Darultawhid

Gönderen Konu: BİDATLER KONUSUNDA TAKİP ETMEMİZ GEREKEN USUL NE OLMALIDIR?  (Okunma sayısı 5563 defa)

0 Üye ve 2 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1967
  • Değerlendirme Puanı: +50/-0
Şeyhulislam İbn Teymiye (rh.a) İktiza'us Sirat'il Mustakim adlı eserinde bu hususta şöyle demektedir:

"Bu kategoriye giren kötülükler arasında İslâm'da yeri olmayan, sonradan ortaya çıkarılmış diğer bütün bayram ve kutlama törenleri de yer alır. Bunların hepsi mekruh olan kötülüklerdir (münkerattır).

- Kimi harama yakın anlamda mekruhken,

- kimindeki kerahet oranı bu derece fazla değildir.

Sebebine gelince, bilindiği gibi ehl-i Kitab ile acemlerin bayramları şu iki gerekçe ile yasaklanmıştır:

1 - Bu bayramlara katılmak, kâfirlere benzemek, onlara Özenmek anlamına gelir.

2 - Bu bayramlar İslâmda yeri olmayan birer bid'attır.

Buna göre İslâmda yeri olmamasına rağmen sonradan ortaya atılan bütün bayram ve kutlama törenleri, kâfirlere özenme niteliği taşımasalar bile, bu iki bakımdan kötüdürler.

Birinci sebep; bu bayram ve anma törenleri bidat ve sonradan uydurulmuş gelenekler kapsamına girerler. Öyle olunca da, Müslim'in Cabir'den (Allah ondan razı olsun) naklettiği şu hadisin uyarı ve yasaklama alanı içinde yer alırlar. Cabir diyor ki:

“Peygamberimiz (salât ve selâm üzerine olsun) bir minberden bize hitap ederken gözleri kızardı, sesinin tonu yükseldi ve öfkesi kabardı. Sanki akşam-sabah saldıracak bir düşman ordusunun üzerimize gelmekte olduğunu haber veriyor gibi işaret parmağı ile orta parmağını birleştirerek:

“Benim Peygamber olarak gönderilmemin tarihi ile Kıyametin kopması bu ikisi kadar biribirine yakındır” dedikten sonra sözlerine şöyle devam etti:

“İmdi, sözlerin en hayırlısı (doğrusu) Allah'ın Kitabı (Kur'an) ve hidayetlerin en hayırlısı Muhammedin rehberliğidir. (en hayırlı yolu gösteren Rasulünün sünnetidir). En kötü (şerli) şeyler de sonradan uydurulup ortaya çıkarılan (bidat olan) şeylerdir. Her bidat (İslâmda yeri olmayan uydurma) birer dalalettir. (sapıklıktır). ”
(Müslim, c. 3, s. 592, H. No: 867, K. Cuma, Bab: Namaz ve Hutbeyi Kısa Tutma; Hadisin kalan kısmı şöyledir: “Ben her inanana kendinden daha öndeyim.”)

Nesaî'nin rivayetine göre hadisin sonu:

“ve her sapıklık (dalalet) ateştedir (cehennemdedir).” şeklindedir. (Hadisi Nesaî'nin Sünen El-Suğra'sının basılı nüshasında bulamadım. Ancak Sünen El-Kübra'da yer alması muhtemeldir.)

Bu konuda Buhari'ye göre Hz. Ayşe'nin (Allah ondan razı olsun) rivayet ettiği hadiste de Peygamberimiz (salât ve selâm üzerine olsun) şöyle buyuruyor:

“Kim bizim tutumuza uymayan bir iş yaparsa, yaptığı iş tarafımızdan reddedilmiştir.” (Müslim, c. 3, s. 1343,1344, H. No: 1718, (18), K. Kazalar, Bab: Asılsız (batıl) Hükümlerin Bozulması ve Bid'atların Reddi.)

Aynı hadisin Buharı ile Müslim'in ortaklaşa yer verdikleri farklı bir rivayetine göre sözleri şöyledir:

“Kim bizim bu dinimizde yeri olmayan yeni bir şey ortaya atarsa, ortaya attığı şey tarafımızdan reddedilmiştir.”
(Buhari, c. 5, s. 301, Feth El-Bâri den, H. No: 2697, K. Sulh Bab: Zorla Bir Sulh (barış) Üzerine Anlaşıldığında Barış, Reddedilmiştir; Müslim, H. No: 1818 (15)

Aynı konuda hadis kaynaklarının İrbaz b. Sariye'nin (Allah ondan razı olsun) rivayet ettikleri bir hadise göre de Peygamber Efendimiz (salât ve selâm üzerine olsun) şöyle buyuruyor:

“Benden sonra yaşayacak olanlarınız birçok ihtilâflar göreceklerdir. Buna göre sakın benim ve benden sonraki raşid halifelerimin sünnetinden (yolundan) ayrılmayınız. Buna sımsıkı sarılınız ve azı dişlerinizle yapışınız. Sonradan ortaya atılacak olan şeylerden kesinlikle uzak durunuz. Çünkü her bidat bir sapıklıktır.”

(Sünen Ebî Davud, c. 5, s. 13, H. No: 4607, K. Sünnet Bab, Sünnetin Gerekliliği; Tirmizi, Sünen, H. No: 2676, K. İlim, Bab: Sünneti Alma ile ilgili Hadisler. Tirmizi hadisi hasen sahih olarak tanımlamaktadır; İbn Mace, c. 1, s. 15,16, H. 42. Mukaddime, Bab: Raşid Halifelerin Yoluna Uyma; Ahmed, c. 4, s. 126, 127. Hakim Hadisi Müstedrek'inde birden çok kanalla naklediyor. Birisinde şöyle diyor örneğin: “Bu hadis illetsiz, sahihtir.”)

( İrbaz b. Sariye; Sahabî'nin ulularından olan bu zatın asıl adı El-İrbad b. Sariye El-Sülemi; Künyesi: Ebu Nüceyh'tir. İlk müslüman olan sahabilerden olup fıkıhçıdır. Hakkında “Kendilerini (binek sağlayıp) bindirmen için sana geldikleri zaman...” (Tevbe: 92) ayeti  inenler arasında bu zat da vardı. Hicrî 75 yılında öldü. Bkz. El-İsabe, c. 2, s. 473; biy. No: 5501.)

Bu hem sünnet (Peygamberimizin söz ve uygulamaları) hem icma-ı ümmet (İslâm bilginlerinin ortak görüşü) ve üstelik hem Allah'ın Kitabı Kur'an tarafından belirlenip vurgulanan temel bir kuraldır.

Nitekim Cenab-ı Allah (celle celaluhu) şöyle buyuruyor:

“Yoksa onların Allah'ın izin vermemiş olduğu şeyleri din adına ortaya atan ortakları mı var?”
(Şura: 21)

Buna göre kim Allah tarafından ortaya konmamış olan bir şeyi Allah'a yaklaştırıcı bir davranış diye tavsiye eder veya sözü ve hareketi ile böyle bir davranışı başkalarına empoze etmeye kalkışırsa “Allah'ın izin vermemiş olduğu şeyleri din adına ortaya atmış” olur ve böyle bir kimsenin peşinden giden kimse de sözünü ettiğimiz uydurmacıyı Allah'a ortak saymış, başka bir deyimle bu uydurmacıya “Allah'ın izin vermemiş olduğu şeyleri din adına ortaya koyma” yetkisi tanımış olur.

Yalnız bu konuda şu da doğrudur. Böyle bir kimse din alanında farklı bir şey ortaya atarken yorum yetkisine dayanabilir ve bu sayede günahkâr olmaktan kurtulabilir. Bunun için söz konusu kimsenin yanılgıyı affettirdiği gibi gerçeği araştırma gayretine sevap yazdıran anlamda gerçek bir ilmî araştırmacı (müctehid) olması gerekir.

Fakat böyle bir araştırıcının eğer gerçeğe aykırı bir görüş ortaya attığına inanılıyorsa ileri sürdüğü yeni görüşe uymak caiz değildir. Her ne kadar böyle bir görüşü ileri süren veya işleyen kimse mükâfatlı ve mazur görülse bile.

Şimdi Allah'ın (celle celaluhu) şu buyruğunu okuyalım:

“Onlar; hahamlarını, rahiblerini Allah’tan başka rabler edindiler. Meryem oğlu İsa’yı da (rab edindiler)... Oysa tek ilaha ibadet etmekle emrolunmuşlardı. O’ndan başka ibadete layık ilah yoktur. O, onların ortak koştuklarından yücedir.” (Tevbe:31)

Bu ayetle ilgili olarak sahabilerden Adiy b. Hatem Peygamberimize:

 “Ya Rasûlullah, onlar (yahudi ve hristiyanlar) hahamlarına ve rahiplerine tapmış değildiler ki” deyince Rasûlullah'dan aynen şu cevabı aldı:

“Evet, onlara tapmamışlardı, ama hahamlarla rahipler haramları helâl saydılar, onlar da onlara itaat ettiler. Yine onlar helâlleri haram saydılar, onlar da kendilerine itaat ettiler.”


Buna göre kim dinde Allah'ın izni ile bağdaşmayan yeni bir helâl, haram, müstehab veya farz ileri sürer de biri ona itaat ederse, bu itaat eden kimse bu ayetteki “kınama”dan payını alır. Tıpkı söz konusu asılsız emir ve yasakları ortaya koyan kimsenin aynı “kınamadan” pay alacağı gibi.

Bunun yanında emir ile yasağı ortaya koyan kimsenin iyi niyetli ve yeterli bir gerçek araştırıcı olması durumunda, hem bu tarafların her ikisi bağışlanabilir ve hem de gerçeği araştıran taraf bu gayreti yüzünden sevap kazanabilir. O zaman da temel gerekçe varlığını sürdürmekle birlikte gerekli şartlar eksik olduğu veya engellendiği için ayetteki “kınama”dan uzak kalır. Bu arada gerçeği bildiği halde ona uymayan veya yeterli derecede araştırmadığı için ona ulaşamayan yahut şahsi arzu ve vurdumduymazlık gibi sebepler yüzünden onu araştırmaktan kaçınan kimselerin de ayetteki “kınama” da payları vardır.


Ayrıca bir de meseleye şu açıdan bakalım. Allah (celle celaluhu) müşriklerde şu iki tutumu ayıplamış, kınamıştır:

1 - Müşrikler, “Allah'ın haklarında hiç bir delil indirmemiş olduğu şeyleri” O'na ortak saymışlar.

2 - Yine müşrikler “Allah'ın haram kılmamış olduğu (yasaklamadığı) şeyleri” yasak saymışlar.

Müslim'in, Iyaz b. Hımar'a dayanarak bildirdiğine göre Peygamberimiz (salât ve selâm üzerine olsun) Kutsi bir hadiste bu gerçeği şöyle belirtiyor:

“ Allah buyuruyor ki: Ben kullarıma dengeli (hanif) bir yol sundum. Fakat şeytan kendilerini ayartarak benim helâl kıldıklarımı onlara haram saydırmış ve haklarında hiç bir delil indirmemiş olduğum şeyleri de bana ortak saydırmıştır.” (Müslim, c. 4, 2197, H. 2865, Kitap: Cennet, Bab: Kendileriyle cennetin tanındığı nitelikler.)

Nitekim Allah (celle celaluhu) Kur'anda da şöyle buyuruyor:

“Şirk koşanlar diyecekler ki: “Şayet Allah dileseydi, biz ve babalarımız şirk koşmazdık ve hiçbirşeyi de haram kılmazdık.” Onlardan öncekiler de bizim şiddetli azabımızı tadıncaya kadar, işte böyle yalanlamışlardı. De ki: “Yanınızda bize çıkarabileceğiniz bir ilim var mı? Siz ancak zanna tabi oluyorsunuz ve siz sadece tahminde bulunuyorsunuz.” (Enam: 148)

Demek oluyor ki, müşrikler hem Allah'a ortak koşmuşlar ve hem de O'nun haram kılmadığı şeyleri haram saymışlardır.

“Şirk (ortak koşma)” kavramı; Allah'ın izin vermemiş olduğu her türlü tapınma (kulluk yapma / ibadet etme) eylemini (fiilini) kapsar.

Bilindiği gibi müşrikler yapmış oldukları tapınma (kulluk yapma / ibadet etme) eylemlerinin ya vacip veya müstehab olduğunu ve bunları yapmanın yapmamaktan daha hayırlı olduğunu sanırlar.

Ayrıca kimi müşrikler, kendilerini Allah'a yaklaştırma aracı olsunlar diye Allah'dan başka bazı şeylere (putlara) taparlarken, bazıları da şahsî kanaatlerine göre Allah'a ibadet etme fonksiyonunu yerine getiren uydurma bir din icad etmişlerdir. Tıpkı hristiyanların uydurdukları çeşitli tapınma (kulluk yapma / ibadet etme) eylemleri / fiilleri gibi.

Sözün kısası; yeryüzü halkının sapıklığı şu iki sakat tutumun birinden kaynaklanır.

1 - Ya Allah tarafından ortaya konmamış sözde (uydurma) bir din benimsemek;

2 - veya Allah'ın haram kılmadığı şeyleri haram saymak.

Bu yüzdendir ki, aralarında Ahmed İbn Hanbel'in de bulunduğu bütün mezhep imamları, mezheblerini şu temel ilkeye dayandırmışlardır:

İnsanların tüm davranışları;

- din olarak benimsenen veya ahirette ve hem ahiret hem de dünyada yararlı olan “ibadet” nitelikli hareketlerle;

- dünya hayatı alanında yarar sağlayan “adet” nitelikli hareketlerden meydana gelir.

İbadetler konusunda göz önünde tutulması gereken temel ilke; Allah tarafından ortaya konmamış olan hiç bir unsuru bu kategoriye katmamak;

Adetlerle ilgili temel ilke de; Allah tarafından yasaklanmamış hiç bir adeti yasak saymaya kalkışmamaktır.

İşte sözünü ettiğimiz İslâmın özünden kaynaklanmayan anma günleri ve törenler, inşaallah ilerde ayrıntılı biçimde açıklayacağımız üzere, sırf sonradan uydurulmuş sözde (uydurma) bir dinin unsuru olma niteliği taşıdıkları için yasaklanmışlardır.


Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1967
  • Değerlendirme Puanı: +50/-0
Bidat-ı Hasene (Güzel Bidat) diye bir şey var mıdır?

Şeyhulislam devamla şöyle diyor:

Bilmek gerekir ki, vurguladığımız temel kural; yani;

“her hangi bir şeyin bidat (sonradan uydurulup ortaya atılmış) oluşunu o şeyin mekruh oluşunun yeterli delili saymamız kuralı” genel karakterli ve çok anlamlı bir kuraldır.

Bu kuralı tam olarak anlatabilmek için onunla çelişen anlayışı açıkça ortaya koyup cevaplandırmak gerekir. Bunun için söze şöyle girmek gerekir.

Bazı kimseler; “Bidatler güzel (hasene) ve çirkin (kabiha) olmak üzere ikiye ayrılır” derler. Böyle derken de bazan Hz. Ömer'in (Allah ondan razı olsun) teravih namazının cemaatle kılınışı ile ilgili olarak:

“Bu ne güzel bidattir” şeklindeki sözünü delil gösterirler. Kimi zaman da Peygamber Efendimizden (salât ve selâm üzerine olsun) sonra ortaya çıkan ve İcma-i ümmet yada Kıyaslama metodu ile mekruh sayılmamış, hatta güzel kabul edilmiş olan bazı davranış ve sözleri gerekçe olarak ileri sürerler.

Kimi zaman da bu iki gerekçeye halk arasında yaygın adet ve gelenekleri ilmin denetiminden kaçırma ya da sağlıklı biçimde ilmin ölçülerine vurmama tutumu eklenir ve bu tutum, bazı bidatlerin güzelliğinin delili olarak kullanılır.

Bu iş, ya insanın öteden beri uyguladığı ya da alıştığı bir davranışı, o konuda diğer müslümanların ne düşündüklerini arama zahmetine katlanmaksızın icma-ı ümmet gereği sayarak veya alışılmışı terk etmeyi tuhaf ya da ters görmek suretiyle meydana çıkar.

Tıpkı Allah'ın (celle celaluhu) şu ayette bize anlattığı gibi:

“Onlara -Allah'ın indirdiği prensiplere ve Rasulün söylediklerine geliniz- dendiği zaman -bize atalarımızdan kalan adet ve gelenekler yeter- derler. Ya ataları birşey bilmeyen ve hidayet bulmamış kimseler iseler?” (Maide:104)

Gerçekten bazı ilim dallarında uzmanlaşmış veya bazı ibadet biçimleri ile sivrilmiş kimi kimselerin, dinin temel ilkeleri ile bağdaşmayan sözde gerekçelere sımsıkı sarılarak bunları şahsî tutumlarının yanılmaz delilleri diye gösterdikleri, çok görülmüş bir şeydir.

Söylemek istediğimiz şudur:

Bidatlerin kötü şeyler olduğunu belirten deliller ile bazı bidatlerin güzel olabileceklerini bildiren deliller, biribirleri ile çelişiktirler, bağdaşamazlar. Bu güzelliği ileri sürülen bidatler, ister sahici (sahih) şeriat delilleri, ister kimi cahiller tarafından dayanak olarak kabul edilen bazı şahısların akıl yürütmeleri ve isterse bir kısım yorumcuların şahsî görüşleri olsunlar.

Ayrıca bu meselede karşı görüşü savunanlar iki kategoriye ayrılabilirler:

Birinci kategoridekiler şöyle düşünebilirler:

“Bazı bidatlerin güzel ve bazılarının çirkin olduğu kabul edildiği takdirde, çirkin bidatler şeriat koyucusunun (Allah'ın ve Peygamberin) açıkça yasakladığı yeniliklerdir. Buna karşılık şeriat koyucusunun hakkında hiç bir şey demediği bidatler çirkin olmadıkları gibi, belki de güzel bidatlerdir.” Gerçekten böyle söyleyenlere sık sık rastlıyoruz.

İkinci kategoriye girenler de; şu veya bu bakımdan yararlı olduklarını ileri sürerek çirkin bidatlere “güzel” diyenlerdir.

Hangi kategoriden olurlarsa olsunlar bu karşı fikir taraftarları hep birlikte “Her bidatin sapıklık / dalalet olmadığını” savunurlar.

Bu karşı görüşün taraftarlarına söyleyeceğimiz ilk söz, vereceğimiz ilk cevap şudur:

Gerek “en kötü (şerli) şeyler (İslâmın özünde yeri olmadığı halde) sonradan ortaya çıkarılan (bidat olan) şeylerdir, her bidat dalalettir. (sapıklıktır) ve her sapıklığın varacağı yer cehennemdir. (ateşdir.)” sözü ve gerekse İslâm adına yenilikler ortaya atmaktan sakındıran daha bir çok sözler kesinlikle Peygamberimiz tarafından söylenmiş sözlerdir. Buna göre hiç kimse bu sözlerin bidatleri kınayan niteliklerini göz ardı edemez. Bu hadislerin delil olma niteliklerini tartışma konusu yapmak körü körüne bir inatçılıktır.

Bu arada karşı görüşün içeriğine (muhtevasına) da şu cevaplardan birini veririz.

Ya deriz ki: “Güzel olduğu sabit olan davranış bidatlerden sayılmaz.” Böyle olunca (bütün bidatlerin sapıklık olduğu biçimindeki) genel kural, istisnasız ve özel durumsuz olmuş olur.

Ya da şöyle deriz: “Güzel olduğu sabit olan davranış, sözü geçen genel hükümden ayrılmış özel bir durumdur.” Bu takdirde genel hüküm, özel durumsuz ve istisnasız olarak geçerliliğini korumuş olur.”

Başka bir cevabımız da şöyle olabilir: “Güzel olduğu sabit olan davranış, sözü edilen genel kuraldan ayrı tutulmuş, özel bir durumdur. Buna göre bazı bidatlerin sözü edilen genel nitelikli kuraldan ayrı tutulmuş, özel durumlar olduğuna inanan kimse, bu ayrı durumda olmaya ve özel durumda, sayılmaya elverişli olan bir delil göstermek zorundadır. Böylece sözü edilen hem özü ve hem de sözü bakımından genel kuralın yasaklayıcı niteliğine rağmen bu yasak kapsamının dışında kalan bir istisna meydana çıkabilsin.”

