Darultawhid

Gönderen Konu: MAİDE: 44 HAKKINDA EHLİ SÜNNETİN-İFRAT VE TEFRİTTEN UZAK-VASAT GÖRÜŞÜNÜN BEYANI  (Okunma sayısı 6295 defa)

0 Üye ve 2 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1769
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0

بسم الله الرحمن الرحيم
الحَمْدُ للهِ وَحْدَهُ، وَالصَّلاة وَالسَّلامُ على مَنْ لا نبيَّ بَعْدَهُ، وَبَعْدُ

MUKADDİME

Allahu Teala Maide suresinde şöyle buyurmaktadır:

إِنَّا أَنْزَلْنَا التَّوْرَاةَ فِيهَا هُدًى وَنُورٌ يَحْكُمُ بِهَا النَّبِيُّونَ الَّذِينَ أَسْلَمُوا لِلَّذِينَ هَادُوا وَالرَّبَّانِيُّونَ وَالْأَحْبَارُ بِمَا اسْتُحْفِظُوا مِنْ كِتَابِ اللَّهِ وَكَانُوا عَلَيْهِ شُهَدَاءَ فَلَا تَخْشَوُا النَّاسَ وَاخْشَوْنِ وَلَا تَشْتَرُوا بِآيَاتِي ثَمَنًا قَلِيلًا وَمَنْ لَمْ يَحْكُمْ بِمَا أَنْزَلَ اللَّهُ فَأُولَئِكَ هُمُ الْكَافِرُونَ (44) وَكَتَبْنَا عَلَيْهِمْ فِيهَا أَنَّ النَّفْسَ بِالنَّفْسِ وَالْعَيْنَ بِالْعَيْنِ وَالْأَنْفَ بِالْأَنْفِ وَالْأُذُنَ بِالْأُذُنِ وَالسِّنَّ بِالسِّنِّ وَالْجُرُوحَ قِصَاصٌ فَمَنْ تَصَدَّقَ بِهِ فَهُوَ كَفَّارَةٌ لَهُ وَمَنْ لَمْ يَحْكُمْ بِمَا أَنْزَلَ اللَّهُ فَأُولَئِكَ هُمُ الظَّالِمُونَ (45) وَقَفَّيْنَا عَلَى آثَارِهِمْ بِعِيسَى ابْنِ مَرْيَمَ مُصَدِّقًا لِمَا بَيْنَ يَدَيْهِ مِنَ التَّوْرَاةِ وَآتَيْنَاهُ الْإِنْجِيلَ فِيهِ هُدًى وَنُورٌ وَمُصَدِّقًا لِمَا بَيْنَ يَدَيْهِ مِنَ التَّوْرَاةِ وَهُدًى وَمَوْعِظَةً لِلْمُتَّقِينَ (46) وَلْيَحْكُمْ أَهْلُ الْإِنْجِيلِ بِمَا أَنْزَلَ اللَّهُ فِيهِ وَمَنْ لَمْ يَحْكُمْ بِمَا أَنْزَلَ اللَّهُ فَأُولَئِكَ هُمُ الْفَاسِقُونَ (47


“44. Biz, içinde doğruya rehberlik ve nur olduğu halde Tevrat'ı indirdİk. Kendilerini (Allah'a) vermiş peygamberler onunla yahudilere hükmederlerdi. Allah'ın Kitab'ını korumaları kendilerinden istendiği için Rablerine teslim olmuş zâhidler ve bilginler de (onunla hükmederlerdi). Hepsi ona (hak olduğuna) şahitlerdi. Şu halde (Ey yahudiler ve hakimler!) İnsanlardan korkmayın, benden korkun. Ayetlerimi az bir bedel karşılığında satmayın. Kim Allah'ın indirdiği (hükümler) ile hükmetmezse işte onlar kâfirlerin ta kendileridir.

45. Tevrat'ta onlara şöyle yazdık: Cana can, göze göz, buruna burun, kulağa kulak, dişe diş (karşılık ve cezadır). Yaralar da kısastır (Her yaralama misli ile cezalandırılır). Kim bunu (kısası) bağışlarsa kendisi için o keffâret olur. Kim Allah'ın indirdiği ile hükmetmezse işte onlar zalimlerdir.

46. Kendinden önce gelen Tevrat'ı doğrulayıcı olarak peygamberlerin izleri üzerine, Meryem oğlu İsa'yı arkalarından gönderdik. Ve ona, içinde doğruya rehberlik ve nûr bulunan, önündeki Tevrat'ı tasdik edici, sakınanlara bir hidayet ve öğüt olmak üzere İncil'i verdik.

47. İncil'e inananlar, Allah'ın onda indirdiği (hükümler) ile hükmetsinler. Kim Allah'ın indirdiği ile hükmetmezse işte onlar fâsıklardır.”


Biz bu risalemizde Allahın izni ve yardımıyla günümüzde ifrat ve tefrit arasında tartışılan birçok meseleden birisi olan Allah’ın indirdiğiyle hükmetmeyen hakimlerin durumunu ele alacağız. İlerde tafsilatlı olarak nakledeceğimiz üzere İbn Abbas başta olmak üzere birçok selef aliminden sözkonusu Maide: 44 ayetinde geçen “Kim Allah'ın indirdiği (hükümler) ile hükmetmezse işte onlar kâfirlerin ta kendileridir.”  Kavlinde geçen küfürden maksadın “kufrun dune kufr” yani küfrün altındaki bir küfür, başka bir tabirle İslam dininden çıkartmayan küçük küfür olduğu hususu nakledilmiştir. İşte bu noktadan itibaren günümüzün yaygın fitnesi olan beşeri kanunlarla hükmeden yöneticiler hakkındaki tartışmaların uzantısı olarak ifrat ve tefrit babından iki uç görüş belirmiştir:

-   Tefrit ehli olan bir kesim, Şeriata muhalif uydurma kanunlarla hükmeden kimselerin, bu yaptıklarını helal saymadıkları müddetçe kafir olmayacaklarını iddia ederek alimlerin “Allahın indirdikleriyle hükmetmeyenler kafirlerin ta kendileridir” mealindeki Maide: 44. Ayetini küçük küfür olarak tefsir etme hususunda icma etmelerini kendilerine dayanak almakta ve şöyle demektedirler: “Alimler, Allahın hükmünü terk eden yöneticilerin, hükmü inkar etmedikleri müddetçe tekfir edilemeyeceğinde icma etmişlerdir. Bu icma geneldir ve hükmü terk eden herkesi kapsar. Bu yönetici, ister İslam devletinde şeriatla hükmettiği halde bazı meselelerde nefsine uyarak hükmü terk eden bir hakim olsun, isterse de günümüzdeki yöneticiler gibi şeriatın haricindeki başka bir kanuna tabi olarak hükmü terk eden birisi olsun, yaptığı işin helal olduğuna inanmadıkça kafir olmaz. Dolayısıyla beşeri kanunlarla hükmeden yöneticilerin kafir olmayıp günahkar oldukları hususunda icma vardır, bu icmaya muhalefet edenler de Haricidir!”

Günümüz tağutlarının günahkar Müslümanlar olduğunu iddia eden aşırı Mürcie’nin görüşü özetle böyledir. Biz beşeri kanunlarla hükmeden yöneticilerin küfründe alimlerin ittifak etmiş olduklarını bilhassa İbn Kesir ve İbn Teymiyye gibi alimlerin Yesak kanunuyla hükmeden Tatarlarla alakalı fetvalarını ilerde nakledeceğiz. İslama muhalif yasalarla hükmeden kimsenin durumunun, herhangi bir batıl teşride bulunmadan nefsine uyarak hükmü terk eden kimseyle aynı olduğunu ve bu ikisinin de icma ile kıble ehlinden sayılacağını iddia etmek, ancak aşırı derecede cahil olan veyahut da hakkı bile bile gizleyen bir kimsenin söyleyebileceği bir sözdür. Bu risalemizde de isbat edeceğimiz gibi biraz insaf sahibi olan ve ilimden biraz nasiplenmiş herkes bu icma iddiasının batıl olduğunu ve ilme ihanet olduğunu tasdik etmektedir.

Maide: 44 ayeti hakkında ifrata kaçan diğer kesim ise aralarındaki çeşitli ihtilaflarla beraber özetle şöyle demektedirler:

-   Bu kimselere göre ayet zahiri üzeredir. Allahın indirdiği ile hükmetmemek mücerred bir küfürdür, Allahın hükmünden başkası ile hükmetmek ikinci bir küfürdür, Allahın hükmüne muhalif bir teşride (yasamada) bulunmak ise bunların hepsinden bağımsız ayrı bir küfürdür. Eğer bu kimseler bunu ayetin tefsiri babında ve de ayetten çıkan genel bir hüküm olarak değil de günümüzde haramı helal kılan beşeri kanunlarla hükmeden yöneticilerin içinde bulunduğu vakıa hakkında hususi bir hüküm olarak söyleseydi buna bir itirazımız olmazdı. Fakat onlar bununla yetinmeyip ister yaptığı işi helal saysın ister saymasın, Allahın hükmünü inkar etsin veya etmesin, herhangi bir meselede Allah’ın indirdiğiyle hükmetmeyi terk eden hakimi, sırf bu terkinden dolayı tekfir etmektedir. Bu hususta beşeri kanunlarla hükmeden hakim ile aslen İslam şeriatıyla hükmettiği halde belli bir meselede Allahın hükmünü terk eden kadı arasında ayrım yapmamaktadır. Bu konuda da delil olarak ayetteki “kafirler” lafzının “hum’ul kafirun” şeklinde marife yani elif lam takısıyla geldiğini, küfür kavramı marife olarak ve de mutlak yani kayıtsız bir şekilde geldiğinde büyük küfür anlamına geleceğini söylüyorlar. Bu ayet hakkında İbnu Abbas (ra) başta olmak üzere bir kısım seleften nakledilen “kufrun dune kufr” yani bu ayette bahsedilen, küfrün altındaki bir küfürdür, şeklindeki görüşün de gerek rivayet yolları gerekse de dirayet yani ihtiva ettiği mana açısından zayıf olduğunu iddia etmektedirler.

Ehli nezdinde bu iddianın batıllığı açık olmakla beraber, günümüzde şüphecilerin sıkça gündeme getirdikleri bir mesele olduğu için Allahın hükmünü terk eden müslüman yöneticiler ile Allahın hükmüne muhalif kanun çıkartan ve kanunlarla amel eden tağutların farkını tekrar vurgulamak istiyoruz. Bugün tağutları tekfir ettiğini zanneden birçok kimse dahi bu farkı bilmemekte ve alimlerin “Allahın indirdikleriyle hükmetmeyenler kafirlerin ta kendileridir” ayetini küçük küfür olarak tefsir etmesi karşısında şaşkına dönüp bocalamaktadırlar. Kimisi bu rivayetlerin zayıf olduğunu geveleyip dururken, kimisi de bu konunun alimler arasında ihtilaflı olduğunu, alimlerden bir kısmının Allahın hükmüyle hükmetmeyen hakimleri mutlak olarak tekfir ettiğini iddia etmektedir. Günümüz yöneticilerinin tekfiri Maide: 44 ayetine bu şekilde dayandırılınca, haliyle bu, alimler arasında ihtilaflı (!) bir mesele oluvermekte; alimlerin Haccac gibi zalimlerin tekfirinde ihtilaf etmeleri nasıl meşru bir ihtilafsa, günümüz tağutlarının tekfirinde ihtilaf etmek öylece meşru (!) bir ihtilaf haline gelmektedir. Oradan da tağutun tekfirinde ihtilaf olabilir, tağutu tekfir etmeyen tekfir edilmez, bu konularda cehalet ve tevil mazeret olabilir gibi daha da başka batıl ve küfürler neşet etmektedir. Günümüzde kanun ehli tağutları tekfir edenler de tekfir etmeyenler de ne konuştuklarından habersiz bir şekilde meseleyi tartışmaktadır. Allahın hidayet etmediği bir kimse kolay kolay bu tür meselelerin altından kalkamaz. Halbuki tevhidi hakkıyla idrak etmiş olan bir kimse için bu meselede hiçbir müşkilat yoktur.

Şimdi biz öncelikle uydurma beşeri kanunlarla hükmedenlerin kafir olduğu hususundaki icmayı nakledeceğiz ardından da “Allahın indirdikleriyle hükmetmeyenler kafirlerin ta kendileridir” mealindeki Maide: 44. Ayetinin büyük küfür manasında olmadığı ve bazı meselelerde nefsine tabi olarak Allahın hükmünü uygulamayı terk eden yöneticilerin tekfir edilemeyeceği hususundaki icmayı nakledeceğiz ve ardından bu iki icma’nın arasında herhangi bir zıtlık olmadığını açıklamaya gayret edeceğiz inşallah.


Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1769
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0


BEŞERİ (LAİK) YASALARLA HÜKMEDENLERİN, ALİMLERİN İCMASI İLE KAFİR OLDUĞUNA DELALET EDEN NAKİLLER:

İbnu Hazm şöyle diyor:

لا خلاف بين اثنين من المسلمين.... وأن من حكم بحكم الإنجيل مما لم يأتِ بالنص عليه وحي في شريعة الإسلام فإنه كافر مشرك خارج عن الإسلام


İslam şeriatında Hakkında bir nass ve vahiy gelmemiş olan İncil kaynaklı bir hükümle hükmeden kimsenin kafir ve müşrik olacağı ve İslam dininden çıkmış olacağı hususunda Müslümanlardan iki kimse arasında dahi ihtilaf yoktur. (El-İhkam fi Usul’il Ahkam, 5/173)

 

نُسَخُ هذه التوراة مبدلة لا يجوز العمل بما فيها، ومن عمل اليوم بشرائعها المبدلة والمنسوخة فهو كافر


İbnu Teymiyye (rh.a) ise şöyle demektedir: Şu elimizdeki tahrif edilmiş Tevrat nüshalarıyla amel etmek caiz değildir.  Bugün her kim  Tevrat’ın değiştirilmiş ve neshedilmiş hükümleriyle amel ederse o kimse kafirdir. (Mecmu’ul Fetava, 35/200)

Hafız İbn Kesir (rh.a) “el-Bidaye ve’n Nihaye” adlı eserinin Tatar hükümdarı Cengizhan’dan bahsettiği bir bölümünde şunları zikretmektedir:

كِتَابُهُ الْيَاسَاقُ فَإِنَّهُ يُكْتَبُ فِي مُجَلَّدَيْنِ بِخَطٍّ غَلِيظٍ، وَيُحْمَلُ عَلَى بَعِيرٍ مُعَظَّمٍ عِنْدَهُمْ. وَقَدْ ذَكَرَ بَعْضُهُمْ أَنَّهُ كَانَ يَصْعَدُ جَبَلًا، ثُمَّ يَنْزِلُ، ثُمَّ يَصْعَدُ، ثُمَّ يَنْزِلُ حَتَّى يُعْيِيَ وَيَقَعَ مَغْشِيًّا عَلَيْهِ، وَيَأْمُرُ مَنْ عِنْدَهُ أَنْ يَكْتُبَ مَا يُلْقَى عَلَى لِسَانِهِ حِينَئِذٍ، فَإِنْ كَانَ هَذَا هَكَذَا فَالظَّاهِرُ أَنَّ الشَّيْطَانَ كَانَ يَنْطِقُ عَلَى لِسَانِهِ بِمَا فِيهَا.
وَذَكَرَ الْجُوَيْنِيُّ أَنَّ بَعْضَ عُبَّادِهِمْ كَانَ يَصْعَدُ الْجِبَالَ فِي الْبَرْدِ الشَّدِيدِ لِلْعِبَادَةِ، فَسَمِعَ قَائِلًا يَقُولُ لَهُ: إِنَّا قَدْ مَلَّكْنَا جِنْكِزْخَانَ وَذُرِّيَّتَهُ وَجْهَ الْأَرْضِ. قَالَ الْجُوَيْنِيُّ: فَمَشَايِخُ الْمَغُولِ يُصَدِّقُونَ بِهَذَا، وَيَأْخُذُونَهُ مُسَلَّمًا.
ثُمَّ ذَكَرَ الْجُوَيْنِيُّ شَيْئًا مِنَ الْيَاسَاقِ مِنْ ذَلِكَ، أَنَّهُ مَنْ زَنَا قُتِلَ، مُحْصَنًا كَانَ أَوْ غَيْرَ مُحْصَنٍ، وَكَذَلِكَ مَنْ لَاطَ قُتِلَ، وَمَنْ تَعَمَّدَ الْكَذِبَ قُتِلَ، وَمَنْ سَحَرَ قُتِلَ، وَمَنْ تَجَسَّسَ قُتِلَ، وَمَنْ دَخَلَ بَيْنَ اثْنَيْنِ يَخْتَصِمَانِ فَأَعَانَ أَحَدَهُمَا قُتِلَ، وَمَنْ بَالَ فِي الْمَاءِ الْوَاقِفِ قُتِلَ، وَمَنِ انْغَمَسَ فِيهِ قُتِلَ، وَمَنْ أَطْعَمَ أَسِيرًا أَوْ سَقَاهُ أَوْ كَسَاهُ بِغَيْرِ إِذَنْ أَهْلِهِ قُتِلَ، وَمَنْ وَجَدَ هَارِبًا وَلَمْ يَرُدَّهُ قُتِلَ، وَمَنْ رَمَى إِلَى أَحَدٍ شَيْئًا مِنَ الْمَأْكُولِ قُتِلَ، بَلْ يُنَاوِلُهُ مِنْ يَدِهِ إِلَى يَدِهِ، وَمَنْ أَطْعَمَ أَحَدًا شَيْئًا فَلْيَأْكُلْ مِنْهُ أَوَّلًا، وَلَوْ كَانَ الْمُطْعِمُ أَمِيرًا لِأَسِيرٍ، وَمَنْ أَكَلَ وَلَمْ يُطْعِمْ مَنْ عِنْدَهُ قُتِلَ، وَمَنْ ذَبَحَ حَيَوَانًا ذُبِحَ مِثْلَهُ، بَلْ يَشُقُّ جَوْفَهُ، وَيَتَنَاوَلُ قَلْبَهُ بِيَدِهِ يَسْتَخْرِجُهُ مِنْ جَوْفِهِ أَوَّلًا.
وَفِي ذَلِكَ كُلِّهِ مُخَالَفَةٌ لِشَرَائِعِ اللَّهِ الْمُنَزَّلَةِ عَلَى عِبَادِهِ الْأَنْبِيَاءِ عَلَيْهِمُ الصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ، فَمَنْ تَرَكَ الشَّرْعَ الْمُحْكَمَ الْمُنَزَّلَ عَلَى مُحَمَّدِ بْنِ عَبْدِ اللَّهِ خَاتَمِ الْأَنْبِيَاءِ، وَتَحَاكَمَ إِلَى غَيْرِهِ مِنَ الشَّرَائِعِ الْمَنْسُوخَةِ كَفَرَ، فَكَيْفَ بِمَنْ تَحَاكَمَ إِلَى " الْيَاسَاقِ " وَقَدَّمَهَا عَلَيْهِ؟ مَنْ فَعَلَ ذَلِكَ كَفَرَ بِإِجْمَاعِ الْمُسْلِمِينَ. قَالَ اللَّهُ تَعَالَى: {أَفَحُكْمَ الْجَاهِلِيَّةِ يَبْغُونَ وَمَنْ أَحْسَنُ مِنَ اللَّهِ حُكْمًا لِقَوْمٍ يُوقِنُونَ} [المائدة: 50] " الْمَائِدَةِ:
". وَقَالَ تَعَالَى: {فَلَا وَرَبِّكَ لَا يُؤْمِنُونَ حَتَّى يُحَكِّمُوكَ فِيمَا شَجَرَ بَيْنَهُمْ ثُمَّ لَا يَجِدُوا فِي أَنْفُسِهِمْ حَرَجًا مِمَّا قَضَيْتَ وَيُسَلِّمُوا تَسْلِيمًا} [النساء: 65]


“Onun “Yesak” (yasa) kitabına gelince, bu, kalın bir yazıyla iki cilde yazılmıştı. Çok hacimli olan bu iki ciltlik eser, yanlarındaki bir deve üzerinde taşınırdı. Bazılarının anlattıklarına göre Cengizhan dağa çıkar, sonra iner, tekrar çıkar, sonra iner, bu iniş çıkışı defalarca tekrarlar, nihayet yorulup bayılır ve yere düşerdi. O esnada da yanındaki katibe, soyliyeceklerini yazmasını emreder ve söylediklerini kanun olarak yazdırırdı. Eğer durum böyleyse demek ki içindeki şeytan konuşur ve konuştuklarını kanun haline getirirmiş.Cüveynî'nin anlattıklarına göre Tatarlar'dan bir kişi çok şiddetli soğuklarda ibadet için dağa çıkarmış. Bir defasında yine dağa çıkmış iken görünmezlerden bir sesin kendisine, «Biz Cengizhan'ı ve çocuklarını yeryüzüne hakim kıldık» dediğini işitmişti. Moğol ihtiyarları ve âlimleri bu sözü tasdik ederler ve doğru kabul ederlerdi.

Bundan sonraki kısımda Cüveynî, Cengizhan'ın yasasından bazı maddeler aktarmıştır. Şöyle ki:

«Zina eden kişi, evli olsa da olmasa da öldürülür. Aynı şekilde homoseksüellik yapan da Öldürülür. Kasten yalan söyleyen öldürülür. Büyü yapan öldürülür. Casusluk yapan öldürülür. Çekişmekte olan iki kişinin arasına giren ve bu iki kişiden birisine yardım eden öldürülür. Durgun suya bevleden öldürülür. Durgun suya dalan öldürülür. Sahibinin izni olmaksızın bir esire yemek yediren veya su içiren veya birşey giydiren öldürülür. Kaçak birini görüp de sahiplerine veya hükümete teslim etmeyen öldürülür. Bir esire yemek yediren veya yiyecek birşeyi bir kimsenin önüne atan öldürülür. Çünkü yiyeceği Önüne atılmamalı, aksine bizzat eliyle ona vermelidir. Bir kimse bir başkasına yemek yedirecekse önce kendisi o yemekten tadmalıdır. Misafir emir olsa bile, böyle yapmalıdır. Ama esire yedirmemelidir. Bir kimse yemek yer de yanındakine yedirmezse öldürülür. Bir hayvanı boğazlayan kimse o hayvan gibi boğazlanır. Hayvanı boğazlamamalı, aksine karnını yarmalı ve içinden önce eliyle kalbini tutup çıkarmalıdır...» Bütün bu hükümler Allah'ın, kulları olan peygamberlere indirmiş olduğu şeriatlerine muhaliftir. Son peygamber Muhammed b. Abdullah'a (sallallahu aleyhi ve sellem) indirilen muhkem şeriatı terk edip neshedilmiş, başka şeriatlere muhakeme olan kimse kafir olduğuna göre Cengizhan'ın yasalarına muhakeme olan kimse nasıl kâfir olmasın?! Böyle bir kimse Müslümanların icmaıyla kâfir olur.

Zira yüce Allah buyurmuş ki:

«Cahiliye devri hükmünü mü istiyorlar? Yakînen bilen bir millet için Allah'tan daha iyi hüküm veren kim vardır?» (el-Mâide, 50).

«Hayır; Rabbine and olsun ki, aralarında çekiştikleri şeylerde seni hakem tayin edip, sonra senin verdiğin hükmü içlerinde bir sıkıntı duymadan tamamen kabul etmedikçe inanmış olmazlar.» (en-Nisâ; 65). Yüce Allah doğru söylemiştir. (İbn Kesîr, El Bıdaye Ve'n-Nihaye, 13/139, Dar'u İhya'it Turas'il Arabi, 1408/1988 türkçesi için bkz. El-Bidaye ve'n Nihaye, Çağrı Yayınları: 13/244)


Başka bir yerde ise şöyle demektedir:

وَقَوْلُهُ: {أَفَحُكْمَ الْجَاهِلِيَّةِ يَبْغُونَ وَمَنْ أَحْسَنُ مِنَ اللَّهِ حُكْمًا لِقَوْمٍ يُوقِنُونَ} يُنْكِرُ تَعَالَى عَلَى مَنْ خَرَجَ عَنْ حُكْمِ اللَّهِ المُحْكَم الْمُشْتَمِلِ عَلَى كُلِّ خَيْرٍ، النَّاهِي عَنْ كُلِّ شَرٍّ وَعَدْلٍ إِلَى مَا سِوَاهُ مِنَ الْآرَاءِ وَالْأَهْوَاءِ وَالِاصْطِلَاحَاتِ، الَّتِي وَضَعَهَا الرِّجَالُ بِلَا مُسْتَنَدٍ مِنْ شَرِيعَةِ اللَّهِ، كَمَا كَانَ أَهْلُ الْجَاهِلِيَّةِ يَحْكُمُونَ بِهِ مِنَ الضَّلَالَاتِ وَالْجَهَالَاتِ، مِمَّا يَضَعُونَهَا  بِآرَائِهِمْ وَأَهْوَائِهِمْ، وَكَمَا يَحْكُمُ بِهِ التَّتَارُ مِنَ السِّيَاسَاتِ الْمَلَكِيَّةِ الْمَأْخُوذَةِ عَنْ مَلِكِهِمْ جِنْكِزْخَانَ، الَّذِي وَضَعَ لَهُمُ اليَساق  وَهُوَ عِبَارَةٌ عَنْ كِتَابٍ مَجْمُوعٍ مِنْ أَحْكَامٍ قَدِ اقْتَبَسَهَا عَنْ شَرَائِعَ شَتَّى، مِنَ الْيَهُودِيَّةِ وَالنَّصْرَانِيَّةِ وَالْمِلَّةِ الْإِسْلَامِيَّةِ، وَفِيهَا كَثِيرٌ مِنَ الْأَحْكَامِ أَخَذَهَا مِنْ مُجَرَّدِ نَظَرِهِ وَهَوَاهُ، فَصَارَتْ فِي بَنِيهِ شَرْعًا مُتَّبَعًا، يُقَدِّمُونَهَا عَلَى الْحُكْمِ بِكِتَابِ اللَّهِ وَسُنَّةِ رَسُولِهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ. وَمَنْ فَعَلَ ذَلِكَ مِنْهُمْ فَهُوَ كَافِرٌ يَجِبُ قِتَالُهُ، حَتَّى يَرْجِعَ إِلَى حُكْمِ اللَّهِ وَرَسُولِهِ [صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ] فَلَا يَحْكُمُ سِوَاهُ فِي قَلِيلٍ وَلَا كَثِيرٍ، قَالَ اللَّهُ تَعَالَى: {أَفَحُكْمَ الْجَاهِلِيَّةِ يَبْغُونَ} أَيْ: يَبْتَغُونَ وَيُرِيدُونَ، وَعَنْ حُكْمِ اللَّهِ يَعْدِلُونَ. {وَمَنْ أَحْسَنُ مِنَ اللَّهِ حُكْمًا لِقَوْمٍ يُوقِنُونَ} أَيْ: وَمَنْ أَعْدَلُ مِنَ اللَّهِ فِي حُكْمِهِ لِمَنْ عَقل عَنِ اللَّهِ شَرْعَهُ، وَآمَنَ بِهِ وَأَيْقَنَ وَعَلِمَ أَنَّهُ تَعَالَى أَحْكَمُ الْحَاكِمِينَ، وَأَرْحَمُ بِخُلُقِهِ  مِنَ الْوَالِدَةِ بِوَلَدِهَا، فَإِنَّهُ تَعَالَى هُوَ الْعَالِمُ بِكُلِّ شَيْءٍ، الْقَادِرُ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ، الْعَادِلُ فِي كُلِّ شَيْءٍ.

«Câhiliyet hükmünü mü istiyorlar? Ama yakın getiren bir kavim için, Allah'tan daha iyi hüküm veren kimdir?» (Maide: 50)

İbn Kesir (rh.a) bu ayetin tefsirinde şunları zikretmektedir:

“Bütün hayırları ihtiva eden, bütün kötülükleri yasaklayan, uydurma heves ve arzulara meyil-den alıkoyan Allah'ın hükmünün dışına çıkanları Hak Teâlâ reddediyor. Kulların kendi elleriyle koydukları ve Allah'ın şeriatına dayanmayan câhiliyyet hükümlerinin Sapıklıklarını ve bilgisizliklerini reddediyor. Bu sapıklıkları; kendi görüş ve hevesleri sonucu ortaya çıkardıklarını bildiriyor. Söz gelimi Tatarların, Cengiz Han diye bilinen krallarından alınma krallık buyrukları vardır ve bununla hüküm verirler. Nitekim bu yasayı onlara kral koymuştur. Bu yasalar Yahûdî, Hıristiyan ve İslâm dinine mensûb muhtelif milletlerden iktibas yoluyla tanzim edilmiş kanunlar topluluğudur. Ancak bu yasalar içerisinde birçoğu, Cengiz Han'ın mücerred görüş ve heveslerinden ibarettir. O bunu, çocukları için izlenen bir hüküm haline getirmiştir ki; onlar, Allah'ın kitabından ve Rasûlullah'ın sünnetinden önce bu yasaya uyarlar. Onlardan böyle davrananlar kâfirdir, öldürülmeleri vâcibtir. Az veya çok hiçbir konuda Allah'tan başkasının hükmüne müracaat edilemez. Bunun için Allah Teâlâ; onlar, Allah'ın hükmünden vazgeçip câhiliyyetin hükmünü mü tercih ediyor ve istiyorlar? buyuruyor. Halbuki Allah'ın şeriatından daha adaletli hüküm verecek kim vardır? Allah'ın şeriatına inanıp yakîn ve bilgi sahibi olanlar; Allah'ın hüküm verenlerin en iyisi olduğunu, mahlûkatına karşı annenin çocuğuna merhametinden daha merhametli davrandığını bilirler. Zîrâ Allah Teâlâ; her şeyi bilendir, her şeye kadir olandır, her şeyde âdil olandır.” (İbn Kesir, Tefsir'ul Kur'an'il Azim, 3/131, Thk: M. Selame, Dar'u Tayyibe, 1420/ 1999. Türkçesi için bkz. Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 5/2364)


Bu bahsedilen "Yesak", vahye dayanmayan beşeri nitelikteki bir kanundur. (O kadar ki M. Kemal Yesak'ın ismini dahi olduğu gibi iktibas edip, icad ettiği kanunlara "yasa" "anayasa" gibi isimler vermiştir.) İlletin aynı olduğu yerde hüküm de aynıdır. Yani eskinin "Yasa"sına muhakeme olanlar nasıl kafirse şimdinin yasasına tabi olanlar da aynı şekilde kafirdir.
 
Şeyhulislam İbn Teymiye ise bu Tatarların durumundan bahsederken şöyle demektedir:

وَمَعْلُومٌ بِالِاضْطِرَارِ مِنْ دِينِ الْمُسْلِمِينَ وَبِاتِّفَاقِ جَمِيعِ الْمُسْلِمِينَ أَنَّ مَنْ سَوَّغَ اتِّبَاعَ غَيْرِ دِينِ الْإِسْلَامِ أَوْ اتِّبَاعِ  شَرِيعَةٍ غَيْرِ شَرِيعَةِ مُحَمَّدٍ - صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ - فَهُوَ كَافِرٌ، وَهُوَ كَكُفْرِ مَنْ آمَنَ بِبَعْضِ الْكِتَابِ وَكَفَرَ بِبَعْضِ الْكِتَاب

“Müslümanların dininden zaruri olarak olarak bilindiği gibi ve de bütün Müslümanların ittifakıyla her kim İslam dininden başka bir dine tabi olmaya veyahut da Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem)’in şeriatından başka bir şeriata uymaya müsaade ederse bu kimse kafirdir. Ve bunun küfrü kitabın bir kısmına inanıp bir kısmını inkar edenin küfrü gibidir.”

Aynı fetvanın başka bir yerinde ise şöyle demektedir:


وَلَا يَلْتَزِمُونَ الْحُكْمَ بَيْنَهُمْ بِحُكْمِ اللَّهِ؛ بَلْ يَحْكُمُونَ بِأَوْضَاعِ لَهُمْ تُوَافِقُ الْإِسْلَامَ تَارَةً وَتُخَالِفُهُ أُخْرَى


“Onlar yani Tatarlar kendi aralarında Allahın hükmüyle hükmetmezler, bilakis kendilerine ait uydurmalarla hükmederler ki bu hükümler bazen İslama uygun olur, bazen uygun olmaz.”

