Darultawhid

Gönderen Konu: Fatiha, Batıl Mezhep ve Din Mensuplarına ve Bid'at ve Dalalet Ehline Cevaptır  (Okunma sayısı 3357 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimiçi Uhey

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1238
  • Değerlendirme Puanı: +15/-0
Fatiha Suresi'nin Bütün Batıl Mezhep ve Din Mensuplarına ve Bu Ümmetin Bid'at ve Dalalet Ehline Cevap Teşkil Etmesi
İbni Kayyım el-Cevziyye (691-751H), Medaric’us Salikin

بسم الله الرحمن الرحيم

Bu durum özet ve geniş olmak üzere iki şekilde anlatılabilir.

Özet anlatım:

Sıratı müstakim ifadesi; Hakkı bilmeyi onu üstün tutmayı başkalarına tercih etmeyi, hakkı sevmeyi, hakka bağlanmayı, hakka davet etmeyi, imkan dahilinde hakkın düşmanlarıyla savaş ve mücadele etmeyi içinde taşımaktadır.

Hakk: Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) ve ashabının üzerinde bulunduğu ve Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in Allah Teala’nın sıfatları isimleri, tevhidi, emri, nehyi, vaadi, vaidi Allah’a gidenlerin uğradıkları menziller olan iman hakikatleri hakkında ilim ve amel olarak getirdiği şeylerin tamamıdır.

Bütün bunlar, Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’e verilmiş olup, şahsi görüş, konum, düşünce ve ıstılahlar değildir.

Nübüvvet nurundan kaynaklanan ve üzerinde Muhammedi mühür ve damgayı taşıyan bütün ilim, amel, hakikat,hal ve makamlar sıratı müstakimdedir. Bu şekilde ve özellikde olmayan her şey ise gazab ve dalalet ehlinin yolundadır.

Şu halde ortada üç yol vardır:

1- Rasulullah’ın ve O’nun getirdiği hakikatlerin yolu,

2- Gadab ehlinin yolu (ki bu, hakkı öğrendikten sonra inat edenlerin yoludur)

3- Dalalet ehlinin yolu ki bu da Allah’ın saptırdıklarının yoludur.

Bunun için Abdullah ibni Abbas (radiyallahu anhuma ecmain) ve Cabir ibni Abdullah (radiyallahu anh): “Sıratı Müstakim: İslam'dır” demişler. Abdullah ibni Mesud (radiyallahu anh) ve Ali ibni Ebi Talib (radiyallahu anh) da “Kur’an’dır” demişlerdir.

Bu konuda Tirmizi ve başkalarından gelen bir de merfu hadis vardır.(Tirmizi)

Sehl ibni Abdullah (radiyallahu anh): “Sırat-ı Müstakim, Ehl- i Sünnet ve’l Cemaat'in yoludur,” der. Bekr ibni Abdillah Müzeni ise: “Rasulullah’ın yoludur” diye açıklamıştır.

Allah’ın Rasulü ve sahabenin ilimce, amelce üzerinde bulunduğu şeyin, hakkı bilmenin ve hakkı başkasına takdim ve tercih etmenin sırat-ı müstakim olduğunda şüphe yoktur.

Bütün bu söylenen görüşler sıratı müstakime delalet eder ve sırat-ı müskakimin manasını açıklar. Bu özet anlatımdan da anlaşılacağı gibi, sırat-ı müstakime muhalefet eden herşey yok olmaya mahkumdur. Ve o yol gazab ve dalalet ehli ümmetlerinin yoludur.

Geniş anlatım: Bu da batıl mezhebleri tanımak ve Fatiha’nın onları reddeden ifadelerini bilmekle olur. Bize göre insanlar iki kısımdır:

1 - Hakkı kabul ve ikrar edenler

2 - Hakkı inkar edenler,

İşte Fatiha Suresi, yüce yaratıcının varlığını ve O’nun alemlerin Rabbi olduğunu ispat etmesi O’nu inkar edenleri reddetmesi hasebiyle münkirlere cevap teşkil etmektedir.

Ulvisi, Süflisi ile bütün cüzleriyle alemin halini düşün, bütün bunların bir sanii, bir fatırı ve bir meliki olduğuna şehadet ettiğini göreceksin.

Aklen ve fıtraten Sani'i inkar etmek ilmin inkar ve reddi mesabesindedir. İkisi arasında fark yoktur.

Dahası sahih fıtrat ve yüce, parlak ve temiz akıl sahiplerince Malikin mahluka, failin fiile, Sani'in mesnuun (nesnelerin) hallerine delalet etmesi, delalet etmemesinden daha açıktır.

Basiret sahibi arifler, Allah’tan fiillerine ve Sun’una (yapmasına) doğru istidlalde bulunurlar. Diğer insanlar ise fiilleri ve yarattıklarından hareketle Allah’ın varlığına istidlal ederler. Şüphesiz her iki yol da doğrudur, gerçektir. Kur’an-ı Kerim’de her iki yol da mevcuttur.

Allah’ın yaratmasından hareketle istidlale gelince bunun misali çoktur.

Sani’in varlığına Sani ile istidlal ise, bunun ayrı bir yeri ve hususiyeti vardır. Bu istidlal, rasullerin ümmetlerine: “Allah’ın varlığında şüphe mi vardır?” (İbrahim 14/10) sözleriyle işaret ettikleri istidlal metodudur. Yani Allah’ın varlığında şüphe mi var ki varlığına delil istensin? Bundan daha açık ve doğru delil var mı? Bu kadar açık olan bir şeye, açık olmayan şeylerle nasıl istidlal edilebilir? Nitekim ayetin devamında: “Yerin ve göklerin yaratıcısı (Fatır) olan” diyerek bu delile dikkat çekilmiştir.