Fakat sözünü ettiğimiz ayrıcı (istisna edici) delil, belge ve akıl yürütme ürünü olarak Kur'an, sünnet ve icmaa-i ümmet kaynaklı olmalıdır. Başka bir deyimle bazı beldelerin adetleri, kimi alimlerin veya belirli bir halk kesiminin görüşleri gibi mesnetler Peygamber Efendimizin (salât ve selâm üzerine olsun) sözüne denk dayanaklar değildirler ki, ona karşı çıkarılabilsinler.

Sözünü ettiğimiz sünnete aykırı adetlerin çoğunun icma-i ümmet'e dayandığını, çünkü ümmetin itirazına uğramayıp onayını aldıklarına inanan kimse, bu inancında hatalıdır. Çünkü gerek dün, gerek bu gün ve gerekse her zaman sünnete aykırı hareketlerin tümünden uzak durmaya çağıran kimseler var olmuş ve var olacaktır. Bir ya da bir kaç İslâm beldesinin uygulamasına dayanılarak icma-i ümmet kurumunun oluştuğunu ileri sürmek caiz değilken, bazı müslüman gurupların uygulamaları nasıl olur da böyle delil niteliğinde görülebilir?

İslâm alimlerinin çoğunluğu, İmam-ı Malik zamanında Medine alimlerinin davranış tarzları ile görüş birliklerini esas almadıkları, bu gurubun bilgi/ilim ve iman alanlarındaki tartışılmaz yetkinliğine rağmen, sünneti onların tutumuna karşı bir delil olarak kabul edebilmelerine karşı; alim bir müminin çoğunlukla sıradan halk tarafından veya köklü bir bilgiye sahip olmayan yarı cahiller tarafından yönlendirilen, danışmaya elverişli ve yetkili sayılmaları düşünülemeyecek olan bazı gurupların uygulamaları nasıl mesned (dayanak) edinebilir?

Büyük çoğunluğu itibarı ile Allah'a ve Rasûlullah'a yeterli bir imana bile sahip olmadığı düşünülebilecek olan bu halk yığınlarına, sosyal adetlerin dürtüsü ile veya iyi niyetli yorumlara dayanarak bazı faziletli şahsiyetler de katılmış olabilirler. Hatta orijinal ilmî araştırmaları ile müctehid seviyesine yükselmiş kimi imam ve sıddıkların da bu yığınların paralelinde görülmesi mümkündür.


Gerek böyle bir delil ileri sürme metodu karşısında takınacağımız tavır ve gerekse buna vereceğimiz cevap bellidir. Söyleyeceğimiz söz, bu metodun ilim adamlarına yaraşır bir yol olmadığıdır. Oysa cahilliğin yaygınlığı yüzünden bu tip metodlara çoğu halk yığınlarının hatta bazı ilim ve din adamlarının dayandıkları görülüyor.

Dahası bazı ilim ve din adamları bu isbat ve metodunu ayrı ve bağımsız bir şer'i delil olarak kabul ettikleri görülüyor. Oysa Allah (celle celaluhu) biliyor ki, bir kimsenin böyle ispatlama tarzını söylemesi veya onu bilmesi, bağımsız bir şer'i delil oluşturmaz. Bu ispatlama tarzı, dayanaklarını Allah'dan (celle celaluhu) ve Rasûlullah'dan almayan, bu itibarla ilim ve din adamlarının dışında kalan kimselerin dayanak olarak seçtikleri mesnedlerden biridir.

Halbuki şer'i delil, şeriata karşı olan iddia ve sataşmaları savmak için kullanılan delildir.

Buna göre övülecek tartışma metodu; sözlerin ve davranışların dayanağı olan delil ve belgeleri ortaya koyarak yapılacak olan fikir mücadelesidir. Yoksa dayanak olma niteliği taşımayan söz ve davranışları, dayanak olarak ileri sürmek, ilim, tartışma, konuşma ve eylemle (amelle) ilgili bir çeşit münafıklıktır.

Ayrıca Peygamberimiz (salât ve selâm üzerine olsun) “Her bid'at dalalettir. (sapıklıktır)”  sözünü sadece özellikle yasaklanmış bidatlere yormak, bu sözle sırf bu tip bidatlerin kastedildiğini ileri sürmek caiz değildir. Böyle düşünürsek bu hadisi anlamsız saymış oluruz. Çünkü;

her hangi bir küfür, her hangi bir fasıklık veya başka bir günah yasaklanınca bu yasaklamadan anlarız ki, ortada mubah sayılmış bir haram vardır. Bu haram bidat olabileceği gibi öyle olmayabilir de.

Şimdi eğer ister peygamberimiz zamanında işlenmiş olsun, ister öyle olmasın dinde özel hükümle yasaklananlar dışında münker (kötülük) yoksa ve ister bid'at olsun, ister olmasın sırf yasaklanan şeyler münker (kötülük) ise “bidat” ın hiç bir önemi, hiç bir özel etkinliği kalmaz. Yani ne varlığı bir davranışın kötü olduğunu ve ne de yokluğu bir hareketin güzel olduğunu göstermez.

Böyle olunca da Peygamberimizin (salât ve selâm üzerine olsun):

 “Her bid'at dalalettir. (sapıklıktır)”  sözü:

“Her adet bir sapıklıktır” veya:

“Gerek arapların ve gerekse acemlerin (arap olmayanların) her geleneği sapıklıktır.” gibi bir söz olur ve anlamı da:

“Bu adet ve gelenekler içinde yasaklananlar sapıklıktır” şeklinde olur. Bu da normal yorum sınırlarını aşan bir belge tahrifi ve saptırması olur ki, başlıcaları şunlar olan bir takım zararlı gelişmelere ve yıkımlara yol açar.

1 - Söz konusu zararların ilki, bu hadise karşı olan güvenin zayıflamasıdır. Çünkü, ayrı ve özel bir delil ile yasaklandığı bilinen bir davranışla ilgili hüküm, bu hadisin içeriğinden olmayan söz konusu yasakla bilinmiş olur. O zaman da bu hadisin hiç bir anlamı kalmamış olur. Oysa Peygamberimiz bu sözleri büyük bir kalabalığa seslenirken ve genel karakterli bir konuşma içinde söylemiştir.

2 - Böyle olunca “bid'at” terimi, özü ve sözü bakımından hiç bir etkisi olmayan içi boş bir kelimeye dönüşür. Bu takdirde de bu söz veya kavrama dayanarak hüküm vermek, diğer etkisiz kavramlara dayanmakta olduğu gibi, aslında dayanaksız bir yargıya varmak olur.

3 - Bir şey söylerken böyle bir terim kullanmak, eğer bu terimle başka bir kavram kasdediliyorsa -ki konumuz bakımından bu “başka” kavram yasaklanmış belirli davranıştır- belirtilmesi gereken bir anlamı belirtmekten kaçınmak ve göründüğü gibi anlaşılmaması gereken bir sözü söylemek olur. Çünkü “bid'at” ile “özel hükümlü yasak” arasında “genellik” ve “özellik, belirlilik” ilişkisi vardır. Yani her bid'at hakkında özel bir yasaklayıcı hüküm yoktur. Bunun yanında, her hakkında özel yasaklayıcı hüküm bulunan davranış da bid'at değildir. Böyle olunca her hangi bir terimi söylerken aslında başka bir terimi kasdetmek, sadece aldatmaca amacı güden konuşmacılara yaraşabilecek katıksız bir lâf cambazlığıdır. Tıpkı “kara” derken at ve “at” derken kara demek istemek gibi.

4 - Böyle bir yorumun yolaçacağı bir başka sakınca da şudur.

Eğer Peygamber Efendimiz (salât ve selâm üzerine olsun) “Her bid'at dalalettir. (sapıklıktır)” ve “Sonradan ortaya atılmış şeylerden uzak durunuz” sözleri ile özel hükümlerle yasaklanmış kötülükleri kasdettiğini düşünecek olursak, o zaman Rasûlüllah'ın bu hadisle neyi anlatmak istediğini tümü ile hiç kimse tarafından bilinmeyen ve ancak seçkin alimler tarafından kısmen bilinebilen bir davranış biçiminin (özel hükümlü yasaklar) kavranmasına havale etmiş olması gerekir ki, bu olabilecek bir şey değildir.

5 - Eğer Peygamberimizin (salât ve selâm üzerine olsun) bu sözleri ile sadece özel hükümle yasaklanmış davranışlar kasdedilecek olursa bu sözlerin kapsamların çok küçük bir kısmı göz önüne alınmış olur ki bu küçük kısım da özel hükümlü yasaklar olur. Çünkü eğer özellikle yasaklanan belirli bidatler ile haklarında özel yasak bulunmayan bidatler, biribiri ile karşılaştırılacak olursa, hakkında özel yasak bulunmayan bidatlerin kesin bir çoğunluk oluşturduğu görülür. Oysa genel karakterli bir sözle, bu sözün kapsamının çok küçük kısmını veya bir kaç ender muhtevayı kasdetmek caiz değildir.


Gerek bu saydığımız sakatlıklar ve gerekse burada sözünü etmediğimiz daha bir çok sakıncalar kesinlikle bu yorumun yanlış olduğunu ve söz konusu hadisi bu anlama getirmenin caiz olmamasını gerektirir. Hadise böyle anlam veren kimsenin, giriştiği yoruma gerekçe oluşturacak bir delile dayanıp dayanmamış olması önemli değildir. Çünkü böyle bir manâlandırma yapan kimsenin, yorumuna gerekçe saydığı delili açıklamadan daha önce söz konusu hadisin istediği anlamı vermeye elverişli olduğunu açıklaması gerekir. Oysa saydığımız sebepler, elimizdeki hadisten böyle bir anlam çıkarabilmeyi engeller niteliktedirler. Buraya kadar söylediklerimiz, karşı görüşün birinci kategorisine girenlerine verdiğimiz cevaptır.

İkinci kategorideki karşı görüşlülere vereceğimiz cevap da şudur:

“Farzedelim ki, gerçekten bidatler güzel ve çirkin olmak üzere ikiye ayrılır. Fakat bunun böyle olması, bu hadisin bidatlerin genel olarak çirkin olduğunu belirtmesine engel değildir. Olsa olsa şu söylenebilir:

“Güzel olduğu ispatlanan belirli bir bidat, genel kavramdan istisna edilmiş, ayrı tutulmuş sayılır. Yoksa temel kural, her bid'atın sapıklık olduğudur.”

Açıkça anlaşılmalıdır ki, bu cevap: “falanca davranış bid'attır, ama aynı zamanda güzeldir.” şeklindeki itirazlara, ya söz konusu hareketin aslında bid'at olmadığını veya eğer bid'at ise genel bid'at kavramından ayrı tutulmuş bir istisna olduğunu belirterek karşılık veriyor ve böylece sözümüzün konusu olan hadisin delil olma niteliğini sağlama almış oluyoruz. Tabii ki, bu cevap güzel olduğu kesinlikle belirlenmiş bid'at nitelikli davranışlar için söz konusudur.

Yoksa güzel oldukları sanıldığı halde, güzellikleri ispatlanamayan veya güzel oldukları söylenebileceği gibi çirkin oldukları da ileri sürülebilecek olan davranışlara gelince, onlarla ilgili itirazlara az önceki cevapla karşılık verilemez. Onlara şöyle cevap verilebilir:

Eğer söz konusu davranışın güzel olduğu ispatlanırsa o zaman önümüzde iki ihtimal var:

Bu davranış ya bid'at değildir veya genel bidat kavramından ayrı tutulmuş bir istisnadır. Buna karşılık eğer söz konusu davranışın güzel olduğu ispatlanamamış ise; o davranış, genel bidat kavramının kapsamı içinde görülür.

Bu konudaki itirazlara bu iki cevabın ya biri veya öbürü ile karşılık verilebileceği görülünce, açıkça belli olur ki, sözümüzün konusu olan hadisin delil olma niteliği geçerlidir, bu itirazlar yüzünden reddedilemez.

Şunu da tekrar vurgulayalım ki, Peygamberimiz “Her bid'at dalalettir. (sapıklıktır)” şeklindeki bu genel-geçer cümlesini, onu genellik niteliğinden soyutlayarak “Her bid'at dalalet (sapıklık) değildir” şeklinde tersine döndürmek, normal bir yorumlama çabasından çok, Peygamber Efendimize karşı çıkmaktır ki, buna hiç kimsenin ne yetkisi ve nede hakkı olmamalıdır. Bunun yerine bid'at oldukları ileri sürülen ve aynı zamanda güzel oldukları kesin olarak belirlenen davranışlar hakkında şöyle denebilir:

“Söz konusu belirli hareket bid'at değildir ve buna göre yukarıdaki hadisin kapsamına girmez veya hadisin kapsamına girer, ama şu şu özel delil yüzünden genel kavramdan ayrılmış bir istisnadır.”

Hemen şunu belirtelim ki; böyle durumlarda yukarıdaki ilk cevap daha yerindedir. Anlattığımız ikinci cevap ise söz götürür, üzerinde tartışılabilir. Çünkü;

Peygamberimizin sözünde, bariz bir genellik ve kapsamlılık amacı vardır, bu niteliğinden saptırılamaz.


Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1967
  • Değerlendirme Puanı: +50/-0
Teravih Namazını Cemaatle Kılmak Bidat mıdır?

Teravih namazına gelince o bir bidat değil, tersine Peygamberimizin (salât ve selâm üzerine olsun) hem sözüne ve hem de uygulamasına dayanan bir sünnettir. Çünkü bilindiği gibi Peygamberimiz bu konuda şöyle buyuruyor:

“Allah size Ramazanda oruç tutmayı farz kıldı ben de size Ramazan gecelerini ibadetle geçirmeyi sünnet kıldım.”

(Hadisi Ahmed Müsned'inde kaydediyor: bkz. Feth EI-Rabbâni, c. 9, s. 244; İbn Mace, c. 1, s. 421, H. No: 1328, Kitap namaz kılma, Bab: Ramazan ayının ibadetle geçirme konusunda gelen hadisler. İbn Huzeyme, Sahih, c. 3, s. 335, H. No: 2201, Bab: 235, Kitap: Oruç. Bu hadisin ravi zincirinde adı geçen El-Nadr b. Şeyban, zayıftır. Bkz. Feth El-Rabbani, c. 9, s. 244. Bu konuyla ilgili İbn Huzeyme diyor ki: Allah'ın kitabı ve Rasûlüllah'ın sünneti bu sözlerle kaydedilen hadisin anlamını doğrulamaktadır. Ancak bu ravi zinciriyle değil. Zira ben korkuyorum ki, bu isnad bir yanılgıdan ibarettir. Ebu Seleme'nin babasından bir şey dinlemediğinden de ayrıca endişe ediyorum, iyi biliyorum ki bu haberi Ebi Seleme'den El-Nadr b. Şeybânî'den başkası nakletmemiştir. c. 3, s. 335; İbn Huzeyme'nin Sahih'inden.)

Teravih namazını cemaatle kılmak da bid'at değil, tersine o da sünnettir. Çünkü Peygamberimiz bir kaç Ramazanın ilk iki hatta ilk üç gecesi ile son on gecesinde cemaate teravih namazı kıldırmış ve hadis kaynaklarının bildirdiğine göre sahabilerin bu işten sıkılmaya başlamaları üzerine:

“Her hangi biriniz bu namazı imamın arkasında kıldığı takdirde namazı bitirince defterine bütün geceyi ibadetle geçirmiş gibi sevap yazılır.” buyurmuştur. (Bkz. Tirmizi, Sünen, c. 3, s. 169, H. No: 806, K. Oruç, Bab: Ramazan Ayını İbadetle Geçirme Konusunda Gelen Hadisler. Tirmizİ hadisi hasen, sahih olarak nitelendirmektedir; İbn Mace, Sünen, H. No: 1327, K. Namaz kılma ve onunla ilgili sünnetler, İbn Huzeyme, Sahih, c. 3, s. 337, 338, H. 2206. K Oruç, Bab: 240.)

Nitekim, İmam Ahmed ve daha başkaları bu hadise dayanarak Teravih namazını cemaatle kılmanın, tek başına kılmaktan daha çok sevap kazandırıcı olduğunu belirtmişlerdir.

Çünkü Peygamberimizin bu sözleri, Ramazan gecelerini imamın arkasında namaz kılarak ihya etmeyi teşvik eder niteliktedir. Fakat bu teşvik O'nun tarafından mutlak anlamda sünnet olmayacak biçimde vurgulanmıştır. Bu yüzden Onun zamanında sahabiler cemaatle teravih namazı kılıyorlar, o da bu davranışı sessizce onaylıyordu. Bilindiği gibi Peygamberimizin herhangi bir hareketi sessizce onaylaması, sünnetin bir çeşididir.

Hz. Ömer'in (Allah ondan razı olsun) bu konu ile ilgili “Bu ne güzel bid'attar” sözüne gelince; eğer biz onun sözüne dayanarak tartışmasız bir meselede hüküm verecek olsak bu sözü delil kabul edenlerin çoğu, “Hz. Ömer'in sözü delil niteliği taşımaz” diyerek bize karşı çıkarlardı. Öyle olunca nasıl oluyor da onun Peygamberimizin hadisine ters düşen sözünü delil gösterebiliyorlar?

Oysa ki, Hz. Ömer'in sözlerinin delil niteliği taşıdığına inananlar, bu sözlerin hadisle çatışmaları halinde bu niteliklerini yitireceklerini belirtiyorlar. Demek ki, her iki farklı görüşe göre de Hz. Ömer'in sözüne dayanarak hadise karşı çıkılamaz.

Fakat iki çelişik rivayetten birine göre Hz. Ömer'in ve Hz. Ebu Bekir'in hadisle çatışmayan sözlerine dayanarak hadisin genel ifadesi sınırlandırılabilir. Bu sözü delil olarak kullanmak isteyenler bu imkândan yararlanarak söz konusu bid'atın “güzel” olduğu sonucuna varabilirler. Ama bu sözden bunun dışında bir sonuç çıkaramazlar.

Şunu da belirtmek gerekir ki;

Bu sözün önemli yönü, Hz. Ömer'in burada cemaatle Teravih namazı kılmayı güzel görmekle birlikte “bid'at” olarak adlandırmış olmasıdır. Oysa bu adlandırma terimin şeriat anlamında değil, sözlük (lügat) anlamındadır.

Bilindiği gibi “bid'at” sözlük (lügat) anlamı ile geçmiş bir örneğe dayanmaksızın yapılan bütün yeni hareketleri ifade ettiği halde, şer'i anlamı ile “hakkında şer'i delil bulunmayan davranış” demektir.

Buna göre, Peygamberimizin (salât ve selâm üzerine olsun) her hangi bir sözü, vefatından sonra bir işin müstahab veya vacip olacağını belirtirse veya Hz. Ebu Bekir tarafından yayınlanan zekât genelgesi örneğinde olduğu gibi, her hangi bir hareket için delil teşkil eder de, bu hareket ancak O'nun vefatından sonra işlenirse, söz konusu hareket terimin sözlük anlamı ile “bidat” diye adlandırılabilir. Çünkü ilk defa uygulanan bir yeniliktir.

Nitekim, Peygamberimizin getirdiği dinin kendisi bile bu anlamda “bid'at” ve “sonradan ortaya atılmış bir şey” diye adlandırılabilmiştir.

Bilindiği gibi Kureyş müşriklerinin elçileri o zamanın Habeş İmparatoru Necaşi ile yaptıkları görüşmede İmparatorun ülkesine sığınan göçmen sahabiler hakkında:

“Bu adamlar atalarının dininden çıkmışlar ve İmparatorun dinine de girmemişlerdir. Onlar hiç kimsenin bilmediği yeni bir din ortaya atmışlardır.” demişlerdi. (İbn Kesir, a.g.e, c. 2, s. 18.)

(Necaşi: Habeş imparatorlarına verilen addır. Nitekim Fars krallarına Kisra, Rum krallarına da Kayser denilmektedir. Habeş kralı Necaşi'nin buradaki adı, Ashame b. Bahr'dır. Düzgün kişilik sahibi -salih-, akıllı, zeki, bilgin ve adil bir zattı. Cenab-ı Peygamber O'nun kişiliğinin düzgün olduğuna, öldüğü zaman bizzat tanıklık etmiş. Habeşistana göçen müslümanları korumuş onlara iyiliklerde bulunmuş ve Kureyş işkencelerini onlardan uzaklaştırmıştı. Hicretten dokuz yıl önce öldüğü söylenmektedir. Bkz. İbn Kesir, El-Siyer, c. 2, s. 29, 30.)