Ardından şöyle devam etmektedir:


وَقِتَالُ هَذَا الضَّرْبِ وَاجِبٌ بِإِجْمَاعِ الْمُسْلِمِينَ وَمَا يَشُكُّ فِي ذَلِكَ مَنْ عَرَفَ دِينَ الْإِسْلَامِ وَعَرَفَ حَقِيقَةَ أَمْرِهِمْ


“Bu kesimle savaşmak Müslümanların icması ile vacibtir. İslam dinini bilen ve de bu kimselerin iç yüzünü bilen bir kimse bu hususta şüphe etmez.” (Bkz. Mecmu’ul Fetava, 28/501-553)

Şeyhulislam İbn Teymiye’nin Cengiz yasalarıyla hükmeden Tatarlar ve de onların ordusuna katılanların tekfiri hakkındaki sözleri bu şekilde sürüp gitmektedir.  Onun Tatarlar hakkında verdiği bu fetva gayet meşhurdur ve günümüzde halen tartışılmaktadır. İbn Teymiye yaklaşık 50 sayfa tutarındaki bu fetvasında kelime-i şehadet getirdikleri ve zahiren İslama intisab ettikleri iddiasıyla Tatarlarla savaşmanın caiz olmadığını veyahut da savaşılsa bile en fazla baği statüsünde olacaklarını iddia edenleri kesin bir dille reddetmektedir. Halbuki Tatarlar “Yasa” ile sadece kendi aralarında hükmediyorlardı ve diğer Müslümanlar İslam şeriatıyla hükmetmeye devam ediyordu. O yüzden onların durumu çoğu kimseye gizli kalmıştı. Fakat günümüzdeki tağutlar açık bir biçimde İslam şeriatını yürürlükten kaldırmışlar ve yerine beşeri kanunları getirmişlerdir. Buna rağmen onların küfründen şüphe eden kimse ancak İslam dininden şüphe ettiği için bu hale gelmiştir.

Alimlerin, İslam şeriatı dışındaki kanunlarla hükmetmenin küfür ve şirk olduğuna dair fetvaları çoktur. Biz, bu husustaki icmayı beyan eden birkaç fetvayı nakletmekle yetindik. Günümüzde bazılarının bu amelin küfür olmasını yaptığı işin helal olduğuna itikad etmesi, Allahın şeriatını küçümsemesi gibi şartlara bağlamaları veyahut da İslam şeriatıyla hükmetmeye gücü yettiği halde hükmetmezse gibi şartlar öne sürmeleri, günümüzdeki bazı yöneticilerin mustazaf durumunda olduğunu veyahut da özür sayılacak bir cehalet veya tevile sahip olduklarını iddia etmeleri gibi şeylerin hepsi delilsiz tahakkümdür ve Kitap ve Sünnetten hiçbir asla dayanmamaktadır. Yine İslama muhalif teşride bulunan bir kimsenin bu yaptığı kanunu Allah’a isnad etmediği müddetçe kafir olmayacağı iddiası da temelsiz bir iddiadır. Zira Tatarlar, “Yasa”nın Cengizhan tarafından icad edildiğini biliyorlar ve bunu Allah ve Rasulune dayandırmıyorlardı. Buna rağmen bu yasayı şeriat ve kanun edindikleri için alimler onların kafir olduklarını ittifakla beyan etmiştir. Alimlerin icma ile tekfir ettiği bu fiilin küfür olmasını belli şartlara bağlamaya çalışanların mücerred rey ve hevadan başka hiçbir dayanakları yoktur. Alimlerden hiç kimse İslam şeriatı haricindeki uydurma kanunlara bağlananların, bu kanunlarla hükmedenlerin tekfirini böyle batıl şartlara bağlamamışlardır. Bunu iddia eden kimse alimlerin sözlerini yorumlamaktan öte hiçbir şekilde buna dair açık bir ibare getiremez. Eğer böyle bir şart olsaydı alimler mutlaka bunu açıklarlardı. Zira Fıkıh usulunde bilinen kaide gereği “İhtiyaç anında açıklamanın geciktirilmesi caiz değildir” Alimler bu hükmü Kitap ve Sünnetin sarih delaletinden çıkartmışlardır ve de hiç kimsenin nassların tekfir ettiği bir kimseyi müslüman ilan etme hak ve yetkisi yoktur. İslam şeriatına bağlı olup, başka bir şeriata tabi olmadığı halde nefsine uyarak bazı hususlarda Allahın hükmünü terk eden hakimin durumunun beşeri kanunlarla hükmeden yöneticilerden farklı olduğu hususu ise ilerde detaylı açıklanacaktır.

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1769
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
İslam tarihinde, kendisini İslama nisbet eden toplulukların İslam şeriatından başka kanunlara tabi olmaları hususunda ilk ciddi sapma, bahsedilen “Yesak” kanununa uyan Tatarlar zamanında gerçekleşmişti. Fakat bu sapma gerek alimlerin gerekse yöneticilerin gayretleriyle kısa zamanda durduruldu ve Tatarlar da Yesak kanununu bırakıp İslam şeriatına uymaya mecbur kaldılar. M.20. asrın başlarına kadar bu durum böyle devam etti. Atalarından kalma töre ve geleneklere muhakeme olanlar gibi istisnai birkaç örnek dışında İslama intisab eden bütün kavimler, kabirperestlik vb şirklere bulaşmış olsalar da hüküm konusunda İslam şeriatına tabi olmaya devam ettiler. Törelere muhakeme olanlar vb hakkında da dönemin uleması gerekli açıklamaları yaptılar.
 
m. 19. Asrın sonlarına doğru Batılı sömürgecilerin de teşvikiyle İslama nisbet edilen ülkelerde uydurma beşeri kanunlarla hükmetme hastalığı ortaya çıktı ve bu illet, tıpkı kanserli bir hücre gibi bütün İslam adı taşıyan ülkelere yayılmaya başladı. Bu uydurma kanunların zuhur ettiği dönemde ilim ehli olarak görülen birçok kimse bu kanunlarla hükmetmenin ve bu kanunları esas alan mahkemelere müracaat etmenin küfür olduğuna dair fetvalar neşrettiler. Bu fetvalardan bilhassa selefi camiada itibar edilen bazı zatlara ait olanlardan bir kısmını zikredeceğiz. Bu yönde fetva verenler arasında Ahmed Şakir, Şenkiti, Muhammed bin İbrahim, Hamid el-Fıki gibi selef akidesine intisab eden müelliflerin yanı sıra Osmanlı devletinin son şeyhulislamı Mustafa Sabri, yine Osmanlı devletinin ulemasından addedilen Düzceli Zahid el-Kevseri gibi Eşari, Maturidi hatta tasavvuf akidesine mensub olan ve de el-Menar dergisi editörü Mısırlı Reşid Rıza gibi Mutezili, modernist temayüldeki kimseler de mevcuttur. Bunların hepsi ve daha isimlerini burada saymaktan imtina ettiğimiz birçok muasır yazarlar beşeri kanunlarla hükmetmenin küfür olduğuna dair fetva vermişler ve bu hususta herhangi bir tafsilata ve istisnaya yer vermemişlerdir.

İddia ediyoruz ki beşeri kanunların bütün dünyaya kök saldığı son yıllara kadar ilim sahibi olan hiç kimseden beşeri kanunlarla hükmeden yöneticilerin, bu yaptıkları işi helal saymadıkları takdirde kafir olmayacakları sadece günahkar olacakları yönünde hiçbir fetva sadır olmadığı gibi, böyle bir konu gündeme dahi gelmemiştir. Son 20-30 yıllık süreci saymazsak, en azından selefi olma iddiasındaki çevrede böyle bir fikrin gündeme geldiğine dair hiçbir şey bilmiyoruz. Eğer bilenler varsa, yani gerek geçmişte gerekse de içinde bulunduğumuz hicri 15. asırdan önceki dönemde selefi olma iddiasındaki herhangi bir ilim sahibi kimsenin aynı günümüz Mürciesinin dediği şekilde İslam şeriatı haricindeki yasalara tabi olan ve bu yasalarla hükmeden kimselerin tekfirinde istihlal (helal sayma) şartı getirdiğine hatta böyle bir tartışmanın varlığına dair en ufak bir nakil getirebilecek olan birisi varsa burada neşretmeye ve tartışmaya hazırız. Beşeri yasalarla hükmetmeye küfür diyen bazı muasırların kendi hayatlarında bu fetvalara muhalif hareket etmiş olmaları, tağuti düzenlerin bünyesinde görev almış olmaları gibi hususlar konumuzun dışındadır. Birçok ilim sahibi kimseler vardır ki kendileri amel etmese de hakkı itiraf etmişler ve o hakka muhalif sözler sarfetmekten kaçınmışlardır.

İslam şeriatından başka bir kanunu icad edip yürürlüğe koyan veya daha önceden yürürlüğe konmuş olan bu vaz’i (uydurma) kanunlarla insanlar arasında hükmeden kimselerin ve de bu kanunlara muhakeme olanların kafir olduğu hususu İslam dininden zaruri olarak bilinen açık bir meseledir ve bu amel, tıpkı putlara secde etmek, mushafı tahkir etmek gibi küfür olan bir masiyettir. Bundan dolayı da bu küfrü işleyenlerin tekfiri için yaptığı işi helal sayması yani istihlal şartı aranmaz. Bütün bunlar alimlerin icmasıyla sabit olup bu icmaya –küfür sadece itikad iledir, diyen Cehmiyye gibi düşünen batıl ehli haricinde- hiç kimse muhalefet etmez. Çünkü burada Allahın hükmü haricindeki bir hükme ve de Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem)’in şeriatından başka bir şeriata tabi olma sözkonusudur ki bütün bunlar “La ilahe illallah, Muhammedun Rasulullah” şehadetiyle çelişmektedir. Bu açık bir husustur. Bizim bu yazımızda esas aldığımız tezimiz ise şudur: Bu meselenin dindeki önemi bilindiğinden dolayı uydurma kanunlar ilk ortaya çıktığında İslama intisab eden avam havas herkes bu fitneye şiddetle karşı çıktılar. Ancak bu kanunlar yayıldıkça buna karşı mukavemet edenler de azaldı ve belli bir süre sonra da bu kanunlarla hükmetmek artık sıradan bir iş haline geldi, hatta bu kanunlara tepki gösterenler yadırganır oldu. Nasıl ki İslam ülkesi ismi verilen bölgelerde 100 sene öncesine kadar kadınlar yüzlerini dahi açmaktan haya ederken, şimdilerde müslüman olduğunu iddia eden bir kadının açık gezmesi toplumda normal karşılanan bir şeydir hatta peçe takarak geçmişteki hicabın aynısını uygulamaya kalkanlar tuhaf karşılanmaktadır. Esasında bütün küfür, şirk, bidat ve haramlar ve diğer münkeratın yayılma hikayesi bu şekilde olmuştur. İşte bu yazımızdaki ana gayemiz kanunlara bakış noktasındaki bu değişimi gözler önüne sermektir. Bununla da kanun ehlinin tekfirinde istihlal şartını öne sürenlerin ne seleften ne haleften hatta yakın zamana kadar muasırlardan hiçbir dayanakları olmadığını, kısacası bir seleflerinin olmadığını, bu düşüncenin içinde bulunduğumuz asırda ortaya çıkan küfri bir bidat  ve ümmetin icmasına muhalif muhdes bir görüş olduğunu iyice belirginleştirmeyi amaçlıyoruz.

Şimdi öncelikle selefi davete intisap eden muasır bazı yazarların konuyla alakalı görüşlerini muhtasar olarak nakledeceğiz. Daha önce de zikrettiğimiz gibi bizler yakın zamanda yaşamış muvahhid bir alim bilmiyoruz. Bu zikredeceğimiz muasırların diğer akidevi meselelerdeki görüş ve tutumlarını benimsemesek de günümüzde kendilerini bu muasır davetçilere nisbet eden kimselerin, sırf tağutları müdafaa etmek adına kendi şeyhlerine dahi muhalefet eder duruma geldiklerini ortaya koymak istiyoruz.

Misal olarak;

Muhammed Hamid el Fıki, "Fethul Mecid" adlı kitabın dip notunda Yesakla ilgili olarak şöyle demiştir:
 
 "Yesak gibi hatta ondan daha şerli olan şey ise; kan, ırz ve mallar hakkında Allah-u Teâlâ'nın Kitabında ve Rasulunün sünnetinde hükümler açıkken, kişinin, batılıların kanunlarını bu konularda kendisine kanun edinip, onlara muhakeme olmasıdır. Böyle yapan kimse şüphesiz kafirdir, mürteddir. Bu ameller üzerinde ısrar ettiği ve Allah-u Teâlâ'nın indirdiği hükme dönmediği müddetçe onun müslüman olarak isimlendirilmesi, İslam’dan olduğu açık olan namaz, oruç, hac ve bunlar gibi amelleri yerine getirmesi kendisine hiçbir fayda sağlamaz." (Fethul Mecid Nisa: 60 ayetiyle alakalı bölümün dip notunda)

Şenkiti ise şöyle diyor:

“Şeytanın kendilerini kandırdığı ve insanların kafalarından çıkarılmış Allah'ın şeriatine muhalif kanunlara tabi olan kimselerin kafir ve müşrik olduklarında şüphe edenler; hakkı görmek hususunda basireti kör olmuş kimselerden başkaları değildir. (Edvaül Beyan c: 4 s: 83-84)

Ahmed Şakir ise şöyle demektedir:

"Bil ki bu kanunların hepsi, ister şeriate uygun olsun ister uygun olmasın, batıldır ve bu kanunlara muhakeme olmak, İslam şeriatinden çıkmaktır. Bu kanunların içindeki İslam şeriatine uygun hükümler, İslam kanunlarına tabi olunarak, Allah-u teala ve rasulünün hükmüne itaat edilerek konulmamış, bilakis tesadüfen İslam şeriatinin hükümlerine uygun düşmüştür. Bu yüzden bu kanunların hepsi, ister İslam şeriatine muhalif olsun ister muhalif olmasın, sapıklıktır. Bu kanunlar, kendisine uyanı cehenneme sevkeder. Hiçbir müslümanın bu kanunlara boyun eğmesi ve onlardan razı olması asla caiz değildir." (Umdetu't Tefsir c: 3 s: 314-315)

Bu aktardıklarımız, selefi olarak vasfedilen bazı muasır yazarların uydurma kanunlarla hükmedenleri hiçbir istisna ve tafsilat getirmeksizin tekfir ettikleri genel içerikli sözlerden sadece az bir kısmıdır. Yazımızın bundan sonraki kısmında bizzat sadedinde olduğumuz konuyla alakalı yani böyle bir yöneticinin yaptığı işi helal saymasa da kafir olacağına dair muasır selefi davetçilerin sözlerini nakledeceğiz. Fetvalarını zikredeceğimiz yazarların hiç birisi günümüz Mürcie’sinin tabiriyle “tekfirci” akıma mensup değildir. Bilakis hepsi, Suudi selefisi adı verilen cenahta itibar gören kimselerdir.

Döneminin Suudi Arabistan baş müftüsü olan Muhammed bin İbrahim (m.1969 yılında ölmüştür) beşeri kanunlara muhakeme olanların hükmüyle alakalı “Tahkim’ul Kavanin” isimli bir risale neşretmiştir. Yeri gelmişken belirtelim ki Muhammed bin İbrahim, Abdulaziz bin Baz başta olmak üzere Suudi selefilerinin itibar ettikleri birçok kişinin de hocasıdır. İhtiva ettiği faydalardan dolayı risalenin tamamını nakledeceğiz ve ardından bazı değerlendirmeler yapacağız:

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1769
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
TAHKİM'UL KAVANİN RİSALESİ

"Lanetli kanunları, Ruh'ul Emin'in insanları uyarmak için Muhammmed'in kalbine fasih arab dili ile indirdiği Kur'an'ı kerim ile hüküm konusunda aynı seviyeye yükseltmek ve ihtilaf anında Kur'an'ı bırakıp insan ürünü olan kanunlarla hüküm vermek, apaçık büyük küfür olan amellerdendir ve Allah'ın aşağıdaki sözlerine karşı zıt ve inatçı bir tavır takınmak demektir.

Allah-u teala şöyle buyuruyor :
 
"Eğer herhangi bir şey hakkında ihtilafa düşerseniz onu Allah'a ve Rasulune havale edin! Eğer Allah'a ve ahiret gününe iman etmişseniz... İşte bu daha hayırlı ve sonuç itibarı ile de daha güzeldir." (Nisa: 59)

Allah-u teala, herhangi bir konuda aralarında ihtilaf eden kimselerin imanlarını, Nebi sallallahu aleyhi ve sellem'i hakem tayin etmedikleri müddetçe geçersiz saymaktadır. Hem de bu imanın geçersizliğini, nefiy (olumsuzluk) ve kasem (yemin) edatlarıyla te'kit ederek bildirmiştir. Allah-u teala şöyle buyuruyor:

"Hayır! Rabbine yemin olsun ki, aralarında çekiştikleri şeylerde seni hakem tayin etmedikçe, sonra verdiğin hükümden dolayı kalplerinde hiç bir sıkıntı duymadan teslim olmadıkça asla iman etmiş olmazlar." (Nisa:  65)

Allah-u teala, ayette de görüldüğü gibi, iman etmiş sayılabilmeleri için sadece "Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem'a muhakeme olma" şartıyla yetinmemiş, buna ek olarak "Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem'in hükümlerine karşı nefislerde hiç bir sıkıntı duymama" şartını da ileri sürmüştür. Ayetin şu bölümünde geçtiği gibi:

"Sonra senin verdiğin hükümden dolayı nefislerinde hiçbir sıkıntı duymadan..."
 
Ayette geçen "harac" kelimesi; "sıkıntı" manasındadır. Şüphesiz onların içlerinde, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem'in verdiği hükümden ve ona teslim olmaktan dolayı herhangi bir sıkıntı ve üzüntü olmamalıdır.

Allah-u teala, ayette görüldüğü gibi, insanların iman etmiş sayılabilmeleri için sadece bu iki şartla da yetinmemiş, buna ek olarak, "Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem'in hükümlerine tam teslimiyet gösterme" şartını da bildirmiştir. Yani; amelde Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem'in hükümlerine tamamen boyun eğmek gerekir. Bu ancak, nefislerin arzularını bir kenara atıp sadece Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem'in hükümlerine tam teslimiyet ve boyun eğmekle gerçekleşir. Bu sebeple Allah-u teala, ayette geçtiği gibi bu manayı, te'kit mastarı olan "teslimen" kelimesiyle kuvvetlendirmiştir. Bu gösteriyor ki; Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem'in hükümlerine "teslimiyet ve boyun eğme" yetmez. "Tam bir teslimiyet ve boyun eğme" gerekir.

Birinci ayette geçen manayı iyi düşünün!

Allah-u teala şöyle buyuruyor :

"Eğer herhangi bir şey hakkında ihtilafa düşerseniz, onu Allah'a ve Rasulune havale edin! Eğer Allah'a ve ahiret gününe inanıyorsanız... İşte bu, daha hayırlı ve sonuç itibarı ile de daha güzeldir."

Allah-u teala ayette; "eğer herhangi birşey hakkında ihtilafa düşerseniz" buyurarak ihtilaf edilen meseleyi belli birşeye has kılmadan genel olarak zikretmesi, genel bir mana belirtmek içindir. Yani, "miktarı ve cinsi ne olursa olsun herhangi bir şey hakkında ihtilafa düşerseniz onu Allah-u teala'ya ve Rasulune havale edin" demektir.

Sonra yine, ihtilaflı her konuda Rasulullah'ın hükmüne başvurmanın, verilen hükümden dolayı hiç bir sıkıntı duymadan tamamen teslim olmanın, Allah-u teala'ya ve ahiret gününe imanın gerçekleşmesi için şart olduğunu gösteren Allah'ın:
"Eğer Allah'a ve ahiret gününe inanıyorsanız..." ayetini dikkatlice düşünün!

Sonra Allah-u teala şöyle buyurmakta:
"Bu, daha hayırlı..."
Allah-u teala bir şey hakkında hayırlı (iyi) derse, onda ebediyen şer olmaz. Bilakis o, dünyada da ahirette de hayırlıdır...
Yine Allah-u teala şöyle buyurmuştur:
"Sonuç itibarı ile de daha güzeldir..."
Yani, dünyada ve ahiretteki sonucu daha güzeldir demektir.

Bu gösteriyor ki, herhangi birşey hakkında ihtilaf edildiği zaman, bunun çözümünü Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem dışında başka bir şeye havale etmek, münafıkların söylediklerinin aksine kişiye sadece şer kazandırır ve hem dünya hem de ahiretteki sonu daha kötü olur.

Münafıklar, Rasulullah dışında başka birşeye muhakeme olduklarında, Allah-u teala'nın bildirdiği gibi şöyle derler:
 
"Biz ancak iyilik yapmak ve uzlaştırmak istemiştik." (Nisa: 62)
Bir başka ayette de şöyle söylemişlerdi:
"Muhakkak ki biz ıslah edicileriz."  (Bakara: 11) 
İşte bu sebeple Allah-u teala onların bu sözlerine karşılık şöyle buyurmuştur:
"Hayır! Muhakkakki onlar fesat çıkaranlardır. Fakat hissetmezler."   (Bakara : 12)

Aynı zamanda bu ayet Allah-u teala'nın kanunlarına zıt kanunlar koyanlara karşı da söylenebilir. Onlar Allah'ın kanunlarına zıt kanun koyarken:
"İnsanların bu kanunlara ihtiyacı vardır, artık böyle kanunlara muhakeme olmak zaruret olmuştur" derler. Bu sözler; Rasulullah'ın getirdiği şeyler hakkında şüphe etmek, Allah-u teala'nın ve Rasulunün beyanlarının eksik olduğunu, her zamanda ve her yerde ihtilafları çözebilecek durumda olmadığını, şeriat hükümleri uygulandığında dünya ve ahiretteki sonucun kötü olacağını iddia etmek manasına gelir.
 
Yine manası genel (amm) olan ikinci ayet hakkında da iyi düşünün!
Allah-u teala şöyle buyuruyor:
 "Aralarında çekiştikleri şeylerde..."
Ayetteki ismi mevsul olan (ma) harfi usulcülere ve diğer alimlere göre genel (amm) bir mana ifade etmektedir. İşte bu genel ifade, cins ve çeşit yönünden bütün her şeyi kapsamaktadır. Aynı, miktar yönünden her şeyi kapsadığı gibi... Yani, ne olursa olsun her cins ve ne  miktarda olursa olsun her miktar bu hükme girer.

Allah-u teala, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem'in getirdiği dışında başka şeylere muhakeme olmak isteyen münafıkların imanını kesinlikle kabul etmemekte ve geçersiz saymaktadır. Allah-u teala'nın, şu ayetinde buyurduğu gibi:

"Sana ve senden öncekilere indirilenlere iman ettiklerini iddia edenleri görmüyor musun? Reddetmeleri emir olunmuşken tağuta muhakeme olmak istiyorlar. Şeytan onları derin bir sapıklığa düşürmek istiyor."  (Nisa: 60)

Muhakkak ki Allah-u teala bu ayette, "yez'umune" (iddia ediyorlar) kelimesini kullanarak söz konusu kişilerin iman iddialarını yalanlamaktadır. Çünkü kulun kalbinde iman ile nebi sallallahu aleyhi ve sellem'in getirdiğinden başkasına muhakeme olmayı istemek asla bir arada bulunamaz. Bilakis, bunlardan biri varsa diğerini yok eder.

Tagut, tugyandan türemiş bir kelimedir. Yani; İslam'ın sınırına tecavüz eden demektir. Rasulullah (a.s)'ın getirdiğinin dışındaki kanunlarla her hüküm veren taguttur. Aynı şekilde, Nebi sallallahu aleyhi ve sellem'in getirdiğinden başka şeylere muhakeme olan da tağuta muhakeme olmuştur.
Her ferdin, Nebi sallallahu aleyhi ve sellem'in getirdikleriyle hüküm vermesi haktır. Fakat, Nebi sallallahu aleyhi ve sellem'in getirdikleri dışında başka kanunlarla hüküm vermesi kesinlikle caiz olmaz. Aynı şekilde her ferdin, Nebi sallallahu aleyhi ve sellem'in getirdiği şeylere muhakeme olma hakkı vardır. Kim Nebi sallallahu aleyhi ve sellem'in getirdikleri dışında başka kanunlarla hüküm verirse veya o kanunlara muhakeme olursa haddini aşarak ya tağut ya da tağuta muhakeme olmuş olur.

 Allah-u teala'nın şu ayetini de iyi düşünün!
 "Onu reddetmekle emir olunmuşlardı..."

Bu ayeti okuduğun zaman, Allah-u teala'nın kanunlarına zıt kanun koyanların, Allah-u teala'nın emrine ne kadar karşı geldiklerini daha iyi anlarsın. Allah-u teala, insanlardan tagutu reddetmelerini istiyor. Halbuki Allah-u teala'nın kanunlarına zıt kanun koyanlar, tagutun kabul edilmesini istiyorlar.
Allah-u teala onlar hakkında şöyle buyuruyor:

"Zalimler, sözleri kendilerine söylenenden başka söze çevirmektedirler." (Bakara: 59)

Allah-u teala'nın şu sözünü de iyi düşünün!
"...Şeytan onları saptırmak istiyor."

Allah-u teala bu ayette tağuta muhakeme olmanın sapıklık olduğunu bildirmektedir. Halbuki Allah-u teala'nın kanunlarına zıt kanun koyanlar, bunu hidayet olarak (dosdoğru yol olarak) görmektedirler. Allah-u teala bu ayette, tağuta muhakeme olmanın şeytanın istediği birşey olduğunu bildirmiştir. Halbuki Allah'ın kanunlarına zıt kanun koyanlar, bunda insanların maslahatı ve şeytandan uzaklaşma olduğunu ileri sürerler. Bu demektir ki, şeytanın emirleri insanların maslahatına uygun ama Rahman'ın isteği ve Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem'in getirdiği  ise insanların maslahatına uygun değildir.

Allah-u teala, kendi hükmünün insanların maslahatına en uygun hüküm olduğunu, bundan başkasını isteyenlerin ise cahiliyenin hükmünü istediklerini bildirerek şöyle buyurmaktadır:

"Cahiliyenin hükmünü mü istiyorlar? Yakinen inanan bir millet için Allah'tan daha iyi hüküm veren kim vardır?" (Maide: 50)
Bu ayeti kerimeyi iyice düşün!
Bu ayeti kerime, hükmü iki kısma ayırır:
Allah-u teala'nın hükmü ve cahiliyenin hükmü... Allah-u teala'nın hükmünden sonra ancak cahiliyyenin hükmü vardır, başka bir şey yoktur. Bu gösteriyor ki, Allah-u teala'nın dışında kanun koyanlar, kabul etseler de etmezseler de cahiliye ehlindendirler. Hatta onlardan daha kötü ve daha yalancıdırlar. Çünkü cahiliyye ehlinde bu konuda zıtlık ve tezatlık yoktur. Halbuki Allah'ın kanunu dışında kanun koyanlarda zıtlık ve tezatlık vardır. Çünkü onlar Allah'ın kanunları dışında kanunlar koydukları halde, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem'in getirdiği şeylere iman ettiklerini söylüyor ve böylece ikisi arasında bir yol tutmak istiyorlar.

Allah-u teala bu kişilerin benzerleri hakkında şöyle buyurmuştur:
"İşte onlar gerçekten kafir olanlardır. Kafirler için rezil, ebedi bir azap hazırladık." (Nisa: 151)

Ayrıca aşağıdaki ayeti kerimenin, Allah'ın kanunları dışında kanun koyanların heva, heves ve kıt akıllarından çıkartıkları bu kanunlara "iyi" demelerine nasıl cevap verdiğine de bir bak!  Allah-u teala şöyle buyuruyor:

"Yakinen bilen bir millet için Allah'tan daha iyi hüküm veren kim vardır?" (Maide: 50)

Bundan önceki ayetlerde Allah-u teala Nebisi Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem'i muhatap alarak şöyle buyurmuştur:
"Onların aralarında Allah'ın indirdiği ile hükmet! Sana hak geldikten sonra onların hevalarına uyma!"  (Maide: 48) 
                       
Sonra da  şöyle buyurmuştur:
"Aralarında Allah'ın indirdiği ile hükmet, onların hevalarına tabi olma! Allah'ın sana indirmiş olduğu şeylerin bir kısmında seni saptırmalarından sakın! Eğer yüz çevirirlerse bil ki Allah onlara bazı günahlarından dolayı azap etmek istemektedir. Muhakkakki insanların çoğu fasıktır." (Maide: 49)

Allah-u teala, yahudiler Nebi sallallahu aleyhi ve sellem'e hüküm vermesi için geldikleri zaman, haklarında hüküm vermek ile onlardan yüz çevirmek arasında nebisini muhayyer kıldığını bildirerek şöyle buyurmuştur:

"Eğer sana gelirlerse aralarında hükmet ya da onlardan yüz çevir! Eğer onlardan yüz çevirirsen sana kesinlikle hiç bir zarar veremezler. Eğer hüküm verirsen onların arasında adaletle hüküm ver! Muhakkakki Allah adaletli olanı sever."  (Maide : 42)

Bu ayette kast edilen "adalet", Allah'ın ve Rasulünün hükmüdür. Allah'ın ve Rasulünün hükmü dışında hiçbir hüküm gerçekten adaletli değildir. İslam'a muhalif hükümler zulümdür, dalalettir, sapıklıktır, küfürdür, fısktır. Bu sebeple Allah-u teala bundan sonraki ayetlerde şöyle buyurmuştur:   
"Allah'ın indirdikleri ile hükmetmeyenler işte onlar kafirlerin ta kendileridirler."  (Maide: 44)
"Allah'ın indirdikleri ile hükmetmeyenler işte onlar zalimlerin ta kendileridirler." (Maide: 45)
"Allah'ın indirdikleri ile hükmetmeyenler işte onlar fasıkların ta kendileridirler."  (Maide : 47)

Bu ayetlerde Allah-u teala, Allah'ın indirdikleriyle hükmetmeyen hakimlerin kafir, zalim ve fasık olduklarına hükmediyor. Allah-u teala, Allah'ın indirdikleriyle hükmetmeyenler kafir olmadığı halde onlara kafir hükmünü asla vermez. Muhakkak ki böyle yapan kişi, mutlak kafirdir. Ya ameli küfür işlemiş ya da itikadi küfür işlemiştir.

Bu ayetlerin tefsiri hakkında İbn Abbas radiyallahu anh'tan gelen, Tavus ve başkalarının da rivayet ettiği haber de şuna delalet etmektedir:
Allah-u teala'nın indirdikleri ile hükmetmeyen hakim, ya İslam milletinden çıkaran itikadi küfür işlemiş  ya da İslam milletinden çıkarmayan ameli küfür işlemiştir.

Birinci zikredilen itikadi küfür ise bir kaç çeşittir.

Bunlar:
1 - Allah-u teala ve Rasulünün hükmüyle hükmetmenin gerekli olduğunu inkar ederek Allah-u teala'nın indirdikleri ile hükmetmeyen hakim.
İbn Cerir'in tercih ettiği, İbni Abbas radiyallahu anh'tan rivayet edilen ve rivayette büyük küfür olduğu belirtilen hüküm bu tür hakimler içindir. Zaten Allah-u teala ve Rasulünün hükmüyle hükmetmenin gerekli olduğunu inkar eden hakimin kafir olduğu kunusunda alimler arasında ihtilaf yoktur. Çünkü alimler, dinin aslından herhangi birini veya ittifak edilen fer'i meselelerin herhangi birini inkar eden ya da Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem'in getirdiği kesin olan şeylerden bir harfi inkar eden kimsenin İslam milletinden çıkartan küfür işlediği  konusunda ittifak etmişlerdir.

2 - Allah-u teala'nın hükmünün hak olduğunu inkar etmeyen fakat bununla birlikte Allah-u teala ve Rasulünün hükmü dışındaki hükümlerin Allah-u teala ve Rasulünün hükmünden daha güzel ve daha mükemmel olduğuna, insanların arasında zamanın geçmesiyle ve durumların değişmesiyle ortaya çıkan yeni olaylardaki ihtilafları çözmede insanların ihtiyacını daha iyi karşıladığına inanarak Allah'ın indirdikleriyle hükmetmeyen hakim.
Bu durum da şüphesiz küfürdür. Çünkü heva ve heveslere, kıt akıllara ve kötü düşüncelere dayanan yaratılmışların hükmünü, Hakim ve Hamid olan Allah-u teala'nın hükmüne tercih etmişlerdir.

