bu hürriyetin –kısmi olarak- kısıtlanması kişinin iradesi elinden alacak bir seviyeye ulaşmamıştır. Bizim demek istediğimiz budur.

Alimlerin bu fetvaları geçerliliğini tamamen yitirmiştir demiyoruz, her dönemde geçerlidir demediğimiz gibi… Zaten İbn Teymiye (radiyallahu anh)’nın da işaret ettiği gibi ikrah meselesiyle alakalı her kişi ve koşul için geçerli olabilecek evrensel bir fetva vermek çoğu zaman mümkün değildir.

Gerçekten insanı canından veya canından olmasa da bedeninin sağlığından, organlarının zarar görmesinden endişeye sevkedecek bir hapis ve gözaltı süreci gündeme gelirse elbette ki ikrah da gündeme gelir. Günümüzde de kişi kafirlerin elinde düştüğü andan itibaren can emniyetinin tehlikeye düşeceğini veya işkenceye uğrayacağını zannı galip yoluyla tesbit ettiyse bu konudaki ruhsatları kullanabilir. Ancak bu ruhsatı kullanmak da rasgele yapılabilecek bir şey değildir. Risalenin başında İbn Hacer’den naklettiğimiz, ikrahın şartlarıyla ilgili bölümü dikkatli okuyanların açıkca  göreceği gibi kişi küfür sözünü söylemesi haricinde bir çaresi kalmadıysa yani kafirlerin istediği şeyi yapmadan onların elinden kurtulamayacağına zannı galip yoluyla itikad ettiyse ancak o zaman küfür sözünü söyleyebilir. Aksi taktirde küfür sözünü söylediği halde işkence ve tehdid devam edecek gibi görünüyorsa küfür sözü söylemesi yine caiz olmaz  İbn Hacer’in  “tehdide maruz kalan kimse kendisinden istenilen fiili yapmadığı takdirde, tehdid eden  kişinin söylediği tehdidi yerine getireceğine yakin derecesinde zannı taşımalıdır” sözü de buna yakındır. Zira bunun mefhumu muhalifi yani tersi düşünüldüğünde kişi fiili yaptığı halde tehdidin vuku bulması ihtimali devam ediyorsa o fiili yapmanın bir anlamı kalmamaktadır. Çünkü ikrah halinde  kişinin küfür sözünü söyleme amacı vaki olan bir tehdidi savuşturmaktır. Söz konusu tehdidin ortadan kalkmama ihtimali varsa kişi gereksiz yere küfür söz söylemiş olur. Ancak kişi zannı galip yoluyla tehdidin ortadan kalkacağı düşünürde, kafir sonradan beklenmedik bir şekilde sözünden cayarsa bu ayrıdır orada Müslüman içtihadında hata etmesinden dolayı sorumlu olmaz Allahualem.

Netice itibariyle bütün bu anlattığımız meseleler kişinin belli bir sözü ve fiili işlemediği zaman bir takım şeylerle tehdit edilmesi durumunda söz konusu olur. Bizim tartıştığımız meselede böyle bir somut ve gayesi belli olan bir tehdit ise söz konusu değildir. Bir an için mevcut hapis halinin ikrah olduğunu farzetsek bile şu noktaya dikkat etmek gerekir: Şu anda hapishanelerde bulunan kimselere somut bir şey dayatılmamaktadır. Yani mesela “mahkemede ifade verirseniz sizi serbest bırakırız vermezseniz bırakmayız” şeklinde bir şey dayatılmıyor. Şu an hapse atılan kimseler belli suçlamalarla buraya getirilmiş. Eğer mahkeme kendi açısından bu suçlamaları isbat ederse ceza verilecek aksi takdirde serbest bırakacak. Müslümanların tağuti mahkemeyi tanımasının bu hususta etkisi olabilir de, olmayabilir de. Bu güne kadar resmi kanaldan hiç kimseye böyle bir talep veya tehdit gelmiş değildir, bundan sonra da geleceğini zannetmiyoruz. Yani kısacası müslümanların hapiste kalmaları günümüz şartlarında tamamen –Allah’ın izniyle- mahkemenin vereceği karara bağlıdır, bizim yapacağımız her hangi bir fiile bağlı değildir. Bu durum –hemen hemen- bütün görülmekte olan davalarda böyledir. Mahkemeyi her türlü tanıdığı halde üçer, beşer tane avukat tuttuğu halde halen içerde yatan birçok kişi vardır. Hal böyleyken içerden çıkmasını sadece yapacağı bir takım küfür hareketlerine bağlı sayanlar ve de yattıkları konforlu hücreleri ikrah olarak değerlendirenler ancak şeytanın aldatmasına kapılmış olanlardır.

Kendisi de bir kral olan Halife Memun Nadr bin Şumeyl (ra)'a şöyle demiştir:
يَا أَبَا الْحَسَنِ الْإِرْجَاءُ دِينُ الْمُلُوكِ
"Ey Ebu'l Hasen! İrca (Mürcielik) kralların dinidir!" (ed-Dulabi, el-Esma ve'l Kuna, no: 832; ayrıca Lalekai, es-Sunne, no: 2818)

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1978
  • Değerlendirme Puanı: +50/-0
Ynt: Şeriat Nezdinde İkrahın Mahiyeti ve Sınırı
« Yanıtla #5 : 27.01.2016, 23:56 »
İKRAH MESELESİYLE İLGİLİ NASSLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ

Hapsin ikrah oluşuyla alakalı bu değerlendirmelerden sonra ikrah meselesiyle doğrudan veya dolaylı olarak alakalı olan nassların; ayet ve hadislerin kısa bir değerlendirmesini yapmak istiyoruz. Bu surette konunun daha iyi anlaşılacağı kanaatindeyiz. Bu başlık altında daha çok küfür meselesinde ikraha delalet eden nassları ele almayı düşünüyoruz. Zina, nikah, talak vb. meselelerdeki ikraha değinmeyeceğiz.

Kur’anı Kerim’de küfür söz söylemeye ruhsat veren ikraha doğrudan işaret eden tek ayet “Nahl 16/106” Ayet-i Kerimesidir. Aşağıda bu Ayet-i Kerimeyi geniş olarak ele alacağız İnşaAllah. Önce küfürdeki ikraha yani takiyye ruhsatına dolaylı olarak değinen ayetleri kısaca zikredelim:
 
İmam Buhari “Sahih”’de ikrah konusuyla ilgili açtığı mustakil bölümde yani Kitabul İkrahta adeti olduğu üzere hadislerden önce konuyla ilgili ayetleri zikretmiştir. Bu konuyla alakalı 4 tane Ayet-i Kerime kaydetmiştir. Bunların 1.’si “Nahl 16/106” Ayet-i Kerimesidir. Bu ayette şöyle buyrulmaktadır:


{إِلَّا مَنْ أُكْرِهَ وَقَلْبُهُ مُطْمَئِنٌّ بِالإِيمَانِ وَلَكِنْ مَنْ شَرَحَ بِالكُفْرِ صَدْرًا فَعَلَيْهِمْ غَضَبٌ مِنَ اللَّهِ وَلَهُمْ عَذَابٌ عَظِيمٌ}


“Ancak kalbi imanla mutmain olduğu halde ikraha tabi tutulanlar müstesna…Her kim de kalbini küfre açarsa işte ona Allahtan bir gazab ve büyük bir azab vardır”

Bu ayet hakkında daha sonra geniş bilgi verilecektir. Zikrettiği 2. Ayet “Takiyye” Ayeti olarak bilinen  “Al-i İmran 3/28” Ayeti kerimesidir. Bu ayette Allah Teala kafirlerle velayet, dostluk kurmayı nehyettikten sonra şöyle buyurmaktadır:


{إِلَّا أَنْ تَتَّقُوا مِنْهُمْ تُقَاةً}

“Ancak onlardan gelecek bir tehlikeden sakınmanız hali müstesna ” (…)

İmam Buhari bu ayeti zikrettikten sonra وَهِيَ تَقِيَّةٌ diyerek bu ayette bahsedilen şeyin takiyye yani kendini gizlemek olduğunu söylemiştir. Müfessirlerin birçoğu bu ayette geçen “Onlardan sakınmanız müstesna” bölümünü “Nahl 16/106”da geçen “Zorlananlar müstesna” kavliyle eş değer görmüşlerdir. Yani bu Ayette geçen takiyye, ikrah halinde kişinin imanını gizleyip zahiren küfrü açığa vurmasını ifade eder. Sahih takiyye budur. Günümüzde bazılarının iddia ettiği gibi geçerli bir ikrah olmadan küfür söz ve ameller yapmak ise ancak batıl takiyye anlayışına misal olabilir. Takiyye ve istiz’af (mustazaflık, çaresizlik) kelimeleri her ikisi de alimler nezdinde insanın iradesinin ortadan kalkması anlamına gelen “ikrah” manasında kullanılır.

