Darultawhid

Gönderen Konu: TEVHİDİN KISIMLARA AYRILMASINA YÖNELİK İTİRAZLARIN DEF’İ  (Okunma sayısı 3742 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1977
  • Değerlendirme Puanı: +50/-0
بسم الله الرحمن الرحيم

TEVHİDİN KISIMLARA AYRILMASINA YÖNELİK İTİRAZLARIN DEF’İ

Daha önce şu adreste alimlerin tevhide dair yaptıkları tasnifleri zikretmiştik. http://darultawhid.com/tr/forum/index.php?topic=406.0 Konuyla ilgili kavillerini zikrettiğimiz alimler İbn Teymiye (rh.a) ve onun ilim halkasına müntesip olan İbn Kayyım, İbn Ebil İzz ; Muhammed bin Abdulvehhab ve onun medresesine mensup olan Süleyman bin Abdullah, Abdurrahman bin Hasen gibi alimlerdir. Görüleceği üzere bu alimlerin çoğu tevhidi “Uluhiyyet-Rububiyyet-İsim ve Sıfat” olarak üçe ayırırken bir kısmı da “Marifet ve İsbat-Talep ve Kasd” gibi ikili taksimlerden bahsetmektedir. Fakat hepsi ittifakla Allahın yaratıcılığını kabul etme anlamında rububiyet tevhidini ikrar etmenin kişinin müslüman olması için yeterli olmayacağını, Arap müşrikleri ve diğer kavimlerin bunu kabul ettikleri halde müslüman sayılmadıklarını, dolayısıyla da kişinin müslüman olmasının, mal ve can emniyetine kavuşmasının ancak uluhiyet tevhidini yerine getirmesi yani ibadeti bütün çeşitleriyle Allaha has kılmasıyla mümkün olacağını ifade etmektedirler. İşte bu noktada bazı akide muhalifi kimseler ortaya çıkarak –ki bunlar Rafiziler, Sofiler, Eşariler ve benzerleridir- tevhidi bu şekilde taksim etmenin Kitap ve sünnetten bir delili olmadığını, selefte de böyle bir taksimat olmadığını ve dolayısıyla tevhidin bu şekilde taksim edilmesinin İbn Teymiye ve tabileri tarafından ortaya atılmış bir bidat olduğunu, bu bidati (!) ortaya atma amaçlarının da müslümanlardan (!) istigase, tevessül, şefaat vb uluhiyet tevhidine dair konularda kendilerine muhalefet eden kimseleri tekfir etmek olduğunu ileri sürerler. Bu kimseler bunu ileri sürerken de aynı zamanda tevhidin nihai gayesinin Allahın varlığını ve yegane yaratıcı olduğunu kabul etmek olduğunu ve geçmiş kavimlerin de bizzat Allahı inkar ettiğini, rasullerin de o kavimleri Allahı ibadette birlemekten ziyade Allahın yaratıcılığını kabul etmeye çağırdığını ileri sürmektedirler. Hatta içlerinden bazı ahmaklar tevhidi üçe ayırmanın tıpkı Hristiyanların Allahı üç kısma bölmeleri manasındaki teslis inancına benzediğini dahi iddia edebilecek kadar şaşkınlığa gark olmuşlardır. Şimdi inşaallah bu kimselerin bu yaptıkları tenkidin ne kadar cahilane ve asılsız bir itham olduğunu gözler önüne süreceğiz o kadar ki din sahibi olmak bir yana zerre kadar akıl sahibi olan birisinin bu iddiayı samimi olarak savunabilmesinin imkansız olduğu Allahın izniyle ortaya çıkacaktır. Zaten görebildiğimiz kadarıyla tevhidin taksimine itiraz eden kimseler mensup oldukları bidat fırkalarının da muhakkikleri değil ancak mukallid cahilleridir. Türkçede de yayınlanan Beraatul Eşariyyin adlı kitabın müellifi Ebu Hamid bin Merzuk, Ürdünlü sofi Hasan Sakkaf, Hakikat neşriyat kurucusu Hüseyin Hilmi Işık, Habeşiler fırkası ve benzerleri gibi.

Öncelikle şunu belirtmemiz gerekir ki tevhidin bütün kısımları birbirini gerektiricidir ve hiç biri birbirinden kesin sınırlarla ayrılmış değildir. Bu tevhid türlerinin birisinin aslında hata yapan mutlaka diğer tevhid türlerinin de aslında hata yapar ve tevhidi nakzederek kafir olur. Keza birisinin kemalinde hata yapan diğerlerinin de kemalini zedeler ve kafir olmasa da tevhidi eksik olan birisi olmuş olur. Buna dair Şeyh Süleyman, İbn Ebil İzz ve diğer alimlerin sözleri geçmişti. Mesela hükmünde Allaha ortak koşan birisi hem Allahtan başkasına ibadet etmiş yani uluhiyet tevhidini zedelemiş, hem Ondan başkasını Rabb ve efendi edinerek rububiyet tevhidini ihlal etmiş, hem de hükmüne tabi olduğu varlıkların Allahtan daha iyi bildiğini, daha iyi hükmettiğini vs iddia ederek İsim ve Sıfat tevhidini ihlal etmiştir. İsim ve Sıfat tevhidinin aslında değil de birtakım kapalı noktalarında hata eden birisi de –örneğin sıfat inkarcısı kelamcıların istiva vb sıfatların tevilinde yaptıkları gibi- neticede Allahın kemal sıfatlarından birisini iptal ettikleri için Allahın rububiyetine ve uluhiyetine dair inançlarında da eksiklik meydana gelmiş olur. Ancak bu inançları tevhidin aslını zedeleyecek boyutlara ulaşmadığı müddetçe tekfir edilmezler. Tevhidin bu kısımlarının aslını nakzeden bir kimsenin ise tevili ve cehaleti mazeret olmaz. Buna dair geniş açıklama için şu adresteki yazıya müracaat edebilirsiniz: http://darultawhid.com/tr/forum/index.php?topic=533.msg2246#msg2246 Böylece tevhidi üçe ayırmanın Allahı haşa üç kısma ayıran Hristiyanların teslis inancına benzediği gibi gülünç iddiaların geçersizliği de ortaya çıkmış olmaktadır. Bizi bunlarla itham edenlerin Allah Rasulü (sallallahu aleyhi ve sellem)’i bazen “Ya Allah” bazen de “Ya Rahman” diye dua ederken işitip –haşa- “Muhammed bizi tek ilaha dua etmeye çağırırken kendisi iki tane ilaha dua ediyor” diyen müşrik sefihlerden bir farkı yoktur. Halbuki Allahu Teala’nın bu tip kimselere cevaben buyurduğu gibi:


قُلِ ادْعُوا اللَّهَ أَوِ ادْعُوا الرَّحْمَنَ أَيًّا مَا تَدْعُوا فَلَهُ الْأَسْمَاءُ الْحُسْنَى

“De ki: İster Allah deyin, ister Rahman deyin; bütün güzel isimler Onundur” (İsra: 110)

İşte bizler de Allahın ilahlık yani uluhiyet; rablik yani rububiyet vasıflarına ayrı ayrı dikkat çekip bunların birbirini gerektirici vasıflar olduğunu ve de bu sıfatlardan birisinde batıla düşenlerin Allahı tevhid etmiş olmayacağını vurgularken asla ilah ve rabb diye iki ayrı varlıktan söz ediyor değiliz haşa! Bilakis ilah da Odur, Rabb de odur. Eğer ki bir kimse Allahı ilahlığında, ibadetinde birlemeyen birisinin sırf Rabbliğinde birlediği için müslüman olacağını iddia ediyorsa işte bu kimseler dinlerini parça parça edenlerin ta kendileridir.