Zamanın ve durumların değişmesiyle Allah-u teala ve Rasulünün hükmünde hiçbir değişme olmaz. Yeni olaylar olsa bile, muhakkak ki bunlar hakkında Allah-u teala'nın kitabında ve Rasulünün sünnetinde ya nass olarak ya apaçık olarak ya nastan istinbat olarak ya da başka bir şekilde hüküm vardır. Bunu bilen bilir, bilmeyen de bilmez.

Alimlerin:
"Durumların değişmesiyle fetvalar da değişir" sözlerinin manası; kıt akıllıların, hüküm ve hükümlerin illetlerini idrak ve anlamadan yoksun olanların zannettiği gibi değildir. Onlar fetvaların kötü niyetlerine, hayvani şehvetlerine, dünyevi arzularına ve hatalı varsayımlarına göre değişeceğini zannettiler. Bu sebeple nasları kendi görüşlerine, heva ve heveslerine tabi kıldılar. Böylece güçleri yettiği kadar kelimeleri yerlerinden oynattılar...   
 
3 - Beşeri kanunların Allah-u teala'nın ve Rasulünün hükmünden daha güzel olduğuna inanmayan fakat şer'i hükümlerle aynı seviyede olduğuna inanan.
Bu kimse de daha önceki kimseler gibi İslam milletinden çıkaran küfür işlemiş ve kafir olmuştur. Çünkü o, yaratılanın yaratanla aynı seviyede olduğuna hükmetmiş ve Allah-u teala'nın şu ayetinin hükmüne karşı gelerek onu geçersiz kılmıştır:
"O'nun benzeri hiç bir şey yoktur. O, Semi'dir. Basir'dir." (Şura: 11)
Bu ve bunun gibi ayetler gösteriyor ki Rab, kemal sıfatlara haizdir. Sıfatı, fiili ve insanlar arasında hüküm vermesiyle mahlukata benzemekten münezzeh ve yücedir.

4 - Allah-u teala'nın indirdiği dışındaki hükümlerin, Allah-u teala ve Rasulünün hükmü gibi veya ondan daha iyi olduğuna inanmadığı halde, Allah-u teala ve Rasulünün hükmüne muhalif olan böyle hükümlerin tatbik edilmesini caiz gören.
 
Bu kimse de daha öncekiler gibi İslam milletinden çıkaran küfür işlemiş ve kafir olmuştur. Çünkü bu kimse, şer'i hükümlerin doğruluğunu kabul etmekle birlikte sahih, açık ve kesin naslarla haram olduğu bildirilen şeyin yapılabileceğini caiz görmüştür.

5 - Bu küfür, büyük küfürlerin en büyüğü, en kapsamlısı, en açığıdır. Bu küfür, şeriate karşı en şiddetli ve ortaya en açık bir şekilde çıkmış olanıdır. Bu küfür, şeriatin hükümlerine şiddetli bir şekilde büyüklenen, Allah-u teala ve rasulünün hükümlerine en zıd olan ve şer'i mahkemelere rakip olan mahkemeler kurmaktır. Sözde bu mahkemeler için, şeri mahkemelerde olduğu gibi düzenli, teferruatlı, teşkilatlı ve zorunlu hükümler veren merciler oluşturulmuştur.

Şer'i mahkemelerin mercisi nasıl Kur'an ve sünnetse, beşeri kanunlarla hükmeden mahkemelerin de mercileri vardır ve onların mercileri de; değişik ümmetlerin şeriatleri, Fransa, Amerika, İngiltere gibi değişik devletlerin anayasalarından derlenmiş kanunlar, bidatçilerin ve müslüman olmadıkları halde İslam'a nispet edilmiş sapık taifelerin mezheblerinden alınmış kural, ilke ve prensiplerdir.

Bu tür mahkemeleri İslam diyarında çokça görmekteyiz. İnsanların ihtilaflarını çözmek için kapıları açıktır. İnsanlar da saf saf onlara gitmektedirler. Bu mahkemeler, ihtilaflı olan insanlar arasında Kur'an ve sünnete muhalif beşeri kanunlarla hükmederler ve verilen hükmü uygulamaları için onları zorlarlar. Acaba bu küfürden daha büyük bir küfür var mıdır?" lâ ilâhe illallah Muhammedun Rasulullah şehadetine zıt ve onu bozan bundan daha kötü bir amel var mıdır acaba?


Zikrettiğimiz meselelerin delillerinin ilim kitaplarında var olduğu bilinmektedir. Bunları tek tek zikretmeye kalkışırsak bu küçük risalemiz buna yetmez.
 
Ey akıllılar topluluğu!
Ey zekiler cemaati!
Ey uyanık olanlar!
Size benzeyen veya sizden daha düşük olan, hata işleyebilen, hatta hataları doğrularından daha çok olan, ancak yaptıkları doğrular Allah-u teala'nın kitabı ve rasulünün sünnetinden alınan doğrular olan kişilerin, kanlarınız, mallarınız, ırzlarınız, kadınlarınız, çocuklarınız ve diğer haklarınız hakkında hüküm vermelerine nasıl izin verebiliyorsunuz?

Bu konularda kendi hükümlerini veriyor ve kendisinde hata bulunmayan, hiçbir yönden batılın kendisine yaklaşamadığı, Hakim ve Hamid tarafından indirilen Allah-u teala ve rasulünün hükümlerini uygulamıyorlar?

Halbuki insanlar, Allah-u teala'nın hükümlerine boyun eğdiklerinde, kendilerini yaratanın hükmüne, O'na ibadet etmek için boyun eğmiş olurlar. İnsanlar nasıl ki Allah'a secde ediyor ve o konuda sadece O'na ibadet ediyorlar, O'ndan başkasına bu konuda secde etmiyorlarsa, aynı şekilde hüküm konusunda da sadece Hakim, Alim, Hamid, Rauf, ve Rahim olan Allah-u teala'nın hükümlerine boyun eğmeleri gerekir.

Zalim, cahil, şüpheci, heva ve hevesine uyan, şüpheler içine düşen, kalplerine gaflet, sertlik ve karanlıklar hakim olan yaratılmışın hükümlerine hiçbir zaman boyun eğmemeleri gerekir.

Akıl sahibi kimseler, bu gibilerinin hükümlerine boyun eğmez ve o hükümlere asla teslim olmazlar. Çünkü böyle yaptıkları zaman, onlara köle olmuş olurlar. Ayrıca, bu hükümlere boyun eğdiklerinde heva ve heveslere ve şahsi arzulara göre yapılmış, yanlışlarla dolu olan kanunlara uymuş olurlar. Ayrıca böyle hükümlere boyun eğmek Allah-u teala'nın şu ayetindeki buyruğuna göre küfürdür:
 
"Allah'ın indirdiği ile hükmetmeyenler işte onlar kafirlerin ta kendileridir." (Maide:44)
 
6 - Şehirdeki olsun çöldeki olsun, böyle topluluklardan çoğunun reisleri, ihtilaf ettikleri konularda, kendisinden başka güç ve kuvvet sahibi olmayan Allah'ın ve O'nun Rasulünün hükmünden yüz çevirerek ve bunları bir kenara atarak, cahiliyeden arta kalan, babalarından ve dedelerinden rivayet edilen hükümlerle ve kendilerine miras kalan adetleri ile muhakeme olmaya dair hüküm veriyorlardı. İşte bu ameller de İslam milletinden çıkartan birer küfürdür.

"....Allah-u Teâlâ'nın indirdiğiyle hükmetmeyen ikinci kısım hakimlere, yani; İslam milletinden çıkmayan hakimlere gelince... İbni Abbas radiyallahu anh’ın "Maide: 44" hakkındaki sözü daha önce geçmişti. O, bu sözünde bu kısım hakimlere işaret etmiştir.

İbni Abbas radiyallahu anh şöyle dedi:
"Bu sizin düşündüğünüz gibi insanı İslam milletinden çıkaran küfür değildir."
İbni Abbas radiyallahu anh bir başka yerde ise şöyle dedi:
"Bu, bir başka küfürdür."

Bir mesele hakkında heva ve hevesine veya şehvetine uyarak Allah-u Teâlâ'nın indirdiğiyle hükmetmeyen hakimin bu yaptığı amelin küçük küfür olabilmesi için; Allah-u Teâlâ'nın o mesele hakkında indirdiği hükümle hükmetmek gerektiğine, Allah-u Teâlâ ve rasulünün o meseleye verdiği hükmünün hak olduğuna inanması ve bu konuda hata ettiğini itiraf etmesi gerekir.

Bu hakim her ne kadar yaptığı bu amel sebebiyle İslam milletinden çıkmamışsa da işlediği bu amel büyük haramdır. Öyle ki, zina etmek, içki içmek, hırsızlık yapmak, yalan yere yemin etmek ve bunlar gibi büyük günah olan amellerden daha büyük haramdır. Zira Allah-u Teâlâ bu ameli küfür olarak isimlendirmiştir. Allah-u Teâlâ'nın, kitabında küfür olarak isimlendirdiği bir haram, küfür olarak isimlendirmediği haramdan elbette daha büyük olmalıdır."
 (Ed-Durer’us Seniyye, 16/206-216)

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1769
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Tahkim’ul Kavanin risalesi burada sona erdi. Muhammed bin İbrahim’in beşeri kanunlarla hükmedenleri ve bu kanunlara muhakeme olanları tekfir ettiği çok açıktır. Zira risalenin başından sonuna kadar bu kanunlarla hükmetmenin küfür olduğunu vurgulamış ve Allahın hükmüne muhalif teşride bulunarak Allahın şeriatı yerine bu kanunu yürürlüğe koymayı hakimlerle alakalı itikadi küfrün beşinci çeşidi olarak zikretmiştir. Keza itikadi küfrün altıncı çeşidi olarak da bedevilerin atalarının örfleriyle hükmetmelerini zikretmiştir. İbn Abbas’ın Maide: 44’le alakalı söylemiş olduğu küçük küfrü ise bütün bunlardan ayrı olarak zikretmiştir. Bütün bunlar onun, beşeri kanunlarla hükmeden hakimleri, nefsine uyarak ve de İslam şeriatından başka bir şeriata ve kanuna bağlanmadan Allahın hükmünü uygulamayı terk eden hakimden farklı gördüğünü ve kanun ashabını tekfir ettiğini açıkça göstermektedir. Şüphesiz ki o, bu husustaki akidesini ecdadından ve diğer Necd alimlerinden miras almıştır. Bu yazdıklarıyla hakkıyla amel edip Suudi tağutları dahil, tağutlardan bütünüyle beri olsaydı ve tağuttan beraatin bütün gereklerini yerine getirseydi, kendi nefsine zulmetmemiş olurdu. Kalpler Allahın elindedir, o dilediğine hidayet eder.

m.1969’da vefat eden Muhammed bin İbrahim’in beşeri kanunlarla hükmeden yöneticilerin kafir olduğuna dair verdiği bu fetvasına aynı akideyi paylaştığı selefi olma iddiasındaki çevrelerden ne sağlığında ne de sonrasında kimsenin itiraz ettiğine dair bir şey bilmiyoruz. Hatta bilakis 90’lı yıllara kadar hep bu minvalde kitaplar, makaleler neşredilmiş ve kanun ehlinin kafir olduğu görüşü camiada genel kabul görmüştür. Mesela Suudi Arabistan Fetva kurulunun çıkartmış olduğu “Mecellet’ul Buhus’il İslamiyye” adlı derginin bir çok sayısında bunun İslamdan çıkaran itikadi küfür olduğu vurgulanmıştır. (misal olarak derginin h. 1395 Ramazanında çıkan ilk sayısında Menna Halil el-Kattan imzalı “Allahın şeriatını hakem tayin etmenin vacib oluşu” başlıklı yazı gösterilebilir.) Başka bir misal, Filistinli meşhur Abdullah Azzam’ın “el-Akidetu ve Eseruha fi Bina’il Cil” adlı kitabı Suudi Arabistan Evkaf Bakanlığı tarafından yayınlanmıştır. Azzam, bu kitapta beşeri kanunları tatbik eden yöneticilerin kafir olduğunu ve Maide: 44 ayetinin tefsiriyle alakalı söylenen “küçük küfür” hükmünün bu tür yöneticiler için uygulanamayacağını uzun uzun anlatmaktadır. Evkaf bakanlığının bu tür bir kitabı resmi ulemanın onayı olmadan yayınlaması Allahu a’lem sözkonusu olmaz. (Azzam’ın bu kitabı İslam akidesinin özellikleri adı altında Türkçede de neşredilmiştir. Azzam’ın gerek hakimiyet konusunda gerekse tekfir meselesi ve başka meselelerde bazı tutarsızlıkları ve küfre varan sapmaları, irca’ya meyli vardır ki bunlar şu an konumuzun dışındadır)

Bunun da ötesinde 90’lı yıllara kadar selefi olma iddiasındaki hiç kimsenin kanun ashabının tekfirinde ihtilaf ettiğine dair ulaştığımız hiçbir bilgi yoktur. Bu konuda aksi bir bilgiye sahip olan varsa yani günümüzdeki selefi olma iddiasındaki çevrede bu hususta eskiden beri meşhur bir ihtilaf olduğunu isbatlayabilecek olan varsa burada neşretmeye hazırız. Bu meselenin üzerinde durma sebebimiz şudur: Geçmişte, Uydurma kanunlarla hükmetmenin insanı İslamdan çıkartan bir küfür ameli olduğu hususu ilimle iştigal eden herkesin nezdinde açık bir konu idi. Bu husustaki gevşemeler ve farklı fikirler ancak son yıllarda ortaya çıktı. Bu görüş sahiplerinin geçmiş alimlerden ve yakın zamandaki muasırlardan hiçbir dayanağı yoktur. Bunu gösteren vesikalardan bir tanesi Abdulaziz b. Abdillah er-Racihi’nin Fransız ve İngiliz kanunlarıyla hükmeden yöneticilerle alakalı verdiği cevaptır. Racihi (kendisi Suudi selefileri nezdinde meşhur ve muteber bir kimsedir) cevabında önce Hafız İbn Kesir’in ve Muhammed bin İbrahim’in bunun küfür olduğu yönündeki görüşlerini zikretmiş, ardından şöyle demiştir:

“Diğer bazı ilim adamları ise şöyle dediler: Bunun küfür olması için yaptığının helal olduğuna inanması ve ona bu yaptığının küfür olduğunu gösteren hüccetin ikame edilmesi gerekir. Şeyhimiz Abdulaziz bin Baz bu görüşü tercih etmiş ve şöyle demiştir: “Böyle birisine mutlaka hüccet ikame edilmesi gerekir. (…) Hüccet ikame edildiği zaman küfrüne hükmedilir.”

[Bin Baz’ın kendisine hocası Muhammed bin İbrahim’in aksi görüşte olduğu hatırlatıldığında “o masum değildir, alimlerden bir alimdir” dediği nakledilir. Salih bin Fevzan, Halid el-Anberi’nin “Hezimet’ul Fikr’it Tekfiriy (Tekfir Düşüncesinin Çöküşü!)” adlı kitabına yazdığı reddiyesinde bu ibarelerin Bin Baz’dan yazılı olarak gelmediği, sadece bazı kasetlerinde geçtiğini, ses kasedinin delil olmayacağı vb şekillerde Bin Baz’ı savunmaya çalışsa da bunların bir geçerliliği yoktur. Zira ilerde de geleceği üzere Bin baz, Elbani’nin aynı şekilde istihlal şartını öne sürerek kanun ehlinin tekfir edilemeyeceğini iddia ettiği risalesine destek çıkmıştır.]

Racihi ardından konuyu şöyle bitirmektedir:

“O halde bu adam (yani kanun koyucu), Hafız İbn Kesir, Muhammed bin İbrahim ve diğer ilim adamlarının dediği gibi sadece dini/şeriatı tebdil etmesiyle büyük küfür mü işlemiş olur, yoksa ona bu yaptığının küfür olduğuna dair hüccet ikamesi mi gerekir.” (Bkz. İman Küfür Meseleleri, Guraba yay, sf 146)

Allaha hamdolsun! Racihi, kanun koyucuların tekfiri hakkında ilim ehlinin iki görüşü olduğunu iddia etmekte fakat tekfir etmeyen görüşü asla Bin Baz’dan ötesine dayandıramamaktadır. Allahın izniyle inanıyoruz ki Bin Baz öncesinde bunu söyleyen herhangi bir kimse olsaydı mutlaka zikrederdi. Bu konuyu ele alan günümüz yazarlarının hiç birisi bu istihlal görüşünü Bin Baz ve Elbani’den öncesine dayandıramamaktadır. Halbuki beşeri kanunlar meselesi eskiden beri ümmetin gündemini meşgul etmektedir. İlme intisap etme iddiasında olup da kanun ehlini tekfir etmeyen bir zümre olsaydı bu muhakkak duyulurdu. İşte bütün bunlar, vaz’i (uydurma) kanunlar ihdas eden veya bu muhdes kanunlarla hükmeden yöneticilerin tekfir edilmesi için mutlaka bu kanunları güzel görmeleri veya helal saymaları şartını koşanların ancak muasır mürcie’den ibaret olduğunu ve bunun, içinde bulunduğumuz hicri 15. Asırda ortaya çıkmış bir bidat ve küfür cereyanı olduğunu açık bir şekilde ortaya koymaktadır. Bu görüşün dayandığı hiçbir selefi, öncesi yoktur. İslam ümmeti arasından bir selefi, dayanağı olmayan her görüş “Benim ümmetim dalalet üzere birleşmez” hadisinin altında tabiri caizse ezilmeye mahkumdur.

Beşeri kanunları uygulayanların küfründe ihtilaf olduğu iddiasının temelsiz olduğu bu şekilde ortaya çıkmış oldu. Allaha hamdolsun. Abdulaziz Racihi gibi ilim ehlinden olduğunu iddia eden bir kimseye düşen, mesele hakkında iki görüş olduğunu iddia ediyorsa geçmiş alimlerden buna dair nakiller getirmekti. Çünkü kendisinden nakil yaptığı İbn Kesir, yasalarla hükmedenin kafir olduğu hususunu kendi görüşü olarak değil bizzat bütün ümmetin icması olarak nakletmektedir. Eğer Racihi veya onun gibi düşünen başkaları, İbn Kesir’in bu icma iddiasında tutarlı olmadığını düşünüyorlarsa en az onun seviyesinde ihtilafa ve icmaya vakıf olan başka bir alimden nakil yaparak bu iddiayı çürütebilirdi. Fakat öyle zannediyoruz ki buna muvaffak olamayacaklarını onlar da bilmektedirler. Zira İslam şeriatından başka bir şeriat edinip onunla amel eden kimsenin kafir olacağı –Hafız İbn Kesir’in de işaret ettiği gibi- icma ile sabittir. Buradaki icma’dan kasıd ise fakihlerin ittifak ettiği furu bir mesele hakkındaki icma gibi değildir. Bilakis Allah’a, rasulune, ahiret gününe iman gibi İslam dininden zaruri olarak bilinen bir mesele olduğunu ifade etmek için söylenmiştir. Zaten bu mesele bizzat tevhide ve risalete imanın içersinde yer almaktadır. Bu kanun koyucular ve tabilerinin yaptığı gibi Allah ve Rasulu’nun şeriatına bağlanmadan, iltizam etmeden söylenen şehadet kelimesi ittifakla geçersizdir. Bu hususa yukarda işaret etmiştik.


Muasır Cehmiye, bu kanun ashabının tekfiri için istihlal şartını koşma bidatını neden ihdas etmiştir? Tağutları tekfir için istihlal şartını koşan anlayışın ilk yazılı metinlerinden birisi olan “Tekfir Fitnesi” adlı kitaba baktığımızda bunu anlayabiliyoruz. Bu kitap 90’lı yılların başında Elbani tarafından neşredilmiş, İbnu Useymin ve Bin Baz da kitaba ta’lik (dipnot ilavesi) yapmışlar ve kitabı onaylamışlardır. Kitabın girişinde bu eserin 93 yılında Elbani tarafından yapılan bir konuşmanın bant dökümü olduğu belirtilmektedir. Elbani sözkonusu risalede o yıllarda Mısır, Cezayir vb ülkelerde meydana gelen bazı olaylara atıf yapmaktadır. Bu bahsettiği olaylar, İslamcılarla laik rejimler arasında yaşanan şiddet olaylarıdır. Elbani bu risaleyi yazarak laik sistemlere büyük yardımda bulunmuştur. Çünkü kendince bu çatışmanın sebebi olan “laik hükümetlerin kafir olduğu” akidesine darbe vurmak istemiştir.

90’lı yıllar birçok İslamcı hareket için dönüm noktası olmuştur. Çünkü komunist blokun 91 senesinde çökmesinin ardından ABD başta olmak üzere Batılı devletler geçmişte komunizme karşı destekledikleri sözde İslamcı grupları himaye etmekten vazgeçmişler hatta bilakis Batı’nın bundan sonraki düşmanının İslamcı hareketler olduğunu deklare etmişlerdir. O kadar ki NATO komunizmden sonraki yeni düşmanının radikal İslam (!) olduğunu ilan etmiş ve rivayetlere göre askeri tatbikatlarda kızıl renkteki hedefler yerine yeşil renkteki hedeflere atış yapılmaya başlanmıştır. İslam ülkesi adı verilen ülkelerdeki yerel tağutlar da küresel tağutların talimatıyla İslam devleti isteyen oluşumlara karşı tutumlarını sertleştirmiştir. İşte bu süreçte birçok İslamcı adı verilen grup, görüşlerini değiştirip yumuşatarak sisteme entegre olmaya başlamışlar ve bu surette sistemin baskısından kurtulacaklarını düşünmüşlerdir. Bu dönemde birçok cemaat İslam devleti talebinden vazgeçip demokrasinin küfür olmadığını (!) bir anda tesbit (!) edivermiştir. Şu an Türkiye’nin başında bulunan AKP de İslamcı çevredeki bu çözülme ve dejenarasyon, gevşeme sürecinin bir uzantısı olarak kurulmuştur. Selefi geçinen cenahtaki dönüşüm de bu çürümenin devamıdır. Ancak selefi olma iddiasındaki bir çevrenin demokrasinin İslama uygun olduğu gibi batıl olduğu çok açık olan bir iddiayla ortaya çıkması zor olduğundan, daha çok tabanda bir şekilde kabul görecek bir tezle ortaya çıkmayı tercih etmişlerdir. Bu yeni tez, laik demokratik sistemlerin başındaki yöneticilerin hatalı, günahkar kimseler olmakla beraber kafir addedilemeyeceği şeklindedir. Buna göre bu yöneticilere karşı ayaklanmaya gerek yoktur, hatta bunlar müslüman yöneticiler ve ulul emr kapsamındaki kimseler olduğu için zalim dahi olsalar bunlara karşı ayaklanmak caiz değildir. Hatta bu yönetimlere karşı isyan edenler, bunları tekfir edenler Haricidir vs. İslam düşmanlarının baskısından bunalmış olan tabanda bu tür kaypak fikirler revaç gördükçe muasır Mürcie’nin teorisyenleri daha da azgınlaşmışlar ve nihayet beşeri kanunlarla hükmeden yöneticilerin yaptığı işi helal saymadıkça tekfir edilemeyecekleri noktasında Ehli sünnetin icması olduğunu ve buna muhalefet edenlerin Harici olduğunu iddia edecek duruma gelmişlerdir. Son 10-15 senelik süreçte din düşmanlarına yaranmak için ihdas edilen bu fikirler sanki Ehli sünnetin görüşü gibi kitlelere empoze edilmiştir. Ancak Allaha hamdolsun ki son yıllarda ilmin yaygınlaşması ve başka sebeblerden ötürü bu fikirler yavaş yavaş toplumda ve ilme intisab eden çevrelerde sorgulanmaya başlamıştır.

Biz bu noktada muasır Mürcie’nin bir çelişkisine dikkat çekmek istiyoruz. Onların azgın olanları kendi imamları Muhammed bin İbrahim’le aynı düşünen yani beşeri kanunlarla hükmeden yöneticileri tekfir edenleri “Harici” ilan ederler ve bu görüşün icmaya muhalif olduğunu ileri sürerler. Türkiye’de Ebu Zerka, Ebu Muaz Seyfullah Erdoğmuş gibiler bu azgın Mürcie sınıfına dahildir. Suud selefileri arasında ise Halid el-Anberi gibi -akideleri bir tarafa- ilmi seviye bakımından ilim talebesi oldukları bile tartışmalı birtakım cahillerden başka bu tip fikirler –resmi ulema nezdinde dahi- itibar görmemektedir. Halid el-Anberi’nin İslama muhalif genel teşride (Et-teşri’ul Amm) bulunan yöneticilerin bu işi helal saymadıkça tekfir edilemeyecekleri hususunda icma olduğunu iddia ettiği “El Hukmu Bi gayri ma enzelellah” adlı kitabı Suudi Arabistan’da Daimi Lecne adı verilen fetva komisyonu tarafından reddedilmiş ve bu icma iddiasının Ehli sünnete iftira olduğu ve cehalet ya da kötü niyet eseri olduğu vurgulanmıştır. Abdullah el-Gudeyyan, Abdulaziz Al’uş Şeyh, Bekr bin Abdillah Ebu Zeyd ve Salih bin Fevzan’dan oluşan komisyon üyeleri sözkonusu kitabın basılmasının, satılmasının ve yayınlanmasının haram olduğunu beyan ederek kitabın yazarını tevbeye çağırmışlardır. (Bkz. Mecellet’ul Beyan, sayı 148 sf 46, Zulhicce 1420) Aşırı mürciiler işte bu tip adamların mukallidliğini yapıp kendi alimleri tarafından bile reddedilen ve Mürcii olmakla itham edilen bir akidenin sözcülüğünü yapmaktadır. Bu meselede daha çok tafsilat vardır fakat yeri burası değildir.

Suudi Arabistan’da muasır selefi alimler olarak nitelendirilen kişilerin bir çoğu beşeri kanunlarla hükmetmenin –helal kılma şartı gözetmeksizin- büyük küfür olduğunu söyleyerek Muhammed bin İbrahim’e ve aslında onun dayanağı olan şeri nasslara ve de bütün İslam ümmetine muvafakat etmişlerdir. Suudi Arabistan’da Daimi Lecne adı verilen fetva komisyonu üyelerinin birçoğu bu kanaattedir. Salih bin Abdilaziz Al’uş Şeyh et-Temhid li şerhi Kitab’it Tevhid adlı eserinin Nisa: 60 ayeti ile alakalı bölümünde, Salih bin Fevzan el-İrşad ila Sahih’il İ’tikad adlı eserinde ve başka yerlerde, Abdullah el-Guneyman Akidet’ul Vasitiye şerhinde ve başka birçok yerde bu şekilde görüş beyan etmiştir. İbn Useymin Türkçede de yayınlanan “Üç Esas Şerhi” adlı eserin “Tağut” kavramıyla alakalı son bölümünde İslama muhalif teşride bulunan yöneticilerin kafir olduğunu söylemektedir. Ancak İbn Useymin –yukarda açıkladığımız sebeblerden olsa gerek!- bu görüşünden dönmüş ve muasır Mürcie’nin imamı Suriyeli acem Elbani’ye tabi olmuştur. Keza Abdurrahman b. Nasır el-Berrak “Cevabun fi’l imani ve nevakizih” (İman ve Onu Bozan Şeyler Hakkında Cevap) adlı risalesinde beşeri kanunlarla hükmetmenin kalbte iman olmadığına delalet eden küfür amellerinden birisi olduğunu söylemiştir. (Bkz. İman ve Küfür Meseleleri, Guraba yay. Sf 96) Günümüz yöneticilerini tekfir edenlere harici lakabı veren kimselerin bu alim saydıkları kişilere de Harici, Tekfirci gibi ünvanlar vermesi gerekmektedir. Zaten takip ettiğimiz kadarıyla bundan dolayı Lecne üyelerini tekfirci olarak suçlayanlar dahi çıkmıştır. İslamweb adlı sitede yayınlanan 2-8-2001 tarihli bir fetvada Cezayirli selefi geçinen bir şeyhin günümüz yöneticilerini tekfir edenlere Harici ismini verdiği ve buna binaen Bekr Ebu Zeyd, İbnu Cibrin gibi Fetva komisyonu üyelerini tekfircilikle suçladığından bahsedilmektedir. İslamweb fetva komisyonu üyeleri bunun doğru olmadığını, çünkü uydurma kanunlarla hükmeden yöneticileri tekfir etmeyen alimlerin (!) yanı sıra tekfir eden alimler de olduğunu söyleyerek bu meselenin ihtilaflı (!) olduğunu, dolayısıyla tekfir eden kimselere Harici diyenlerin yanlış yolda olduğunu söylemektedir. Sözkonusu site, uydurma kanunlara muhakeme olanları tekfir edenler arasında İbn Kesir, Muhammed bin İbrahim, Ahmed Şakir, Abdurrezzak Afifi, İbnu Useymin ve Salih bin Fevzan’ın ismini saymaktadır. Tekfir etmeyenlerin ise “muasır alimlerden” bir cemaat olduğunu, asrımızdaki bazı alimlerin (!) bu hususta istihlal (helal sayma) şartını getirdiklerini söylemektedir. Katar Vakıflar Bakanlığına bağlı yayın yapan bu sitenin fetva kurulu, zorlama tevillerle de olsa geçmiş alimlerden hiç birisine bu batıl görüşü nisbet edememektedir. Zira böyle bir çarpıtmaya ancak ilimden nasibi olmayan birtakım zırcahiller cesaret edebilir. İlmin kokusunu duymuş hiç kimse geçmiş alimlere böyle bir görüş nispet etmez.

Göründüğü kadarıyla Suudi selefileri arasında Elbani, Bin Baz ve İbn Useymin haricinde kanunlarla hükmetmenin küfür olmasını helal sayma şartına bağlayan pek fazla kimse yoktur. Bu tip aşırı Mürcii görüşler ilmin diğer ülkelere nazaran daha yaygın olduğu Suudi Arabistan’da taraftar bulmadığı halde daha çok Mısır, Suriye gibi laik ülkelerde, Avrupa ülkelerinde ve de Türkiye gibi acem (Arap olmayan) diyarlarda kısacası ilimden ve dinden uzak olan bölgelerde taraftar bulmaktadır. Suudi Arabistan’ın resmi uleması ise bu konudaki hakikati bildikleri ve itiraf ettikleri halde bu tür mürcii görüşleri tenkid etme hususunda ileri gidememektedirler. Birçoğunun tavrı cehalet, tekfir, hakimiyet gibi meselelerde kısmen hakka yakın görüşleri benimseyip bu meselelerin alimler arasında ihtilaflı olduğunu, dolayısıyla tekfir görüşüne sahip olmayanların tekfir edilemeyeceğini iddia etmekten ibarettir. Bunun sebebleri arasında kraliyetin baskısından çekinmeleri olabileceği gibi, asrımızda ehli sünnet akidesine musallat olmuş üç büyük put olan İbn Useymin, Bin Baz ve Elbani’yi aşamamaları, onlara muhalefetten çekinmeleri de sözkonusudur. (Allahu a’lem) Bu meyanda dikkat çeken başka bir husus Türkiye’deki  aşırı Cehmi’lerin alim gördükleri başka kimselere değil de özellikle bu üç tağuta sürekli referans yapmalarıdır. İnsanlar nezdinde bir şekilde kabul görmüş bu üç ismi öne sürerek muhalif görüşte olanları böylece baskı altına almaktadırlar. Allah en doğrusunu bilendir.