Fakat, Kur'anda ve sünnette delili olan söz konusu hareket, şeriat anlamı ile “bid'at” olmaz, sadece sözlük anlamı ile böyle adlandırılabilir.

Demek oluyor ki “bid'at” teriminin sözlük anlamı, onun şeriatteki anlamından daha genel, daha geniş kapsamlıdır.

Kısacası, Peygamberimizin “Her bid'at dalalettir. (sapıklıktır)” sözü bütün yenilikleri, bütün ilk uygulamaları kapsamaz.

Çünkü İslâm dininin bizzat kendisi, hatta diğer peygamberlerin getirmiş oldukları hak dinlerin her biri, birer “yenilik” birer “ilk eylem” dirler.

Peygamberimizin bu sözü ile kasdettiği şey, gerek Kur'an ve gerekse kendisi tarafından meşruluğu onaylanmamış olan yeni davranışlardır.

Tekrar sözü cemaatle Teravih namazı kılma meselesine getirecek olursak, bu namaz Peygamberimiz zamanında teker teker de kılınmış, cemaatle de kılınmıştır. Peygamberimiz ilk gecelerinde teravih namazının cemaatle kılındığı bir Ramazan ayının, üçüncü veya dördüncü gecesinde yine cemaatle Teravih kılmak amacı ile mescidde toplanan sahabilere şöyle buyurmuştu:

“Size Teravih namazı kıldırmaya çıkmayışımın sebebi, bu işin üzerinize farz olmasından duyduğum endişedir. Bu namazı evlerinizde kılınız. Çünkü insanın farzlar dışındaki en faziletli namazı evinde kılacağı namazdır.”

(Buhari, c. 13, s. 264, H. No: 7290, K. İ'tisam, bab: Çok soru sormanın uygunsuzluğu ve malayaninin mükellefiyeti; Feth El-Bari, c. 4, s. 250, 251, H. 2012, K. Teravih namazı, Bab: Ramazan'ı ibadetle geçirmenin fazileti, Feth El-Bari, K. Cuma, bab: 29, H. No: 924; Müslim, c. 5, s. 182, N. No: 761, K. Yolcunun namazı ve onu kısaltması, Bab: Ramazan'ı ibadetle geçirmeye teşvik. Ahmed, c. 5, s. 182.)

Görüldüğü gibi Peygamberimiz, o gece Teravih namazı kıldırmaya çıkmayışına bu namazın farz olmasından endişe duymasını gerekçe olarak göstermiştir.

Açıkça anlaşılıyor ki, O'nun namaz kıldırmaya çıkmasını sağlayan sebep geçerliğini korumaktadır ve eğer bu namazın farz olmasından çekinmemiş olsa o gece de öne geçip sahabilere Teravih kıldıracaktır.

Daha sonra Hz. Ömer (Allah ondan razı olsun) döneminde müslümanlar, mescidi kandillerle aydınlatarak bir imamın arkasında topluca Teravih namazı kılmaya başlayınca bu uygulama daha önceki tatbikatlarından farklı olduğu için “bidat” diye adlandırılmıştır.

Çünkü terimin sözlük anlamı, bu isimlendirmeye elverişlidir. Yoksa bu uygulama şeriat anlamı ile bid'at değildir.

Sebebine gelince; sünnet onu salih amel kapsamına almış, fakat sadece farz olur endişesi ile devam ettirmemiştir. Peygamberimizin vefatı ile farz olma endişesi ortadan kalktığı için bu uygulamanın tazelenmesinin önünde hiç bir engel kalmamıştır.

Kur'an-ı Kerim'in bir araya getirilmesi olayı da tıpkı böyledir. Kur'an'ın Peygamberimizin hayatında bir araya getirilmesini engelleyen faktör, henüz vahyin inmekte olması, buna bağlı olarak Cenab-ı Allah'ın dilediği ayet ve hükümleri değiştirmesi ihtimalinin var olması idi. Bu ihtimale rağmen eğer, Kur'an'ın bütün ayetleri bir mushafta toplansaydı, sık sık değiştirilmesi zor veya imkânsız olurdu. Fakat Peygamberimizin ölümü ile Kuran son şeklini alıp Allah'ın şeriatı kesin hatlarıyla belli hale gelince, artık hem Kur'an ayetlerinin azalıp çoğalma ihtimali ve hem de şeri hükümlerin değişmesi imkânı ortadan kalkmıştı. O zaman müslümanlar, Peygamberimizin bu konudaki sünnetini uygulamaya giriştiler. Çünkü artık bu sünneti ertelemeyi gerektirecek hiç bir sebep kalmamıştı. Yani Kur'an ayetlerini bir araya getirme olayı her ne kadar sözlük (lügat) anlamı ile “bid'at” olarak adlandırılabilire de aslında Peygamberimizin bir sünnetidir.

Bunlara benzer bir başka uygulama da Hayber yahudileri, Necran yöresi hristiyanları ve daha bir kaç gayr-i müslim gurubun Hz. Ömer (Allah ondan razı olsun) tarafından Arap yarımadasından sürülmesi olayıdır. Peygamber Efendimiz (salât ve selâm üzerine olsun) ölümünden önceki son hastalığı sırasında:

“Yahudi ve hristiyanları Arap yarımadasından çıkarınız” diyerek bu yolda direktif vermişti.

(Müslim'in Sahih'inde bu hadis şu sözlerle yer almaktadır: “Yahudilerle hristiyanları Arap yarımadasından mutlaka çıkaracağım; Öyle ki (orada) Müslümandan başka kimseyi bırakmayacağım.”  Bkz. Müslim, H. No: 1767, K. Cihad ve siyer, bab: Hristiyan ve yahudilerin Arap yarımadasından çıkarılmaları ile ilgili gelen hadisler; Tirmizi, H. No: 1607, Kitap, Siyer, bab: Yahudi ve hristiyanların Arap yarımadasından çıkarılmaları ile ilgili hadisler. Tirmizi hadisi hasen ve sahih olarak niteliyor. Ebu Davud, H. No, 3030, K. Haraç, bab, Hristiyan ve yahudilerin Arap yarımadasından çıkarılmaları; Ahmed, Müsned, c. 3, s. 345, Diğerleri gibi Ahmed'de hadisi Ubeyde b. Cerrah'tan naklediyor. Ravi şöyle diyor Peygamberin en son söylediği söz şu oldu: “Hicaz ve Necran'lı yahudileri Arap Yarımadasından çıkarınız.” El-Müsned, c. 1, s. 196.)

Ebu Bekir hazretleri (salât ve selâm üzerine olsun) halifeliği döneminde gerek mürtedler (dinden dönenler) ile savaşmak zorunda kaldığı ve gerekse İran ve Bizans cephelerinde mücadeleye tutuşmak durumunda kaldığı için Peygamberimizin bu direktifini yerine getirmeye fırsat bulamamıştı.

Yine İran ve Bizans cephelerindeki savaşlar yüzünden, Hz. Ömer (Allah ondan razı olsun) halifeliğin ilk döneminde bu işe el atamamıştı. Fakat eline fırsat geçer geçmez hemen Peygamberimizin bu vasiyetini yerine getirdi.

İşte bu uygulamaya da sözlük anlamı ile “bid'at” adı verilebilmişti. Nitekim yahudiler:

“Sen bizi nasıl yurdumuzdan çıkarabilirsin? Oysa Ebul Kasım (Peygamber) bize topraklarımızda yaşama izni vermişti.” diyerek Hz. Ömer'in bu uygulamasına karşı çıkmışlardı. (Bunun benzeri bir haberi Kasım b. Sellam -Ebu Ubeyd- Muaviye Ameş, Salim b. Ebi El-Ca'd, kanalıyla Kitab El-Emval adlı eserinde nakletmektedir. Kitab El-Emval, s. 98.)

Hatta daha sonra Hz. Ali (Allah yüzünü ak etsin) halife olunca, kendisine baş vurarak, eski yurtlarına dönmelerine izin vermesini, bu yolda kendilerine resmi bir yazı vermesini istediler. Fakat Hz. Ömer'in söz konusu uygulaması, sonradan yapılmış ve Peygamberimizin ilk davranışının tersine olmasına rağmen aslında yine Rasûlüllah'ın direktifi gereği olduğu için Hz. Ali, yahudilerin isteklerini reddetmişti.


Bunlara benzer bir başka meselede Peygamberimizin (salât ve selâm üzerine olsun) şu hadisinden kaynaklanmıştır:

“Karşılıksız bağış niteliğinde olmaları şartı ile devlet adamlarının verecekleri hediyeleri alabilirsiniz. Fakat eğer bu hediyeler dininizden taviz koparmak amacı taşırsa bu bağışları almayınız.”

(Ebu Davud, Sünen, H. No: 2958, K. Haraç ve İmare, bab: Zamanın sonunda hediye almanın uygunsuzluğu -keraheti- Burada hadis şu sözlerle nakledilmiş: “ey halk, karşılıksız hediye almaları koşuluyla Kureyş'lilerin verdikleri hediyeleri kabul ediniz. Ancak Kureyş size verdikleri mülk ile sizi dininizden kendilerine meylettirecekler olurlarsa verdikleri hediyeleri kabul etmeyiniz. Benzer bir başka hadisi Taberani, Mucem-El-Kebir, adlı eserinde naklediyor: H. No:, 4239, c. 4, s. 251. Hadisi inceleyenler onun zayıf olduğunu söylüyorlar. Ebu Davud'a göre hadisin senedi de bilinmemektedir. Buharı, El-Kebir; Süyûtî, El-Cami El-Sağîr, H. No: 3893, c. 1, s. 600.) 

Saadet çağından (Asr-ı Saadetten) sonraki dönemlerde öyle günler olmuş ki, hükümdarlar İslâmın özüne aykırı konularda da olsa kendilerini destekleyenlere devlet hazinesinden bağışlar dağıtmaya yönelmişlerdir. İşte böyle durumlarda bazı kimseler, Peygamberimizin bu hadisinde beliren sünnetine uyarak böylesine hükümdarların kötü niyetli bağışlarını reddettiler. Gerçi hükümdarlardan gelen hediyeleri reddetmek, “yeni ortaya atılmış” bir tutumdu, ama bu bağışları dağıtan hükümdarların “yeni tutumlarına” karşılık olmak üzere Peygamberimizin bu “ileriye dönük” direktifi uyarınca isabetle ortaya konmuştu.

Bu kategoriye giren bir başka olay da şudur:

Peygamber Efendimiz (salât ve selâm üzerine olsun) sahabilerden Uhban b. Seyfi'ye bir kılıç hediye etmiş ve kendisine şöyle buyurmuştu:

“Bu kılıçla müşriklere karşı savaş. Fakat müslümanların birbirlerine karşı savaşa tutuştuklarını görünce onu kırıver.”

(Ahmed, El-Müsned, c. 6, s. 393; İbn Hacer, El-İsabe, c. 1, s. 138. Hadisin senedi Ahmed'e göre sağlamdır. Ancak kıssada: “Onunla müşriklerle savaş” sözü yok.)

(Uhban b. Seyfi; Büyük sahabilerden olan bu zatın asıl adı Uhban b. Sayfiye El-Gıfâri, künyesi Ebu Müslim'dir. Basra'da yaşamıştır. Bkz. Usd ul-Ğabe, c. 1, s. 138.)

Nitekim Uhban b. Seyfî de sonradan müslümanlar arasında kargaşalıklar ve savaşlar çıktığını görünce Rasûlüllah'ın elinden almış olduğu kılıcı kırıverdi. Onun bu davranışı “sonradan ortaya çıkmış” ve bu bakımdan sözlük anlamı ile “bid'at” nitelikli bir davranıştı. Sebebine gelince Peygamberimiz zamanında müslümanların kılıçlarını kırdıkları hiç görülmemişti. Fakat bununla birlikte Peygamberimizin emrine, dolayısıyle sünnetine uygun bir davranıştı.

Ebu Bekir'in (Allah ondan razı olsun) halifeliğinin ilk yıllarında zekât vermek istemeyenlerle savaşması da böyledir. Çünkü her ne kadar Peygamberimiz, sırf zekât vermedi diye hiç kimseye karşı savaş açmadı ise de bir hadisinde şöyle buyurmuştu:

“İnsanlar Allah'dan başka ibadete layık ilâh olmadığına ve Muhammed'in, O'nun Rasûlü olduğuna şahadet edinceye -Kelime-i şahadet getirinceye- kadar onlarla savaşmak bana emredildi. Bunu yapınca bu sözün kendilerine yüklediği sorumluluğun gerekleri dışında, onların canları ve malları benim için dokunulmaz olur. Onları hesaba çekecek olan Allah'dır.”
(Müslim, İman kitabı, bab: 9, H. No: 21,24; Müslim'in kaydında “Ve enne Muhammeden Resulüllah” yerine “Ve bana, benim getirdiğime inanıncaya kadar, bunu yaptıklarında...” ifadesi geçmektedir; Ahmed, El-Müsned, c. 2, s. 384; Ebu Hüreyre'den.)

Zekât vermek, “lâ ilâhe illallah (Allah'dan başka ibadete layık ilâh yoktur)” demiş olmanın getirdiği sorumluluklardan biri olduğu için zekât vermeyi reddeden bir kimsenin sırf bu sözü söylemiş olması, dokunulmazlık elde etmesi için yeterli sayılmamıştır.

Nitekim Peygamberimiz başka bir sahih hadisinde:

“Onlar Allah'dan başka ibadete layık ilah olmadığına ve Muhammed'in, O'nun Rasûlü olduğuna şahadet edinceye, namaz kılıp zekât verinceye kadar...”  diye buyurarak, bu yetersizliği açıkça belgelemiştir. Aslında bu konu geniştir. (Buhari, İman kitabı, bab: 17, H. No: 25; Feth El-Bari, c. 1, s. 75; Müslim, K. İman, bab: 8, H. No: 22, c. 1, s. 53.)

Doğrusunu Allah bilir ama bizim anladığımıza göre bu konuda bağlı kalınması gereken temel kural şudur:

İnsanlar sadece yararlı olduklarına inandıkları şeyleri, yenilik olarak ortaya atarlar. Herhangi bir yeniliğin zararlı olduğunu düşünseler onu ortaya atmazlar. Çünkü böylesine ters bir tutuma ne akıl ve ne de din yönünden gerekçe bulunamaz.

Şimdi, eğer müslümanlar bir şeyi yararlı görürler ise, bu şeye ihtiyaç hissettiren sebebe bakılır. Eğer bu ihtiyaç hissettiren sebep, Peygamberimizden (salât ve selâm üzerine olsun) sonra ortaya çıkmış yeni bir şey olur da Peygamberimiz kesin bir yasaklama belirtmeden o şeyi yapmamış ise böyle bir durumda söz konusu ihtiyaç duyulan yenilik ortaya konup uygulanabilir.

Peygamber Efendimiz zamanında da ihtiyaç haline geldiği halde çeşitli engeller yüzünden ortaya atılmayan ve Peygamberimizin ölümünden sonra önleyici engelleri ortadan kalkan yararlı yenilikler hakkında da aynı kural geçerlidir.

Fakat ihtiyaç niteliği kazandıracak bir sebebi olmayan veya kulların bazı günahları sebebi ile ihtiyaç haline geldiği ileri sürülen yeniliklere gelince, bunları ortaya çıkarıp benimsemek caiz değildir. Şunu hiç unutmamak gerekirki, gerektirici sebebi Peygamberimiz zamanında da var olan bir davranış eğer buna rağmen o zaman işlenmemiş ise her ne kadar bize göre yararlı ise de aslında yararlı değildir. Buna karşılık gerektirici sebebi (gerekçesi) Peygamberimizden sonra -Allah'ın emrine karşı gelmek söz konusu olmaksızın- ortaya çıkan yenilikler yararlı olabilirler.
Bu konuda fıkıh bilginleri iki yol benimsemişlerdir:

1 - Bu yollardan birine göre, eğer hakkında yasaklayıcı bir delil yoksa söz konusu yenilik benimsenip uygulanabilir. Bu görüş, “kamu yararı (Mesalih-i Mürsele)” ilkesinin geçerliliğine inananların görüşüdür.

2 - Bu yollardan ikincisine göre söz konusu yenilik, hakkında emir olmadıkça ortaya atılıp benimsenemez. Bu görüş “Kamu yararı (Mesalih-i Mürsele)” ilkesine dayanarak ahkâm çıkarmanın doğru olamayacağını düşünenlerin görüşüdür ve kendi içinde iki türlüdür:

Bu görüşün bir kısım taraftarları şeriat koyucunun (Peygamberimizin) ya sözüne, ya davranışına veya sessiz onayına (ikrarına) dayanmayan bir hükmün ortaya konamayacağını savunurken, diğer bir bölümü söz konusu hükmün şeriat koyucunun açık veya dolaylı sözüne dayanılarak ortaya konabileceğini söylemektedirler. Birinci kısımdakiler “Kıyas” metodunu kabul etmeyenler, ikinci kategoridekiler ise bu metodun geçerliliğine inananlardır.

Gerektirici sebebi (gerekçesi) -eğer yararlı olsa- Peygamberimiz zamanında da varolduğu halde O'nun tarafından uygulamaya konmayan yeniliklere gelince; Peygamberimizden sonra bu tür yenilikleri ortaya koyup benimsemek Allah'ın dininde değişiklik yapmak demek olur. Bu türlü değişiklikleri dine sokanlar dini değiştirmeyi amaç edinen hükümdar, bilgin ve kullar ile içtihadında (ilmî araştırmasında) yanılgıya düşen araştırmacılardır.

Nitekim Peygamber Efendimiz (salât ve selâm üzerine olsun) vaktiyle bu kaygıyı şu sözlerle dile getirmiştir:

“Sizin hakkınızda en korktuğum şeyler alimlerin yanılgıya düşmesi, münafıkların Kur'anı tartışma dayanağı olarak kullanmaları ve halkı saptıran hükümdarlar (imamlar) dır.” 

(Bunun benzerini Hakim, Muaz b. Cebelden (Allah ondan razı olsun) nakletmiştir: El-Müstedrek, c. 4, s. 420; El-Beğavî, Şerh El-Sünne, c. 1, s. 317, Ömer b. Hattab'dan (Allah ondan razı olsun) İbn Müflih, Adab El-Şeri'a adlı eserinde Yezid b. Ebi Ziyad, Mücahid, İbn Ömer'den merfu olarak şöyle nakletmiş: “Ümmetimin başına gelecek üç şeyden çok korkuyorum: Alimlerin alçalması -zilleti- bir; Münafıkların Kur'anı tartışma aracı olarak kullanmaları, iki; ve, dünya ve nefsinize önem vermeniz.” Ardından eser sahibi şu açıklamayı ekliyor: “Yezid, zayıf olmasına zayıftır ama, metruk değildir.” c. 2, s. 52: Ayrıca hadisin başkaca sağlam tanıkları da bulunmaktadır.)

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1967
  • Değerlendirme Puanı: +50/-0
(Devam) Söz konusu yeniliklerin örneği, Ramazan ve Kurban bayramları namazları için ezan okumaktır. Bu adet bazı devlet adamları tarafından ortaya atıldığında müslümanlar bid'at olduğu gerekçesi ile bu uygulamaya karşı çıktılar. Eğer bu uygulamanın bid'at oluşu onun mekruh olduğuna delil olmasaydı, bu adetin:

“Ey müminler, Allah'ı çok çok anınız” (Ahzab: 41) ve

“İnsanları Allah'a çağırandan daha güzel sözlüsü kim olabilir?” (Fussilet: 41) ayetlerinin kapsamına girdiği söylenebileceği gibi cuma namazı için ezan okunması hükmü ile de “kıyas” lanabilirdi. 

Çünkü bayram namazlarında ezan okumanın “yararlı” olacağını isbatlamaya çalışmak, koyu bir bid'atın yararlılığını kanıtlamaya çalışmaktan çok daha gerekçeli ve yerinde bir çabadır. Hatta:

“İleri sürülen gerekçelere ve her hangi bir önleyici engelin yokluğuna rağmen, Peygamberimizin bu adeti uygulamaması (yani bayram namazlarında ezan okutmaması) nasıl sünnet ise bu adeti uygulamak da bir başka sünnettir.” denebilir.

Gerçi ilk bakışta böyle düşünmenin yerinde olduğu sanılabilir, ama cuma namazlarında ezan okumayı emrettiğine, buna karşılık bayram namazlarını ezan ve Kamet'siz kıldığına göre sünnet olan uygulama bayram namazlarında ezan okumamaktır. Buna göre, bu sünnete hiç kimse bir şey eklemeye yetkili değildir. Dahası, bu sünnete farklı bir uygulama eklemek namaz vakitlerine, rekâtlerin sayısına veya Hacc'ın rükünlerine eklemeler, arttırmalar yapmak gibidir.