Ancak maalesef bir çok şeri kavramda olduğu gibi bu iki kavramda da zamanla anlam kayması yaşanmış ve bilhassa Rafızi Şiilerin etkisiyle bu kelimeler ikrah hali olmasa bile çeşitli siyasi maksatlarla fikirlerini gizleme manasında kullanılmaya başlanmıştır. Zira ehlince malum olduğu üzere Şiiler hilafetin Ali r.a’ın hakkı olduğunu ancak haşa ilk üç halife tarafından bu hakkın gaspedildiğini iddia ederler. Ali (radiyallahu anh)’ın hakkının gaspedilmesine (!) ses çıkarmamasını ise “takiyye” yapması ile izah ederler. Bu yüzden Şia’da takiyye konusu dinin esaslarından birisi olarak addedilmiş ve Ehli sünnetin baskısı altında yaşayan Şiilere asıl itikadlarını gizleyerek kendisini Sünni gibi gösterme ruhsatı tanınmıştır. Bilhassa h. 1400 tarihindeki Humeyni devriminden sonra birçok Sünni geçinen İslamcı grup Şia düşüncesinden etkilenmiş ve Şia’nın yalan ve hilekarlıktan ibaret olan bu takiyye anlayışını muhaliflerine karşı uygulamaya başlamışlar ve takiyye deyince de siyasi maslahatlar için itikadını gizlemeyi anlamaya başlamışlardır. Günümüzdeki batıl fırkalar Şia’nın kendileri gibi düşünmeyen İslam fırkalarına karşı uyguladığı batıl takiyye anlayışını daha da ileri götürerek –belki geçmişteki Şiilerin dahi cevaz vermediği- kafirlere karşı da takiyye yapmaya, onların dinlerini tasdik edermiş gibi gözükmeye başlamışlardır. Bu ise ikrah halinde yapılmadığı takdirde bütün İslam ehline göre küfür olan bir şeydir. Halbuki Ehli sünnete göre takiyye yani kişinin akidesini gizleyerek muhalifler gibi gözükmesi ancak ikrah dediğimiz hakiki zorlama (ölüm, sakat kalma vb bir tehlike) halinde tanınmış bir ruhsattır.

İmam Buhari de aynı şekilde ikrah başlığı altında takiyye ile alakalı ayeti zikretmiştir ki ilimden en ufak bir nasibi olan herkes, alimler nezdinde takiyyenin ikrahla eş anlamlı olarak kullanıldığını bilir. Biz buna dair ilave birkaç misal daha vermek istiyoruz.

-   Ebu Hanife (ra)’ın “el Alim vel Muteallim” eserindeki şu ifadesi:

ويُظهر الكفر بلسانه في حال التُّقية، أي في حال الإكراه

“…Kimisi de vardır ki takiyye yani ikrah halinde diliyle küfür izhar eder”

-   Necd alimlerinin risalelerini ihtiva eden Ed-Durer’us Seniyye’de (8/301) geçen şu ifade:

ولما نهى الله عن موالاة أعدائه من الكفار والمشركين، وأباح التقية مع الإكراه

“Allah, kafirlerden olan düşmanlarını dost edinmeyi yasaklayıp ikrah halinde takiyye yapmaya da ruhsat verince…

Endülüs’lü müfessir İbn Atiyye’nin Ali İmran 28 ayetinin tefsirinde kullandığı şu ifadeler:

وأما بأي شيء تكون التقية ويترتب حكمها فذلك بخوف القتل وبالخوف على الجوارح وبالضرب بالسوط وبسائر التعذيب، فإذا فعل بالإنسان شيء من هذا أو خافه خوفا متمكنا فهو مكره وله حكم التقية

“Takiyye ne ile gerçekleşir ve hükmü uygulanır konusuna gelince; bu öldürme, kişinin organlarına yönelik bir korku, kamçı darbesi vb yollarla işkence görme gibi durumlarda sözkonusu olur. İnsana bu şeylerden birisi yapılırsa veya imkan dairesinde olan bir korkuyla bunların gerçekleşmesinden korkarsa işte o kimse ikrah halinde sayılır ve o kişi hakkında takiyye hükmü geçerli olur…”

Açıkça görüldüğü üzere alimlerin nezdinde takiyye, ikrah ile aynı manada kullanılmıştır.]

Buhari’nin zikrettiği 3. Ayet “Nisa 4/97-99” Ayetleridir. Bu ayetlerde Allah-u Teala şöyle buyurmaktadır:


إِنَّ الَّذِينَ تَوَفَّاهُمُ الْمَلَائِكَةُ ظَالِمِي أَنْفُسِهِمْ قَالُوا فِيمَ كُنْتُمْ قَالُوا كُنَّا مُسْتَضْعَفِينَ فِي الْأَرْضِ قَالُوا أَلَمْ تَكُنْ أَرْضُ اللَّهِ وَاسِعَةً فَتُهَاجِرُوا فِيهَا فَأُولَئِكَ مَأْوَاهُمْ جَهَنَّمُ وَسَاءَتْ مَصِيرًا (97) إِلَّا الْمُسْتَضْعَفِينَ مِنَ الرِّجَالِ وَالنِّسَاءِ وَالْوِلْدَانِ لَا يَسْتَطِيعُونَ حِيلَةً وَلَا يَهْتَدُونَ سَبِيلًا (98) فَأُولَئِكَ عَسَى اللَّهُ أَنْ يَعْفُوَ عَنْهُمْ وَكَانَ اللَّهُ عَفُوًّا غَفُورًا (99)

“Kendilerine yazık eden kimselere melekler canlarını alırken ne işte idiniz? dediler. Bunlar ise ‘Biz yeryüzünde muztazaflardık (Çaresiz kimselerdik)’ diye cevap verdiler. Melekler de ‘Allah’ın arzı geniş değil miydi, hicret etseydiniz ya!?’ dediler. İşte onların barınağı cehennemdir. O ne bir kötü dönüş yeridir! Ancak erkek, kadın ve çocuklardan (gerçekten) aciz olup da hiçbir çareye gücü yetmeyip hiç bir yol bulamayanlar bundan müstesnadır. İşte umulur ki Allah bunları affeder. Allah çok affedici çok bağışlayıcıdır.”

Buhari’nin zikretmiş olduğu 4. Ayet ise “ Nisa 4/75” Ayet-i Kerimesidir:


وَمَا لَكُمْ لَا تُقَاتِلُونَ فِي سَبِيلِ اللَّهِ وَالْمُسْتَضْعَفِينَ مِنَ الرِّجَالِ وَالنِّسَاءِ وَالْوِلْدَانِ الَّذِينَ يَقُولُونَ رَبَّنَا أَخْرِجْنَا مِنْ هَذِهِ الْقَرْيَةِ الظَّالِمِ أَهْلُهَا وَاجْعَلْ لَنَا مِنْ لَدُنْكَ وَلِيًّا وَاجْعَلْ لَنَا مِنْ لَدُنْكَ نَصِيرًا


“Size ne oldu da Allah yolunda ve de Rabbimiz bizi halkı zalim olan bu şehirden çıkar, bize katından bir sahip çıkacak kimse ve yine katından bir yardımcı gönder, diyen zavallı (mustazaf) erkek, kadın ve çocuklar uğrunda savaşmıyorsunuz.”

Bu Nisa süresindeki ayetlerde geçen  istiz’af yani çaresizlik, mustazaflık kavramı da ikrah haline benzemektedir ve onun dengidir, tabi ki hakiki mustazafların yanı sıra mustazaf olmadığı halde kendisini mustazafmış gibi gösterenler de vardır ki “Nisa 4/97” ayetinde kınananlar bunlardır. Bunlar da malum olduğu üzere hicret etme imkanı olduğu halde Medine’ye hicret etmeyip ondan sonra Bedir’de müşriklerin safında savaşa katılmak zorunda kalan kimselerdir.
 
Buhari (radiyallahu anh) bu Ayet-i Kerimeleri zikrettikten sonra şöyle demektedir:


فَعَذَرَ اللَّهُ المُسْتَضْعَفِينَ الَّذِينَ لاَ يَمْتَنِعُونَ مِنْ تَرْكِ مَا أَمَرَ اللَّهُ بِهِ، وَالمُكْرَهُ لاَ يَكُونُ إِلَّا مُسْتَضْعَفًا، غَيْرَ مُمْتَنِعٍ مِنْ فِعْلِ مَا أُمِرَ بِهِ

 “Allah, kendisinin emrettiği şeyi terk etmekten kaçınamayan kimseleri mazur saymıştır. İkraha tabi tutulan kimse ise mustazaftan yani kendisine emredilen şeyi yapmaktan kaçınamayan zavallı ve aciz bir kimseden başkası değildir. Onu tehdid eden, yaptığı tehdidi yerine getirmeye kudreti olan bir kimsedir.”

