Darultawhid

Gönderen Konu: KÜFÜR İÇEREN SÖZLEŞME VE BENZERİ BELGELERİ ONAYLAMANIN HÜKMÜ  (Okunma sayısı 10717 defa)

0 Üye ve 2 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Yönetici
  • *****
  • İleti: 2028
  • Değerlendirme Puanı: +50/-0
KÜFÜR İÇEREN SÖZLEŞME VE BENZERİ BELGELERİ ONAYLAMANIN HÜKMÜ

Giriş
1. Şüphe: Hudeybiye Anlaşmasının Küfür Sözleşmelerini İmzalamaya Delil Getirilmesi
2. Şüphe: “Yazı ve imzanın söz hükmünde olup olmadığı alimler arasında ihtilaflıdır”
3. Şüphe: "Bu küfür sözleşmeleri tahrif edilerek onaylanabilir"
Tahrif İddiası
Kafirken Yapılan Küfür Sözleşmeleri Devam Ettirmenin Hükmü
Sözleşmeleri Tahrif Etme Konusunda Getirilen Bazı Delillerin Değerlendirilmesi
"Tahrif Fetvası(!)"
4. Şüphe: "Bu küfür içerikli akitlerin bağlayıcı olduğu açık değildir"
4. Şüphenin Giderilmesi
5. Şüphe: "İhtilaf halinde falan mahkeme yetkilidir gibi ifadeler haber hükmündedir, bizi bağlamaz!"
6. Şüphe: "Allah Rasülü sallallahu aleyhi ve sellem batıl şart içeren akdi geçerli kılmıştır (Berire hadisi)"




GİRİŞ

Rahman ve Rahim olan Allahın adıyla,

Dünyanın tamamına küfrün hakim olduğu devrimizde, küfür lafzı ihtiva eden sözleşmelerle ve benzeri metinlerle sık sık karşılaşmaktayız. Bundan kasdımız daha çok yapılan akid ve sözleşmeden çıkacak anlaşmazlıklarda tağuti mahkemelerin yetkili olduğunu ifade eden metinlerdir. Bu tip metinler doğalgaz, elektrik, su sözleşmelerinde; bilgisayar programlarında, internetteki çeşitli sitelerde kullanım sözleşmesi olarak karşımıza çıkabildiği gibi alışveriş yaparken veya gündelik hayatta hiç ummadığımız yerlerde dahi karşımıza çıkabilmektedir. Yine buna benzer bir mesele olarak  bazı şüpheciler tarafından -Tevhid ehlinin böyle bir gündemi olmasa da- tağuta bağlılık ifade eden devlet memuriyeti yeminini onaylamak gibi konular da gündeme getirilmektedir.

Bu sözleşmelerde geçen ibarelerin küfür olduğunda ancak tevhidden habersiz olan birisi şüphe eder. Biz bu hususta sadece hatırlatma kabilinden şu nassları zikretmekle yetiniyoruz:

“İhtilafa düştüğünüz herhangi bir şeyde hüküm vermek Allah’a aittir” (Şura: 10)
“Ey iman edenler! Allah'a itaat edin. Peygamber'e ve sizden olan ulu’l emre (idarecilere) de itaat edin. Eğer bir hususta anlaşmazlığa düşerseniz Allah'a ve ahirete gerçekten inanıyorsanız onu Allah'a ve Resûl'e götürün; bu hem daha hayırlı, hem de netice bakımından daha güzeldir.
Sana indirilene ve senden önce indirilenlere inandıklarını ileri sürenleri görmedin mi? Tâğut'u reddetmeleri kendilerine emrolunduğu halde, Tâğut'a muhakeme olmak istiyorlar. Halbuki şeytan onları büsbütün saptırmak istiyor.”
(Nisa: 59-60)

Bu husustaki deliller burada zikredilemeyecek kadar çoktur. İhtilaf halinde tağutun falan mahkemesi yetkilidir, yazan ibareleri imzalayarak tasdik eden kimselerin bu ayetlerin birebir zıddı olan bir ifadeyi kabul etmiş oldukları ve ayetleri yalanlamış oldukları açıktır. Bunlar, hem imana hem küfre yorumlanabilecek olan kapalı sözler değildir ki bu kimselerin tekfirinde duraklanabilsin. Kişi, bu ibareyi imzalayarak tağuta muhakeme olmak istediğini açıkça beyan etmektedir. Tağutun bu sözleşmeleri dayatırken de gayesi bizatihi sözleşmeden çıkabilecek ihtilaflarda hangi mahkemenin yetkili olduğunu beyan etmektir. Mesela İstanbul, Ankara mahkemeleri veya İngiliz, Amerika mahkemeleri veyahut da İcra Mahkemesi, Vergi Mahkemesi gibi. Bu sözleşme imzalandıktan sonra da çıkan ihtilaflarda hangi mahkemenin ismi yazıyorsa dava o bölgenin mahkemesine intikal ettirilir. Dolayısıyla bu ibarelerin sadece bir haberden ibaret olduğunu, sözleşmeyi imzalayan kişiyi bağlamayacağını iddia edenlerin bir dayanakları yoktur. Bu hem şeriat nezdinde hem de mevcut beşeri kanunlar nezdinde geçersiz bir iddiadır.

Bütün bunlar dinin aslı olan tevhidi temelinden bozan fiillerdir. Çünkü Nisa: 60. Ayette de açıkça beyan edildiği gibi tağuta muhakeme olmak isteyenler, asla Allah’a iman etmiş sayılmaz. Zira Allahtan başkasının hükmünü talep etmek, o kimseyi hükmünde Allah’a ortak koşmak demektir. “O, hükmüne kimseyi ortak etmez.” (Kehf: 26) Bu şirkin itikadla veya amelle gerçekleşmesi aynı olduğu gibi yazılı veya sözlü olması arasında da bir fark yoktur.
Her kim ister küfre bizzat itikad ederek, isterse de küfrü itikad edinmeden sırf dünyevi endişe veya korkularla “İhtilaf halinde tağutun mahkemesi yetkilidir” vb bir metni imzalarsa bu kimse kafirdir. Bunun tek istisnası ikrahtır.

"Kalbi iman ile dopdolu iken (küfre) zorlanan müstesna olmak üzere, imanından sonra kim Allah'ı tanımaz ve göğsünü küfre açarsa mutlaka onlara Allah'tan bir gazab vardır. Onlar için çok büyük bir azab da vardır. Bunun sebebi şudur: Çünkü onlar dünya hayatını daha çok sevmiş ahirete tercih etmişlerdir ve muhakkak Allah kâfirler topluluğuna hidayet vermez. Onlar Allah'ın, kalblerini kulaklarını ve gözlerini mühürlediği kimselerdir ve onlar gafil olanların ta kendileridirler. Şüphesiz ki onlar ahirette de hüsrana uğrayacakların ta kendileridir." (Nahl, 106-109)

Şeyh Süleyman bin Abdillah (rh.a) bu ayetlerin açıklamasında şöyle demektedir:

“Allah-u Teala değişmez hükmüyle hükmetmiştir ki: Dininden dönen herkes kafirdir. Bunu ister canına, malına veya ailesine gelecek bir tehlikeden korktuğu için yapsın isterse hem kalben hem de zahiren kafir olsun veya kalben inanıp, sadece zahiren küfrü kabul etsin, veya sözle yahut fiille küfür işlesin veya müşriklerden elde edeceği bir dünyalık için bunu yapsın ikrah altında olmadığı müddetçe her halukarda kafir olur. İkrah ise kafirlerin ona küfür söz söylemezsen seni öldürür veya döveriz demeleri veya tutup dövmeleridir. Öyle ki kişi onları tasdik etmediği müddetçe onlardan kurtulmayacak halde olmalı.” (Mecmuat’it- Tevhid sf. 310)
 
İkrahın sınırlarını ise daha önce başka bir yerde açıklamıştık. http://darultawhid.com/tr/forum/index.php?topic=613.0

Sözkonusu risaleyi okuyanların açıkça göreceği üzere insanların birtakım korku ve endişeleri, insanın iradesini tamamen ortadan kaldıran bir zorlamaya dönüşmedikçe ikrah sayılmaz.

İşte kitap ve sünnetteki bu açık delillerden dolayı İbn Hazm (rh.a) şöyle demiştir: “Küfrü, okumaksızın, şahitlik etmeksizin, hikâye etmeksizin, ikrah altında olmaksızın izhar edenler hakkında; küfür söz söyleyenin kâfir olması hususunda ümmetin icması, Rasûlullâh Sallallâhu Aleyhi ve Sellem’in bununla hükmetmesi ve Kur’ân’ın nassıyla küfür hükmü verilmesi gerekir.” (El-Fisal 3/116-117)
 
Mesele bu kadar açık olmasına rağmen, bazı kişiler birtakım şüpheler getirerek küfür içerikli metinleri imzalamanın küfür olmadığını akıllarınca isbatlamaya çalışmaktadırlar. Risalenin bundan sonraki bölümünde bu tür şüphelere cevap vermeye çalışacağız inşallah. Ancak şunu da belirtelim ki bu şüpheler, tamamen dünyevi çıkarlarını korumaya çalışan birtakım insanlar tarafından ortaya atılmıştır ve hiç birisinin ciddiye alınacak ilmi bir değeri yoktur. Cehaletin yaygın olmasından ötürü avamdan bazı kimseler bu şüphelere kapılmış olmasaydı, bu “örümcek ağı gibi” birbirinden zayıf şüpheleri zikretmeye gerek duymazdık. Ancak bizler sadece bu meseledeki hücceti beyan edip, Allah katında bir mazeret beyan edebilmek amacıyla gücümüz nisbetinde bu şüpheleri aydınlatmaya gayret edeceğiz inşallah.

Kendisi de bir kral olan Halife Memun Nadr bin Şumeyl (ra)'a şöyle demiştir:
يَا أَبَا الْحَسَنِ الْإِرْجَاءُ دِينُ الْمُلُوكِ
"Ey Ebu'l Hasen! İrca (Mürcielik) kralların dinidir!" (ed-Dulabi, el-Esma ve'l Kuna, no: 832; ayrıca Lalekai, es-Sunne, no: 2818)

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Yönetici
  • *****
  • İleti: 2028
  • Değerlendirme Puanı: +50/-0
1.Şüphe: Hudeybiye Anlaşmasının Küfür Sözleşmelerini İmzalamaya Delil Getirilmesi

Şüpheciler şöyle diyor:

“Hudeybiye anlaşması imzalandığı sırada Mekkeli müşrikler, Muhammed Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) yerine Muhammed ibn Abdullah yazılmasını istemiştiler. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem de bu teklifi kabul etti. Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem)’in Allahın rasulu olduğunu reddetmek İslamda küfürdür, fakat Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) maslahat gereği Mekkeli müşriklerin istedikleri şekilde ismini yazdı. Rasulullah küfre girmeyeceğine göre bu tür anlaşmalar küfür sayılmaz. Yani gerçekte onların koydukları küfür yasalarını biz reddediyoruz, tağutu  reddediyoruz; mahkemeye de gitmeyiz ama kağıtta imza atmamız bir şeyi değistirmiyor çünkü bizim amacımız o istediğimiz şeyi elde etmektir.  Anlaşmadaki küfür olan şeyleri biz  reddediyoruz ama yine de o anlaşmaya maslahat gereği imza atıyoruz” 

Şüphecilerin sözü burada bitti. Küfür içerikli anlaşmaları imzalamanın caiz olduğunu iddia edenlerin getirdiği şüpheler arasında en rezil ve en adice şüphe budur. Zira bunlar böylece Allah Rasulu (sallallahu aleyhi ve sellem)’in kendi peygamberliğini inkar eden bir metni imzaladığını, dolayısıyla sırf maslahat amaçlı ve zahiren de olsa küfür olan bir fiil işlediğini iddia etmektedirler. Esasında bunlar, söyledikleri sözün nereye gittiğinden haberi olmayan ve sırf kendilerini haklı çıkarmak için, neticesinin nereye vardığını umursamadan önlerine çıkan ilk delil zannettiklere şeye tabi olan sefihlerdir. Bunların durumu tıpkı Allah Rasulu (sallallahu aleyhi ve sellem)’in vasfettiği gibidir:

"Şüphesiz kul Allah'ın öfkesini çeken bir söz konuşur, onu çok önemsemez, fakat onunla cehenneme atılır."  ( Buhari ve Müslim)
Tirmizi bu hadisi Muhammed b. İshak yoluyla şu lafız ile kaydetmiştir:
''Onda bir sakınca görmez ama onunla 70 tabaka cehenneme atılır." demiştir. (Feth'ul-Bari, 11/314-318)
 
Bu tip iddiaları ortaya atanlar, sırf kendi dünyevi çıkarlarını korumak için Allah’ın rasullerine dahi iftira atmaktan çekinmezler. Böylelerinin sarfettikleri bu sözler bile bunların Allaha ve Rasulune saygı ve sevgileri olmayan, mülhid dinsizler olduğunu isbat etmek için yeter. Bunların söylediği sözde Allah Rasulunu küfür sözlerini tasdik etmekle itham etmek vardır. Bunlar güya Allah Rasulunu küfürden tenzih ederler, fakat ardından Allah rasulu’nun küfürden masum olduğunu, dolayısıyla Hudeybiye barışının, maslahat amacıyla, itikad etmeksizin küfür içerikli anlaşmaların akdedilip imzalanabileceğine delil teşkil ettiğini söyleyerek “özrü kabahatinden büyük” misali ikinci bir batılı daha kusarlar. Bu ikinci batıl da maslahat amacıyla küfür işlemeye cevaz vermeleridir. Yukarda İbn Hazm’dan ikrahsız olarak küfür izhar eden kişinin kafir olacağına dair bütün ümmetin icma ettiğini nakletmiştik.

İbn Teymiyye de es-Sarim’ul Meslul’da bu konuyu açıkladığı yerde şöyle demektedir: “İkrah olmaksızın yalanlama, inkar ve diğer küfür çeşitlerini konuşan bir kimsenin aynı zamanda mümin olmasını mümkün gören kimse İslam halkasını boynundan çıkartmıştır .”

Bu sözleri söyledikten sonra konunun devamında şöyle demektedir: “Bizler şöyle denilmesini asla caiz görmeyiz: ‘Bu (küfür söz söyleyen) kişi aslında batınen (kendi iç aleminde) mümin olabilir’ Her kim böyle derse işte o  okun yaydan çıktığı gibi İslam’dan çıkmıştır.” Ardından da delil olarak Nahl: 106. Ayetini zikretmektedir.  (A.g.e sf 436-437)

Kaldı ki Hudeybiye sulhu ile alakalı böyle bir yorumu asrımızda ortaya çıkmış bu tür cahil ve zındık kimseler haricinde hiç kimse yapmamıştır. Hiçbir alimden Allah Rasulu (sallallahu aleyhi ve sellem)’in ister Hudeybiye’de isterse de başka bir yerde küfür olan bir sözü sırf kafirleri idare etmek için görünüşte de olsa tasdik ettiğine dair bir şey nakledilemez. Bu görüşün İslam ümmetinde hiçbir selefi, hiçbir dayanağı yoktur. Allah İslam ümmetini dalalet üzere birleşmekten korumuştur. Şimdi, ümmetin alimleri bu kıssayı nasıl açıklamışlardır, buna bir bakalım inşallah.

İmam Müslim, Sahihinde bu olayı şöyle nakletmektedir:


حَدَّثَنَا أَبُو بَكْرِ بْنُ أَبِي شَيْبَةَ، حَدَّثَنَا عَفَّانُ، حَدَّثَنَا حَمَّادُ بْنُ سَلَمَةَ، عَنْ ثَابِتٍ، عَنْ أَنَسٍ، أَنَّ قُرَيْشًا صَالَحُوا النَّبِيَّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فِيهِمْ سُهَيْلُ بْنُ عَمْرٍو، فَقَالَ النَّبِيُّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ لِعَلِيٍّ: «اكْتُبْ، بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ» ، قَالَ سُهَيْلٌ: أَمَّا بِاسْمِ اللهِ، فَمَا نَدْرِي مَا بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ، وَلَكِنِ اكْتُبْ مَا نَعْرِفُ بِاسْمِكَ اللهُمَّ، فَقَالَ: «اكْتُبْ مِنْ مُحَمَّدٍ رَسُولِ اللهِ» ، قَالُوا: لَوْ عَلِمْنَا أَنَّكَ رَسُولُ اللهِ لَاتَّبَعْنَاكَ، وَلَكِنِ اكْتُبِ اسْمَكَ وَاسْمَ أَبِيكَ، فَقَالَ النَّبِيُّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: «اكْتُبْ مِنْ مُحَمَّدِ بْنِ عَبْدِ اللهِ» ، فَاشْتَرَطُوا عَلَى النَّبِيِّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ أَنْ مَنْ جَاءَ مِنْكُمْ لَمْ نَرُدَّهُ عَلَيْكُمْ، وَمَنْ جَاءَكُمْ مِنَّا رَدَدْتُمُوهُ عَلَيْنَا، فَقَالُوا: يَا رَسُولَ اللهِ، أَنَكْتُبُ هَذَا؟ قَالَ: «نَعَمْ، إِنَّهُ مَنْ ذَهَبَ مِنَّا إِلَيْهِمْ فَأَبْعَدَهُ اللهُ، وَمَنْ جَاءَنَا مِنْهُمْ سَيَجْعَلُ اللهُ لَهُ فَرَجًا وَمَخْرَجًا»


"Bize Ebû Bekir b. Ebi Şeybe rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Affân rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Hammâd b. Seleme, Sabit'den, o da Enes'den naklen rivayet etti ki, Kureyş, içlerinde Süheyl b. Amr olduğu halde Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)le sulh yaptılar. Bunun üzerine Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Alî'ye ;«Bismillahirrahmanirrahim (Rahman ve Rahim olan Allahın adıyla) yaz!» buyurdu. Süheyl:
—  Bismillâha gelince : Biz Bismillahirrahmanirrahim’in ne olduğunu bilmiyoruz. Lâkin sen  bizim bildiğimiz  “Bismike Allahumme” yani «Senin  adınla  Allahım!»  ibaresini yaz!   dedi. Sonra Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem):«Allah'ın Resulü Muhammed'den yaz!» buyurdu. Müşrikler:
—  Biz senin Allahın Rasulu olduğunu bilsek sana tâbi' olurduk! Lâkin sen kendi isminle babanın ismini yaz! Dediler. Bunun üzerine Peygamber  (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)
«Muhammed b. Abdillâh’dan diye yaz!» buyurdu. Müşrikler Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ‘e : Sizden (bize) gelen olursa onu size iade etmiyeceğiz; ama bizden size kim giderse siz onu bize iade edeceksiniz! Dîye şart koştular. Ashâb: Yâ Resûlâllah, bunu yazalım mı? Diye sordular. O da bunun üzerine: «Evet! Gerçekten bizden kim onlara giderse Allah onu uzak etsin! Onlardan bize gelene ise Allah bir ferahlık ve çıkar yol yaratacaktır!» buyurdu."
(Muslim, Cihad: 34 no: 1784)