Allaha hamdolsun, yukarda İbn Kesir ve diğer alimlerden yaptığımız nakiller din dışı, laik yasalar icad edip bu kanunlarla insanlar arasında hükmeden ve de bu kanunlara göre muhakeme olmayı, yargılanmayı kabul edenlerin küfründe icma olduğunu ortaya koymaktadır ve bu konuda ihtilaf olduğunu iddia edenlerin dayanaktan mahrum oldukları açıkça görülmektedir. Bu icmayı nakleden alimlerin zikrettiği nasslar ise bu icmanın kat’i nasslara dayalı kat’i bir icma olduğunu ve bunun füru bir mesele değil, bilakis İslam dininden zaruri olarak bilinen bir mesele olduğunu gösterir. Beşeri kanunlarla hükmedenlerin küfründe ihtilaf olduğu iddiası bile batılken, bir de bu hususta tersine icma olduğunu iddia etmek batılın da batılı bir hezeyandır ve bu iddiaya aklı başında hiç kimse itibar etmez. Bu anlattıklarımız ayrıca günümüzde selefi geçinenlerin -diğer bir çok modern oluşum gibi- aslında selefle alakası olmayan yeni bir mezhep kurduklarını gösteren bir vesikadır. Velhamdulillahi rabbil alemin.

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1769
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Konuyla alakalı ek bazı deliller ve konunun özeti:

Allahu Teala şöyle buyurmaktadır:

وَمَنْ لَمْ يَحْكُمْ بِمَا أَنْزَلَ اللَّهُ فَأُولَئِكَ هُمُ الْكَافِرُونَ

“Kim, Allahın indirdiği ile hükmetmezse işte onlar kafirlerin ta kendileridir.” (Maide: 44)

İbn Kesir (rh.a) bu ayetin tefsirinde şöyle demiştir:

“Sahîh olan şudur : Bu âyet, zina eden iki Yahudi hakkında nazil olmuştur. Yahudiler, kendi elleriyle Allah'ın kitabını değiştirmişler ve evli kişilerin recmedilmesi emrini tahrif ederek, yüz sopa ve yüzü karaya boyayıp ters-yüz olarak merkebe bindirme şekline çevirmek hususunda aralarında anlaşmışlardı.”

Hafız İbn Hacer’in naklettiğine göre Malikilerden İsmail el-Kadı bu ayet hakkında şöyle demiştir:

 “Ayetlerin zahiri şunu göstermektedir ki her kim onların (Yahudilerin) yaptığı gibi yapar ve Allahın hükmüne muhalif bir hüküm icad edip bunu kendisiyle amel edilen bir din (kanun) haline getirirse sözkonusu tehdit onun için de geçerlidir. Bu ister yönetici isterse de başkası olsun fark etmez…” (Feth’ul Bari, 13/120)

Sözkonusu ayetin iniş sebebi araştırılıp üzerinde düşünüldüğü zaman şu açıkça görülür ki Yahudilerden recm hükmünü değiştirip yerine başka hüküm getirenler geçmişteki bir topluluktur. Onlardan sonra gelen nesil, bu batıl şeriata rıza gösterip tabi olmaktan başka bir şey yapmadıkları halde aynı küfür hükmü onlar için de devam etmiştir. Bu, Tevbe: 31. Ayette anlatıldığı şekliyle papaz ve hahamlarının uydurduğu batıl kanunlara itaat eden kitap ehlinin durumunun aynısıdır.

Adiyy bin Hatem (ra) diyor ki:

"Rasulullah'ı (sallallahu aleyhi ve sellem):

"Onlar, Allah'ı bırakıp hahamlarını, rahiplerini ve Meryem oğlu Mesih'i Rab edindiler." (Tevbe: 9/31) ayetini okurken duydum ve:"Biz onlara ibadet etmiyoruz ki" dedim. Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem):

"Allah'ın helal kıldığını haram, haram kıldığını helal kıldıklarında onlara itaat etmiyor musunuz?" diye sordu. Ben:"Evet" diye cevap verdim. Bunun üzerine Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:

"İşte bu onlara ibadet etmektir."  (Tirmizi Tefsir: 10, Taberi: 14/210, (61632-61634)

Bunlar ve daha önce zikredilen delillerden ve de bu delillerle alakalı alimlerden naklolunan bütün bu kavillerden çıkan ortak neticeleri şöyle özetleyebiliriz:

İster Tevrat ve İncil gibi aslen ilahi kaynaklı olup nesh edilmiş şeriatlar olsun, ister Cengiz yasası veya günümüzdeki uydurma kanunlar gibi beşeri kaynaklı  hükümler olsun İslam şeriatı haricindeki kanunlarla amel edenler üç kısımdır:

a) Müşerri yani kanun koyucu statüsünde olanlar
b) Bu kanunlarla hükmeden hakimler ve sair idareciler,
c) Bu kanunlara muhakeme olup, bunlarla amel eden tebaa yani halk kesimi


Kitap, Sünnet ve icma bu üç sınıfın da kafir olduğunu göstermektedir. Uydurma kanunlarla amel eden bu sınıfların herhangi birisi hakkında tafsilata ve ayrıma giden kimselerin bu görüşlerinin mücerred heva ve şahsi reyden başka hiçbir dayanakları yoktur ve bunlar kendi içlerinde çelişki halindedir.

Yeri gelmişken şunu da belirtelim ki günümüz parlementolarında kanun çıkaran kimseler, çıkarttıkları kanunun muhteva itibari ile İslama uygun olup olmadığına bakılmaksızın tekfir edilirler. Bu kanunlarla hükmeden hakimler ve bunlara muhakeme olanlar da böyledir. Zira bu kimseler Allah ve Rasulu haricinde bir teşri ve hüküm kaynağı kabul etmişlerdir. Küfre girmelerinin sebebi, çıkarttıkları kanunun İslama aykırı olmasından önce kanunun kaynağının Allahın hakimiyetine değil, halkın egemenliğine istinad etmesidir. Velev ki sözkonusu kanunun muhtevası İslama uygun olsa bile burada Allahtan başkasının teşri ve hüküm koyma yetkisini kabul etme illeti aynen devam etmektedir. İbn Kesir ve diğer alimlerden naklettiğimiz ibareler, beşeri kanunlarla hükmetmenin ve bu kanunlara muhakeme olmanın küfür oluşunun tıpkı Allah’a, meleklerine, kitaplarına iman gibi İslam dininden zaruri olarak bilinen zahir (açık) meselelerden olduğunu ve alimlerin bu hususta ihtilaf değil, ittifak halinde olduklarını gösterir. Sonraki nesillerin bu hakikati unutmuş olmaları bunun dinin zaruri hükümlerinden birisi olduğu gerçeğini değiştirmez. Hafız İbn Kesir’in bahsettiği "Yesak", vahye dayanmayan beşeri nitelikteki bir kanundur. İlletin aynı olduğu yerde hüküm de aynıdır. Yani eskinin "Yasa"sına muhakeme olanlar nasıl ki kafirse şimdinin yasasına tabi olanlar da aynı şekilde kafirdir. Halbuki görüldüğü üzere Yesak’ın içinde bizzat İslam’dan alınma kanunlar da vardı. Fakat alimlerden hiç birisi Yesak’ta İslama uygun hükümlere muhakeme olanlar kafir olmaz, İslama aykırı olanlara muhakeme olanlar ise kafirdir şeklinde bir tafsilata gitmemişlerdir. Hafız İbn Kesir’in Cengiz yasalarına muhakeme olanların küfrünü isbatlama sadedinde yukarda İbn Hazm’ın naklettiği icmaya atıf yapması manidardır ve hükmün illetini fıkh etmek açısından önemlidir. Bugün birisi muharref Tevrat ve İncil’de yer alan İslama aykırı olmayan hususlarla amel edilebileceğini, bunlarla hükmedileceğini iddia etse aklı başında hiç kimse bu kişinin küfründe tereddüd etmez. Fakat ne yazık ki birçok kimse nesh edilmiş ilahi kaynaklı şeriatlara muhakeme olanları tekfir ederken, vahiyden hiçbir asla dayanmayan beşeri kanunlara İslama aykırı olmayan idari hususlarda uyulabileceğini iddia etmektedirler. Halbuki bu kanunların muhtevasının İslama uygun olup olmadığının hiçbir önemi yoktur. İbn Teymiye, Tatarların durumunu anlatırken buna işaret etmiştir. Çünkü bu kanunlar, hüküm koyma yetkisini Allahtan başkasına vererek oluşturulmuştur ve velev ki içerik itibariyle %100 İslama uygun olsa, hatta bizzat islamın hükümleri dahi olsa o artık tağuti bir kanundur. Alimlerden hiç birisi bu yasalara muhakeme olanlar hakkında böyle bir ayrım yapmamıştır.

Bu konuda kapalılık olduğu iddiasına gelince; beşeri kanunları tatbik eden kişinin küfründe tereddüd eden kişi ile Tevrat ve İncil’le hükmeden kişinin küfründe şüphe eden kişi arasında bir fark yoktur. Bu ikisi de iman ile küfür arasındaki farkı ayırd edememiş ve kişinin müslüman olabilmesi için bütün batıl şeriatlardan uzaklaşarak Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem)’in şeriatına bağlanması gerektiği hususunu idrak edememiştir ki böyle bir kimse İslamın aslından habersizdir ve müslüman olamamıştır. Bu meseleyi halk’ul Kuran veya arşa istiva gibi hafi (kapalı) meselelerle kıyas etmek yersizdir. Zira beşeri kanunlara tabi olma meselesi izah ettiğimiz şekilde bizzat tevhidin aslını ilgilendiren zahir, açık bir mesele olduğu halde bidat ehlinin itikadını teşkil eden bu sayılan meseleler ve benzerleri tevhidin kemalini ilgilendirse de bizzat tevhidin aslıyla alakalı meseleler değildir. 

İşte, Kitap ve Sünnetin muhkem nassları ve de alimlerin bu nasslara dayalı olarak yaptıkları izahlar,beşeri kanunları tatbik etmenin her ne şekilde yapılırsa yapılsın kişiyi İslam dininden çıkartan büyük küfür olduğunu ve bunun bütün alimlerin ittifakıyla sabit olduğunu göstermektedir. Bunun küfür olduğu hususunda alimlerin ihtilaf ettiği gibi iddiaların da batıl olduğu naklettiğimiz bu icmalardan sonra açık bir biçimde ortaya çıkmış bulunmaktadır. Velhamdulillah.

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1769
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Beşeri kanunlarla hükmeden yöneticilerin kafir olduğuna dair Kitap, sünnet ve icma'dan delilleri bu şekilde zikrettikten sonra şimdi de -İslam şeriatına bağlı olduğu ve şirk kanunlarından beri olduğu halde- belirli meselelerde Allahın hükmüne muhalif hüküm veren müslüman yöneticilerin tekfir edilemeyeceğine dair icma'yı ve de bu icma'nın istinad ettiği nassları zikredeceğiz. Böylece iki meselenin birbirinden ayrı konular olduğu hususu daha da belirginleşecektir inşaallah.

EHLİ SÜNNETİN HÜKMÜ UYGULAMAYI TERKEDEN İSLAM HAKİMİNİ TEKFİR ETMEME HUSUSUNDA İCMA ETTİĞİNİ GÖSTEREN NAKİLLER

Hafız İbn Abdilberr (v. 463)  rahimehullah şöyle demiştir:

وَأَجْمَعَ الْعُلَمَاءُ عَلَى أَنَّ الْجَوْرَ فِي الْحُكْمِ مِنَ الْكَبَائِرِ لِمَنْ تَعَمَّدَ ذَلِكَ عَالِمًا بِهِ رُوِيَتْ فِي ذَلِكَ آثَارٌ شَدِيدَةٌ عَنِ السَّلَفِ وَقَالَ اللَّهُ عَزَّ وَجَلَّ وَمَنْ لَمْ يَحْكُمْ بِمَا أَنْزَلَ اللَّهُ فَأُولَئِكَ هُمُ الْكَافِرُونَ وَالظَّالِمُونَ والفاسقون

“Alimler, bilerek kasıdlı olarak hüküm konusunda zulmetmenin kebairden yani büyük günahlardan olduğu hususunda icma etmişlerdir. Bu konu hakkında seleften şiddetli rivayetler gelmiştir. Allahu Teala ise “Allahın indirdiği ile hükmetmeyenler kafirlerin, zalimlerin, fasıkların ta kendileridir” buyurmaktadır.” (et-Temhid, Zeyd bin Eslem’den rivayet edilen 33. Hadis başlıklı bölüm)

[İbn Kesir, Tabakat’uş Şafiiyyin adlı eserinde Hafız İbn Abdilberr' le alakalı şöyle demektedir: Muhaddis, kendi döneminde yaşadığı bölgenin şeyhi, birçok kişiden ilim dinledi ve çeşitli ilimlerde derinleşti, faydalı eserler kaleme aldı.]

Görüldüğü üzere Maide: 44 ayetinde bahsedilen amelin yani içtihadında yanılan kadı haricinde kasıtlı olarak Allahın hükmüyle hükmetmeyen kadının küfrün altındaki büyük günahlardan birisini işlediği hususunda icma nakletmektedir. İçtihad ettiği halde hata eden kadı ise malum olduğu üzere bu hatasından dolayı bir ecir alır, bizim konumuz bu değildir.

İbnu Abdilberr aynı eserinin başka yerinde ise şöyle demektedir:


وَقَدْ ضَلَّتْ جَمَاعَةٌ مِنْ أَهْلِ الْبِدَعِ مِنَ الْخَوَارِجِ وَالْمُعْتَزِلَةِ فِي هَذَا الْبَابِ فَاحْتَجُّوا بِهَذِهِ الْآثَارِ وَمِثْلِهَا فِي تَكْفِيرِ الْمُذْنِبِينَ وَاحْتَجُّوا مِنْ كِتَابِ اللَّهِ بِآيَاتٍ لَيْسَتْ عَلَى ظَاهِرِهَا مِثْلِ قَوْلِهِ عَزَّ وَجَلَّ وَمَنْ لَمْ يَحْكُمْ بِمَا أَنْزَلَ اللَّهُ فَأُولَئِكَ هُمُ الْكَافِرُونَ

“Bidat  ehlinden  Hariciler  ve Mutezile gibi bir topluluk, bu konuda sapıtarak bu ve benzer rivayetleri,  günah işleyenleri tekfire delil getirmişlerdir. Allah’ın kitabından, zahiri üzere olmayan ayetleri delil getirmişlerdir. Bunlardan birisi  de: Her  kim  Allah'ın indirdikleriyle hükmetmezse, işte asıl kâfir olanlar onlardır. (Maide 44) ayetidir.” İbnu Abdilberr, ardından İbn Abbas’tan gelen “kufrun dune kufr” rivayetini zikretmektedir. (et-Temhid, Abdullah bin Dinar’dan gelen 7. Hadis başlıklı bölüm)

Bu sözüyle, Maide: 44 ayetini (tahkik etmeden ilk bakışta anlaşıldığı şekliyle) zahiri üzere almanın yanlış olduğunu ifade etmektedir. Ayetin zahiri ise Allahın indirdiğine uygun hüküm vermeyen herkesin kafir olmasını gerektirmektedir. Bu manada ayetin zahiriyle hükmedenler ise ancak Hariciler'dir.

İmam Acurri  (V.360) , eş-Şeria adlı eserinde, Tabiin imamlarından Said bin Cubeyr (ra)’ın bu hususta şöyle dediğini nakletmektedir:


حَدَّثَنَا أَبُو بَكْرِ بْنُ أَبِي دَاوُدَ قَالَ: حَدَّثَنَا الْمُثَنَّى بْنُ أَحْمَدَ قَالَ: حَدَّثَنَا عَمْرُو بْنُ خَالِدٍ قَالَ: حَدَّثَنَا ابْنُ لَهِيعَةَ، عَنْ عَطَاءِ بْنِ دِينَارٍ، عَنْ سَعِيدِ بْنِ جُبَيْرٍ، فِي قَوْلِهِ تَعَالَى: {وَأُخَرُ مُتَشَابِهَاتٌ} [آل عمران: 7] قَالَ: " أَمَّا الْمُتَشَابِهَاتُ: فَهُنَّ آيٌّ فِي الْقُرْآنِ يَتَشَابَهْنَ عَلَى النَّاسِ إِذَا قَرَءُوهُنَّ، مِنْ أَجْلِ ذَلِكَ يُضِلُّ مَنْ ضَلَّ مِمَّنِ ادَّعَى هَذِهِ الْكَلِمَةَ , كُلُّ فِرْقَةٍ يَقْرَءُونَ آيَاتٍ مِنَ الْقُرْآنِ، وَيَزْعُمُونَ أَنَّهَا لَهُمْ أَصَابُوا بِهَا الْهُدَى وَمِمَّا تَتْبَعُ الْحَرُورِيَّةُ مِنَ الْمُتَشَابِهِ قَوْلَ اللَّهِ تَعَالَى: {وَمَنْ لَمْ يَحْكُمْ بِمَا أَنْزَلَ اللَّهُ فَأُولَئِكَ هُمُ الْكَافِرُونَ} [المائدة: 44] وَيَقْرَءُونَ مَعَهَا: {ثُمَّ الَّذِينَ كَفَرُوا بِرَبِّهِمْ يَعْدِلُونَ} [الأنعام: 1] فَإِذَا رَأَوُا الْإِمَامَ يَحْكُمُ بِغَيْرِ الْحَقِّ قَالُوا: قَدْ كَفَرَ , وَمَنْ كَفَرَ عَدَلَ بِرَبِّهِ فَقَدْ أَشْرَكَ فَهَؤُلَاءِ الْأَئِمَّةُ مُشْرِكُونَ، فَيَخْرُجُونَ فَيَفْعَلُونَ مَا رَأَيْتَ؛ لِأَنَّهُمْ يَتَأَوَّلُونَ هَذِهِ الْآيَةَ "


(Rivayetin senedini zikrettikten sonra) Said bin Cubeyr, Allahu teala’nın “Kitabın bir kısmı müteşabihtir” kavli hakkında şöyle dedi: Müteşabihe gelince; bunlar insanlar okuduklarında (başka şeylere) benzettikleri (karıştırdıkları) Kur’an ayetleridir. Bu kelimeyi (tevhidi) iddia edenler arasında sapanlar,  bundan dolayı sapmıştır. Her fırka, Kur’an’dan bazı ayetler okumuşlar ve bu ayetlerin kendi lehlerine delil olduğunu ve o ayetler vesilesiyle doğruya isabet ettiklerini ileri sürmüşlerdir. Harurilerin (Haricilerin)  tabi olduğu  müteşabih ayet Allah Azze ve Celle’nin şu kavlidir: “Her kim Allah'ın indirdikleriyle hükmetmezse, işte asıl kâfir olanlar onlardır.” (Maide 44) Onlar bu ayeti, “O küfredenler, yine de (başkalarını) Rablarına denk tutuyorlar” (En’am 1) ayetiyle beraber okuyorlar. Hakka uygun hükmetmeyen bir idareci görünce “Kafir oldu, kafir olan da rabbine denk tutmuş olur, bu idareciler müşriktirler” derler. Böylece huruc (isyan) ederek gördüğün şeyleri yaparlar. Zira onlar bu ayeti tevil etmektedirler.” (Acurri, Eş-Şeria 1/341 no:44 ayrıca İmam Şatıbi, el-İ’tisam Kitap Dünyası Yayınları: 2/206.)

[Zehebi, Siyeru A’lam’in Nubela’da Ebubekir Muhammed bin Huseyn el-Bağdadi el-Acurri hakkında şu ifadeleri kullanmaktadır: İmam, önder, muhaddis, saduk, hayır sahibi, sünnet ve ittiba ehli…]

Görüldüğü üzere Said bin Cubeyr, hakka uygun hüküm vermeyen yöneticileri tekfir etmenin Haricilerin işi olduğunu, onların bu hususta delil aldığı Maide: 44 ayetinin ise (bu mesele ile alakalı) muhkem bir delil olmadığını, müteşabih olduğunu söylemektedir.

Şeyhulislam İbn Teymiyye ise şöyle demektedir:


كَمَا قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ وَأَصْحَابُهُ فِي قَوْله تَعَالَى {وَمَنْ لَمْ يَحْكُمْ بِمَا أَنْزَلَ اللَّهُ فَأُولَئِكَ هُمُ الْكَافِرُونَ} قَالُوا: كَفَرُوا كُفْرًا لَا يَنْقُلُ عَنْ الْمِلَّةِ وَقَدْ اتَّبَعَهُمْ عَلَى ذَلِكَ أَحْمَد بْنُ حَنْبَلٍ وَغَيْرُهُ مِنْ أَئِمَّةِ السُّنَّةِ

“İbnu Abbas ve ashabı “Allahın indirdiği ile hükmetmeyenler, kafirlerin ta kendileridir” (Maide: 44) ayeti hakkında “Burdaki küfür, İslam dininden çıkartmayan bir küfürdür” demiş ve bu hususta Ahmed bin Hanbel ve diğer sünnet imamları onlara tabi olmuşlardır” (Mecmu’ul Fetava, 7/312)

Bunlar, “Allahın indirdiği ile hükmetmeyenler, kafirlerin ta kendileridir” ayetinin büyük küfür manasında alınamayacağı ve burada kasdedilen şeyin İslam’dan çıkartmayan küçük küfür olduğu hususundaki icmayı dile getiren sarih kavillerdir. Şimdi de alimlerin bu icma’ya şahitlik eden münferid sözlerini nakletmek istiyoruz:


Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1769
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
İbn Kesir (rh.a) bu ayetin tefsirinde şunları nakletmektedir:

“Ali İbn Ebi Talha, Abdullah İbn Abbâs'tan nakleder ki; o, bu âyet konusunda şöyle demiştir : Kim Allah'ın indirdiklerini inkâr ederse, kâfir olur. Kim de kabul edip hükmetmezse, zâlim ve fâsık olur. îbn Cerîr Taberî, bu rivayeti nakletmiştir. Sonra da bu âyetten, ehl-i kitâb'ın veya kitâbta İndirilen hükmü inkâr edenlerin kasdedildiği görüşünü tercih etmiştir.
 
Abdürrezzâk, Sevrî kanalıyla Zekerriyyâ'dan, o da Şa'bî'den nakleder ki: «Kim de Allah'ın indirdiğiyle hükmetmezse» âyeti müslümanlar için indirilmiştir.
İbn Cerîr der ki: Bize İbn el-Müsennâ... Şa'bî'den nakletti ki; «Kim de Allah'ın indirdiğiyle hükmetmezse; işte onlar, kâfirlerin kendileridir.» âyeti müslümanlar hakkındadır. «Kim de Allah'ın indirdiğiyle hükmetmezse; işte onlar, zâlimlerin kendileridir.» âyeti yahûdîler hakkın-dadır. «Kim de Allah'ın indirdiği ile hükmetmezse; işte onlar, fasıkların kendileridir.» âyeti de hıristiyanlar hakkında nazil olmuştur. Hüseyin ve Sevrî de Zekeriyyâ kanalıyla Şa'bî'den aynı rivayeti nakletmişlerdir. Ayrıca Abdürrezzâk der ki: Bize Ma'mer... Tâvûs'tan nakletti ki; İbn Abbâs'a bu âyet sorulduğunda; bu küfürdür, demiş. İbn Tâvûs babasından naklen der ki: Ancak bu; Allah'ı, melekleri, kitabları ve peygamberleri inkâr anlamındaki küfür gibi değildir.

Sevrî, İbn Cüreyc kanalıyla Atâ'dan nakleder ki; o, şöyle demiş : Küfürden öte küfür, zulümden öte zulüm, fısktan öte fâsıklıktır. Bunu İbn Cerir Taberî nakleder.

 Vekî de... Tâvûs'tan nakleder ki; buradaki küfür, dinden çıkaran küfür değildir, demiştir.
 

İbn Ebi Hatim der ki; Bize Muhammed İbn Abdullah... İbn Abbâs'tan nakletti ki; o, bu âyetteki küfrün gidilen küfür (yolu) olmadığını söylemiştir. Hâkim de Müstedrek'inde, Süfyân îbn Uyeyne'den bu hadîsi nakleder ve; Buhârî ve Müslim'in şartlarına göre sahihtir, ancak tahrîc etmemişlerdir, der.”

İbn Kayyım ise Medaric’us Salikin adlı eserinde küfür çeşitlerini izah ettiği yerde şöyle demektedir:

“Küfür iki çeşittir:
1 - Büyük küfür,
2 - Küçük küfür.
Büyük küfür: cehennemde ebedi kalmayı gerektiren küfürdür.
Küçük küfür ise: ebedi kalma dışında tehdidi hakeden küfürdür.
 
Yüce Allah’ın lafzı mensuh olan:

“Babalarınızdan yüz çevirmeyin. Çünkü bu küfürdür”  (Buhari, 6830) sözü, Peygamberimizin (sallallahu aleyhi ve sellem):

“Ümmetimde varolan iki şey onlar için küfürdür: Bunlar nesebi kötülemek ve ölüye bağırıp çağırarak ağlamaktır.” (Müslim, İman, 121; Müsned, II, 377,441,496 )
 
 “Kim bir kadına arkasından yaklaşırsa Muhammed’e indirileni inkar etmiş olur.” Diğer bir rivayette:

“Kim bir kahine veya arrafa (medyuma) müracaat eder ve onun dediğini tasdik ederse Allah’ın Muhammed’e indirdiğini inkar etmiş olur” (Tirmizi, Tahare, 102; İbn Mace, Tahare, 122; Müsned, II, 408,476)
   
ve “Bazılarınız bazılarının boynunu vurarak benden sonra küfre dönmeyiniz” (Buhari, Edeb, 95; Müslim, İman, 118; Ebu Davud, Sünne, 16; İbn Mace, Fiten, 5 Müsned, II, 85,87,104) hadisleri buna misaldir.

İbn Abbas’ın ve sahabenin çoğunun:

“Kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse, işte onlar kafirlerin ta kendileridir” (Maide, 44) ayeti hakkında ki te’vili budur, İbn Abbas:

“Bu, dinden çıkartan bir küfür değildir. Ancak bu kişinin yaptığı kendisi için bir küfür olmakla birlikte bu küfür Allah’ı ve ahiret gününü inkar edenin küfrüyle aynı değildir” demiştir. Tavus da aynı şeyi söyler.

Ata ise ayeti: “Bu küfrün aşağısında bir küfr, zulmün aşağısında bir zulüm ve fıskın aşağısında bir fısktır” şeklinde tefsir eder.

Ayeti bazıları, Allah’ın indirdiğini inkar ederek hükmetmek şeklinde yorumlar. Bu İkrime’nin görüşüdür fakat tercih edilmemiştir. Çünkü kişi onunla hükmetsin veya hükmetmesin Allah'ın indirdiğini inkar etmek zaten küfürdür.

Bazıları bunu Allah’ın bütün indirdikleriyle hükmetmeyi terk etmek olarak te’vil etmişlerdir. Buna göre tevhid ve İslam’la hükmetmek de buna girer.  (Yani kişi tevhidle hükmetmeyi terkederse kafirdir, diğer hükümleri terkederse kafir olmaz.) Bu da Abdülaziz el-Kinani’nin yorumudur. Bu da aynı şekilde uzak bir te’vildir. Çünkü tehdid, indirilmiş şeriatle hükmetmeyenlerle ilgilidir. Bu ise gerek tamamı gerekse de bir kısmı ile hükmetmeyenleri de içine alır.

Bazıları, kasten herhangi bir bilgisizlik veya yanılgı olmaksızın nassın muhalifi ile hükmetme şeklinde te’vil etmişlerdir. Begavi bunu bütün alimlerden nakletmiştir.

Diğer bazıları bunun ehl-i kitaba işaret ettiğini söylemiştir. Bu da Katade, Dahhak ve başkalarının görüşüdür. Uzak bir te’vil olup lafzın zahirine aykırıdır. Buna itibar edilmez.

Bazıları da bunun dinden çıkartan bir küfür olduğunu ileri sürmüştür.

Doğrusu şudur:

Allah’ın indirdiği dışında bir şeyle hükmetmek, hükmedenin durumuna göre “küçük” ve “büyük” küfür şeklinde ikiye ayrılır. Zira kişi, eğer Allah’ın o olay hakkında indirdiğiyle hükmedilmesinin zorunluluğuna inanmış fakat isyan ederek uygulamamış, buna karşılık cezaya müstehak olduğunu kabul etmişse bu nevi küfür, küçük küfürdür.

Eğer, Allah’ın hükmü olduğuna dair kesin bilgisine rağmen, hükmü uygulamanın vacip olmadığına, istediğini yapmakta serbest olduğuna inanmışsa bu da “büyük küfür” dür. Şayet bunu (uygulamadığı hüküm hakkındaki) cehaletten veya hatadan dolayı yapmışsa bu kimse hatalıdır ve hatalılar gibi muamele görür.


Bunu söylemekten amacımız şudur:

Bütün günahlar küçük küfür nev’indendir ve de taat’la amel etmek manasına gelen şükrün zıttıdır. Yapılan davranışlar ya şükür ya küfür ya da ne şükür ne de küfür ifade eder. En doğrusunu Allah bilir.” (Medaric’us Salikin, 1/344-346)

Tahavi şarihi İbnu Eb’il İzz de şöyle demiştir:

“Allah’ın indirdiklerinden başkası ile hükmetmek, bazen kişiyi dinden çıkartan bir küfür olabilir. Bazen de küçük ya da büyük bir masiyet olabilir. Küfür olması halinde ya az önce sözü edilen görüşlere göre ya mecazi ya da küçük bir küfür olur. Bu da hükmedenin durumuna göre değişir.

Eğer o Allah’ın indirdikleriyle hükmetmenin gereksiz olduğuna inanır ve bu konuda serbest olduğu kanaatini taşıyorsa, yahut o hükmün Allah’ın hükmü olduğuna kesin inanmakla birlikte onu küçümsüyor ise bu büyük küfürdür.

Şâyet Allah’ın indirdikleriyle hükmetmenin farziyetine inanmakla ve o olay ile ilgili Allah’ın hükmünü bilmekle birlikte -cezayı hakkettiğini itiraf etmekle beraber- Allah’ın hükmünü terkederse böyle bir kimse asi günahkardır ve buna mecazi küfür yahut küçük küfür ile kâfir olmuş denilir.

Şâyet o muayyen meselede Allah’ın hükmünü -bütün gayretini ortaya koymak ve Allah’ın hükmünü bilmek maksadıyla bütün çabası ile çalışmakla birlikte- bilemeyecek olup da bu hususta hata ederse; böyle bir kimse hata etmiş ve yanılmış bir kimse demektir. İçtihadı dolayısıyla bir ecir alır, hatası da bağışlanır.” (İbn Ebi’il İzz, Tahavi Akidesi Şerhi, sf 252-253)

Bunların hepsi, Ehli Sünnetin ve Selef-i Salihinin Maide: 44 ayetinin (bidat ehlinin anladığı şekildeki) zahirini terk ettiğini, bu ayetin zahiriyle bu anlamda sadece Haricilerin ve diğer bidat ehlinin amel ettiğini göstermektedir. Yani bir hakimi sadece Allahın hükmüne muhalif hüküm verdiğinden dolayı tekfir etmek alimlerin icması ile batıldır. Tarih boyunca bidatçi Mutezile ve Hariciler dışında hiç kimse bu ayetin zahirini alarak zulmeden, Allahın bazı hükümlerini uygulamayı terk eden yöneticileri ve kadıları tekfir etmemiştir. Kısacası mesele, sadece İbn Abbas’a atfedilen bir görüşten ibaret değildir. Bilakis bu Ehli Sünnetin tamamına ait bir görüştür. Bu sebeble İbn Abbas’a atfedilen rivayetin sened itibariyle zayıf olup olmaması hiçbir şey değiştirmez. Bu rivayette geçen “küfrün altında bir küfürdür” kavlini tenkid edenler, aslında bizzat Ehli sünnet akidesine bu tenkidi yöneltmiş olmaktadırlar.