Bizler her meselede olduğu gibi bu meselede de öncelikle usul cihetinden mevzuyu ele alacağız ve ardından nakil cihetinden konuyu delillendireceğiz Allahın izniyle. Çünkü mesele usul cihetinden yani şeriatın temel esasları açısından çözüldükten sonra işin selef nezdinde nasıl ele alındığı konusu ancak fayda babından ek bir bilgi olarak değerlendirilir. Şimdi usul olarak bu muhaliflere sorulacak bir tek soru vardır: Sizler, tevhidin uluhiyet ve rububiyet diye taksiminin bidat olduğunu, tevhidin ana gayesi ve rasullerin davet ettiği şeyin de Allahın yaratıcılığını, rızık vericiliğini isbat etmek olduğunu; keza ilah ve rab kelimeleri tamamen aynı manada olduğunu iddia ettiniz… Şimdi farzedelim ki bir kişi Allahın yegane yaratıcı ve rızık verici olduğunu kabul ediyor lakin ibadeti Ona has kılmıyor ve putlara ibadet etmeye devam ediyor; şimdi bu kişi size göre müslüman sayılır mı? Eğer derlerse ki bu kimse Allahın rububiyetini yani yegane yaratıcı ve rızık verici olduğunu kabul ettikten sonra Ondan başkasına ibadet etse de müslüman sayılır; bu İslam dininden zaruri olarak bilinen esaslara açıkça aykırı bir iddia olur ve bu iddiayı savunanlar da bununla ancak kafirliklerini bir kez daha ve de alenen tescillemiş olurlar. Çünkü Allahtan başkasına ibadet eden birisinin kafir ve müşrik olacağı hususu Kitap, sünnet ve icmanın açıkça delalet ettiği bir şeydir. Allahu Teala bu hususta şöyle buyuruyor:

وَمَنْ يَدْعُ مَعَ اللَّهِ إِلَهًا آخَرَ لَا بُرْهَانَ لَهُ بِهِ فَإِنَّمَا حِسَابُهُ عِنْدَ رَبِّهِ إِنَّهُ لَا يُفْلِحُ الْكَافِرُونَ

“Her kim buna dair bir delili de olmadığı halde Allah ile beraber başka bir ilaha dua ederse Onun hesabı Rabbinin katındadır. Şüphesiz ki kafirler asla iflah olmazlar” (Müminun: 117)

Görüldüğü gibi ayeti kerime Allahı kabul ettiği halde Onunla beraber başka bir ilaha da dua ve ibadet edenleri kafir olarak vasıflandırmıştır. Keza daha önce Süleyman bin Abdullah’tan naklen geçtiği üzere Allahu teala müşriklerin dahi Allah'ın rububiyet hususunda tek olduğunu kabul ettiklerini haber vermektedir. Allahu teala şöyle buyuruyor:

{قُلْ مَنْ يَرْزُقُكُمْ مِنَ السَّمَاءِ وَالأَرْضِ أَمَّنْ يَمْلِكُ السَّمْعَ وَالأَبْصَارَ وَمَنْ يُخْرِجُ الْحَيَّ مِنَ الْمَيِّتِ وَيُخْرِجُ الْمَيِّتَ مِنَ الْحَيِّ وَمَنْ يُدَبِّرُ الأَمْرَ فَسَيَقُولُونَ اللَّهُ فَقُلْ أَفَلا تَتَّقُونَ}

De ki: “Size gökten ve yerden rızık veren kimdir? Kulaklara ve gözlere malik olan kimdir? Ölüden diriyi çıkaran ve diriden ölüyü çıkaran kimdir? İşleri yerli yerince yöneten kimdir?” Onlar: “Allah” diyeceklerdir. Öyleyse de ki: “Peki siz yine de korkup-sakınmayacak mısınız?” (Yunus: 31)

{وَلَئِنْ سَأَلْتَهُمْ مَنْ خَلَقَهُمْ لَيَقُولُنَّ اللَّهُ فَأَنَّى يُؤْفَكُونَ}

"Andolsun ki onlara: “Kendilerini kim yarattı?” diye soracak olsan, elbette: “Allah.” diyeceklerdir. Öyleyse nasıl olur da çevriliyorlar?" (Zuhruf: 87)

{وَلَئِنْ سَأَلْتَهُمْ مَنْ نَزَّلَ مِنَ السَّمَاءِ مَاءً فَأَحْيَا بِهِ الْأَرْضَ مِنْ بَعْدِ مَوْتِهَا لَيَقُولُنَّ اللَّهُ قُلِ الْحَمْدُ لِلَّهِ بَلْ أَكْثَرُهُمْ لَا يَعْقِلُونَ}

"Andolsun ki onlara: "Gökten su indirip onunla ölümünün ardından yeryüzünü canlandıran kimdir?" diye sorsan, mutlaka, "Allah" derler. De ki: hamd da Allah'a mahsustur. Fakat onların çoğu düşünmezler." (Ankebut: 63)

{أَمَّنْ يُجِيبُ الْمُضْطَرَّ إِذَا دَعَاهُ وَيَكْشِفُ السُّوءَ وَيَجْعَلُكُمْ خُلَفَاءَ الأَرْضِ أَإِلَهٌ مَعَ اللَّهِ قَلِيلاً مَا تَذَكَّرُونَ}

"(Onlar mı hayırlı) yoksa darda kalana kendine yalvardığı zaman karşılık veren ve (başındaki) sıkıntıyı gideren, sizi yeryüzünün hakimleri kılan mı? Allah'tan başka bir ilah mı var! Ne kadar da kıt düşünüyorsunuz!" (Neml: 62)

Dolayısıyla onlar, bütün bu sayılan fiillerin Allah'a has olduğunu biliyorlardı, fakat buna rağmen müslüman sayılmıyorlardı. Bilakis Allahu teala onlar hakkında şöyle buyuruyor:


{وَمَا يُؤْمِنُ أَكْثَرُهُمْ بِاللَّهِ إِلاَّ وَهُمْ مُشْرِكُونَ} "Onların çoğu şirk koşmaksızın Allah’a iman etmezler." (Yusuf: 106)

Mücahid (rh.a) bu ayet hakkında şöyle demektedir: "Onların Allah'a olan imanları, Allah bizi yarattı, bizi rızıklandırıyor ve öldürüyor şeklindeki sözleridir. İşte bu, ibadet hususunda başkalarını Allah'a ortak koşarak yapılan bir imandır." Bu eseri, İbnu Cerir et-Taberi ve İbnu Ebi Hatim rivayet etmiştir. İbnu Abbas, Ata ve Dahhak'tan bunun benzeri nakledilmiştir.

Teysirul Azizil Hamid adlı eserden nakil sona ermiştir.