İmam Nevevi, bu hadiseyi şu şekilde izah etmektedir:


وَإِنَّمَا وَافَقَهُمْ فِي هَذِهِ الْأُمُورِ لِلْمَصْلَحَةِ الْمُهِمَّةِ الْحَاصِلَةِ بِالصُّلْحِ مَعَ أَنَّهُ لَا مَفْسَدَةَ فِي هَذِهِ الْأُمُورِ أَمَّا الْبَسْمَلَةُ وَبِاسْمِكَ اللَّهُمَّ فَمَعْنَاهُمَا وَاحِدٌ وَكَذَا قَوْلُهُ مُحَمَّدُ بْنُ عَبْدِ اللَّهِ هُوَ أَيْضًا رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ وَلَيْسَ فِي تَرْكِ وَصْفِ اللَّهِ سُبْحَانَهُ وَتَعَالَى فِي هَذَا الْمَوْضِعِ بِالرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ مَا يَنْفِي ذَلِكَ وَلَا فِي تَرْكِ وَصْفِهِ أَيْضًا صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ هُنَا بِالرِّسَالَةِ مَا يَنْفِيهَا فَلَا مَفْسَدَةَ فِيمَا طَلَبُوهُ وَإِنَّمَا كَانَتِ المفسدة تكون لو طلبوا أن يكتب مالا يَحِلُّ مِنْ تَعْظِيمِ آلِهَتِهِمْ وَنَحْوِ ذَلِكَ

“Görülüyor ki (Hudeybiye sulhunda müşriklerin Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’e şart koştukları şeyleri kabul etmiştir. Bundaki hikmet sulhun getireceği mühim menfaat ve maslahattır. Bununla beraber müşriklerin ileri sürdükleri şartları kabul etmekte bir zarar ve mefsedet de yoktur. Çünkü mânâ i'tibarı ile Besmele ne ise «Senin adınla Allahım!» ibaresi de odur. Yalnız besmeledeki Rahman ve Rahîm sıfatları terk edilmiştir ki, bundan bu sıfatların Allah Teâlâ'dan nefy edilmiş olması lâzım gelmez. Sulhnameden silinen «Resûlüllah» kim ise Muhammed b. Abdillâh da odur. O yüzden Rasulullah ibaresinin silinmiş olması da peygamberlik sıfatını Ondan (sallallahu aleyhi ve sellem) kaldırmayı gerektirmez. Binâenaleyh bu şartları kabulde bir mahzur yoktur. Müşrikler bunların yerine onların ilahlarını ta'zîm etmek gibi helal olmayan bir şeyi şart koşsalar, mefsedet ve mahzur o zaman baş gösterirdi.” (Nevevi, Müslim Şerhi, 12/139)

İmam Nevevi, görüldüğü gibi Hudeybiye anlaşmasında putları yüceltmek gibi açık küfür olan maddeler yer alsaydı, Allah rasulu (sallallahu aleyhi ve sellem)’in bu anlaşmayı imzalamayacağını beyan ediyor. Ancak diğer şartlarda bu şekilde küfür olan bir söz yoktur. Hadiste bunların küfür olduğuna delalet edecek hiç bir şey yoktur.

Allahu Teala Kafirun suresinde mealen şöyle buyurmaktadır:

1. De ki: «Ey kâfirler,
2. Ben sizin ibadet etmekte olduklarınıza tapmam.
3. Siz de benim ibadet ettiğime tapanlar değilsiniz.
4. Sizin ibadet ettiklerinize tapacak da değilim.
5. Siz de benim İbadet ettiğime ibadet edecek değilsiniz.
6. Sizin dininiz size, benim dinim bana.”


Ebû Salih, İbn Abbas'tan şöyle dediğini nakletmektedir: “Kafirler Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)'a şöyle dedi: Eğer ilahlarımızdan birisine olsun (Hacer’ul esvedi istilam ettiğin gibi) el sürersen hiç şüphesiz seni tasdik ederiz. Bunun üzerine Cebrail Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)'a bu sûreyi indirdi. Onlar da ondan ümid kestiler, ona ve ashabına eziyetler, işkenceler etmeye koyuldular.“

Bunu Kurtubi, Tefsirinde nakletmiştir. Kurtubi bu rivayetin benzerini İsra 73-75. Ayetlerin tefsirinde de nakletmiştir. O ayetlerde ise mealen şöyle buyurulmaktadır:

73-  Neredeyse sana vahyettiğimizden başkasını bize karşı uydurman için seni fitneye düşüreceklerdi. O zaman seni dost edineceklerdi.
74- Şayet sana sebat vermemiş olsaydık, andolsun ki az da olsa onlara meyledecektin.
75- Ve o zaman biz de sana hayatında kat kat azabını, ölümün de kat kat azabını tattırırdık, sonra bize karşı sana yardımcı olacak birini de bulamazdın.

Görüldüğü gibi Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in maslahat için de olsa küfür olan bir söz ve fiil yapması mümkün değildir. Farzı muhal böyle bir şey yaptığı takdirde Allah onu azapla tehdid etmektedir. Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) masum olduğu için bu tehdid, onun şahsında ümmetine yöneliktir. İşte bütün bunlar göstermektedir ki dalalet ehlinin Hudeybiye barışını küfür sözleşmelerine delil getirmeleri, boş ve asılsız bir delillendirmedir. Allahın rasulu (sallallahu aleyhi ve sellem) böyle yakışıksız nitelendirmelerden beridir.



Kendisi de bir kral olan Halife Memun Nadr bin Şumeyl (ra)'a şöyle demiştir:
يَا أَبَا الْحَسَنِ الْإِرْجَاءُ دِينُ الْمُلُوكِ
"Ey Ebu'l Hasen! İrca (Mürcielik) kralların dinidir!" (ed-Dulabi, el-Esma ve'l Kuna, no: 832; ayrıca Lalekai, es-Sunne, no: 2818)

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Yönetici
  • *****
  • İleti: 2028
  • Değerlendirme Puanı: +50/-0
2.Şüphe: “Yazı ve imzanın söz hükmünde olup olmadığı alimler arasında ihtilaflıdır”

Bu şüphecilerden birisi olan Alaeddin Palevi, “Mühim Soruların Cevabı” adlı kitabında şöyle demektedir:

“İkrah hali olmaksızın küfür kelimelerini telaffuz eden bir kimse kâfir olur. Bu konuda ümmet arasında icma vardır. Dolayısı ile Müslüman bir kimsenin birkaç kuruşluk dünya menfaati uğruna küfre girmesi düşünülemez. Bununla beraber küfür lafzını diliyle söylemeksizin bu maddelerin yazılı olduğu bir metne imza atmak meselesine gelince bu konuda bir ayrıntı mevcuttur. Şöyle ki; İslam alimlerinden bir kısmına göre yazı söz gibi iken bir kısmına göre ise yazı söz gibi değil bilakis sözden kinayedir. Yazı söze benzemez ve burada kişinin niyetine itibar edilir. Buna göre “Yazı söz gibidir” diyen alimlere göre küfür ilke ve inkılaplarının altına imza atan kimse kâfir olurken “Yazı söz gibi değildir bilakis kinayedir” diyen alimlere göre ise bu şekilde bir imza atan kimse kâfir olmaz. Ancak büyük tehlike altındadır. Abdurrahman el-Cezerî yazının söz gibi olup olmadığı konusunda şöyle demektedir:

Hanefiler yazının iki şart dahilinde söz gibi sayılabileceğini söylemişlerdir. Bunlardan ilki yazının sabit olmasıdır. Yani yazı kâğıt ya da tahta gibi bir şey üzerine yazılmalıdır ve okunaklı olmalıdır. Aksi takdirde o yazıya itibar edilmez. Diğer şart ise adresinin belli olması lazımdır. Yani bunu şu kadına yazıyorum şeklinde yazının kime yazıldığı bilinmelidir. Aksi takdirde talak vaki olmaz. Malikiler yazı talaka sebeptir. Kim “Ben karımı boşadım” diye yazarsa boşanmış olur demişlerdir.

Şafiler ise yazı ile boşanmak ancak şu üç şart dâhilinde mümkün olur. Birincisi yazı niyet ile birlikte olmalıdır. Niyet olmaksızın boşanma gerçekleşmez. Zira yazı kinayedir. İkincisi üzerine yazı yazılan şeyin sabit olması (kâğıt gibi) gerekir. Üçüncüsü ise koca bunu kendisi yazmalıdır. Aksi takdirde boşanma vaki olmaz. Hanbeliler ise yazının su üzerine veya havaya olmaksızın sabit bir madde üzerine yazılması halinde boşanmanın gerçekleşeceğini söylemişlerdir.  (Ceziri’den alıntı burada bitti)

Dört mezheb arasında yazı noktasında bir ihtilafın olduğu malumdur. Bundan dolayı küfür maddelerinin altına imza atan kişinin bizzat tekfirinden uzak durmak gerekir. Ancak elimizden geldiği kadar böyle metinleri imzalamamak lazımdır. Mutlak surette başka alternatifler aramak gerekir. Böyle bir metni imzalamak ancak alternatif olmadığı zaman zaruret halinde söz konusu olabilir. Zira bazı durumlarda ihtiyaçlar zaruret durumundadır.”

Palevi’nin sözleri burada bitti. Bu şüphe üzerinde iyi fıkh edildiği zaman, bunun da tıpkı Hudeybiye şüphesinde olduğu gibi birçok küfür ve dalalet ihtiva ettiği görülür. Zira bu şüphe sahipleri küfür kelimelerini yazıyla yazmanın dille söylemekten farklı olarak kişiyi insanlar nezdinde de Allah nezdinde de kafir yapmayacağını iddia ederler. Halbuki alimler arasında var olan yazı, söz gibidir mi değil midir ihtilafı, yazı üzerinde tahrifat yapılma ihtimalinden ve buna benzer sebeblerden çıkmıştır. Dolayısıyla alimlerden bir kısmı mahkemede yazının delil alınmayacağını söylerken, birçoğu da yazının delil alınarak (nikah, talak vb) şer’i muamelelerin gerçekleşeceğini söylemiştir. Esasında yazının hukuk nezdinde delil sayılıp sayılmayacağı hususu beşeri hukuk sistemlerinde bile kanun ehlinin çokça tartışıp tafsilata girdiği bir meseledir.

Yazı ve imzanın rıza ifadesi olup olmadığı konusu fıkıhta daha çok nikah, talak ve akidlerle alakalı bablarda geçmiştir. Alimlerin bu meseleyi irtidad ve mürtedin ahkamıyla alakalı nasıl tatbik ettikleriyle alakalı bugüne kadarki araştırmamızda vakıf olduğumuz bir bilgi yoktur. Ancak velev ki tartışıldığını bile farzetsek bu tamamen küfür ibareler yazan bir kağıdın mahkeme önünde kişinin irtidad ettiğine delil sayılıp sayılmayacağıyla alakalı bir şey olur. Küfür ibareler yazan veya imzalayan kişinin Allah katında ve kendi nefsinde küfre girip girmediğine gelince; velev ki bu kişinin küfre girdiği İslam mahkemesi tarafından isbatlanamasa bile böyle bir kimse Allah katında, kendi nefsinde ve onun küfür ibareler yazdığına veya imzaladığına vakıf olan insanlar nezdinde alimlerin icmasıyla kafirdir. Yukarda İbn Hazm, İbn Teymiye ve Süleyman bin Abdillah’dan naklettiğimiz fetvalardan da anlaşılacağı üzere ikrah (zorlama) olmaksızın ve bir yerden nakil ve hikaye yapmaksızın küfür söz söyleyen veya yazan kimse ister bunu şaka isterse de ciddi yapsın, veyahut da dünyevi bir çıkar için yapsın küfre girer, bu husus bütün ümmetin ittifakıyla sabittir. Bu kişi, başkası buna şahitlik etse de etmese de bundan tevbe etmekle mükelleftir. Zira küfür sözlerini yazmak veya imzalamak, mühürlemek gibi fiilleri ancak kalbini küfre açmış, küfürden razı olan, küfre buğzetmeyen birisi yapar. Hiçbir alimden buna muhalif tek bir satır nakledilemez. Bilakis alimler küfür sözler yazarak sihir yapan kimsenin küfründe icma etmişler, keza tarihte meşhur olmuş birçok filozof, tasavvufçu ve kelamcıyı yazdıkları küfür içerikli kitaplardan dolayı tekfir etmişlerdir. İbnu Arabi, İbnu Sina, Farabi vb gibi. Bunlardan bazıları da mesela müfessir ve kelamcı Razi gibi sonradan tevbe etmiştir. Bu hususta Şeyhulislam İbn Teymiyye (rh.a) şöyle demiştir:

“Onlardan (yani kelamcı ve filozoflardan) kimisi müşriklerin dini ve İslâm'dan irtidat hakkında kitaplar tasnif etmiştir. Mesela Razi, yıldızlara ibadet hakkında bir kitap tasnif etmiş bunda, bunun güzellik ve faydalarına dair deliller serdetmiş, insanları buna teşvik etmiştir. İşte bu, bütün Müslümanların ittifakı ile İslâm'dan irtidattır. Her ne kadar sonradan İslâm'a dönmüş olsa da.” (Feteva, 18/53-58)

Esasen aklında ve dininde bir noksanlık olmayan hiç kimse sözlü söylendiği zaman küfrü gerektiren bir ifadenin yazılı olduğunda küfrü gerektirmeyeceğini iddia etmez. Hatta sadece itikadi meselelerde değil, halkın arasındaki gündelik olaylarda bile mesela bir kimseye sözlü olarak sövmekle yazılı olarak sövmenin –işin isbatı haricinde- farklı olduğunu ve yazılı hakarette bulunanın kınanmayacağını iddia eden aklı başında bir kimse yoktur.  Mesela, bu şüpheciler diliyle Allah’a ve Rasulune söven bir kimse aynı ifadeleri bir yere yazdığı zaman o kimsenin kafir olmayacağını veya bu kimsenin küfründe ihtilaf olduğunu mu iddia ediyorlar? Bunu avamdan en cahil kimse bile iddia etmez ki bahsettiğimiz şüphecilerin de böyle bir şey diyeceklerini zannetmiyorum. Öyle zannediliyor ki bunlar tıpkı halkın çoğunluğu gibi bu sözleşmelerde geçen –tağutun mahkemesini yetkili kılmak veya laikliğe, demokrasiye bağlı kalmak gibi- ibarelerin küfür oluşunda ve genel anlamda halkın kabul ettiği din anlayışının ötesindeki sahih tevhid inancında şüphe içersindedir. Aslında kendisini tevhide nisbet eden çoğu kimsenin batıl akidelere saplanmasının arkasında atalarının dini ile sonradan kitaplardan öğrendikleri tevhid akidesi arasında bocalamaları ve tevhid akidesi hakkında taşıdıkları şüpheler yatmaktadır. Bu, uzun bir bahistir o yüzden şimdilik akıl sahiplerini uyandıracak kadar işaret etmek yeter. Ancak şurasını iyi anlamak lazım ki bu şüpheciler, insan aklıyla alay edercesine ne aklen ne dinen hiçbir izahı olmayan şüpheler getirerek hem dünyevi çıkarlarını korumaya çalışmakta ve hem de içlerinde taşıdıkları küfür ve zındıklığı kamufle etmeye çalışmaktadırlar. Bunu bilen bir mümin bunların ektiği şüpheleri ciddiye almaz.

Eğer bu Palevi vb şüpheciler veya onları müdafaa edenler, yazının söz hükmünde olup olmadığı ile alakalı ihtilafı gündeme getirmekteki maksadlarının küfür sözlerin altında imzası olan kişilerin insanlar nezdinde tekfir edilmeyeceğini söylemek olduğunu, yoksa böyle bir kimsenin kendi nefsinde kafir olduğunu, fakat yazının o şahsa ait olduğunun isbat edilemeyeceğinden dolayı tekfirinde duraksadıklarını iddia ederlerse onlara şöyle deriz: Bu, üstünde durulacak ve cahillerin yanında gündeme getirilecek bir konu değildir. Eğer ki aslen müslüman olan birisinin küfür ihtiva eden bir metnin altında imzası tesbit edilirse işi sağlama almak amacıyla o şahsa bunu imzalayıp imzalamadığı sorulur. İmzaladığını ikrar ederse zaten mürted olduğu ortaya çıkar; eğer ki imzalamadığını söyler ve bu hususta da lehte ve aleyhte şahidlik edecek hiç kimse yoksa işte o zaman yazılı vesika tek başına delil midir, değil midir, konusu gündeme gelir. Bu da fakihlerin ve o kişi hakkında hüküm verecek kadıların meselesidir. Fakat şurası var ki, bizler bu şüphecilerin bu konuyu gündeme getirmekten kasıtlarının meseleyi sulandırıp kendi küfür fiillerine meşruiyet kazandırmak olduğunu bazı karinelerden anlıyoruz. Şöyle ki Palevi, güneş gibi açık bir küfrü ihtilaflı mesele haline getirdikten sonra devamında şöyle diyor:

“Dört mezheb arasında yazı noktasında bir ihtilafın olduğu malumdur. Bundan dolayı küfür maddelerinin altına imza atan kişinin bizzat tekfirinden uzak durmak gerekir. Ancak elimizden geldiği kadar böyle metinleri imzalamamak lazımdır. Mutlak surette başka alternatifler aramak gerekir. Böyle bir metni imzalamak ancak alternatif olmadığı zaman zaruret halinde söz konusu olabilir. Zira bazı durumlarda ihtiyaçlar zaruret durumundadır.”

Böylelikle bu şahıs vb’nin bir şekilde küfür sözleşmelerine, hatta görüldüğü kadarıyla memuriyet yemini gibi şeylere dahi zaruret bahanesiyle cevaz verdiğini görüyoruz. Bunların zaruret ismini verdikleri şeyler ise küfür konusunda takiyyeyi mübah kılan ikrah seviyesine çıkmak şöyle dursun, haramları mübah kılan bir zaruret seviyesinde dahi olmayan geçim sıkıntısı vb kişisel maslahatlardan ibarettir. Bugüne kadar bu küfür metinlerinden uzak durup da açlıktan ölen, hatta aç kalan hiç kimse yoktur. Bu şüpheleri ortaya atanların ve onlara tabi olanların, Allah’ın Rezzak sıfatına ve diğer sıfatlarına iman etmemiş, Allah’ı gereği gibi takdir edememiş kimseler olduklarını iyi anlamak gerekir.