Başka bir deyimle eğer bir kimse, öğle namazının farzını (dört rekât yerine) beş rekât olarak kılmak istese de “Bu yapacağım şey fazladan iyi bir amel olmaktır” diye davranışını haklı göstermeye çalışsa, bunu yapmaya yetkili değildir. Tıpkı bunun gibi eğer bir kimse Kabe ve Arafat dağı gibi mukaddes yerler dışında başka yerler belirleyip oralarda Hacc amacı ile ibadet ve zikir etmeye kalkışacak olsa “bu yaptığım şey iyi nitelikli bir bid'attır (Bid'at-i Hasene)” diyerek böyle bir şey yapmaya yetkili değildir. Tersine böyle bir kimseye “Her bid'at bir dalalettir. (sapıklıktır)” diye karşılık veririz.

Biz böyle bir davranış hakkında, özel bir yasaklayıcı hükmün varolduğundan veya onun yol açacağı kargaşa ve yıkımlardan (mefsedet'ten) önce onun “dalalet (sapıklık)” olduğunu bilir ve söyleriz. Vermiş olduğumuz bu misal Peygamber Efendimiz zamanında gerektirici sebebi (gerekçesi) var olan ve -eğer yararlı olsa- önleyici hiç bir engeli bulunmayan yeniliklerin örneğidir. Böyle bir yeniliği ortaya atan kimsenin göstereceği bütün gerekçeler ve varlığını iddia edeceği bütün yararlar, Peygamber Efendimiz (salât ve selâm üzerine olsun) zamanında da var olduğu halde Peygamberimiz bu işi yapmadı. O halde O'nun bu “yapmayışı (terki)” bütün genellemelerden ve bütün kıyaslardan önde gelen “özel” bir sünnettir.


İnsanların kusurları veya kötü niyetleri yüzünden ihtiyaç haline gelen bid'atlere örnek Ramazan ve Kurban bayramlarının hutbelerini bayram namazının önüne almaktır. Bazı devlet adamları ilk defa böyle bir uygulamayı başlatınca müslümanlar bidat olduğu gerekçesi ile buna karşı çıktılar. Bu uygulamayı getirenlerin, cemaatın şimdilerde bayram namazından sonra hutbeyi dinlemeden dağıldığını, oysa Peygamberimiz zamanında hutbeyi dinlemeden dağılmamış olduklarını savunma olarak söylüyorlar. Bu bid'atı haklı gibi gösterebilmek için kendilerini böyle savunanlara şöyle demek gerekir;

“Bunun böyle olmasının sebebi senin kusurun, hatta kötü niyetindir. Çünkü Peygamberimiz o günün cemaatine yararlı olmak, kendilerine gerçekleri anlatmak ve doğru yolu bulmalarını sağlamak amacı ile hutbe verirdi. Fakat sen, saltanatını ayakta tutmak amacı ile hutbe veriyorsun, bu konuşmalarda onlara hiç bir yararlı şeyi öğretmiyorsun. Sırf senden kaynaklanan bu senin öz kabahatin sana yeni bir günah ortaya atma (bid'at çıkarma) yetkisi vermez. Burada senin yapacağın şey, Allah'a tevbe etmek ve Peygamberin sünnetine uymaktır. O zaman durum düzelir. Eğer yine de düzelmez ise Allah sana cemaatın yaptığını değil, kendi yaptıklarını soracaktır.”

Açıkladığımız bu iki ilkeyi iyi kavrayan kimsenin bid'at nitelikli yeniliklerle ilgili şüphelerinin çoğu çözümlenmiş olur. Çünkü Peygamber Efendimiz (salât ve selâm üzerine olsun) konu ile ilgili bir başka hadisinde şu enteresan tesbitte bulunuyor:

“Bir toplumun ortaya çıkardığı her yeni bid'at, bu bid'at kadar bir sünneti kendilerinden alıp götürür.”


Ben bu gerçeğe, bu kitabın daha önceki sayfalarında işaret ederek şeriatin kalbin besini olduğunu, bid'at nitelikli yeniliklerle beslenen kalblerde sünnetlerin fazileti için yer kalamayacağını ve böylesine kalblerin bozuk besinlerle beslenen bir canlı vücudu gibi olacağını belirtmiştim.

Meselâ; çoğu devlet adamlarının caiz olmayacak oranda ağır vergiler almaları, işlenen suçlara karşı ölçüsüz biçimde ağır cezalar vermeleri, sırf onların iyiliği emredip kötülükten alıkoyma ilkesini amacından saptırmış olmalarından ileri gelir.

Yoksa onlar caiz olduğu oranda vergi alıp, bu vergileri caiz olan yerlerde kullansalar ve bu işleri yaparken kendi iktidarlarını perçinlemeyi değil de Allah'ın dinini yürürlüğe koymayı düşünseler, bunlar yanında şeriatın koyduğu yaptırımları zengin-fakir, yakın-uzak herkese eşitlikle uygulasalar, özendirme ve yıldırmalarında Allah'ın buyurduğu adaleti gözetseler, tıpkı Peygamberimizden sonra başa geçen Raşid halifeler (Hulefa-yi Raşidin) ile Emevi hükümdarlarından Ömer b. Abdülâzîz ve bazı adil devlet adamları gibi, ne ağır vergiler toplamaya ne zalimce cezalar vermeye ve ne de güvenliklerini sağlamak için köle ve uşaklardan oluşmuş silâhlı birlikler kullanmaya muhtaç olurlardı.


Tıpkı bunun gibi; eğer ilim adamları sırf Allah'ın kitabı olan Kur'an'a sarılıp orada yer alan ve bizzat Allah'ın gösterdiği delillerden ibaret olan açıklamaları derinlemesine kavrasalar ve Allah'ın kullarına peygamber göndermesinin hikmeti olan sünnete her adımda bağlı kalsalar, bu iki kaynakta bütün insanlığın bilgilerini kapsayacak genişlikte, her alanla ilgili bilgi bulacaklar ve kazanacakları bu zengin bilgi hazinesi sayesinde halk arasında haklı ile haksızı birbirinden isabetle ayırma imkânını elde ederek aşağıdaki ayette bu ümmetin özelliği olarak belirtilen “Örnek alma (şahid olma)” niteliğine sahip olacaklardı.

Allah (celle celaluhu) şöyle buyuruyor:

“Böylece siz öbür insanlara ve Peygamber de size örnek olsun diye sizi bu ikisi arasında yer alan bir ümmet kıldık.” (Bakara: 143)

Böylece bu alimler, Kelâmcıların dini destekleyici olduklarını sandıkları, bidatçılar tarafından düzülüp ortaya atılmış yanıltıcı delilleri ile kıyas metodunu savunanların dinin ayrıntılı hükümlerini tamamlayıcı nitelikte gördükleri şaşırtıcı görüşlere lüzum görmezlerdi.

Deliller içinde isabetli olanlarla görüşler arasında doğru olanların mutlaka Allah'ın kitabı (Kur'an) ile Peygamberimizin sünnetinde dayanağı vardır.

Bunu anlayan anlar ve bu anlayıştan yoksun kalan yoksun kalır.

Sıradan halkın durumu da öyle. Onlar da Allah'ın şeriatında belirlediği söz ve hareketlerin zahiri ile batınını kavrayarak ibadet etmiş olsalar ve Allah'ın Peygamberimize gönderdiği güzel sözlerle iyi amellerin tadına varmış olsalar; Bu sayede nefislerin ihtiraslarından öylesine arınırlar, öyle yüce olgunluk derecelerine ererler ve öyle büyük manevî başarılar elde ederler ki, böylece insanı, Kur'an dinlemekten alıkoyan bid'at nitelikli müzikli coşkulara, bazı kimseler tarafından ibadetlere katılmış çeşitli zikir ve virdlere ve şeriata bağlılığı zayıf kimi adamların ortaya attıkları ilâve ibadetlere hiç ihtiyaçları olmazdı.

Gerçi bu yenilik ve eklemeleri ortaya atan çoğu sıradan kimseler, bilginler ve hatta devlet adamları, ortaya sürdükleri bu bid'atlerden ötürü ictihad gerekçesi ile mazur sayılabilirler. Bizim amacımız doğru delilin hangisi olduğunu tanımaktır. Bu doğru delilden uzak düşen her hangi bir kimse şahsî içtihadından dolayı mazur sayılabilir. Hatta bu kimse çok titiz bir takva adamı da olabilir. Çünkü söylediği her sözün doğru olması ve yaptığı her davranışın sünnet olması titiz bir takva adamı (sıddık) olmanın şartlarından değildir. Yoksa adam Peygamberimizin (salât ve selâm üzerine olsun) düzeyine çıkarılmış olur. Neyse, bu konu hayli geniştir.

Bidatlerin çeşitleri, hükümleri ve nitelikleri hakkında söylenmesi gereken sözlere, aslında bu kitabın tüm sayfaları yetmez.


Bizim bu açıklamayı yapmaktaki amacımız, yukarda geçen sahih hadise karşı yapılmış itirazların zihinlerde uyandırabileceği kuşkuları gidermek ve bidatleri kınayan şer'i belgelerin, pratikte rehber edinilmesi gerektiğini belirtmektedir.

Daha önce sözünü ettiğimiz sonradan ortaya çıkarılmış bayram ve anma günlerinin ikinci kınanma gerekçesi, bu anma günleri ile törenlerin içerdikleri dinî yozlaşma ve yıkımdır.

Bilmek gerekir bu tür bid'atlerin yol açtıkları yozlaşma ve yıkımın, herkes bir yana, çoğunluk bile farkına varamamaktadır. Özellikle bu bidatler meşru ibadetler ile ayni cinsten olunca söz konusu yıkımı kavramak daha da zorlaşmaktadır. Sadece aklı başında seçkinler bu yıkımların bir kısmını fark edebilmektedirler.

Bu konuda halka düşen tek görev, Kur'an'a ve sünnete titizlikle uymaktır. Eğer bu meselenin yararlı ve zararlı yönlerini kavrayamıyorlarsa, şimdi burada bu işin yol açacağı bazı yıkımları vurguluyoruz.

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1967
  • Değerlendirme Puanı: +50/-0
Regaip Kandili Hakkında:
 
Bu yıkımlardan biri, belirli bir günde işlenmesi benimsenen böyle bir asılsız amel, beraberinde o amele bağlı belirli bir inanç ve görüş tarzı da getirmektedir. Meselâ Recep ayının ilk cuma günü oruç tutmak ve o gece cahiller arasında “Regaib Namazı” adı verilen bir namaz kılma adetini ele alalım. Bu sonradan çıkarılmış adeti benimseyip uygulayan kimsenin kafasında mutlaka şu inanç ve kanaatler yer edecektir:

Söz konusu cuma günü oruç tutmak, sözgelimi bir önceki veya bir sonraki cuma günü oruç tutmaktan daha kuvvetli ve öncelikli bir müstahabdır. O cumanın gecesi de öbür cuma gecelerinden daha üstün olduğu gibi o gece kılınacak olan nafile namaz özel olarak öbür cuma geceleri kılınacak nafile namazlardan ve genel olarak diğer bütün gecelerde kılınacak olan nafilelerden daha faziletli ve daha çok sevap kazandırıcıdır. Çünkü eğer adamın zihnine böyle bir inanç yerleşmeseydi bu güne ve geceye özellik tanıma isteği içinde uyanmazdı. Çünkü sebepsiz yere tercih, olacak şey değildir.


Şeriat böyle hükümlerde bu bağıntıyı (manayı) onaylamış ve onun etkili olduğunu belirtmiştir. Bu bağıntı, “etkili uygunluk (munasebet-i müessire)” niteliği taşıyan illetlerdendir.

Açıklarsak, “birarada” olma faktörü ile birlikte bunun “uygunluk” niteliği, “yakın uygunluk” kavramını ileri süren fıkıh alimlerine göre bizi hükmün illetine götürür. Bu görüşte olan fıkıhçılar, gerek bizim arkadaşlarımız arasında ve gerekse başka mezheplerde çoktur. Fakat sadece “etkililik” faktörüne dayananlar, “uygunluk” niteliği ile yetinmeyerek, illet olan vasfın elimizdekine benzer hükümde etkili olduğuna dair şer'i delil ararlar. Bu görüşü savunanlarda gerek arkadaşlarımız arasında ve gerekse başka kesimlerde çoktur.

Bu iki gurup, nass'a dayalı bir hükümde etkili olan bir bağıntının benzer bir hükümde de etkili olduğunu görünce o bağıntıyı nass'a dayalı hükmün illeti kabul ederler.

Bu konuda yine hem bizim bazı arkadaşlarımız tarafından ve hem de başkaları tarafından savunulan bir üçüncü görüş daha vardır. Bu görüşe göre nass'a (Kur'an'a ve hadise) dayalı bir hükme, sadece şeriat tarafından illet olduğu belirlenen vasıflar illet sayılabilir ve benzeri hükümlerin o vasıfla illetlenmiş olması ile yetinilmez.

Bu üçüncü görüşe dayalı olarak ortaya çıkan farklı mezhepleri şöyle özetleyebiliriz:

Bizler şeriat koyucunun bir hüküm ortaya koyup delilini de belirttiğini gördüğümüz zaman-meselâ şeriat koyucu “kedi, pis değildir. Çünkü o evlerimizde, sizin aranızda dolaşan hayvanlardandır” dediği zaman- buradan belirtilen illet'e -uygunluk yönü bilinsin, bilinmesin-nass'la belirtilen veya işaret yolu ile belirlenen illet denir ve her üç görüşe göre bunun gereği ile amel edilir. Fakat “Buna Kıyas denir mi, denmez mi?” meselesinde bu guruplar arasında görüş farklılığı vardır.

Bu hükmün halk arası konuşmalardaki benzeri şudur. Eğer bir efendi kölesine “Falancayı evime alma, çünkü o bid'atçıdır” veya “siyah derilidir” dese bundan o adamın “Bid'atçileri” veya “siyah derilileri” evine almadığı anlaşılır ve bu söz “sakın evime bid'atçı” veya “siyah derili alma” sözü ile aynı anlama gelir.

Bazan da şeriat koyucu bir hüküm verir ve o hükmün illetini belirtmez, fakat benzerinin illetini belirtir. Meselâ bir yanda bir babanın küçük yaştaki bakire kızını iznini almaksızın evlendirebileceğini caiz görürken, aynı zamanda böyle bir kızın yaşı küçük olduğu gerekçesi ile malını denetim altında tutmasını geçerli sayıyor. Bu durumda acaba bu babanın kızını evlendirme yetkisine sahip görülmesini, malını denetleyebilme yetkisinde olduğu gibi, yaşının küçüklüğüne mi bağlayacağız, yoksa bu evlendirme yetkisinin başka bir illet'e (gerekçeye), meselâ kızın bakire oluşuna mı dayandığını düşüneceğiz?

İşte bu hükümde söz konusu olan illete “etkili uygunluk (munasebet-i müessire)” denir. Yani şeriat koyucu bu illetin nass'a dayalı hükümde etkili olduğunu belirtmiş, fakat bu hükmün benzerinde etkili olduğunu belirtmemiş, o konuda hiç bir şey söylememiştir.

Yukarıdaki görüşlerden ilk ikisi, bu şekildeki illeti geçerli sayarlar. Aslında bu illeti, (gerekçeyi) Kıyas yolu ile belirlemektir. Çünkü bu illet belirleme tarzı şu demektir:

“Falanca nitelik (vasıf) nasıl ki, şurada şu hükme etkili olduysa burada bu hüküm üzerinde de etkili olur.”

Fakat yukarıdaki görüşlerin üçüncüsünü savunanlara göre, bu şekilde illet belirleyebilmek için özel bir delil gereklidir. Çünkü biribirine benzer, ayni türden hükümlerin farklı illetleri (gerekçeleri) olabilir.

Peygamber Efendimizin (salât ve selâm üzerine olsun) satılan bir malı almaya kalkışmayı ve satışı üzerine anlaşılan bir malın müşterisine, benzeri bir mal satmaya kalkışmayı yasaklayan hükümleri bu kategoriye girer ve bu hükümlerin illeti (gerekçesi) müslümanların arasını bozma tehlikesi olarak kabul edilir. Böyle düşünülürken yine Peygamberimizin şu benzer hükümde belirttiği gerekçeye dayanılır:

“Bir kadınla o kadının teyzesini veya halasını aynı anda nikâhınız altına almayınız. Çünkü böyle yaparsanız akrabalık bağlarınızı kesersiniz.” (Müslim, Sahih, c. 2, s. 1029, H. No: 1408, (37) Ebu Hüreyreden.)

Daha önceki babanın küçük kızını evlendirebilmesi örneğinde benzer hükmün illetini açıkça geçerli tutamadığımız halde, burada bu hadiste belirtilen illeti benzer bir hüküm olan alış-verişe müdahale yasağında da açıkça illet olarak görebiliyoruz. Çünkü alış-veriş müdahalesini yasaklayan hükümde başka uygun bir illet görünmüyor.

Halk arasında geçen konuşmalarda her hangi bir hükmün illetinin benzeri bir hükümde geçerli olup olamayacağı meselesinin en bariz delili şudur:

Diyelim ki, adamın biri kölesine “Falanca fakire sadaka verme, çünkü o bid'atçıdır” demiş olsun. Arkasından da başka bir bid'atçı fakir kendisinden sadaka isteyince yine adamına “Bu fakire de sadaka verme, çünkü eğer verirsen az önceki fakir kendisine düşman olur” demiş olsun. Acaba ikinci hükümdeki illetin bid'atçılık olduğunu mu kabul edeceğiz, yoksa “iki fakir arasında düşmanlık çıkması” faktörünün de illet olabileceğini düşünerek kararsız mı kalacağız?

Bir de şöyle bir durumla karşılaşabiliriz. Şeriat koyucu her hangi bir hüküm vermiştir. Biz bu hüküm içinde illet olmaya elverişli bir nitelik tespit ettik. Fakat şeriat koyucu bu illeti ne bu hüküm için belirlemiş ve nede başka bir yerde benzer hükümler için bu illeti söz konusu etmiştir. Böyle bir niteliğe “Münasıb-ı garib (illet olmaya elverişli, fakat garip nitelikli denir.)” Çünkü bu illetin şeriatte bir benzeri olmadığı gibi, şeriat koyucunun ne sözü ve ne de işareti (iması) buna delâlet etmektedir.

Böyle bir durumda yukarıdaki üç görüşün ilki, söz konusu niteliği illet kabul eder, fakat diğer iki görüşe göre bu nitelik illet sayılamaz. Bu durumda şeriat koyucu tarafından verilen hükmün illetini, ondan kaynaklanan hiç bir delile dayanmaksızın biz kendi aklımızla belirliyoruz. Bir önceki durumda şeriat koyucunun kendi sözüne kıyas ederek illet tespiti yapmıştık. İlk durumda ise hükmün illeti, kendi sözü ile belirtiliyordu.

Ayrıca belirli bir hükmün illeti, bu metodların dışında, deneme (sebr) ve başka irdeleme yolları ile de belirlenmeye çalışılabilir.

Belli-başlı illet (gerekçe) belirleme metodları hakkında yapmış olduğumuz bu açıklama eğer anlaşıldı ise hemen söyleyelim ki, bizim elimizdeki meselede (her hangi bir güne özel şekilde saygı gösterme meselesinde) dayandığımız illet (gerekçe), belirli bir hükümde şeriat koyucu tarafından açıkça belirtilmiş ve başka bir hükümde de etkili görülmüş (incelenen durumların ikincisi) bir illetdir.

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1967
  • Değerlendirme Puanı: +50/-0
İbadetler için Muayyen Günler Belirleme

Bu söylediğimizi şöyle açıklayabiliriz.

Bildiğimiz gibi Peygamberimiz (salât ve selâm üzerine olsun) bazı belirli vakitlerin namaz kılmak veya oruç tutmak için özellikle ayrılmasını yasaklarken, özellikle belirleme amacı söz konusu olmadığı takdirde, bu vakitlerde namaz kılmayı ve oruç tutmayı mubah kılmıştır.