Şarih (İbni Hacer) Buhari’nin bu sözünü açıklarken şunları söylemektedir:


فَعَذَرَ اللَّهُ الْمُسْتَضْعَفِينَ الَّذِينَ لَا يَمْتَنِعُونَ مِنْ تَرْكِ مَا أَمَرَ اللَّهُ بِهِ يَعْنِي إِلَّا إِذَا غُلِبُوا قَالَ وَالْمُكْرَهُ لَا يَكُونُ إِلَّا مُسْتَضْعَفًا غَيْرَ مُمْتَنِعٍ مِنْ فِعْلِ مَا أَمَرَهُ بِهِ أَيْ مَا يَأْمُرُهُ بِهِ مَنْ لَهُ قُدْرَةٌ عَلَى إِيقَاعِ الشَّرِّ بِهِ أَيْ لِأَنَّهُ لَا يَقْدِرُ عَلَى الِامْتِنَاعِ مِنَ التَّرْكِ كَمَا لَا يَقْدِرُ الْمُكْرَهُ عَلَى الِامْتِنَاعِ مِنَ الْفِعْلِ فَهُوَ فِي حُكْمِ الْمُكْرَهِ

“Allah, kendisinin emrettiği şeyi terk etmekten kaçınamayan kimseleri mazur saymıştır.”

 Yani onlar ancak mağlup olduklarında mazurdurlar.

“İkraha tabi tutulan kimse kendisine emredilen şeyi yapmaktan kaçınamayan zavallı ve aciz bir kimseden başkası değildir.”

 Yani yaptığı tehdidi yerine getirmeye kudreti olan bir kimsenin emrettiği şeyi yapmaktan kaçınamayan kimsedir. Yani o, kendisinden istenilen fiili yapmamazlık edemez, tıpkı zorlama altındaki kimsenin, kendisinden istenilen fiilden kaçınamadığı gibi, netice olarak mustazaf yani zayıf ve aciz kimseler mükreh yani zorlanan kimse ile aynı hükme tabidir.”
(Feth’ul Bari, 12/314, Türkçesi için bkz. 13/544)
 
Görüldüğü gibi İbn Hacer, Buhariye tabi olarak mustazaf ve mükrehin Şer’i manasının aynı olduğunu ifade ettikten sonra mustazaflık yani ikrah halini kişinin içinde bulunduğu tam bir çaresizlik hali olarak vasıflandırır. Yani bunlar öyle kimselerdir ki Ayet-i Kerimede ifade edildiği gibi: [gerçekten aciz olup hiçbir çareye güç yetiremeyenler, hiç bir yol bulamayanlar...] (Nisa 4/98) Hiçbir hileye, çözüm yoluna kaçış çaresine gücü yetmeyen kimselerdir. Ayette bahsedilen kimseler hicret için hiçbir imkanı olmayan kapana kısılmış kimselerdir. Genel hüküm olarak da, muteber ikrah, kişinin kendisine dayatılan küfür veya haramı işlemekten başka hiçbir çaresi olmadığı durumda sözkonusudur. Nasıl ki hicret farz olduğu halde bu farzı yerine getirmek için bir yol bulamayan kimseler mazur addediliyorsa aynı şekilde de kişi küfürden ve haramdan kaçınmak istediği halde ve de bunun için her yolu denediği halde kafirler tarafından tam bir kuşatma altında tutuluyor ve küfür izhar etmeyi reddettiği zaman canına veya bedenine gelecek kalıcı bir zarardan çekiniyorsa işte böyle çaresiz kimseler şer’an muteber bir ikrah altındadır. Bunun haricinde kendilerini ikrah altında sayan kişiler tıpkı Nisa 97. ayetin nuzul sebebi olan kimseler gibi ancak kendilerini kandırmış olurlar. Eğer kişi tamamen çaresiz değilse az veya çok ihtimalle kafirlerin tehdidlerinden sıyrılma ve küfür sözü ve fiileri yapmama imkanına sahip ise ikrah altında değildir.

Kurtubi (radiyallahu anh) ise bu ayetin tefsiri sadedinde şunları zikrediyor:


كُنَّا مُسْتَضْعَفِينَ فِي الْأَرْضِ يَعْنِي مَكَّةَ، اعْتِذَارٌ غَيْرُ صَحِيحٍ، إِذْ كَانُوا يَسْتَطِيعُونَ الْحِيَلَ وَيَهْتَدُونَ السَّبِيلَ

“Onların, biz yeryüzünde yani Mekke’de mustazaf kimselerdik şeklindeki sözleri geçerli olmayan bir özürdür. Zira bunlar, hicret etmeye bir çare ve yol bulabiliyorlardı...” (İmam Kurtubi, el-Camiu li Ahkamil Kuran 5/346 Türkçesi için bkz. 5/421)

Kurtubi’nin sözleri de aynı şekilde kendisine dayatılan küfür veya haram fiilden kaçış yolu bulabilen kimsenin mustazaf yani ikrah halinde sayılmayacağına işaret etmektedir. Şu halde alimler nezdinde mustazaf kavramının mükreh yani ikrah halindeki kişi manasında kullanıldığı bellidir. Hamd bin Atik (rh.a)’ın “Sebil’un Necat” adlı eserinde dediği gibi:


والمقصود منه بيان مسألة الإستضعاف وأن المستضعف هو الذي لا يستطيع حيلة ولا يهتدي سبيلا وهو مع ذلك يقول: {ربنا أخرجنا من هذه القرية الظالم أهلها واجعل لنا من لدنك وليا واجعل لنا من لدنك نصيرا} وبيان أن الذي يعتذر بوطنه أو عشيرته أو ماله ويدعي أنه يكون بذلك مستضعفا، كاذبا في دعواه وعذره غير مقبول عند الله تعالى ولا عند رسوله ولا عند أهل العلم بشريعة الله.

“"Mustaz'af" : gerçekten çaresiz kalıp bir yol bulamayan ve: "Rabbimiz! Halkı zalim olan bu şehirden bizi çıkar. Bize katından bir sahip ve yardımcı gönder" (Nisa: 4/75) diye yakaranlardır. Vatanını, yakınlarını ve malını mazeret gösterenlere gelince; bunların geçerli hiçbir mazereti yoktur. Bunların kendilerini mustaz'af kabul etmeleri boş bir kuruntudan ibarettir. Mazeretleri Allah-u Teâlâ ve Rasulü sallallahu aleyhi ve sellem katında ve de Allah-u Teâlâ'nın şeriatini gereğince bilen ilim ehli nezdinde geçerli değildir.” (Mecmuat’ut Tevhid, 371)

Böylece anlaşılmaktadır ki çaresiz ve aciz olmadığı halde malına, yakınlarına veya nefsine gelmesi sadece ihtimal dahilinde olan bir takım varsayım kabilinden tehditleri mazeret göstererek küfür ameller işleyenler şeriat nezdinde geçerli özre sahip ikrah altındaki mustazaf kimseler değildir. Ve bu halleriyle de kafir olmaktan kurtulamazlar.

Kendisi de bir kral olan Halife Memun Nadr bin Şumeyl (ra)'a şöyle demiştir:
يَا أَبَا الْحَسَنِ الْإِرْجَاءُ دِينُ الْمُلُوكِ
"Ey Ebu'l Hasen! İrca (Mürcielik) kralların dinidir!" (ed-Dulabi, el-Esma ve'l Kuna, no: 832; ayrıca Lalekai, es-Sunne, no: 2818)

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1978
  • Değerlendirme Puanı: +50/-0
Ynt: Şeriat Nezdinde İkrahın Mahiyeti ve Sınırı
« Yanıtla #6 : 16.12.2020, 22:39 »
İKRAHI GAYRİ MÜLCİ VE SINIRLARI


Yukarda İbn Hacerin ikrah ve mustazaflık konularına getirdiği açıklamalardan açıkça anlaşılıyor ki küfür işlemeye hatta genel anlamda haram işlemeye şeriatın nehyettiği fiilleri yapmaya ruhsat veren ikrah ancak kişiyi canından, bezdirip o işi yapmaktan başka bir çare bırakmayan bir zorlama olmalıdır. Sadece İbn Hacerin değil, diğer alimlerin de anlattıklarından da anlaşılan budur. Ancak bu ilk bakışta ikrah’ı mülci’nin tarifi gibi görünmektedir. İkrahı mülci tam ikrahtır. Ve öldürme tehdidi, el kesme tehdidi veya bir organı sakat bırakmasından veya ölüme sebebiyet vermesinden korkulan işkence olarak vasfedilmiştir. İbn Hacer bunu yani ikrah-ı mülci’yi kişinin zorlandığı fiili yapmaktan başka çare bulamadığı durumlar olarak tarif eder.(İbn Hacer El-Askalani, Fethu’l-Bari, 12/311 Türkçesi için bkz 13/544) 