Bunlar, seleften ve de selefi akideye mensup olduğunda şüphe olmayan bazı alimlerden gelen nakillerdir. Alimlerin bu minvaldeki sözleri çoktur. Şimdilik bu kadarıyla yetiniyoruz. Selef haricinde bazı müteahhir alimlerden de ek birkaç nakil zikrederek bu bahsi kapatmak istiyoruz. El-Müfredat adlı meşhur Kur’an lugatinin müellifi Ragıb el-İsfahani Tefsirinde bu ayetle alakalı şöyle demektedir:


وقوله: (وَمَنْ لَمْ يَحْكُمْ بِمَا أَنْزَلَ اللَّهُ فَأُولَئِكَ هُمُ الْكَافِرُونَ)
يتعلق به الخوارج، وزعموا أن التارك لحكم الله على كل حال كافر


“Allahın indirdiği ile hükmetmeyenler kafirlerdir” ayetine Hariciler sarılmışlar ve Allahın hükmünü terk eden herkesin her zaman kafir olacağını ileri sürmüşlerdir”

Ebu Muzaffer es-Sem’ani  (v. 489) ise Tefsirinde bu ayet hakkında şöyle demektedir:

{وَمن لم يحكم بِمَا أنزل الله فَأُولَئِك هم الْكَافِرُونَ} قَالَ الْبَراء بن عَازِب - وَهُوَ قَول الْحسن -: الْآيَة فِي الْمُشْركين. قَالَ ابْن عَبَّاس: الْآيَة فِي الْمُسلمين، وَأَرَادَ بِهِ كفر دون كفر، وَاعْلَم أَن الْخَوَارِج يستدلون بِهَذِهِ الْآيَة، وَيَقُولُونَ: من لم يحكم بِمَا أنزل الله فَهُوَ كَافِر، وَأهل السّنة قَالُوا: لَا يكفر بترك الحكم، وللآية تَأْوِيلَانِ: أَحدهمَا مَعْنَاهُ: وَمن لم يحكم بِمَا أنزل الله ردا وجحدا فَأُولَئِك هم الْكَافِرُونَ. وَالثَّانِي مَعْنَاهُ: وَمن لم يحكم بِكُل مَا أنزل الله فَأُولَئِك هم الْكَافِرُونَ، وَالْكَافِر هُوَ الَّذِي يتْرك الحكم بِكُل مَا أنزل الله دون الْمُسلم.

“Bera bin Azib “Bu ayet müşrikler hakkındadır” demiştir. El-Hasen’in görüşü de bu doğrultudadır. İbn Abbas ise bu ayet Müslümanlar hakkındadır demiş ve bununla küfrün altındaki küfrü (küçük küfürü) kasdetmiştir. Bil ki Hariciler bu ayetle istidlal ederek şöyle demişlerdir: Kim Allahın indirdiğiyle hükmetmezse işte o (hakiki) kafirdir. Ehli Sünnet ise şöyle demiştir: Bir kişi hükmü terk ettiğinden dolayı tekfir edilmez. Ayetin ise iki açıklaması vardır: Birincisi; kim Allahın indirdiği ile inkar ederek ve reddederek hükmetmezse kafirdir. İkinci açıklama ise kim Allahın indirdiği bütün hükümlerle hükmetmezse onlar kafirlerdir. Zaten kafir, Müslümanların dışında olup Allahın bütün hükümlerini terk eden kişidir.”

[Zehebi’nin Siyeru A’lam’in Nubela’da bahsettiğine göre daha önce Hanefi mezhebine ve kelam ehline yakınken, hacca gittikten sonra hadis ehline yönelmiş ve fıkıhta da Şafii mezhebine intisab etmiştir. Hadis ve sünnet ehlini müdafaa amacıyla eserler kaleme almıştır. Zehebi, kendisini İmam, Allame olarak vasfetmekte ve övgüyle bahsetmektedir.]

Görüldüğü gibi günümüzde de bu ayeti zahiri üzere alıp hükmü terk eden herkesin kafir olacağını savunanlar kendilerinde Haricilikten bir pay olan kimselerdir. Bu zikrettiklerimiz Maide: 44 ayetinin zahirinin metruk olduğuna dair icmayı ifade eden kavillerdir. İslam şeriatına bağlı Müslüman yöneticileri bazı konularda nefse uyarak Allahın hükümlerini terk ettikleri için tekfir edenler sadece Havaric ve Mutezile gibi bidat fırkalarıdır. Ehli sünnet uleması da onlara cevab verme sadedinde bu ayette bahsedilen küfrün onların anladığı şekilde olmadığını beyan etmişlerdir. Bu sapık fırkalar daha da ileri giderek nefsine Allahın hükmüyle hükmetmediği gerekçesiyle mürtekib-i kebireyi yani büyük günah işleyenleri tekfir etmişlerdir. Onlara göre mesela içki içen birisi kendi nefsinde Allahın indirdiğiyle hükmetmediği için kafirdir. Asıl itibariyle kendi nefsinde veya ailesinde veyahut da insanlar arasında Allahın herhangi bir hükmünü uygulamayı terk eden kişi arasında bir fark yoktur. Yaptığını helal sayarsa kafirdir, saymazsa değildir. Büyük günah işleyenleri tekfir etmedikleri halde Allahın indirdiğiyle hükmetmeyeni inkar şartı gözetmeksizin büyük küfür manasında tekfir edenler büyük bir çelişki içersindedirler ve bu konuda Haricilerin görüşüne muvafakat etmişler, selefiyle halefiyle bütün ümmetin icmasına ise muhalefet etmişlerdir. Bütün bunlardan dolayı Abdulkadir bin Abdilaziz vb muasır yazarların ve de tabilerinin Allahın indirdiğiyle hükmetmeyen hakim herhalükarda kafirdir, şeklindeki görüşü savunup bunun küçük küfür olduğunu söyleyen alimleri hatta bizzat Ehli Sünnet akidesini tenkid etmeye yeltenmeleri büyük bir sefihliktir ve cahil cesaretinden başka bir şey değildir. Bu zihniyette olan kimselerin ne selefle ne ehli sünnetle bir bağlantısı yoktur.

Allahın kendilerini şaşırttığı bazı sapmış kimseler, bütün bu naklettiğimiz icmalara ve alimlerin görüşlerine karşı “Alimlerin sözü dinde hüccet değildir, siz ayetin açık hükmünü alimlerin görüşleriyle tahsis ederek alimleri rabb ediniyorsunuz” gibi sözler gevelemekten başka hiçbir izah ve açıklama getiremezler. Alimleri rabb edinmek ancak dinin açık, sarih bir hükmünü alimin sözüne dayanarak terk etmekle sözkonusu olur. İlerde ayrıntılı açıklanacağı üzere kafir kelimesi büyük küfür için de küçük küfür için de kullanılabilen müşterek bir kelimedir. Bu insanların yaptığı konuyla alakalı diğer nassları ve ümmetin icmasını görmezden gelerek ayetin sırf ilk bakışta anlaşılan zahir manasına yapışıp ayeti büyük küfür manasına yorumlamaktan ibarettir. Kaldı ki burada sözkonusu olan bir iki alimden nakledilen kapalı birkaç söz değil, bilakis Ehli sünnetin tamamına ait olan açık bir ifade, hatta Ehli Sünnetle bidat ehli arasında alameti farika olan bir akidedir. Güya Kitab’ın hükmünü yalanlamamak için alimleri terk ettiklerini zanneden bu kimseler bu halleriyle Kitap ve Sünnetten sonra üçüncü delil olan ümmetin icmasını yalanlamaktadırlar. Ümmetin icmasını yalanlamak ve ümmetin sapıklık üzere birleştiğini iddia etmek ise icma’nın dinde hüccet olduğunu ifade eden şu Kitap ve Sünnet nasslarını yalanlamak manasına gelir:

“Kim kendisine doğru yol belli olduktan sonra Rasul’e karşı gelir ve müminlerin yolundan ayrılırsa onu döndüğü yolda bırakırız ve cehenneme koyarız, o ne kötü dönüş yeridir” (Nisa: 115)

"Ümmetim dalalet üzerinde birleşmez" (İbni Mâce, Fiten: 8)

"Allah benim ümmetimi dalalet üzerinde toplamaz" (Tirmizi, Fiten: 7 , Dârimî, Mukaddime, 8)
   
"Allahtan, ümmetimi hata üzerinde birleştirmemesini istedim; bunu bana verdi" (Yakın anlam için bkz. Ebu Dâvud, fiten. 1)


Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1769
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
HÜKMÜ TERKETMENİN KÜÇÜK KÜFÜR OLDUĞU HUSUSUNDAKİ İCMANIN DAYANDIĞI NASSLAR:

Şunun bilinmesi gerekir ki her icma’nın mutlaka Kitap ve Sünnetten dayandığı bir aslı vardır. Bu asıl bazen bilinir, bazen de insanlara gizli kalır. Allahın indirdiğiyle hükmetmeyen müslüman hakimin küçük küfür işlediği konusunda alimlerin icma etmelerinin de elbette Kitap ve Sünnetten dayandıkları asıllar vardır. Bu asıl ise büyük günah işleyen yani mürtekib-i kebire’nin tekfir edilemeyeceğini beyan eden nasslardır. Yani içki, kumar, zina, adam öldürme gibi günahları işleyen kimseler hangi esasa binaen tekfir edilmiyorsa Allahın hükmünü inkar etmediği halde ona muhalif davranan hakim de aynı delillere binaen tekfir edilmemektedir. Bu hususta Tahavi akidesi şarihi İbn Ebi’il İzz (rh.a) İmam Tahavi’nin "Kıble ehlinden hiçbir kimseyi bir günah sebebiyle -helâl kabul etmediği sürece- tekfir etmez ve: İman ile birlikte günah işleyene günahı zarar vermez, demeyiz." Sözünü izah ettiği yerde şöyle demektedir:

"Burada Tahâvî’nin -Allah ona rahmet etsin- sözleri ile ilgili olarak açıklanması gereken bir husus vardır. O da şudur: Şari’ bir takım günahları "küfür" diye adlandırmıştır. Mesela, Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Allah’ın indirdikleriyle hükmetmeyenler kâfirlerin ta kendileridir." (el-Maide, 5/44)

Peygamber -Sallallahu aleyhi vesellem- de şöyle buyurmuştur: "Müslümana sövmek fasıklıktır. Onunla (öldürmek kastıyla) çarpışmak da küfürdür." Bu hadisi İbn Mes’ud -Radıyallahu anh- rivayet etmiş, Buharî ve Müslim’de kitaplarında ittifakla kaydetmişlerdir.

Yine Peygamber -Sallallahu aleyhi vesellem- şöyle buyurmaktadır: "Benden sonra biriniz diğerinizin boynunu vuran kâfirler olarak gerisin geri dönmeyiniz."; "Bir adam kardeşine Ey kâfir! diyecek olursa, onlardan birisi bu ünvanı alır." Bu iki hadis de İbn Ömer -Radıyallahu anh-dan gelmekte olup Buharî ve Müslim tarafından ittifakla rivayet edilmişlerdir.

Yine Peygamber şöyle buyurmaktadır: "Dört husus vardır ki bunlar kimde bulunursa o halis münafık olur. Bunlardan birisine sahip olan kimsede de onu terkedinceye kadar münafıklık özelliklerinden birisi bulunur: Konuşursa yalan söyler, söz verirse sözünde durmaz, ahdettiği vakit yerine getirmez ve tartışırsa haddi aşar." Abdullah b. Amr -Radıyallahu anh- yoluyla gelen bu hadis de Buharî ve Müslim tarafından rivayet edilmiştir.

Peygamber -Sallallahu aleyhi vesellem- bir başka hadiste şöyle buyurmaktadır: "Zina eden, zina ettiği vakit mü’min olarak zina etmez. Hırsızlık yapan, hırsızlık yaptığında mü’min olarak hırsızlık yapmaz. İçki içen, içki içtiğinde mü’min olarak içmez. Bundan sonra da tevbe arz olunur."

Bir başka hadiste de şöyle buyurulmaktadır: "Müslüman ile küfür arasındaki sınır namazı terketmektir." Bu hadisi de Müslim, Câbir -Radıyallahu anh- yoluyla gelen rivayetle kaydetmektedir.

Peygamber buyuruyor ki: "Kim bir kâhine gider de onu tasdik ederse yahut bir kadına arkadan yaklaşırsa Muhammed -Sallallahu aleyhi vesellem-e indirilene küfretmiş olur." Bir başka hadiste şöyle buyurulmaktadır: "Allah’tan başkasının adı ile yemin eden küfretmiş olur." Bu lafzıyla bu hadisi Hakim rivayet etmiştir.

Bir diğer hadiste de şöyle buyurulmaktadır: "Ümmetim arasında iki hususiyet vardır ki bunlar küfürdür: Neseb’lere dil uzatmak ve ölüye ağıt yakmak." ve buna benzer daha bir çok nass.

Buna verilecek cevaba gelince; Ehl-i sünnetin tümü büyük günah işleyen kimsenin -Hariciler gibi- bütünüyle dinden çıkartacak şekilde kâfir olmayacağını ittifakla kabul etmişlerdir. Çünkü kişiyi dinden çıkartacak şekilde kâfir olursa, o takdirde her durumda öldürülmesi gereken bir mürted olur. Kısas hakkına sahip kimsenin, onu affetmesi de kabul edilmez. Zina, hırsızlık ve içki içmek hallerinde de hadlerin uygulanması diye bir şey söz konusu olmaz. Ancak böyle bir görüşün batıl ve fasit olduğu İslam dininin ihtiva ettiği hükümlerden kesin olarak bilinmektedir.

Yine ehl-i sünnet ittifakla şunu kabul ederler: Büyük günah işleyen bir kimse Mutezile’nin dediği gibi iman ve islam’dan çıkmaz küfre de girmez, kâfirlerle birlikte cehennemde ebedi kalmayı da hakketmez. Çünkü Mutezile’nin de bu husustaki görüşü batıldır. Zira Yüce Allah büyük günah işleyen kimseleri mü’minler arasında saymıştır.

Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Ey iman edenler! Öldürülenler hakkında üzerinize kısas yazıldı... fakat kime kardeşi tarafından bir şey affolunursa artık örfe uyarak istesin..." (el-Bakara, 2/178) Görüldüğü gibi burada katili iman edenler arasından çıkartmamış, onu kısas talep etme hakkına sahip olan kimsenin kardeşi olarak nitelendirmiştir. Burdaki kardeşlikten kasıt ta hiç şüphesiz din kardeşliğidir.

Bir başka yerde Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Eğer mü’minlerden iki grup birbirleri ile çarpışırlarsa onların aralarını düzeltin... mü’minler ancak kardeştirler, o halde iki kardeşinizin arasını düzeltin." (el-Hucurat, 49/9-10)

Kitap ve sünnetin nassları ile icma, zina eden, hırsızlık yapan, zina iftirasında bulunan kimsenin öldürülmeyeceğine delalet etmektedir. Bilakis bunlara had uygulanır. Bu da bu günahları işleyen kimselerin mürted olmadıklarının delilidir.” (İbn Ebi’il İzz, Şerhu Akidet’it Tahaviyye, sf 301-302)

Açıkça görüldüğü gibi bazı günahlara küfür ismini veren nassların dinden çıkartmayan küfür olarak tefsir edilmesinin sebebi ne ise “Allahın indirdiği ile hükmetmeyenler kafirlerin ta kendileridir” mealindeki Maide: 44 ayetinin küçük küfür olarak açıklanmasının sebebi de aynıdır. Bu sebeb de İbn Ebi’il İzz’in zikretmiş olduğu şekilde büyük günahları işleyen müminlerin helal addetmedikleri müddetçe kafir olmayacaklarına delalet eden nasslardır. Bunun benzeri daha önce İbn Kayyım’ın Medaric adlı eserinden naklen geçmişti. Hatırlanacağı üzere İbn Kayyım da aynı şekilde Allahın indirdiğinden başkası ile hükmetme konusunu, nasslarda küfür ismi verilen diğer günahlarla beraber zikretmiş ve bu günahlara küfür isminin verilmesinin İslam milletinden çıkartan küfür anlamında olmadığını, bilakis küçük küfür manasında olduğunu izah etmişti. Yukarda konuyla alakalı icmayı kendisinden naklettiğimiz İbn Abdilberr ise günah işleyenlere küfür isnad edenlere karşı zikrettiği  bu icma’nın müstenedini, dayanağını şu şekilde izah etmektedir:

 “Bidat  ehlinden  Hariciler  ve Mutezile gibi bir topluluk, bu konuda sapıtarak bu ve benzer rivayetleri,  günah işleyenleri tekfire delil getirmişlerdir. Allah’ın kitabından, zahiri üzere olmayan ayetleri delil getirmişlerdir. Bunlardan birisi  de: Her  kim  Allah'ın indirdikleriyle hükmetmezse, işte asıl kâfir olanlar onlardır. (Maide 44) ayetidir.” İbnu Abdilberr, ardından İbn Abbas’tan bu ayetin tefsiri ile alakalı nakledilen “kufrun dune kufr” rivayetini zikretmektedir. Ardından da şöyle demektedir:


وَالْحُجَّةُ عَلَيْهِمْ قَوْلُ اللَّهِ عَزَّ وَجَلَّ إِنَّ اللَّهَ لَا يَغْفِرُ أَنْ يُشْرَكَ بِهِ وَيَغْفِرَ مَا دُونَ ذَلِكَ لِمَنْ يَشَاءُ

Bu hususta onlar aleyhine hüccet Allah azze ve celle’nin şu kavlidir:

“Allah kendisine ortak koşulmasını bağışlamaz, bunun dışında kalanı dilediğine bağışlar” (Nisa: 48) (et-Temhid, Abdullah bin Dinar’dan gelen 7. Hadis başlıklı bölüm)

Şevkani de Maide: 44 ayetinin tefsirinde şöyle demektedir:


وَقِيلَ: بِالْكُفَّارِ مُطْلَقًا لِأَنَّ الْمُسْلِمَ لَا يَكْفُرُ بِارْتِكَابِ الْكَبِيرَةِ وَقِيلَ: هُوَ مَحْمُولٌ عَلَى أَنَّ الْحُكْمَ بِغَيْرِ مَا أَنْزَلَ اللَّهُ وَقَعَ استخفافا، أو استحلالا

“Bu ayetin mutlak manada kafirlerle alakalı olduğu söylenmiştir, zira müslüman büyük günah işlemekten ötürü tekfir edilemez. Bunun hafife almak veya helal saymaktan ötürü Allahın indirdiğinden başkası ile hükmedenlere hamledileceği de söylenmiştir.” (Feth’ul Kadir tefsiri)

Zaten tevhidin haricindeki amellerin terki ile alakalı genel hüküm, küfür olmaması noktasındadır. Bunun tek istisnası namazdır. Abdullah bin Şakik (ra) şöyle demiştir:


عَنْ عَبْدِ اللهِ بْنِ شَقِيقٍ العُقَيْلِيِّ، قَالَ: كَانَ أَصْحَابُ مُحَمَّدٍ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ لاَ يَرَوْنَ شَيْئًا مِنَ الأَعْمَالِ تَرْكُهُ كُفْرٌ غَيْرَ الصَّلاَةِ.

“Allah Rasulu (sallallahu aleyhi ve sellem)’in ashabı namazdan başka hiçbir amelin terkini küfür olarak görmezlerdi” (Tirmizi no: 2622)

Bu hususta daha çok nakil yapılabilir, ancak sözü uzatmamak için bu kadarıyla iktifa ediyoruz. Bütün bunlar, müslüman hakimin bazı meselelerde helal görmeden, hafife almadan, inkar etmeden hükmü terk etmesinin bir masiyet olduğunu, masiyetlerin ise helal addedilmediği müddetçe kişiyi dinden çıkartmayacağını göstermektedir. Yani Allah’ın hükmünü uygulamayı terk eden İslam hakimlerini tekfir edenler, büyük günah işleyenlerin kafir olmadığına delalet eden bütün nassları yalanlamakla karşı karşıyadırlar.


Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1769
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
HÜKMÜ TERKETME MESELESİNİN USUL YÖNÜNDEN İZAHI:

Buraya kadar anlattıklarımız işin nakil cihetiyle alakalıydı. Usuli açıdan meseleyi ele alacak olursak şunları söyleyebiliriz: Allahın indirdiğiyle hükmetmeyen hakimin durumu ne olursa olsun küfre gireceğini savunanlar neticede ayetin zahirine yapışmaktadırlar. Zahir; “Varakat” adlı fıkıh usulu ile alakalı eserdeki tarifiyle “iki manaya yorumlanabilme ihtimali olandır. Ancak bu manalardan biri diğerine göre daha belirgindir.” Varakat müellifi bunun zıddı olan “nass” ı ise şöyle tarif etmiştir: “Nass, bir manadan başka bir manaya hamledilemeyendir” Varakat şarihi Celaluddin el-Mahalli zahire misal olarak “Bugün bir aslan gördüm” ibaresini vermektedir. Kişinin bundan kasdı acaba bildiğimiz aslan mıdır, yoksa aslan derken yiğit bir insanı mı kasdetmektedir? İki ihtimal de mevcuttur. Fakat aslan derken bildiğimiz hayvandan bahsettiğine dair bir karine olursa, mesela kişi “Bugün ormanda yelesi, kuyruğu vs olan bir aslan gördüm” şeklinde söylerse bildiğimiz bir aslandan bahsettiği ortaya çıkar. Aksi takdirde aslan kelimesi ihtimalli olarak kalmaya devam eder. Zahir, delalet mertebeleri arasında en zayıfı olmakla beraber zahirle yani  kat'î ve yakîn olarak lafızdan hemen anlaşılıveren mana ile amel etmek vacibtir. Ancak bu manayı terketmeyi gerektiren bir delil bulunur ve tevile ihtimali olursa, yani zahirî manasını terkedip başka bir mana irade edildiğine dair bir delil bulunur ise zahirle amel etmek vacib olmaz. Usulculerin birçoğu nezdinde kararlaştırılan budur. Bu hususta fıkıh usulu alanında yazılmış eski ve yeni kitaplara müracaat edilebilir. Yeri burası olmadığı için fazla tafsilata girmiyoruz. “Aksine delalet eden bir karine olmadıkça ifadelerin zahirine bağlı kalmak fakat bu ifadelerin ikinci bir ihtimal taşıyabileceğini de göz önünde bulundurmak” şeklinde özetleyebileceğimiz usule sadık kalınmadığı takdirde gerek itikadi gerekse fıkhi alanda birçok sapmanın önü açılır. Nitekim tarihteki birçok sapık fırka Kitap, Sünnet ve Selef-i salihinden nakledilen sözlerin sırf zahirine bağlanmaktan veyahut da şer’i nassların zahirini gereksiz yere terk edip tevilcilik hastalığına yakalanmaktan kaynaklanmaktadır. Ehli sünnet ise bu hususlarda vasat yolu takip ettiği için ifrat ve tefritten kurtulmuştur.

Mesela Haricilerin sapma sebeblerinden birisi “Allahın indirdiği ile hükmetmeyenler, kafirlerdir” (Maide: 44) ayetini zahiri üzere alıp Allahın hükmüne muhalif hareket eden herkesin kafir olacağı zannına kapılmalarıdır. Keza, yukarda bir kısmını zikrettiğimiz, büyük günah işleyenleri küfre nisbet eden hadislerin zahirini alarak günah işleyen herkesi tekfir etmişlerdir. Müşebbihe ve Mücessime fırkaları Allah’ın istiva, yed, vech vb sıfatlarını tamamen insanların sıfatları gibi anlamışlar, bunlara cevap vermeye çalışan tevil ve tatil ehli ise bu ayetleri zahiri manalarından tamamen dışarı çıkartarak bu sıfatları tevil etmişlerdir. (İstivadan kasıd istiladır diyenler gibi) Bu tip sapık fırkaların ayetlerin zahirini almak veya terk etmek hususlarında sapmalarının sebebleri arasında sadece işlerine gelen nassı alıp, diğer nassları görmezden gelmeleri ve meseleyi bütün nassları gözönünde bulundurarak araştırmamaları olduğu gibi, en büyük sapma sebeblerinden birisi de nassları selefin fehminden, anlayışından bağımsız olarak kendi reyleriyle değerlendirmeleridir. İşte bizlerin de bu tip sapmalardan uzak kalabilmek için yapmamız gereken şey gerek şer’i nassları gerekse alimlerin sözlerini birbirinden kopuk olarak değil, bir bütün halinde değerlendirmemiz; müşkil gelen ibareleri Kitap ve Sünnetin açık, muhkem nasslarına ve de başta selef uleması ve onların izini takip eden halef alimleri olmak üzere alimlerin daha açık kavillerine götürmemizdir. İlim talebesine ve hakk arayıcısına yakışan budur. Bunun dışında meselenin tafsilatına inmeden, gerekli araştırmayı yapmadan, tartışılan konuyla alakalı bütün nassları ve kavilleri biraraya toplamadan, alimlerin konuyla alakalı açıklamalarına bakmadan sırf nassın veya ibarenin zahirinden yola çıkarak bir mesele hakkında görüş beyan etmek, en iyi ihtimalle kişinin cehaletini, aslına bakılırsa da artniyetini gösterir.

Bu kaideleri meselemize tatbik edecek olursak; “Allahın indirdiği ile hükmetmeyenler kafirlerin ta kendisidir” ayetinin zahiri bu ameli yapanların kafir ve mürted olduğuna delalet etmektedir. Zira kafir deyince ilk akla gelen şey, dinden çıkmak manasındaki büyük küfürdür. Ancak biz biliyoruz ki küfür kavramı müşterek bir kelimedir ve bazen dinden çıkartmayan küfür manasında kullanılabilir. İşte bu noktada, alimlerin ayetin zahiriyle yetinmeyip ayet hakkında izahlar yapmaları ve zahiri (ilk anlaşılan manası) dışında yorumlamaya çalışmaları bile başlı başına bu ayetin zahirinde müşkilat olduğunu ve ayetin zahirini almanın dinin başka kaideleriyle çelişki doğuracağını gösteren bir karinedir. Zira hakimin nefsine uyarak Allahın indirdiğiyle hükmetmemesini küfür olarak görmek, mürtekib-i kebire yani büyük günah işleyen tekfir edilmez şeklindeki genel kaide ile çelişmektedir. Şeriatı değiştirmeyen, yeni bir teşride bulunmayan veya daha önce yapılmış batıl bir teşri ile amel etmeyen hakimin ameli hangi usule binaen küfür ve şirkle açıklanacaktır? Selef ve haleften olan alimler bundan dolayı tıpkı bazı masiyetlere küfür ismini veren başka nassları küçük küfür (küfr-ü asgar) olarak izah ettikleri gibi Maide: 44 ayetini de aynı şekilde izah etmişlerdir. Ancak namazın terki meselesinde olduğu gibi büyük küfre delalet eden sahabe icması vb başka karineler olduğu takdirde hadiste geçen küfür ibaresi zahiri üzere alınmıştır. Seleften bazıları ise namazın terkiyle alakalı nassları da yine küçük küfür manasına hamletmiştir. Fakat bizim tartıştığımız meselede ayetin büyük küfür manasında alınmasını gerektiren ek bir karine yoktur, bilakis icma bunun aksine delalet etmektedir. Hiçbir alimin aksi kanaatte olduğu da isbat edilememiştir.


Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1769
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
ŞÜPHELER VE CEVAPLARI

1- Allahın indirdiğiyle hükmetmeyen İslam hakiminin tekfir edilmemesi hususunda icma olmadığını iddia edenlerin sarıldıkları bazı nakiller:

a) Maide: 44 ayetinin tefsirinde ihtilaf edilmesi:

Bunlardan bazıları Maide: 44 ayetiyle alakalı yukarda İbn Kayyım’dan ve diğerlerinden nakletmiş olduğumuz muhtelif görüşleri öne sürerek şöyle demektedirler: Görüldüğü üzere alimlerden bu ayetin tevili hakkında birçok görüş nakledilmektedir. Şu halde bu ayetin küçük küfür olarak tefsir edilmesi hakkında icma olduğu nasıl ileri sürülebilir? Buna cevaben şöyle denilir: Ayetin tefsiri hakkında alimlerden yapılan farklı açıklamalar ve ihtilaflı görüşler, ancak tefsiri bir ihtilaftır yani ayette kimin kasdedildiği vb hususlardaki bir ihtilaftır. Hiçbir alimden geçmişteki ve günümüzdeki dalalet ehlinin iddia ettiği gibi nefsine uyarak Allah’ın hükmüne uymayı terk eden İslam kadılarının kafir olacağına dair açık bir söz nakledilmemiştir. Keza ayetin kafirlerle alakalı olduğunu söyleyerek bir nevi ayetin büyük küfürden bahsettiğini söyleyen alimlerin sözleri de bizim üzerinde durduğumuz muayyen mesele olan Allahın hükmünü terkeden müslüman yöneticilerin kafir olduğu anlamına gelmez. Zira Maide: 44 ayetinin tefsiri başka bir şey, hükmü terkeden yöneticinin durumu başka bir  şeydir. Alimlerden Allahın hükmünü uygulamayı terk etmek büyük küfürdür manasına gelecek sözlerin sabit olduğu farzedilse bile bu ancak icmaya muhalif şazz bir görüş olarak değerlendirilir. Tıpkı Hanefilerin ameli imandan saymamaları, İbn Abbas’ın muta nikahını helal sayması, seleften bazılarının zalim yöneticilere karşı kılıç çekmeyi helal saymaları bu konular hakkındaki icmayı ortadan kaldırmadığı gibi, hakimin nefsine uyarak Allahın hükmünü terk etmesine küfür dediği farzedilen alimlerin varlığı da yukarda nakletmiş olduğumuz icmaları nakzetmez, ortadan kaldırmaz.


Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1769
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
b) İbn Mesud ve diğerlerinden nakledilen “Hükümde rüşvet küfürdür” sözü:

Günümüzde bazı kimseler İbn Mesud, Ali ve Mesruk (r.anhum ecmain) gibi selef alimlerinden nakledilen “Hakimin hükümde rüşvet alması küfürdür” sözüne yapışarak bu konunun ihtilaflı olduğunu iddia etmeye çalışmışlardır. İbn Kesir bu hususta aynı ayetin tefsirinde şunları nakletmektedir:

“İbn Cerîr der ki: Bize Ya'kûb... Alkame ve Mes'ûd'dan nakletti ki; onlar, Abdullah İbn Mes'ûd'a rüşveti sormuşlar. O da; haramdır, demiş. Onlar, hüküm konusunda (olursa) ne dersin? dediklerinde; o, küfürdür, demiş ve arkasından : «Kim de Allah'ın indirdiği ile hükmetmezse; işte onlar, kâfirlerin kendileridir.» âyetini okumuş. Süddî der ki: Bu âyetten maksad şudur: Kim de indirdiğim hükümle hükmetmez, kasıdlı olarak onu terkeder ve bilerek çiğnerse, o kâfirlerdendir.”

Bu hususta birkaç ihtimal sözkonusudur:

Birincisi; İbnu Mes’ud’un “Hükümde rüşvet küfürdür” sözünün gerçek küfür anlamında olması gerekmez. Zira küfür kavramı müşterek bir kelimedir, büyük küfür kasdedilmesi mümkün olduğu gibi küçük küfür kasdedilmesi de mümkündür. Mesela bir adam, İbn Abbâs'a, kadınlarla dübüründen temasta bulunmayı sorduğunda İbn Abbâs: «Bana küfürden soruyorsun» diye cevap vermiştir. (Bunu İbn Kesir, Bakara: 223. Ayetin tefsirinde Abdurrezzak’a atfederek nakletmiş ve bu hadîsin isnadı sahihtir, demiştir.) Halbuki kadına arkadan yaklaşmanın dinden çıkartan bir küfür olmadığı icma ile sabittir. Fakat İbnu Abbas, bu amele şari’nin verdiği isim olan küfür ismini koymuştur. Zira İmâm Ahmed ve Sünen sahiplerinin Hammâd İbn Ebu Hüreyre'den naklettiklerine göre: Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur; «Kim hayızlı bir kadınla temasta bulunursa, ya da bir kadınla dübüründen temasta bulunursa, ya da kâhine giderek onun söylediğini doğrularsa Muhammed'e indirileni inkâr etmiş olur.» İbnu Mes’ud (ra)’ın “Hükümde rüşvet küfürdür” sözünün de bu şekilde olması muhtemeldir. Zira hakim, bu ameliyle irtidad etmiş olmasa da Allahu Teala Maide: 44. Ayette onun ameline küfür ismini vermiş ve bu surette olayın vahametini ve şiddetini haber vermiştir. Bu, tıpkı sahihte rivayet edilen “Müslümana sövmek fısk, onu öldürmek küfürdür” hadisinde olduğu gibidir. Allah en doğrusunu bilendir.