Bu tiplerin küfür sözleri yazıp imzalamakta mahzur görmedikleri ortaya çıktıktan sonra geriye bu fasid görüşlerini nereye dayandırdıkları meselesi kalmaktadır. Palevi Şafiilerin şu görüşünü nakletmektedir: “Yazı ile boşanmak ancak şu üç şart dâhilinde mümkün olur. Birincisi yazı niyet ile birlikte olmalıdır. Niyet olmaksızın boşanma gerçekleşmez. Zira yazı kinayedir.”

Bu ibareyi açabilmek için iki kavram üzerinde bilhassa durmak icab eder: Niyet ve kinaye.

Niyet kavramını lugat alimleri “kasdetmek, yönelmek” şeklinde açıklamışlardır. Misbah’ul Munir müellifi niyeti “kalbin bir işe azmetmesi” olarak tarif etmiştir. Bu hususta adı geçen esere ve Lisan’ul Arab başta olmak üzere diğer lugat kitaplarına müracaat edilebilir. Şimdi, talak meselesinde yazının geçerli oluşunu niyete bağlayan alimler, kişi sözkonusu yazıyı ancak boşanma niyeti taşıyarak, kalben buna azmederek yazarsa geçerli olur diyorlar. Aksi takdirde kişinin, bir yerden naklederek veya boş bir söz olarak yazdığı boşama ibaresi o kişinin boşandığını göstermez. Bizim tartıştığımız meseleye bunun tatbik edilebilmesi için “ihtilaf halinde mahkeme yetkilidir” ibaresini kişinin kafirlerden naklederek veya birisine göstermek amacıyla veya başka bir niyetle yazması gerekir. Fakat herkes biliyor ki bu sözleşmelerin üstünde yazan ibareler lağv (boş bir söz) değildir ve onu oraya yazan kişi, diğer anlaşma maddelerini boş bir söz olarak yazmadığı gibi bunu da öylesine değil, bilinçli olarak yazmış ve tarafları bağlayan maddelerin arasına koymuştur. Küfür sözü velev ki boş bir söz olarak bir yere konmuş olsa bunu kabul ettiğini belirten bir imza atan kişi yine kafirdir. Ancak burada öyle bir durum dahi sözkonusu değildir.

Herhangi bir akitte bile diyelim ki –Kiranın 500 tl yazdığını gördüğü halde akdi imzalayan kişi, sonradan ben kalben 500 tl kira ödemeye niyet etmemiştim diyerek kira ödemekten muaf olamazsa- aynı şekilde akitte ihtilaf halinde falan mahkeme yetkilidir, ibaresini gördüğü halde “Ben o yazıyı yazarken veya imzalarken kalbimden niyet etmedim” diyen kişinin sözü kale alınmaz. Esasında bu tip şeyler dini oyun eğlence edinmiş birtakım kişilerin sözleridir ve zina ederken niyetinin kötü olmadığını ileri süren fasığın sözü ne kadar itibara alınırsa bunlarınki de o kadar muteberdir. Böylelerinin niyet hakkındaki sözleri, kişinin bizzat kafir olmayı ve dinden çıkmayı kasdetmedikçe küfre girmeyeceğini söyleyen sapık fırkaların sözlerinin ötesine geçmez.

 Şeyhulislam İbn Teymiyye (rh.a) bu hususta şöyle demektedir:

“Kim küfür olan bir söz söyler veya bir fiil işlerse, kâfir olmayı kastetmese bile bununla kâfir olur. Zira Allah’ın dilediği dışında kimse küfrü kast etmez.” (es-Sârimu’l-Meslûl: s: 177-178.)
 
Alimlerin, kişinin kafir olması için kasdı şart koşmaları ise bizzat sözkonusu fiille alakalıdır. Mesela bizim olayımızda kişi, sözkonusu anlaşmada küfür ibaresini görmediğinden dolayı imzalarsa kafir olmaz. Çünkü kişi bununla küfür fiilini niyet etmemiştir. İmkan varsa anlaşmada küfür maddesi olduğunu öğrendikten sonra sözleşmeyi iptal etmesi gerekir. Ancak bu ibareyi gördüğü halde imzalayan kişi ise o küfür fiiline yani küfür kanunlarının hakemliğini onaylamaya niyet etmiştir. O yüzden diğerinin aksine bu kimse kafirdir.

Kinaye meselesine gelince Hanefi fıkhına dair bir eser olan Feth’ul Kadir müellifinin de belirttiği gibi kinaye; sarihin (açık ibarenin) zıddı olarak çeşitli ihtimaller taşıdığından ötürü asıl gayenin kapalı kaldığı ibarelerdir.  (الْكِنَايَةَ مَا خَفِيَ الْمُرَادُ بِهِ لِتَوَارُدِ الاِحْتِمَالاَتِ عَلَيْهِ بِخِلاَفِ الصَّرِيحِ
Bkz. Feth’ul Kadir, 3 / 78 - 88)

Şafiilere göre kinaye  boşama, köle azad etme vb şahsi tasarruflarda ancak niyetle beraber geçerli olur. Nikah gibi şahid gerektiren durumlarda ise şahidler kişinin niyetini bilemeyeceğinden ötürü geçerli olmaz. Bu meselenin daha birçok tafsilatı vardır ki yeri burası değildir.  (Bkz. Suyuti, el-Eşbah ve’n Nezair, sf 296; Nevevi, el-Mecmu’, 9 / 153) Bizi ilgilendiren yönü şurasıdır; -tariften de anlaşılacağı üzere- kinayenin ve kinaye olarak değerlendirilen yazının, bazı alimler nezdinde delil olmaması, ihtimal taşıdığından dolayıdır. İhtimal ortadan kalktığında ihtilaf da ortadan kalkar. Yoksa hiçbir alim, kişinin küfür olan bir ibareyi kendi rızasıyla yazıp imzaladığı ortaya çıktıktan sonra onun tekfirinde duraksayacak değildir. Yeri gelmişken şunu da belirtelim ki “Mühim Sorulara Cevap” veren (!) yazar, benzeri birçok batıl davetçisinin yaptığı gibi alimlerin sözlerini avamın önüne atıp bırakmaktadır. Alimlerin yazı söz hükmüne girer mi meselesinde neden ihtilaf ettiklerine ise girmemektedir. Çünkü girdiği takdirde kendi maskesi düşecektir. İlmin zerresi bulaşmış olan bir kimse şunu bilir ki alimler akli veya nakli hiçbir gerekçeye dayanmayan bir görüş savunmazlar. Savundukları şeyin ya dayandığı bir illet vardır veyahut da konuyla alakalı bir nassa istinad etmektedirler. Alimlerin sözlerinin dayandığı illetleri göz ardı ederek her şeyden bağımsız mücerred bir görüş olarak sunmak ve tafsilata gitmemek ilim talebesi olduğunu iddia eden kişilere yakışmaz. Fakat maalesef çoğu bunu yapmaktadır. Vallahu'l Mustean.

Aklı olan kimse için, yazı söz hükmünde değildir diyen alimlerin bununla yazının hiçbir bağlayıcılık ifade etmeyen boş bir iş olduğunu kasdetmedikleri, bilakis yazı ihtimal taşıyan bir şey olduğu ve tahrifattan, değişiklikten salim olmadığı için bu şekilde ihtiyat yoluna gittikleri hususu açık olmakla beraber biz yine de konuyla alakalı bütün vehim ve şüphelerin dağılması için mevzuyu biraz daha tafsilatlandırmak istiyoruz.

Yazı, tıpkı söz gibi eskiden beri insanların duygu ve düşüncelerini ifade etmek çin kullandıkları bir vasıtadır. Bundan dolayı “yazı iki dilden birisidir” veya “ikinci dildir” manasında الْكِتَابَ أَحَدُ اللِّسَانَيْنِ sözü Araplar arasında meşhur olmuştur. Zerkeşi “el-Bahr’ul Muhit” adlı eserinde el-Kiya et-Taberi’den şöyle dediğini nakletmiştir: “Yazı yoluyla hadis rivayet etmek, sema’ yani işitme mesabesindedir. Çünkü  “yazı iki dilden birisidir” ve Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) uzakta olanlara yazıyla, hazırda bulunanlara ise sözle tebliğ yapardı” (Zerkeşi, el-Bahr’ul Muhit, 6/321 Ayrıca bkz. Maverdi, Edeb’ud-Dunya ve'd-Din, 27 Bu söz bazı kaynaklarda    “kalem ikinci dildir” şeklinde geçer.) Bundan dolayı Hanefilerden Bedruddin el-Ayni şöyle demiştir: “Eğer, kitap, hitap gibi olmasaydı (yani yazı söz hükmünde olmasaydı) Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) dini tebliğ vazifesini yapmış sayılmazdı.” (Ayni, el-Binaye Şerh’ul Hidaye, 8/8) Ayni’nin sözü bitti. Bundan daha açığı bizzat Allah’ın kitabı Kur’an’ı Kerim’dir. Kur’an nazil olmaya başladığı ilk günden itibaren yazıya geçirilmeye başlanmış ve bu surette ulaştığı bütün insanlar için lehlerine ve aleyhlerine hüccet ve delil olmuştur. Zeylei de Tebyin’ul Hakaik’da bu hususa temas etmiştir. Vallahu a’lem.

الْكِتَابَ كَالْخِطَابِ (Kitap yani yazı, hitap yani söz gibidir) şeklinde özetlenen bu kaidenin tafsilatı ve uygulanışına gelince; Zeylei aynı yerde bu kaidenin tafsilatını anlatmış ve ardından “Kunuz’ud Dekaik” müellifinin yazının nikah, talak vb hususların aksine had cezalarında delil olmayacağına dair sözünün açıklamasına girişmiştir. Bunun gerekçesi ise Allah rasulu (sallallahu aleyhi ve sellem)’in hadd cezalarını şüphelerle düşürmeye yönelik emridir. (Zeylei, Tebyin’ul Hakaik Şerhu Kunuz’id Dekaik, 6/218 vd)
 
Görüldüğü gibi yazı, şüphe içerdiği için delil sayılmamıştır. Bunun benzeri, kadıların birbirlerine yazdıkları mektuplar veya buldukları yazılı evraklar hüküm verirken göz önünde bulundurulur mu, meselesinde tartışılmıştır. Suyuti, el-Eşbah ve’n Nezair’de “Kitabet” yani yazı ile alakalı açtığı mustakil bölümde şu meseleyi ele almıştır:

إذَا رَأَى الْقَاضِي وَرَقَةً فِيهَا حُكْمُهٌ لِرَجُلٍ، وَطَالَبَ عَنْهُ إمْضَاءَهُ وَالْعَمَلَ بِهِ وَلَمْ يَتَذَكَّرْهُ، لَمْ يَعْتَمِدْهُ قَطْعًا لِإِمْكَانِ التَّزْوِيرِ

“Kadı, bir şahıs hakkında verdiği hükmü içeren bir sayfa bulsa, o şahıs da kadıdan bu hükmü imza edip yürürlüğe sokmasını taleb etse, fakat kadı verdiği o hükmü hatırlamasa katiyen o yazılı evrağa itimad etmez; zira (evrakta) sahtecilik ihtimali sözkonusudur.” (Suyuti, el-Eşbah ve’n Nezair, sf 309 vd bkz.)

İmam Buhari ise “Sahih”inde “Ahkam” başlıklı bölümün 15.bab başlığını "Bu Fulânın Yazısıdır" Diye Mühürlenmiş Yazı Üzerine Şâhidlik Etme; Bu Nevi'den Yazı Üzerine Şâhidliğin Caiz Olacak Ve Kendilerine Şâhidliğin Dar Olacağı, Yâni Caiz Olmayacak Olanlar, Hâkimin Kendi Âmillerine Mektûb Yazması İle Kadının Diğer Kadıya Mektûb Yazmasının Hükmü Babı” olarak belirlemiş ve bu hususta seleften gelen birçok asarın yanı sıra Allah rasulu (sallallahu aleyhi ve sellem)’in devlet başkanlarına yazdığı mektupları delil getirmiştir.

Buhari’nin burada naklettiğine göre Enes ibn Mâlik (R) şöyle demiştir: Peygamber (S) Rûmlar'a mektûb yazmak istediği zaman, sahâbîler: ”Rumlar ancak üzeri mühürlenmiş bulunan mektubu okurlar!” dediler. Bunun üzerine Peygamber gümüşten yapılmış bir mühür yüzük edindi. Onun Peygamber'in parmağındaki parlaması hâlâ gözümün önündedir. O mühür yüzüğün nakşı "Muhammed Rasûlullah" idi. (Buhari, Ahkam: 15)

İbn Hacer’in de işaret ettiği gibi Buhari, başlıkta bahsettiği bütün her şeye yani hüküm amaçlı mektup yazmaya ve mektuba şahidlik etmeye cevaz vermiş ve sözkonusu hadisi de buna delil olarak zikretmiştir. İbn Hacer’in naklettiğine göre alimler, kişinin kendi el yazısına bile hatırlamadığı takdirde şahitlik etmesinin caiz olmadığında ittifak etmişlerdir. Alimleri bu hususta ihtiyatlı davranmaya sevk eden amil ise Osman (ra)’ın şehadetiyle sonuçlanan olaylar zinciridir. Zira denildiğine göre bu olaylara Osman (ra) tarafından yazılmadığı halde fitneciler tarafından ona atfedilen ve altına Osman(ra)’ın mührü basılan bir mektup vesile olmuştur. Ayrıca en uzman hattatlar dahi insanların yazılarını birbirine karıştırmaktadır. Üstelik insanlar arasında fesat ve fucur günden güne artmaktadır. İlh… İbn Hacer’in saydığı bu gerekçeler ve ayrıntısı ilgili hadise yaptığı şerhten okunabilir. (Feth’ul Bari, 13/145 vd)

Hakkı araştıran kimse için sanırız bu kadarı kafidir. Kısacası, her kim küfür metni yazar veya böyle bir metni imzalar veya imza hükmüne geçecek şekilde tasdik ederse o kimse kafirdir. Yukarıdaki nakillerden de anlaşılacağı üzere alimler arasında tartışılan yazı, söz hükmünde midir, değil midir meselesi ise yazının mahkemede delil olup olmayacağı ile alakalıdır. Yoksa her kim küfür sözleri yazmaya, imzalamaya cevaz verirse bununla amel etmese bile kafirdir. Alimlerden hiç kimse bunun aksini söylememiştir. Velhamdulillahi Rabbil alemin.
Kendisi de bir kral olan Halife Memun Nadr bin Şumeyl (ra)'a şöyle demiştir:
يَا أَبَا الْحَسَنِ الْإِرْجَاءُ دِينُ الْمُلُوكِ
"Ey Ebu'l Hasen! İrca (Mürcielik) kralların dinidir!" (ed-Dulabi, el-Esma ve'l Kuna, no: 832; ayrıca Lalekai, es-Sunne, no: 2818)

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Yönetici
  • *****
  • İleti: 2028
  • Değerlendirme Puanı: +50/-0
3. Şüphe: "Bu küfür sözleşmeleri tahrif edilerek onaylanabilir"

بسم الله الرحمن الرحيم
الحمد لله المعين والصلاة والسلام على النبي الأمين وعلى آله وأصحابه

Malum olduğu üzere günümüz küfür sisteminde “ihtilaf halinde fulan mahkeme veya falan kanun maddesi geçerlidir” şeklinde küfür ihtiva eden sözleşmeler insanın en aklına gelmeyecek yerlerde bile çıkmaktadır. Bu tip akitlere daha çok; doğalgaz, su, elektrik gibi hizmetlerde veyahut da banka kartı veya taksitli alışveriş gibi yerlerde ve son yıllarda da bilgisayar programlarında ve bazı internet sitelerinde; bilhassa da mail servislerinde rastlanabilmektedir. Bu sözleşmelerde geçen ihtilaf halinde tağut mahkemelerini ve kanunlarını hakem tayin etme anlamındaki lafızların veyahut da bu tip lafızlar ihtiva eden sözleşmeleri onaylamanın küfür olduğunda ancak tevhidin manasından bihaber olan kimseler şüphe eder. Bu sebeble bu risalemizde bunun üzerinde durmayacağız; buna benzer konularda daha önce açıklamalar yapılmıştı oralara müracaat edilebilir.

Bu tarz ibareler günümüzde bazı sözleşmelerin yani akitlerin içersinde yer almaktadır. Akit ise icab ve kabulden meydana gelen iki taraflı bir anlaşmadır. Kişi akdi onayladıktan sonra ta ki akit feshedilene kadar akdin bütün şartları devam eder. Hükmü aynen devam eden bir sözleşmenin tahrif edilerek geçersiz kılınacağına dair hiç bir delil olmadığı gibi seleften de buna dair hiç bir nakil yoktur. Günümüzde kişi küfür sözleşmelerini tahrif ettiği halde sözleşmenin bütün maddeleri -küfür ve haram olan maddeler de dahil olmak üzere- aynen geçerliliğini korumaktadır. Mesela sözleşme tahrif de olsa ihtilaf halinde hangi mahkeme yetkili kılındıysa o mahkeme yetkili olmaya devam etmektedir. Bu şekilde küfür içerikli maddelerin bağlayıcılığı devam ettiği halde sözleşmeyi tahrif etmek kişinin kendi kendini kandırmasıdır ve küfür içerikli anlaşmanın yürürlükte kaldığını bile bile bu tarz sözleşmeleri onaylamak bu küfürden razı olmak anlamına gelir ki bu da küfürdür. Dinini korumak isteyen kişi dünyevi çıkarlar için böyle Yahudi hilelerine başvurmaz.