Meselâ Müslim'in, Ebu Hureyre'ye (Allah ondan razı olsun) dayanarak bildirdiğine göre Peygamber Efendimiz (salât ve selâm üzerine olsun) şöyle buyuruyor:

“Geceler arasında cuma gecesini nafile ibadet için ve günler arasında cuma gününü de nafile oruç için özel olarak belirlemeyiniz. Eğer cuma günü tutmakta olduğunuz bir oruca rastlarsa o başka.” (Müslim, Sahih, H. No: 1144, K. Oruç, Bab: Cuma Gününü Tek Olarak Tutma, c. 2, s. 801.)

Buharî ile Müslim'in, yine Ebu Hureyre'ye dayanarak kaydettikleri aynı konudaki bir başka hadisde şöyledir:

“İçinizden biri, cuma günü, ancak bir gün öncesi veya bir gün sonrası ile birlikte nafile oruç tutsun.” (Buhari, H. No: 1985, c. 4, s. 232, Feth-El-Bari, Müslim, K. Oruç, Bab: Cuma Gününü Tek Olarak Oruç Tutma, H. No: 1144.)

Öte yandan Buharî'nin bildirdiğine göre:

Peygamberimiz, (salât ve selâm üzerine olsun) bir cuma günü Cüveyriye bint-i Haris'in evine gittiğinde kendisinden onun oruçlu olduğunu öğrendi. Bunun üzerine ona:

“Dün de oruç tuttun mu?” diye sordu. Cüveyriye:

“Hayır” deyince Peygamberimiz kendisine:

“Peki, yarın da oruç tutmak istiyor musun?” diye sordu. Cüveyriye bu soruya da:

“Hayır” diye cevap verince Peygamberimiz ona:

“O halde orucunu boz” diye buyurdu.

Buharî ile Müslim'de belirtildiğine göre:

Muhammed b. Abbad b. Cafer bir defasında Kâbeyi tavaf ederken sahabilerden Cabir b. Abdullah'a:

“Peyamberimiz, cuma günü nafile oruç tutmayı yasakladı mı?” diye sordu ve Cabir de bu soruyu:

“Şu Beytullah'ın Rabb'i hakkı için, evet” diye cevap verdi.
(Müslim, K. oruç, Bab: Cuma Gününü Tek Olarak Oruç Tutmanın Keraheti, H. No: 1143, Buhari, c. 4, s. 232, H. No: 1984)

Öte yandan Ahmed İbn Hanbelî'in belirttiğine göre de ünlü sahabi İbn-i Abbas (Allah ondan razı olsun):

“Tek başına cuma günü nafile oruç tutmayınız”  demiştir. (Müsned-i Ahmed, c. 1, s. 288)

Bunlara benzer bir başka delil de Buharî ile Müslim'in, Ebu Hureyre'ye dayanarak bildirdikleri şu hadistir:

“Hiç biriniz Ramazan orucuna bir veya iki gün önceden başlamasın. Yalnız içinizden biri daha önceden oruca başlamış ise o gün de oruç tutabilir.” (Buhari, K. Oruç, Bab: Ramazandan Bir veya iki Gün Önce Oruç Tutarak Onun Önüne Geçmeyin, H. No: 1914)

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1967
  • Değerlendirme Puanı: +50/-0
Bu meseleyi şöyle açıklayabiliriz:

Şeriat koyucu (Allah ve Peygamber) oruç tutma bakımından günleri üçe ayırmıştır:

1 - Bu günlerin bir kısmında oruç tutmayı farz kıldı, Ramazan ayı gibi.

2 - Diğer bazı belirli günlerde oruç tutmayı müstahab (özendirilecek bir davranış) saydı, Aşure günü gibi.

3 - Bazı günlerde de oruç tutmayı kesinlikle yasakladı, Ramazan ve Kurban bayramı günleri gibi.

Bazı günleri de oruç tutmak için belirlemeyi yasakladı, Cuma günü ile Şaban ayının son günü gibi. Fakat bu son kesim günlerde bir gün öncesi veya bir gün sonrası ile birlikte oruç tutulacak olursa, bu davranışı nafile oruç tutmak için belirlerse, ister bu belirlemeyi maksatlı olarak yapmış olsun, ister maksat gütmemiş olsun ve ister bu günlere üstünlük tanısın, isterse tanımasın, şeriat koyucu (Peygamberimiz) bunu yasaklamaktadır.

Bilinen bir şeydir ki, eğer bu davranışın (bazı günleri özel olarak oruç tutmak için belirlemenin) zararı, başka bir sebepten değil de sırf özellikle belirleme tutumundan ileri gelmemiş olsa idi, bu günlerde oruç tutmak, ya bayram günlerinde olduğu gibi yasaklanır veya Arefe gününde olduğu gibi serbest bırakılırdı. Bu zarar, bu yıkım diğer günlerde yoktur. Öyle olmasaydı, o zaman özel olarak belirleyerek yasaklamanın hiç bir anlamı olmazdı.

O halde açıkça anlaşılıyor ki, Peygamberimiz (salât ve selâm üzerine olsun) sözleri ile vurguladığı gibi, buradaki zarar ve sakınca aslında özelliği olmayan bir şeye özellik ve üstünlük tanımaktan ileri geliyor.

Bilindiği gibi, bazen yasaklanan veya emredilen davranışların kendileri yasaklanma veya emredilme sebebini içerebilirler. Tıpkı, Peygamberimizin “Müşriklere ters düşünüz (Muhalefet ediniz)” şeklindeki ifadesi gibi.

Buna göre her hangi bir zaman parçasını (vakti) oruç tutmak veya namaz kılmak için özel olarak belirlemeyi yasaklayan ifade, buradaki zarar ve sakıncanın (fesadın) özel olarak belirleme tutumundan kaynaklanmış olmasını gerektirir.


Buna göre cuma günü namaz kılmanın, dua etmenin, zikretmenin, Kur'an okumanın, yıkanmanın, güzel koku sürünmenin ve temiz elbise giyinmenin diğer günlerden farklı olarak müstahab sayıldığı bir gün olması, o gün nafile oruç tutmanın diğer günlerin nafile orucundan daha üstün olduğunun sanılmasına yol açmış ve o gece nafile ibadet yapmanın, tıpkı o günkü nafile oruç gibi, diğer gecelerde yapılabilecek olan nafile ibadetlerden daha faziletli sayılmasını düşündürmüştür.

İşte Peygamberimiz de sadece “özel olarak belirleme” tutumundan kaynaklanan bu sakıncayı, bu zararı bertaraf etmek amacı ile bu günü özel olarak belirlemeyi yasaklamıştır.

Ramazanı oruçlu karşılamak da böyledir, Ramazan orucu ile ilgili olarak ihtiyatlı ve tedbirli bir davranışı sergilediği gerekçesi ile faziletli bir tutum olduğu sanılabilir. Oysa, şeriat bu tutumu faziletli saymamıştır. İşte bu yüzden Peygamberimiz Ramazanı (bir veya iki gün önceden) karşılamayı yasaklamıştır.

İşte bu incelik ve bağıntı elimizdeki meselede de var. Halk kitleleri bu yabancı bayram ve yıldönümlerini, onları üstün saydıklarından özel olarak nafile ibadet için (meselâ oruç tutmak) belirliyorlar. İşte bu zaman parçalarını nafile oruç veya namaz için belirleme tutumu, bu zaman parçalarının diğer vakitlerden üstün oldukları inancına yol açabileceği için -ki aslında böyle bir üstünlük söz konusu değildir- bu zaman parçalarını özellikle belirlemek yasaklandı. Çünkü özellikle belirleme tutumu, ancak özel olarak belirlenmiş olma inancından kaynaklanır.

Biri ortaya çıkar da “söz konusu gün ve gecede (Regaib adı ile anılan gün ve gece) oruç tutup namaz kılmak diğer vakitlerde tutulan oruç ve kılınan namaz gibidir. İnancım budur. Bununla birlikte bu gün ve gecelere özellik tanıyorum” derse, adamın bu davranışı ya taklitçilikten ya yaygın adetlere uymaktan ya kınanma endişesinden veya bunlara benzer bir başka sebepten ileri gelebilir. Yoksa adam yalan söylüyor demektir. Buna göre bu davranış, mutlaka asılsız bir inançtan veya din dışı başka bir gerekçeden kaynaklanıyor demektir ki, bunlar batıl itikatlardır.

Kesinlikle öğrendik ki, ne Peygamber Efendimiz ne sahabiler ve nede diğer imamlar bu günün (Regaib adı ile anılan günün) üstünlüğü veya özellikle bu gün oruç tutup bu gece ibadet etmenin faziletli olduğu hakkında tek bir söz söylemiş değillerdir. Bu gün ve bu gece ile ilgili olarak var olduğu ileri sürülen hadis uydurmadır (mevzudur).

Böyle bir gün ve gecenin İslâma maledilmesi girişimi, hicrî dördüncü yüzyıldan sonra ortaya çıkmıştır.

Durum böyleyken bu gece ve bu günün üstünlük taşıması caiz değildir. Çünkü var olduğu ileri sürülen bu üstünlükten, eğer ne Peygamberimiz (salât ve selâm üzerine olsun) ne sahabiler (Allah hepsinden razı olsun) ne ikinci kuşak müslümanları (tabiin) ve nede diğer imamların haberi, bilgisi yoksa, Allah'a yaklaşmanın yegâne aracı olan bu din hakkında Peygamberimizin, sahabilerin, ikinci kuşak müslümanlarının ve öbür imamların bilmedikleri bir şeyi bizim bilebilmemiz imkânsızdır.

Yok eğer bu saydıklarımız söz konusu gecenin ve günün üstünlüğünden haberdar idiler ise, salih ameli, salihi işlemeye ve halka öğretmeye karşı taşıdıkları bunca sevgiye rağmen bu üstünlüğü hiç kimseye söylememiş ve bu konuda hiç amel işlememiş olacaklarını düşünmek imkânsızdır.

Madem ki, ileri sürülen bu üstünlük iddiası ya Peygamberimizin ve bütün yüzyılların en hayırlı müslümanlarının, Allah'ın dininin bir unsurunu bilmemiş olmalarını veya bildikleri halde hem şeriatımızın ilkelerine ve hem de şahsî tutumlarına aykırı olarak, bu bilgilerini saklamış ve hiç uygulamamış olmalarını gerektiriyor. Bu iki gerekli sonucun (bilmek ile bildiğini söylememenin) her ikisi de ya şeriate veya hem şeriat ve hem adetlere göre olmayacak, hatta düşünülemeyecek şeyler olduğuna göre, bizi bu sonuçlarla karşı karşıya bırakan üstünlük iddiası da asılsızdır.


Ayrıca bid'at nitelikli amel ya dinde sapıklık olan bir inancı veya Allah'dan başkasına ibadet işlemeyi gerektirir. Oysa ne bozuk inançlar taşımak ve nede Allah'dan başkasına dönük ibadet yapmak caiz değildir.

Zaten gerek bu söz konusu ettiğimiz ve gerekse öbür tüm bid'atler, kesinlikle ve görünüşe göre caiz olmayan bir şeyi yapmayı gerekli kılarlar. Gerekli kıldıkları bu caiz olmayan şeyler, haram olmadıkları durumlarda en azından mekruh şeylerdir. Dine sonradan sokulmuş bütün bid'atler için bu kural geçerlidir.

Bir de bu sapık inanca saygı duymak ve yüce tutmak gibi bazı duygular eşlik eder ki, bu duygular da Allah'ın dininde yeri olmayan asılsız saplantılardır.

Farzedelim ki bu bid'atleri işleyen biri “Ben bunların üstünlüğüne inanıyor değilim” demiş olsun. Eğer sözünü ettiğimiz ibadetleri yapıyorsa kalbindeki saygı ve yüceltme duygularını gideremez. Saygı ve yüceltme gibi duygular ancak bu yoldaki bir inançtan kaynaklanabilir. Eğer bu adam, bu durumun kaçınılmaz bir şey olduğu kanısında ise bilmesi gerekir ki, eğer belirli bir şeyin üstünlüğü ile ilgili düşünce şuurundan silinecek olursa, artık o şeye saygı duymaz olur, fakat saygının yerini karmaşık duygular alır.

Böyle bir kimse söz konusu davranışın bid'at olduğuna inandığı için, bu mananın sonucu olarak o davranışa saygı duymaması gerekir. Fakat o davranışlarla ilgili çeşitli rivayetlerin veya onun bunun bu davranışı işlemelerinin kalbinde uyandırdığı duygular, yahud söz konusu davranışı işlemenin kendisine sağlayabileceği yarar yüzünden o davranışı işlemeye ve ona saygı göstermeye devam eder.

Demek ki, bu bid'atleri işlemek, taşımak zorunda olduğumuz inançlara ters düşer. Peygamberlerin Allah (celle celaluhu) katından getirmiş oldukları ilkelerle çatışır ve gizli de olsa kalblerde münafıklığın çöreklenmesine -yol açarlar.

Bu durum Peygamberimiz (salât ve selâm üzerine olsun) zamanında bazı kimselerin, ya mevkilerinden ya servetlerinden ya asaletlerinden ya gördükleri yardımlardan veya kendilerine bağımlı olduklarından dolayı Ebu Cehil ve Abdullah b. Ubeyy b. Selül gibi ileri gelen kâfir ve münafıklara saygı göstermesine benzer.

Nitekim Peygamberimiz ya bu küfür ve münafıklık önderlerini küçük düşürücü bir söz söyleyince ya hoş görülmelerine ya da öldürülmelerini emredince halis imanlı kimseler için mesele yoktu. Fakat böyle olmayan bazılarının kalblerinde sahih inançlarının gereği olarak Peygamberimize uymakla, eski asılsız saplantılarına bağlı kalmaya devam etmek şıkları arasında çatışma meydana geliyordu.

Kim bu gerçekleri derinliğine düşünürse kesinlikle anlar ki, bid'atler imanı zayıflatan zehirler taşırlar. Bundan dolayı “Bid'atler, küfrün (kâfirliğin) türevleridir” demişlerdir.

Bu kural, şeriat koyucu tarafından hiç bir özelliği olmadığı için yasaklanan bütün ibadetler için geçerlidir. Mezarlar önünde namaz kılmak ve putlar karşısında kurban kesmek gibi. Her ne kadar bu tip ibadetleri yapanlar onların özel ve ayrıcalıklı olduklarına inanmasalarda yaptıkları hareketler böyle bir özellik anlayışı taşıdıkları şüphesini uyandırıcı niteliktedir. Çünkü üstünlüğü isbatlamak nasıl amaç ise, şeriata aykırı üstünlüğü ortadan kaldırmak aynı şekilde amaçtır.

Sözlerimizin burasında bize şöyle denebilir:

“Siz böyle diyorsunuz, ama meselâ, bu anma günleri ile ilgili ibadetleri bazı alim ve faziletli kimseler ile daha alt düzeyde müminlerin işledikleri görülüyor. Bu ibadetlerin müminin kalbine ve başka taraflarına yansıyan kalb arınması, gönül yumuşaması, günahların izlerinden sıyrılma ve duaların kabul olunması gibi bir çok yararları vardır. Bunlar yanında namazın ve orucun üstünlüğünü belirten genel nitelikli özendirmeleri de göz önünde tutmalıyız.

Bilindiği gibi Cenab-ı Allah (celle celaluhu) şöyle buyuruyor:

“Görüyor musun, şu engel olanı?! Bir kula, namaz kılarken.” (Alâk:9-10)

Peygamberimiz (salât ve selâm üzerine olsun) bir hadisinde:

“Namaz, ışık ve sahibi lehine kesin delildir” buyuruyor.  (Müslim, K. Temizlik -Taharet-, Bab: Abdestin Fazileti, H. No: 223, c. 1, s. 203; Ahmed, El-Müsned, c. 5, s. 343. Başka hadisciler de bu hadisi nakletmişlerdir.)

Kur'an ve hadiste çok sayıda böyle özendirici ifadeler vardır.”

Bu itiraza karşı vereceğimiz cevap şudur:

“Hiç şüphesiz bu tip ibadetleri belirli bir yoruma, ilmî araştırmaya (içtihada) ve taklide dayanarak yapan kimse iyi niyetine ve meşru içerikli ameline karşılık sevap kazanır.

Ayrıca eğer ictihad ve taklidinde hoş görülenler (mazur görülenler) arasına girebiliyorsa bu ibadetlerin bid'at yönleri de affa uğrar. Bu ibadetlerde olduğu belirtilen bütün yararlar, içerdikleri meşru unsurlardan, yani namaz, zikir, Kur'an okumak, rükû, secde (Allaha yönelik) temiz niyet ve dua ibadet birimlerinden dolayıdır. Bunun yanında bu ibadetlerde mekruh yönler de vardır ki bu yönler, ictihad veya taklid sebebi ile affa uğrayabilmektedir. Bu özellik yararlı yönleri olduğu söylenen bütün mekruh bid'atlerde vardır.

Fakat bu kadarlık bir yarar, sözü edilen ibadetlerin mekruh olmasına, onu önleyip yerine bid'atsız meşru ibadet kaynak gerekliliğini engellemez. Nitekim bayram namazlarında ezan okuma adetini çıkaranların durumu da böyledir. Hatta yahudiler ve hristiyanlar bile kendi tapınmalarında çeşitli yararlar bulmaktadırlar. Çünkü onların tapınmaları mutlaka bazı meşru ibadetlerin benzerlerini içerdiği gibi söyledikleri arasında da mutlaka peygamberlerden kalma bazı doğrular vardır. Fakat bunun böyle olması, onların tapınmalarının uygulanmasını ve sözlerinin dayanak olarak sayılmasını gerektirmez.

Sebebine gelince bütün bid'at nitelikli unsurlar, mutlaka içerdikleri iyiliklere baskın gelen kötülükler taşırlar. Eğer iyi yönleri baskın olsaydı şeriat onları göz ardı etmezdi.

Biz bu hareketlerin bid'at oluşunu, onların kötülüklerinin iyiliklerine baskın olduğuna delil sayıyoruz ki, bunlarla ilgili yasağın asıl gerekçesi budur.

Şunu da belirteyim ki, söz konusu bid'atın günahı, ictihad ve benzeri sebepler yüzünden bazı kimselerden düşebilir. Tıpkı klâsik müctehidler arasında tartışma konusu olan faiz ve meyva suları konusunda, müctehidler için faiz ve alkollü içki terimlerinin söz konusu olmayışı gibi. Fakat bu böyle olmakla birlikte bunların şeriat bakımından durumunu açıklamak, onları helâl sayanlara uymamak ve asıl niteliklerini ortaya koyacak bilgiyi elde etmek için uğraşmakta kusur etmemek gerekir.

Göstermiş olduğumuz deliller, bu bid'atlerin bozuk inançlar veya Peygamberimizin (salât ve selâm üzerine olsun) getirip öğretmiş olduklarına aykırı davranış bozuklukları içerdiklerini ve taşıdıkları ileri sürülen yararların bu zararlara denk olamayacak cılız şeyler olduklarını açıkça belirtmeye kâfidir.

Konuyu biraz daha açmak istersek diyebiliriz ki;

Eğer bu bid'atı (Regaib günü ve gecesi kutlamasını) bazı faziletli kişiler işliyorsa, onlarla aynı dönemde yaşayan bazı kimseler de mekruh olduğu gerekçesi ile onu işlememişler ve diğer bazı kimseler de ona karşı çıkmışlardır.

Gerek onu işlemekten kaçınanlar ve gerekse ona karşı çıkanlar, sözü edilen faziletli kimselerden eğer daha üstün değiller ise daha aşağı da değillerdir. Eğer faziletçe daha aşağı oldukları farzedilecek olursa, o zaman bu meselede yetkili uzmanlar (ulul emr) anlaşmazlığa düşmüşler demektir ki, böyle durumlarda Allah'a ve Rasûlüllah'a baş vurmak gerekir. Oysa bu konuda Allah'ın Kitab'ı (Kur'an) ile Peygamberimizin sünneti bu davranışa izin verenlerden yana değil, onu mekruh sayanlardan yanadır.

Ayrıca yakın dönemin alimlerinden daha faziletli olan ilk dönem bilginleri (mutekaddimin) de bu işten uzak duranların ve ona karşı çıkanların yanındadırlar. Bu asılsız ama gününün (Regaib kandilinin) var olduğu söylenen faydaları karşısında bidat olmak niteliğinden kaynaklanan zararları daha başkadır ve başlıcaları şunlardır:


Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1967
  • Değerlendirme Puanı: +50/-0
Bid’atların Sakıncaları

1 - Daha önce belirttiğimiz inanç ve davranış bozuklukları yanında, kalbler bu anma törenlerinden haz duymakta ve bunlar yüzünden çoğu sünnetlerden soğumaktadırlar.