Esasında bu husus yani Allaha ibadette ortak koşan birisinin velev ki Allahın yaratıcılığını kabul etse dahi müşrik olacağı hakikati İslam dininde iki kişinin dahi ihtilaf etmeyeceği açık bir gerçektir. Selefin sözkonusu ayetlere yaptığı açıklamalar bunu açıkça göstermektedir. Bu kimseler eğer gerçekten selefe tabi olduklarını iddia ediyorlarsa bütün bu nassları da kendi fasit fehimlerine göre değil selefin fehmine göre anlamaları gerekir. Nitekim onlar tevhid hususundaki iddia ettikleri şeyleri hiçbir selef aliminden nakledemezler. Buna rağmen bizleri tevhidi uluhiyet ve rububiyet diye taksim ettiğimiz için selefe muhalefetle suçlamaları sırf bizi ilzam etmek için söyledikleri bir şeydir. Çünkü eğer gerçekten samimi olarak selefe tabi olma gibi dertleri olsaydı bu ayetleri de selefin anladığı gibi anlamaları icab ederdi. Muhaliflerin bu nassları –seleften hiç bir dayanakları olmadığı halde- tevil ederek müşrikler aslında Allaha inanmıyorlardı lakin Allahın varlığının delilleri karşısında aciz kalınca bunu kabul ediyormuş gibi yaptılar şeklindeki iddiaları da boş bir sözdür. Üstelik kendi aleyhlerine bir delillendirmedir. Zira müşriklerin Allahın varlığını kabul etmeleri eğer sırf zahirdeki bir ikrar olduğu dahi kabul edilse onların bu ikrarı kabul edilmemiş ve onlara müşrik denilmeye devam edilmiştir. Kaldı ki onlar bizzat putlara ibadet etmelerini bile Allaha yakınlaşma gerekçesine dayandırmaktaydılar:


{وَيَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللَّهِ مَا لا يَضُرُّهُمْ وَلا يَنْفَعُهُمْ وَيَقُولُونَ هَؤُلاءِ شُفَعَاؤُنَا عِنْدَ اللَّهِ قُلْ أَتُنَبِّئُونَ اللَّهَ بِمَا لا يَعْلَمُ فِي السَّمَاوَاتِ وَلا فِي الأَرْضِ سُبْحَانَهُ وَتَعَالَى عَمَّا يُشْرِكُونَ}

"Onlar Allah'ı bırakıp kendilerine hiçbir fayda ve zarar veremeyecek şeylere tapıyorlar ve 'Bunlar, Allah katında bizim şefaatçilerimizdir' diyorlar. De ki: 'Siz göklerde ve yerde bilmediği bir şeyi mi Allah'a haber veriyorsunuz?'Haşa! O, onların ortak koştukları şeylerden uzak ve yücedir." (Yunus: 10/18).

{وَالَّذِينَ اتَّخَذُوا مِنْ دُونِهِ أَوْلِيَاءَ مَا نَعْبُدُهُمْ إِلَّا لِيُقَرِّبُونَا إِلَى اللَّهِ زُلْفَى}

"Ondan başka veli (dost ve ilâh)ler edinenler: Biz bunlara ancak bizleri Allah’a daha çok yaklaştırsınlar diye ibadet ediyoruz (derler.)" (ez-Zümer, 39/3)

Müşriklerin Allaha inandıkları halde ibadette Ona ortak koştukları hakikati Kitap, sünnet ve İslam tarihi bilgisine sahip olan herkes nezdinde açık bir konu olduğu halde bu insanlar sırf inattan dolayı bu meseleyi örtbas etmeye çalışmaktadırlar. Göründüğü kadarıyla onlar Allaha ibadette ortak koşan kimsenin sırf Allahın varlığını ikrar etmesiyle müslüman sayılmayacağı yönündeki Kuranın açık hükmünü güya ağır bularak kabullenmemişler ve içlerindeki bu inkarı ve zındıklığı çeşitli tevillerle kamufle etmeye çalışmışlardır. Zahirde ise böyle yapan birinin tekfirini kabullendiklerini söylemektedirler. Bunu kabul etmeleri tevhidin taksimini kendilerinin de –en azından görünüşte- usul olarak kabul ettiğini gösterir. Şu halde daha itiraz edecek ne kalmıştır? Yani herkes icmaen Allahın varlığını kabul eden birisi ibadette Ona ortak koştuğu takdirde kafir olacağını kabul ettiğine göre şu halde uluhiyet-rububiyyet ayrımına itirazın anlamı nedir? Zira alimlerin de bu ayrımı dile getirmelerinden maksadları ibadette Allaha şirk koşan birisine Allahın yaratıcılığını kabul etmesinin fayda vermeyeceğini, bunun o kimseye müslüman hükmü vermek için yeterli olmayacağını izah etmektir ki bunda –en azından zahirde- biz de muhaliflerimiz de müttefikiz.

Bunlardan bazıları –mesela Beraatul Eşariyyin adlı kitabın müellifi Ebu Hamid bin Merzuk gibi- deliller karşısında boğulma noktasına geldiğinde Allahın uluhiyetinin rububiyetini gerektirdiğini, tersinin de geçerli olduğunu dolayısıyla uluhiyette hata eden kimsenin rububiyette de hata etmiş olacağını söyleyerek Arap müşrikleri Allahın rububiyetini kabul ediyorlardı sözünün doğru olmayacağını dile getiriyorlar ve tevhidin taksimine bu sefer bu yönden saldırmaya çalışıyorlar. Bunlara da cevaben denilir ki yukarda geçtiği üzere tevhidin bu taksimi, tevhid türleri arasında tamamen bir ayrılık olduğunu gerektirmez, bütün tevhid türlerinin birbirini gerektireceği hususu doğrudur. Alimlerden hiç kimse de müşriklerin rububiyeti kamil anlamda kabul ettiklerini söylememiştir. Elbetteki ibadette şirk koşan birisinin rububiyet inancında da bir eksiklik olacaktır. Alimlerin, müşrikler rububiyet tevhidini kabul ediyorlardı sözünden kasıdları Allahın yaratıcılığını, rızık vericiliğini kabul ediyorlardı manasındadır ve bu meseleyi gündeme getirme amaçları da kişinin sırf bununla müslüman olamayacağını ortaya koymaktır. Görünen o ki muhaliflerin bu tevhid taksimatına işin dayandığı aslı, temeli yönünden itiraz edebilecekleri hiç bir şey yoktur. Eğer onların derdi bizim güya bu tevhid taksimatından yola çıkarak insanları haksız yere tekfir etmemiz ise onlara düşen –müslüman olduklarını iddia ettiklerine göre- böyle İslamın temeline darbe indirecek şeyleri tartışmak yerine kendilerince bizim şirk ve küfür hükmü vermekte isabet etmediğimizi düşündükleri şeyleri ortaya koymaları idi. Ama Rabbimiz onlara asıl niyetlerini bu şekilde itiraf ettirerek bu kimselerin bizzat İslam dininden zaruri olarak bilinen hükümlere dahi bağlanmadıklarını ortaya koymuştur Allaha hamdolsun.