Şeyh'ul İslam İbnTeymiyye’yi şöyle derken işittim: “Haddi zatında kendisi her şeyin delili olan bir zata nasıl delil istenir?”
 
Şeyh çoğu zaman şu beyiti örnek verirdi: Gündüzün varlığına bile delil getirmeye gerek duyulacaksa zihinlerde doğru hiçbir şey kalmaz. Malumdur ki akıl ve fıtrat sahipleri için Rabb Teala’nın varlığı gündüzün varlığından daha açıktır. Bunu aklı ve fıtratıyla göremeyen anlayamayan, kabahati kendi akıl ve fıtratında arasın.

Bunların görüşleri batıl olunca vahdet-i vücudu savunan mülhdilerin görüşleri de iptal olur.

Bunların görüşüne göre ortada Kadim ve Halik olan Allah’ın varlığı ile öte yanda hadis ve mahluk olan yaratıkların varlığı yoktur. Bilakis bu alemin varlığı ile Allah’ın varlığı birdir ve Allah bu alemin varlığının hakikatidir. Bunlara göre Rabb ve kul, Malik ve memluk, Rahim ve merhum, Abid ve mabud, yardım isteyen ve kendisinden yardım istenen, hidayet eden ve hidayet edilen, nimet veren ve nimet alan, gadablanan ve gazaba uğrayan yoktur. Bilakis Rabb, kulun kendisi ve hakikatidir, malik memlukun, Rahim merhumun, abid mabudun bizzat kendisi ve hakikatidir. Başkalık ancak zatın tecelli ve tezahürlerine göre değişen itibari bir durumdur. Buna göre ilahi zat Firavun suretinde tecelli ettiği gibi bazen mabud suretinde de tecelli eder. Bazen mabudun suretine büründüğü gibi bazen de kul suretinde tezahür eder. Bazen nebiler,rasuller ve alimlerin suretinde olduğu gibi hadi suretinde de tecelli eder. Bunların hepsi tek bir ayrıdandır,dahası tek bir ayrıdırlar. Şu halde abidin hakikati, varlığı ve inniyeti ile mabudun hakikati, inniyeti ve varlığı bir olur.

Fatiha Suresi baştan sona bu mülhid ve dalal ehlinin görüşlerinin batıl olduğunu açıklamaktadır.

Mecusilere ve Kaderiyye Mezhebine Redd

Rabb Sübhanehu’yu Alemin Sanii (yaratıcısı) olarak kabul edenler iki nevidir.

1- Allah’ın yaratıklara benzemediğini kabul etmeyenler.

Bunlar diyorlar ki: Alemle Allah arasında hiçbir aykırılık zıtlık yoktur, O alemin dışında ve haricinde değildir. Ne altında, ne üstünde, ne sağında ne solunda, ne önünde, ne sonunda, ne içinde, ne de alemden ayrı ve başkadır.

Fatiha suresi bunların görüşlerini de iki şekilde reddeder.

Birincisi: Allah’ın Alemin Rabbi olduğunu isbat eder.Salt Rabblık, rabbın alemden bizzat ayrı olmasını gerektirdiği gibi alemden rububiyet sıfat ve fiilleri bakımından da ayrı olmasını gerektirir. Aleme aykırı bir rabbin varlığını isbat etmeyen, bir Rabbin varlığını isbat etmemiş demektir. Kişi bu farklılığı kabul etmediği zaman şu iki hükümden biri terettüb eder ki bunlar o şahıstan ayrılmaz. Ya Allah’ın bu alemin bizzat kendisi olduğunu kabul eder, buna göre alem, Allah’ın zatından ayrı bir şey değildir ve bu takdirde vahdet-i vucudçulara katılmış olur. Bunlar böylece ilk olarak muattıladan, ikinci olarak da ittihadiyyeden (vahdet-i vücudculardan) olurlar.

Ya da şöyle der: Rab alemden ne ayrıdır, ne birdir, ne alemin içinde ne de dışındadır. Nitekim yaratıcıyı atıl kabul eden dehriler de böyle demişlerdir.

Her iki çelişkiyi de ihtiva eden üçüncü görüşe gelince bu Rabbin alemden ayrı olduğunu kabul etmekle beraber, alemden farklı bir rabbin varlığını kendi, kendine kaim olan bir yaratıcının varlığını kabul edenin görüşüdür ki buna göre, O, alemin ne içinde, ne dışında, ne üstünde ne altında, ne önünde, ne arkasında, ne sağında ne de solundadır. Bu görüş kapalı ve anlaşılmaz bir görüştür. Akıl bunu tasdik etmek için tasavvur bile edemez. Bir şeyi akılda tasavvur etmek imkansızsa, onu tasdik etmenin imkansızlığı çok daha açıktır. Bu görüş salt yokluk (ademi mahz) ve sırf nefy (inkar) esasına dayanır ki bunu kabul etmektense, alemlerin Rabbini tasdik etmek daha makul ve fıtrata daha uygundur.

İmdi bu inkar görüşünü bunu ifade eden sözleri al ve yokluğa vur, sonra da kendi kendine kaim olan aleme hulul etmeyen, aleminde kendisine hulul etmediği yüce varlığa uygula. Sonra bu iki bilgiden hangisinin Allah’a daha uygun olduğunu düşün!...

Nefsini uyandır, bu konuda tenha bir yerde kendi kendine düşünen birisi gibi Allah’ı düşünmeye başla, görüşlerden görüş sahiblerinden, hevadan, hamiyetten, asabiyetten arın, Allah’dan hidayet istemede samimi ol. Allah bu özellikteki bir kulunu ziyana uğratmayacak kadar cömerttir. Bu mesele kendi kendine kaim ve mahlukattan ayrı bir Rabbin isbat edilmesinden öte bir izaha ihtiyaç duymaz. Aksine meselenin tam ifadesi budur.