Gayri mülci (eksik ikrah) ise hapis, bağlama, basit dövme gibi nefsin zarar görmeyeceği ve kişiyi bütünüyle tehdit altında bırakmayan zorlamalardır. Şafilere göre ikrah ister gayrı mülci, ister mülci olsun küfür söz söylemek için mazeret olur. Cumhur ise bu görüşü reddetmektedir. Yani küfür söz için sadece mülci ikrahı mazaret kabul ederken, küfrün aşağısındaki haramlar ve fiiller için ise eksik ikrah da mazaret olur. Malum olduğu üzere ibn Hacer şafilerdendir ve de deminki naklettiğimiz sözünde ikrahı tam bir çaresizlik hali olarak vasfetmiştir. Bunda bir çelişki var mıdır? Ve de zayıf bir takım baskıları ikrah sayıp bunu da Şafiilere nisbet edenler ve de bu surette en azından tekfirden kurtulacaklarını iddia edenler doğrumu söylemektedirler? İşte zihinleri meşgul eden bu meseleyi aydınlatabilmek için nakıs ikrah yani ikrahı gayri mülci meselesini ayrı bir başlıkta detaylı olarak incelemek gerektiği kanaatindeyiz.

Hanefi ulemasından İmam Kasani (rahimehullah) ikrahı mülci ve gayri mülci hakkında şu bilgileri vermektedir:

“İkrah İki Türlüdür:

1-   İkrah-ı Mülci: (Tam ve Zorlayıcı baskı)

Öldürme tehdidi, el kesme tehdidi veya vücut organlarından birinin telef olma tehlikesine maruz kalması veya ölüme sebeb olmasından korkulan işkence Mülci İkrah hükmündedir.

2-   İkrah-ı Gayri Mülci (Zorlayıcı olmayan baskı)

Hapis, bağlama, basit dövme gibi nefsin zarar görmeyeceği  ölüm tehlikesi olmayan, sakat bırakmayacak olan dayak.” (Kasani, Bedayi'us Senai, 7/175. Bedai'us Senai'den özet olarak aktarılmıştır)

Şimdi işte bu tarif edilen Gayri Mülci ikrahı Şafiiler küfür konusunda da ruhsat kabul ederken diğer üç mezhebin de içinde bulunduğu cumhur sadece küfrün dûnunda, aşağısında kalan meseleler için ruhsat kabul ederler. Peki, Şafiiler birilerinin zannettiği gibi kişi kendini her türlü güvende hissetse bile hayatında meydana gelecek en ufak bir olumsuz değişikliği ikrah mı saymaktadır? Yani kişi bir-iki gün hapiste kalıp (mesela nezarette) çıkacağından ve de başına hiçbir işin gelmeyeceğinden emin olsa ve yahutta birkaç tokat yiyip onun ötesinde bir zarar görmeyeceğini kat’i olarak bilse yine de kendisini ikrah altında mı sayacaktır? Bunun böyle olmadığı, böyle olmadığı gibi şafi alimler tarafından da bu şekilde değerlendirilmediği İbn Hacer (ki Şafii ulemasının önde gelen alimlerindendir) yukarda naklettiğimiz ikrah tarifinden anlaşılmaktadır. Hatırlanacağı üzere Hafız ikrahı şöyle açıklıyordu:

“İkrah’a tabi tutulan kimse, kendisine emredilen, şeyi yapmaktan kaçınmayan zavallı ve aciz bir kimseden başkası değildir.”(İbn Hacer El-Askalani, Fethu’l-Bari, 12/311 Türkçesi için bkz 13/544) 

Askalani’nin ikrahla alakalı bu açıklaması mülci veya gayrı mülci ikrah ayrımı olmaksızın yapılan genel bir ikrah tanımıdır. Ve de gerek şer’i manası gerekse lügati manası açısından üzerinde ittifak edilen bir tanımdır. Zaten kendisi bu açıklamayı hicret etmeye güç yetiremeyen mustazaflarla alakalı yapmıştır. Küfür diyarından İslam diyarına hicret etmek vaciptir. Ancak terki küfür değildir haramdır.(Bkz. Enfal: 72. ayet) Yani gerek imam Buhari’nin gerekse İbn Hacer’in ikrahla alakalı yaptıkları izahların çıkış noktası nakıs ikrahla yani gayri mülci ikrahtan dolayı terk edilmesi mümkün olan hicret konusudur. Buna rağmen ikrahı tam bir çaresizlik ve acziyet durumu olarak vasfetmekte ittifak etmişlerdir. O halde ister tam ikrah olsun, isterse eksik ikrah olsun ikrahın bütün çeşitleri insanın iradesinin elinde olan ve aciz bırakan hallerdir. Ancak bazı baskı ve tehditler insanın can güvenliğini bütünüyle ortadan kaldırırken bazıları ise kişiyi tamamen olmasa da kısmen endişeye sevk edebilmektedir. Mesela düşmanları tarafından bir yere hapsedilip uzun süre akıbeti belirsiz halde bekletilen  bir kimse ile birkaç gün hapsedilen kişinin taşıdığı korku bir değildir. Veya sakat kalacağı yahut öleceği zannı doğuran ağır bir işkence ile bu raddeye varmayan bir dayağın doğuracağı endişe de bir olmaz. Ancak kişi hafif dayak yese nefsinden endişe taşımadığı, gelip geçici olduğunu bildiği bir hapis ve dayak eksik ikrah dahi sayılmaz. İnsanları yıldırmak için yapılan her tür sosyal baskı ve gözdağını ikrah sayanlar acaba şu ayetler hakkında ne diyeceklerdir?

“Biz insana anne babasını ve de onlara karşı iyilik yapmasını tavsiye ettik. Eğer onlar seni hakkında bilgin olmayan bir şeyi körü körüne bana ortak koşman için zorlarsa onlara itaat etme şüphesiz ki dönüşünüz banadır ve size yaptığınız şeyleri haber vereceğim”(Ankebut 29/8)

Bu ayetin nuzul sebebi meşhur Sad b Ebi Vakkas kıssasıdır. Sad Müslüman olduğu zaman annesi şöyle demiştir. “Allah anne babaya iyiliği emretmiyor mu? Öyleyse sen dinini terk edene kadar hiçbir şey yiyip içmeyeceğim ve yahut öleceğim” Bunun üzerine bu ayet nazil oldu.(Tirmizi, no: 3189’da nakledip hasen sahih olduğunu bildirmiştir.) 

Bu hadisin başka bir rivayetinde Sad annesine şöyle demiştir. “Anneciğim! Senin yüz tane canın olsa ve bunların biri diğerinin arkasından çıksa, yine de ben bu dinimi terk edecek değilim.” Kadın bunu görünce (Sad’ın dininden dönmeyeceğini anlayarak) yemek yemeye başladı ve bu ayet nazil oldu.(İbn Kesir Tefsiri ve Kurtubi Tefsirlerinden ilgili ayetin açıklamasına müracaat ediniz) 

Açıkça görüldüğü gibi Sad annesinin durumu karşısında idare etmek için dahi olsa onu hoşnut edecek bir söz sarf etmedi. Halbuki bazı alimler kişinin yakınlarının başına gelecek tehlikeleri de ikrah olarak görmüştür. Bu ikisi arasında bir çelişki yoktur. Ayeti kerimede dikkat edilirse “ikrah” kavramı kullanılmamıştır. Ayette “şirk koşman için cihad ederlerse (zorlarlarsa)” deniyor. Cehdü gayret sarfederlerse, çaba gösterirlerse …. Anlamına gelir. Kısacası islama giren kişiye kavminin, yakın akrabasının idaresi altında yaşadığı çeşitli tazyik ve baskılar, sindirme politikaları onun zahiren, kalben inanmadan dahi olsa dininden dönmesine gerekçe teşkil edemez. Ancak bu baskılar ne zaman ki Ammar b Yasir’de olduğu gibi kişiyi çaresiz bırakıp can emniyetini tehlikeye düşürecek noktaya gelirse, ancak o zaman sadece o an için kafirleri memnun edecek sözler sarfedebilir. Onların elinden kurtulur kurtulmaz da imanını açığa vurur. Bu konuyla alakalı en açık nasslardan birisi de yine aynı surenin baş tarafında yer alan ayeti kerimelerdir.(Kurtubi’nin ayet hakkındaki açıklamalarına bkz.)