Öyle görünüyor ki bu adamların akıllıları nezdinde geriye sadece işin lafzi boyutu yani nasslarda ve selefin asarında bu şekilde bir taksim olmadığı yönündeki itirazları kalmaktadır. Esasında yukarda zikrettiğimiz nasslar mana cihetinde uluhiyet ve rububiyet tevhidi şeklinde bir taksimin zaten şeri nasslarda ve selefin fehminde yer aldığını göstermektedir ki şeriattan az çok nasibi olan herkesin bileceği üzere İslamda isimlerin önemi olsa da isimlerin ihtiva ettiği hakikatlerin önemi bundan daha fazladır. O yüzdendir ki fakihlerin, usulcülerin ve benzeri ilim erbabının kullandığı birçok ıstılahlar ve taksimatlar mana itibariyle nasslarda mevcut olduğu halde lafız olarak bulunmayabilir. Örneğin efali mükellefin dediğimiz mükelleflerin fiilleri cumhur nezdinde (haram, mekruh, mübah, vacib, müstehabb) şeklinde beşe taksim edilirken Hanefiler farz ile vacibi ayırmışlar keza mekruhu da tenzihi mekruh ve tahrimi mekruh olarak iki kısımda değerlendirmişlerdir. Mükelleflerin fiillerini bu şekilde taksim etmek bidattır sözü ne kadar fasitse tevhidi taksim etmek bidattır sözü de o derece fasittir. Çünkü bu taksimatların hepsi nasslardan istikra dediğimiz tümevarım yöntemiyle çıkarılmış yani bütün nasslar incelendiğinde Allah ve Rasulünün bütün emirlerinin farz olmadığı, bunlardan müstehabb olan yani terkinde günah olmayan emirler de bulunduğu anlaşılmış; keza bütün yasakların da haram manasında olmadığı, bazılarının yapılması durumunda ceza gerektirmeyen mekruh fiiller olduğu ortaya çıkmıştır. Bunların mana yönünden sabit olduğu ortaya çıktıktan sonra artık kimse bu taksimat Kuran ve sünnette geçmiyor bahanesiyle sözkonusu taksimatı reddedemez, reddetmemiştir de. Alimlerin zikrettiği icma, kıyas, Seddi zerai, şeru men kablena gibi deliller ve bu delillerin tertibine dair izahlar da bunun gibidir. Bu isimlerin bir kısmının nasslarda doğrudan geçmediği bahanesiyle sözkonusu meselelerin İslamdaki asılları inkar edilemez. Hatta bu gerekçeden hareket eden birisi bütün İslami ilimleri ve bu ilimlerde kullanılan isimleri ve de taksimatları reddetmesi gerekir ki hiçbir aklı başında kimsenin buna yelteneceğini zannetmiyorum. Zira Mişkatul Mesabih müellifi Tebrizi’nin ifade ettiği ve alimlerin de karar kıldığı kaide şudur ki:

لَا مُشَاحَّةَ فِي الِاصْطِلَاحِ بَلْ تَخْطِئَةُ الْمَرْءِ فِي اصْطِلَاحِهِ بَعِيدَةٌ عَنِ الصَّوَابِ

“Istılahta münakaşa olmaz. Bilakis bir kişiyi kullandığı ıstılahtan dolayı hataya nisbet etmek doğruluktan uzaktır.” (Aliyyul Kari, Mişkat şerhinin mukaddimesinde Tebrizi’den nakletmiştir.)

Ancak yukarda da işaret ettiğimiz gibi bu, içerdiği manada bir bozukluk olmayan ıstılahlarla alakalıdır. Yoksa ihtiva ettiği manada bir müşkilat olan ıstılaha elbette itiraz edilebilir. Yeri gelmişken şunu da belirtelim ki nasıl ki diğer İslam ilimleriyle alakalı bu tasnif ve isimlendirmelerin sadece ıstılahi bir konu olduğu ve üzerinde çok durulmaması gerektiği ileri sürülemezse aynı şekilde uluhiyet, rububiyet ve isim sıfat tevhidi hakkında da bunların sadece ilmi bir tasniften veya ıstılahi bir isimlendirmeden ibaret olduğu ileri sürülerek meselenin ehemmiyeti azaltılamaz. Çünkü neticede uluhiyet ve rububiyet birbiriyle münasebetleri olsa da birbirinden farklı kavramlardır, zaten bunlar Arapçada birbiriyle eş anlamlı olmayan ve birbirinden farklı manalara işaret eden iki farklı kelimedir. Uluhiyet Allahın ilahlığına yani ibadet edilme özelliğine işaret ederken rububiyet ise rabliğe yani Allahın kainattaki tasarrufuna, tedbirine, sahipliğine işaret eder. Sonuçta bunlardan birisini kabul edip birisini kabul etmeyen bir kimse müslüman olamaz. Bunu da zikredelim ki bu tasnif ve tertipleri sadece ıstılahi bir münakaşadan ibaret görüp üzerinde fazla durulmaması gerektiği ileri süren birtakım davetçi ünvanlı kişilerin de hatası ortaya çıksın. Görüldüğü üzere alimlerin Kitap ve sünnete dayanarak yaptıkları bu tasnifler bir çok batılın haktan ayrılmasını sağlamakta ve batıl ehli de o yüzden hücum oklarını tevhidin bu taksimatına yöneltmiş bulunmaktadır. Son olarak şunu da ifade edelim ki tevhidin uluhiyet, rububiyet ve isim-sıfat olarak taksimini idrak edemeyenler sadece bir takım tasavvufçular, kabirperestler vb değildir. Bilakis kendisini tevhide ve selef menhecine nisbet edenler de dahil olmak üzere insanların birçoğu bu meseleden gafil kalmışlar ve bilinç altlarında halen kelam ehlinin tevhidi sadece Allahı tek yaratıcı olarak kabul etmekten ibaret sayan anlayışını taşımaktadırlar. Bundan dolayıdır ki bu kimseler Allahtan başka yaratıcı kabul edenlerin tekfirinde, hatta bunları tekfir etmeyenlerin tekfirinde hiç duraksamazken Allaha uluhiyetinde ortak koşan, Ondan başkasına itaat, dua, sığınma, muhakeme gibi konularda şerik edinen kimselerin tekfirinde duraksayarak bir yığın şüphe ortaya atmaktadırlar. Çünkü bu kimseler belki bin yıldır yayılıp kökleşmiş olan yanlış tevhid tanımının tesiri altında kalmışlar ve Allahı yaratıcı olarak kabul edip bu hususta Ona iman eden bir kimsenin ibadetteki şirklerinden dolayı nasıl kafir addedileceğine akıl erdirememektedirler. Tekfir meselesinde ortaya atılan şüphelerin birçok başka sebebleri olsa da görebildiğimiz kadarıyla en büyük sebeblerinden bir tanesi de budur Allahu a’lem. O yüzden alimlerin tevhidle alakalı yaptıkları bu taksimatların hakkıyla anlaşılması, iman küfür meseleleriyle alakalı bir çok meselenin de idrak edilmesine katkı sağlayacaktır Allahın izniyle.