Cehmiyye Mezhebine Redd

Yüce yaratıcıyı kabul edenler iki kısımdır.

1- Tevhid ehli,

2- Şirk ehli,

Şirk ehli de ikiye ayrılır:

Birincisi: Rablığı ve ilahlığı hususunda Allah’a ortak koşanlardır.Mecusiler ve Kaderiyye mezhebinden bunlara benzeyenler bu gruptandır.

Mecusiler; Allah’a denk olduğunu söylemeseler bile Allah’la beraber başka bir yaratıcı daha ikame ederler.

Kaderiyye mensupları Allah’la beraber, fiillerin iki yaratıcısı olduğunu söylerler. Onlara göre fiillere Allah tarafından takdir edilmiş ve yaratılmış değildir. Allah’ın iradesi dışında sadır olur, onun bunlar üzerinde bir kudret ve tesiri yoktur. Fiil sahiplerini fiilleri yapmağa muktedir kılan da O değildir, aksine bunlar fiilleri kendilerinin dileyip kendilerinin yaptığını söylerler.

Alim olan Allah’ın kamil mutlak ve kapsamlı Rububiyyeti bunların bütün görüşlerini reddeder. Çünkü Allah’ın rububiyet vasfı bütün zat, sıfat, hareket ve fiilleri ihtiva etme özelliğine sahiptir.

Mecusi tiynetli kaderiyyenin bu görüşünün aslı şudur:

Allah Teala canlıların fiillerinin Rabbi değildir, Rubuyyeti kapsamına onların fiilleri girmez. Kudreti, meşiyyeti ve yaratması altına girmeyen şeyleri nasıl ihtiva eder ki? Bununla birlikte mahlukatın kendisine itaatini gerektiren hamd vasfı, O’nun umumi hamdi dahilindedir. Zira O itaat etmeye yardımcı olan ve O’na muvaffak kılandır. O itaatin kullarından meydana gelmesini dileyendir.

Nitekim Kur’anın pek çok yerinde buna işaret eder. Birinde: “Allah dilemedikçe onlar bir şey dileyemezler.” (Dehr 76/30) buyurulur.

Allah Te'ala kulları için taatı isteme, kudreti ve dilemesi ile taat işlemeğe muvaffak kılması hususunda övülmüştür. İtaat hususunda gerçekte övülen O’dur. Onlara göre ise taattan dolayı övülen kulların kendileridir ve işledikleri taatın hamdi kendilerine aittir, taatın işlenmesi ile hamde layık olmaz ve taatin sevap ve karşılığını da vermez. Onlara göre ise, taattan dolayı övülen, kulların kendileridir ve işledikleri taatin hamdi de kendilerine aittir. Allah, taatın işlenmesi ve de bunun sevab ve karşılığının verilmesi hususunda hamde layık değildir.

Birincisi: Taatı işlemek onlardandır, Allah’dan değildir,

İkinci açıdan: Kiralayanın kira ücretini vermeğe borçlanması gibi, amellerin karşılığını vermek de, Allah’ın üzerine borçtur. Bu kulların Allah’tan karşılığını bekledikleri mutlak haklarıdır.

“Yalnız sana ibadet ederiz” ayetinde Mecusilerin bu görüşlerine açık bir red vardır. Zira Allah’dan yardım istemek ancak Allah’ın kudret ve dilemesi altında bulunan bir şey hakkında olur. Öyleyse fiili kendi elinde olan, fiilini kendisi yaratan, fiilini istediği zaman vareden, istemediği zaman varetmeyen birisi, bu fiil kendi elinde olmayan, kudreti ve dilemesi dahilinde bulunmayan birisinden nasıl yardım dileyebilir?

Aynı şekilde “Bizi doğru yola ilet” ayetinde de onlara cevap vardır. Mutlak anlamda ve tam hidayet, hidayete ermenin meydana gelmesini gerektirir. Eğer hidayet vermek onlarda değil Allah’ın kudretinde olmasaydı, Allah’dan hidayet istemezlerdi. İrşad etme, açıklama, muvaffak etme, muktedir kılma, hidayete erdirme gibi hususlar, hidayet vermenin kapsamı dahilindedir.

Kaderiyyenin zannetiği gibi hidayet isteyenlerin istekleri sadece beyan ve delaletten ibaret değildir. Çünkü bu kadarlık bir izah hidayet için yeterli olmaz ve ölümden, tehlikeden kurtaramaz. İzah ve işaret kafirler için yeterli olabilir, çünkü bunlar, körlüğü hidayete tercih etmişler ve hidayet karşılığı dalaleti satın almışlardır.

İkincisi: Allah’a, uluhiyeti hususunda şirk koşanlardır. Allah’ın tek başına her şeyin Rabbı, Meliki, Haliki, kendilerinin ve babalarının yedi semanın ve Arşı azimin Rabbi olduğunu kabul ediyorlar. Bununla beraber Allah’tan başkasına tapıyorlar, Allah’dan başkasını sevgide, itaatte ve ta’zimde O’na denk tutuyorlar. Onlar Allah’dan başkasını Allah’a eş ve denk tanıyanlardır.

Bu sebeple bunlar “Yalnız sana ibadet ederiz” ‘in hakkını vermemişlerdir. Her ne kadar “Sana ibadet ederiz” den bir payları varsa da, sevgi, korku, ümit, taat ve tazimde yalnız ve yalnız sana ibadet ederiz, anlamını içeren “Sadece sana ibadet ederiz” den hiçbir nasipleri ve payları yoktur.

“Yalnız sana ibadet ederiz” bu tevhidin gerçekleştirilmesi, uluhiyette ortak tanımanın iptali demektir.