Burada birçok kişinin gafil kaldığı bir hususa işaret etmek istiyoruz: Bu bahsedilen sözleşmeler adı üzerinde birer “akid”tir. Dini de dünyayı da tanımayan birçok kimse bu bahsedilen anlaşmaların birer “akid” olduğundan ve bu bahsedilen “akid” kavramının da gerek İslam fıkhında gerekse beşeri hukukta önemli bir yer işgal eden bir kavram olduğundan gafildirler. Bu kimseler, sadece bu akitlerde geçen küfür lafzına takılmaktalar ve o küfür lafzını da bir anda söylenivermiş, şu anda hiçbir hükmü olmayan alelade bir söz veya yazı olarak görmektedirler. Halbuki bu sözleşmelerde geçen “ihtilaf halinde filan mahkeme yetkilidir” vb ibareler o anda yazılan ve geleceğe yönelik hiçbir etkisi olmayan bir söz değil, bilakis o akdin şartlarından birisidir ve akit devam ettiği müddetçe şartlar da devam eder. Sözkonusu akitlerde birçok şart yer almaktadır. Bu şartlardan kimisi mübah, kimisi haram, kimisi de küfür olabilmektedir. Sözleşmeyi tahrif ettiğini ileri süren kişilerin imzaladığı sözleşmedeki onlarca madde devam ettiği halde bu maddeler arasından sadece haram ve küfür olanların iptal olduğunu iddia etmeleri hak arayıcısının vasfı değildir. Çünkü sözleşme aynen devam etmekte, kişi hizmeti kullanmaktadır. Sözleşmedeki küfür ve haram maddelerin iptal olması için de hiçbir sebeb yoktur. Zaten sözleşmede eğer faiz maddesi varsa o da devam etmekte ve kişi borcunu ödemediği zaman faize binmekte; keza mahkeme maddesi varsa o da devam etmekte ve kişi kanunlara aykırı bir iş yaptığı zaman o sözleşmede hangi mahkeme yetkili kılındıysa –başka bir mahkemede değil- ismi geçen mahkemede dava açılmaktadır. (Mesela İstanbul Ticaret Mahkemesi dediyse sadece orada dava açılır, başka bir bölgede dava açılamaz.) Kısacası sözkonusu akit, bütün şartlarıyla beraber devam etmektedir. Akdin iptal olabilmesi için tarafların karşılıklı rıza ile akdi iptal etmeleri gerekir. Hal böyleyken kişinin sadece maddelerin üstünü çizmesiyle küfür maddelerinin iptal olduğu hangi delile dayanarak iddia edilebilir? Buna ne şer’an ne aklen hiçbir delil getirilemez. Anlaşıldığı kadarıyla bu tip iddialar daha çok dini yaşamayan kimselerin yaptıkları amellere kılıf bulmak amacıyla ihdas ettikleri teorilerden ibarettir. Akıl sahibi hiç kimse bunları ciddiye almaz. Ancak biz yine de kalpler biraz daha mutmain olsun ve hidayete açılması biraz daha kolaylaşsın ümidiyle alimler nezdinde akitler konusunun nasıl anlaşıldığı hususunu tafsilatlandırmak istiyoruz. Bu amaçla da öncelikle akid nedir, akdin rükünleri nelerdir gibi hususları beyan edeceğiz.

الْعَقْدُ “Akd” lugatte düğümlemek, bağlamak gibi anlamlara gelir. Şer’i manası ise iki türlü izah edilmektedir. Birincisi genel manada kişinin ister başkasına karşı, isterse de kendi kendine söz verdiği her şeydir. Kurtubi (rh.a) “Ey iman edenler! Akidleri yerine getirin.” (Maide: 1) ayetinin tefsirinde şöyle demektedir:


الْعُقُودُ الرُّبُوطُ، وَاحِدُهَا عَقْدٌ، يُقَالُ: عَقَدْتُ الْعَهْدَ وَالْحَبْلَ، وَعَقَدْتُ الْعَسَلَ  فَهُوَ يُسْتَعْمَلُ فِي الْمَعَانِي وَالْأَجْسَامِ، قَالَ الْحُطَيْئَةُ:
قَوْمٌ إِذَا عَقَدُوا عَقْدًا لِجَارِهِمُ ... شَدُّوا الْعِنَاجَ وَشَدُّوا فَوْقَهُ الْكَرَبَا
فَأَمَرَ اللَّهُ سُبْحَانَهُ بِالْوَفَاءِ بِالْعُقُودِ، قَالَ الْحَسَنُ: يَعْنِي بِذَلِكَ عُقُودَ الدَّيْنِ وَهِيَ مَا عَقَدَهُ الْمَرْءُ عَلَى نَفْسِهِ، مِنْ بَيْعٍ وَشِرَاءٍ وَإِجَارَةٍ وَكِرَاءٍ وَمُنَاكَحَةٍ وَطَلَاقٍ وَمُزَارَعَةٍ وَمُصَالَحَةٍ وَتَمْلِيكٍ وَتَخْيِيرٍ وَعِتْقٍ وَتَدْبِيرٍ وَغَيْرِ ذَلِكَ مِنَ الْأُمُورِ، مَا كَانَ ذَلِكَ غَيْرَ خَارِجٍ عَنِ الشَّرِيعَةِ، وَكَذَلِكَ مَا عَقَدَهُ عَلَى نَفْسِهِ لِلَّهِ مِنَ الطَّاعَاتِ، كَالْحَجِّ وَالصِّيَامِ وَالِاعْتِكَافِ وَالْقِيَامِ وَالنَّذْرِ وَمَا أَشْبَهَ ذَلِكَ مِنْ طَاعَاتِ مِلَّةِ الْإِسْلَامِ. وَأَمَّا نَذْرُ المباح فلا يلزم بإجماع من الامة، قال ابْنُ الْعَرَبِيِّ
.

"Akidler", bağlar demektir. Tekili bağ anlamına gelen “akd”dır. Ahdi ve ipi akdettim, denildiği gibi, tasma'yı akdettim, de denilir, Akid kelimesi, hem maddi şeyler hakkında hem de manevi şeyler hakkında kullanılır. Şair el-Hutay'a der ki:

"Onlar öyle bir kavimdir ki, komşularına (ya da himayelerinde olanlara)
bir akid akdettikleri takdirde, Bağlarını üst üste herbir yandan sıkı sıkıya bağlarlar."

Şanı yüce Allah, akidleri yerine getirmeyi emr etmektedir. el-Hasen der ki: Yüce Allah, bunlarla borçlanma akidlerini kastetmektedir. Bunlar ise, kişinin alım satım, icare, kiralama, nikâh, boşama, müzâraa, musâlaha, temlik, muhayyer bırakma, azad etme, tedbir (köleyi ölümünden sonrası şartıyla azad etmek) ve buna benzer kendi üzerine yaptığı akidlerdir. Elverir ki bunlar şeriatın dışında olmasın. Yine kişinin Allah için kendi üzerine akdettiği, (adadığı) hac, oruç, itikâf, kıyam, adak ve buna benzer İslâm dininde itaat kabul edilip, kişinin gerçekleştirmeyi üzerine aldığı hususlardır. Mubah olan adağa gelince, ümmetin icmâı ile bağlayıcı değildir. Bunu İbnü'l-Arabî söylemiştir.


Akidin bu genel manası yanında bir de özel manası vardır ki bunu Şafii usulcülerden Zerkeşi şöyle tarif etmiştir:

ارْتِبَاطُ الإِْيجَابِ بِالْقَبُول الاِلْتِزَامِيِّ كَعَقْدِ الْبَيْعِ وَالنِّكَاحِ وَغَيْرِهِمَا


“İcab ve kabulun bağlayıcı bir şekilde birbirine bağlanmasıdır. Alışveriş, nikah ve benzeri akitler gibi…” (Zerkeşi, El-Mensur fi’l Kavaid, 2 / 397)

Gerek İslam hukukunda gerekse beşeri hukukta akid deyince daha çok bu tarif edildiği şekilde iki veya daha fazla taraf arasında yapılan anlaşmalar akla gelir ki bizim mevzumuzu teşkil eden sözleşmelerin İslam’daki bu akitlerin kapsamına girdiği hususu gayet açıktır. Zira bu sözleşmeler iki taraf arasındaki karşılıklı icab ve kabulden sonra yürürlüğe girmektedir. Sözleşme şartları ise akdi kabul eden tarafların uyması gereken koşullardır. Bu şartlarda İslam nezdinde batıl olan bir madde varsa bu maddenin geçersiz olduğu hususunda alimler ittifak etmiştir. Sadece Hanefiler, bu batıl madde kaldırıldığı takdirde anlaşmanın diğer şartlarının yürürlükte olacağını savunmuşlar; cumhur ulema ise anlaşmanın bütünüyle batıl olduğunu ve yeni bir anlaşma yapılması gerektiğini söylemiştir. Cumhurun kavline göre zaten içinde bu şekilde haram ve küfür olan bir akid tümüyle geçersizdir ve sözkonusu kişi veya kuruluşla bu batıl unsurları ihtiva etmeyen yeni bir akit yapılması icab eder. Hanefilere göre ise akid devam eder ancak içindeki batıl maddelerin kaldırılması icab eder. Günümüzde bu türden sözleşmeler genelde standarttır ve kişilere göre değişiklik yapılması çok zordur. Sözkonusu küfür maddesini ortadan kaldırmaya yetmeyen “tahrif” adı verilen kalem oynatmaların ise bir hükmü yoktur. Zira kişi sözleşme üzerinde ne kadar tahrif yapılırsa yapılsın ekseriyetle sözleşmedeki küfür maddesinin hükmü olduğu gibi devam etmektedir. Tahrif ehlinin bu ameli sözleşmeyi tahriften ziyade Allahın dinini tahrif etmeye teşebbüstür. Vallahu a’lem.


Kendisi de bir kral olan Halife Memun Nadr bin Şumeyl (ra)'a şöyle demiştir:
يَا أَبَا الْحَسَنِ الْإِرْجَاءُ دِينُ الْمُلُوكِ
"Ey Ebu'l Hasen! İrca (Mürcielik) kralların dinidir!" (ed-Dulabi, el-Esma ve'l Kuna, no: 832; ayrıca Lalekai, es-Sunne, no: 2818)

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Yönetici
  • *****
  • İleti: 2028
  • Değerlendirme Puanı: +50/-0
Alıntı
Selam hidayete tabi olanların üzerine olsun

Bismillāhirrahmānirrahīm

Küfür iceren sözlesmeler ile alakali sorum olacak. Burada (http://darultawhid.com/tr/forum/index.php?topic=835.0) bu konuyu aciklamissiniz. "Bu sözleşmelerde geçen ibarelerin küfür olduğunda ancak tevhidden habersiz olan birisi şüphe eder." Hamd bizlere Küfrü küfr olarak gösteren Allāh'a ('azze ve celle) olsun. Deyinmediginiz bir konu hakkinda sorum var: Eger bir kimse sözlesmenin icindeki küfür cümlelerinin üstünü cizerek ben bunlari kabul etmiyorum dese ve buna karsi taraf tamam olur dese bu yine küfür sözlesmesi oluyormu? Ikinci mesele Ebu Ubeyde Cemaatinin hazirlamis olduklari bir anlatimda nasil programlardaki küfür sözlesmelirini tahrif edebileceklerini izah ediyorlar; programdaki (mesela) yukardaki yaziyi kabul ediyorum cümlesini kabul etmiyorum ile degistiriliyor. Diger bir mesele internet'deki onaylamalari nasil tahrif edebildiklerini yaziyorlar; burada hem bilgisayarda gözüken cümle tahrif ediliyor, hemde site yetkilisine (server'e) giden yazi tahrif ediliyor. Böyle bir durumda küfür söz konusu olurmu?
Bir anlasma islami acidan ne zaman gecerlidir ve ne zaman batildir?

Allāh (subhānahu ve te'ālā) sizleri khayr ile mükafatlandirsin.

Bismillahirrahmanirrahim. Tahrif meselesi hakkında yukarda usul açısından özet bilgi verilmiştir. Sözleşmedeki küfür, haram hatta başka herhangi bir ibarenin bütün tarafların rızasıyla tam olarak iptal edilmediği müddetçe tahrif edilmesinin bir geçerliliği olmadığı ortadadır. Sizin sorduğunuz soruya gelince; anlaşıldığı kadarıyla burada yapılan tahrifin sadece küfür sözünü değiştirmekle kalmayıp sözleşmeyi de feshettiği iddiası sözkonusudur. Şimdi sizin vesilenizle bu hususlarda çeşitli şekillerde iddialarda bulunan; avukata sorduğunu, falan firmanın filan kuruluşun yetkilisine sorduğunu, onların da tahrifin sözleşmeyi iptal ettiğini söylediğini iddia eden veyahut da sizin bahsettiğiniz gibi bilgisayarda yapılan tahrifin sözleşmenin karşı tarafına ulaştığını ve böylece sözleşmenin fesh olduğunu ileri süren ve benzeri iddiaları ortaya atan herkese tek bir soru soruyoruz: Bütün bu bahsettikleriniz yakin bir ilim midir, yoksa zan ve tahmin midir? Çünkü bu sözleşmelerin küfür olduğu ve yürürlükte olduğu yakin ilimle sabittir. Bu yakin ilmi ise ancak onunla aynı derecedeki başka bir yakin ilim ortadan kaldırabilir. Zira "Şek ile yakin zail olmaz" yani kesin bilgi şüphe ile ortadan kalkmaz düsturu İslam fıkhında mukarrer bir kaidedir. Nasıl ki abdest aldığı kesin olan birisinin abdesti sırf şüphe ile bozulmuyorsa aynı şekilde tağutu hakem kılma maddesini ihtiva eden bir sözleşmenin fesh olduğu da ne kadar işin ehli olduğu belli olmayan birtakım kimselerin masabaşında uydurduğu teorilerle veya ne derecede yetkili olduğu bilinmeyen birtakım kişilerin sözleşme fesh olmuştur deyivermesi ile fesh olmaz. Bunlar İslam hukuku nezdinde de beşeri hukuk nezdinde de gülünç iddialardır. Biz burada sözü uzatmak istemiyoruz yoksa bahsettiğiniz teorilerle alakalı bir çok karşı soru sorup bilgisayar sözleşmelerinin hangi servera gittiğini, servera gitmesinin sözleşmenin feshi anlamına mı geldiğini vs sorgulayarak konuyu didik didik etmek mümkündür ancak bunlara gerek yoktur. Dediğimiz gibi sadece bu iddialar küfrü ortadan kaldıracak derecede yakin bir ilim midir bu sorgulansa yeter. Eğer yakin ilim yoksa ki böyle bir şey gözükmemektedir, şu halde geriye ancak zann kalır. "Zann ise hak namına hiç birşey ifade etmez." (Necm: 28) Kısacası bu tip sözleşmelerin iptal olduğu yakin bir bilgiyle isbatlanmadığı müddetçe küfür hükmü de devam eder. Bu vesileyle tekrar ifade etmek istiyoruz ki bu tarz konularda konuşmak ancak dini de dünyayı da iyi bilen ehil fakihlerin işidir, bu ikisinde de hakiki manada alim olmayan kişilerin -ne kadar zeki, uyanık, ağzı laf yapan, kültürlü! vs de olsa- konuşma yetkileri yoktur vesselam.
Kendisi de bir kral olan Halife Memun Nadr bin Şumeyl (ra)'a şöyle demiştir:
يَا أَبَا الْحَسَنِ الْإِرْجَاءُ دِينُ الْمُلُوكِ
"Ey Ebu'l Hasen! İrca (Mürcielik) kralların dinidir!" (ed-Dulabi, el-Esma ve'l Kuna, no: 832; ayrıca Lalekai, es-Sunne, no: 2818)

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Yönetici
  • *****
  • İleti: 2028
  • Değerlendirme Puanı: +50/-0
KAFİRKEN YAPILAN KÜFÜR SÖZLEŞMELERİ DEVAM ETTİRMENİN HÜKMÜ

Bismillahirrahmanirrahim,

Bu hususta verilecek mücmel cevap; “kişi İslama girer girmez derhal içinde haram ve küfür olan sözleşmeleri iptal etmesi gerekir” şeklinde olacaktır.  Bu adı geçen husus da tıpkı yukarda izah edilen tahrif meselesi gibidir. Çünkü ikisinde de karşılıklı bir akid sözkonusudur ve iki tarafın rızasıyla iptal edilmediği müddetçe bu anlaşmaların hükmü de devam eder.

“Siz daha önce bu akitlerin batıl yani geçersiz olduğunu söylediniz. Geçersiz bir akitten dolayı kişi nasıl küfre veya harama girer” denilirse şöyle deriz: Evet, bu akitler geçersizdir. Fakat kişi şeriat nezdinde batıl ve geçersiz olan bu akitleri iptal etmek yerine hala o batıl akidle muamele etmeye devam etmektedir. Halbuki o batıl akdi iptal etmekle mükellefti. Küfrün aşağısında haram veya batıl şartlar taşıyan akitlerle alakalı dahi Allah Rasulu (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmaktadır:


مَا بَالُ أُنَاسٍ يَشْتَرِطُونَ شُرُوطًا لَيْسَتْ فِي كِتَابِ اللهِ، مَنِ اشْتَرَطَ شَرْطًا لَيْسَ فِي كِتَابِ اللهِ فَلَيْسَ لَهُ وَإِنْ شَرَطَ مِائَةَ مَرَّةٍ، شَرْطُ اللهِ أَحَقُّ وَأَوْثَقُ

«Bâzı İnsanlara ne oluyor ki, Allah'ın kitabında olmayan bâzı şeyleri şart koşuyorlar? Her kim Allah'ın kitabında olmayan bir şeyi şart koşarsa yüz kerre şart koşsa hakkı yoktur. Allah'ın şartı hak ve mevsuktur.» (Muslim, Itk: 2 no: 1504)

Bu hususta İbn Hacer, yukardaki hadisin izahı sadedinde İmam Şafii’den şunları nakletmektedir:


لَمَّا كَانَ مَنِ اشْتَرَطَ خِلَافَ مَا قَضَى اللَّهُ وَرَسُولُهُ عَاصِيًا وَكَانَتْ فِي الْمَعَاصِي حُدُودٌ وَآدَابٌ وَكَانَ مِنْ أَدَبِ الْعَاصِينَ أَنْ يُعَطِّلَ عَلَيْهِمْ شُرُوطَهُمْ لِيَرْتَدِعُوا عَنْ ذَلِكَ وَيَرْتَدِعَ بِهِ غَيْرُهُمْ كَانَ ذَلِكَ مِنْ أَيْسَرِ الْأَدَبِ


"Allah ve Rasulunun hükmüne muhalif şartlar koşan kimse isyankar (günahkar) olduğuna göre ve de bu şekilde işlenen masiyetler (günahlar) hususunda da ya had cezası ya da edeb(lendirme amaçlı tazir) gerektiğine göre isyankarları edeplendirmenin bir yolu da onların getirdiği bu (batıl) şartları iptal etmektir. Böylelikle onların ve diğer kimselerin bu işten vazgeçmeleri sağlanmış olur. Bu ise en kolay edeplendirme yöntemidir." (  Feth’ul Bari, 5/191)

Görüldüğü gibi içinde batıl şartlar ihtiva eden akidi devam ettirmek caiz değildir ve böyle yapan birisi günahkardır. Nitekim Muslim’in rivayet etmiş olduğu hadiste Allah Rasulu (sallallahu aleyhi ve sellem) faizi alana, verene, yazana ve şahidlik edene lanet etmiştir. Velev ki neticesinde faiz almamayı dahi düşünse sırf faiz içeren akid yapmak dahi lanet konusu olmuştur. Hal böyleyken günümüzde bir çok kimse faize girmemesi için zamanında ödeme yapacağı gerekçesiyle (kredi kartı vs) faizli akidler yapmaktadırlar. Halbuki bu akidlerin içindeki küfürler bir yana haram olan riba üzerine akid yapılmaktadır. Bu da ayrı bir bahistir. Konumuza dönecek olursak haram şartlar ihtiva eden akitleri kağıt üzerinde dahi olsa devam ettirmek caiz değilken, küfür şartlar ihtiva eden akitleri devam ettirmenin caiz olmaması daha evladır hatta bunda küfre rıza sözkonusudur. Çünkü kişi herhangi bir ikrah hali olmaksızın kendi iradesiyle tağutu hakem tayin ettiğini ifade eden bir sözleşmenin yürürlükte kalmasına göz yummaktadır ki bunun küfür olduğu açıktır.