Öyle ki, bu törenleri hiç kaçırmayan halk yığınlarının teravih namazına ve beş vakit namaza karşı aynı derecede iştahlı olmadıkları görülür.

2 - Gerek sıradan halkın ve gerekse seçkinlerin bu tip bidatler yüzünden, farzlara ve sünnetlere karşı ilgilerinin azaldığı ve arzularının zayıfladığı görülür. Bunun sonucu olarak çoğu kimselerin bu bidatler için büyük gayret, titizlik ve bağlılık gösterdiklerini ve ne farzlar ve ne de sünnetler için aynı şeyleri yapmadıklarını görüyoruz.

Böylece adamlar adeta bid'atı, ibadet, buna karşılık farz ve sünnetleri de adet olmuş birer angarya haline getirmektedirler. Bu da dinin tam tersidir.

Böyle olunca adamlar, farzların ve sünnetlerin içerdikleri mağfiret, rahmet, kalb yumuşaması ve arınması, kalb huzuru, duaların kabul edilmesi ve münacat hazzı gibi yararları kaçırmakta veya tümü ile kaçırmasalar bile mutlaka bu yararların yetkin (kâmil, eksiksiz) derecelerinden yoksun kalmaktadırlar.

3 - Bu tip bid'atleri gelenekleştirmenin diğer bir sakıncası iyiliklerin (marufun) kötülüklere (münker'e) ve kötülüklerin iyiliklere dönüşmesi ve bunun sonucu olarak; halk çoğunluğunun Peygamberlerin getirmiş oldukları dini bilemez hale gelmeleri ve cahiliye tohumlarının tekrar filizlenmeye yüz tutmasıdır.

4 - Özellikle bu Regaib kandili bid'atının içerdiği çeşitli şer'i mekruhlarla karşılaşıyoruz.

Meselâ, o akşam geç iftar etmek, bunun sonucu olarak yatsı namazını kalb huzuru olmaksızın kılmak, bu namazı aceleye getirmek, namazdan yanlışlık yapılmadığı halde selâm verdikten sonra sehiv (yanlışlık) secdesi yapmak, aslı olmayan türde ve sayıda çeşitli zikirler yapmak ve sadece basiret ve saf gönül sahiplerinin farkedebilecekleri daha bir çok bozukluklar gibi.

5 - Bu bid'atlere alışmanın başka bir zararı, insanı bağlılık disiplininden git gide uzaklaştırmaları ve doğru yoldan (sıratı müstakim'den) kaymaya yol açmalarıdır. Çünkü insan nefsi, kendini beğenmek ve büyük görmek eğiliminde olduğu için, imkân bulduğu oranda kulluk ve bağımlılık çerçevesinden çıkmak ister.

Nitekim Ebu Osman Nişaburî;

“insan, terkettiği her sünneti nefsinin kibirliliği yüzünden terkeder” diyor.

Ayrıca işlenen her bid'at bir başka bid'atı işleme ihtimalini birlikte taşıdığı için, yavaş yavaş kalb Pepgamberimize (salât ve selâm üzerine olsun) uyma realitesinden,gerçeğinden sıyrılarak dini sakatlayacak derecede bir kibir ve iman zayıflığının yatağı olur veya olay azar. Bütün bunlar olurken de kişi iyi bir şey yapmanın vehmi ve gafleti ile oyalanır.

(Ebu Osman Nişaburî; İsmail b. Abdurrahman El-Nişaburi, Ebu Osman-El-Sabunî, El-Şafii hadis hafızı, tefsirci ve sünnet alimlerindendir. H. 449 yılında 77 yaşında öldü. Bkz. Şüzürat El-Zeheb, c. 3, s. 283; El-Bidaye ve El-Nihaye, c. 12, s. 76.)

6 - Ayrıca bu bid'at nitelikli anma gününde, ehl-i Kitab'ın bayram törenlerini anlatırken belirttiğimiz ve kâfirlere benzeme amacı güden ve gütmeyen uydurma nitelikli bayram törenlerinin ortak sakıncaları aynen vardır.

Bid'atlerin kötülüklerini bu kitabın başka bölümlerinde geniş bir şekilde açıkladığımız için şimdi bu konuda daha fazla açıklama yapmayacak, sadece bu anma törenlerinin belli başlılarını belirtmekle yetineceğiz.

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1967
  • Değerlendirme Puanı: +50/-0
Bayramlar ve Anma Günleri

Daha önce belirttiğimiz gibi “bayram” terimi “yer”, “zaman” ve “tören toplantısı” anlamlarını birlikte içerir. Bayramın bu her üç anlamı ile ilgili çeşitli uydurmalar ortaya atılmıştır.

“Zaman” anlamlı bayramlar konusunda meydana gelen uydurmalar üç türlüdür. “Yer” ve “davranışlar” ile ilgili bazı bayram bidatleri de bu kategoriye girer.

1 - Bu uydurmaların birinci kısmı, şeriatın asla saygı atfetmemiş olduğu, ilk müslümanlar (selef) döneminde hiç sözü edilmemiş olan ve saygı ile anılmayı gerektirecek hiç bir olayın yer almadığı gündür. Recep ayının ilk perşembe günü ile bu günü izleyen ve Regaib adı ile anılan cuma gecesi gibi.

Bu günü ve geceyi kutlamak, müslümanlar arasında hicrî dördüncü yüzyıldan sonra adet olmaya başlamıştır. Bu kutlama ile ilgili olarak bütün alimlerin söz birliği ile uydurma sayılan bir hadis ortaya atılmıştır. Bu sözde hadise göre, o gün oruç tutmanın ve o gece cahiller arasında “Regaib Namazı” adı ile anılan bir namaz kılmanın fazileti belirtilmiştir. Bir kısmı bizim mezhebimizden olan bazı son dönem alimleri (Muteahhirin) de bu gün ve geceden söz etmişlerdir.

Bu konuda araştırmacı alimlerin savundukları ortak doğru görüşe göre, o gün oruç tutmaktan ve o gece adı geçen asılsız namazı kılmaktan kaçınmak gerekir. Ayrıca o gün kutlamak için ortaya çıkarılan özel yemekler hazırlama ve güzel elbiseler giyinme gibi geleneklerden de uzak durmalıdır. Böylece o gün, öbür normal günler gibi bir gün sayılsın ve ona hiç bir özellik tanınmamış olsun.

Bu kategoriye giren asılsız kutlama günlerinden biri de Receb ayının ortasına rastlayan gündür. Bu gün “Ummu Davud” adı ile anılan bir namaz kılma adeti ortaya atılmıştır. Oysa bu günü kutlamanın şeriatta asla yeri yoktur.

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1967
  • Değerlendirme Puanı: +50/-0
Gadiri Humm Olayı ve Mevlid Konusu

2 - Bu uydurma kutlama günlerinin ikinci çeşidi şudur.

Evet, bu günlerde önemli bir iş olmuştur, ama başka olayların meydana geldiği benzeri günlerde olduğu gibi, bu olay o günün yıllık törenlerle anılmasını gerektirmez. Üstelik ilk dönem müslümanları (selef) de bu günleri kutlamış değillerdir.

Mesela, Peygamber Efendimizin (salât ve selâm üzerine olsun) ünlü Veda Hacc'ından dönüşü sırasında Gadiri Humm denen yerde bir konuşma yaptığı gün olan Zilhicce ayının on sekizinci günü gibi.

Müslim'in Zeyd b. Erkam'a dayanarak belirttiğine göre Peygamberimiz, bu konuşmasında müslümanlara Allah'ın (celle celaluhu) Kitab'ına (Kur'an'a) bağlı kalmalarını ve kendi soyundan gelecek olanları (Ehl-i Beyt'i) kayırmamalarını tavsiye etmiştir.

(Uzunca olan bu hadis, Müslim'in sahih'inde kaydedilmiştir. K. Sahabinin faziletleri, bab: Ali b. Ebi Talib'in fazileti. H. No: 2408. c. 4, s. 873. Ehl-i Beytim, hakkında size Allah'ı anımsatırım şeklinde kaydedilmiş.)

(Zeyd b. Erkam; Büyük sahabilerden olan bu zatın asıl adı Zeyd b. Erkam b. Zeyd b. Kays b. El-Numan El-Hazrecî'dir. Hendek Savaşında Rasûlüllah'la birlikte bulundu. Bu onun Rasûlüllah'la olan ilk birlikteliğiydi. Çünkü Uhud savaşı sırasında onun yaşı bir hayli küçük olması nedeniyle Rasûlüllah onu geri çevirdi. On yedi savaşta hazır bulundu. Münafık Abdullah b. Übeyy'in sözünü Rasûlüllah'a o bildirdi. Onun bu haberini doğrulamak için Yüce Allah Münafıkın süresini indirdi. Sıffin savaşında da Ali ile birlikte oldu. Hicrî 66 yılında Küfe'de öldü. Bkz. El-İsabe, c. 1, s. 560. Biyografi: 2873.)

Fakat bazı asılsız görüşlüler, bu olaya uydurma şeyler eklemişler, hatta Peygamberimiz (salât ve selâm üzerine olsun) sözde Hz. Ali'yi (Allah ondan razı olsun) yüksek bir yere çıkarıp oturttuktan sonra, açık bir ifade ile kendinden sonra onun halife olması gerektiğini belirtmiştir. O gün orada, daha bir çok söz ve hareketin söylenip yapıldığını da ileri sürüyorlar ki, kesinlikle hiç birinin aslı yoktur.

Üstelik bu asılsız görüşlüler, bu konuşmayı dinlemiş olan sahabilerin çok azı dışında tümünün bu sözde belgeyi saklı tutmak üzere işbirliği yaparak, halife olması vasiyet edilen Hz. Ali'nin hakkını gasbettiklerini ve böylece fasıklık ve küfür işlediklerini iddia ederler.

Oysa gerek insanın yaratılıştan gelen tabii yapısı, gerek sahabilerin güvenirlilik ve dinlerine bağlılıkları ve gerekse bağlı oldukları şeriatın kendilerini gerçekleri açıklamaya zorlayan niteliği göz önüne alınınca, böyle bir belgenin saklı kalabilmesinin mümkün olamayacağı kesinlikle anlaşılır.

Şu andaki amacımız imamlık (imamet) meselesini tartışmak değildir. Sadece bu günü bayram sayıp kutlamanın dinimizde yeri olmayan asılsız bir uydurma olduğunu belirtmek istiyoruz, ilk dönem müslümanları (selef) zamanında, gerek Peygamberimizin soyundan gelenler (Ehl-i beyt) ve gerekse gelmeyenler kesinlikle bu günü bayram sayıp kutlamış değillerdir ki, günümüzdeki uydurma gelenekler o dönemden kaynaklanmış sayılsın.

Çünkü bayramlar, şeriatlerin temel ilkelerindendirler. Bundan dolayı ulu-orta ortaya atılamazlar, tersine şeriatın bildirdiklerine sıkı sıkıya bağlı kalmayı gerektiren kurumlardır. Ayrıca Peygamberimiz, çeşitli günlerde bir çok konuşmalar yapmış, değişik önemli olaylar yaşamıştır. Meselâ Bedir, Huneyn, Hendek, Mekke'nin Fethi, Hicret ve Mekke'ye girişi gibi. Bunlar yanında İslam dininin ilkelerini açıklamak üzere yapmış olduğu çok sayıda konuşması vardır.

Fakat dinimiz açısından bu önemli olay ve konuşma günlerinin hiç birini bayram saymak gerekmemiştir. Durum böyle olunca bu günü bayram sayanlar, tıpkı Hz. İsa'nın (Allah'ın selâmı üzerine olsun) başından geçen önemli olayları anma günleri olarak kutlayan hristiyanlar ile vaktiyle ayni tutumu benimsemiş olan yahudilere özenmiş olmaktadırlar.

Yoksa bayramlar ve anma günleri birer şeriat kurumlarıdırlar. Buna göre Allah tarafından bildirilenleri kutlanır, değilse dinde yeri olmayan bayram ve anma günü icad edilmez.

Bu tip bir olay da bazı kimselerin, ya Hz. İsa'nın (salât ve selâm üzerine olsun) doğum gününü yıldönümü olarak kutlayan hristiyanlara özenerek veya Peygamberimize karşı duydukları sevgi ve saygıyı dile getirmek için O'nun doğum gününü anmalarıdır. Allah böylelerine, Peygamberimize karşı besledikleri sevgiden ve ictihadlarını mesned edinmiş olmalarından dolayı sevap bağışlayabilir, yoksa işledikleri bid'atten dolayı değil. Üstelik Peygamberimizin hangi gün doğduğu kesinlikle belli değil, müslümanlar arasında tartışmalı bir meseledir.

İlk dönem müslümanları, (selef) geçerli sebebi var olduğu (Peygamber sevgisi) ve önleyici hiç bir engeli bulunmadığı halde bu günü ne anmışlar ve nede kutlamışlardır. Eğer anma töreni sırf hayırdan ibaret olsaydı veya hayır tarafı zararından daha baskın olsaydı, ilk dönem müslümanlarının onu bize göre öncelikle ve haydi haydi kutlamaları gerekirdi. Çünkü onlar Peygamberimizi bizden daha çok sevip sayan ve hayırlı işler yapmaya bizden daha istekli kimselerdi.


Oysa kâmil anlamda Peygamberimizi sevip saymak,

- O'na uymak,

- Bağlı kalmak,

- Emirlerini yerine getirmek,

- Sünnetini her yönü ile yaşatmak,

- Getirdiği ilkeleri yaymak ve bu konuda gerek kalble gerek elle ve gerekse dille mücadele vermek (cihad etmek)tir.

- Muhacir olsun, ensar olsun ilk önce müslüman nesil ile titizlikle onlara uyan sonraki müslümanlar bu yolu benimsemişlerdi.

Oysa bu tip bid'atlere pek düşkün olduklarını gördüklerimizin çoğunluğunun bu konudaki iyi niyetlerine ve kendilerine sevap sağlayıcı olması beklenen ictihad dayanaklarına rağmen Peygamberimizin sıkı sıkıya önem verilmesini emretmiş olduğu konularda gevşek ve umursamaz davrandıkları görülür. Böyleleri mushafın dışını süsleyip içini okumayanlara veya içindeki ayetleri okuyup uygulamayanlara benzer.

Bunları camileri süsledikleri halde içlerinde hiç namaz kılmayanlara veya çok az kılanlara yahud süslü tesbih ve seccadeler gibi şeriatte yeri olmayan ve çoğunlukla gösteriş, kendini beğenmişlik ve asıl görevi ihmal etme gibi hastalıklara eşlik eden göz boyayıcı dış görüntü düşkünlerine de benzetebilirsiniz.

Nitekim Peygamber Efendimiz (salât ve selâm üzerine olsun) bir hadisinde:

 “Her hangi bir ümmet amel yönünden bozulunca mutlaka camilerini süslemeye yönelir” buyurmuştur.


(İbn Mace, H. No: 741, c. 1, s. 244, 245, Kitap: Mescitler, Bab: Mescidleri Süsleme, Süyûti Hasen olarak tanımladığı bu hadisi El-Cami us-sağir'in de kaydetmiş: H. No: 7918, c. 2, s. 497.)

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1967
  • Değerlendirme Puanı: +50/-0
Bilmek gerekir ki, içerdikleri şeriata uygun (meşru) bazı unsurlardan dolayı önemli oranda “iyi” olan ve aynı zamanda bir takım bidat ve benzeri nahoş unsurları da içeren öyle ameller var ki, sonuç olarak sahiplerinin dine yüz çevirmiş olmaları sebebi ile “kötü” olurlar. Meselâ münafıkların ve fasıkların durumu gibi.

Bu durum, son dönemlerde, çoğunluğu ile İslâm ümmetinin karşılaştığı bir durumdur. Bu durumla ilgili olarak sana şu iki edep kuralını benimsemeyi tavsiye ederiz:

1 - Birincisi, gerek kendi davranışlarınla ve gerekse sözünü dinleyen yakınlarınla ilgili olarak her yönü ile sünnete bağlı olmakta titizlik göstermen ve iyi olanı emredip kötü olandan sakındırmandır.

2 - İkincisi, mümkün olduğu oranda başkalarını da sünnete çağırmandır.

Fakat sözünü ettiğimiz kötülüklerden birini işlemekte olan ve işlemekte olduğu kötülükten ancak yerine daha kötü bir davranış koyarak vazgeçebilecek olan bir kimse ile karşılaşınca; Böyle bir kimseyi, işlediği kötülüğü daha büyük bir kötülük işlemek üzere terketmeye veya yine o kötülüğü daha zararlı olacak şekilde bir vacibi yada bir müstahabı bırakmak pahasına terketmeye çağırma.

Bunun yanında eğer işlenmekte olduğunu gördüğün bid'at nitelikli davranış bazı iyi yönler içeriyorsa, elinden geldiği kadar o bid'atı, yerine şeriata uygun hayırlı bir davranış önererek değiştirmeye çalış.

Çünkü insanlar, alışkanlıklarını yerlerine başka bir şey koymadan bırakmazlar. İnsan, yapmakta olduğu bir davranışı ancak yerine benzerini veya daha iyisini koyarak bırakmalıdır, bunun tersi insana yakışmaz.

Kısacası, sözü geçen bid'atleri işleyenler mekruh işler yaptıklarından dolayı kınanmaya lâyık oldukları gibi, sünnetleri yapmayanlar da kınanmışlardır.


Çünkü bu sünnetlerin bazıları mutlak olarak ve bir kısmı da belirli şartların sonucu olarak vaciptirler.

Meselâ nafile namaz, aslında vacip (farz) değildir. Fakat nafile namaz kılmak isteyen kimsenin, bu namazın rükünlerini (temel şartlarını) yerine getirmesi vacip (farz)dır.

Yine bunun gibi çeşitli günahlar işleyen kimsenin bu günahları affettirebilmek için keffaret, kaza (görevi gecikmeli olarak yerine getirme), tevbe ve günahları silmeyi sağlayıcı iyilikler işlemek gibi telâfi edici mekanizmalara baş vurması da vaciptir.

Bu arada imamlık, kadılık (hakimlik), müftü ve valilik gibi görevlere getirilenlerin omuzlarına binen özel sorumluluklar da böyledir.

Ayrıca ilim öğrenmeye koyulan öğrencilerin uyacakları edep kuralları ile, yapacakları bazı özel nafile ibadetler de bu kategoriye girer.

Yine bu sünnetler arasında öyleleri var ki, bunları sürekli olarak terketmek ağır şekilde mekruhtur. Bazı sünnetler de var ki, bunlar sadece imamları ilgilendirir, sıradan halkı ilgilendirmez. İmamlara özgü bu sünnetler ya yapılmaması mekruh veya yapılması vacip ek görevlerdir.

Bu arada istisnasız bütün sünnetler, öğretim yolu ile yaygınlaştırılmaları, özendirilmeleri ve uyulmalarına çağrılmaları gereken görevlerdir.

Oysa bidat nitelikli ibadetlere karşı çıkanların çoğunlukla sünnetleri işleme veya buna özendirme konusunda ihmalkâr ve umursamaz davrandıkları görülmektedir.

Bu yüzden böylelerinin durumu, belki de sözünü ettiğimiz mekruh unsurlu adetleri (bid'atleri) işleyenlerin durumlarından daha kötüdür. Çünkü;

“Din” demek; “iyiliği emredip kötülükten sakındırmak, alıkoymaya çalışmak” demektir.

Bu iki kural biribirine bağlıdır, biribirinden ayrı düşünülmeleri düşünülemez.

Buna göre bir kötülükten sakınılması istenirken, mutlaka o kötülüğün yerine geçecek bir iyiliğin yapılması özendirilmelidir. Tıpkı;

- Allah'a kulluk sunmak (kulluk yapmak ibadet etmek) emredilirken,

- O'nun dışında kalan her şeye tapınılmasının (kulluk yapılıp ibadet edilmesinin) yasaklanması gibi.

Çünkü:

“Allah'dan başka ibadete layık ilâh olmadığına şahadet etmek” her şeyden önce gelir, diğer bütün görevlerin başıdır.

İyi bilmek gerekir ki, insan “yapmamaya (terketmeye)” değil, “yapmaya” yatkın ve istekli bir yapıda yaratılmıştır.

İnsanlar bir şeyi yapmamayı, yapmaktan vazgeçmeyi, ancak başka bir şeyi yapmak için benimserler.