Nitekim “Yalnız senden yardım isteriz” ayeti de Rububiyette tevhidi gerçekleştirmek, ondaki şirki iptal etmektedir.

“Bizi doğru yola, nimet verdiklerinin yoluna ilet” ayeti de böyledir.

Kendilerine nimet verilenler tevhid ehlidirler; “Yalnız sana ibadet ederiz, yalnız senden yardım dileriz” ayetini gerçekleştirenlerdir.

Şirk ehli ise gadab ve dalal ehlidirler.

Fatiha Suresinin Allah'ın Sıfatlarını Ta'til Eden Cehmiyyeyi Reddetmesi

Bu bir kaç bakımdandır.

Birincisi: “Hamd Allah’a aittir” ayetiyle, Allah hakkında hamdin tam olarak ortaya konması, Allah’ın kendisiyle hamdolunan bütün kemal ve celal sıfatlarının varlığını gerektirir. Zira kemal sıfatları bulunmayan bir zat mutlak anlamda övülmüş değildir.

Hamdın gayesi: Onun her bakımdan övülmesidir ve ancak tamamıyla bütün kemal sıfatlarına sahip olan bir varlık, her bakımdan, her yönden ve bütün hamd çeşitleriyle övülmüş olabilir. Eğer bu kemal sıfatlarından bir tanesi yoksa, o sıfatın durumuna göre Allah’ın hamdinden bir şey eksilmiş olur.

Allah’ın Rahmet sıfatını isbat etmek de böyledir. Allah’ın bu sıfatının isbatı beraberinde hayat, irade, kudret, semi, basar ve benzeri sıfatlarının da kabul edilmesini getirir.

Daha önce geçtiği gibi Rablık sıfatı da böyledir. Bunun ispatı beraberinde bütün fiil sıfatlarının da kabulünü gerektirir.

Uluhiyet sıfatı zat ve fiil olarak bütün kemal sıfatlarının mevcudiyetini gerektirir.

Şimdi, hem övülmüş, İlah, Rab, Rahman, Rahim, Melik, Ma’bud, Müstean, Hadi, Mun’im ve razı olan veya gadablanan bir Allah olduğunu kabul edip, hem de Allah’ın kendisiyle kaim olduğu sıfatları bulunduğunu inkar etmek açık bir çelişkidir ve böyle bir düşünce muhalin de ötesinde imkansız bir düşüncedir.

Bu metod iki bakımdan haberi sıfatların isbatını içermektedir.

Birincisi: Haberi sıfatlar onun mutlak kemalinin ayrılmaz parçalarıdır. Allah’ın arşı üzerine istivası onun yüceliğinin gereğidir. Gecenin ikinci yarısından sonra her gece dünya semasına inmesi Allah’ın rahmetinin ve Rabb oluşunun gerekleridir. Diğer haberi sıfatların durumu da böyledir.

İkincisi: Haberi sıfatlar Allah’ı sena etmek, onu övmek ve Allah’ı kullarına tanıtmak şeklinde varid olmuştur, nakil bunu gerektirir. Bunların inkarı veya kasdedildiği manadan, delalet ettiği anlamlardan saptırılması, nakille çelişir. Şu halde, hem nakil, hem de akıl yoluyla haberi sıfatların kemal ifade ettiğini görmüş oldun.

Cebriyye Mezhebini Redd

Bu da bir kaç bakımdandır.

Birincisi: Allah’ın umumi bir hamd vasfının bulunduğunu kabul etmekle olur. Bu sıfat, Allah’ın, kullarını, güçleri yetmediği ve kendi ellerinde olmayan şeylerden sorumlu tutmayacağını gösterir. Onları renkleri, boyları, kısalıklarından ötürü hesaba çekmez. Bilakis fiillerinden sorumlu tutar. Gerçekte onların çirkin fiilerinin faili de Allah’dır. Çirkin işlerinden dolayı onları hesaba çeken de O’dur. Yalnız bu çirkin şeylerden dolayı, Allah’a hamdetmek onun hamd sıfatına tamamen aykırı, O’nu daha fazla ortadan kaldırıcı bir durumdur.

Bütün hamdler kendisinin olan yüce Allah bunların yaptığı davranıştan yüce, büyük ve münezzehtir. Allah Teala onları gerçekten kendilerinin yaptığı fiillerden dolayı cezalandırır. Bu fiiller onların fiilleridir. Allah’ın fiilileri değildir. Allah’ın fiilleri ancak adalet, ihsan ve hayırlı işlerdir.

İkincisi: Allah’ın rahmetinin ve rahmanlığının isbat edilmesi de Cebriyyenin görüşünü ortadan kaldırır. Zira Allah’ın Rahman ve Rahim olmasıyla, gücü yetmediği ve kendi elinde olmayan şeylerden kulunu hesaba çekmesi, dahası takat ve kudreti yetmediği şeyle kulu sorumlu tutup sonra da kulunu cezalandırması birbiriyle bağdaşmaz. Allah’ın böyle davrandığını söylemek rahmetin zıddı ve rahmet sıfatının iptali demek değil midir? Bir tek varlıkta hem böyle bir davranışın hem de, sıfatının tam ve kamil bir rahmetin birleştirmesi makul müdür?

Üçüncüsü: “İbadet ediyoruz, yardım diliyoruz” sözleriyle ibadet ve istiane, kullar için kullanılmış ve kullara isnad edilmiştir. Bu isnad mecazi değil hakikidir. Allah Teala’nın, kulların fiillerinden olan ibadet ve istianeyle vasıflanması doğru olmaz. Bilakis gerçekten ibadet eden ve yardım isteyen kuldur. İbadet edilen ve kendisinden yardım istenen de Allah’tır.
 