Aynı Ankebut suresinin devamında, anne babaya iyilikle alakalı ölçüyü zikrettikten sonra mealen şöyle buyurmaktadır:

“İnsanlardan bazıları ‘Biz Allah’a iman ettik’ derler. Fakat Allah yolunda bir eziyete uğradığı zaman insanların işkencesini Allah’ın azabı gibi sayar. Eğer Rabbinden bir yardım gelirse andolsun ki ‘şüphesiz biz sizinle beraberdik’ derler. Allah alemlerin göğünde olanı en iyi bilen değil midir. Allah elbette müminleri de bilir. Münafıkları da bilir.”(Ankebut 29/10-11) 

Mücahid, Dahhak ve seleften bir çokları bu ayeti kerimenin zahiren iman edipte bir takım işkence ve eziyetlere maruz kalınca irtidad eden bazı kimseler hakkında nazil olduğu söylemişlerdir.(Geniş açıklama için Kurtubi’nin ayet hakkındaki açıklamalarına bkz.)

Gerçek müminler ise kafirlerin çeşitli baskı ve eziyetlerine aldırmaksızın tevhide bağlılıklarını sürdürürler. Mekke’de yıllarca Şi’bi Talib adı verilen Ebu Talib mahallesinde kuşatma altında tutulan ve gıda ambargosuna maruz kalan, açlıktan ölmekle yüz yüze kalan müminler böyle idi. Şimdi malın gasbını ikrah sayan alimler elbette bu nasları bilmektedirler. Öyle ise onların bu sözlerini iyi anlamak icap eder. Mala gelen her zarar ikrah değildir. Kişinin borç altında kalması, mali açıdan kendisininin ve ailesinin zor durumda olması ikrah değildir. Ne zaman ki kişi mali bakımdan helak olacak ve tam anlamıyla açıkta kalacak bir pozisyona gelirse ancak o zaman ikrahtan bahsedilebilir.
Kendisi de bir kral olan Halife Memun Nadr bin Şumeyl (ra)'a şöyle demiştir:
يَا أَبَا الْحَسَنِ الْإِرْجَاءُ دِينُ الْمُلُوكِ
"Ey Ebu'l Hasen! İrca (Mürcielik) kralların dinidir!" (ed-Dulabi, el-Esma ve'l Kuna, no: 832; ayrıca Lalekai, es-Sunne, no: 2818)

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1978
  • Değerlendirme Puanı: +50/-0
Ynt: Şeriat Nezdinde İkrahın Mahiyeti ve Sınırı
« Yanıtla #7 : 23.12.2020, 23:43 »
MALA GELECEK ZARAR İKRAH SAYILIR MI?

İbn Kudame (Rahimehullah) bu konuda şunları söylemektedir. “İkrahın 3 şartı vardır:

1)Kudret sahibi ve güç sahibi bir kişi tarafından gelmelidir.

2)İkrah durumunda olan kişi söz konusu fiili işlemediği takdirde tehdit edildiği şeyin gerçekleşeceğini zannı galip yoluyla bilmelidir

3)Tehdit edilen şey ciddi zarar verici olmalıdır.

Mesela öldürmek, şiddetli dövmek, uzun hapis ve uzun süreli bağlı kalmak gibi. Sövmek ve hakaret etmek ise ihtilafsız olarak ikrah değildir. Aynı şekilde az bir malın gaspı da ikrah değildir. Basit zarar ise etkilenmeyen kişi hakkında ikrah değildir. Söz konusu kişi kavminde şeref, değer ve ün sahibi bir kişi ise ve de uğrayabileceği basit zarar, kavminin arasında onun seviyesine düşürecekse, normal insanlar hakkındaki ağır dayak gibi sayılır. Keza kişi oğluna işkence yapmayla tehdit edilirse ikrah olmayacağı söylendi. Çünkü zarar kendisine değil başkasına gelecektir. Ancak ikrah sayılması daha evladır.” (El-Muğni 12/103-106) 

Mali açıdan yaşadıkları bir takım geçici problemleri ikrahtan addetmeye çalışan kimseler şu Ayet-i Kerimeyi nasıl yorumlamaktadır acaba ?

“Şüphesiz sizi korkudan, açlıktan, mallardan ve ürünlerden ve de canlardan eksiltme gibi şeylerle imtihan edeceğiz, sabredenleri müjdele!”(Bakara 2/155) 

Allah-u Teala’nın şu kavli aslında bütün tartışmaları bitirecek niteliğe haizdir.

“Sizden öncekilerin başına gelenler, sizinde başınıza gelmeden cennete girivereceğinizi mi sanıyorsunuz? Rasul ve beraberindeki müminler  ‘Allah’ın yardımı ne zaman?’ diyecek kadar darlığa ve zorluğa uğramışlar ve sarsılmışlardı. İyi bilin ki Allah’ın yardımı pek yakındır.” (Bakara 2/214) 

İşte ikrah meselesini değerlendirirken bütün bu nassları birbirinden ayırmadan bütün olarak değerlendirmek gerekir. Zaten alimler de öyle yapmışlardır. Birilerinin zannettiği gibi başa gelen her sıkıntı, zorluk ikrah olsaydı tarihin her döneminde muvahidlerin bu kadar ızdırap ve çile çekmesine gerek olmazdı. Hatta bizatihi meşakkat olan ve can ve mal açısından tehlikeler içeren hicret ve cihat gibi farizalar insana yüklenmezdi. Şimdi düşünelim şu anda hapishanede gün sayan kişiler mi daha zorda yoksa her an hayatını kaybetme tehlikesi altında cihada koşan müminler mi?! Bizim ailelerimiz mi daha çok sıkıntı yaşıyor yoksa onların aileleri mi?

Bütün malını Mekke’de bırakan Suheyb (radiyallahu anh) ve yahut da ailesini himayesiz ve korumasız olarak Mekke’de bırakıp hicret eden Hatib b. Beltia’nın durumuyla kendimizi kıyaslarsak hangimiz daha çok mağduruz. İşte insanlar bütün bunları tefekkür etmeli ve çilesiz, meşakkatsiz bir dine talip olmaktan vazgeçmelidir. Yaşadığı ufak tefek bazı imtihanları da ikrah addederek mazerete dönüştürmeyi de bırakmalıdır. Ufak tefek diyoruz ki çünkü bizden önceki müminlerin yaşadığı imtihanlarla kıyasladığımız zaman bizim yaşadığımız sıkıntılar bir hiç mesabesindendir...

Esasında İbn Kudame el Hanbeli (Rh.a)’nın sözleri tartışılan bir çok konuya açıklık getirmektedir. Her insanın başına gelebilecek ufak tefek zararların ikrah sayılmayacağını gayet güzel izah etmiştir. Çünkü dinin hikmetine vakıf olan her alim gibi o da böyle bir mantığın şeriatın yok sayılmasına (Haşa) ve bir çok farzın meşakkat gerekçesiyle iptal edilmesine sebep olacağını bilmektedir. Ayrıca o Şeyhul islam İbn Teymiye ve diğerlerinin yaptığı gibi ikrah altındaki kişinin durumuna göre ikrahın hükmünde değişebileceğine işaret etmiştir. Kişinin kavmi içinde şeref ve haysiyet sahibi birisi olması durumunda yiyeceği hafif bir dayağın, başkasının yiyeceği ağır bir dayakla eş değer tutulacağı söylemeside bu kabildendir.