Bu yüzden salih (iyi, yararlı) bir amele koşulmadıkça kötü veya kusurlu davranışlarını bırakmaz.

Fakat şu gerçeği de göz önünden kaçırmamak gerekir ki, kötü davranışlar iyi amelleri bozdukları, gölgeledikleri için, iyi amelleri korumak amacı ile kötü davranışlar yasaklanmıştır.

Bu açıdan bakacak olursak;

Peygamber Efendimizin (salât ve selâm üzerine olsun) doğum gününü anmak, bu günün yıldönümünü kutlamak bazı kimselere büyük oranda sevap kazandırabilir. Çünkü bu kimselerin bu konudaki niyetleri iyidir, çünkü Peygamberimize karşı saygılarını ifade etmektedirler. Daha önce değindiğimiz gibi, tam anlamı ile doğru yolu bulmuş bir mü'min tarafından yapılınca kendisine çok görülecek, hatta kötü görülecek bazı davranışlar başka bazı kimseler için iyilik sayılabilir.

Nitekim İmam-ı Ahmed'e, zamanın bir hükümdarı hakkında:

“Falanca, bir mushafı süslemek için bir sarı lira harcadı” dedikleri zaman imam böyle diyenlere:

“Bırakın harcasın, çünkü onun para harcadığı en yararlı iş budur” diye cevap vermiştir.

Oysa O'na göre mushaf süslemek, aslında mekruhtur. Bu yüzden bazı arkadaşlarımız, İmam'ın bu sözlerini söz konusu masrafın kağıt ve yazı yenilemesi için yapıldığını kabul ettiği biçiminde yorumlamışlardır.

Halbuki, bize göre, İmam'ın söylemek istediği bu değildi. O bu davranışın (yani mushafları süslemenin) hem faydalı yönleri ve hem de mekruh sayılmasına gerekçe olan sakıncalı tarafları olduğunu belirtmek istemiştir. Çünkü sözü edilen hükümdar gibileri, bu işi yapmadıkları takdirde onun yerine hiç yararı olmayan benzeri bir iş yaparlar. Meselâ mushaf süslemek için harcanan bu parayı eğlence, şiir, eski İran veya eski Yunan felsefeleri ile ilgili kitaplar için harcayabilirler.

Ey okuyucu!

Bu aşamada yapman gereken şey, dinin özünü iyice kavrayarak çeşitli hareketlerin şeriat açısından içerdikleri fayda ve sakıncaları tespit etmek ve bunun sonucu olarak iyiliklerle kötülüklerin farklı derecelerini bilip çatışma durumunda daha önemli olanına öncelik tanımaktır.

Peygamberlerin getirdiklerine uygun amel etmek, gerçek anlamı ile budur.


Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1967
  • Değerlendirme Puanı: +50/-0
Bunu başarabilmek için iyilik ile kötülüğü, delil niteliği taşıyan ve taşımayan belgeyi biribirinden ayırdetmek çoğunlukla kolay olan bir işlemdir.

Fakat iyilikler ile kötülüklerin kendi aralarındaki farklı derecelerini ve deliller arasındaki derece farklarını tespit ederek çatışma durumunda daha iyiyi tercih edip özendirmek, daha kötü olana yasaklama önceliği tanımak ve hangi delilin daha güçlü olduğunu belirleyip onu tercih etmek görevi, yalnız bu dinin bilginlerine özgü bir iştir.

Bu alanda göz önünde tutulacak dereceler üçtür ve şunlardır.

1 - Kerahet unsuru içermeyen şeriata uygun salih (iyi, yararlı) amel;

2 - Bazı yönleri ile veya çoğu yönleri ile salih (iyi, faydalı) olan amel; Bu tip amelin salih sayılması, ya işleyicisinin iyi niyetli olmasından yada işleyicisinin iyi niyeti yanında bazı şeriata uygun (meşru) unsurlar içermesinden kaynaklanır.

3 - Hiç bir yararlı yönü olmayan davranış (amel); Bu tip davranışın hiç bir yarar taşımaması, ya mutlak anlamda iyi bir ameli bırakmaktan ibaret olduğu veya tamamen sakıncalı ve yıkıcı bir davranış olmasından kaynaklanır.

1 - Birinci dereceyi oluşturan ameller;

Zahiri ve batını ile, sözlü ve ameli uygulamaya dönük yönleri ile teorik ve pratik kesimleri mutlak anlamda Peygamberimizin (salât ve selâm üzerine olsun) sünnetidir.

Bu kategoriye giren amelleri, şeriatın belirlediği vaciplik ve müstahablık ölçüleri uyarınca öğrenmek, öğretmek, emretmek ve yapmak kesin bir gerekliliktir.

Bu kısmı oluşturan amellerin büyük bir çoğunluğunu göçmen (Mekkeli) ve Medineli (ensar) kesimleri ile, örnek ilk müslüman neslin ve bu nesle titizlikle uyan ikinci kuşak (tabiin) müslümanlarının işlemiş oldukları ameller meydana getirir.

2 - İkinci dereceyi oluşturan amellere gelince;

Bunlar, ikinci nesilden sonra gelen (muteahhirin) alimlerin, sofuların (abidlerin) ve sıradan müslümanların uygulamalarında çokça görülür. Bu amelleri işleyenler, ne meşru ve ne de gayri meşru hiç bir salih amel işlemeyenler ile sadece küfür, yalancılık, hıyanet ve cehalet gibi haram niteliğinde hareketler yapanlardan daha hayırlıdırlar. Bu kategoriye bir çok türden ameller girer.

Hiç ara vermeden yıl boyunca oruç tutmak, nefsin bütün isteklerini baskı altına alıp tatminsiz bırakmak, Recep ayının ilk cuma gecesi gibi, aslında hiç bir özelliği olmayan geceleri özel ibadetlerle kutlamak bu tip amellerin ilk aklımıza gelenleridir.

Bu tip mekruh unsurlu amellerin bazılarını işleyenler, içlerinde ibadet isteği olmayan tembellerden daha hayırlı olabilirler. Zaten bu tip amel ve davranışlara karşı çıkanların çoğu ya yararlı ilim ve salih amel kesimleri ile her türlü ibadetten veya bu ibadet kesimlerinin birinden uzak duran, bu ibadetlere karşı sevgi ve arzu duymayan kimselerdir. Fakat bu tembellik ve isteksizliklerine, şeriata uygun bir kılıf uyduramadıkları için olanca güçleri ile bu mekruh unsurlu ibadetlere saldırırlar.

Başka bir deyimle bu, kimseler, pratik tutumları ile meşru ve gayri meşru her türlü ibadete karşı çıkmalarına rağmen, sözleri ile sadece gayri meşru nitelikli amellere karşı çıkabilmektedirler.

Bu böyle olmakla birlikte samimi mümin, iyi olanı emrederek kötü olandan sakındırmaya çalışır ve bu görevi yapmaya çalışırken ne aynı iyiliği emredip aynı kötülüğü sakındıran bazı münafıklarla arasında beliren görünüşteki davranış beraberliği ve nede bazı müslüman alimlerine ters düşmesi yüzünden yolundan caymaz.

Bu tip amel ve davranışları iyi bilmeli ve ona göre hareket etmelidir.

3 - Üçüncü dereceyi oluşturan ameller;

Arefe günü, Ramazan ve bayram günleri Ramazanın son on günü gibi şeriatımız tarafından saygınlığı onaylanan günler ve gecelerle ilgili bazı ibadet ve davranışlardır. Bu ibadet ve davranışların bazıları sevap kazandırıcı olsun düşüncesi ile sonradan ortaya atılmış, fakat uygulama biçimlerine bağlı olarak yasaklanması gereken birer kötülüğe (münker'e) dönüşmüşlerdir.

Bazı saplantı zebunu aşırıların, Aşura (Muharrem ayının onuncu) günü susuz kalma, yas tutma ve biraraya toplanıp dövünme gibi ne Allah'ın (celle celaluhu) ne Peygamber Efendimizin ortaya koyduğu (salât ve selâm üzerine olsun) ve nede gerek ehl-i beyt olanı ve gerekse olmayanı ile ilk örnek kuşaktan olan her hangi bir müslümanın yaptığı hareketler gibi.

Fakat o gün (Aşure günü) Peygamberimizin torunu ve cennet gençliğinin “iki efendisinden biri” olan Hz. Hüseyin ile bir gurup yakını bizzat Allah tarafından kınanmış bazı “facir”ler eli ile öldürüldükleri için müslümanlar için bir musibet günüdür.

Bu acı günü benzeri olan diğer musibet günleri gibi şeriata uygun bir keder ve Allah'a sığınma ifadeleri ile (inna lillâhi ve inna ileyhi raciun diyerek) karşılamalıdır.

Ama bir kısım bidatçılar, bu gün için Allah'ın musibetler karşısında takınılmasını emrettiği tutuma ters düşen, uydurma bir yas tutma gösterisi ortaya atmışlar ve bununla da yetinmeyerek ortaya attıkları bu uydurma matem gösterisine, Hz. Hüseyin'e dönük komplo ile hiç bir ilgisi olmayan sahabilere dil uzatma, onları karalama ve bunlara benzer Allah'ın ve Peygamberimizin nahoş gördükleri çirkinlikler eklemişlerdir.

Oysa Ahmed İbn Hanbel ile İbn-i Mace'de bizzat Hz. Hüseyn'in babası Hz. Alî'den (Allah her ikisinden de razı olsun) rivayet ederek yer verildiğine göre Peygamber Efendimiz (salât ve selâm üzerine olsun) böyle durumlarla ilgili bir hadisinde şöyle buyuruyor:

“Kimin başından bir musibet geçerde bu musibeti hatırlayınca “inna lillâhi ve inna ileyhi raciun (Biz Allah içiniz ve tekrar O'na döneceğiz)” derse, uğradığı musibet ne kadar eski tarihli olursa olsun Allah ona musibet günü bağışladığı sevap kadar sevap bağışlar.” (Ahmed, El-Müsned, c. 1, s. 201; İbn Mace, Sünen, Cenazeler kitabı, Musibetlere sabır babı, c. 1, s. 510, H. No: 1600.)

Dikkat edilecek olursa bu hadisi Peygamberimizden Hz. Ali, Hz. Ali'den oğlu Hz. Hüseyin ve ondan da Kerbelâ faciasına şahit olanlardan biri olan kızı Fatıma  rivayet etmektedir.

(Hüseyin b. Ali b. Ebi Talib, El-Haşimi, El-Kuraşî, Cenab-ı Peygamberin torunu ve fesleğen kokulu çiçeğiydi. Cemel ve Sıffin savaşlarında babasıyla birlikte Haricilerle savaştı. Hicri 60 yılında Medine'den Kûfelilerden beyat almak üzere yola çıktı. Ne var, Kûfeliler ona ihanet ettiler. Ubeydullah b. Ziyad Bekir Bila'nın askerlerine onu öldürttüler. Şehadeti hicretin 60. yılı, Aşure gününe rastlamıştı. Bkz. El-İsabe, c. 1, s. 332-335.)

(Bu hanım Hüseyin b. Ali b. Ebi Talib El-Haşimi, El-Kuraşi El-Medini'nin kızıdır. Dördüncü kuşağın güvenilir alim ve hadis nakilcilerinden olan El-Hasen b. El-Hasen b. Ali b. El-Hasen'inde eşidir. Hicretin yüzüncü yılından sonra hayli yaşlı iken ölmüştür. Bkz. Takrib el-Tehzib, c. 12, s. 609, Biyografi, 5.)

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1967
  • Değerlendirme Puanı: +50/-0
Matem Günleri Hakkında

Gelelim yas tutma gösterilerine. Bazı acı olayların yıldönümlerini belirleyip yas günü olarak anmak İslâm'da yeri olmayan, hatta İslâm öncesi cahiliye araplarının geleneklerine yakın düşen bir tutumdur. Ayrıca o gün yas gösterisi yapanlar bu davranışları ile söz konusu günün orucundan kazanabilecekleri sevabı da peşinen yitirmektedirler.

Ayrıca bazı kimseler yine bu günle ilgili olarak yıkanma, gözlere sürme çekme ve toplu halde el sıkışma gibi özel adetler ortaya koymuş ve bu adetleri aslı olmayan bir takım sözde hadislere dayandırmaya kalkışmışlardır. Oysa gerek bu davranışlar ve gerekse benzerleri tümü ile bid'attır ve mekruhtur. O gün için müstahab olan şey oruç tutmaktır.

Bu arada Aşure gününün bir ziyafet günü olarak kutlanmasını öneren bazı yaygın belgelerde vardır. Bunların en çok bilineni, İbrahim b. Munteşir'in babasına dayandırarak naklettiği şu sözdür:

“Bize bildirildiğine göre kim Aşure günü ailesine bolluk tattırır, ziyafet çekerse, Allah ona yılın diğer günlerini de bolluk içinde yaşamayı nasib eder”. (El-Nişaburî, Mesail İmam Ahmed: Eser sahibi şöyle naklediyor: Ebu Abdullah'a (İmam Ahmed'e) sordum: Yukarıda nakledilen böyle bir hadis duydun mu? Evet, dedi. Süfyan, Cafer El-Ahmer İbrahim b. Muhammed El-Münteşir'den böyle bir şey nakletmişti. Bkz. A.g.e., c. 1, s. 136,137: Ayrıca Müellifin Mecmu El-Fetava, c. 25, s. 300. Orada İbn Teymiye bu hadis hakkında: Mevzu ve yalanlanmış olduğunu, söylüyor.)

(İbrahim b. Muhammed b. El-Münteşir El-Ecd'a, El-Hemedânî, El-Kûfî beşinci kuşak ravilerinden olup sıkadır. Altı ünlü hadis kaynağı sahibi de ondan hadis kaydetmişler. Bkz. Takrib el-Tehzib, c. 1, s. 42, iy. 268.)

Bu söz kimin tarafından söylendiği belli olmayan, rivayet kanalı kesintili bir sözdür ve her halde Rafızî'ler ile karşıtları arasındaki çatışmanın ortaya çıktığı dönemde uydurulmuştur. Çünkü berikiler (Rafizîler) Aşure gününü koyu bir matem gösterisine dönüştürünce ötekiler (karşıtları) da O günü ziyafet ve şenlik günü olarak kutlamayı öneren sözde belgeler uydurup ortaya atmışlardır. Her iki tutum da asılsız ve batıldır.

Nitekim Müslim'in bildirdiğine göre Peygamberimiz (salât ve selâm üzerine olsun):

“Sakîf de bir yalancı ve kan dökücü bulunacak”  buyurmuştur. (Müslim bu hadisi Sahih'inde Ebubekirin kızı Esma'dan nakletmiş (Allah ikisinden de razı olsun) Sahabinin faziletleri kitabı, Sakif in anlatıldığı bab, H. No: 2545, c. 4, s. 1971, 1972. Yalnız orada hadis müellifin zikrettiği gibi değil de şu sözlerle nakledilmiştir: “Sakifte de bir yalancı ve kan dökücü vardır.”)

Hadisin işaret ettiği “yalancı”, Muhtar b. Ebu Ubeyd'dir.

Bu zat önce, Hz. Hüseyinin dostu ve taraftarı olarak görünmüş, sonra da Allah'a karşı yalan ve iftira koşmuştur. Hadisin işaret ettiği iki kişinin öbürü olan Haccac b. Yusuf, Hz. Ali ile taraftarlarına karşı düşmanca bir tutum takınmış ve bu yolda “kan dökücü” olmuştur.

(Asıl adı El-Muhtar b. Ebi Ubeyd b. Mes'ud b. Amr El-Sakifî olan bu zat Ali'ye buğzedilmesini ilk emredendir. Sonradan Şiiliğe eğilim göstermiş. Sonunda Kûfe'yi işgal etmiş ve bir gurup şii orada ona katılmış. Onlarla birlikte olup Beni Ümeyye ordusuyla savaşmış. Emir tayin ettiği İbn El-Zübeyr'i destekliyordu. İbn Ziyad'ın ordusunu yenince tek başına emirliğini ilan edip şiilikten kaynaklanan bid'atlerini açığa vurdu, kehanette ve kendisine vahiy geldiği iddiasında bulundu. Bunun üzerine Mus'ab b. Zübeyr onu yenilgiye uğratıp öldürünceye dek onunla savaştı. Hicri 67'de 67 yaşında iken öldürüldü.)

(Haccac b. Yusuf b. El-Hakem El-Sakıfî, Abdulmelik b. Mervan ve oğlu El-Velid'in Irak'a tayin ettiği validir, zalim ve gaddarın biriydi. Hicri 95, yılında öldü. Bkz. İbn Hallikan, Vefeyat el-Ayan, c. 2, s. 129, 54.)

Beri tarafta da bid'atler ve sapıklıklar, öte tarafta da bid'atler ve sapıklıklar var. Gerçi şiiler daha yalancı ve daha kötü tutumludurlar.

Fakat öyle de olsa hiç kimsenin, her hangi başka bir kimseyi bahane ederek şeriatta değişiklik yapması caiz değildir.

Buna göre Aşure gününü bir sevinç ve eğlence gününe dönüştürerek, onu, bir ziyafet günü olarak anmak da Rafizîlere karşı olsun diye uydurulmuş bir bid'attan başka bir şey değildir. Gerçi bu gün yıkanmanın, gözlere sürme çekmenin ve benzeri adetlerin sevap kazandırıcı olduğu ile ilgili olarak sözde bazı hadisler nakledilmiştir ama hiç birinin aslı yoktur. Buna rağmen bu uydurma hadisleri, aralarında İbn-i Nasır'ın da bulunduğu bazı kimseler tarafından doğru sayılmıştır. Doğru olmadıkları halde bu sözde hadisleri bazı kimseler, doğru oldukları kanaati ile naklederek uygulamışlar ve onların asılsız olduklarını bilememişlerdir. Bu durum da az önce anlattığımız rafizîlerin durumu gibidir, ondan farkı yoktur.

Belki de rafizilere karşılık olsun diye bazı kimseler, bu güne aşırı bir şekilde saygı göstermişlerdir.

Zaten şeytanın biricik amacı müslüman yığınları doğru yoldan (sırat-ı müstakim'den) saptırmaktır. Bu sapma hangi tarafa doğru olursa olsun, onun için farketmez. Bunu göz önünde tutarak sonradan ortaya atılmış bu tip uydurma adetlerden kaçınılmalıdır.

(İbn-i Nasır; Asıl adı El-Fadl Muhammed b. Nasır b. Muhammed b. Ali b. Ömer El-Bağdadî'dir. Ama o El-Selami olarak tanınır. Altıncı asır alimlerinden olup hadis ve şafii görüşlerini içeren fıkhi meseleler dinlemiştir. Edebiyat, Dilbilgisi ve sözlükle ilgili çok değerli tesbitleri vardır. Yaşamının son yıllarında Asıl ve feri konularda İmam Ahmed'in görüşlerini benimsemiş, 551 yılında öldü. Doğumu 467 olarak bilinmektedir. Bkz. İbn Hallikan, Vefeyat El ayan, c. 4, s. 293, 294, Biy. 624. Ayrıca a.g.e., c. 7, s. 330, Kitab El-Zeyl Ala Tabakat El-Hanabile, c. 1, s. 225, 229, Biy. No: 113.)

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1967
  • Değerlendirme Puanı: +50/-0
Recep Ayı Orucu

Buna benzer bir mesele de Recep ayı meselesidir. Bu haram (içinde savaş açılması yasak) aylardan biridir. Bu ayla ilgili olarak Peygamberimizin:

“Ya Rabb'i, Recep ve Şaban aylarını hakkımızda mübarek eyle ve bizi Ramazan'a erdir” diye buyurduğu rivayet edilmiştir.

(Bu hadisi İbn Hacer El-Askalanî, Tebyin El-Aceb Bima verade fi Fazli Receb adlı eserinde anlatmaktadır: s. 11, 12. Orada hadisin Bezzar tarafından Müsned'inde, El-Taberâni ve Beyhaki tarafından faziletli vakitler bölümlerinde ve Ebu Yusuf el-Kadî'nin Kitab El-Sıyamında, kaydettiklerini söylemektedir. İbn Hacer-El-Askalani de bu hadisin senedinin sağlam olmadığını söylemektedir. Bkz. Heysemi, Keşi el-Üstaz An Zevaid'il Bezzar, Tahkik: Habib El-Rahman El-Azemi, c. 1, s. 457, H. No: 961.)