(Fail-i Muhtar) Hususunun İzahı

Bu da birkaç açıdan incelenebilir.

Birincisi: Allah’ın hamdedilen bir rab oluşunun ortaya konmasıdır. Ne dilemesi ne de fiiliyle varlığında muhtar olmayan bir şeye nasıl hamdedilebilir? Mesela, su, ateş, demir gibi varlığında muhtar olamayan şeylere, meydana getirdikleri tesir ve neticelerden ötürü hamd etmek fıtri ve makul müdür? Hamd ancak övülmüş fiilleri bulunan, dilemesi ve kudretiyle fail-i muhtar (dilediği gibi hareket edici) olan bir varlığa yapılır ki bu hem akıl hem de fıtratça Allah’tan başkası değildir. Bunun aksini düşünmek fıtri ve makul değildir. Bunu söyleyenler din ve nübüvvet dairesinden çıktıklarını inkar etmedikleri gibi, bunu bir öğünç vesilesi’de yaparlar.

İkincisi: Allah Teala’nın Rablığının ortaya konması (isbatı) dır. Allah’ın rab oluşu hususu, onun fillerinin de iradesi, ihtiyarı, tedbir ve kudretiyle meydana geldiğini gösterir. Oysa ki mesela, ışığı sebebiyle güneşin, soğukluğu sebebiyle suyun ve ondan hasıl olan bitkilerin rabb olmaları fıtri ve makul bir şey değildir. Çünkü herhangi bir şeye kesinlikle kudreti olmayan birşeyin asla Rabb olması düşünülemez. Bu açıkça rububiyeti inkar etmekten başka birşey değildir.

Bunlar, cahillere kinayeli konuşurlar, alimlere de bu görüşlerini açık açık söylerler.

Üçüncüsü: Allah’ın melikliğinin ortaya konmasıdır. İradesi, ihtiyarı, fiili olmayan bir zatın Melik olması da düşünülemez. Haddi zatında irade, ihtiyar ve fiili bulunan bir memluk (köle), böylesi bir melikten daha tam ve daha mükemmel demektir. Halbuki: “Hiç yaratanla yaratmayan bir olurmu? Hala anlayamayacak mısınız?” (en-Nahl 16/17)

Dördüncüsü: Allah’ın müstean (kendinden yardım istenen) oluşudur. İhtiyarı, iradesi ve kudreti olmayan bir varlıktan yardım istemek muhaldir.

Beşincisi: Allah’ın kendisinden hidayet istenen bir rab oluşudur. İhtiyarı olmayan bir varlıktan böyle birşey istemek muhaldir. Allah’ın nimet verici olması da böyledir.

Fatiha'nın Allah'ın İlminin Cüz'i Konularla İlgisini İnkar Edenleri Reddetmesi

Bu da birkaç bakımdan olur.

Birincisi: Allah’ın hamdinin mükemmel oluşu yönüyledir. Alemlerin halini, ayrıntılarını, feleklerin sayısını bilmeyen, yıldızların sayısını, kimin kendisine itaat edip, kimin isyan ettiğini, kimin kendisine dua ettiğini, kimin dua etmediğini bilmeyen bir rab nasıl hamd edilmeye müstahak olabilir?

İkincisi: Cüzileri bilmeyen bir rabbin ilah ve Rabb olması düşünülemez, Mabud olan ilahın, müdebbir Rabbin; kulunu ve kulunun halini bilen bir rab olması gerekir.

Üçüncüsü: Merhametli oluşu bakımındandır. Bilmeyen birinin merhamet etmesi düşünülemez.

Dördüncüsü: Allah’ın Melik ve hükümran oluşu yönüyledir. İdaresi altındakileri ve memleketinin durumunu bilip, tanımayan birisi, hiç bir şekilde Melik olamaz.

Beşincisi: Allah’ın müstean (yardım istenen) oluşudur.

Altıncısı: Allah’ın kendisinden istenen, hidayet istenen ve isteklere cevap veren bir rab oluşudur.

Yedincisi: Allah’ın hidayete erdirici, hadi oluşudur.

Sekizincisi: Allah’ın nimet verici oluşudur.

Dokuzuncusu: Allah’ın kendisine muhalefet edenlere gazab edici olmasıdır.

Onuncusu: Kıyamet gününde insanları yaptıkları işler karşılığında hesaba çekeceğidir.

Öyle ise Allah’ın cüzileri bilmediğini iddia ve inkar etmek, Allah’ın bütün bu özelliklerini iptal etmek demektir. 

Peygamberlikle İlgili Hususları İnkar Edenleri Reddetmesi

Bu da birkaç açıdandır.

Birincisi: Allah’ın mükemmel bir hamd vasfının bulunduğunu kabul etmektir ki bu Allah’ın hikmetinin de mükemmel olmasını, mahlukatı boş yere yaratmadığını, onları başıboş bırakmadığını, insanların boşuna emr ve nehiylerle muhatap olmamalarını gerektirir.

Bundan dolayı Kur’an’ın bir çok yerinde Allah (celle celaluhu) kendisini abesle iştigal etmekten tenzih etmiştir. Ve şunu da bildirmiştir ki, risalet ve insanlığa vahiy indirilmediğini iddia edenler, gerçekte Allah’ı gereği gibi tanıyamamış, O’na gereken saygıyı gösterememiş, yüceliğini gereği gibi takdir edememiş aksine, O’na yakışmayacak şeyleri isnad etmiş ve O’nu hamdedip yüceltmekten kaçınmış kimselerdir.

Her kim ilim, marifet ve basiretçe hamdin hakkını verirse, bundan: “Allah’tan başka ibadete layık ilah olmadığına şehadet ederim” sonucunu çıkardığı gibi, “Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem)’in Allah’ın Rasulü olduğuna şehadet ederim” sonucunu da çıkarmış olur.