 İbn Mesud (radiyallahu anh) gibi kavmi arasında ilmiyle ve takvasıyla, Müslümanların ilklerinden olması gibi hususlardan temayüz etmiş ve üstelik bedenen zayıf durumda olan o kadar ki rüzgarda incecik bacakları ağaç gibi sallanınca Allah Rasulunun hayret ve tebessümüne mazhar olduğu söylenen bir zatın, hükümdarın iki kamçı darbesini giderecek her sözü söylemesinden daha tabii ne olabilir? Toplumda itibar sahibi olan bir çok insan herkesin gözü önünde iki tane tokat yemektense ölmeyi tercih edebilecek durumdadır. Ama daha düşük seviyede olan bir çok kişi için bu önemsiz bir olaydır. İkrahla gayri mülci meselesi bütün bu nassların ve şeriatın gözettiği maksatların ışığında ve de alimlerin sözleri de iyi tahlil edilerek değerlendirilmesi gereken bir konudur. İster tam ikrah ister eksik ikrah olsun kişinin rızası bütünüyle ortadan kalkmadıkça ikrahtan bahsedilmez. İkisi de insanın iradesini iptal edici niteliktedir. Aslına bakılırsa bizim şu tartıştığımız meselede gayri mülci ikrahın gündeme getirilmesi gereksizdir. Çünkü bunu gündeme getirenler eğer şeriatın maksadını gözetmeden sadece ulemanın kullandığı lafızların zahirini esas alıyorsa zaten bizim yaşadığımız durum nakıs ikrahtaki gibi birkaç günlük hapis değil mülci ikrah için söz konusu edilen uzun süreli hapis halidir. Sırf seleften gelen eserlerin zahiriyle hareket ediyorlarsa hiç düşünmeden, sadece uzun hapis kavramını ele alarak ikrah altında olduklarını iddia etmeleri gerekir. Fakat şu an ki durumda uzun süreli hapis söz konusu olmasına rağmen bunun ikrahı mülci olmadığının farkındalarsa ve bu en azından gayri mülci ikrah olabilir, diye düşünüyorlarsa kendileriyle çelişmiş olurlar. Zira belli sebeblerden dolayı lafzın zahirini terk edip maksadına yönelmiş olurlar ki zaten bizim istediğimiz de budur. Ayrıca şu an ki hapis halinin insanın iradesini çok da zorlamayan bir şey olmayıp en fazla eksik ikrah olabileceğini söylemiş olurlar ki bu da kendilerinin dahi savunmaya çalıştıkları şeylerde çok emin olmadıklarını gösterir bir itiraf niteliğindedir.
Kendisi de bir kral olan Halife Memun Nadr bin Şumeyl (ra)'a şöyle demiştir:
يَا أَبَا الْحَسَنِ الْإِرْجَاءُ دِينُ الْمُلُوكِ
"Ey Ebu'l Hasen! İrca (Mürcielik) kralların dinidir!" (ed-Dulabi, el-Esma ve'l Kuna, no: 832; ayrıca Lalekai, es-Sunne, no: 2818)

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1978
  • Değerlendirme Puanı: +50/-0
Ynt: Şeriat Nezdinde İkrahın Mahiyeti ve Sınırı
« Yanıtla #8 : 25.12.2020, 21:57 »
İkrahın sınırı

İmam Kurtubi Nahl 16/106 ayetinin tefsirinde “ikrahın sınırı” başlığı altında şunları zikretmektedir:

“En-Nehai şöyle der: ‘Zincire vurup bağlamak ikrahtır, hapse atmak ikrahtır’, Malik'in görüşüde budur. Ancak Malik şöyle der: ‘Korkutucu tehdit de bir ikrahtır. Velev ki bu zalimin zulmü tahakkuk ettiğinde ve tehdidini yerine getirdiğinde tehdit gerçekleşmese bile.’ Ancak Malik ve mezhebine mensup ilim adamlarına göre, dövme ve hapse atmanın bir süre ile sınırlandırılması söz konusu değildir. Bu, acıtacak kadar dövme ile sınırlandırılmıştır. Hapis ise zorlanan kimsenin sıkıntıya düşeceği ve darlanacağı süre ile tahdit edilmiştir.”

İmam Malik’in sözleri hapsin ikrah sayılmasının illetini ortaya koymaktadır. Esasen hapsin ikrah sayılması için belli bir süre tayin eden alimlerin amacı da kişiyi daraltan ve zorlayan hapsin mahiyetini tesbit etmektir. Yani iki görüşün de hedefi aynıdır. Kurtubi’nin naklettiği İbn Sahnun’un şu sözleri de bu doğrultudadır.

“Fukaha’nın ileri derecede ki acı ve ızdırap veren uygulamaları ikrah kabul etmek üzere icma etmeleri ikrahın kişinin ölümü ile sonuçlanmayan hususlarda da söz konusu olduğuna delildir.”

Evet bizler ikrahı ölümle sınırlandırıyor değiliz ancak ölüm dışındaki aşırı ızdırap veren hallerin ikrah olduğunu söylüyoruz. Bunun zıddı da ileri derecede ızdırap vermeyen sıkıntıların ikrah olamayacağı gerçeğidir.

Kurtubi aynı yerde şunları zikretmektedir: “Kufe’li alimler (Hanefiler) çelişkiye düşerek şarap içmek ve ölü eti yemek için hapse atmayı, zincire vurmayı ikrah kabul etmemişlerdir. Çünkü bu iki sebebten dolayı kişinin telef olacağından korkulmaz. Oysa Hanefiler bu iki şeklide kişinin “Filanın bende iki dirhem alacağı vardır” şeklindeki ikrahında ikrah olarak değerlendirmişlerdir.”

Kurtubi bunları söyledikten sonra İbn Sahnun’un ızdırap verici uygulamaların ikrah olduğu ile alakalı sözlerini nakletmektedir. Sanırız Kurtubi daha çok gayrı mülci ikrahtan bahsetmektedir. Hanefileri de gayrı mülci ikrahı bazı haramlarda mazaret kabul ederken bazılarında kabul etmedikleri için çelişkili bulmaktadır. İkrahı gayri mülciden kastı ise kişinin canına veya organlarına zarar vermeyen fakat ileri derecede ızdırap veren fiillerdir. Nitekim konunun sonunda İbn Sahnun’un sözüne misal olarak şunu zikretmektedir:

“Malik de bir kimsenin tehdit, hapse atılmak veya dövülmek ile bir yemin etmeye zorlanacak olursa, bu yemini yapıp bundan dolayı yeminini bozmuş olmayacağı kanaatini benimsemiştir. Şafii, Ahmed, Ebu Sevr ve ilim ehlinin çoğunlunun görüşü de budur” (Kurtubi, Tefsir, 10/190. Türkçesi için bkz. 10/292) Malumdur ki yemin konusu ikrahı gayri mülcinin yani eksik ikrahın  mazaret sayılacağı bir alandır.

Hanefi fakihlerinden İmam Burhanuddin Merginani (rahimehullah)  El- Hidaye adlı eserinin ikrahla alakalı bölümünde ikrahı “Bir kimsenin başkasına yönelttiği, rızayı yok edici ve isteği iradeyi iptal eden işe verilen isim” olarak tarif etmektedir. Bu ikrahın genel tarifidir. Söz konusu ikrahın eksik veya tam olması bir şey değiştirmez zira Merginani konunun devamında:

“Bir kimse malını satmaya veya bir şey satın almaya veya bir kimse için bin dirhem ikrar etmeye veya evini kiraya vermeye zorlanarak bu maksatla ölümle veya şiddetli dayakla veya hapis ile tehdit edilir ve bu surette bir şey satar veya satın alırsa muhayyerdir. İsterse satışı sürdürür, isterse satışı feshederek malı geri çevirir.”

Sözlerini şerhederken şunları zikretmiştir: “Zira bu akitlerin sahih oluş şartlarından biriside karşılıklı rızadır. Allah azze ve celle Nisa 29 ayetinde şöyle buyurmuştur:

“Ey iman edenler birbirinizin malları batıl yollarla yemeyin, ancak karşılıklı rızaya dayanan ticaret başka.”

Yukardaki sebeblerle yapılan zorlama rızayı yok ettiğinden dolayı akit fasit olur. Tek cop dayağı veya bir günlük hapis veya bir günlük zincire vurulmak suretiyle zorlanmak ise böyle değildir. Çünkü örfe göre bunlar dikkate alınmadığından bununla ikrah (zorlama) gerçekleşmiş olmaz.

Görüldüğü gibi “El-Hidaye” sahibi eksik ikrahın muteber sayıldığı bir konu olan alım-satım bahsinde kişiye bir tehdit yöneldiğinde bu tehditin ikrah sayılması için kişinin rızasının ortadan kalkmış olmasını şart koşmaktadır. Ayrıca ikrah konusunda örfe itibar edileceğini zikretmiş olması da önemlidir. Yani seleften gelen nakillerde geçen bir takım kavramlar (hapis-bağlama vs) eğer insanların örfünde zorlama addedilmeyecek kadar düşük şiddette gerçekleştiyse ikrah sayılamaz.