Şimdi yukarda ifade ettiğimiz gibi uluhiyet tevhidi, rububiyet tevhidi gibi tasniflerin nasslarda ve seleften gelen nakillerde geçmediği şeklindeki itirazların bir anlam ifade etmediği ortaya çıkmış bulunmaktadır. Zira bu tevhid çeşitlerinin nasslarda mana cihetinden yer aldığı hususu açıktır. Ama bu noktada bizler diyoruz ki bu tevhid taksimatının şeri delillerde ve selefin sözlerinde lafzen geçmediği hususu da vehimden ibarettir ve de bilakis Kuran, sünnet ve selefin akvalinde tevhidin bu şekildeki tertibi ve de isimlendirilmesi lafzen ve manen geçtiği gibi İbn Teymiye’den önce de bir çokları bundan bahsetmiştir. Şimdi bu amaçla yazının bundan sonraki kısmında konuyla ilgili delil ve nakilleri zikredeceğiz inşaallah.



Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1977
  • Değerlendirme Puanı: +50/-0
Tevhidin Kısımlara Ayrılması ile Alakalı Şeri Deliller:

Tevhidin uluhiyet, rububiyet ve isim sıfat tevhidi olarak üçe taksim edilmesinin Allahın kitabında birçok dayanağı bulunmaktadır. En basitinden ve en akılda kalacak şekilde bunları hatırlatmak istiyoruz. Namazda her gün beş vakit tekrarladığımız ve İslama intisap eden herkesin bildiği Fatiha suresinde Allahın uluhiyeti, rububiyeti ve de isim ve sıfatlarında birlenmesi gerektiği açıkça beyan edilmektedir.

الحَمْدُ للَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ “Hamd alemlerin Rabbi olan Allaha mahsustur” ayetinde hamdin yani kamil anlamda övgü ve şükrün Allaha has kılınması uluhiyet tevhidine yani Allahın ibadette birlenmesine, Allahın alemlerin Rabbi olarak vasıflanması ise hem isim ve sıfat tevhidine hem de rububiyet tevhidine işaret eder. Çünkü alemlerin Rabbi ismi ve bu ismin ihtiva ettiği Rabblik sıfatı ancak Allaha mahsustur. Böylece Allahı kendine has isim ve sıfatlarda birlemiş oluyoruz. Rabbliği yani alemlerin sahibi, idarecisi olma sıfatını da Ona hasrederek Onu rububiyetinde birlemiş oluyoruz. Böylece bu bir tek ayette tevhidin bütün kısımları bir araya gelmiş oluyor.

الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ “Rahman ve Rahim’dir” ayeti ise tek başına alındığında isim ve sıfat tevhidine, bir önceki ayetin devamı niteliğinde olduğu göz önünde tutulduğunda ise tevhidin diğer iki kısmına birden delalet eder.

مَالِكِ يَوْمِ الدِّينِ “Din gününün sahibidir” ifadesi hem isim sıfatlara, hem de Allahın rububiyetine, kıyamet günündeki yegane hükümran oluşuna işaret eder. Hamdin bu sıfatlara sahip olan Allaha has olması cihetiyle de ilahlık ve kulluk tevhidine işaret eder.

إِيَّاكَ نَعْبُدُ وَإِيَّاكَ نَسْتَعِينُ “Biz yalnız sana ibadet eder, yalnız senden yardım isteriz”
Bu ayette ibadette tevhid olan uluhiyet tevhidi çok bariz bir şekilde yer almaktadır. Yardım isteme de bir ibadet çeşidi olmasıyla hasebiyle uluhiyet tevhidinin içerisindedir. Yardım istenen merci’nin kainatta tasarruf ve kudret sahibi olması gerektiği hasebiyle de rububiyet tevhidine delalet etmektedir.

اهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَقِيمَ صِرَاطَ الَّذِينَ أَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ غَيْرِ الْمَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ وَلَا الضَّالِّينَ  “Bizi dosdoğru yola ilet, kendilerine nimet verdiklerinin yoluna; gazaba uğramışların ve sapmışların yoluna değil”


Burada hidayetin sadece Allahın elinde olduğu vurgulanmaktadır ki bu, rububiyet tevhidiyle alakalıdır. Hidayet hususunda sadece Allaha dua edilmesi de uluhiyet tevhidine delalet eder.

Görüldüğü üzere her gün en az 17 defa okunması gereken Fatiha suresinde uluhiyet, rububiyet ve isim sıfat tevhidi bazen dolaylı bazen doğrudan beyan edilmiştir. Bu surede Allaha has kılınan özelliklerin de Allahtan başkasına verilmesinin şirk olduğu icma ile sabittir.

Uluhiyet (ilahlık) tevhidine gelince; buna dair belki de en açık delil, İslamın giriş kapısı olan لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ “Allahtan başka ibadete layık ilah yoktur” kelime-i tevhididir. Sahih hadislerde bunu kabul etmeyenlerin müslüman sayılmayacağı ve mal-can emniyetine kavuşamayacakları açıkça beyan edilmiştir. İlahın manasının Arap dilinde ve şeri ıstılahta kesinlikle “kendisine ibadet edilen mabud” manasında olduğu ve de kelamcı ve filozofların iddia ettiği gibi “Yaratıcı” manasında olmadığına dair açıklamalar yukarda geçmiştir. Ayrıntılı bilgi için şu adrese müracaat ediniz: http://darultawhid.com/tr/forum/index.php?topic=19.msg76#msg76 Şu halde uluhiyet tevhidinin “Vahhabilerin” (!) icadı olduğunu ileri sürenler de her gün beş vakit okunan ezanda, namaz içindeki ve dışındaki zikirlerde, birtakım ayetlerde defalarca tekrarladıkları bu kelimeyle aslında farkında olmadan o inkar ettikleri uluhiyet tevhidini ifade etmiş olmaktadırlar. Ancak bu telaffuzları itikad ve niyetten hali olduğu için bu kelime onlara fayda vermemektedir!

Bunun haricinde ilahlığın ve ibadetin sadece Allaha has olduğunu ifade eden şu ayetler ve benzerlerinin hepsi uluhiyet tevhidinin delilidir:

أَإِلَهٌ مَعَ اللَّهِ قَلِيلاً مَا تَذَكَّرُونَ “Allah ile beraber başka ilah mı? Ne kadar az düşünüyorsunuz?” (Neml: 62)

قَالَ أَغَيْرَ اللَّهِ أَبْغِيكُمْ إِلَهًا وَهُوَ فَضَّلَكُمْ عَلَى الْعَالَمِينَ “Musa dedi ki size Allahtan başka ilah mı arayayım? Halbuki sizi alemlere üstün kılan Odur.” (Araf: 139)

وَمَا أُمِرُوا إِلَّا لِيَعْبُدُوا إِلَهًا وَاحِدًا لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ “Halbuki onlar tek bir ilahtan başkasına ibadetle emrolunmamışlardı. Ondan başka ibadete layık ilah yoktur.”
(Tevbe: 31)

Keza şu ayetler de rububiyet tevhidine ve yegane Rabb olarak; rızık verici, yaratıcı, tasarruf edici, hükümranlık sahibi olarak Allahın kabul edilmesi gerektiğine işaret etmektedir:

قُلْ أَغَيْرَ اللَّهِ أَبْغِي رَبًّا وَهُوَ رَبُّ كُلِّ شَيْءٍ “De ki: Herşeyin Rabbi O olduğu halde Allahtan başka Rabb mi arayayım?”
(Enam: 164)