Kesin olarak da bilir ki nübüvvet ile ilgili hususları iptal etmek kemal sıfatlarını iptal ve Allah’a ortaklar isnad etmek gibi hamdi bozan şeylerdendir.

İkincisi: Allah’ın uluhiyeti ve Allah’ın ilah oluşudur. Allah’ın ilah olması, O’nun kendisine ibadet ve itaat edilen bir rab olmasını da gerektirir. O’na nasıl ve ne şekilde ibadet ve itaat edileceği ise ancak rasülleri aracılığı ile bilinebilir.

Üçüncüsü: Allah’ın rabb olmasıdır. O’nun rab olması insanlara emir ve nehiyde bulunmasını, iyi insanları iyilikleri, kötü insanları kötülükleri ile cezalandırmasını, gerektirir. Rabliğin gereği ve gerçeği budur. Bunun da ancak risalet ve nübüvvetle yerine getirilmesi mümkündür.

Dördüncüsü: Allah’ın Rahman ve Rahim oluşudur. Allah’ın kendi varlığını ve sıfatlarını kullarına öğretmesi, kendine yaklaştıracak şeyleri onlara göstermesi ve kullarını kendinden uzaklaştıracak şeyleri tanıtması, kendine itaat edilmesine göre onlara sevab verip, iyilik ve ihsanla kullarını ödüllendirmesi Allah’ın rahmetinin kemalindendir. Bu işler de ancak risalet ve nübüvvetle yerine gelir. Zira Allah’ın Rahmeti bunları gerektirir.

Beşincisi: Allah’ın Melik oluşudur. Malik olmak bir fiille tasarrufta bulunmayı gerektirdiği gibi, melik olmak da sözüyle tasarrufta bulunmayı gerektirir. Şu halde melik, emri ve sözüyle tasarrufta bulunan ve emir ve yasakları onun dilediği şekilde gerçekleşen kimsedir. Malik ise mülkünde sadece fiilleriyle tasarrufta bulunabilendir. Meliklik de, maliklik de, Allah’a aittir. O halde Allah Teala, mahlukatı üzerinde hem söz ve hem de fiille tasarrufta bulunandır.

Allah Teala’nın söz ile tasarrufu da iki türlüdür.

a- Kevni kelimeleriyle (tabiat olayları) tasarrufu,

b- Dini kelimeleriyle (vahy) tasarrufudur ve melikliğin kemali de bu iki tür tasarrufla hasıl olur.

Allah Teala’nın elçiler göndermesi melikliği ve hükümranlığındaki kemalin bir gereğidir, insanlar nazarında fıtri ve makul olan melik de böyle bir meliktir. Memleketinin her köşesine, her diyarına gönderebileceği, yayabileceği elçiler bulunmayan bir melik, gerçek bir melik olamaz.

Buradan Allah’ın meleklerin mevcudiyeti “meleklerine” iman etmenin, Allah’ın melikliğine iman etmenin gereklerinden biri olduğu da anlaşılır. Melekler Allah’ın halk (mahlukat) ve emir alemindeki elçileridir.

Altıncısı: Ceza (karşılıkların verildiği) günü olan “din günü” nün varlığıdır. Allah o gün kullarını hayr ve şerr amelleri itibariyle sorguya çekecektir. Bu sorgulama ise ancak risalet ve nübüvvetin tahakkuku ve böylece itaat ve isyan edenlerin hesaba çekilebilmeleri için delil teşkil etmesiyle mümkün olabilir.

Yedincisi: Allah’ın mabud olmasıdır. Şüphesiz Allah’a ancak sevdiği ve razı olduğu şekilde ibadet edilebilir. İnsanların ise Allah’ın istediği ve razı olduğu şeyleri Allah’ın elçileri dışında bir yoldan öğrenmelerine imkan yoktur. Peygamberlerini inkar etmek, Allah’ın mabud olduğunu inkar etmek demektir.

Sekizincisi: Allah Teala’nın sıratı müstakime hidayet edici oluşudur. Sıratı Müstakim Hakkı bilmek ve hakla amel etmektir, bu yol amaca ulaştıran en kısa yoldur. Müstakim olan hatt (çizgi); iki noktanın arasını bağlayan, birleştiren en kısa çizgidir. Bu sıratı müstakim de ancak elçiler kanalıyla bilinebilir ve Sırat-ı Müstakimi bulmanın peygamberlere dayanmasının zarureti, fiziki bir yolun bulunmasının, duyu organlarının selametine bağlı olmasından çok daha mühim ve büyük bir iştir.

Dokuzuncusu: Allah Teala’nın sırat-ı müstakime ilettiği hidayet ehlini nimetlendirici olmasıdır. Allah’ın kullarına nimet vermesi ancak onlara elçiler göndermesi ve onları risaleti kabul edecek çağrısına cevap verecek kıvama getirmesi ile mümkün olur. Allah Teala nimet ve lutfunu kitabında kullarına bu şekilde hatırlatmıştır.

Onuncusu: Kulların, nimet verilenler ve gadaba uğrayıp sapıtanlar olarak ikiye ayrılmasıdır. Bu ayırım kulların hakkı tanımaları ve onunla amel edip etmemelerine göre yapılmış bir ayırım olup zaruridir. Buna göre hakkı bilen ve onun gereğiyle amel edenler nimet ehli, hakkı bilen fakat kabul etmemekte ısrar ve inat gösterenler gadab ehli ve hakkı bilmeyenler de sapıklık ehlidir. Böyle bir ayırımda bulunmak ancak elçilerin gönderilmesinden sonra mümkün olabilir. Peygamberler olmasaydı insanlar tek bir ümmet olurlardı. İnsanların risalet olmaksızın bu şekilde kısımlara ayrılması imkansızdır. İnsanların bu şekilde ayırıma tabi tutulduğu bir realitedir, öyle ise risalet de zaruridir.