Merginani aynı bölümde açtığı bir fasılda “Bir kimse, hapis, dayak veya zincire vurma ile içki içmeye veya murdar yemeye zorlanırsa bunları yapmak kendisine helal olmaz. Ancak hayatının veya organlarından  birisinin tehlikeye girmesinden korktuğu bir şeyle zorlanırsa isteneni yapması caizdir. Kan içmeye ve domuz eti yemeye zorlanması da böyledir.” Sözünü şerh ederken şöyle demektedir:

“Çünkü haram kılınan bu şeyleri kullanmak tıpkı kıtlıkta olduğu gibi ancak zaruret halinde caizdir. Nitekim zaruret dışı durumlarda haram kılıcı sebep mevcuttur. Zaruret ise ancak hayatın veya organın tehlikeye girmesinden korkulduğu zaman vardır. Nitekim zannı galip yoluyla bunların tehlikeye girmesinden korkuluyorsa zorlanarak isteneni yapmak mübah olur. İmam (radiyallahu anh) bunun ardından şöyle devam ediyor:

“Allah korusun bir kimse Allah’ı inkar etmeye ve Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’i tahkir etmeye, zincire vurulmak, hapis veya dayak ile zorlanırsa, hayatını veya bir organını tehlikeye sokacağından korktuğu bir işkence ile tehdit edilmedikçe mükreh yani zorlanmış sayılmaz. Çünkü daha önce geçtiği üzere bunlarla zorlanmak içki içmede bile zorlama sayılmıyorsa ondan daha şiddetli haram olan küfür konusunda evleviyetli ikrah sayılmaz.”(El-Hidaye’den yapılan alıntılar Kitabul ikrah adlı bölümden özetlenmiştir 3/433-442)

Allah’a hamdolsun El-H idaye müellifinin sözleri tartıştığımız bir çok meseleye yeterince açıklık getirmektedir. Merhum müellifin küfür söz söyleme konusunda kişinin canının veya bir uzvunun zarar görmesi tehlikesini şart koşması doğrudur. Ve “küfür ancak ikrah mülcide işlenebilir” diyen cumhurun görüşünü yansıtmaktadır. Haram ve murdar şeyleri yemek için de ikrah mülciyi şart koşması Hanefilerin genel görüşüdür ve İmam Kurtubi de bunun tenkid etmiştir. Fakat en azından bu sözlerden alimlerin ıstılahındaki mülci ve gayri mülci ikrah kavramlarını ve aralarındaki farkı açık olarak anlıyoruz (Kurtubi’nin açıklamalarından ve Merginani’nin sözlerinden) o da şudur:

İkrahı mülci kişinin hayatını ve organlarını tehlikeye sokan zorlama, gayri mülci ise bu raddeye varmamakla birlikte kişiye kaldırmayacağı ölçüde elem ve ızdırap veren zorlamadır. Dikkat edilirse bizim tartıştığımız şu anki hapis hali bu tanımların hiçbirisine girmemektedir. Öyle ki ne şeriat nede örf nezdinde bir zorlama olarak itibara alınacak durumda değildir.

“ Şüphesiz haklarında Rabbinin sözü gerçekleşmiş olanlar kendilerine bütün mucizeler gelse bile açıklı azabı görünceye kadar iman etmezler”(Yunus 10/96-97) 

Zaten Merginani (radiyallahu anh)’nin de belirtiği gibi bir tehdit söz konusu olsa bile bunun zannı galip yoluyla tesbit edilmesi gerekir. Şuan ki durum da ise hapis neticesinde insanların başına bir tehlike geleceği hususunda bırakın zannı galibi (zalimlere güven olmayacağı yönündeki genel hükmü dışında) zayıf bir karine dahi gözükmemektedir.

El-Hidaye sahibi ikrahı zaruretle kıyas etmiştir. Zira bu ikisi bir çok açıdan benzer hükümler ihtiva etmektedir. Zaruretten bahseden Bakara 2/173 Ayet-i Kerime’sinde şöyle denmektedir.

 “O size leş , kan , domuz eti ve de Allah’tan başkasına kesilenleri haram kılmıştır. Her kim mecbur kalırsa saldırmaksızın ve de haddi aşmaksızın yerse onun üzerine günah yoktur. Şüphesiz Allah Gafurdur, Rahimdir.”

Kurtubi ayette ve de “ Saldırmaksızın ve haddi aşmaksızın “ diye tercüme ettiğimiz kavlin tefsiri hakkında şu nakilleri yapmaktadır:

“Katade, El-Hasen, Er-Rabi b. Zeyd ve İkrimenin açıklamalarına göre anlam şöyledir: ‘İhtiyacından fazla yememek suretiyle saldırmamak ve haramlara ilişmemek ve yemek imkanı ile bunlardan yemeyerek’ haddini aşmaksızın yerse onun üzerinde günah yoktur. Es-Suddi der ki: ‘Bunlarla arzu ve lezzet duyarak saldırmamak, karnını doyuruncaya kadar yememek suretiylede’ haddi aşmaksızın yerse onun üzerine günah yoktur.” 

Bunları naklettikten sonra “Haddi aşmaksızın” kavli hakkında şu açıklamayı yapmaktadır:

“Yüce Allah önceden de açıklamadığımız gibi bütün mubahlardan istifade etmekten acze düştüğü zaruret halinde acizliğinden ötürü haram olanların tümünden yemeyi helal kılmıştır. Buna göre mübah olan bir şeyi bulunmaması haram olan şeyin mübah kılınması için şarttır.” 

Kuşkusuz ‘Zaruretler memnuları mübah kılar’ Fakat ‘Zaruretler miktarlarınca tayin olunur.’ Yani kişi zaruret ve ikrah gibi olağan dışı durumlarda ancak yapması gerektiği kadar yapabilir. Onun ötesine geçemez. Ve de gerçekten muztar durumda ise ruhsatta istifade edebilir. Kurtubi’nin naklettiğine göre bu ayette bahsedilen zaruretin ikrah olduğu da söylenmiştir. Ancak o, ayette açlık ve yokluktan bahsedildiği görüşünü almıştır. (Kurtubi, Tefsir, 2/224 ve devamı. Türkçesi için bkz. 2/475 ve devamı)

Ölüm tehlikesi yaşayan bir kişi nasıl ki ancak hayatını idame ettirecek kadar pislik veya leş veya domuz eti yiyebilirse ikrah altında olduğunu söyleyen kişide ancak tehdidi savuşturacak oranda kafirlere yaklaşabilir. Normal bir insan ölme noktasına varmadan leş yemeyi düşünmez. Ancak görüyoruz ki o normal insanların bir çoğu her nedense iş küfür konusunda ki zarurette ve ikraha gelince adeta kendilerinin ikrah altında olduğunu ispatlamak için yarışa girmektedirler. Bu durum ya hiç iman etmemekten yada daha öncesinde imanın kalbe tam olarak yerleşmemesinden kaynaklanır. Zira Allah Resulû (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur :

Enes (radiyallahu anh)’dan: “Üç şey var ki kimde bulunursa imanın tadını almış olur. (….) küfre geri dönmekten ateşe atılacakmışçasına korkmak.” (Buhari, no: 6941)
Kendisi de bir kral olan Halife Memun Nadr bin Şumeyl (ra)'a şöyle demiştir:
يَا أَبَا الْحَسَنِ الْإِرْجَاءُ دِينُ الْمُلُوكِ
"Ey Ebu'l Hasen! İrca (Mürcielik) kralların dinidir!" (ed-Dulabi, el-Esma ve'l Kuna, no: 832; ayrıca Lalekai, es-Sunne, no: 2818)

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1978
  • Değerlendirme Puanı: +50/-0
Ynt: Şeriat Nezdinde İkrahın Mahiyeti ve Sınırı
« Yanıtla #9 : 26.12.2020, 21:54 »
KAFİRLERİN ELİNDE ESİR BULUNAN HERKES İKRAH ALTINDA MIDIR? 

Şunu bilmek gerekir ki Tagutların eline esir düşen herkesin ikrah altında olacağını iddia etmek batıldır. Hiçbir alim kafirlerin elinde esir olan herkesin esir olduğu andan itibaren ikrah altında olacağını iddia etmemiştir. Kişi ancak kafirlerin elinde esirken küfür işlemeye zorlanır ve de küfrü işlemekten başka bir çaresi kalmaz ise ancak o zaman onların istediği sözü söyleyebilir.

Herhangi bir zorlayıcı baskı altında olmadığı halde, baskı altındaymışçasına ikraha maruz kaldığını iddia etmek bir mümine değil daha çok bir münafığa yakışan tavırdır. Müminler şu ayette bahsi geçen kişilere benzemekten sakınmalıdır.

“Kalplerinde hastalık bulunanların ‘Bize bir musibet gelmesinden korkuyoruz’, diyerek o kafirlere koştuğunu görürsün. Umulur ki Allah kendi katından bir fetih veya emir indirir de kalplerinde gizledikleri şeyden ötürü pişman olurlar. O gün iman edenler derler ki: Sizinle beraber olduklarına dair var güçleriyle yemin edenler bunlar mıydı? İşte onların amelleri boşa gitmişler ve de kaybedenlerden olmuşlardır.” (Maide 5/52-53) 

İbn Kudame (rh.a) şöyle diyor: “Kişi kafirlerin elinde esir, bağlı ve korku halinde olduğu zaman bir beyyine ile küfür sözü söylediğini bilirsek mürted olduğuna dair hüküm verilmez. Çünkü ikrah altında olduğu açıktır. Ancak bu kişinin küfür sözünü söylediği anda, güvende olduğunu söyleyen şahitler olursa mürted hükmü verilir.”(El- Muğni 12/125-126) 

Muğni sahibi böylece esaret altındaki herkesin mükreh sayılmayacağına ve de ancak esaret haline ilaveten bir tehdit olursa ikrah altında addedileceğine, aksi takdirde tekfir edileceğine işaret etmektedir.
 