“İslam kendisinden öncekileri siler” hadisi gibi nasslar ileri sürülerek itiraz edilirse şöyle deriz: Evet, İslam cahiliye döneminde yapılan bütün işleri bağışlamıştır, ancak o işlere bir daha dönmemek şartıyla…Konuyla alakalı Muslim’in rivayet etmiş olduğu hadiste şöyle denmektedir:


قَالَ أُنَاسٌ لِرَسُولِ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: يَا رَسُولَ اللهِ، أَنُؤَاخَذُ بِمَا عَمِلْنَا فِي الْجَاهِلِيَّةِ؟ قَالَ: «أَمَّا مَنْ أَحْسَنَ مِنْكُمْ فِي الْإِسْلَامِ، فَلَا يُؤَاخَذُ بِهَا، وَمَنْ أَسَاءَ، أُخِذَ بِعَمَلِهِ فِي الْجَاهِلِيَّةِ وَالْإِسْلَامِ


“Bazı insanlar Allah Rasulu (sallallahu aleyhi ve sellem)’e gelerek “Ey Allahın rasulu! Cahiliyede yaptıklarımızdan ötürü sorguya çekilecek miyiz” dediler. Allah Rasulu (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle cevap verdi: “İslamı güzel yaşayan kimse cahiliyeden sorumlu tutulmaz, ancak İslamda kötülüğe (küfre) sapan kimse ise hem cahiliyede hem İslamda yaptıklarından ötürü sorumlu olacaktır” (Muslim, no: 121)

Cahiliyede yapmış olduğu küfür anlaşmasını devam ettiren kimse Allah onun bu günahını silerek kendisine bir fırsat tanıdığı halde bu fırsatı değerlendirmemiş ve geçmişteki günahını aynen devam ettirme yoluna gitmiştir ve böylece eskisi gibi aynı küfür günahından mesul olmaya devam edecektir. Halbuki üstünde ne kadar batıl akit varsa iptal etseydi geçmişte yaptığı günahlardan da kurtulacaktı fakat o, bunu yapmamıştır. Zira küfre rıza göstermeye ve evrak üzerinde de olsa tağutu hakem tanımaya devam etmektedir.

Şu halde cahiliyede üzerinde bu türden küfür akitler bulunduran kişinin müslüman olur olmaz diğer bütün işlerini erteleyip hiç vakit kaybetmeden bu sözleşmeleri iptal etmesi gerekir. Aksi takdirde eğer akdin içinde haram varsa harama rıza göstermiş olur, bizim ele aldığımız meselede olduğu gibi küfür maddesi varsa küfre rıza göstermiş olur. İmam Kurtubi’nin ve diğer alimlerin belirttiği gibi “harama rıza haramdır, küfre rıza küfürdür” (Kurtubi tefsiri ve diğerlerinden Nisa 140’ın tefsirine bakılabilir.) Ancak kişi bunları iptal etmek için elinden gelen çabayı sarfettiği halde iptal edemiyorsa bundan dolayı mesul olmaz. Zira “Allah kimseye gücünün üstünde yük yüklemez” (Bakara: 285) Lakin kişi, İslama girdiği andan itibaren bu akitleri iptal etmeye niyet etmeli ve harekete geçmelidir. Bu niyette olan ve iptal için gücü ölçüsünde çaba sarfeden kişinin İslama girmesine geçmişten kalan bu akitler engel değildir. Fakat meseleyi umursamayan veya gücü yettiği halde çaba sarfetmeyen kişi bundan mesuldur. Vallahu a’lem.
Kendisi de bir kral olan Halife Memun Nadr bin Şumeyl (ra)'a şöyle demiştir:
يَا أَبَا الْحَسَنِ الْإِرْجَاءُ دِينُ الْمُلُوكِ
"Ey Ebu'l Hasen! İrca (Mürcielik) kralların dinidir!" (ed-Dulabi, el-Esma ve'l Kuna, no: 832; ayrıca Lalekai, es-Sunne, no: 2818)

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Yönetici
  • *****
  • İleti: 2028
  • Değerlendirme Puanı: +50/-0
SÖZLEŞMELERİ TAHRİF ETME KONUSUNDA GETİRİLEN BAZI DELİLLERİN DEĞERLENDİRMESİ

Bismillahirrahmanirrahim,

Geçtiğimiz senelerde "Hak yayınları" çizgisindeki bir sitede internet ortamındaki sözleşmelerle alakalı bazı yazılar neşredildi. Evvela bu yazıda anlatılanların hususların hiç birisinin yeni olmadığını ve bu çevrenin yıllardır dillendirdiği iddialar olduğunu belirtelim. Şimdi bu yazıdaki öncelikli konu sanal ortamda küfür ihtiva eden sözleşmeleri onaylamanın hükmüdür. Bu site yöneticileri bilgisayar ortamında “ihtilaf halinde falan tağuti mahkeme yetkilidir” vb açık küfür lafzı ihtiva eden sözleşmeleri “evet” veya “kabul ediyorum” yazan tuşlara basarak onaylamanın bir sakıncası olmadığını açıkça deklare ettiler ki bu açık bir küfürdür. Buna gerekçe olarak da bu kabul tuşunun giriş anahtarı statüsünde olduğunu ileri sürdüler. Buna göre “Ben Allahı inkar ediyorum” veya “İsa Allahın oğludur” gibi açık şirk ibareleri yazan bir metni kabul anlamına gelen onay tuşuna basmakta bir sakınca yokmuş! Böyle bir şeyden Allaha sığınırız! Sanal sözleşmelerin geçerli olmadığı bahanesiyle nasıl küfrü kabul anlamına gelen bir şeye cevaz verilir? Sözleşmenin fıkhen geçerli olup olmadığı ayrı bir mesele; küfür lafzını onaylamak ayrı bir meseledir. Bilgisayar ortamında geçerli olmayan bir sözleşme sözkonusu olursa küfür lafzı söylenebilir veya onaylanabilir şeklinde bir tek delil getirilebilir mi? Burada iki tane mesele vardır; sözleşmenin kendisi ve de ihtiva ettiği lafızlar… Sözleşmenin kendisi şeran geçersiz bile olsa ihtiva ettiği küfür lafızları aynen durmaktadır. Dolayısıyla her kim böyle bir sözleşmeyi onaylar veya onaylanmasına cevaz verirse kafirdir. Buna ruhsat verenler böylece hiçbir akidesi olmayan kişilikler olduklarını ortaya koymaktadırlar. Bu açık bir küfür olduğu için üzerinde çokça durmaya gerek görmüyoruz. Sanal ortamdaki sözleşmelerin şeriat nezdinde geçerli olup olmadığı ise fıkhi açıdan ayrıca incelenmesi gereken bir konudur.

Burada asıl üzerinde durmak istediğimiz mesele tahrif konusudur. Bazı kimseler gerçek veya sanal alemde sözleşmelerdeki küfür ibarelerini tahrif ederek bazı hizmetleri kullanmanın caiz olduğunu iddia etmektedirler. Fakat netice itibariyle sözleşmenin bütün şartları fiiliyatta aynen devam etmektedir. Yani sözleşmede hangi mahkeme yetkili olarak tayin edildiyse bir ihtilaf vukuunda o mahkeme yetkili olmaya devam ediyor. Şu halde tahrif ameliyesi hiçbir anlamı olmayan bir karalamadan ibarettir çünkü tağutu hakem tayin etmeyi ortadan kaldırmamaktadır; başka bir ifadeyle sözleşmenin tarafları bu açık küfrü kabul etmeye devam etmektedir ki bunun küfür olduğu açıktır. İşte biz bu noktada yıllardır bu şekildeki bir tahrifin delilinin ne olduğunu sorduk ve halen de sormaya devam ediyoruz. Yani Kitap, Sünnet ve İcma’dan sözleşme şartları aynen devam ettiği halde kişinin karşı tarafla oturup sözleşme şartlarını feshetmeden sırf kağıt üzerinde oynamayla sözleşmenin geçersiz sayılacağına dair bir tek delil var mıdır? Böyle bir delil olması imkansızdır ve nitekim bugüne kadar tahrifi savunanlardan hiç birisi kayda değer bir delil getirememişlerdir. Çünkü akid İslam fıkhında ve de beşeri kanunlarda kendine has şartları ve rükunları olan özel bir muamele çeşididir ve başka muamelelere kıyas edilemez. Akdin en büyük özelliği icap ve kabul olmak üzere iki taraftan meydana gelmesidir. Bu yönüyle akid yani sözleşme asla tek taraflı beyanlara ve karşı tarafın rızasını gerektirmeyen diğer işlemlere benzetilemez. Ayrıca akdin belli bir konusu olması gerekir. Nikah akdi, alışveriş akdi, kira akdi gibi. Akidle alakalı diğer tafsilat fıkıh kitaplarından öğrenilebilir. Akitlerle alakalı bazı genel tanımlara önceki yazılarımızda değinmiştik.

Şimdi bu bilgiler ışığında sözde tahrife delil olarak getirilen şeylere gelecek olursak; sözleşmeyi feshetmeden tek taraflı tahrif etmenin caiz olduğunu iddia eden bu kimseler bu hususta dört tane delil getirmektedir:


Alıntı
Birinci delil: Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem Zefıran'dan yola çıktı ve sarp yokuşlardan yürüdü. Sonra Bedir'in yakınına indi ve bineklerine bindiler. Nihayet Araf dan bir ihtiyarın yanında durdu. Ve ona Kureyş'ten Muhammed ve ashabını ve ona gelen haberleri sordu, İhtiyar da dedi ki:

"Siz kimlerden olduğunuzu bana haber vermeden size haber vermeyeceğim."

Bunun üzerine Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem:

"Bize haber verdiğin zaman sana haber veririz."

Dedi ki:

"Bunun karşılığında bu olur mu?"

Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem:

"Evet" dedi.

İhtiyar dedi ki:

"Bana şu haber geldi ki Muhammed ve onun ashabı şu ve şu günde çıktılar. Eğer bana haber veren doğru söylemişse onlar bugün şöyle şöyle yerdedirler. (Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem'in bulunduğu yeri kastediyordu)

Bana şu haber geldi ki:

Kureyş şöyle şöyle bir günde çıktılar. Eğer bana haber veren kimse doğru söylemişse onlar bugün şöyle şöyle yerdedirler." (Kureyş'in bulunduğu yeri kastediyordu.)

Haber vermesini bitirdiği zaman dedi ki:

"Siz kimdensiniz?"

Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem dedi ki:
"Biz Su'danız."

Sonra ondan ayrıldı, ihtiyar diyor ki:
"Su'danız demek ne demektir? Irak'ın suyundan mı?" (Siyeri İbn-i Hişam)

Bu olayda Rasulullah (s.a.s), istediği bilgileri elde ettikten sonra adama tevilli bir söz söyleyerek gerçek kimliğini gizledi. Bu ise böyle durumlarda kişinin tevile başvurarak kafiri kandırabileceğinin caiz olduğunu gösterir.

İkinci delil: Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem ve Ebu Bekir RadıyAllahu Anhu Sevr mağarasına giderken yolda bir adam onları gördü ve Ebu Bekr'e:

"Bu adam kimdir?" diye sordu.

Ebu Bekir RadıyAllahu Anhu ona:

"Bu bana doğru yolu gösteren adamdır" dedi. (Buhari)

Adam Ebu Bekr'in sözünden Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem'i Ebu Bekr'e yolu gösteren bir kılavuz zannetti. Halbuki Ebu Bekr RadıyAllahu Anhu bu sözüyle bu adam bana cennete ulaştıran yolu gösteren adamdır demek istiyordu. Ebu Bekr(r.a) da tevilli bir söz söyleyerek adamı kandırmış oldu.

Üçüncü delil: Habeşliler toplandılar ve Necaşi'ye:

-"Şüphesiz sen bizim dinimizden ayrıldın" dediler ve ona isyan ettiler. O da Cafer ve arkadaşlarına haber gönderdi ve onlar için gemiler hazırlatarak şöyle dedi:

-"Onlara bininiz ve olduğunuz gibi kalınız. Eğer yenilirsem yolunuza devam ediniz, dilediğiniz yere gidiniz. Eğer zafer bulursam burada kalırsınız."Sonra bir deftere yöneldi ve şöyle yazdı:

"Şehadet ederim ki, Allah'tan başka ibadete layık hiçbir ilah yoktur. Muhammed O'nun kulu ve rasulüdür. Ve şehadet ederim ki, İsa b. Meryem O'nun kulu, rasulu, ruhu ve Meryem'e ilka ettiği (attığı) kelimesidir."

Sonra onu sağ omuzunun altına, kaftanın içine koydu. Habeşlilerin yanına çıktı. Onlar onun için saf olmuşlardı. Onlara şöyle dedi:

-"Ey Habeş topluluğu! İnsanlar içerisinde size kral olmaya en layık olan ben değil miyim?"Dediler ki:

-"Evet en uygun olanısın."

Dedi ki:
-"Benim sizin içinizdeki gidişatımı nasıl buldunuz?"Dediler ki:

-"Hayırlı bir siret (gidiş) olarak bulduk." Dedi ki:

-"O halde size ne oluyor?" Dediler ki:

-"Dinimizden ayrıldın ve İsa'nın bir kul olduğunu iddia ettin." Dedi ki:

- "Siz İsa hakkında ne diyorsunuz?"

Dediler ki:

-"Diyoruz ki o, Allah'ın oğludur."

Bunun üzerine Necaşi elini göğsüne kaftanının üstüne koyarak:

-"Şehadet ederim ki İsa bundan başka bir şey değildir." dedi.

Fakat bununla yazdığı şeyi kastediyordu. Bunun üzerine onlar Necaşi'nin kendi dediklerini kabul ettiğini zannederek ondan razı oldular ve ondan ayrıldılar. Bu haber Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem'e ulaştı. Necaşi öldüğü zaman namazını kıldı ve onun için istiğfar etti." (Siyeri İbn-i Hişam)

İzahat: Necaşi ile kavmi arasında ki akit, sözlü intisabi akittir. Burada şartları tek taraflı olarak koyan halktır. Necaşi'nin ise bu şartları değiştirme veya başka şartları koyma hakkı yoktur. Ama böyle olmasına ramen Necaşi tevile başvurarak halkın sunduğu şartları değiştirerek, caiz olan şartlara dönüştürerek kabul etmiştir. Bu ise intisabi akitte bile olsa kafirleri aldatmanın pratik bir örneğidir. Zira Necaşi halkının karşısına çıkmadan önce bir kağıda şunları yazdı;

«Şehadet ederim ki Allah'tan başka ibadete layık hiçbir ilah yoktur. Muhammed O'nun kulu ve resulüdür. Ve şahadet ederim ki isa b. Meryem O'nun kulu, rasulu, ruhu ve Meryem'e ilka ettiği kelimesidir.» Sonra onu sağ omzunun altına, kaftanın içine koydu. Habeşlilerin yanına çıktı. Halkıyla, tahtında kalabilmek için anlaşma yapacaktı. Burada şartları tek taraflı olarak halk koyuyordu. Necaşi'nin iki seçeneği vardı. Ya onların şartlarını kabul edecek yada tahtından ayrılacaktı. Yani; kendisi herhangi bir şart getiremiyordu. Bu yönüyle intisabi bir akittir.

Önce halk kendi şartını sundu. Dediler ki: «Sen dinimizden ayrıldın ve İsa'nın bir kul olduğunu söyledin.» Tıpkı günümüzde karşımıza çıkan elektrik, su, kargo vs. gibi intisabi akitlerde olduğu gibi... Necaşi ise; onların sunduğu maddeyi değiştirerek (tahrif ederek) elini göğsüne koydu ve kendi kabul ettiği şekliyle onlara sundu. Ama bunları yaparken göğsündeki yazılı olanları gizledi. Burada Necaşi'nin yaptığı tahrifi gizlemesi gibi günümüzde de yapılan anlaşmalarda yapılan tahrifat gizlenebilir. Zira Necaşi bunu pratikte yapmış ve Allah -subhanehu ve teala- onun imanını kabul etmiştir.

Dördüncü delil: Ebu Hanife’nin Kur’an mahlûk meselesinde hileye başvurduğu görülür. Kur’an mahlûk olduğuna inanan hükümdara, parmaklarını sayarak şöyle demiştir: “Zebur, İncil, Tevrat, Kur’an, bunların hepsi (yani; parmaklarını kastederek) Allah’ın yarattığıdır.” Ebu Hanife’nin; “Allah’ın yarattığıdır” dan kasıt; parmaklarıdır. Kaşrı taraf ise bunu böyle anlamamış, bu kitabların hepsinin yaratılmış olduğunu anlamıştır. Ebu Hanife (radiyallahu anh) bu şekilde bir kandırma yoluna başvurmuştur. Bu kandırma yapmanın caiz olduğunu gösteren bir delildir.

Şimdi sözkonusu yazıyı yayınlayan site yöneticilerine soruyoruz; bu getirdiğiniz nakillerin neresi size delil olmaktadır? Bu nakillerde nasıl bir akit sözkonusudur? Allah Rasulu ve ashabı burada kafirlerle hangi konuda anlaşma yapmışlardır? Bu yapılan anlaşmaların konusu nedir? İcab ve kabul tarafları kimlerdir? Örneğin Allah Rasulu “sudanız” dediği kafirle, Ebubekr (ra) “O benim kılavuzum” dediği kafirlerle; Ebu Hanife parmağını göstererek “bunların hepsi mahluktur” dediği hükümdarla ne tür bir akit yapmıştır? Esasında bu soruyu sırf hakikati ortaya çıkarmak için soruyoruz çünkü akdin ne anlama geldiğini bilen müslüman kafir hiç kimse bu rivayetlerde bir sözleşmeden bahsedilmediğini çok açık ve net olarak görür. O yüzden bu yazıyı neşreden kişi de bu üç nakil üzerinde hiç yorum yapmadan sadece insanların önüne atıp kaçmıştır. Yazının sahibi sadece Necaşi meselesi üzerinde kalem oynatmıştır ve güya Necaşi ile kavminin hükümdarlığın devam etmesi üzerinde anlaşma yaptığını ve Necaşi’nin de anlaşmayı tahrif ettiğini ! ileri sürmüştür. Halbuki rivayette herhangi bir anlaşmadan bahsedilmemektedir ve anlaşmaya işaret eden herhangi bir şey yoktur. Eğer burada anlaşma sözkonusu ise bu ne anlaşmasıdır? İcab nerede kabul nerede? Nerede anlaşmaya delalet eden sigalar, sözler, fiiller! Necaşi kıssasından ve diğer kıssalardan bunların birer anlaşma olduğu ve de bu rivayetlerden anlaşmanın şartları devam ettiği halde yapılan tahrifin geçerli olacağı neticesi çıkacağını sizden önce hangi alim çıkartmıştır, sizden önce sözüne itibar edilir hiçbir alimden bunu nakledebilir misiniz? Eğer bunu yapamıyorsanız bunun sizlerin kendi şahsi yorumundan ibaret olduğu ortaya çıkacaktır. Alimler bu tarz haberleri ancak tevriye dediğimiz çift manaya gelecek sözler kullanmaya delil getirmişlerdir. Bizim konumuz ise bambaşka bir mevzu olan akidler mevzusudur.