Bu ve bundan önceki izahlardan da anlayacağın gibi Fatiha Suresi, cismani haşri ve bizzat bedenlerin diriltileceğini inkar edenleri de reddetmektedir. Ve gördüğün gibi sevap, ikab, emr ve nehy terettüb ettiği için, haşrin cismani olması zaruridir. Cismani haşr, kendisi sebebiyle yaratıldığının bir gerçeğidir. Semalar ve yeryüzü, dünya ve ahiret O’nundur. Emr ve halk alemini gerekli kılan ve yaratan O’dur, cismani haşrı inkar etmek, bunların inkarı anlamına gelir.

Nübüvvet ve Risalet Gerçekleşince Allah'ın Kelam Sıfatı da Gerçekleşmiş Olur

Risaletin (peygamber gönderme) esası, rasul gönderenin kelamını tebliğ etmektir. Kelamın olmadığı yerde rasul neyi tebliğ edecek? Ve onun rasul olduğu nasıl bilinecek?

İşte bu yüzden seleften bir çoğu kim Allah’ın mütekellim olduğunu inkar eder veya Kur’an’ın Allah’ın kelamı olmadığını iddia ederse, şüphesiz esası Allah’ın kelamını tebliğden ibaret olan sadece Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem)’in risaletini değil, bütün rasullerin risaletini inkar etmiş olur derler. Bu yüzden Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in risaletini inkar edenler Kur’an hakkında da: “Bu ancak öğretilmiş bir sihir, bir beşer sözünden başka bir şey değildir.” (el-Müddesir 74/24- 25) demişlerdir.

Münkirler burada ancak kendilerine tebliğ edilen ve kendisiyle inzar edildikleri, kulaklarıyla duydukları Kur’an’ı kasdetmişlerdir.

Şu halde her kim, Allah Kur’an’ı Kerim’le konuşmamıştır derse, şüphesiz onun bu sözü Kur’an’ı inkar edenlerin sözüne benzemiştir.

Allah Teala zalimlerin söyledikleri şeylerden yüce ve münezzehdir.

Fatiha Suresin'de Alemin Kadim Olduğunu Söyleyenlere Cevap Vardır

Bu da birkaç bakımdan incelenebilir.

Birincisi: Burada hamdin Allah’a ait olduğu ispat edilmektedir. Allah’a hamd etmek, Allah’ın fiillerinin de varlığını gerektirir. Kur’an’ı Kerim’deki hamd maddelerinin çoğu veya tamamı ancak Allah’ın fiillerine dayanmaktadır. Fatiha Suresi’ndeki hamdin durumu da böyledir. Allah Teala kendisini Rabblığından dolayı övmektedir, ki rububiyeti, O’nun ihtiyari fiilleri bulunduğunu gösterir. Fiilin failine bitişik ve ondan ayrılmaz oluşu muhal olan şeylerdendir. Bu, her selim akıl ve doğru fıtratça da imkansızdır. Öyle ise fiil zaruri olarak failinden sonra gelir. Aynı şekilde fiil irade, tesir ve kudretin de ilgili olduğu bir şeydir ve bunlarla alakası olan bir şeyin kadim olması da düşünülemez.

İkincisi: Allah’ın Alemlerin Rabbi oluşunun ortaya konması ve bunun tespit edilmesidir. Alem, Allah’dan başka olan her şeydir, öyle ise Allah’dan başka herşeyin Rabbi olduğu ortaya çıkar ve rabbi bulunan her şey zaruri olarak yaratılmıştır. Her yaratılan da yok iken, sonradan ortaya çıkmıştır. Öyle ise Allah Teala’nın kendi dışındaki bütün herşeyin rabbi olması O’nun herşeyden önce gelmesini ve rabbi olanın da sonradan ortaya çıkmasını gerektirir. Alemin, kendisi üzerinde bir rabbi olduğu bilindiğine göre, kadim olması düşünülemez. Kadim olan, ezeli oluşundan dolayı bir failinin bulunmasından müstağnidir. Ve her rabbi bulunan şey de zatı itibariyle muhtaçtır. O halde rabbi bulunan hiç bir varlık ne gani ve ne de kadim olamaz.

Üçüncüsü: Allah’ın birliği esasının ortaya konmasıdır. Bu esas, alemde hiç birşeyin O’nun Rablik özelliklerine ve bu özelliklerden olan kudret sıfatına, ortak olmamasını gerektirir.

Tevhid zaruri olarak, Rablik ve ilahlığın Allah’dan başkasında bulunmasını ortadan kaldırdığı gibi, kudret vasfının bulunmasını da nefyetmiştir.

Fatiha'nın Rafizileri ve Haricileri Reddetmesi

Bu durum “Bizi doğru yola ilet...” ayetinden ve devamından anlaşılır. Bu ayetin Rafizilerin görüşünü iptal şekli şöyledir:

Allah Sübhanehu, insanları üçe ayırmıştır:

a- Nimet verilenler, bunlar doğru yoldakilerdir. Hakkı tanırlar ve Hakka uyarlar,

b- Allah’ın gadabına uğrayanlar, bunlar Hakkı bilirler ama Hakk’tan yüz çevirirler, hakkı terk ederler,

c- Sapıklar, hakkı bilmezler ve hakkı yanlış anlayıp hataya düşerler.

Her kim hakkı daha iyi şekilde bilir ve hakka daha çok uyarsa o, doğru yola daha layıktır.