İbn Mesud ve diğerlerinden nakledilen rüşvetle alakalı bu sözün küçük küfür manasında kullanıldığına delalet eden karinelerden bir tanesi de bu rivayeti zikreden alimlerin bunu küfür olmadığı halde nasslarda “küfür” olarak isimlendirilmiş olan ameller cümlesinde zikretmeleridir. Mesela İbnu Batta el-İbane’de şöyle bir bab başlığı açmıştır:


بَابُ ذِكْرِ الذُّنُوبِ الَّتِي تَصِيرُ بِصَاحِبِهَا إِلَى كُفْرٍ غَيْرِ خَارِجٍ عَنِ الْمِلَّةِ

Yani “Sahibini dinden çıkartmayan bir küfre sürükleyen günahların zikri” babı

Ardından buna misal olarak yukarda misali verilen nassların arasında İbn Mesud’un sözkonusu rivayetini de zikretmiştir:


حَدَّثَنَا أَبُو شَيْبَةَ عَبْدُ الْعَزِيزِ بْنُ جَعْفَرٍ , قَالَ: حَدَّثَنَا مُحَمَّدُ بْنُ إِسْمَاعِيلَ , قَالَ: حَدَّثَنَا وَكِيعٌ , قَالَ: حَدَّثَنَا حُرَيْثُ بْنُ أَبِي مَطَرٍ , عَنِ الشَّعْبِيِّ , عَنْ مَسْرُوقٍ , قَالَ: قُلْنَا لِعَبْدِ اللَّهِ: مَا كُنَّا نَرَى السُّحْتَ إِلَّا الرِّشْوَةَ فِي الْحُكْمِ , قَالَ عَبْدُ اللَّهِ: «ذَلِكَ الْكُفْرُ»

(…) Mesruk’tan: Abdullah’a dedik ki: Bizler, ayette geçen “suht” ifadesini ancak hükümde rüşvet almak olarak görüyoruz dedik. Abdullah bunun üzerine şöyle dedi: “Bu, küfürdür” (İbn Batta el İbane no: 1003, ayrıca Hallal es-Sunne no:1413 ve devamında bu rivayeti küçük küfürle alakalı eserlerin arasında zikretmiştir.)

İkinci ihtimal; İbn Mesud ve diğerlerinin bunu hakiki küfür anlamında söyledikleri farzedilse bile bu icma’ya muhalif şazz bir görüş olarak değerlendirilir. Zira bunda Haricilerin görüşüne muvafakat sözkonusudur. Bu ayetten hükmü terk etmenin küfür olduğu neticesini sadece Haricilerin çıkartmış oldukları hususu daha önce geçmişti. Bu konu hakkında Kurtubi, ilgili Maide: 44 ayetinin tefsirinde şu açıklamaya yer vermektedir:


قَالَ الْقُشَيْرِيُّ: وَمَذْهَبُ الْخَوَارِجِ أَنَّ مَنِ ارْتَشَى وَحَكَمَ بِغَيْرِ حُكْمِ اللَّهِ فَهُوَ كَافِرٌ، وَعُزِيَ هَذَا إِلَى الْحَسَنِ وَالسُّدِّيِّ

“Kuşeyri demiştir ki: Haricilerin görüşü, rüşvet alarak Allahın hükmünden başkasıyla hükmeden hakimin kafir olacağı doğrultusundadır. Bu görüş Hasen ve Süddi’ye de izafe edilmiştir”

Yani bu alimler hakimin rüşvet alması küfürdür demiş olsalar bile bu Ehli sünnete muhalif bir görüştür ve onlar bu hususta Haricilere yaklaşmış olmaktadırlar. Ancak ismi geçen selef alimlerinin böyle bir hataya düşmeleri uzak bir ihtimaldir. Allahu a’lem.

Ayrıca muteber alimlere ait hiçbir İslami kitapta İbn Mesud ve diğerlerinden nakledilen bu söze dayanarak rüşvet alan hakimin kafir olacağı şeklinde bir hüküm zikredilmemiştir. Bilakis alimler, bu haberi daha çok rüşvetin haram olduğunu isbatlama sadedinde zikretmişlerdir. Mesela İbn Kudame (rh.a) el-Muğni’de “Hükümde Rüşvet Almak” adında bir bölüm açmış ve babın girişinde şöyle demiştir: “Hükümde rüşvet almak ve zekat memurunun rüşvet almasının haram olduğu hususunda ihtilaf yoktur” Ardından da hükümde rüşvet küfürdür, manasındaki selefin sözlerini nakletmiştir. (el-Muğni, Kitab’ul Kada) Bütün bu anlattıklarımız, rüşvetle alakalı sözün tagliz yani sakındırma babından bir söz olması ihtimalini güçlendirmektedir. Doğrusunu Allah bilir.
Günümüzde birtakım kimseler, İbn Mesud’dan nakledilen “hükümde rüşvet küfürdür” sözünü bayraklaştırarak, bu hususta Ehli sünnetin iki görüşü olduğunu ve sahih olan görüşün de rüşvet alarak veya başka sebeblerle şeriata muhalif hüküm veren kadının küfre gireceği yönündeki görüş olduğunu iddia etmektedirler. Bu kimseler, en iyi ihtimalle sözlerinin dinde karşılığının ne olduğunu ve de bu sözün lazımının dinde başka hangi usulleri ihdas etmeye yol açacağını göremeyecek kadar bir körlük içersindedir. Şöyle ki; hükümde rüşvet almanın ve hakka muhalif hüküm vermenin küfür olduğu iddiası birçok netice doğurmaktadır. Öncelikle böyle bir kadı, kafir olur, katli vacib olur, görevinden azledilmesi gerekir, tevbe etmezse ebedi cehennemi hak eder ilh… Kısacası mürtedin hak ettiği ne kadar ceza varsa hepsine müstehakk olur. Şimdi bu noktada soruyoruz: Muteber ehli sünnet alimlerinin bir tanesinden hakka aykırı hüküm veren bir hakimin bu sıfatları hak edeceğine dair bir tek nakil getirilebilir mi? Allah Rasulu (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyuruyor:


عَنِ ابْنِ بُرَيْدَةَ، عَنْ أَبِيهِ، عَنِ النَّبِيِّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَالَ: " الْقُضَاةُ ثَلَاثَةٌ: وَاحِدٌ فِي الْجَنَّةِ، وَاثْنَانِ فِي النَّارِ، فَأَمَّا الَّذِي فِي الْجَنَّةِ فَرَجُلٌ عَرَفَ الْحَقَّ فَقَضَى بِهِ، وَرَجُلٌ عَرَفَ الْحَقَّ فَجَارَ فِي الْحُكْمِ، فَهُوَ فِي النَّارِ، وَرَجُلٌ قَضَى لِلنَّاسِ عَلَى جَهْلٍ فَهُوَ فِي النَّارِ "، قَالَ أَبُو دَاوُدَ: وَهَذَا أَصَحُّ شَيْءٍ فِيهِ يَعْنِي حَدِيثَ ابْنِ بُرَيْدَةَ الْقُضَاةُ ثَلَاثَةٌ

Abdullah b. Büreyde'nin, babasından rivayet ettiğine göre; Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur:

"Hâkimler üç kısımdır: Biri cennette, ikisi de cehennemdedir. Cennette olan, hakkı bilip ona göre hüküm verendir. Hakkı öğrendiği halde hükm(ün)de zulmeden (hâkimler) ile, hakkı bilmeden insanlar hakkında hüküm veren (hakimler) de cehennemdedir."

Ebû Dâvûd dedi ki: Bu "Hâkimler üç sınıf tır... "diye başlayan İbn Büreyde hadisi, bu mevzuda gelen hadislerin en sağlamıdır. (Ebu Davud, Akdiye: 2 no:3573)

Tirmizi’nin lafzında ise hadisin konumuzla ilgili olan kısmı şu şekildedir:


رَجُلٌ قَضَى بِغَيْرِ الحَقِّ فَعَلِمَ ذَاكَ فَذَاكَ فِي النَّارِ

“Bile bile haksız hüküm veren hakim ateştedir…” (Tirmizi, Ahkâm 3 no: 1322)

Bu hadisin hangi şerhine bakılırsa bakılsın, bile bile hakka muhalif hüküm veren hakimin ebedi cehennemlik olduğunu söyleyen bir tane alime raslamak mümkün müdür? Bilakis alimler, yukarda da bahsi geçtiği üzere hüküm konusunda zulmetmeyi kebair günahlar sınıfı içersinde telakki etmişler ve aksi bir görüş yani bunun küfür olan bir günah olduğu görüşü hiç kimseden nakledilmemiştir. Mesela İmam Zehebi, “Kebair” adlı eserinde Hükümde Rüşvet Almak diye müstakil bab açmış ve orada İbn Mesud’un bu kavlini de nakletmiş fakat bunun dinden çıkartan bir küfür olacağından bahsetmemiştir. Keza onun bir öncesinde “Kötü Kadılar” ünvanıyla bir bab açmış ve şu ayetleri zikrederek söze başlamış:

"Allah'ın indirdikleriyle hükmetmeyenler kafirlerin ta kendileridir." (Maide: 44)
 
"Onlar cahiliyyenin hükmünü mü istiyorlar." (Maide: 50)

Ardından yukarda zikri geçen üç sınıf kadıdan bahseden hadisi zikretmiş fakat bunun dinden çıkartan bir küfür olduğunu asla söylememiştir. Hükümde rüşvet ve hakka aykırı hüküm vermekle alakalı Ehli sünnetin hangi kitabından bakılırsa bakılsın netice değişmeyecektir. Ayrıca Ebu Hureyre (ra) gelen hadiste şöyle denmiştir:


عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ قَالَ: «لَعَنَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ الرَّاشِيَ وَالمُرْتَشِيَ فِي الحُكْمِ

“Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) hükümde rüşvet alana da verene de lanet etmiştir” (Tirmizi, Ahkam: 9 no: 1336)

Hadis, İbn Mesud’un bahsettiği şeyin aynısından yani hükümde rüşvet alma konusundan bahsetmektedir. Buna rağmen bu hadisin hiçbir muteber şerhinde bu ameli yapan kimsenin kafir olduğu ve ebedi lanete müstehakk olduğu şeklinde bir yoruma raslamak mümkün değildir. Keza, rüşvet alan hakimin küfre girdiğinden ötürü görevden alınacağını da Ehli Sünnetten hiç kimse söylememiştir. Bu hususta Hanefi ulemasından İmam Kasani, Bedayi’us Sanai adlı eserinde şöyle demektedir:


وَهَلْ يَنْعَزِلُ بِأَخْذِ الرِّشْوَةِ فِي الْحُكْمِ؟ عِنْدَنَا لَا يَنْعَزِلُ لَكِنَّهُ يَسْتَحِقُّ الْعَزْلَ فَيَعْزِلُهُ الْإِمَامُ وَيُعَزِّرُهُ

“Hakim, hükümde rüşvet aldığından ötürü azledilir mi? Bizim nezdimizde (doğrudan) azledilmez, fakat (asıl itibariyle) azledilmeyi hak eder. İmam onu azleder ve tazir eder.”

Kasani, ardından konuyla alakalı Hanefilerin muhtelif görüşlerini zikrettikten sonra şöyle demektedir:


وَهَذَا عِنْدَنَا، وَقَالَ الشَّافِعِيُّ - عَلَيْهِ الرَّحْمَةُ: يَنْعَزِلُ وَهُوَ قَوْلُ الْمُعْتَزِلَةِ، وَلَقَبُ الْمَسْأَلَةِ: أَنَّ الْقَاضِيَ إذَا فَسَقَ هَلْ يَنْعَزِلُ أَوْ لَا؟ فَعِنْدَنَا لَا يَنْعَزِلُ، وَعِنْدَ الشَّافِعِيِّ يَنْعَزِلُ، وَبِهِ قَالَتْ الْمُعْتَزِلَةُ لَكِنْ بِنَاءً عَلَى أَصْلَيْنِ مُخْتَلِفَيْنِ: فَأَصْلُ الْمُعْتَزِلَةِ أَنَّ الْفِسْقَ يُخْرِجُ صَاحِبَهُ عَنْ الْإِيمَانِ فَيَبْطُلُ أَهْلِيَّةُ الْقَضَاءِ وَأَصْلُ الشَّافِعِيِّ - رَحِمَهُ اللَّهُ - أَنَّ الْعَدَالَةَ شَرْطُ أَهْلِيَّةِ الْقَضَاءِ كَمَا هِيَ شَرْطُ أَهْلِيَّةِ الشَّهَادَةِ؛ لِأَنَّ أَهْلِيَّةَ الْقَضَاءِ تَدُورُ مَعَ أَهْلِيَّةِ الشَّهَادَةِ، وَقَدْ زَالَتْ بِالْفِسْقِ فَتَبْطُلُ الْأَهْلِيَّةُ وَالْأَصْلُ عِنْدَنَا أَنَّ الْكَبِيرَةَ لَا تُخْرِجُ صَاحِبَهَا مِنْ الْإِيمَانِ، وَالْعَدَالَةُ لَيْسَ بِشَرْطِ أَهْلِيَّةِ الْقَضَاءِ، كَمَا لَيْسَتْ بِشَرْطِ؛ الْأَهْلِيَّةِ الشَّهَادَةُ عَلَى مَا ذَكَرْنَا، وَاَللَّهُ سُبْحَانَهُ وَتَعَالَى أَعْلَمُ.

“Bizim nezdimizde durum böyledir. İmam Şafii (rh.a) ise azledileceğini söylemiştir. Bu aynı zamanda Mutezile’nin görüşüdür. Meselenin başlığı şudur: “Kadı, fasık (günahkar) olduğu zaman azledilir mi azledilmez mi?” Bize göre azledilmez, İmam Şafii’ye göre azledilir. Bunu, Mutezile de söylemiştir. Ancak bunu söylerken dayandıkları esaslar birbirinden farklıdır. Şöyle ki; Mutezile’nin dayanağı şudur: Fısk (günah), sahibini imandan çıkartır ve böylece kadılık ehliyeti iptal olur. İmam Şafii’nin dayanağı ise şudur: Adalet, şahitlik için şart olduğu gibi kadılık için de şarttır. Zira kadılığın şartları şahitliğin şartları ile aynıdır. Şahitlik ise fıskla beraber ortadan kalkar ve şahitlik ehliyeti iptal olur. (Kadılık da böyledir) Bizim dayanağımız ise şudur: Büyük günahlar sahibini imandan çıkartmaz, keza adalet de kaza ehliyeti için şart değildir, daha önce zikrettiğimiz şekilde şahitlik ehliyeti için şart olmadığı gibi… Allah Subhanehu Teala en iyisini bilendir.” (Kasani, Bedayi’us Sanai, 7/17, Kitabu Adab’il Kadi)

Açıkça görüldüğü gibi seleften nakledilen “hükümde rüşvet küfürdür” sözünün zahiriyle sadece Mutezile ve Havaric gibi bidat fırkaları amel etmiş ve bunun bir gereği olarak rüşvet veya başka sebeblerle hakka muhalif hüküm veren kadının imandan irtidad ettiği için görevden alınacağını söylemişlerdir.  Zira bütün kıble ehline göre kafirin Müslümanlar arasında hakimlik yapma yetkisi yoktur. Ehli sünnetten rüşvet alan hakimin görevden alınacağını söyleyenler ise bunu sözkonusu kadıyı tekfir ettiklerinden değil, başka sebeblerle söylemişlerdir. Bütün bunlar rüşvet alarak şeriata muhalif hüküm veren kadının kafir olacağını iddia edenlerin Ehli sünnet usulunden ne kadar uzak olduklarını ve bidat ehlinin menhecine de ne kadar yakın olduklarını ortaya koymaktadır. Yeri gelmişken şunu da belirtelim ki bu hadiste geçen kadı, ifadesi insanlar arasında hüküm veren herkesi kapsar. Bu hususta Şeyhulislam İbn Teymiyye, sözkonusu “kadılar üç sınıftır” hadisini zikrettikten sonra şöyle demiştir:


وَالْقَاضِي اسْمٌ لِكُلِّ مَنْ قَضَى بَيْنَ اثْنَيْنِ وَحَكَمَ بَيْنَهُمَا سَوَاءٌ كَانَ خَلِيفَةً أَوْ سُلْطَانًا أَوْ نَائِبًا أَوْ وَالِيًا؛ أَوْ كَانَ مَنْصُوبًا لِيَقْضِيَ بِالشَّرْعِ أَوْ نَائِبًا لَهُ حَتَّى مَنْ يَحْكُمُ بَيْنَ الصِّبْيَانِ فِي الْخُطُوطِ. إذَا تَخَايَرُوا. هَكَذَا ذَكَرَ أَصْحَابُ رَسُولِ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ وَهُوَ ظَاهِرٌ.

“Kadı, iki kişi arasında hakimlik yapan, aralarında hüküm veren herkesi kapsayan bir isimdir. Bu ister halife, ister sultan, ister naib veya vali olsun; veyahut da şeriatla hükmetmek için tayin edilmiş bir kimse veyahut da naibi (vekili) olsun fark etmez. Hatta yazı yazma hususunda çekişen çocukların arasında hükmeden kişi dahi buna dahildir. (Yani kadı statüsündedir) Rasulullah (sav)in ashabı bunu böyle söylemişlerdir, bu husus açıktır”
(Mecmu’ul Fetava, 28/253-254)

Şeyh Hamd bin Atik en-Necdi (rh.a) Şeyhulislam’ın bu sözlerini şöyle açıklamaktadır:


ومراده: أن الصبيان إذا تكاتبوا في ألواحهم ليظهر أيهم أحسن كتابة، ثم عرضوا عليك خطوطهم، لتحكم بينهم بإخبارك أي الخطوط أحسن، فقد جعلوك قاضيا لهم، وحاكما بينهم في هذه المسألة، فيجب عليك العدل والإنصاف؛ فمن حاف وترك العدل، فقد دخل في مسمى القاضي المذموم، المتوعد بالنار؛ كما أن من عدل وأنصف، له نصيب من الوعد المرتب على ذلك

“İbn Teymiye’nin kasdı şudur: Çocuklar, hangisinin daha güzel yazı yazdığını göstermek için levhalara yazı yazıp sonra hangisinin daha güzel yazdığını söyleyerek aralarında hükmetmen için yazılarını sana arzetseler, bu surette seni aralarında kadı tayin etmiş olurlar ve bu meselede seni aralarında hakim yapmış olurlar. İşte bu noktada sana düşen adalet ve insaftır. Her kim de haksızlık yapıp adaleti terk ederse (hadiste) kınanan ve ateşle tehdid edilen kadılar sınıfına dahil olur. Tıpkı bu hususlarda adalet ve insafla hareket edenlerin bu konuda vaat edilen mükafata kavuşacakları gibi…” (Ed-Durar’us Seniyye, 14/232)

Eğer, kadılarla alakalı hadiste hakka muhalif hükmeden kadının ateşe gitmesinden murad kafirlerin gireceği ebedi ateş ise Müslümanlardan kurtulacak çok az kişi vardır, demektir. Bu ise ehli sünnetin bütün esaslarına muhaliftir. Allahın indirdiğiyle hükmetmeyenlerin İslam milletinden çıkartan küfürle kafir olacağını iddia eden Guluvv ehli, öyle bir usul ihdas etmişlerdir ki bu surette tarih boyunca İslam ümmetinden yönetici, kadı, aile reisi, öğretmen hatta sıradan ferde kadar küfre girmeyecek çok az insan vardır. Çünkü her meselede Allahın rızasına uygun şekilde hükmetmek çok az kişinin başarabileceği bir şeydir. Batıl ehli bütün bu teorileri sırf aşırı mürcieden olan cefa ehline karşı beşeri kanunlarla hükmeden yöneticilerin küfrünü isbatlayabilmek için üretmişlerdir. Halbuki onlar kanun ehlinin tekfirini isbatlamak için sırf La ilahe illallah’ın tefsiri ile yetinselerdi bu onlara yeterdi. Bütün bunlar gösteriyor ki rüşvetle veya başka sebeblerle hakka aykırı hüküm vermenin küfür olduğu görüşü “Ehli sünnetten nakledilen (!) iki görüşten en sahihi olmak bir yana, Ehli sünnetle hiçbir alakası olmayan batıl bir görüştür. Konuyla ilgili seleften nakledilen sözler ise küçük küfür manasında söylenmiştir. Vallahu a’lem.


Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1769
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
c) Şeyh Muhammed bin Abdilvehhab’ın Allahın indirdiği ile hükmetmeyenleri “tağut” olarak vasfetmesi

Allahın indirdiğiyle hükmetmeyenlerin tekfiri hususunda iki görüş olduğunu iddia edenlerin dayandıkları nakillerden birisi de Şeyh Muhammed bin Abdulvehhab’ın (rh.a) “Tağutun Manası” adlı risalesinde geçen bazı ifadeleridir. Şeyh, “Allah'tan başka ibadet edilen ve kendisine ibadet edilmesine rıza gösteren herkes tağuttur. Tağutlar çoktur. Ancak bunların önde gelenleri beş tanedir” diyerek tağutun belli başlı çeşitlerini saymaktadır. Tağutun beş sınıfından ikisini şöyle zikretmektedir:


الثاني: الحاكم الجائر، المغير لأحكام الله تعالى، والدليل قوله تعالى: {أَلَمْ تَرَ إِلَى الَّذِينَ يَزْعُمُونَ أَنَّهُمْ آمَنُوا بِمَا أُنْزِلَ إِلَيْكَ وَمَا أُنْزِلَ مِنْ قَبْلِكَ يُرِيدُونَ أَنْ يَتَحَاكَمُوا إِلَى الطَّاغُوتِ وَقَدْ أُمِرُوا أَنْ يَكْفُرُوا بِهِ وَيُرِيدُ الشَّيْطَانُ أَنْ يُضِلَّهُمْ ضَلالاً بَعِيداً} [النّساء:60] .
الثالث: الذي يحكم بغير ما أنزل الله، والدليل قوله تعالى: {وَمَنْ لَمْ يَحْكُمْ بِمَا أَنْزَلَ اللَّهُ فَأُولَئِكَ هُمُ الْكَافِرُونَ} [سورة المائدة آية: 44] .


2 - Allah'ın hükümlerini değiştiren zalim idareciler.

Allah (celle celaluhu) şöyle buyuruyor:

"Sana indirilene ve senden öncekilere indirilenlere inandıklarını iddia edenleri görmüyor musun? Reddetmeleri emrolunmuşken tağuta muhakeme olmak istiyorlar. Oysa ki şeytan onları büsbütün saptırmak istiyor." (Nisa: 4/60)

3 - Allah'ın indirdiklerinden başka hükümlerle hükmedenler.

Allah (celle celaluhu) şöyle buyuruyor:

"Kim Allah'ın indirdiğiyle hüküm vermezse, işte onlar kafirlerin ta kendileridirler." (Maide: 5/44)

Muhammed bin Abdulvehhab'ın Ma'na't Tagut adlı risalesinden alıntı burada sona erdi.

Bazıları Şeyh’in Allah'ın indirdiklerinden başka hükümlerle hükmedenleri mutlak olarak tağut diye isimlendirmesinden hareketle, Şeyh’in bu amele ayrım gözetmeksizin küfür hükmünü verdiğini ileri sürmüşlerdir. Halbuki Şeyh Muhammed ve Necd davetinin diğer imamları birçok cahil ahmakın zannettiği gibi kendilerine has mezhepleri olan kimseler değildirler. Bilakis onlar hiçbir konuda Ehli sünnetin benimsediği usul ve menhecin dışına çıkmamışlardır. Maide: 44 ayeti hakkında da Ehli Sünnet imamlarının söylemediği bir şeyi söylemeleri sözkonusu değildir. Bilindiği üzere Şeyh Muhammed’in risaleleri genelde muhtasardır, Şeyh birçok konuda tafsilata girmemiştir. Ancak onun soyundan gelen talebeleri bu tip meselelerde tafsilata girmişlerdir ve Maide: 44 ayeti hakkında aynı selefin sözlerini tekrar etmişlerdir. Misal olarak torunu Şeyh Süleyman bin Abdullah (rh.a) “et-Tavdih an Tevhid’il Hallak” adlı eserinde 140. Sahifeden itibaren bu konuyla alakalı müstakil başlık açmış ve meseleyi Harici ve Mürcii sapmaların arasında vasat bir şekilde açıklamıştır. Keza Abdullatif bin Abdurrahman, Davud bin Cercis’e reddiye olarak kaleme aldığı “Minhac’ut Te’sis” adlı eserinde 255. Sayfa ve devamında konuyu yine yukarda görüşlerini naklettiğimiz imamların menhecine uygun bir şekilde izah etmiş ve küfrun dune kufr sözünün insanlar arasındaki husumetler hakkında hüküm veren kadılar hakkında olduğunu ve ölülere dua etmek vb usul’uddin meselelerine tatbik edilemeyeceğini beyan etmektedir. Şeyh Abdullatif’in sözleri aşağıda tafsilatıyla gelecektir.

Şeyh Muhammed bin Abdulvehhab’ın da bu hususta öğrencilerinden farklı bir görüş benimsediğine dair herhangi bir emare yoktur. Şu halde onun sözü, Allahın indirdiği ile hükmetmeyenlerin büyük küfür olan sınıfı ile alakalıdır. Şeyh’in ikinci maddede “Allahın hükmünü değiştiren zalim yöneticiler” ibaresini kullanmasına dikkat etmek gerekir. Şeyhin bu ikinci maddede tağuta muhakeme ile alakalı Nisa: 60 ayetini delil olarak zikrettiği göz önünde bulundurulursa Allahın indirdiğine muhalif haramı helal, helali haram kılar nitelikte teşride bulunan yöneticileri kasdettiği anlaşılır. Allahın hükmünü değiştirmekten kasıd da budur yani şirk olan teşridir. Bunun ardından da Allahın indirdiğinden başkasıyla hükmedenler demiştir ki bu da değiştirilmiş, mübeddel şeriatla hükmeden tağutları ifade eder. Yani birincisi İslama muhalif kanunları icad eder, diğeri de bunu tatbik eder. Günümüze uyarlayacak olursak birincisine misal yasama, teşri organı olan meclis; ikincisi de yürütme ve yargı organlarıdır. Maide: 44 ayetinin bu şekilde tefsir edilmesi şeriatı değiştiren Yahudilerle alakalı olan nüzul sebebine de muvafıktır. Allahu Teala şöyle buyurmaktadır:


وَمَنْ لَمْ يَحْكُمْ بِمَا أَنْزَلَ اللَّهُ فَأُولَئِكَ هُمُ الْكَافِرُونَ

“Kim, Allahın indirdiği ile hükmetmezse işte onlar kafirlerin ta kendileridir.” (Maide: 44)

İbn Kesir (rh.a) bu ayetin tefsirinde şöyle demiştir:

“Sahîh olan şudur : Bu âyet, zina eden iki Yahudi hakkında nazil olmuştur. Yahudiler, kendi elleriyle Allah'ın kitabını değiştirmişler ve evli kişilerin recmedilmesi emrini tahrif ederek, yüz sopa ve yüzü karaya boyayıp ters-yüz olarak merkebe bindirme şekline çevirmek hususunda aralarında anlaşmışlardı.”

Hafız İbn Hacer’in naklettiğine göre Malikilerden İsmail el-Kadı bu ayet hakkında şöyle demiştir:

 “Ayetlerin zahiri şunu göstermektedir ki her kim onların (Yahudilerin) yaptığı gibi yapar ve Allahın hükmüne muhalif bir hüküm icad edip bunu kendisiyle amel edilen bir din (kanun) haline getirirse sözkonusu tehdit onun için de geçerlidir. Bu ister yönetici isterse de başkası olsun fark etmez…” (Feth’ul Bari, 13/120)

Öyle anlaşılıyor ki Şeyh Muhammed, Maide: 44 ayetini daha çok iniş sebebi olan büyük küfürle alakalı delil göstermiştir. Selef ise ayet, büyük küfürle alakalı olduğu halde ayeti saptırarak Müslümanları tekfir etmeye çalışan dalalet fırkalarına cevap vermek amacıyla ayetteki ifadenin genelleştirilemeyeceğini, ancak Yahudilerin yaptığı gibi yapanların tekfir edileceğini beyan etmişlerdir. Şeyh’in Tağutun Manası adlı risalesinde Allahın indirdiği ile hükmetmemenin büyük küfür olan türünü kasdettiğine delalet eden hususlardan birisi de başka bir yerde tağutun beş çeşidini şu şekilde izah etmesidir:

والطواغيت كثيرة والمتبين لنا منهم خمسة: أولهم الشيطان، وحاكم الجور، وآكل الرشوة، ومن عُبد فرضي، والعامل بغير علم

“Tağutlar çoktur, bizim nezdimizde en çok aşikar olanları ise beş tanedir:

1- Şeytan,
2- Zalim yönetici
3- Rüşvet yiyen

4- Kendisine ibadet edilmesine rıza gösteren
5- İlimsiz amel eden” (Ed-Durar’us Seniyye, 1/137)

Şeyh Muhammed’in burada zalim yöneticileri, ilimsiz amel edenleri tağut olarak vasıflandırması bu amelleri bütünüyle büyük küfür olarak görmesini gerektirmez. Keza buradan rüşvet yiyen hakimlerin de tamamını tekfir ettiği neticesi çıkartılamaz. Şeyh Muhammed burada bu amellerin büyük küfür olan şeklini kasdetmiş olabilir. Veyahut da tağut kelimesini umum manada insanları Allah yolundan saptıran herkesi içine alacak şekilde kullanmış olabilir. Tıpkı İmam Ahmed’in Kitab’uz Zühd adlı eserinde Ömer bin Abdulaziz’den naklettiği şu sözde olduğu gibi:


مَنْ عَمِلَ بِغَيْرِ عِلْمٍ كَانَ مَا يُفْسِدُ أَكْثَرَ مِمَّا يُصْلِحُ

“Kim ilimsiz amel ederse ifsad ettiği (bozduğu), ıslah ettiğinden daha çok olur.” (Kitab’uz Zühd no: 1737, İbn Ebi Şeybe ise Musannef, no: 35192’de el-Hasen’ul Basri’nin sözü olarak nakletmiştir.)

Ancak herhalükarda yukarda naklettiğimiz sözünden Şeyh’in ilimsiz amel eden abidleri ve zalim yöneticileri tekfir ettiğini çıkartmak ne kadar yanlışsa, diğer sözünden de Allahın indirdiğiyle hükmetmeyen herkesi İslamdan çıkaran küfürle tekfir ettiği neticesini çıkarmak da o kadar yanlıştır. Allahu a’lem.

Yeri gelmişken bir hususa temas etmek istiyoruz. Bu bahsedilen Maide: 44 meselesi ve küfrun dune kufr konusu neden bazı insanların kafasını bu kadar meşgul etmektedir? Günümüz laik demokratik yöneticileri gibi Allahın şeriatını değiştiren tağutların küfrü hakkında bir şüphe mi var ki veyahut da bu hususta “la ilahe illallah”ın haricinde ek bir delile mi ihtiyaç var ki birileri sürekli Maide: 44 ayetinde büyük küfrün kasdedildiğini isbatlamaya çalışmaktadır? Seleften Maide: 44 ayetine büyük küfür diyen kimselerin varlığı isbatlandığında günümüzdeki tağutların kafir olduğu mu isbatlanacaktır? Aksi halde bu isbatlanamazsa günümüz tağutlarının küfründe şüphe mi meydana gelecektir? Selefin Allahın indirdiği ile hükmetmeyenler dinden çıkartmayan küfürle kafir olmuştur dediği ortaya çıktığında günümüz yöneticileri müslüman mı olacaktır? Onların ameli küçük küfür mü olacaktır? Alimlerin Maide: 44 hakkında küçük küfür demelerinin günümüz tağutlarının vakıasıyla bir alakası var mıdır ki bazı insanlar büyük panik halinde alimlerin sözlerini izah etmeye veya çürütmeye, zayıf olduğunu iddia etmeye çalışmaktadır? Ayrıca bu meselenin ihtilaflı olduğunu isbat etmek neye yarayacaktır? Eğer birilerinin zihninde günümüz tağutlarının küfrü bu ayete dayanıyorsa ve iddialarına göre Allahın indirdiği ile hükmetmemenin küfür olup olmadığında ihtilaf varsa günümüz tağutlarının küfrü alimler arasında ihtilaflı mı olmuş oluyor? Bu soruların cevabı üzerinde düşünüldüğünde bu hususta yapılan tartışmaların ne kadar anlamsız hatta akidede çok tehlikeli sarsıntılara yol açacak cedeller olduğu ortaya çıkacaktır inşallah.


Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1769
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
d) Küfrun dune kufr sözünün yöneticilerle değil, büyük günah işleyenlerle alakalı olduğu iddiası:

Bazı kimseler, Ehli sünnetin Maide: 44 ayetini zahiri üzere almayı reddettikleri ve ayette bahsedilen küfrü küçük küfür olarak görme hususunda icma ettikleri ortaya çıkınca şöyle bir tevile girişmişlerdir: "Ehli sünnetin bu ayeti küçük küfür olarak tefsir etme sebebi haricilerin büyük günah işleyenleri tekfir etmesinin önüne geçmek içindir. Zira onlar günah işleyen kimse nefsine Allahın indirdiğiyle hükmetmemiştir, dolayısıyla kafirdir demişler, ehli sünnet de onlara cevaben böyle bir kimse kafirdir, ancak bu dinden çıkartan küfür değildir diyerek cevab vermiştir."

Buna cevaben deriz ki: Haricilerin bu ayetten yola çıkarak sadece hakka uygun hükmetmeyen hakimleri değil, bütün günah sahiplerini tekfir ettikleri doğrudur. Bu husus yukarda konuyla alakalı icma naklettiğimiz alimlerin açıklamalarından anlaşılmaktadır. Ancak Ehli Sünnet ile Hariciler arasındaki bu tartışmanın Allahın indirdiğinden başkası ile hükmeden yöneticilerle bir alakası olmadığını iddia etmek bütünüyle batıldır. Yukarda naklettiğimiz icma’lar dikkatli okunursa bu husus açıkça görülecektir. Mesela Acurri’nin Said bin Cubeyr’den naklettiği şu sözde olduğu gibi:

Harurilerin (Haricilerin)  tabi olduğu  müteşabih ayet Allah Azze ve Celle’nin şu kavlidir: “Her kim Allah'ın indirdikleriyle hükmetmezse, işte asıl kâfir olanlar onlardır.” (Maide 44) Onlar bu ayeti, “O küfredenler, yine de (başkalarını) Rablarına denk tutuyorlar” (En’am 1) ayetiyle beraber okuyorlar. Hakka uygun hükmetmeyen bir idareci görünce “Kafir oldu, kafir olan da rabbine denk tutmuş olur, bu idareciler müşriktirler” derler. Böylece huruc (isyan) ederek gördüğün şeyleri yaparlar. Zira onlar bu ayeti tevil etmektedirler.” (Acurri, Eş-Şeria 1/341 no:44 ayrıca İmam Şatıbi, el-İ’tisam Kitap Dünyası Yayınları: 2/206.)
 
Görüldüğü gibi Said bin Cubeyr (ra) Haricilerin Maide: 44 ayetinden yola çıkarak hakka muhalif hükümler veren yöneticileri tekfir etmelerini tenkid etmektedir.

Şeyh Abdullatif en-Necdi (rh.a) ise şöyle demektedir:


قال ابن جرجيس: النقل الثلاثون: "قال الشيخ في هذا الكتاب في موضع آخر: "وإذا اعتقد وجوب بما أنزل الله وعلمه في هذه الواقعة وعدل عنه مع اعترافه بأنه مستحق للعقوبة، فهذا عاص، ويسمى كافراً كفراً مجازياً أو كفراً أصغر، وإن جهل حكم الله فيها مع بذل جهده، واستفراغ وسعه في معرفة الحق، فهذا مخطئ له أجر على اجتهاده، وخطؤه مغفور له" انتهى.

كلام الشيخ في الحكم بين الناس والقضاء فيما بينهم من الخصومات، لا فيما يعم أصول الدين، ودعاء الأموات، وسياق كلام الشيخ صريح في هذا، فإن هذه المسألة معروفة مشهورة، كما قال ابن عباس: "كفر دون كفر، وظلم دون ظلم" عند الكلام على قوله تعالى: {وَمَنْ لَمْ يَحْكُمْ بِمَا أَنْزَلَ اللَّهُ فَأُولَئِكَ هُمُ الْكَافِرُونَ} [المائدة: من الآية44] .

“Davud bin Cercis dedi ki: Şeyh İbn Teymiyye bu kitabının başka bir yerinde şöyle dedi: Sözkonusu vakıada Allahın indirdiği ile hükmetmenin gerektiğine inanır, bunu bilir fakat cezaya müstehak bir iş yaptığını itiraf ettiği halde (haktan) saparsa böyle bir kimse günahkardır. Bu kimse küçük küfür veya mecazi küfür manasında kafir olarak adlandırılır. (…)

Cevap: Şeyh’in sözü insanlar arasında hükmetmekle ve aralarındaki davalarda kadılık yapmakla alakalıdır. Bunun usulu din meseleleriyle ve ölülere dua etmekle bir alakası yoktur. Şeyhin kelamının siyakı bu noktada açıktır, bu bilinen ve meşhur olan bir meseledir. Tıpkı İbn Abbas’ın “Allahın indirdiğiyle hükmetmeyenler kafirlerin ta kendileridir” (Maide: 44) ayeti hakkında söylediği “Küfrün altında bir küfür, zulmün altında bir zulüm” sözü gibi…”
(Abdullatif bin Abdurrrahman, Minhac’ut Tesis, sf 255)

Görüldüğü gibi gerek İbn Abbas’ın, gerekse İbn Teymiye’nin ve diğerlerinin Maide: 44 ayetiyle alakalı yaptıkları tefsir öncelikle insanlara hükmetme pozisyonunda olan kişilerle alakalıdır. Zaten ayetin de gerek siyak ve sibakı, gerekse de nüzul sebebi öncelikle hakimlerle alakalıdır. Bundan dolayı alimlerin ayetle alakalı kullanmış oldukları küçük küfür sözünü sadece şahsi günahlara hamletmenin bir dayanağı yoktur. Kaldı ki daha önce de açıkladığımız gibi Allahın indirdiğinden başkası ile hükmetmek, masiyetler cümlesindendir. Velev ki alimlerin sözleri masiyetlerin kişiyi dinden çıkartmayacağı ile alakalı Haricilere verilmiş bir cevap olsa dahi hakla hükmetmeyen hakimin fiili de büyük günahlardan birisi olduğu için yine küçük küfür kapsamında değerlendirilir. Esasında bu husus açıktır ve daha önce ayrıntılı izah edilmişti.


Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1769
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
2- Lugat yönünden bazı itirazlar ve elif lam ile marife olan küfür kelimesinin büyük küfür manasında olduğu iddiası

Bu hususta söz söyleyen bazı kimseler küfür kavramının Maide: 44 ayetinde el-Kafirun şeklinde elif-lam harf-i tarifi ile beraber kullanıldığını ve küfür, şirk vb kavramlar bu şekilde marife olarak geldiğinde büyük küfür manasına geleceğini söylemişlerdir. Buna delil olarak da namazın terkiyle alakalı gelen hadislerde küfür ve şirk kavramlarının elif lam ile marife olmasının namazın terkinin büyük küfür olduğuna delalet ettiği hususunu zikretmişlerdir. (Misal olarak bkz. Murat Gezenler, Hakimiyet Mefhumu, sf 147 vb)
 
Mesela namazı terk etmenin küfür olduğunu beyan eden şu hadiste olduğu gibi:


«إِنَّ بَيْنَ الرَّجُلِ وَبَيْنَ الشِّرْكِ وَالْكُفْرِ تَرْكَ الصَّلَاةِ»

“Kişi ile (el-kufr) küfür ve şirk (eş-şirk) arasında namazın terki vardır” (Muslim, İman: 35)
 
Evvela küfür, şirk, nifak gibi kavramlar marife olarak geldiğinde bu kavramların hakiki anlamı olan büyük küfür, büyük şirk, büyük nifak kasdedilir şeklinde her zaman tatbik edilen mutlak bir kaide biz bilmiyoruz. Böyle genel bir kaideyi daha önce hangi alim zikretmiş ve her meseleye olduğu gibi tatbik etmiştir, bunun ortaya konması gerekir. Bilakis nasslarda bunun zıddı olan kullanımlar mevcuttur. Mesela, Allah Rasulu (sallallahu aleyhi ve sellem) riya yani ibadetlerde gösteriş yapmakla alakalı şöyle buyurmuştur:


«أَلَا أُخْبِرُكُمْ بِمَا هُوَ أَخْوَفُ عَلَيْكُمْ عِنْدِي مِنَ الْمَسِيحِ الدَّجَّالِ؟» قَالَ: قُلْنَا: بَلَى، فَقَالَ: «الشِّرْكُ الْخَفِيُّ، أَنْ يَقُومَ الرَّجُلُ يُصَلِّي، فَيُزَيِّنُ صَلَاتَهُ، لِمَا يَرَى مِنْ نَظَرِ رَجُلٍ»

“Size benim katımda sizin için Mesih Deccal’dan daha çok korktuğum bir şeyi haber vereyim mi? Biz evet, dedik. Bunun üzerine şöyle buyurdu: Gizli şirktir. (eş-Şirk’ul Hafiyy) Bir adam kalkıp namaz kılar ve başka bir adam onu görünce namazını güzelleştirir” (İbn Mace, no: 4204)

Görüldüğü gibi riya ile alakalı şirk kelimesi elif-lam takısıyla gelmiştir fakat riyanın dinden çıkartan bir şirk olmadığı icma ile sabittir.

Küfür kavramının elif-lam’la geldiği halde küçük küfür manasında kullanılmasına misal ise yukarda İbn Kesir’den nakletmiş olduğumuz İbn Abbas’ın sözüdür. Hallal’ın es-Sunne adlı eserinde naklettiğine göre O şöyle demişti:


قَالَ: حَدَّثَنَا أَبُو عَبْدِ اللَّهِ، قَالَ: ثنا عَبْدُ الرَّزَّاقِ، قَالَ: ثنا مَعْمَرٌ، عَنِ ابْنِ طَاوُسٍ، عَنْ أَبِيهِ، قَالَ: سُئِلَ ابْنُ عَبَّاسٍ عَنِ الَّذِي يَأْتِي امْرَأَتَهُ فِي دُبُرِهَا؟ قَالَ: هَذَا يَسْأَلُنِي عَنِ الْكُفْرِ

“İbn Abbas’a hanımına arkasından yaklaşan kişi hakkında sorulduğunda şöyle dedi: Bu bana küfürden (an’il kufri) soruyor!” (Hallal, es-Sunne no: 1428; Nesai, es-Sünen’ul Kubra (5/321/9004); İbn Batta, el-İbane no: 1015, Beyheki, Şuab’ul iman (4/355/5378) İbn Abbas- Tavus- İbn Tavus- Ma’mer bin Raşid- Abdurrezzak ilh.. senediyle rivayet etmişlerdir. Ma’mer bin Raşid’in el-Cami adlı eserinde (11/442/20953) no’lu hadis.)

Burada İbn Abbas kadına arkadan yaklaşma fiilini el-kufr diye vasfetmesine rağmen, alimlerden hiç kimse bunun büyük küfür olduğunu söylememiştir.

Keza yine Hallal’ın Said bin Museyyeb kanalıyla mürselen naklettiğine göre Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:


قَالَ: حَدَّثَنَا أَبُو عَبْدِ اللَّهِ، قَالَ: ثنا عَبْدُ اللَّهِ بْنُ نُمَيْرٍ، قَالَ: ثنا سَعْدٌ يَعْنِي ابْنَ سَعِيدٍ، قَالَ: سَمِعْتُ سَعِيدَ بْنَ الْمُسَيِّبِ، يَقُولُ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: الْكُفْرُ مَنِ ادَّعَى إِلَى غَيْرِ نَسَبِهِ، أَوْ تَرَكَ شَيْئًا مِنْ نَسَبِهِ وَإِنْ صَغُرَ

“Kendi nesebinden başkasını iddia etmek veya nesebinden az da olsa bir şeyi terk etmek (beri olmak) küfürdür (el-kufru).” (Hallal, es-Sunne, no: 1664)

Kişinin kendi soyunu inkar etmesinin dinden çıkartan bir küfür olmadığı icmaen sabit olduğu halde bu amel marife olarak (el-kufru) şeklinde ifade edilmiştir. Görüldüğü gibi küfür ve şirk kavramlarının marife olarak kullanılması her zaman islamdan çıkartan küfür ve şirk manasında olmasını gerektirmez. Esasında bu elif-lam meselesine gerek olmadan küfür, şirk gibi kavramlar hatta genel manada bütün nasslar yukarda da belirttiğimiz gibi aksine delalet eden bir karine yoksa zahiri üzere alınır. Bizimse burada küfür lafzını zahiri manası olan dinden çıkartan küfür şeklinde tefsir etmemize mani olan Kitap, Sünnet ve İcma’dan muhtelif karineler vardır. Bunları daha önce açıklamıştık.

Bazıları bu hususta Şeyhulislam İbn Teymiyye’nin “Şerh’ul Umde” adlı eserinde geçen bir ifadesini kendilerine delil almaktadırlar. İbn Teymiye burada namazı terk etmenin dinden çıkartan büyük küfür olduğunu izah ederken, buna dair delil ve karineleri zikrettiği yerde şöyle bir ifade kullanmıştır:


الثاني: أن ذلك الكفر منكر مبهم مثل قوله وقتاله كفر هما بهم كفر وقوله كفر بالله وشبه ذلك وهنا عرف باللام بقوله ليس بين العبد وبين الكفر أو قال الشرك والكفر المعروف ينصرف إلى الكفر المعروف وهو المخرج عن الملة


“Sözkonusu hadislerde bahsedilen küfür nekre ve mübhem yani belirsiz olarak gelmiştir. Mesela şu hadislerde olduğu gibi;
 (Müslümanla savaşmak) bir küfürdür,وقتاله كفر
 Bu ikisi onlar için bir küfürdür,هما بهم كفر
 (Nesebten beri olmak) Allah hakkında bir küfürdür,كفر بالله
Namazla alakalı hadiste ise küfür kavramı elif-lam ile marife olarak gelmiştir:
ليس بين العبد وبين الكفر أو قال الشرك والكفر
Yani kul ile küfür (el-kufr) arasında veya şirk (eş-şirk) arasında (namazın terkinden başka bir şey) yoktur. Ma’ruf (belirli) olan küfür, ma’ruf olan, bilinen küfre yorumlanır ki bu da dinden çıkartan küfürdür.” (Şerhu’l-Umde, Namaz bölümü s.82)
 
Şimdi İbn Teymiyye’nin bu sözlerini Maide: 44 ayetinin büyük küfre delalet ettiğine dair bir şahit olarak getirenlerin unuttukları bir şey var ki o da şudur: Şeyhulislam’ın bizzat kendisi yukarda da geçtiği üzere “Allahın indirdiği ile hükmetmeyenler kafirlerdir” ayetinin selef imamları nezdinde küçük küfür olarak tefsir edildiğini söylemektedir. Hatta Şerh’ul Umde’de alıntı yaptığımız yerin bir öncesinde namazı terk etmenin büyük küfür olmadığını söyleyenlerin getirdikleri delilleri zikrederken bu ayetle alakalı İbn Abbas’ın meşhur “küfrun dune kufr kavlini de zikretmiştir. Şöyle diyor:


فإن قيل هذا محمول على كفر دون كفر كما قال ابن عباس في قوله تعالى: {وَمَنْ لَمْ يَحْكُمْ بِمَا أَنْزَلَ اللَّهُ فَأُولَئِكَ هُمُ الْكَافِرُونَ} {وَمَنْ لَمْ يَحْكُمْ بِمَا أَنْزَلَ اللَّهُ فَأُولَئِكَ هُمُ الظَّالِمُونَ} {فَأُولَئِكَ هُمُ الْفَاسِقُونَ} إنه كفر دون كفر وظلم دون ظلم وفسق دون فسق وكما قال النبي صلى الله عليه وسلم: "والشرك في هذه الأمة أخفى من دبيب النمل

“Eğer denilirse ki (namazla alakalı) bu hadislerde geçen küfür, tıpkı İbn Abbas’ın “Allahın indirdiği ile hükmetmeyenler kafirlerin, zalimlerin, fasıkların ta kendileridir” ayetiyle alakalı söylediği gibi küfrün altında bir küfür, zulmun altında bir zulüm ve fıskın altında bir fısktır. Ayrıca Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem)’in şu kavli gibidir “Bu ümmetteki şirk (eş-şirku) karıncanın ayak sesinden daha gizlidir”

Daha sonra yukarda da çokça misali geçen buna benzer masiyetlere küfür ismini veren çeşitli hadisleri zikrettikten sonra şöyle demektedir:


وربما قال بعض الناس يحمل على كفر النعمة أو على المبالغة والتغليظ في الشرك لأن الكفر الناقل عن الملة والشرك الذي لا يغفره الله والنفاق الموجب للدرك الأسفل من النار لا يثبت بمجرد هذه الأفعال عند أحد من أهل السنة لكن عند الخوارج والمعتزلة الذين تأولوا ظاهر هذا الكلام على وفق رأيهم واعرضوا عما سواه مما يفسره ويبين معناه الذي هو خلاف الإيمان.
قيل الكفر المطلق لا يجوز أن يراد به إلا الكفر الذي هو خلاف الإيمان لأن هذا هو المعنى الشرعي ولا سيما إذا قوبل بالإيمان فإنه يجب حمله على ذلك ثم لو صح هذا في بعض المواضع فهنا إنما أراد به الكفر المخالف للإيمان كما نص عليه في الحديث وكما سيأتي تفسيره أن شاء الله تعالى


“Bazı insanlar şöyle demektedirler: (bu hadisler) nimete nankörlük veya mübalağa veyahut da şirkten sakındırma (tağliz) manasında yorumlanır. Çünkü Ehli sünnet imamlarının hiç birisi nezdinde bu sayılan ameller vasıtasıyla dinden çıkaran küfür ve Allahın bağışlamayacağı şirk ve de cehennemin en alt tabakasına girmeyi gerektiren nifak sabit olmaz. Ancak Hariciler ve Mutezile bu sözlerin zahirini kendi görüşlerine uygun şekilde tevil etmişler ve bunun haricinde yapılan açıklamaları reddetmişler ve bu nassları imanın zıddı (olan küfür) manasında açıklamışlardır.

Buna cevaben şöyle denilir: “Küfür kelimesinin mutlak olarak kullanıldığı yerlerde imanın zıddı olan (bildiğimiz) küfrün haricindeki bir mananın murad edilmesi mümkün değildir. Çünkü küfür kelimesinin şer’i manası budur. Bilhassa da imanın karşıtı olarak zikredildiğinde bu manaya hamledilmesi gerekir. Sonra bu (küfür kelimesinin bilinen manası haricinde yorumlanması) bazı yerlerde doğru olsa bile burada (yani namazın terki konusunda) imanı ortadan kaldıran küfür manasında kullanılmıştır. Hadiste böyle sabit olmuştur. Bunun açıklaması ilerde inşallah gelecektir.” (Şerhu’l-Umde, Namaz bölümü s.80)

Açıkça görüldüğü üzere Şeyhulislam (el-kafirun şeklinde) bizzat elif lam harf-i ta’rifi ile gelmesine rağmen Maide: 44 ayetinin küçük küfür şeklinde tefsir edilmesine itiraz etmemekte, keza gizli şirkle alakalı hadisin “eş-şirku” şeklinde marife olarak geldiği halde küçük şirk manasında yorumlanmasını da reddetmemektedir. Diğer hadislerde nekre olarak geçen küfür lafzının küçük küfür olarak yorumlanmasına zaten bir itirazı yoktur. Aslında Şeyhulislam’ın ifadeleri üzerinde iyi düşünülürse ister marife gelsin ister nekre gelsin, küfür kelimesi hakkında aslolanın dinden çıkartan küfür manasında kullanılması olduğunu ancak bazı yerlerde bunun haricindeki manalarda da kullanılabileceğini ifade ettiği görülür. Namazın terkiyle alakalı hadiste küfür kelimesinin elif-lam takısıyla gelmesini ise sadece ek bir karine olarak zikretmektedir. Bu, hadiste geçen küfür lafzının büyük küfür manasında olduğuna dair getirdiği 10 tane delilden sadece bir tanesidir. Aksi takdirde elif-lam takısıyla gelen küfür, her zaman büyük küfür manasındadır şeklinde mutlak bir kaide olsaydı bunun Maide: 44 ayetine, gizli şirkle alakalı hadislere, keza yukarda nakletmiş olduğumuz kadına arkadan yaklaşmayı ve soyunu inkar etmeyi küfür olarak vasıflandıran hadislerin de büyük küfür manasında yorumlanması gerekirdi. Fakat icma bunun zıddına olduğu için İbn Teymiyye de dahil hiç kimse böyle bir yoruma gitmemiştir. Şeyhulislam, namaz konusunda ise bilakis sahabenin icması bunun büyük küfür olduğuna delalet ettiğinden dolayı buradaki küfür kelimesinin ma’rife olarak gelmesini de göz önünde bulundurarak ve diğer karinelerden hareketle namazı terk etmenin dinden çıkartan küfür olduğu neticesine varmıştır.  (Meselenin tafsilatı için İbn Teymiyye, Şerh’ul Umde, 71-95)

Kısacası elif-lam ile marife olarak gelen küfür kelimesi her zaman büyük küfür manasında kullanılır, şeklinde mutlak bir kaidenin varlığını iddia etmek, ilimle alakası olmayan cahilce bir sözdür. Allahın dinine alternatif yeni şeriatlar ihdas etmiş olan tağutların küfrü akıl sahipleri nezdinde gayet açıkken bunu böyle örümcek ağından daha zayıf delillere dayandırmaya çalışmak tevhid akidesine yapılmış en büyük ihanetlerden birisidir. Çünkü bu anlayışa göre sanki bu tağutların küfrü ancak bir nahiv kaidesiyle ve ayetler üzerinde yürütülen tefsir münakaşalarıyla yahut da çeşitli rivayetlerin zayıflığı ve sahihliği üzerinde yürütülecek tetkiklerle isbatlanmaya çalışılacak kadar hafi ve kapalıdır! Bu böyle olmadığına göre, İslama muhalif kanunlar çıkartan tağutların küfrü bizzat kelime-i tevhidin kendisinden anlaşılacak kadar açık olduğuna göre bu türden gereksiz münakaşalarla ayette geçen küfrün büyük küfür olduğunu isbatlamaya çalışmak ve hatta oradan hareketle müslüman yöneticileri de tekfir edecek neticelere ulaşmak merdud ve fasid bir istidlal yöntemidir. Vallahu a’lem.


Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1769
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
3- NAKİL CİHETİNDEN BAZI İTİRAZ VE İDDİALAR

İbn Abbas’ın “Kufrun dune kufr” kavlinin rivayet yolu açısından zayıf olduğu iddiası:

Bazı kimseler, İbn Abbas (rh.a)’dan nakledilen “kufrun dune kufr” sözünün senedinin zayıf olduğunu ileri sürerek Allahın indirdiği herhangi bir hükmü uygulamayı terk eden İslam kadısının kafir olacağını ve bunun küçük küfür olmadığı görüşünü delillendirmeye çalışmışlardır. Buna verilecek mücmel cevap öncelikle şu olacaktır: Bu iddiacılar hükmü terk etmenin büyük küfür olmadığı kavlinin tek dayanağı sanki İbn Abbas’tan nakledilen bu sözmüş gibi ve de bu sözün senedi zayıf olduğu takdirde Ehli sünnetin bu görüşü iptal olacakmış gibi hareket etmektedirler. Halbuki yukarda gayet vazıh bir şekilde ortaya koyduğumuz gibi İslam hakiminin muayyen bir meselede Allahın hükmünü uygulamamasının dinden çıkartmayan bir fısk ameli olduğu hususu Kitap, Sünnet ve İcma’dan muhkem delillere istinad etmektedir ve hatta onun ötesinde bu, Ehli sünnetin bir akidesidir ve de Ehli sünnetle bidat fırkaları arasında adeta alamet-i farika olmuş bir meseledir. İbn Abbas’tan nakledilen “Bu, küfrün altında bir küfürdür” sözü sadece Ehli sünnetin icma ettiği bu hususu destekleyen ek bir karinedir. Bu karinenin iptal olmasıyla bu kavlin dayandığı diğer deliller iptal olacak değildir. Ama bizler yine de avamdan ve ilim talebesi ünvanı taşıyan kimselerden birçoğunun zihnini meşgul eden bu şüpheyle alakalı açıklamalarda bulunmaya çalışacağız inşallah.
Şimdi öncelikle tenkidlere konu olan İbn Abbas rivayetini sened ve metin olarak nakledeceğiz. Sözkonusu hadisi Hakim, Müstedrek’te şu şekilde rivayet etmektedir:


3219 - أَخْبَرَنَا أَحْمَدُ بْنُ سُلَيْمَانَ الْمَوْصِلِيُّ، ثنا عَلِيُّ بْنُ حَرْبٍ، ثنا سُفْيَانُ بْنُ عُيَيْنَةَ، عَنْ هِشَامِ بْنِ حُجَيْرٍ، عَنْ طَاوُسٍ، قَالَ: قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُمَا: إِنَّهُ " لَيْسَ بِالْكُفْرِ الَّذِي يَذْهَبُونَ إِلَيْهِ إِنَّهُ لَيْسَ كُفْرًا يَنْقِلُ عَنِ الْمِلَّةِ {وَمَنْ لَمْ يَحْكُمْ بِمَا أَنْزَلَ اللَّهُ فَأُولَئِكَ هُمُ الْكَافِرُونَ} [المائدة: 44] كُفْرٌ دُونَ كُفْرٍ «هَذَا حَدِيثٌ صَحِيحُ الْإِسْنَادِ وَلَمْ يُخْرِجَاهُ»
[التعليق - من تلخيص الذهبي] 3219 - صحيح

Ahmed bin Suleyman el-Mevsili-Ali bin Harb-Sufyan bin Uyeyne-Hişam bin Huceyr-Tavus isnadıyla İbn Abbas (ra) şöyle demiştir: “Bu sizin zannettiğiniz küfür değildir, o İslam milletinden çıkartan küfür değildir “Allahın indirdiğiyle hükmetmeyenler kafirlerin ta kendileridir” (Maide: 44) Bu, küfrün altında bir küfürdür (Kufrun dune kufr)” (Hakim, Müstedrek no: 3219’da rivayet etmiş ve şöyle demiştir: Bu hadisin isnadı sahihtir, fakat Buhari ve Muslim onu rivayet etmemişlerdir. Zehebi de hadisin sahih olduğunu beyan etmiştir. Ayrıca Beyheki, Sünen’ul Kubra, no: 15854’de aynısını rivayet etmiştir.)


Görüldüğü gibi Hakim ve Zehebi hadisin sahih olduğunu beyan etmişlerdir. Bu açıkça göstermektedir ki bu hadis, zayıf olduğunda ittifak edilmiş bir rivayet değildir. Muasır bazı kimseler senedde yer alan Hişam bin Huceyr el-Mekki’nin zayıf olduğuna dair birtakım kavilleri zikrederek hadisin sahih olmadığını söylemektedirler. Hişam da aynı şekilde zayıf olduğunda ittifak edilmiş bir ravi değildir. Alimlerden onu zayıf gören de var da sika gören de vardır. Şimdi sırf kendi görüşlerini isbat edebilmek adına bu İbn Abbas hadisine tan edenler, hadisin ravilerinden Hişam bin Huceyr hakkında alimlerin söylediği şu tarz sözlere sarılmışlardır:

Ukayli, ed-Duafa’ul Kebir adlı eserinde Sufyan bin Uyeyne’nin şöyle dediğini nakletmiştir: “Ondan başkasının nakletmediği hadisleri ondan almayız” İmam Ahmed’in oğlu Abdullah’ın naklettiğine göre Yahya bin Main onun çok zayıf olduğunu söylemiştir. Abdullah, babası Ahmed’in ise onun hakkında “zaif’ul hadis” dediğini nakletmiştir. Fakat aynı yerde İmam Ahmed’in onun hakkında şöyle dediğini de nakletmiştir: “O kuvvetli değildir” Abdullah bunun üzerine ona “O zayıf mıdır” diye sordu Ahmed cevaben “Öyle de değildir” dedi.  (Ukayli, ed-Duafa’ul kebir no: 1947) İbn Hacer el-Askalani de et-Takrib’de onun hakkında “Saduktur lakin evham yapar” demiştir. (Takrib’ut Tehzib, no: 1788, 1/572)

Hişam bin Huceyr’i cerhe tabi tutan bu alimlerin yanı sıra başka alimler ise onu tevsik etmiş ve güvenilir saymışlardır. Mesela İbn Şubrume onun hakkında “Mekke’de onun gibisi yoktur” demiştir. İbn Sa’d bu haberi senediyle naklettikten sonra şöyle demiştir: Bundan kasıd, Hişam bin Huceyr’dir. O, sikadır ve kendisine ait birçok hadisi vardır. ( İbn Sa’d, Tabakat no: 1585) Zehebi ise Mizan’ul İtidal’de Yahya bin Main ve Yahya bin Said el-Kattan’ın onu zayıf saydığına dair haberleri naklettikten sonra şöyle demiştir: “Başkaları onu güvenilir saymıştır. Buhari ve Muslim de onu hüccet saymışlardır. Tavustan rivayette bulunmuş, İbn Cureyc ve İbn Uyeyne ondan rivayet etmişlerdir. Acli onun hakkında “Sika ve sünnet sahibi” demiştir. Ebu Hatim ise “Onun hadisi yazılır” demiştir. (Zehebi, Mizan no: 9219)

Görüldüğü gibi Hişam, hakkında ihtilaf edilen bir ravidir. Ancak Zehebi’nin de belirttiği gibi Şeyhayn onun hadisleriyle ihticac etmiştir. Tesbit edebildiğimiz kadarıyla Buhari’nin ondan naklettiği 1 adet , Muslimin ise 4 adet hadis vardır.  (Buhari no: 6720;  Muslim no: 7’de iki hadis ve 1246, 1654) Buhari ve Muslim’in güvenilir addettiği bir raviden nakil yaptığı için hiç bir hadis imamına dil uzatmaya inkar etmeye mahal yoktur. Her nedense Hişam bin Huceyr hakkında alimlerden nakledilen bazı cerh lafızlarını nakleden bu şüpheciler, onu tadil ve tevsik eden, tezkiye eden nakilleri ise görmezlikten gelmektedir. Bu bile bu şahısların sırf taassubla hareket ettiğini göstermek için yeter de artar bile.

Hadisin diğer bir ravisi olan Sufyan bin Uyeyne’ye gelince esasında Ehli sünnetin bu kadri yüce imamı hakkında konuşmayı bile zaid addediyoruz. Bu hususta daha önce şu adreste bilgi verilmişti:   http://darultawhid.com/tr/forum/index.php?topic=463.0 Ancak İbn Hacer’den onun tedlis yaptığına dair nakilde bulunanlar her nedense İbn Hacer’in onun hakkındaki şu ifadelerini görmezden gelmektedir:


ثقة حافظ فقيه إمام حجة إلا أنه تغير حفظه بأخرة وكان ربما دلس لكن عن الثقات

“Sika, hafız, fakih, imam, hüccet…Yalnız ömrünün sonlarına doğru hafızası değişmiştir. Arasıra tedlis yaptığı olmuştur. Ancak güvenilir ravilerden tedlis yapmıştır” (Takrib’ut Tehzib, no: 2451)

Görüldüğü gibi Hafız, Sufyan bin Uyeyne’nin faziletlerini naklettikten sonra onun ancak sikalardan tedliste bulunduğunu ifade etmiştir. Halbuki işitmediği bir raviden bizzat işitmiş gibi rivayette bulunmak manasına gelen tedlis daha çok zayıf ravilerden rivayet ettiğini gizlemek için yapılır. Veliyyuddin ibn’ul-İraki de bundan dolayı onun tedlisle meşhur olduğunu söylemekle beraber “an’ane” yoluyla yaptığı rivayetlerin kabul edileceği hususunda ittifak olduğunu nakletmiştir.  (El-Mudellisin, no: 22) Halbuki ehlince malum olduğu üzere müdellis (tedlis yapan) ravilerin “an” diyerek sema’yı (işitmeyi) zikretmeden naklettikleri rivayetlere güvenilmez. Sufyan’ın tedlisinin kabul edildiğini İbn Abdilberr de et-Temhid’in mukaddimesinde beyan etmiştir. Bu hususta İbn Hibban (rh.a) “Sahih”inin mukaddimesinde müdellisin rivayetinin kabul edilmeyeceğini izah ettikten sonra bunun tek istisnasının Sufyan bin Uyeyne olduğunu zikretmiştir. “Allahumme” diyerek hayretini ifade ettiği bu mesele hakkında şöyle demiştir:


اللهم إلا أن يكون المدلس يعلم أنه ما دلس قط إلا عن ثقة فإذا كان كذلك قبلت روايته وإن لم يبين السماع وهذا ليس في الدنيا إلا سفيان بن عيينة وحده فإنه كان يدلس ولا يدلس إلا عن ثقة متقن ولا يكاد يوجد لسفيان بن عيينة خبر دلس فيه إلا وجد الخبر بعينه قد بين سماعه عن ثقة مثل نفسه والحكم في قبول روايته لهذه العلة وإن لم يبين السماع فيها كالحكم في رواية ابن عباس إذا روى عن النبي صلى الله عليه وسلم ما لم يسمع منه.