Bütün bunları bu haberlerin delil olma özelliği taşıyıp taşımadığı gibi hususlardan sarfı nazar ederek söylüyoruz. Bu kıssaların delil olma değeri meselesine girecek olsak yazarın gerçekten İslam’daki delil kavramından ne kadar haberdar olduğu ortaya çıkacaktır. Bu iddiacı öncelikle çoğunu siyerden naklettiği bu haberlerin senediyle beraber hangi hadis kitaplarında rivayet edildiğini ve sıhhat durumlarının ne olduğunu ve de fakihlerin bu hadislerden hangi hükümleri çıkarttığını ortaya koymak durumundadır. En son zikrettiği haber ise Ebu Hanife’yle alakalıdır. Öncelikle bu haberin de nerede geçtiğini ve sahih olup olmadığını ortaya koyması gerekir. Kaldı ki bu haber sahih bile olsa nasıl delil olmaktadır. Bir alimin kavli şeriatta tek başına bir delil değildir ki; ancak bütün alimlerin sözkonusu meselede icma ettikleri ortaya çıkarsa o müstesna. Malum olduğu üzere sözkonusu Halk’ul Kur’an fitnesinde alimlerden bir çokları halifeye bu konuda taviz vermişler ancak İmam Ahmed (ra) onların bu tavrını inkar etmiş ve burada ikrah hali mevcut olmadığından dolayı takiyye yapmanın caiz olmayacağını beyan etmiştir. İmam Ahmed’in bu hususta Yahya bin Main ve emsali ile olan münazaraları ve onlara delil noktasında galip gelmesi meşhurdur. Velev ki bazı alimlere nisbet edilen bu tür fiiller örnek alınacak dahi olsa bunlar en fazla çift manaya gelecek tevriyeli sözlerle bir şey söyleyip başka bir şey kasdetmenin cevazına delil teşkil eder. Bunun konumuzla uzaktan yakından bir alakası yoktur. Çünkü bizim tartıştığımız meselede kişi iki tarafın rızasını gerektiren bir akitte tek taraflı olarak anlaşma şartlarını tahrif etmekte fakat buna rağmen küfür olan anlaşma şartları yürürlükte devam etmektedir. Tağutun hakem tayin edildiği bu anlaşmanın sürmesine de taraflar rıza göstermektedir. Bu delil getirilen rivayetlerde ise böyle bir durum sözkonusu değildir. Zaten belirttiğimiz bu kıssalarda bir anlaşma dahi mevzu bahis değildir.

Kısacası tahrifi savunan bu şahısların getirdiği delillerin konumuzla uzaktan yakından bir alakası yoktur ve bizim üzerinde olduğumuz vakıaya uymamaktadır. Bunlar ancak –minareyi çalan kılıfını hazırlar sözünde olduğu gibi- birtakım kişilerin yaptıkları fiilleri meşrulaştırmak amacıyla ortaya attıkları zorlama yorumlardan ibarettir. Vallahu a’lem.

Kendisi de bir kral olan Halife Memun Nadr bin Şumeyl (ra)'a şöyle demiştir:
يَا أَبَا الْحَسَنِ الْإِرْجَاءُ دِينُ الْمُلُوكِ
"Ey Ebu'l Hasen! İrca (Mürcielik) kralların dinidir!" (ed-Dulabi, el-Esma ve'l Kuna, no: 832; ayrıca Lalekai, es-Sunne, no: 2818)

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Yönetici
  • *****
  • İleti: 2028
  • Değerlendirme Puanı: +50/-0
Bismillahirrahmanirrahim,

Yukarda tenkidini yaptığımız yazının sahibi olan site admini, bu fetvayı hangi müçtehid alime dayanarak verdiklerini soran bir okuyucusuna şu cevabı vermiştir:


Alıntı
Soru: Pekâlâ,bunun böyle olduğunu hangi műctehid alimden naklediyorsunuz.Kimin fetvası bu fetva?

Cevap: Yukarıda verilen cevaplar şer'i deliller, kaideler ışığında verilmiştir. Ehli sünnet alimlerinin arasında bunun aksine fetva veren bir alim bilmiyoruz. Varsa böyle bir alim, siz naklederseniz, sizin vesilenizle biz de bunu öğrenmiş oluruz. Ve hatamız varsa düzeltmiş oluruz.

Görüldüğü üzere bu site adminin yanında bu tahrif fetvasını hangi alimin verdiği sorusuna vereceği bir cevap yoktur. Bunu hiç bir alimden almadıklarını yani bu tahrif görüşünün tamamen kendilerine ait bir görüş olduğunu ve de bu iddianın bir selefi, imamı olmadığını kendi dilleriyle itiraf etmiş olmaktadırlar. Yani, Tahrif görüşünü sözkonusu delillerden (!) hiç bir ilim ehline müracaat etmeden kendileri istinbat etmişlerdir. Bu görüşü icad eden  kişinin içtihad ehliyetine sahip olmadığı hususunu bir an için göz ardı edip velev ki müçtehid seviyesine ulaşmış olduğunu bir an için farzetsek dahi hiç bir müçtehidin, sahabe ve selef imamlarının dalmadığı bir meseleye dalıp 1400 senedir hiç kimsenin vermediği bir fetvayı verme hak ve selahiyeti yoktur. Şeyhu’l-İslâm İbn Teymiyye rahîmehullâh şöyle demiştir:

“Sonrakilerin, öncekilerden ayrı olarak ortaya koydukları ve daha önce hiçbir kimsenin dile getirmediği her görüş hatâdır. Nitekim İmam Ahmed bin Hanbel şöyle demiştir: ‘Bir imamın olmadan bir mesele hakkında konuşmaktan sakın’.” [Mecmuu’l-Fetava: 21/291.]

İşte rabbani davetçiler ile ahir zamanda çıkacak olan cehennem davetçileri arasındaki fark budur. Rabbani davetçiler Allahın dininde hiç bir aslı olmayan icmaya muhalif bidatlar icad etmekten kaçınırken, cehennem kapılarındaki davetçiler ise bu tahrif meselesinde olduğu gibi İslam ümmeti arasında hiç duyulmamış görüşler ihdas ederler. İmam Ahmed b. Hanbel'in Ebû Hüreyre'den rivayet ettiğine göre Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

"Ümmetimde yalancı Deccallar ortaya çıkacaktır. Onlar ne sizin ne de babalarınızın duymadığı sonradan çıkma (bid'atvari) sözleri size getirecekler (söyleyecekler)dir. Sakının onlardan ve dikkatli olun ki sizi aldatmasınlar!" (Ahmed b. Hanbel, 2/349.)

Kısacası tahrif meselesinde seleften hiç bir nakil getirilememiş olması bile bu iddianın batıl olması için yeter de artar bile... Şu halde iddiacının, buna muhalif bir görüş gelmediğini ileri sürerek davasını isbat etmeye çalışmasının bir anlamı yoktur. Zira bu ümmette hiç kimsenin söylemediği bir sözü söyleyen kişi bu haliyle bütün İslam ümmetinin asırlarca dalalet ve şaşkınlık üzerine birleştiğini iddia etmektedir. Çünkü bu delilleri bugüne kadar hiç kimse bu şekilde anlamamıştır ve bu sayılan delillerde gizlenen hakikat (!) yani akit şartları fiilen uygulanmaya devam ettiği halde anlaşmaları gizlice tahrif etmenin anlaşmayı geçersiz kılacağı hükmü bütün alimlere gizli kalmıştır ve de güya hicri 15. asırda ortaya çıkan birisi bu nassları izah ederek İslam ümmetini aydınlatmıştır(!). Bunun ise muhal olduğu ortadadır, zira Allah Rasulu (sallallahu aleyhi ve sellem)'in de beyan ettiği üzere bu ümmet hiç bir zaman dalalet ve sapıklık üzere ititfak etmeyecektir. Bunda bir hayır olsaydı elbette ki hayırda herkesten önde olan sahabe, tabiin, etbaut tabiin imamları ve onlara güzellikle tabi olan diğer imamlar bunu İslam ümmetine açıklayacaklardı. Akitler binlerce yıldır yapılmaktadır ve asla yeni bir mesele değildir. Bütün İslam fakihleri hatta beşeri kanun hukukçuları akitin karşılıklı rızaya dayanan bir anlaşma olduğunu ve yine tarafların rızasıyla yürürlükten kalkacağı hususunda ittifak etmişlerdir. Zaten tahrif edilen bir akit yürürlükten de kalkmamaktadır, akitin gerek mübah olan gerekse küfür ve haram olan bütün maddeleri tahriften sonra da aynen uygulanmaya devam etmektedir, tahrif eden kişi de akdin neticesinde tağutun hakem olma şartının devam ettiğini bile bile akdin devamına rıza göstermektedir. Şimdi hangi müçtehid böyle bir şeye cevaz vermektedir ki hala müçtehidlerden buna aykırı bir görüş var mıdır, diye sorulabilmektedir.

Velhasıl, ister uzun ister kısa olsun şu tahrif meselesi hakkında yazılan herşey sadece bu tahrif meselesinin tamamen ilmi dayanaktan mahrum asılsız bir iddia olduğunu ispat etmekten başka bir işe yaramamaktadır. Davamızın sonu Alemlerin Rabbine hamd etmektir.
Kendisi de bir kral olan Halife Memun Nadr bin Şumeyl (ra)'a şöyle demiştir:
يَا أَبَا الْحَسَنِ الْإِرْجَاءُ دِينُ الْمُلُوكِ
"Ey Ebu'l Hasen! İrca (Mürcielik) kralların dinidir!" (ed-Dulabi, el-Esma ve'l Kuna, no: 832; ayrıca Lalekai, es-Sunne, no: 2818)

hanif

  • Ziyaretçi
4. Şüphe: "Bu küfür içerikli akitlerin bağlayıcı olduğu açık değildir"

Alıntı
Allahın selamı üzerinize olsun, Allah zamanınızı bereketlendırsın sıze hayırlı kılsın.
Sorum size şu olacaktı malum olduğu uzere gunumuzde çok yaygın olan hemen hemen her sözleşmelerde karşımıza çıkan küfür sözleşmeleri var
şüphesiz küfür kalbi ile dil ile azalarlada işlenir imza atmakla kafir olursun, sizin sözleşmelerle ilgli ilmi yazınızı okudum

Ama bazı sözde kendı cıhadı kesıme nispet eden bazı fırkalar sözleşmelerdeki ihlaflarda İstanbul, van vb mahkemeler yetkilidir maddesının kendilerini bağlamadığını iddiaa ediyorlar, ve bende araştırdım bırçok avukat denen insanlarlada görüştüm bazıları bana bu şirketleri bağlayan sizi bağlamayan sözleşmeler dedi yani o madde sizi bağlamıyor dedi, bazıları ihtilaf çıkarsa bağlıyor dedı, bazıları evet bağlıyor ihtilafı çözecek hem sözleşmede olan hemde ikamet ettıgın yerdeki mahkemeleri hakem tayın ediyorsun dediler

şimdi burda meseleye yaklaşımımız nasıl olmalıdır, itikadımız küfür sözleşmelri imzalamının bunu tasdık etmenın veya cevaz vermenın küfür olduğudur, burda sormak istedıgım lafızlarda ıhtılaf olduğunda akitin tek taraflı veya dıger kışı bağlamadığı gıbı meseler çıkınca bu meseleye nasıl yaklaşmalıyız
böyle usulü meseleyide sizin gibi meselelere usul ile yaklaşan kişilere sorabiliriz emeğiniz için Allah razı olsun, Allah ilmnizi artırsın


Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Yönetici
  • *****
  • İleti: 2028
  • Değerlendirme Puanı: +50/-0
Bismillahirrahmanirrahim,

Bu bahsettiğiniz sözde ihtilaflar günümüzdeki birtakım zeyg (eğrilik) ve dalalet (sapıklık) ehlinin küfürlerini meşrulaştırmak amacıyla ortaya attığı birtakım teorilerden ibarettir. Yıllarca küfür sözleşmesi diye bir şeyin varlığını dahi kabul etmeyen, kabul edenleri alay konusu yapan zihniyetin mensupları böyle sözleşmeler akdetmenin küfür olduğuna dair ilim iyice yayıldıktan sonra şimdi de küfür sözleşmelerini onaylamanın küfür olduğunu lakin burada yapılan şeyin küfür sözleşmesini onaylamak sayılmayacağını ileri sürmeye başlamıştır. Şimdi şu zikrettiğiniz teorilere bir bakın; kimi diyor ki bu sözleşme şirketi bağlıyor sizi bağlamıyor! Bir sözleşme düşünün ki içerisinde “bu sözleşmeden doğacak ihtilaflarda falan mahkeme yetkilidir” denilmiş ve sözleşmenin tarafları da bellidir. Şirket ve de anlaşmayı akdeden müşteri yani siz. İhtilaf kavramı da adı üzerinde en az iki tarafın anlaşmazlığa düşmesini ifade eden bir kelimedir. Yani kısacası burada müşteri ile şirket arasındaki anlaşmazlığın ismi geçen mahkemede çözüleceğini açıkça ifade ediyor. Hal böyleyken meseleyi samimi olarak araştıran herhangi bir kimse bunun sadece şirketi bağlayacağını nasıl iddia edebiliyor, yani neden şirketi bağlıyor da bizi bağlamıyor? İşte gerek bu mesele gerekse de diğer teorilere “neden” sorusunu sorduğunuzda onların bütün teorileri çökecektir Allahın izniyle. İhtilaf çıkarsa bağlar, çıkmazsa bağlamaz sözü de aynı şekilde fasittir ve kendi içinde dahi tutarsızdır, zira bu kişiler sözkonusu sözleşmede ihtilaf çıkıp çıkmayacağını kesin olarak bilemezler. Bunu zikrediyoruz ki bunun sırf minareyi çalan kılıfını hazırlar misali sırf yapılan işi meşrulaştırmak için düşünülmeden ortaya atılmış bir teori olduğu iyice ortaya çıksın. Velev ki sözkonusu akitte ihtilaf çıkmayacağı kesin olduğu bile farzedilse yine bu sözleşme küfür olmaktan çıkmaz. Zira burada açık bir şekilde ihtilaf halinde tağutun hükmüne müracaat edileceği ifade edilmektedir. Halbuki her müslüman bilir ki bir kişi şaka yoluyla dahi ilerde kafir olacağını veya küfür bir fiili işleyeceğini söylese yine kafirdir. Bunun küfür olması için sözün vakıada mutlaka gerçekleşmesi gerekmez, küfre sırf niyet etmek dahi kişinin küfre rızasını gösterir ve küfürdür. Kaldı ki burada geçen ibare bizzat nasslarda emredilen şeyin tam zıddıdır zira Nisa: 59 ve başka bir çok ayeti kerimede ihtilaf halinde Allah ve Rasulüne müracaat edilmesi emredilirken bu sözleşmelerde bu hüküm inkar edilerek ihtilaf vukuunda tağutların hükmüne müracaat edileceği ifade edilmektedir ki bu da sarih bir küfürdür. Değil sözleşmede sıradan bir konuşmada dahi böyle bir şeye şaka yollu bile olsa rıza göstermek küfürdür. Hal böyleyken bazı kimselerin bu açık küfrü sözleşme vs kavramların arkasında kamufle etmeye çalışmasının iyi niyetle bir izahı yoktur.

Şunu da belirtmemiz gerekiyor ki bu tarz meselelerde avukatların ve sair kimselerin hatta bizzat sözkonusu sözleşmeyi ihdas eden şirket vb’nin dahi sözlerine itibar edilmez. Zira onlar –eğer sözlerinde samimi oldukları dahi farzedilse- kendi açılarından meseleye yaklaşırlar. Yani diyelim ki avukat bu maddeler sizi bağlamaz, dese bile kendince bildiği bazı hukuki esaslardan hareketle şahsi bir kanaat olarak bunu söylemiştir. Ama sonuçta biz yukarda söylediğimiz esaslara binaen bir müslümanın şaka amaçlı veya tamamen boş bir iş olarak dahi böyle bir ibarenin geçtiği sözleşmeyi tasdik edemeyeceğini bilmekteyiz. Bunu avukatın veya başka hangi tağutun neye dayanarak söylediği belli olmayan bir sözü iptal edemez. Şurası da var ki bu adamların sözleri öyle zannediyorum kendi kanunlarına dahi götürülse dayanaksız çıkacaktır çünkü bu sözleşmeler müşteriyi bağlamasa böyle teferruatlı bir şekilde hazırlanıp müşterinin önüne konulmaz ve ilerde de izah edeceğimiz üzere gayet bilinçli bir şekilde ifadeler seçilerek hazırlanmış sözleşmelerdir. Kendi batıl işinde bile ne kadar ehil olduğu belli olmayan birtakım hukukçuların sözleri bir değer ifade etmez.