Şu iyi bilinmelidir ki kafirlerin elinden kurtulmak için onlara çeşitli tabiri caizse- yalakalıklar yapmak, gözlerine girmeye çalışmak vb. fiillerin şeriattaki geçerli ikrah kavramıyla bir alakası yoktur. Olsa olsa münafıklıkla alakası vardır. Bugün birileri kendilerine “Şunu yapmazsanız sizi öldürürüz, işkence ederiz vs. türünden herhangi bir teklif ve dayatma gelmediği halde “belki mahkemeye çıkar normal savunma yapar ve de red tavrı sergilemezsek bir ihtimal serbest kalabiliriz, zannıyla küfür işlenebileceğini düşünmekte veya bunu ima etmekte iseler bunlara cevap olarak az önce mealini verdiğimiz Maide 52.-53. ayetler kafi gelir. Bununla beraber devamındaki Maide 54. Ayet de bu türlü insanlara bir cevap niteliğindedir.

“Ey iman edenler sizden her kim (kafirlere velayet vermek vb suretlerde) irtidad eder dinini terk ederse, Allah onların yerine öyle bir kavim getirir ki Allah onları sever, onlar da Allah’ı severler, müminlere karşı alçak gönüllü, kafirlere karşı izzetlidirler. Allah yolunda mücadele ederler ve de kınayanın kınamasından korkmazlar. Allah yolunda cihad ederler işte bu Allah’ın dilediğine verdiği bir lutuftur. Allah lutfunu dilediğine verir.”(Maide 5/54)
Kendisi de bir kral olan Halife Memun Nadr bin Şumeyl (ra)'a şöyle demiştir:
يَا أَبَا الْحَسَنِ الْإِرْجَاءُ دِينُ الْمُلُوكِ
"Ey Ebu'l Hasen! İrca (Mürcielik) kralların dinidir!" (ed-Dulabi, el-Esma ve'l Kuna, no: 832; ayrıca Lalekai, es-Sunne, no: 2818)

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1978
  • Değerlendirme Puanı: +50/-0
Ynt: Şeriat Nezdinde İkrahın Mahiyeti ve Sınırı
« Yanıtla #10 : 26.12.2020, 22:59 »
İKRAH’LA ALAKALI NAHL 106. AYETİ HAKKINDA

Yukarda işaret ettiğimiz gibi ikrah konusuyla alakalı delaleti en açık ayet Nahl suresi 106. ayeti kerimesidir. Rabbimiz bu ayeti celilesinde ve devamında şöyle buyurmaktadır  (Mealen)

“Kalbi imanla dolu olduğu halde zorlanan kimse hariç inandıktan sonra Allah’ı inkar eden ve böylece göğsünü küfre açanlara Allah’tan gazab iner ve onlar için büyük bir azap vardır. Bu onların dünya hayatını ahirete tercih etmelerinden ve de Allah’ın kafirler topluluğuna hidayet etmemesinden dolayıdır. İşte Allah bunların kalplerini, kulaklarını ve gözlerini mühürlemiştir. İşte bunlar gafillerin ta kendisidir onların ahirette hüsrana  uğrayanlardan olacağı hususunda hiçbir şüphe yoktur. Bundan sonra, Rabbin fitneye düştükten sonra hicret eden sonra cihad eden ve sabredenlerle beraberdir. Bunlardan sonra Rabbin elbette bağışlayıcı merhamet edicidir.”(Nahl 16/106-110)   

Bu ayeti kerimelerin iniş sebebi müfessirlerin bir çoğuna göre Ammar b Yasir’in başına gelen meşhur hadisedir. Buna göre müşrikler onu, babasını, annesini (Sümeyye R.a) Suheyb, Bilal ve Habbab’ı ve de Salimi alıp işkenceye başladılar. Ardından Yasir ve Sümeyye’yi öldürdüler Ammar ise onların istediği sözleri söyledi. Durum Rasulullah’a arzedilince Ammar’a ‘Kalbini nasıl buluyorsun?’ diye sordu o da ‘İmanla dolu olarak’ cevabını verdi. Bunun üzerine Allah Rasulû (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: ‘Bir daha aynı şeyi yapmaya kalkarlarsa, sende aynı şeyi yap’.”(Hakim, el-Müstedrak, no: 3362'de rivayet ederek Buhari ve Muslim'in şartına göre sahih olduğunu söylemiş, Zehebi de Buhari'nin şartına uygun olduğunu ifade etmiştir.)

İbn Kudame’nin Ebu Hafs’tan kendi isnadıyla rivayet ettiğine göre ise müşrikler Ammar’ın başını suya daldırıp çıkarıyorlardı.(Mecmuat’it- Tevhid, sf 310) Ammar kıssasının buna benzer bir çok rivayeti vardır. Hepsi aşağı yukarı aynı minvaldedir. Zaten yukarda da işaret ettiğimiz gibi ikrahla alakalı nasslarda daha çok ölüm tehdidi ve işkenceden bahsedilmektedir.

Süleyman bin Abdullah bin Muhammed bin Abdulvahhab (Allah hepsine rahmet etsin) Vela-bera Meseleleri hakkında Hamd bin Atik’in yazdığı risale gibi önemli ve kıymetli bir eser olan “Delail” adlı kitabında Nahl 16/106 Ayet-i Kerime’sinde bahsetmekte ve İmam Ahmed bin Hanbel ile muhaddis Yahya bin Main arasında geçen meşhur kıssayı zikretmektedir. Bilindiği üzere İmam Ahmed “Kur’an mahluktur” bidatının dayatıldığı fitnede ikrah altında olduklarını düşünerek bidatçilerin istediği sözleri söyleyenleri kınamıştır. Zira bunlar sırf zalimlerin sözlü tehdidinden korkarak bunu yapmışlardı. Halbuki delil aldıkları Ammar (radiyallahu anh) Kıssasında ancak fiili işkenceden sonra kafirlerin istediği sözü söylemişti. Süleyman bin Abdullah da bu hadiseyi zikrettikten sonra şunları söylemektedir:

“Allah-u Teala küfre göğüs açan bu kimselerin biz bunu ancak “korktuğumuzdan dolayı yaptık”  demelerine rağmen gazaba ve azaba maruz kalacaklarını beyan etmektedir. Sonra Allah-u Teala onların küfrünün sebebinin şirke inanmalarını veya tevhidi bilmemeleri  veya dine buğz etmeleri, ve yahut küfrü sevmeleri değil, sadece ve sadece dünya zevklerini Alemlerin Rabbi’nin rızasına tercih etmeleri olduğunu haber vermiş ve şöyle demiştir: “İşte bu dünya hayatını ahrete tercih etmelerinden kaynaklanır.” (Nahl 16/107)

Nahl 16/106’nın açıklamasında ise şöyle demektedir. “Allah-u Teala değişmez hükmüyle hükmetmiştir ki: Dininden dönen herkes kafirdir. Bunu ister canına, malına veya ailesine gelecek bir tehlikeden korktuğu için yapsın isterse hem kalben hem de zahiren kafir olsun veya kalben inanıp, sadece zahiren küfrü kabul etsin, veya sözle yahut fiille küfür işlesin veya müşriklerden elde edeceği bir dünyalık için bunu yapsın ikrah altında olmadığı müddetçe her halukarda kafir olur. İkrah ise kafirlerin ona küfür söz söylemezsen seni öldürür veya döveriz demeleri veya tutup dövmeleridir. Öyle ki kişi onları tasdik etmediği müddetçe onlarda kurtulmayacak halde olmalı.”(Mecmuat’it- Tevhid, sf 310) 

Hamd hakka ileten alemlerin Rabbine’dir.
Kendisi de bir kral olan Halife Memun Nadr bin Şumeyl (ra)'a şöyle demiştir:
يَا أَبَا الْحَسَنِ الْإِرْجَاءُ دِينُ الْمُلُوكِ
"Ey Ebu'l Hasen! İrca (Mürcielik) kralların dinidir!" (ed-Dulabi, el-Esma ve'l Kuna, no: 832; ayrıca Lalekai, es-Sunne, no: 2818)

 

Related Topics

  Konu / Başlatan Yanıt Son İleti
2 Yanıt
2954 Gösterim
Son İleti 14.05.2018, 02:27
Gönderen: Tevhid Ehli
0 Yanıt
1954 Gösterim
Son İleti 18.03.2016, 22:18
Gönderen: Tevhid Ehli