“Allahım! Müdellisin ancak sikalardan tedlis yaparak naklettiği kesin olarak bilindiği takdirde velev ki sema’ı açıkça beyan etmese de rivayeti kabul edilir. Bu durum dünyada sadece Sufyan bin Uyeyne’ye nasib olmuştur! Şüphesiz o, tedlis yapardı ve ancak sağlam ve sika kimselerden tedlis yoluyla rivayet ederdi. Sufyan’ın tedlis yoluyla rivayet edip de sonradan aynı haberi kendisi gibi sikalardan sema’ı tasrih ederek nakletmediği hiçbir haber mevcut değildir. İşte bu illetten dolayı onun rivayeti hakkındaki hüküm, kabul edilmesi yönündedir. Bu tıpkı İbn Abbas’ın Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem)’den bizzat işitmediği halde yaptığı rivayetlerin kabul edilmesi gibidir” (  Sahihu İbn Hibban (el-İhsan) 1/161, Thk: Arnavut, Muesseset’ur Risale, Beyrut 1408 (1988))

Açıkça görüldüğü üzere sırf “Kufrun dune kufr” rivayetini gözden düşürmek için Sufyan bin Uyeyne hakkındaki tedlis ithamını nakledip de onun müdellis olmasının yaptığı rivayetlerin kabulune engel teşkil etmediği hususunu nakletmeyenler müdellis sıfatına daha çok layıktırlar. Sufyan bin Uyeyne’nin ömrünün sonuna doğru ihtilata yani karıştırmaya başladığına dair nakledilenlere gelince; şüpheciler bu hususta da yine tek taraflı nakilde bulunmuşlardır. Öncelikle Zehebi gibi bazı alimler, Sufyan’ın ihtilata maruz kaldığı görüşüne katılmamışlardır. Zehebi, Mizan’da bu hususta geniş açıklamalarda bulunur. Sufyan hakkındaki bu rivayetin kaynağı ise Yahya bin Said el-Kattan’ın şu sözüdür: “Şehadet ederim ki Sufyan 197 senesinden itibaren ihtilata (rivayetleri karıştırmaya) başlamıştır. Bu sene ve sonrasında her kim ki ondan (hadis) işittiyse onun sema’ı (işitmesi) hiçbir şey değildir” Hatib, bu haberi naklettikten sonra aynı yerin devamında Sufyan’ın 198 senesinde vefat ettiğini haber vermektedir ki buna göre Sufyan bin Uyeyne’nin ihtilata maruz kalması toplam 1 sene sürmüştür.  (Hatib el-Bağdadi, Tarihu Bağdad, no: 4717)Zehebi, Mizan’da bu ihtilat meselesini uzak ihtimal olarak görmekle beraber şunları da söylemektedir: “Bu (1 senelik) zaman zarfında ondan Muhammed bin Asım işitmiştir. Zannı galibimce altı hadis imamının şeyhleri ondan bu tarihten önce rivayet etmiştir. Vefat ettiği 198 senesinde ise onunla hiç kimse karşılaşmamıştır. Zira o hacdan döndükten 4 ay sonra vefat etmiştir.” (Zehebi, Mizan no: 3328)

Salahuddin el-Alai (v. 761) ise ondan bu ihtilat döneminde Muhammed bin Asım el-Asbahani’den başka hiç kimsenin hadis işitmediğini zikrettikten sonra şöyle demiştir: Alimlerden hiç birisi Sufyan bin Uyeyne’yle ihticac etme, onu hüccet sayma konusunda duraksamamıştır” (Alai, Muhtelitin, no: 19)
 
Nitekim Buhari, Muslim, Ebu Davud ve diğer hadis mecmuaları onun rivayetleriyle dolup taşmaktadır. Öyle görülüyor ki Sufyan bin Uyeyne’nin hadislerini reddetmek alimlerin değil ancak günümüzdeki bazı kendini bilmez cahillerin işidir! Allaha hamdolsun ki bu vesileyle ilme ihanet edenlerin gerçek yüzü bir kez daha ortaya çıkmıştır! Bizim bu konuda sözü uzatmamızın gayesi sırf kendi fasid mezheplerine aykırı gelen birtakım hadis ve asarı reddetmek gayesiyle tedlis ve tahrifte bulunarak bu hadislerin ravilerine dil uzatmaya çalışan batıl ehlinin iç yüzünü gözler önüne sermektir. Öyle ki duyduğumuz kadarıyla bilhassa bazı ülkelerde sırf kufrun dune kufr kavlini reddetmek gayesiyle işi İbn Abbas (ra)’a dil uzatmaya kadar vardıran zındıklar türemiştir. Halbuki bizzat Allah Rasulu (sallallahu aleyhi ve sellem)’in kendisi hakkında “Allahım ona Kuranın tevilini öğret!”  (  Buhari no: 75) diye dua ettiği İbn Abbas’a da tan edilecekse geriye din namına ne kalır! Bu vesileyle okuyucuyu bu tip kelamcıların kitaplarını okumamaları ve sözlerine kulak vermemeleri hususunda tekrar uyarmak istiyoruz.

Şunu iyi bilin ki bu insanların gayesi hakkı aramak değildir. Bilakis bu kimseler –bütün dalalet ehlinin vasfı olduğu üzere- nefislerinin hoşuna giden her hadisi ve seleften gelen her nakli benimserler; hoşlarına gitmeyen her şeyi ise çeşitli bahanelerle reddederler ve bu konuda haddi aştıkça aşarlar. Sırf görüşlerini isbat etmek için dil uzatmadıkları bir alim, yıkmadıkları bir usul kalmaz. Halbuki Ehli sünnet imamlarının kitaplarını mütalaa edenler, imamların bir görüşü çürütmek için sadece o görüşün istinad ettiği rivayetlerdeki zaafı ortaya koymakla yetinmediklerini, bilakis rivayetin tenkidini yaptıktan sonra “eğer sahih olduğu farzedilse bile bu rivayet şu sebeblerden dolayı bu görüşe delil olmaz” diyerek zayıf addettikleri rivayeti dahi izah etmeye çalıştıklarını bilir. Muhakkik alimlerin usulu budur. Mutaassıb cahiller ise kendi görüşlerine ters düşen bütün nakilleri didik didik edip en ufak bir açık bulduklarında onu bayraklaştırırlar! Ey okuyucu her kim böyle taassub içersinde hareket ediyorsa bil ki ondan kolay kolay bir hayır gelmez…

Bu insanlar şek ve şüphe içinde beşeri kanunlarla hükmeden yöneticilerin kafir olmadığını ileri süren muasır Mürcie’nin iddiaları karşısında çaresiz kalmakta ve rasullerin ortak daveti olan tevhidi anlamadıkları için İbn Abbas’ın kavlinin zayıf olduğunu isbatlayarak laik yöneticilerin küfrünü isbat edeceklerini zannetmektedirler. Halbuki tevhidi anlamış olsalardı Allahın hükmüne muhalif teşride bulunan kanun ehlinin tağut olduğunu anlayacaklar ve bu hususta hiçbir alimin ihtilaf etmediğini de fıkh edeceklerdi. Allah bütün bu guluvv ve cefa ehline hidayet etsin ve bunlara karşı verilen mücadeleyi günahlarımıza keffaret kılsın. Amin.


Son olarak hadisin ravilerinden Ahmed bin Suleyman el-Mevsili konusuna değinmek istiyoruz. O, bu hadisi Ali bin Harb’ten rivayet etmiştir. Mevsili hakkında kaynaklarda bu isimle bir kayıt gördüğümüz kadarıyla yoktur. Teracim ve tabakat kitaplarında isminin farklı kaydedilmiş olması mümkündür. Zehebi, Siyerinde Ebubekr Ahmed bin Suleyman el-Abadani isimli bir zattan bahsetmekte ve bu zatın Ali bin Harb el-Mevsili’den rivayette bulunduğunu söylemektedir. Hakim ve Beyheki’nin bu hadisi kendisinden rivayet ettikleri zat bu olmalıdır. Zehebi Ali bin Harb’i ise sika olarak vasfetmektedir. Hatib el-Bağdadi, Tarihu Bağdad’da şöyle demektedir: “Ashabımızdan bazıları Ahmed bin Suleyman’a delilsizce hücum etmektedirler. Halbuki onun bütün hadisleri istikamet üzeredir. Ali bin Harb’ten rivayet ettiği bir hadis müstesna, onda hata etmiştir”Ardından bu zatın rivayet etmiş olduğu cennetle alakalı bir hadis üzerinde durmaktadır. Hatib ayrıca onun hakkında Muhammed bin Yusuf el-Kattan’ın “Saduktur. Ancak çok küçük yaşta hadis dinlemeye başlamıştır” dediğini nakletmektedir. (Tarihu Bağdad, no: 2131) Doğrusunu Allah bilir.

Hakim’in rivayet etmiş olduğu hadisin isnadı ve ravileri bu şekildedir. Velev ki hadisin bu isnadının zayıf olduğu farzedilse bile bunun benzeri bir çok rivayet sözkonusudur. Öncelikle Maide: 44 ayetiyle alakalı “Kufrun dune kufr” sözü İbn Abbas’ın haricinde Ata, Tavus gibi birçok selef aliminden nakledilmiştir. İbn Abbas’tan ise aynı manayı ifade eden farklı lafızlarla nakledilmiştir. Taberi sözkonusu ayetin tefsirinde bunu şu şekilde rivayet etmektedir:


حَدَّثَنَا هَنَّادٌ , قَالَ: ثنا وَكِيعٌ , وَحَدَّثَنَا ابْنُ وَكِيعٍ , قَالَ: ثنا أَبِي , عَنْ سُفْيَانَ , عَنْ مَعْمَرِ بْنِ رَاشِدٍ , عَنِ ابْنِ طَاوُسٍ , عَنْ أَبِيهِ , عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ: {وَمَنْ لَمْ يَحْكُمْ بِمَا أَنْزَلَ اللَّهُ فَأُولَئِكَ هُمُ الْكَافِرُونَ} [المائدة: 44] قَالَ: «هِيَ بِهِ كُفْرٌ , وَلَيْسَ كُفْرًا بِاللَّهِ وَمَلَائِكَتِهِ وَكُتُبِهِ وَرُسُلِهِ»

Hunad-Veki-Sufyan-Ma’mer bin Raşid-İbn Tavus-Tavus kanalıyla İbn Abbas’ın “Allahın indirdiği ile hükmetmeyenler kafirlerin ta kendileridir” ayetiyle alakalı şöyle dediğini nakletmiştir: “O, (bu fiili yapan için) bir küfürdür (inkardır) fakat bu Allahı, meleklerini, kitaplarını, rasullerini inkar etmek değildir.”

Bu rivayet zincirinde geçen bütün isimler meşhur İslam imamlarıdır. Görüldüğü gibi içinde Hişam bin Huceyr bulunmayan daha sahih bir senedle İbn Abbas’ın “kufrun dune kufr” sözününün bir benzeri rivayet edilmiştir.

Taberi devamında Hasen- Ebu Usame- Sufyan- Ma’mer- İbn Tavus- Tavus- İbn Abbas tarikiyle şunu nakletmektedir:

حَدَّثَنِي الْحَسَنُ , قَالَ: ثنا أَبُو أُسَامَةَ , عَنْ سُفْيَانَ , عَنْ مَعْمَرٍ , عَنِ ابْنِ طَاوُسٍ , عَنْ أَبِيهِ , قَالَ: قَالَ رَجُلٌ لِابْنِ عَبَّاسٍ فِي هَذِهِ الْآيَاتِ: {وَمَنْ لَمْ يَحْكُمْ بِمَا أَنْزَلَ اللَّهُ} [المائدة: 44] فَمَنْ فَعَلَ هَذَا فَقَدْ كَفَرَ؟ قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: إِذَا فَعَلَ ذَلِكَ فَهُوَ بِهِ كُفْرٌ , وَلَيْسَ كَمَنْ كَفَرَ بِاللَّهِ وَالْيَوْمِ الْآخِرِ وَبِكَذَا وَكَذَا "

Bir adam İbn Abbas’a “Allahın indirdiği ile hükmetmeyenler kafirlerin ta kendileridir” ayeti hakkında şöyle dedi: “Bunu yapan kafir olur mu?” İbn Abbas cevaben şöyle dedi: “Bunu yaptığında o kişi için küfür olur. Ancak Allahı, meleklerini, ahiret gününü ilh… inkar eden gibi değildir” (Taberi tefsiri no: 12053-12054 thk: Şakir)

Ancak tahrifçi zihniyet burada da devreye girmiş ve sıhhati açısından itiraz getiremedikleri İbn Abbas’ın bu sözüne olmadık manalar yüklemişlerdir. Kimi tedlisçiler de sözün ikinci kısmı olan “Allahı, meleklerini, kitaplarını, rasullerini inkar etmek değildir” kısmını görmezden gelmişlerdir. Ve demişlerdir ki İbn Abbas bu şahsın fiilinin küfür olduğunu söylüyor! Sözün ikinci kısmı hatırlatıldığında ise İbn Abbas’ın bundan kasdının küfrün dereceleri olduğunu söylemek olduğunu iddia etmişlerdir. Buna göre “Allahın indirdiğiyle hükmetmeyen kadı da dinden çıkıp kafir olmuştur ancak onun küfrü mertebe bakımından Allahı, meleklerini, kitaplarını inkar edenin küfrü gibi değildir. Fakat neticede ikisi de kafirdir!” Bu son derece uzak ve çarpık tevilin seleften hiçbir dayanağı yoktur, bu kimseler hiçbir alimin İbn Abbas’ın bu kavlini onlar gibi izah ettiğini isbat edemez. Ayrıca alimlerin bu sözü zikrederken kullandıkları bazı ifadeler ümmet nezdinde bu kavlin nasıl anlaşıldığını ortaya koymaktadır. Taberi Maide: 44 ayetinin tefsirinde İbn Abbas’ın bu sözünü şu başlık altında nakletmiştir:


وقال آخرون: بل عنى بذلك: كفرٌ دون كفر، وظلمٍ دون ظلم، وفسقٌ دون فسق.
ذكر من قال ذلك

“Başkaları da şöyle demiştir: Bu ayette kasdedilen küfrün altında bir küfür, zulmün altında bir zulüm, fıskın altında bir fısktır. Bunu söyleyenlerin zikri”
Böyle dedikten sonra selef müfessirlerinden kufrun dune kufr sözünü ve de İbn Abbas’ın “O, (bu fiili yapan için) bir küfürdür (inkardır) fakat bu Allahı, meleklerini, kitaplarını, rasullerini inkar etmek değildir.” Sözlerini nakletmektedir. Keza İbnu Batta el-İbane’de, Mervezi Ta’zimu Kadr’is Salat, Hallal es-Sunne adlı eserlerinde bütün bu kavilleri küçük küfürle alakalı bölümlerde zikretmişlerdir. Kısacası, İbn Abbas’ın Maide: 44’le alakalı bu kavli de “küfrün altında bir küfürdür” kavliyle aynı manaya gelmektedir.

Böylelikle Allaha hamdolsun muhaliflerin Ehli sünnetin sahip olduğu muayyen bir meselede nefsine uyarak Allahın hükmünden başkasıyla hükmeden İslam kadısının küçük küfür işlediği akidesine nakil cihetinden yaptıkları bir takım itirazları gücümüz oranında defetmeye çalıştık. Velhamdulillahi rabbil alemin.


Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1769
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
4- AKİDE VE MENHEC YÖNÜNDEN İTİRAZLAR

Bu bölümde inşaallah hükmü terkeden İslam kadısının küçük küfür işlediği yönünde selefin icmasından ve genel manada Ehli sünnetin menhecinden habersiz olan bazı kimselerin Maide: 44 ayetinin küçük küfür olarak tefsir edilmesini Mürcie ve Cehmiye'ye has bir usul olarak görmeleri veya nasslara muhalif bir görüş olarak addetmelerine karşı verdiğimiz cevapları zikredeceğiz.

a) Allahın indirdiğiyle hükmetmeyen hakimler hakkında istihlal şartı getirmenin Cehmiye usulü olduğu iddiası:


Alıntı yapılan:  İtirazcı
Bismillah site tarafindan maide 44 -de istihlal sarti oldugunu iddia ediliyor, ama ehli sunnet inancinda ليس الاستحلال من شروط الكفر بل هو من انواع الكفر yani istihlal (helal gorme) kufrun sartlarindan degil aksine kufrun cesitlerindendir.(mesela zina eden kisinin zinayi helal gorerek yapmasi).istihlali kufrun sartlarindan kabul edenler cehmiyye akidesine sahib kisiler neden?cunku eger istihlal-i kufrun sartlarindan kabul edersen o zaman dine soven birisinin helal gorup gormedigini sorman gerek(simdi biride tamamda istehza kufrun cesitlerinden tevbe 65 66 diye bilir inshaallah ) ,.sitenizde paylasdiginiz seyh muhammed bin abdilvehhabin tagutun manasi ile ilgili risalede iki cesit hakim tagut zikr ediliyor 1.الثاني : الحاكم الجائر المغير لأحكام الله، Allahin koydugu hukumleri "degisen" zalim yonetici (beseri kanunlarla yonetenler mesela ) 2.الثالث : الذي يحكُم بغير ما أنزل الله،Allahin indirdigi ile hukmetmeyen birisi.hic maide 44 -de istihlali sart kosan kisi bunu dusundumu? seyh Allahin hukumlerin tam degisen batil hukmlerle hukm vereni zikr etdikden hemen sonra Allahin indirdigi ile hukmetmeyen kimseyi zikr ediyor .mesela islam devletinde hakim evliyken zina yapmis olduguna recm cezasi hukmu vermiyor bi sey uydurarak recim cezasin uygulamiyor ve bu ameliyle kufre giriyor bunu neden boyle anlamiyorsunuz? biri cikar derse ya tamamda sen evinde Allahin hukmuylemi hukm veriyorsun cevaben derim ki bazi hukmler var bunlar Kadi-nin isi el kesme recm ve baska hukmler gibi.

Rahman ve Rahim olan Allahın adıyla,

Küfür ameli işleyen kimsenin kafir olması için istihlal şartını koşanların Cehmiye olduğu doğrudur. Ehli sünnete göre küfür ameli işleyen bir kimsenin kafir olması için onu helal sayması gerekmez. Mesela puta secde eden, tağuta muhakeme olan, dinle alay eden vs. Ancak küfür olmayan, haram olan fiilleri işleyen tekfir edilmesi için o fiili kalbiyle veya diliyle veyahut da ameliyle helal saymış olması gerekir. İşte Allahın hükümlerinden bir hükmü terk etmek de bu şekilde haram olan bir fiildir ve Müslüman bir kadı mesela muayyen bir şahsa recmi uygulamasa veya kısas uygulamasa bundan dolayı kafir olmaz, yaptığı işi helal saymadıkça…Bu, ehli sünnetin selefiyle halefiyle üzerinde ittifak ettiği bir hükümdür. Eğer bundan dolayı bizi Cehmi olmakla suçlayacaksanız, başta sahabe ve tabiin olmak üzere bütün selefi cehmilikle suçlamış olduğunuzun inşallah farkına varırsınız.

Maide: 44. Ayetle alakalı herhangi bir tefsir kitabına bakın, sizin Cehmilik olarak gördüğünüz düşünceyi göreceksiniz. Mesela İbn Kesir tefsirinden bakalım:

«Kim de Allah'ın indirdiğiyle hükmetmezse; işte onlar, kâfirlerin kendileridir.» Berâ İbn Âzib, Huzeyfe İbn Yemmân, Abdullah İbn Abbâs, Ebu Miclez, Ebu Recâ, İkrime, Ubeydullah, Hasan el-Basrî ve diğerleri derler ki: Bu âyet, ehl-i kitâb hakkında nazil olmuştur. Ayrıca Hasan el-Basrî; bu, bizim üzerimize de vâcibtir, diye ekler. Abdürrezzâk Süf-yân es-Sevrî kanalıyla İbrahim'den nakleder ki; o, bu âyetlerin İsrâil-oğulları hakkında nazil olduğunu söylemiş ve aynı hususların bu üm­met için de geçerli olduğunu bildirmiştir. Bunu İbn Cerîr de rivayet der.

Ayrıca İbn Cerîr der ki: Bize Ya'kûb... Alkame ve Mes'ûd'dan nak­letti ki; onlar, Abdullah İbn Mes'ûd'a rüşveti sormuşlar. O da; haram­dır, demiş. Onlar, hüküm konusunda ne dersin? dediklerinde; o, küfür­dür, demiş ve arkasından : «Kim de Allah'ın indirdiği ile hükmetmezse; işte onlar, kâfirlerin kendileridir.» âyetini okumuş. Süddî der ki: Bu âyetten maksad şudur: Kim de indirdiğim hükümle hükmetmez, kasıdlı olarak onu terkeder ve bilerek çiğnerse, o kâfirlerdendir.

Ali İbn Ebu Talha, Abdullah İbn Abbâs'tan nakleder ki; o, bu âyet konusunda şöyle demiştir : Kim Allah'ın indirdiklerini inkâr ederse, kâfir olur. Kim de kabul edip hükmetmezse, zâlim ve fâsık olur. îbn Cerîr Taberî, bu rivayeti nakletmiştir. Sonra da bu âyetten, ehl-i kitâb'ın veya kitâbta İndirilen hükmü inkâr edenlerin kasdedildiği görüşünü tercih etmiştir.

Abdürrezzâk, Sevrî kanalıyla Zekerriyyâ'dan, o da Şa'bî'den nakleder ki: «Kim de Allah'ın indirdiğiyle hükmetmezse» âyeti müslümanlar için indirilmiştir.

İbn Cerîr der ki: Bize İbn el-Müsennâ... Şa'bî'den nakletti ki; «Kim de Allah'ın indirdiğiyle hükmetmezse; işte onlar, kâfirlerin kendileri­dir.» âyeti müslümanlar hakkındadır. «Kim de Allah'ın indirdiğiyle hük­metmezse; işte onlar, zâlimlerin kendileridir.» âyeti yahûdîler hakkın­dadır. «Kim de Allah'ın indirdiği ile hükmetmezse; işte onlar, fasıkların kendileridir.» âyeti de hıristiyanlar hakkında nazil olmuştur. Hüseyin ve Sevrî de Zekeriyyâ kanalıyla Şa'bî'den aynı rivayeti nakletmişlerdir. Ayrıca Abdürrezzâk der ki: Bize Ma'mer... Tâvûs'tan nakletti ki; İbn Abbâs'a bu âyet sorulduğunda; bu küfürdür, demiş. İbn Tâvûs baba­sından naklen der ki: Ancak bu; Allah'ı, melekleri, kitabları ve pey­gamberleri inkâr anlamındaki küfür gibi değildir.

Sevrî, İbn Cüreyc kanalıyla Atâ'dan nakleder ki; o, şöyle demiş : Küfürden öte küfür, zulümden öte zulüm, fısktan öte fâsıklıktır. Bunu İbn Cerir Taberî nak­leder.

 Vekî de... Tâvûs'tan nakleder ki; buradaki küfür, dinden çıkaran küfür değildir, demiştir.

İbn Ebu Hatim der ki; Bize Muhammed İbn Ab­dullah... İbn Abbâs'tan nakletti ki; o, bu âyetteki küfrün gidilen küfür (yolu) olmadığını söylemiştir. Hâkim de Müstedrek'inde, Süfyân îbn Uyeyne'den bu hadîsi nakleder ve; Buhârî ve Müslim'in şartlarına göre sahihtir, ancak tahrîc etmemişlerdir, der.

İbn Kayyım Medaric’us Salikin adlı eserinde küfür çeşitlerini izah ettiği yerde seleften buna benzer görüşleri nakletmiş ve şöyle demiştir:

“Allah’ın indirdiği dışında bir şeyle hükmetmek, hükmedenin durumuna göre “küçük” ve “büyük” küfür şeklinde ikiye ayrılır. Zira kişi, eğer Allah’ın o olay hakkında indirdiğiyle hükmedilmesinin zorunluluğuna inanmış fakat isyan ederek uygulamamış, buna karşılık cezaya müstehak olduğunu kabul etmişse bu nevi küfür, küçük küfürdür.

Eğer, Allah’ın hükmü olduğuna dair kesin bilgisine rağmen, hükmü uygulamanın vacip olmadığına, istediğini yapmakta serbest olduğuna inanmışsa bu da “büyük küfür” dür. Şayet hiç bilgisi yok veya yanlışlık yapmışsa bu hatalıdır ve hatalılar gibi işlem görür.”

Tahavi şarihi İbnu eb’il İzz de şöyle demiştir:

“Allah’ın indirdiklerinden başkası ile hükmetmek, bazen kişiyi dinden çıkartan bir küfür olabilir. Bazen de küçük ya da büyük bir masiyet olabilir. Küfür olması halinde ya az önce sözü edilen görüşlere göre ya mecazi ya da küçük bir küfür olur. Bu da hükmedenin durumuna göre değişir.

Eğer o Allah’ın indirdikleriyle hükmetmenin gereksiz olduğuna inanır ve bu konuda serbest olduğu kanaatini taşıyorsa, yahut o hükmün Allah’ın hükmü olduğuna kesin inanmakla birlikte onu küçümsüyor ise bu büyük küfürdür.

Şâyet Allah’ın indirdikleriyle hükmetmenin farziyetine inanmakla ve o olay ile ilgili Allah’ın hükmünü bilmekle birlikte -cezayı hakkettiğini itiraf etmekle beraber- Allah’ın hükmünü terkederse böyle bir kimse asi günahkardır ve buna mecazi küfür yahut küçük küfür ile kâfir olmuş denilir.

Şâyet o muayyen meselede Allah’ın hükmünü -bütün gayretini ortaya koymak ve Allah’ın hükmünü bilmek maksadıyla bütün çabası ile çalışmakla birlikte- bilemeceyek olup da bu hususta hata ederse; böyle bir kimse hata etmiş ve yanılmış bir kimse demektir. İçtihadı dolayısıyla bir ecir alır, hatası da bağışlanır.”

Bunlar, seleften ve de selefi akideye mensup olduğunda şüphe olmayan bazı alimlerden gelen nakillerdir. Bunların tafsilatı yukarda geçmişti. Şimdi Allahın indirdiğiyle hükmetmeyen hakimin bunu inkar etmeden yaptığı takdirde kafir olmayacağını söyleyenler Cehmi ise o zaman bütün ümmet Cehmiye’ye mensup demektir ki bundan Allaha sığınırız. Allah rasulu (sallallahu aleyhi ve sellem) “Ümmetim dalalet üzere birleşmez” buyurmuştur. Alimler bu sözleri İslam şeriatına bağlı olup da bazı meselelerde nefsine uyarak Allahın hükmünü uygulamayı terk eden hakimlerle alakalı söylemişlerdir. Yoksa günümüzdeki gibi İslam şeriatı dışındaki şeriatlara bağlanarak o uydurma kanunlarla hüküm veren yöneticilerin durumu bellidir. Bu yöneticiler zaten Allahın hükümlerini bazen dilleriyle bazen de amelleriyle yalanlamaktadırlar. Bunların islama inanmadıklarının en büyük delili fiiliyatta Muhammed (as)’ın şeriatından başka şeriatlara bağlanmaları ve ona göre hüküm vermeleridir. Bunlar neshedilmiş Tevrat ve İncile göre hüküm veren papazlardan bile daha kötü durumdadır.

Aslında alimlerin bu sözlerini anlamayıp onları Cehmilikle suçlayanlarda Cehmiye’nin izleri vardır. Çünkü istihlal (helal sayma), küfür (inkar) gibi kavramları sadece kalben helal sayma, kalben inkar etme olarak anlayanlar Cehmiye mensuplarıdır. Alimlerin “Allahın indirdiğiyle hükmetmeyenleri yaptığı işi helal saymadığı müddetçe tekfir etmeyiz” gibi sözlerini sadece kalben helal saymaya hasredip alimleri tenkid etmeye kalkışanlar günümüzde yaygın olan Cehmi ve Mürcii düşüncenin etkisinden kurtulamamışlardır. Halbuki Ehli sünnet usulunu anlamış olan birisi istihlal, inkar gibi kavramları duyduğu zaman bunları kalbin inkarıyla sınırlamaz, dilin inkarını ve azaların amel yoluyla inkarını da göz önünde bulundurur.

Şeyh Muhammed’in sözlerine gelince biz onun selefin icmasına aykırı bir görüşe sahip olacağına ihtimal vermeyiz. Kendisi bir çok yerde Ehli sünnet alimleri ne diyorsa kendisinin de aynı akideye sahip olduğunu beyan etmiştir. Allahın indirdiği ile hükmetmeyen kişi tağuttur, sözü doğrudur. Allahın şeriatını değiştiren kimse nasıl tağutsa o değiştirilmiş şeriatla insanlara hüküm veren kimse de tağuttur. Geçmişte Yesak’ı ihdas eden Cengiz, tağut olarak vasfedildiği gibi Yesak kanunuyla insanlara hükmeden Tatarlar da tağut ve kafir olarak vasfedilmiştir. Günümüzde beşeri kanunlarla hükmeden hakimlerin durumu da böyledir. Şeyh'in sözleriyle alakalı geniş açıklama yukarda yapılmıştır.

Bu itirazcılara vereceğimiz muhtasar, özet cevab bu şekildedir. Şimdi bundan sonra muhaliflerin şu soruların cevabını vermesi gerekmektedir:

1-İbnu Abbas, Ata, Tavus, İbn Cerir et-taberi gibi seleften veya selefe yakın dönemde yaşamış olan imamlar ve de İbn Kayyım, İbnu Ebil İzz gibi haleften olan selefi alimler ve burada zaman darlığından dolayı kendisinden nakil yapamadığımız Ehli sünnet imamları size göre Cehmiye akidesine mi mensupturlar?

2-Sizin bu görüşünüzün İslam ümmetinde bir selefi yani öncesi var mıdır? Yani selef alimlerinden herhangi birisi Allahın indirdiğiyle hükmetmeyen hakim, velev ki İslamdan başka bir kanuna bağlanmasa da, yaptığı işi helal saymasa da kafirdir, böyle düşünmeyenler de Cehmiye mensubudur, kafirdir demiş midir?

Bu sorulara olumlu bir yanıt verilemiyorsa -ki bu asla mümkün değildir- şu halde Ehli sünnetin sahip olduğu "kufrun dune kufr" kavlini Mürcielik olarak değerlendirenlerin derhal bu fasit anlayıştan tevbe etmeleri gerekmektedir.


Çevrimiçi İbn Teymiyye

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 706
  • Değerlendirme Puanı: +12/-0
“Düşmanlarım bana ne yapabilir? Hapsedilmem halvet, sürgün edilmem hicret, öldürülmem şehadettir." Şeyhul İslam İbn Teymiyye (rahimehullah)

 

Related Topics

  Konu / Başlatan Yanıt Son İleti
0 Yanıt
1899 Gösterim
Son İleti 10.06.2015, 14:43
Gönderen: Leys b. Sad
0 Yanıt
3107 Gösterim
Son İleti 12.07.2016, 23:58
Gönderen: Tevhid Ehli
18 Yanıt
6057 Gösterim
Son İleti 24.01.2019, 21:24
Gönderen: İbn Umer
2 Yanıt
1734 Gösterim
Son İleti 22.07.2018, 00:34
Gönderen: Tevhid Ehli
0 Yanıt
1007 Gösterim
Son İleti 20.03.2019, 22:23
Gönderen: Tevhid Ehli