Bunun dışında Recep ayının fazileti ile ilgili olarak Peygamberimizden bize hiç bir sağlam hadis gelmiş değildir.

Başka bir deyimle, bu konuda var olduğu ileri sürülen hadislerin tümü asılsız ve yalandır.


Herhangi bir yerin veya zaman parçasının fazileti olduğu ile ilgili bir hadisin asılsız olduğu bilinmeyince, bunun nakledilmesi az - çok anlaşılır bir şeydir. Fakat yalan olduğu bilinince bu durum açıklamaksızın nakledilmesi caiz değildir. Çünkü Peygamber Efendimiz (salât ve selâm üzerine olsun) bu konuda şöyle buyuruyor:

“Kim yalan olduğu görüşünde olduğu halde benden bir söz naklederse kendisi de yalancılardan biri olur.”
(Ahmed El-Müsned, c. 1, s. 113, Ali b. Ebu Talib'den; ayrıca c. 4, s. 250, 252, 255, Muğire b. Şu'be'den. Müslim Kesik ve mevsul olarak aynı hadisi eserinin giriş kısmında Muğîre'den nakletmiş. Güvenilir ravilerden nakilde bulunmanın gerekliliği, babı, c. 1, s. 9.)

Evet, dediğimiz gibi, Recep ayının ilk on gününün faziletli olduğu ile ilgili olarak elimizde bir kaçı ilk nesil (selefi) alimlerine dayanan bazı belgeler vardır.

Bununla birlikte bu ayı tek başına oruçla geçirmek, gerek İmam-ı Ahmed'e ve gerekse aralarında Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer'in (Allah her ikisinden de razı olsun) bulunduğu bazı sahabilere göre mekruhtur.

(Basılı nüshada bu zatın adı Ebubekir olarak geçmektedir. Her ikisi de doğrudur. Çünkü Ebubekir'in de ailesini böyle yapmaktan -recep ayını oruçlu geçirmekten- yasaklamışlardı. Bkz. Müellifin Mecmu El-Fetava, c. 25. s. 291. Aynı şekilde yukarda sözü edilen Ebu Bekre de böyle yapmaktan ailesini yasakladığı nakledilmiştir. Bkz. Tebyin El-Aceb Bima verade Fi Fazli Receb, s. 35.

Ebu Bekre: Büyük sahabilerden olan bu zatın asıl adı Nefi İbn Al-Haris'tir. Rasûlüllah'ın (Üzerine selam olsun) azadlısı İbn Mesruh El-Sekfîi olduğu da söylenmektedir. Sahabenin faziletlileri arasından adı geçen bu zat Esra'da yaşamıştır. Bkz. El-İsabe, c. 3, s. 572, Biy. No: 8793.)

Bu arada İbn-i Mace'nin, İbrahim b. Munzır El-Hazamî aracılığı ile İbn-i Abbas'a (Allah ondan razı olsun) dayandırarak bildirdiğine göre Peygamber Efendimiz (salât ve selâm üzerine olsun):

“Recep ayını oruçla geçirmeyi menetmiştir.”

Fakat bu rivayet kuvvetli değildir.

Ayrıca sözünü ettiğimiz yalnız bırakma mekruhluğu, acaba bu ayın tümünü oruçla geçirmekle mi, yoksa bir önceki veya sonraki ayın orucu ile bu ayın orucunu biri birine eklememekle mi ilgilidir?

Dostlarımız arasında bu iki görüşü de savunanlar vardır. Eğer burada sadece meselelerin başlıklarına işaret etmekle yetinmek amacında olmasaydık, bu konuda daha çok şeyler söylerdik.


(İbrahim b. Munzır El-Hazamî; Bu zatın asıl adı İbrahim b. El-Münzir b. Abdullah b. El-Münzir El-Hazami'dir. Takrib El-Tehzib'de verilen bilgiye göre ravilerden olup 236 yılında vefat etti. Buhari, Tirmizi ve diğer ünlü hadisçiler ondan hadis naklinde bulundular. Bkz. Takrib el-Tehzib, c. 1, s. 43, 44, Biy. No: 283.)

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1967
  • Değerlendirme Puanı: +50/-0
Şaban Ayı Orucu

Buna benzer bir başka konu da (Berat gecesi adı verilen) Şaban ayının on beşinci gecesidir. Bu konuda elimizde sahabiler aracılığı ile bize kadar ulaşan ve bu gecenin faziletli olduğunu belirten bazı hadis ve belgeler vardır.

(Bu konuda Ahmed Abdullah b. Ömer aracılığı ile Rasûlüllah'tah şöyle bir hadis nakletmiştir: “Şaban ayının yarısı gecesi Yüce Allah yaratıklara -mahlukata- tecelli eder. iki sınıf dışında kalan bütün insanları bağışlar; bağışlamadığı bu iki sınıftan biri bozgunculuk yapan, diğeri de kendini öldürendir.” Ahmed, Müsned, c. 2, s. 176. İbn Lühey'a'nın dışındaki bütün ravileri güvenilirdir.

Gene Ahmed ve Tirmizi'nin Ayşe'den kaydettikleri hadiste Rasûlüllah (salat ve selam Ona) şöyle buyurmaktadır: Kuşkusuz aziz ve Celil olan Allah Şabanın yarısı gecesi -15. gecesi- en yakın göğe (dünya semasına) iner; Kelb kabilesi koyunlarının tüyleri sayısından daha çok sayıda insanı bağışlar. “Müsned, c. 6, s. 238; Tirmizi, Oruç kitabı şaban ayının yarısı gecesi ile ilgili gelen hadisler, babı, H. No: 739, c. 3, s. 116, 117; Tirmizi hadisi kaydettiği yerde zayıf olduğuna işaret , etmektedir. Aynı hadisi İbn Mace de kaydetmiş: H. No: 1389; Süyutî, El-Cami'üs-Sağir, c. 1, s. 297, H. No: 1942, Süyüti hadisi “hasen” olarak tanımlamaktadır.

Aynı hadise El-Şevkânî de El-Fevaid El-Mecmû'a adlı eserinde işaret etmektedir. Hadisin zayıf ve senedinin kesik olduğunu söylüyor, bkz. El-Fevaid, El-Mecmû'a, s. 51.)

Ayrıca ilk nesilden (selefden) olan bazı şahsiyetlerin özel olarak bu gece nafile namaz kıldıkları da bildirilmiştir. Şaban ayında oruç tutmakla ilgili olarak da bazı güvenilir (sahih) hadisler vardır. Fakat gerek ilk nesilden (selefden) Medineli bazı alimlerin ve gerekse bazı sonraki nesil (halef) mensuplarının bu ayın on beşinci gecesini anmayı faziletli saymaya karşı çıktıkları ve bu konudaki hadisleri kuşku ile karşıladıkları da bize kadar gelen bilgiler arasındadır. Şüphe ile karşılanan bu hadislerden biri şöyledir:

 “Allah bu gece (Şaban ayının on beşinci gecesi) Benî Kelb kabilesinin sürüsündeki koyunların kıllarının sayısından daha fazla kimseyi affeder.”

Sözünü ettiğimiz ilk nesil alimleri:

“Bu hadis de bu konudaki diğerlerinden farksızdır” diyerek duyduğu kuşkuyu dile getirmişlertir.

Bununla birlikte çok sayıda ilim adamı ile birlikte arkadaşlarımızın çoğunluğu, bu gecenin faziletli olduğu görüşündedirler. Bu konuda çok sayıda hadis bulunduğuna ve ilk nesil alimlerinden gelen belgelerin de bu yolda olduğuna dayanan İmam Ahmed de aynı görüştedir. Gerçekten hakkında bazı uydurma şeyler söylenmiş olmakla birlikte bu gecenin, çeşitli faziletleri ile ilgili olarak “müsned”lerde ve hadis kaynaklarında önemli sayıda hadise yer verilmiştir.

Bu ayın on beşinci gününde tek gün olarak oruç tutmaya gelince; bunun hiç bir aslı, hiç bir dayanağı yoktur. Tersine o gün, tek gün olarak oruç tutmak mekruhtur. Bu günü çeşitli yemek ziyafetleri ve süslü kıyafetlerle kutlamak ise sonradan uydurulmuş, bidat nitelikli diğer anma günleri gibi asılsız bir adettir.

Mekruh olan diğer adet de Şaban ayının on beşinci gecesi, camilerde, mescidlerde, evlerde ve sokaklarda kalabalık cemaatler ile kılınan “Binli namaz (Zamm-ı- sure yerine bin ihlâs suresi okunan namaz)” lar kılmaktır.

Böyle vakti, rekât ve zamm-ı sure sayısı belirli namazlar tümü ile mekruhtur, hiç birinin şeriatımızda dayanağı yoktur. Dahası, sözünü ettiğimiz “Binli namaz” ile ilgili olduğu ileri sürülen hadis, bu ilim dalının uzmanlarının görüş birliği ile uydurmadır.

Durum bu olunca buna dayanarak kılınacak olan nafile namazın müstahab sayılması caiz olamaz. Bu namaz müstahab olmayınca onun müstahab sayılmasına dayandırılmış olan uygulama da, mesnetsiz kalarak mekruh olur.


Şu veya bu bakımdan üstün olduğu ileri sürülen her gece için, böyle özel bir namaz belirlenip cemaatle kılınması caiz görülecek olsa meselâ Ramazan ve Kurban bayramı geceleri ile Arefe gecesi için bunun gibi ya daha uzun veya daha kısa bir özel namaz ortaya atılıp kılınırdı. Tıpkı bazı yörelerde yaşayan kimi müslümanların Recep ayının ilk gecesinde bu tip bir namaz kılmayı adet haline getirmiş olmaları ve yine tıpkı kulağıma geldiğine göre bazı köylülerin akşam namazından sonra “Birr-ul valideyn (ana-babaya saygı)” adı altında ve akşam namazı uzunluğunda bir namazı cemaatle kılmaları gibi.

Bunlara benzer bir adet de bazı müslümanların her gece, o gün yeryüzünün her, tarafında ölen bütün müslümanlar için cemaatle cenaze namazı kılmalarıdır.

Saydıklarımız yanında sayamadığımız türleri olan bu cemaatli nafile namazlarının hiç birinin şeriatımızda yeri yoktur.

Ey okuyucu!

Şunu bilmen gerekir ki, her hangi bir nafile ibadeti belirli bir vakitte yapmak müstahabtır diye veya belirli bir nafile namazı cemaatle kılmak caiz sayılmıştır diye bunu gerekçe yaparak, belirli aralıklarla tekrarlanan cemaatli nafile namazları düzenlemek gerekmez, bu iki şeyi biri birinden ayırdetmek gerekir.

Çevrimdışı Izhâr'ud Dîn

  • Özel Üye
  • Sr. Member
  • *
  • İleti: 274
  • Değerlendirme Puanı: +5/-0
  • فَفِرُّوا إِلَى اللَّهِ
Gadiri Humm Olayı ve Mevlid Konusu

2 - Bu uydurma kutlama günlerinin ikinci çeşidi şudur.

Evet, bu günlerde önemli bir iş olmuştur, ama başka olayların meydana geldiği benzeri günlerde olduğu gibi, bu olay o günün yıllık törenlerle anılmasını gerektirmez. Üstelik ilk dönem müslümanları (selef) de bu günleri kutlamış değillerdir.

Mesela, Peygamber Efendimizin (salât ve selâm üzerine olsun) ünlü Veda Hacc'ından dönüşü sırasında Gadiri Humm denen yerde bir konuşma yaptığı gün olan Zilhicce ayının on sekizinci günü gibi.

Müslim'in Zeyd b. Erkam'a dayanarak belirttiğine göre Peygamberimiz, bu konuşmasında müslümanlara Allah'ın (celle celaluhu) Kitab'ına (Kur'an'a) bağlı kalmalarını ve kendi soyundan gelecek olanları (Ehl-i Beyt'i) kayırmamalarını tavsiye etmiştir.

(Uzunca olan bu hadis, Müslim'in sahih'inde kaydedilmiştir. K. Sahabinin faziletleri, bab: Ali b. Ebi Talib'in fazileti. H. No: 2408. c. 4, s. 873. Ehl-i Beytim, hakkında size Allah'ı anımsatırım şeklinde kaydedilmiş.)

(Zeyd b. Erkam; Büyük sahabilerden olan bu zatın asıl adı Zeyd b. Erkam b. Zeyd b. Kays b. El-Numan El-Hazrecî'dir. Hendek Savaşında Rasûlüllah'la birlikte bulundu. Bu onun Rasûlüllah'la olan ilk birlikteliğiydi. Çünkü Uhud savaşı sırasında onun yaşı bir hayli küçük olması nedeniyle Rasûlüllah onu geri çevirdi. On yedi savaşta hazır bulundu. Münafık Abdullah b. Übeyy'in sözünü Rasûlüllah'a o bildirdi. Onun bu haberini doğrulamak için Yüce Allah Münafıkın süresini indirdi. Sıffin savaşında da Ali ile birlikte oldu. Hicrî 66 yılında Küfe'de öldü. Bkz. El-İsabe, c. 1, s. 560. Biyografi: 2873.)

Fakat bazı asılsız görüşlüler, bu olaya uydurma şeyler eklemişler, hatta Peygamberimiz (salât ve selâm üzerine olsun) sözde Hz. Ali'yi (Allah ondan razı olsun) yüksek bir yere çıkarıp oturttuktan sonra, açık bir ifade ile kendinden sonra onun halife olması gerektiğini belirtmiştir. O gün orada, daha bir çok söz ve hareketin söylenip yapıldığını da ileri sürüyorlar ki, kesinlikle hiç birinin aslı yoktur.

Üstelik bu asılsız görüşlüler, bu konuşmayı dinlemiş olan sahabilerin çok azı dışında tümünün bu sözde belgeyi saklı tutmak üzere işbirliği yaparak, halife olması vasiyet edilen Hz. Ali'nin hakkını gasbettiklerini ve böylece fasıklık ve küfür işlediklerini iddia ederler.

Oysa gerek insanın yaratılıştan gelen tabii yapısı, gerek sahabilerin güvenirlilik ve dinlerine bağlılıkları ve gerekse bağlı oldukları şeriatın kendilerini gerçekleri açıklamaya zorlayan niteliği göz önüne alınınca, böyle bir belgenin saklı kalabilmesinin mümkün olamayacağı kesinlikle anlaşılır.

Şu andaki amacımız imamlık (imamet) meselesini tartışmak değildir. Sadece bu günü bayram sayıp kutlamanın dinimizde yeri olmayan asılsız bir uydurma olduğunu belirtmek istiyoruz, ilk dönem müslümanları (selef) zamanında, gerek Peygamberimizin soyundan gelenler (Ehl-i beyt) ve gerekse gelmeyenler kesinlikle bu günü bayram sayıp kutlamış değillerdir ki, günümüzdeki uydurma gelenekler o dönemden kaynaklanmış sayılsın.

Çünkü bayramlar, şeriatlerin temel ilkelerindendirler. Bundan dolayı ulu-orta ortaya atılamazlar, tersine şeriatın bildirdiklerine sıkı sıkıya bağlı kalmayı gerektiren kurumlardır. Ayrıca Peygamberimiz, çeşitli günlerde bir çok konuşmalar yapmış, değişik önemli olaylar yaşamıştır. Meselâ Bedir, Huneyn, Hendek, Mekke'nin Fethi, Hicret ve Mekke'ye girişi gibi. Bunlar yanında İslam dininin ilkelerini açıklamak üzere yapmış olduğu çok sayıda konuşması vardır.

Fakat dinimiz açısından bu önemli olay ve konuşma günlerinin hiç birini bayram saymak gerekmemiştir. Durum böyle olunca bu günü bayram sayanlar, tıpkı Hz. İsa'nın (Allah'ın selâmı üzerine olsun) başından geçen önemli olayları anma günleri olarak kutlayan hristiyanlar ile vaktiyle ayni tutumu benimsemiş olan yahudilere özenmiş olmaktadırlar.

Yoksa bayramlar ve anma günleri birer şeriat kurumlarıdırlar. Buna göre Allah tarafından bildirilenleri kutlanır, değilse dinde yeri olmayan bayram ve anma günü icad edilmez.

Bu tip bir olay da bazı kimselerin, ya Hz. İsa'nın (salât ve selâm üzerine olsun) doğum gününü yıldönümü olarak kutlayan hristiyanlara özenerek veya Peygamberimize karşı duydukları sevgi ve saygıyı dile getirmek için O'nun doğum gününü anmalarıdır. Allah böylelerine, Peygamberimize karşı besledikleri sevgiden ve ictihadlarını mesned edinmiş olmalarından dolayı sevap bağışlayabilir, yoksa işledikleri bid'atten dolayı değil. Üstelik Peygamberimizin hangi gün doğduğu kesinlikle belli değil, müslümanlar arasında tartışmalı bir meseledir.

İlk dönem müslümanları, (selef) geçerli sebebi var olduğu (Peygamber sevgisi) ve önleyici hiç bir engeli bulunmadığı halde bu günü ne anmışlar ve nede kutlamışlardır. Eğer anma töreni sırf hayırdan ibaret olsaydı veya hayır tarafı zararından daha baskın olsaydı, ilk dönem müslümanlarının onu bize göre öncelikle ve haydi haydi kutlamaları gerekirdi. Çünkü onlar Peygamberimizi bizden daha çok sevip sayan ve hayırlı işler yapmaya bizden daha istekli kimselerdi.


Oysa kâmil anlamda Peygamberimizi sevip saymak,

- O'na uymak,

- Bağlı kalmak,

- Emirlerini yerine getirmek,

- Sünnetini her yönü ile yaşatmak,

- Getirdiği ilkeleri yaymak ve bu konuda gerek kalble gerek elle ve gerekse dille mücadele vermek (cihad etmek)tir.

- Muhacir olsun, ensar olsun ilk önce müslüman nesil ile titizlikle onlara uyan sonraki müslümanlar bu yolu benimsemişlerdi.

Oysa bu tip bid'atlere pek düşkün olduklarını gördüklerimizin çoğunluğunun bu konudaki iyi niyetlerine ve kendilerine sevap sağlayıcı olması beklenen ictihad dayanaklarına rağmen Peygamberimizin sıkı sıkıya önem verilmesini emretmiş olduğu konularda gevşek ve umursamaz davrandıkları görülür. Böyleleri mushafın dışını süsleyip içini okumayanlara veya içindeki ayetleri okuyup uygulamayanlara benzer.

Bunları camileri süsledikleri halde içlerinde hiç namaz kılmayanlara veya çok az kılanlara yahud süslü tesbih ve seccadeler gibi şeriatte yeri olmayan ve çoğunlukla gösteriş, kendini beğenmişlik ve asıl görevi ihmal etme gibi hastalıklara eşlik eden göz boyayıcı dış görüntü düşkünlerine de benzetebilirsiniz.

Nitekim Peygamber Efendimiz (salât ve selâm üzerine olsun) bir hadisinde:

 “Her hangi bir ümmet amel yönünden bozulunca mutlaka camilerini süslemeye yönelir” buyurmuştur.


(İbn Mace, H. No: 741, c. 1, s. 244, 245, Kitap: Mescitler, Bab: Mescidleri Süsleme, Süyûti Hasen olarak tanımladığı bu hadisi El-Cami us-sağir'in de kaydetmiş: H. No: 7918, c. 2, s. 497.)

Şeyh'ul İslâm İbnu Teymiyye (Rahimehullâh) dedi ki:

والعالم يعرف الجاهل؛ لأنه كان جاهلا، والجاهل لا يعرف العالم لأنه لم يكن عالما

"Âlim câhili tanır çünkü o da (bir zamanlar) câhildi. Câhil ise âlimi tanıyamaz çünkü o hiçbir zaman âlim olmadı." (Şeyh'ul İslâm İbnu Teymiyye, Mecmû'ul Fetâvâ, 13/235)

 

Related Topics

  Konu / Başlatan Yanıt Son İleti
2 Yanıt
2907 Gösterim
Son İleti 12.02.2019, 14:30
Gönderen: Uhey
10 Yanıt
8841 Gösterim
Son İleti 14.04.2019, 22:48
Gönderen: İbn Umer
2 Yanıt
2656 Gösterim
Son İleti 05.02.2019, 21:10
Gönderen: Tevhide Davet
7 Yanıt
2580 Gösterim
Son İleti 05.10.2018, 05:05
Gönderen: Selefii
2 Yanıt
1630 Gösterim
Son İleti 22.10.2018, 20:41
Gönderen: Tevhid Ehli