Bu tip meselelerde uygulanacak usule gelirsek; genel bir kaide olarak bir kimsenin ihtimalli lafızlardan dolayı tekfir edilemeyeceği doğrudur. Ancak burada müşkilat yukarda açıkladığımız şekilde açık olan lafızların bazı hak arayıcısı olmayan art niyetli kimseler tarafından ihtimalli ve kapalı lafızlar gibi takdim edilmesinden kaynaklanmaktadır. Şimdi bizler her cahilin veya alim görünümlü belamın ihtilaflı veya ihtimalli demesiyle birtakım açık meseleleri kapalı hale getiremeyiz. Hangi söz ve fiillerin küfre delaletin açık olduğu, hangisinin ihtimalli olduğu hususunda müracaat edilecek öncelikli kaynak şeriat yani Kitap, sünnet ve icma’dır. Ondan sonra da örftür. Bir lafzın veya fiilin örfte ne anlama geldiği hususu –fıkıh usuluyle iştigal edenlerin bildiği gibi- alimler nezdinde sözkonusu söz ve fiilin hükmünü tesbit için değer verilen bir ölçüdür. Şimdi şeriata müracaat ettiğimizde ihtilaf vukuunda tağuti mahkemelerden herhangi birisini yetkili kılan bir sözleşmenin tarafı olmanın küfür olduğu hususu açıktır. Toplumda cari olan örfte de bu sözleşmelerin hangi amaç ve mahiyette kullanıldığını incelediğimizde bu sözleşmelerin ve bilhassa da bahis konusu olan mahkemeyle ilgili maddelerin tarafların kendilerini yasal garanti altına almak amacıyla konulduğu ortaya çıkmaktadır. Bu maddeler asla fuzuli bir söz olarak oraya konulmuş değildir bilakis sözkonusu olabilecek ihtilafta hangi ülkedeki ya da bölgedeki (mesela Türkiye veya İstanbul, Ankara vs) mahkemelerin yetkili olduğunu muayyen olarak belirtir ve ilgili sözleşmeyle alakalı açılacak bir dava da mutlaka ismi geçen mahkemede görülür. Lafızlarda ve işin dayandığı mantıkta herhangi bir kapalılık yoktur. Kapalılık var diyenlerin de sözlerine itibar edilmez. Veya birileri bu sözlerin kapalı olduğunu iddia ediyorlar diye bunların küfür olduğu ihtilaflıdır, tekfir etmeyen tekfir edilmez gibi şeyler de ileri sürülemez. Çünkü bu sözleşmelerin küfür olmadığını ileri sürenlerin sözleri incelendiğinde hiç birisinin bu sözleşmelerin küfür olma illeti olan ihtilaf halinde tağutun hükmüne müracaatın tasdik edilmesi illetini işin hakikatinde ortadan kaldırmadıkları görülmektedir. Şu halde küfür sözleşmeleri meselesinin ihtilaflı olduğu iddiası hiçbir ilmi mesnedi olmayan bir sözdür ve asla itibara alınacak bir şey değildir Allahu a’lem.
Kendisi de bir kral olan Halife Memun Nadr bin Şumeyl (ra)'a şöyle demiştir:
يَا أَبَا الْحَسَنِ الْإِرْجَاءُ دِينُ الْمُلُوكِ
"Ey Ebu'l Hasen! İrca (Mürcielik) kralların dinidir!" (ed-Dulabi, el-Esma ve'l Kuna, no: 832; ayrıca Lalekai, es-Sunne, no: 2818)

hanif

  • Ziyaretçi
Allah razı olsun, Alim olan rabbimiz iliminizi artırsın...

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Yönetici
  • *****
  • İleti: 2028
  • Değerlendirme Puanı: +50/-0
5. Şüphe: "İhtilaf halinde falan mahkeme yetkilidir gibi ifadeler haber hükmündedir, bizi bağlamaz!"

Alıntı
Selamun Aleykum.
 Abi Küfür İçeren Metinleri İmzalamanın Hükmü risalenizi  okudum. Burada.. "sözleşmeden çıkacak anlaşmazlıklarda tağuti mahkemelerin yetkili olduğunu ifade eden metinler" i imzalamanın küfür olduğunu anlatmışsınız.. Bu konuyla alakalı olarak çeşitli avukatlarla görüşüldüğünde buradaki falanca mahkeme yetkilidir ibaresinin o konudaki anlaşmazlıklara  yetkili mahkemeyi haber vermek olduğunu söylüyorlar. Ve ekliyorlar ister haber versin ister vermesin, bir sözleşmeyi imzaladığın zaman bu sözleşmeyle alakalı problemlerde tc mahkemeleri zaten yetkilidir.Aksi düşünülemez bile. Bu topraklarda yaşadığımız için ister istemez böyle olmak zorunda. Bugun İslam devleti olsa aynı şey İslam Devleti için de geçerli olur. Allahu alem. Bu konuya ne dersin? Bir müşrikle içinde küfür ibaresi bulunmayan bir anlaşma yaptığında   -  ki sözleşmenin de yapılma amacı budur yani anlaşmazlık çıktığında mahkemeye sunulabilecek elde bir delil olsun  - bu ister istemez yaşanılan topraklardaki mevcut yönetim sisteminin mahkemesine intikal ettirilir...
  Bu konuyla alakalı olarak nasıl açıklama yaparsanız.?
Bi de cahillikle itham etmeden ya da birileri hakkında olumsuz konuşmadan bir açıklama olursa Allah için daha memnun olurum.

Bismillahirrahmanirrahim. Sorunuza cevap vereceğiz inşallah yalnız ondan önce bir hususa değinmek istiyorum. “cahillikle itham etmeden ya da birileri hakkında olumsuz konuşmadan bir açıklama olursa Allah için daha memnun olurum.” Demişsiniz. Sizi bu hususta duygusal olmaktan ziyade şeriata göre düşünmeye davet ediyoruz. Biz kimseye sırf şahsına yönelik rencide edici bir uslup yöneltmeyiz veya yöneltmememiz gerekir. Ancak, Şeriat bir kişiyi veya davranışı cehaletle vasfettiyse o kimse cahil vasfını hak eder veya şeriat onun hakkında olumsuz konuştuysa onun hakkında olumsuz konuşulur. Bu uslup meselesi günümüzde çokça yanlış anlamalara maruz kalan bir konudur. Davette yumuşak ve hikmetli olmak, müşriklere ve ilahlarına sövmemek onların cehaletlerini ve batıllıklarını ortaya koymamak anlamına gelmez. Şimdi bizler küfrün ve batılın bizzat kendisi olan şeyler hakkında sanki içtihad hatasından ibaretmiş gibi hatalıdır, doğru değildir vs demekle mi yetineceğiz yoksa bu cahilliktir, cahillerin uydurduğu bir sözdür mü diyeceğiz? Bilakis meseleyle alakalı hüküm ne ise buna uyan bir dozajda meseleyi anlatmak gerekir, aksi takdirde halis küfür olan bir meseleyi fıkhen mekruh olan bir işi anlatır gibi anlatmak veya mekruh hükmündeki bir konuyu sanki halis küfürmüş gibi takdim etmek hikmete muhaliftir. Umarım anlatabilmişizdir.

Sorduğunuz meseleye gelince; bu bahsettiğiniz teoriyi yani “ihtilaf halinde falan mahkeme yetkilidir” ifadesinin bağlayıcılığı olmayan bir haber hükmünde olduğu iddiasını internette ses kasedi yayınlayan ilimden nasipsiz birtakım gençlerden işitmişizdir. Bizler Müslümanlar olarak asla haber niteliğindeki şeylerin hiçbir zaman bağlayıcı olmadığını ileri süremeyiz. Çünkü Allah kendisinden başka ilah olmadığını haber vermiş, bizler ise bu haberi tasdik ederek bu haber verilen şeye bağlılığımızı ilan etmişiz. Tevhidin aksi olan şirkte ve hatta sıradan beşeri muamelelerde dahi bu böyledir, haberin içeriği kabul edildiği andan itibaren artık kişi o haberin muhtevasıyla yükümlü olur. Şimdi sözleşmedeki sözkonusu ifadelerin ilgili sözleşmede hangi mahkemenin yetkili olduğunu haber vermeye yönelik olduğu zaten belli olan bir şeydir. Burada önemli olan, sözleşme tarafları yani icab ve kabul tarafları olan –diyelim ki- şirket ve de siz yani müşteri bu habere karşı nasıl bir tutum alıyorsunuz? Burada açıkça görülüyor ki müşteri bu haberi kabul etmekte ve böylece ismi geçen bölge mahkemesini yetkili olarak kabul etmektedir. Zaten sözleşmenin altında kabul ediyorum yazarak veya aynı anlama gelen imza vb şeyleri atarak sözleşmenin bu hükmünden razı olduğunu ortaya koymaktadır. Yani bu ifadenin haber olması meseleyi çözmemektedir. Çünkü bu tarz akitlerde yazan her şey zaten haddi zatında birer haberdir. Mesela kira akdi mevzu bahis olduğunda kira şu kadar, depozito şu kadar, depozito evden çıkarken iade edilir vs bunların hepsi birer haberdir. Müşteri bu haberleri onayladığı zaman bunlar haber olmaktan çıkar, akit haline dönüşür ve akit yürürlüğe girdikten sonra da hiç kimse artık bu akitte yazan şeylerin kendisini bağlamayacağını iddia edemez. Türkiye’de genel anlamda her tür hukuki anlaşmazlığın mevcut mahkemelerde giderildiği malumdur ancak bu sözleşmelerde bizzat sözkonusu mahkemenin yeri tayin edilmektedir. Öyle ki o sözleşmede Ankara yazıyorsa artık o sözleşmeden çıkan ihtilaf Ankara mahkemelerinden başka bir mahkemeye götürülemez. Sözleşmede akit taraflarına arzedilen şey budur yani mahkemenin yeridir. Mesela taraflardan birisi sonradan bu uyuşmazlığın Ankara mahkemelerinde değil de İstanbul mahkemelerinde çözülmesini talep etse bu kabul edilmez ve o şahsa sözleşmede Ankara’nın yazıldığı ve kendisinin de buna rıza gösterdiği hatırlatılır. Bahsettiğiniz şekilde içinde yetkili mahkemeden bahsedilmeyen bir sözleşmede ise bu durum sözkonusu olmaz ve bu sözleşme mahkemeye intikal ettirilse bile farklı bir prosedür uygulanır, hatta belki yerine göre mahkeme davaya bile bakmayabilir, başka yere havale edebilir vs. Bütün bunlar sözleşmedeki sözkonusu ifadenin hiçbir bağlayıcılığı olmayan mücerred haberden ibaret olmadığını gösteren karinelerdir.

Bu husus sadece ülke içi sözleşmelere has da değildir. Örneğin biz bilhassa bilgisayar ve internet sözleşmelerinin birçoğunda üretici firmalar yabancı olduğu için ihtilaf halinde yetkili olarak Amerikan, İngiliz ve sair sözkonusu firmanın bulunduğu ülkenin mahkemelerinin yetkili tayin edildiğini görmekteyiz. Kısacası bu ülkede sözleşme imzalamasan da zaten Türk mahkemeleri yetkilidir gibi kelamlar meseleyi çözmemektedir.  Burada bütün bu kelamlara karşılık şer’i açıdan sorulacak tek soru şudur: Falan bölge mahkemesini yetkili kabul etmek küfür müdür, değil midir? Eğer küfürse ki öyledir ikinci bir soru sorulur: Bu sözleşmeyi imzalayan kişi bu bölge mahkemesini yetkili olarak kabul ettiğini beyan ediyor mu? Bunun da cevabı evettir zaten kabul etmese sözleşme yürürlüğe girmez; şu halde bu sözleşmeyi onaylayan herkesin küfre girdiği açık bir şekilde ortaya çıkar. Eğer birisi itiraz ederse ona denilir ki: sen falan ülke mahkemelerini yetkili kabul etmenin küfür olduğunu kabul ediyorsan, aynı şirk kanunlarına bağlı olarak hareket eden bölgesel mahkemelerin küfür olduğunu neye göre inkar edeceksin? Bu, çelişkili bir sözdür ve bunun tek amacı işlenen küfürlere kılıf uydurmaktan ibarettir. Avukatların vesairenin sözleriyle şer’i hükümler belirlenemez, kaldı ki avukatların söylediği sözlerin bile hakkıyla anlaşılmadığı görülmektedir. Biz de maalesef geçmişte bu sistemin hukuk fakültelerinde okumuşuz ve beşeri kanunların işleyiş şeklinden az çok haberdar olan insanlarız ve de görüyoruz ki bu anlatılan şeyler ne şer’i hukuka ne de beşeri kanunların vakıasına uygun şeyler değildir. Mevcut sözleşmelerde polis sorgusunda yaptıkları gibi siz bu kanunları kabul ediyor musunuz şeklinde insanların itikadını ve düşünce yapısını öğrenmeye yönelik bir soru yöneltilmediği zaten aşikardır. Falan bölge mahkemesinin sözleşmenin yetkili mercisi olduğu haber verilmekte –tıpkı sözleşmenin diğer şartlarının haber verildiği gibi- ve diğer sözleşme şartlarıyla beraber bu şart da onaylandığı zaman sözleşme yürürlüğe girmektedir. Farzedelim ki 30 maddelik bir sözleşmede bir madde uyuşmazlığın arzedileceği mahkemeyle alakalıdır, kalan 29 madde ise sözleşmenin diğer şartlarıyla alakalıdır. Bu noktada sözleşmenin diğer bütün şartlarından razı olunduğu belli olduğu halde sadece mahkeme şartından razı olunmadığını, diğerlerinin değil sadece bunun haber hükmünde olduğunu iddia etmek insan aklıyla alay etmektir ve dediğimiz gibi bu sadece küfrü meşrulaştırmak için ortaya atılmış bir bahaneden ibarettir. Vallahu a’lem.

Kendisi de bir kral olan Halife Memun Nadr bin Şumeyl (ra)'a şöyle demiştir:
يَا أَبَا الْحَسَنِ الْإِرْجَاءُ دِينُ الْمُلُوكِ
"Ey Ebu'l Hasen! İrca (Mürcielik) kralların dinidir!" (ed-Dulabi, el-Esma ve'l Kuna, no: 832; ayrıca Lalekai, es-Sunne, no: 2818)

Çevrimdışı ebu ömer.

  • Yeni üye
  • *
  • İleti: 1
  • Değerlendirme Puanı: +0/-0
Akitler (Berire hadisi hakkinda)
« Yanıtla #12 : 22.01.2021, 21:00 »
"6. Şüphe: Allah Rasülü sallallahu aleyhi ve sellem batıl şart içeren akdi geçerli kılmıştır (Berire hadisi)"

Bismillah.
İsmin (...)
(..) yaşındayım
Akitler konusunda  berire hadisini nasıl anlamamız gerekir.

حدثنا عبد الله بن يوسف أخبرنا مالك عن هشام بن عروة عن أبيه عن عائشة رضي الله عنها قالت جاءتني بريرة فقالت كاتبت أهلي على تسع أواق في كل عام وقية، فأعينيني. فقلت إن أحب أهلك أن أعدها لهم ويكون ولاؤك لي فعلت. فذهبت بريرة إلى أهلها، فقالت لهم فأبوا عليها، فجاءت من عندهم ورسول الله صلى الله عليه وسلم جالس، فقالت إني قد عرضت ذلك عليهم فأبوا، إلا أن يكون الولاء لهم. فسمع النبي صلى الله عليه وسلم فأخبرت عائشة النبي صلى الله عليه وسلم فقال: ((خذيها واشترطي لهم الولاء، فإنما الولاء لمن أعتق)). ففعلت عائشة ثم قام رسول الله صلى الله عليه وسلم في الناس، فحمد الله وأثنى عليه، ثم قال: ((أما بعد ما بال رجال يشترطون شروطا ليست في كتاب الله، ما كان من شرط ليس في كتاب الله فهو باطل وإن كان مائة شرط، قضاء الله أحق، وشرط الله أوثق، وإنما الولاء لمن أعتق)).

...Âişe (R) şöyle demiştir: Berîre bana geldi ve:

Ben sâhiblerimle dokuz ûkıyye (yânî 360 dirhem), her senede bir ûkıyye (yânî 40 dirhem ödemek) üzere hürriyetimi onlardan satın alma akdine giriştim. Bunun için bana yardım et! dedi.

Ben de Berîre'ye:
 Eğer sâhiblerin bu bedeli onlar için hazır etmemi ve sen hürriyete kavuştuktan sonra hükmî hısımlığının bana âid olmasını isterlerse, bu bedeli ben bir defada öderim, dedi.
Bunun üzerine Berîre sahiplerine gitmiş ve onlara benim teklifimi söylemiş. Fakat onlar buna yanaşmamışlar. Berîre onların yanından dönüp geldiğinde Rasûlullah Âişe'nin yanında oturuyordu. Berîre
Âişe'ye:

 Senin sözlerini onlara arzettim, kabul etmediler. Bu akid için hükmî hısımlığın kendilerine âid olmasını şart kılıyorlar, dedi.

Peygamber, Berîre'nin bu sözlerini işitti. Ben Âişe de mes'eleyi Peygamber'e haber verdim. Bu haber verme üzerine Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) Âişe'ye:

"Berîre'yi onlardan al, istedikleri hükmî hısımlığı da ONLAR LEHİNE ŞART KIL. Hükmî hısımlık ancak hürriyete kavuşturana âiddir" buyurdu.
Âişe de Berîre'yi bu suretle satın aldı (hürriyete kavuşturdu). Sonra Rasûlullah insanlar içinde ayağa kalktı. Allah'a hamd ve sena etti. Sonra "Amma ba'du (Sözün bundan sonrasına gelince şudur)" diyerek, şöyle hitabe yaptı:

— "Bir takım adamlara ne oluyor ki, onlar Allah 'in Kitabı 'nda bulunmayan şartlar ileri sürüyorlar, Allah'ın Kitâbı'nda bulunmayan herhangi bir şart, yüz kerre şart kılınmış olsa da muhakkak surette bâtıldır, Allah'ın hükmü uyulmaya en haklı, Allah'ın öğrettiği şart da en sağlam ve en güvenilecek şarttır. Hükmî hısımlık ancak hürriyete kavuşturan kimseye âiddir"

(Sahih) 2168 no

Buhari Tahric etmiştir. 

...

 ##Berîre'yi onlardan al, istedikleri hükmî hısımlığı da onlar lehine şart kıl.##

**Hadisin bu kısmına dikkat edelim. Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) Anlaşma yapmak isteyen tarafın BATIL şartını (yani Allah'ın hükmü olmayan şartı) Aişe annemize kabul etmesini söylüyor. Sen onların lehine ŞART kıl. Ve sonra hutbe verip şöyle diyor Allah'ın Nebisi s.a.v. :

Bir takım adamlara ne oluyor ki, onlar Allah 'in Kitabı'nda bulunmayan şartlar ileri sürüyorlar, ALLAH'IN KİTÂBI'NDA BULUNMAYAN herhangi bir şart, yüz kerre ŞART KILINMIŞ olsa da muhakkak BÂTILDIR.