أَلاَ لَهُ الخَلْقُ وَالأَمْرُ تَبَارَكَ اللهُ رَبُّ الْعَالَمِينَ “Yaratma da emretme de Ona aittir. Alemlerin Rabbi olan Allah çok yüce ve mübarektir!”
(Araf: 54)

قُلْ مَنْ يَرْزُقُكُمْ مِنَ السَّمَاءِ وَالأَرْضِ أَمَّنْ يَمْلِكُ السَّمْعَ وَالأَبْصَارَ وَمَنْ يُخْرِجُ الْحَيَّ مِنَ الْمَيِّتِ وَيُخْرِجُ الْمَيِّتَ مِنَ الْحَيِّ وَمَنْ يُدَبِّرُ الأَمْرَ فَسَيَقُولُونَ اللَّهُ فَقُلْ أَفَلا تَتَّقُونَ}

De ki: “Size gökten ve yerden rızık veren kimdir? Kulaklara ve gözlere malik olan kimdir? Ölüden diriyi çıkaran ve diriden ölüyü çıkaran kimdir? İşleri yerli yerince yöneten kimdir?” Onlar: “Allah” diyeceklerdir. Öyleyse de ki: “Peki siz yine de korkup-sakınmayacak mısınız?”
(Yunus: 31)

İsim ve sıfat tevhidi yani en güzel isimlerin ve de en mükemmel sıfatların Allaha has olması alakalı delillere gelince; bunlara dair sayısız delilden sadece birkaç tanesini zikretmekle yetineceğiz:

{رَبُّ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا فَاعْبُدْهُ وَاصْطَبِرْ لِعِبَادَتِهِ هَلْ تَعْلمُ لَهُ سَمِيّاً}

(O) göklerin, yerin ve ikisi arasındaki şeylerin Rabbidir. Şu halde O'na kulluk et; O'na kulluk etmek için sabırlı ve metânetli ol. O'nun bir adaşı (benzeri) olduğunu biliyor musun? (Asla benzeri yoktur). (Meryem: 65)

Bu ayet isim ve sıfat tevhidinin yanı sıra diğer iki tevhid türünü de ihtiva etmektedir.

وَلِلَّهِ الْأَسْمَاءُ الْحُسْنَى فَادْعُوهُ بِهَا “En güzel isimler Allahındır. Ona o isimlerle dua edin” (Araf: 180) Bu ayette hem isim sıfat tevhidi hem de uluhiyet tevhidi yer almaktadır.

لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَيْءٌ وَهُوَ السَّمِيعُ الْبَصِيرُ “Onun benzeri gibi bir şey yoktur. O Semi ve Basir’dir.” (Şura: 11) İlh..

Defalarca tekrarladığımız gibi tevhidin kısımlarına dair deliller aslında çok zahir ve çok meşhurdur. Biz sadece hatırlatma babından bu delillerin çok az bir kısmını zikrettik. Fakat inad edenler bile bile inad etmektedirler. Alimlerin tek yaptığı şey bu delillerde zaten işaret edilen şeyi kelimelere dökmekten ibarettir. Yani Allah ve Rasulü, ilahlığı Allaha has kılmayı emretmiş, onlar bunu aynı manaya gelen “uluhiyet tevhidi” kavramıyla ifade etmişlerdir. Keza Allah ve Rasulü rububiyetin sadece Allaha has olduğunu beyan etmişler, alimler de aynı manada “Rububiyet tevhidi” ifadesini kullanmışlardır. Yine aynı meyanda en güzel isimlerin ve en kamil sıfatların sadece Allaha has olduğu hakikatini de “İsim ve Sıfat Tevhidi” adıyla ifade etmişlerdir. Mesele bundan ibarettir. Mevzu aslında çok açık olmakla beraber biz yine de muarızların bütün itiraz yollarını kapamak amacıyla tevhidin kısımlara ayrılmasının selefteki ve de İbn Teymiye’den önce yaşamış diğer mütekaddim alimlerdeki dayanaklarını zikrederek konuya devam edeceğiz inşaallah.

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1977
  • Değerlendirme Puanı: +50/-0
Tevhidin Taksimine Dair İbn Teymiye’den Önceki Selef ve Halef Ulemasının Sözleri

Bu konuda ilk nakledeceğimiz kavil Ebu Hanife (v. 150)’ye aittir. O, Fıkh’ul Ebsat adlı eserinde şöyle demektedir:


والله يدعى من أعلى لا من أسفل؛ لأنَّ الأسفل ليس من وصف الربوبية والألوهية في شيء

“Allaha yukarı doğru dua edilir, aşağı doğru dua edilmez. Zira ne uluhiyetin, ne rububiyetin vasıfları arasında aşağıda olmak diye bir şey yoktur.”

Görüldüğü gibi İmam  (rh.a) uluhiyeti ve rububiyeti ayrı ayrı zikretmiştir. Bunu da Allahın aşağıda olmak gibi bir şeyle vasıflanamayacağını beyan sadedinde söylemiştir ki bu da İsim ve sıfat tevhidi ile alakalıdır. Böylece bu kısa ibarede tevhidin üç çeşidini birden zikretmiş olmaktadır. Ebu Hanife bu konuyu Allahın uluvv yani yücelik sıfatını isbatlama amacıyla ele almıştır ki günümüzde kendisini onun mezhebine nisbet edenlerin birçoğu uluhiyet tevhidini inkar ettikleri gibi Allahın arşın üzerinde oluşunu da inkar etmektedirler. İnna lillahi ve inna ileyhi raciun!

Bu hususta nakledeceğimiz ikinci kavil ise yine Ebu Hanife mezhebine bağlı müçtehidlerden İmam Tahavi’ye (v. 321) aittir. O, meşhur akide metninde şöyle demektedir:


نقول في توحيد الله - معتقدين بتوفيق الله: إن الله واحد لا شريك له، ولا شيء مثله، ولا شيء يعجزه، ولا إله غيره

“Bizler Allahı tevhid etmek, birlemek hakkında Allahın tevfikiyle inanarak deriz ki: Allah tektir, Onun ortağı yoktur. Onun benzeri bir şey yoktur. Hiçbir şey Onu aciz bırakamaz. Ondan başka ilah yoktur.”

Tahavi (rh.a)’ın bu kısa ibaresinde aynı şekilde tevhidin üç çeşidi de yer almaktadır.

“Allah tektir, Onun ortağı yoktur.” İfadesi tevhidin üç çeşidini de kapsar.
“Onun benzeri bir şey yoktur.” İsim ve sıfat tevhidi,
“Hiçbir şey Onu aciz bırakamaz.” Rububiyet tevhidi,
“Ondan başka ilah yoktur.” Uluhiyet tevhididir.

Tahavi’nin bütün bunları tevhidi tarif edip açıkladığı yerde zikretmiş olması kayda değerdir. O böylece tevhidin ihtiva ettiği hususları ortaya koymak istemiştir ve de isim olarak zikretmese bile mana cihetinden tevhidin üç çeşidine de değinmiştir.