Şüphesiz Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in ashabı bu sıfata Rafizilerden daha layıktır. Doğrusu Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in ashabının Hakkı bilmeyip, Rafizilerin hakkı tanımış ve bilmiş olması veya sahabenin hakkı terk edip de, Rafizilerin hakka sarılmış olması düşünülemez. Sonra hangi gurubun izlerinin hakkı gösterdiğini de biliyoruz. Allah Rasulu’nün ashabı küfür beldelerini fethedip, İslam beldeleri haline getirdiler. Kalbleri Kur’an, ilim ve hidayetle fethettiler. Onların bıraktığı bu izler, sırat-ı müstakim ehlinin ta kendileri olduğunu gösterir.

Rafizilerin ise her zaman ve mekanda bunun aksi bir tutumda olduklarını görüyoruz. İslam’a ve müslümanlara saldıran hiçbir düşman yoktur ki Rafıziler onların yardımcısı olmasın. Bunlar İslam’ın ve müslümanların başına nice belalar getirdiler. Hülagu’nun müşrik ve putperest Moğol ordusu ve askerlerinin kılıçlarını, müslümanların üzerine salmak, onların başı altından çıkmadı mı? Mescidler yıkılıp, mushaflar yakılmadı mı? Müslümanların ileri gelenleri, alimleri, abidleri, halifeleri, Rafıziler yüzünden ve onların fesatlarıyla öldürülmediler mi? Onların müşriklere ve Hristiyanlara arka çıkmaları, alkış tutmaları da herkesin malumudur. Onların dinde bıraktıkları izler işte bunlardır.

Öyle ise bu gruptan hangisi sırat-ı müstakime daha layıktır?

Eğer gerçekleri biliyorsanız bunlardan hangisi gadab ve sapıklığa daha müstahaktır?

Bu sebeple selef alimleri sıratı müstakim ve ehlini, Ebu Bekir (radiyallahu anh), Ömer (radiyallahu anh) ve Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in ashabının yoludur, şeklinde tefsir etmişlerdir. Gerçekten de öyledir. Doğrusu sıratı müstakim sahabenin üzerinde bulunduğu yoldur. Bu da bizzat peygamberlerin yoludur. Sahabiler, Allah’ın kendilerine nimet verdiği, düşmanlarına gadablandığı ve düşmanlarına sapıklık hükmünü verdiği kimselerdir.

Ebu Aliyye (Rufey er-Riyahi) ve Hasan Basri -ikisi de tabinin büyüklerindedir- derler ki: “Sıratı Müstakim: Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) ve iki sahabisinin (Ebu Bekir ve Ömer) yoludur”.

Yine Ebu Aliye “kendilerine nimet verilenler” ayeti için, onlar Rasulullah‘ın Al'i (ailesi), Ebu Bekir ve Ömer’dir demiştir. Doğrusu da budur. Çünkü onun ailesi Ebu Bekir ve Ömer aynı yol üzerindedir. Sahabenin onlar hakkında aralarında ihtilaf olmadığı, birbirlerini destekledikleri, her ikisine de övgüde bulundukları, onların savaştıkları ile savaştıktan, barıştıklarıyla barıştıkları bütün ümmetçe malumdur.

Zeyd ibni Eşlem der ki: “Allah’ın kendilerine nimet verdikleri: Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) ve Ebu Bekr ile Ömer’dir.”

Şüphe yokki kendilerine nimet verilenler Rasulullah’a uyanlar, gazaba uğrayanlar da Rasulullah’a tabi olmayanlardır. Ümmet içerisinde Rasulullah’a en çok uyanlar ve ümmetin, Rasulullah’a en çok itaat edenleri onun sahabesi ve ehli beytidir.

Ashabından canla, başla ona en fazla tabii olardan, Ebu Bekir ve Ömer’dir.

Bu ümmet içerisinde Rasulullah’a en çok muhalefet edenler ise Rafizilerdir. Rafizilerin Rasulullah’a muhalefeti ümmetin bütün fırkalarınca bilinmektedir. Rafîziler sünnet ve sünnet ehlini hoş görmezler ve sünnilere ve sünnete düşmanca bir tavır takınırlar. Onlar Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in sünnetinin düşmanıdırlar. Ona tabi olanlar ve ehl-i beyti onun sünnetinin gerçek ve mükemmel varisleridir

Apaçık ortaya çıktı ki; Sıratı müstakim; Rasulullah’ın sahabesinin ve ona tabi olanların yoludur. Gazaba uğrayanların ve sapıkların yolu ise Rafizilerin yoludur.

Aynı açılardan Hariciler de reddedilebilir, çünkü onların da sahabeye olan düşmanlıkları meşhurdur.
Kişinin Ehl'üs Sünnet, Ehl'ul Hadis, Ehl'ul Asar, Selefi olmasının alameti Sünnet'e ittiba etmesidir.

darultawhid.com

  • Ziyaretçi
Fatiha Suresi'nin Bütün Batıl Mezhep ve Din Mensuplarına ve Bu Ümmetin Bid'at ve Dalalet Ehline Cevap Teşkil Etmesi


 

Related Topics

  Konu / Başlatan Yanıt Son İleti
3 Yanıt
3986 Gösterim
Son İleti 08.06.2015, 18:02
Gönderen: Uhey
1 Yanıt
3293 Gösterim
Son İleti 30.11.2015, 17:35
Gönderen: darultawhid.com
0 Yanıt
2429 Gösterim
Son İleti 06.08.2015, 03:32
Gönderen: Uhey
1 Yanıt
2424 Gösterim
Son İleti 11.11.2018, 03:36
Gönderen: Tevhid Ehli
0 Yanıt
199 Gösterim
Son İleti 24.09.2020, 22:45
Gönderen: Tevhid Ehli