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Yönetici
  • *****
  • İleti: 2028
  • Değerlendirme Puanı: +50/-0
Ynt: Akitler (berire hadisi hakkinda)
« Yanıtla #13 : 24.01.2021, 02:34 »
Bismillahirrahmanirrahim,

Bahsetmiş olduğunuz Berire hadisi’nin Müslim’de geçen lafzı şöyledir:

Berîre kitabet bedelini ödemesine yardım istemek için Âişe'ye geldi. Kitabet bedelinden henüz bir şey Ödememişti. Âişe ona :
—  Sahiplerin nezdine  dön!   Şayet  senin  kitabet  bedelini  ödememi, fakat velânın benim olmasını dilerlerse dediğimi yaparım; demiş. Berîre bunu sahiplerine söylemiş. Onlar razı olmamışlar; ve:
—  Velâ' bizim olmak şartiyle sevabına  yaparsa  yapsın! demişler. Aişe de meseleyi Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’e bahsetmiş. Resûlüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ona :
«Satın al da âzâd et! Çünkü velâ' ancak âzâd edene aiddir.» buyurmuştur. Sonra ayağa kalkarak:
«Bâzı İnsanlara ne oluyor ki, Allah'ın kitabında olmayan bâzı şeyleri şart koşuyorlar? Her kim Allah'ın kitabında olmayan bir şeyi şart koşarsa yüz kere şart koşsa hakkı yoktur. Allah'ın şartı hak ve mevsuktur.» buyurmuştur. (Muslim, Itk: 2 no: 1504)

Burada velâ'dan murâd: Âzâd ettiği köle veya cariyeye mirasçı olmaktır. Mükâtebe ise köle ile sahibi arasında kölenin ilerde serbest kalması şartıyla yapılan bir akiddir.

Nevevî diyor ki: «Hz. Âişe'nin Berîreyi satın alarak sahiplerine velâ'yı şart koşmasına bakılırsa hadîs müşkîldir. Bu şart satışı ifsâd eder. Satanları aldatması, onlara sahîh olmayan bir şart koşması da öyledir. Şu halde Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bu hususta Âişe’ye nasıl izin vermiştir? İşte bu işkalden dolayı ulemâdan bâzıları bu hadîsi bütünü ile reddetmişlerdir. Yahya b. Eksem bunlardandır. Yahya rivayetlerin birçoğunda şart lâfzının zikredilmemesi ile istidlal etmiştir. Alimlerin çoğunluğu ise bu lafzı sahih kabul edip tevilinde ihtilaf etmişlerdir.” Ardından hadisle alakalı tevilleri sıralamaktadır. Bu teviller de özetle şöyledir:

a) Rivayette Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) 'in Hz. Aişe'ye :
«Berîre'yi al da şart koş! Zîra velâ' hakkı ancak âzâd edene âiddir.» buyurduğu bildiriliyor. Mâmâfîh mezkûr rivayetteki «şart koş!» emrinden açıkla!- mânâsı da kasdedilmiş olabilir; çünkü izhâr etmek: meydana çıkarmak, açığa vurmak mânâsında da kullanılır. Bu takdirde hadîsin mânâsı şöyle olur:
«Senin azadının icâb ettiği velâ' hakkının âzâd edene ait olduğunu da açıkla!»
b) «Onlara şart koş!» cümlesi:  «Onların aleyhine şart koş!» manasınadır.
c) Bu cümle tehdîd için kullanılmıştır. Zahiri emir şeklinde olsa da bâtını nehîydir. Nitekim Teâlâ Hazretleri küffâra «istediğinizi yapın!» buyurmuştur  Muradı   onları   tehdîddir.   Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in minbere çıkarak hutbe îrâd etmesi ve :  «Bâzı kimselere ne oluyor ki...» diye söze başlaması bu mânâyı te'yîd eder.
d) Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) velâ' hakkının âzâd edene âid olduğunu evvelce haber vermişti.   Berîre'nin sahipleri bunu bildikleri halde muhalif harekette bulundukları için hadîs-i şerif kendilerini men' ve tekdir maksadiyle bu lâfızla vârid olmuştur.
e) Bu şartın iptal buyurulması köle sahiplerine mâlî bir cezadır. Çünkü şer'î bir hükme karşı inadlık göstermişlerdir. Bû mesele katilin mîrasdan mahrum kalmasına benzer.
f) Bu hüküm umumî değil, yalnız bu hâdiseye mahsustur. Tahsîsin hikmeti; şeriata aykırı olarak şart koştukları şeyi mübalağalı bir surette men' etmek için şartın evvelâ kabul sonra iptal edilmesidir. Nitekim Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in haccı umreye tebdil etmesi de o vak'aya mahsustu. Bunu ashabının me'lûf bulundukları bir âdeti yâni hacc aylarında umre yapmamak âdetini mübalağalı bir şekilde yıkmak için yapmıştı. Bâzan büyük bir maslahatı tahsil için küçük mefsedete tahammül edilir.

(Geniş bilgi için bkz. Nevevi, Muslim şerhi, 10/140. Ayrıca Sahihi Muslim’in Türkçe tercemesinde yapılan izahlara bakılabilir)

Günümüzde hiçbir ehliyeti olmayan veyahut da yarım hoca tabir edilen birtakım kişilerin sırf ayet ve hadislerin zahirine bakarak fetvalar dağıtmaya cüret etmeleri oldukça yaygın bir hastalıktır. Görüldüğü gibi hadis zahirde müşkildir ve alimler bu hadisin zahirini alıp haram akidlere fetva vermek yerine hadise izah getirmeyi tercih etmişlerdir. Şimdi asıl sorulması gereken şudur: Bahsettiğiniz fetvayı verenlerin selefi var mıdır, yani onlardan önce böyle bir fetva verip haram veya küfür sözleşmelere imza atılır diyen rabbani bir alim var mıdır?

Haram olan şartlara dayalı akid yapmak haramdır. Bu hususta İbn Hacer, yukardaki hadisin izahı sadedinde İmam Şafii’den şunları nakletmektedir:


لَمَّا كَانَ مَنِ اشْتَرَطَ خِلَافَ مَا قَضَى اللَّهُ وَرَسُولُهُ عَاصِيًا وَكَانَتْ فِي الْمَعَاصِي حُدُودٌ وَآدَابٌ وَكَانَ مِنْ أَدَبِ الْعَاصِينَ أَنْ يُعَطِّلَ عَلَيْهِمْ شُرُوطَهُمْ لِيَرْتَدِعُوا عَنْ ذَلِكَ وَيَرْتَدِعَ بِهِ غَيْرُهُمْ كَانَ ذَلِكَ مِنْ أَيْسَرِ الْأَدَبِ
"Allah ve Rasulunun hükmüne muhalif şartlar koşan kimse isyankar (günahkar) olduğuna göre ve de bu şekilde işlenen masiyetler (günahlar) hususunda da ya had cezası ya da edeb(lendirme amaçlı tazir) gerektiğine göre isyankarları edeplendirmenin bir yolu da onların getirdiği bu (batıl) şartları iptal etmektir. Böylelikle onların ve diğer kimselerin bu işten vazgeçmeleri sağlanmış olur. Bu ise en kolay edeplendirme yöntemidir." (Feth’ul Bari, 5/191)

Yani akidlerde haram olan şartlar koşmak ve bunlara rıza göstermek haramdır. Muslim’in rivayet etmiş olduğu hadiste Allah Rasulu (sallallahu aleyhi ve sellem) faizi alana, verene, yazana ve şahidlik edene lanet etmiştir. (Muslim, no: 1598) Bundan dolayı alimler, içinde faiz olan alışveriş ve diğer akitlerin fasit olduğuna hükmetmiştir. Cumhura göre bu tür haram akitler bütünüyle fesholurken, Hanefilere göre haram olan kısmı iptal edilip akit kaldığı yerden devam eder. Ancak akdin haramlığında ve yerine getirilmeyeceğinde hepsi müttefiktir. Fıkıh kitaplarının alışveriş ve akidlerle alakalı bablarında bu hususta tafsilatlı açıklama bulabilirsiniz. Batıl şart içeren akdin geçerli olup olmaması ayrı bir mesele, bu akitten dolayı günah kazanmak ise ayrı bir meseledir. Düşünün ki kişi faize dayalı olarak borçlanıyor. Hanefiler ve bu hususta onlar gibi düşünenler bu akdin borçlanma kısmının devam edeceğini, faizle alakalı kısmının ise geçersiz kılınacağını söylemişlerdir. Cumhur ise bu akdin tamamen geçersiz olduğunu ve faizsiz bir şekilde baştan kurulması gerektiğini söylemektedir. Alimlerden hiç biri, faiz içerikli bir akdin onaylanmasının –velev ki kişi içinden faizi ödememeye niyet etse dahi- caiz olduğunu söylememiştir.

Hanbeliler bu hadisten akdin muktezasına uymayan şartların fasid olmakla birlikte akdi iptal etmeyeceği neticesine de varmışlardır. Bu da ayrı bir tafsilattır. Nitekim Behuti, bu hadisi bu kavle delil olarak zikretmiş ve Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in şartı iptal ettiğini, ancak akdi iptal etmediğini ifade etmiştir. (Keşşaf’ul Kina, 3/194)

İbnu Teymiyye rahimehullah da Hanbelilerin bu görüşünü bu hadisten delillendirerek şöyle demiştir:


وَنَفْسُ الْحَدِيثِ صَرِيحٌ فِي أَنَّ مِثْلَ هَذَا الشَّرْطِ الْفَاسِدِ لَا يُفْسِدُ الْعَقْدَ. وَهَذَا هُوَ الصَّوَابُ. وَهُوَ قَوْلُ ابْنِ أَبِي لَيْلَى وَغَيْرِهِ وَهُوَ مَذْهَبُ أَحْمَد فِي أَظْهَرِ الرِّوَايَتَيْنِ عَنْهُ. وَإِنَّمَا اسْتَشْكَلَ الْحَدِيثَ مَنْ ظَنَّ أَنَّ الشَّرْطَ الْفَاسِدَ يُفْسِدُ الْعَقْدَ وَلَيْسَ كَذَلِكَ

“Hadisin kendisi bu tür fasid şartların akdi ifsad etmeyeceği hususunda sarihtir. Doğru olan da budur. Bu, İbnu Ebi Leyla ve başkalarının görüşüdür. Kendisinden yapılan rivayetlerin en zahir olanına göre Ahmed’in görüşü de budur. Hadis, fasid şartın akdi de ifsad edeceğini zannedenlere müşkil gelmiştir, halbuki durum böyle değildir.”

Ardından şöyle demiştir:


فَيَصِحُّ اشْتِرَاءُ الْمُشْتَرِي وَيَمْلِكُ الْمُشْتَرِي وَبِلَغْوِ هَذَا الشَّرْطِ الَّذِي قَدْ عَلِمَ الْبَائِعُ أَنَّهُ مُحَرَّمٌ لَا يَجُوزُ الْوَفَاءُ بِهِ

“Böylece müşterinin satın alması sahih olur ve müşteri mala malik olur. Satıcının haram olduğunu bildiği bu şartın lağvedilmesi ile birlikte bu şarta uymak da caiz olmaz.” (el-Feteva, 29/339)

Yani anladığımız kadarıyla eğer hadisle alakalı teviller kabul edilmeyip, İbnu Teymiyye gibi hadisin zahirini alacak olursak, buradan çıkacak netice en fazla bu türden bir fasid şartı içeren akdin iptal edilmeyeceği, sadece sözkonusu batıl şartın iptal edilerek yerine getirilmeyeceği olacaktır. Nitekim bu konuşmadan hemen sonra Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem minbere çıkarak bu şartın uygulanmayacağını beyan etmiştir.

Kısacası küfür ve haram içerikli akitler bu hadisten yola çıkarak meşrulaştırılamaz, bunu hiç bir alim söylememiştir. Zira küfre rıza küfür olduğu gibi, harama rıza da haramdır. Bu hususta Kurtubi tefsiri ve diğerlerinden Nisa 140’ın tefsirine bakabilirsiniz. Alimler haram içerikli akitlere bile cevaz vermezken, nasıl olur da bizzat küfrü onaylamak, tağutun muhakemesini kabul etmek manasına gelen akitlere onay verilebilir? Kaldı ki bugün gündemde olan küfür ve haram içerikli sözleşmelerde ise hem sözkonusu batıl şartlara rıza gösterilmekte, üstelik bu batıl şartlar da iptal edilmeden olduğu gibi de uygulanmaktadır. Yani bu hadis, günümüzdeki küfür sözleşmelerinin caiz olduğunu savunanlara hiç bir açıdan delil teşkil etmemektedir.

Son olarak şunu da belirtelim: Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem, birçok hadislerinde ümmetinin Yahudi ve Hristiyanları her hususta adım adım takip edeceğini, öyle ki onlar keler deliğine bile girseler onlarla beraber gireceklerini haber vermiştir. Bilhassa Hulefa-I Raşidin döneminden bugüne kadar olan şey budur. İslama intisap edenlerden bir çoğu küfür ve şirkte de başka kavimleri taklid etmişlerdir. Bu taklitçilik hastalığından dolayı da kafirlerden gelen ne varsa hiç sorgulamadan olduğu gibi kabullenmişlerdir. Şu son yıllara kadar Allahın rahmet ettikleri müstesna herkes, hükmüne dair hiç bir şey araştırmadan kafirlerin dayattığı bütün akitleri kabul ediyorlar ve de interneti, bilgisayarı ve diğer teknolojik vasıtaları diledikleri şekilde kullanıyorlardı. Ne zaman ki birileri çıkıp bunların caiz olup olmadığını sorgulamaya başladı, insanlar da önceden herhangi bir fetva almadan yaptıkları amellere delil aramaya başladılar. Yani bütün batıl amellerde olduğu burada da önce amel edildi, sonra delil arandı. Ameli terk edip de sözde delil bulunca amele geri dönen bir tek Allahın kulu varsa biz bilmiyoruz. Sonra mesele tartışıldı, tartışıldı derken birileri mevzuyu Suud telefilerinin imamlarından Salih el-Müneccid’e sormayı akıl ettiler. İslamqa adlı meşhur sitenin sahibi olan bu zat da yukarda geçen Berire hadisini delil getirerek uydurma kanunları hakem kılan bu sözleşmelerin caiz olduğuna hükmetti. Yani bizim bildiğimiz kadarıyla bu meselenin kaynağı bu kişidir, ondan önce kim bu Berire hadisini delil getirerek küfür akitlerine cevaz vermiştir bilmiyoruz. Lakin dikkati celbeden bir husus vardır ki, el-Müneccid bu akitlerin aslının helal olduğuna fetva vermemektedir. Bunların aslen caiz olmadığını itiraf etmekle beraber “zaruret” ve “ihtiyaç” gerekçesiyle bunlara cevaz vermektedir. Ancak facebook hesabı, mail adresi gibi şeylerde zaruret olduğunu iddia ederken bunlarda şeri manada nasıl bir zaruret olduğunu izah etmemekte, edememektedir! Vallahi bu insanlara böyle gülünç gerekçelerle domuz eti yemenin ya da içki içmenin caiz olup olmadığı sorulsa buna kesinlikle cevaz vermeyeceklerdir. Fakat hüküm meselesi insanlar nazarında ehemmiyetini yitirdiği ve Allah’ın hükümleri dışındaki hükümlerle hükmedilmesine insanlar alışmış oldukları için bu hususlarda vicdanen herhangi bir rahatsızlık duymadan bu tür amellere çok rahat girebilmektedirler. Bu da Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in bir mucizesidir ve şu hadisinin tezahürüdür:


عَنْ أَبِي أُمَامَةَ الْبَاهِلِيِّ، عَنْ رَسُولِ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَالَ: " لَتُنْقَضَنَّ عُرَى الْإِسْلَامِ عُرْوَةً عُرْوَةً، فَكُلَّمَا انْتَقَضَتْ عُرْوَةٌ تَشَبَّثَ النَّاسُ بِالَّتِي تَلِيهَا، وَأَوَّلُهُنَّ نَقْضًا الْحُكْمُ وَآخِرُهُنَّ الصَّلَاةُ

“Ebu Umame el Bahili (radiyallahu anh)’dan nakledildiğine göre, Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: Muhakkak ki İslam’ın bağları düğüm düğüm çözülecektir. Her bir düğüm çözüldüğünde insanlar geride kalana tutunacaktır. Onlardan ilk çözülecek olanı hüküm, en son çözülecek olanı da namazdır.” [Müsned-i Ahmed, no: 22160; Heysemi, Mecma’uz Zevaid’de (7/281) ricali sahih ricalidir, demiştir.]

İşin ilginç tarafı, Müneccid’in bu fetvasını yayanların ve amel edenlerin birçoğu belki onunla aynı akidede değildir, hatta belki onu tekfir ediyorlardır. Bu kişilere sorulsa belki beşeri kanunlara muhakeme olmanın asıl itibariyle küfür olduğunu da kabul edeceklerdir. Müneccid ise gördüğümüz kadarıyla piyasada yaygın olan Cehmi düşünceye tabi olarak bu kanunlara muhakeme olmayı küfrün altında bir haram kabul etmekte, sonra da bu haramın güya zaruret adını verdiği hallerde mübah olacağını iddia etmektedir. Başka fetvalarında da bu hususlara değinmiştir.  Bazı sözüm ona tevhid ehli geçinen kimselerin kafir veya belam gördükleri bu tarz kişilere fetva sorup, o fetvalardan da ancak işlerine gelen kısımları almaları da ayrı garabettir. Düşünün ki fetvanın sahibi tağuta muhakemeyi haram kabul edip, zaruret halinde muhakemenin veya muhakemeyi kabul etmenin caiz olacağını iddia ediyor. Acaba tağuta muhakemeye büyük küfür diyenler nasıl oluyor da bunu tasdik etmenin caiz olacağını iddia ediyorlar, burada küfrü mübah kılan hangi ikrah hali mevcuttur? Velhasıl, bu tarz fetvaların hepsi modern cahili sisteme ayak uydurmak amacıyla uydurulmuş sözlerden ve zorlama yorumlardan ibarettir, bir kişi mevcut sisteme ayak uydurma zihniyetinden kurtulmadığı müddetçe asla iflah olmaz ve iman da edemez. Allah en doğrusunu bilendir.
Kendisi de bir kral olan Halife Memun Nadr bin Şumeyl (ra)'a şöyle demiştir:
يَا أَبَا الْحَسَنِ الْإِرْجَاءُ دِينُ الْمُلُوكِ
"Ey Ebu'l Hasen! İrca (Mürcielik) kralların dinidir!" (ed-Dulabi, el-Esma ve'l Kuna, no: 832; ayrıca Lalekai, es-Sunne, no: 2818)

 

Related Topics

  Konu / Başlatan Yanıt Son İleti
0 Yanıt
3750 Gösterim
Son İleti 10.06.2015, 22:35
Gönderen: Nuhun Gemisine Davet
3 Yanıt
3789 Gösterim
Son İleti 24.06.2019, 15:08
Gönderen: Tevhid Ehli
15 Yanıt
10786 Gösterim
Son İleti 30.07.2019, 14:11
Gönderen: İbn Umer