İşte bu iki nakil, günümüzde kabirperestlerin ve uluhiyet tevhidi inkarcılarının birçoğunun kendilerini nisbet ettikleri Hanefi mezhebinin iki imamından gelmektedir ve de bu imamların tevhidi sadece Allahın yaratıcılığını kabul etmek anlamında değil uluhiyet, rububiyet ve isim sıfat tevhidini ihtiva edecek şekilde anladıklarını göstermektedir. Diğer alimlerden ve imamlardan da buna benzer birçok ifade nakledilebilir. Bilhassa akide metinlerinde ve alimlere ait muhtelif kitapların girişlerinde tevhid inancını ifade etmek için kullanılan ibareler dikkatli incelendiğinde alimlerin tevhidin bu üç kısmını bazen mana cihetinden, bazen de bizzat lafız olarak zikrettikleri müşahede edilebilir. Şimdi bu noktada sözü daha fazla uzatmamak için tevhidin üçlü taksiminden daha açık lafızlarla bahseden mütekaddim alimlerin sözlerini zikretmek istiyorum.

Hanbeli fakihlerinden muhaddis İbn Batta el-Ukberi (v. 387) “el-İbane” adlı eserinde şöyle demektedir:


وَذَلِكَ أَنَّ أَصْلَ الْإِيمَانِ بِاللَّهِ الَّذِي يَجِبُ عَلَى الْخَلْقِ اعْتِقَادُهُ فِي إِثْبَاتِ الْإِيمَانِ بِهِ ثَلَاثَةُ أَشْيَاءَ: أَحَدُهَا: أَنْ يَعْتَقِدَ الْعَبْدُ آنِيَّتَهُ لِيَكُونَ بِذَلِكَ مُبَايِنًا لِمَذْهَبِ أَهْلِ التَّعْطِيلِ الَّذِينَ لَا يُثْبِتُونَ صَانِعًا. الثَّانِي: أَنْ يَعْتَقِدَ وَحْدَانِيَّتَهُ، لِيَكُونَ مُبَايِنًا بِذَلِكَ مَذَاهِبَ أَهْلِ الشِّرْكِ الَّذِينَ أَقَرُّوا بِالصَّانِعِ وَأَشْرَكُوا مَعَهُ فِي الْعِبَادَةِ غَيْرَهُ. وَالثَّالِثُ: أَنْ يَعْتَقِدَهُ مَوْصُوفًا بِالصِّفَاتِ الَّتِي لَا يَجُوزُ إِلَّا أَنْ يَكُونَ مَوْصُوفًا بِهَا مِنَ الْعِلْمِ وَالْقُدْرَةِ وَالْحِكْمَةِ وَسَائِرِ مَا وَصَفَ بِهِ نَفْسَهُ فِي كِتَابِهِ، إِذْ قَدْ عَلِمْنَا أَنَّ كَثِيرًا مِمَّنْ يُقَرِّبُهُ وَيُوَحِّدُهُ بِالْقَوْلِ الْمُطْلَقِ قَدْ يُلْحِدُ فِي صِفَاتِهِ، فَيَكُونُ إِلْحَادُهُ فِي صِفَاتِهِ قَادِحًا فِي تَوْحِيدِهِ، وَلِأَنَّا نَجِدُ اللَّهَ تَعَالَى قَدْ خَاطَبَ عِبَادَهُ بِدُعَائِهِمْ إِلَى اعْتِقَادِ كُلِّ وَاحِدَةٍ فِي هَذِهِ الثَّلَاثِ وَالْإِيمَانِ بِهَا، فَأَمَّا دُعَاؤُهُ إِيَّاهُمْ إِلَى الْإِقْرَارِ بِآنِيَّتِهِ وَوَحْدَانِيَّتِهِ، فَلَسْنَا نَذْكُرُ هَذَا هَاهُنَا لِطُولِهِ وَسَعَةِ الْكَلَامِ فِيهِ، وَلِأَنَّ الْجَهْمِيَّ يَدَّعِي لِنَفْسِهِ الْإِقْرَارَ بِهِمَا وَإِنْ كَانَ جَحْدُهُ لِلصِّفَاتِ قَدْ أَبْطَلَ دَعْوَاهُ لَهُمَا.

“Böylece mahlukatın Ona imanlarının sabit olabilmesi için inanmaları gereken Allah’a imanın esası üç şeyden ibarettir:

1- Kulun, Onun Rabbliğine (buraya aldığımız metinde farklı bir kelime yer alsa da bu ibareyi nakleden çoğu yerde bu manada ربانيته ifadesi geçmektedir. Müt.) inanması ki bu surette Yaratıcı’nın varlığını kabul etmeyen ta’til (inkar) ehlinin mezhebinden ayrılmış olsun.

2- Onun vahdaniyetine, tek oluşuna inanması ki bu surette Yaratıcıyı kabul etmekle beraber Ona ibadet hususunda başkalarını ortak koşan şirk ehlinin mezhebinden ayrılmış olsun.

3- Onun mutlaka sahip olması gereken, aksinin sözkonusu olamayacağı ilim, kudret, hikmet ve sair Kitabında kendisini vasfetmiş olduğu sıfatlarla mevsuf olduğuna inanmak.

Biz biliyoruz ki Onu mutlak bir şekilde ikrar edip tevhid eden bir çok kimse bazen Onun sıfatlarında ilhada sapmaktadır. Böylece Onun sıfatlarında yaptığı ilhad, eğrilik tevhidine de zarar vermektedir. Ayrıca şurası da var ki bizler Allahu Teala’nın kullarını bu üç kısımdan her birine inanıp iman etmeye çağırdığını görmekteyiz. Onun kullarını Rabbaniyetine ve vahdaniyetine çağırmasına gelince; biz bu meselenin uzunluğu ve bu hususta sarfedilecek kelamın çokluğundan dolayı bu kısımları burada zikretmeyeceğiz. Bir de şundan dolayı ki Cehmi (akidesine mensup kişi) kendisinin bu ikisini (yani rububiyet ve uluhiyeti Müt.) kabul ettiğini iddia etmektedir. İşin aslında sıfatları inkar etmesi bu diğer iki hususu kabul etme iddiasını da iptal etmektedir.”
(İbn Batta, el-İbanet’ul Kubra, 6/173)

İşte İbn Batta (rh.a)’ın sözleri tevhidin uluhiyet, rububiyet ve de isim ve sıfat şeklinde üçlü taksimine gayet açık bir şekilde delalet etmektedir. Öyle ki bu alim tevhidin bu çeşitlerini İbn Teymiye ve sonraki alimlerin zikrettiği isimlere yakın lafızlarla zikretmiş, mana cihetinden zaten onların anlattığı aynı manayı ortaya koymuş, hatta bu tevhid çeşitlerini birbirinden ayırmış, insanlardan belli kesimlerin tevhidin bu çeşitlerinden bir kısmını kabul ederken bir kısmını reddettiklerini açıkça belirtmiş, Allahın yaratıcılığını kabul ettikleri halde ibadet hususunda Ona ortak koşanların varlığından bahsetmiş, keza Cehmiyye’nin uluhiyet ve rububiyet tevhidini kabul ettiği halde isim ve sıfat tevhidini reddettiğini ve de bu surette aslında diğer iki tevhid türünü de reddetmiş olacağını ifade etmiştir. Görüleceği üzere İbn Teymiye’den yaklaşık 4 asır önce yaşamış olan İbn Batta (rh.a); tevhidi tıpkı onun gibi tarif ve taksim etmiş ve de bu surette tevhidi uluhiyet, rububiyet gibi kısımlara ayırmanın tamamen İbn Teymiye’nin icad ettiği bir bidat olduğu iddiasının kelimenin tam manasıyla “yalan” olduğu aleni bir şekilde ortaya çıkmıştır. Allaha hamdolsun. Yukarda da defalarca vurguladığımız gibi bu iş ne İbn Teymiye’nin ne İbn Batta’nın ne de başka bir alimin icadı değildir. İbn Batta’nın da sözkonusu ibarede ifade ettiği gibi kullarını bu üç hususta kendisini tevhid etmeye çağıran bizzat Allahu teala’dır. Zaten Kuran’da tevhide dair ayetleri inceleyenler tevhidin kesinlikle bu üç kısmın dışına çıkmadığını görürler. Muhalifler bunu anlamadıkları müddetçe tevhidin taksimini ve tevhidle alakalı başka birtakım meseleleri falan alimin filan davetçinin şahsi görüşü ve içtihadı gibi lanse edip sonra da böyle nakiller karşısında çaresiz kalmaya devam edeceklerdir.

Bu konuda son olarak yine meşhur muhaddislerden İbn Mendeh (v. 395)’in “Kitab’ut Tevhid” adlı eserinde yapmış olduğu tevhid taksimatını zikrederek mevzuyu bitirmek istiyoruz. Bu zat tevhidle alakalı bu hacimli eserine ilk önce rububiyet tevhidine dair konular ile başlamış ve buna dair delilleri uzunca zikrettikten sonra uluhiyet tevhidine dair konuları ele almaya başlamış ve bunun ardından da başka bir bab açarak İsim ve sıfat tevhidine dair konuları ele almıştır. Arapça’da matbu’ olan bu kitabı ve konu başlıklarını inceleyen herkes bu hususa muttali olur. Yine İbn Teymiye’den asırlar önce yaşamış olan bu alimin eserine atıf yaparak en azından araştırmacılara bir malzeme vermek istedik.

Böylece Allahın izni ve yardımıyla tevhidin uluhiyet, rububiyet ve isim sıfat olarak üçe ayrılmasına karşı çıkan ve tevhidin bu taksiminin Kitap, sünnet ve icma’da yer almayıp İbn Teymiye tarafından ihdas edilmiş bir bidat olduğunu ileri süren kimselerin bu iddiasının temelsizliği ortaya çıkmış bulunmaktadır. Ne akidede ne menhecte selefin izlediği yolla bir alakaları olmayan, hatta böyle bir dertleri de olmayan, selefi sadece işlerine geldiği zaman kullanmaya çalışan bu kimseler sadece tevhid ehlini ilzam etmek için “Hani siz selefe uyuyordunuz, selef nerede tevhidi üçe ayırmış” şeklinde demagojiler yürütmektedirler. Bu öyle bir asılsız safsatadır ki buna ancak kanmak isteyenler kanar, akıllı birisinin böyle safsatalarla işi olmaz. Bu kimselerin tevhid taksimatı hususunda Rabbani alimlere yaptıkları itirazların hiç birisini tevhidi “avamın tevhidi, havassın tevhidi, havassul havasın tevhidi” diye üçe ayıran tasavvufçulara yöneltirken göremezsiniz. Halbuki sofiler bu ayrımı yaparak bildiğimiz rasullerin ortak daveti olan kulluk tevhidini avamın tevhidi yapmışlar, Yaratan ile yaratılanın aynı şey olduğunu iddia eden vahdeti vücud küfrünü ise tevhidin zirve noktası ilan etmişlerdir. Kitap, sünnet ve icmanın her yönüyle delalet ettiği uluhiyet, rububiyet, isim sıfat şeklindeki taksimata çok büyük bir hassasiyet (!) göstererek sırf nasslarda ismen geçmediği gerekçesiyle karşı çıkan bu tipler, bizzat İslamın temeline darbe vuran bu tarz tevhid tanımları ve taksimatları karşısında ne yapıyorlar, neredeler? Keza bu kimselerin, kelamcıların tevhidi –Allahı zatında, sıfatlarında ve fiillerinde birlemek/Tevhid’uz zat, tevhid’us sıfat, Tevhid’ul Ef’al- şeklinde üçe ayırıp sıfatlarda tevhidi sıfat inkarcılığına basamak yapmaları sonra tevhid’ul ef’al dedikleri bu son kısmı da rububiyet tevhidi manasında alıp tevhidin nihai gayesi olarak görmeleri karşısında herhangi bir itirazları var mıdır?  Selefi alimlerin tevhidi üçe ayırması teslis inancına benziyorsa kelamcıların ve tasavvuf erbabının yaptıkları üçlü ve başka tasnifler neye tekabül etmektedir?

[Kelamcı ve sofilerin tevhide yaptıkları bu taksimatları ve içlerini nasıl batıllarla doldurduklarının misalleri için bu zihniyet mensubu bir müellif olan Ebul Beka’nın Külliyatı sf 932 ve devamına bakılabilir. Ayrıca bkz. Şeyhulislam İbn Teymiye’nin Tedmuriyye risalesi sf 179]

Görüldüğü gibi tevhid düşmanlarının bu meselelerde yönelttikleri itirazlar, tamamen samimiyetten uzak bir şekilde kelime oyunları yaparak kendi şirklerini kamufle etmek ve şirk ile tevhidin arasının ayrılmasına engel olmak amacıyla ihdas ettikleri teorilerden ibarettir. Onlar bu teorilerle ancak cahilleri ve de zaten sapmak isteyenleri saptırırlar. Ama hak arayıcıları için gerçekler alenen ortadadır. Velhamdulillahi Rabbil alemin. Vessalatu vesselamu ala Rasulina Muhammedin ve ala alihi ve sahbihi ecmain. Amin.

Not: Bu çalışmayı hazırlarken Suud'lu muasır müelliflerden Abdurrezzak bin Abdilmuhsin el Bedr'in (Allah kendisine hidayet etsin) telif etmiş olduğu القَوْلُ السَّدِيد في الرَّدِّ عَلَى مَنْ أَنكَرَ تَقْسِيمَ التَّوْحِيد isimli tevhidin taksim edilmesine karşı çıkanlara reddiye olarak hazırladığı eserden istifade ettik.


 

Related Topics

  Konu / Başlatan Yanıt Son İleti
2 Yanıt
4087 Gösterim
Son İleti 25.07.2018, 04:38
Gönderen: Izhâr'ud Dîn
4 Yanıt
5325 Gösterim
Son İleti 10.04.2016, 21:13
Gönderen: Tevhid Ehli
0 Yanıt
4300 Gösterim
Son İleti 01.08.2017, 14:49
Gönderen: Es-Sarimu'l-Meslul
6 Yanıt
3789 Gösterim
Son İleti 13.02.2018, 16:10
Gönderen: Tevhid Ehli
1 Yanıt
612 Gösterim
Son İleti 02.01.2020, 02:30
Gönderen: Izhâr'ud Dîn