Darultawhid

Gönderen Konu: ALLAH ZAMANDAN VE MEKANDAN MÜNEZZEHTİR SÖZÜ HAKKINDA  (Okunma sayısı 4469 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1978
  • Değerlendirme Puanı: +50/-0
Alıntı
Selam aleykum Allah zamandan ve mekandan münezzehtir sözü ne anlama gelmektedir aciklarmısınız

Bismillahirrahmanirrahim. Bu tarz sözler Kitap, Sünnet ve Selefin kavilleri arasında geçmeyen sonradan icad edilmiş kelamlardır. Biz böyle ifadeleri kullanmayız, Allahı noksan sıfatlardan tenzih etmek için nasslarda geçen sözler yeterlidir. Bu tarz ifadeleri kullananlara ise kasdını sorarız. Eğer bunu Allah Arşa muhtaç değildir veyahut da mahlukatının içinde bir mekan edinmez manasında kullandıysa bu mana doğrudur ancak söz selefin yabancısı olduğu bir sözdür o yüzden tavsiye edilmez. Yok eğer bundan Allahın arşının üzerinde oluşunu, bir çok ayette beyan edildiği gibi gökleri yeri altı günde yaratıp sonra arşa istiva ettiğini inkar etmek için sarfettiyse bu da batıldır, reddedilir. Bunlar daha çok kelamcıların ortaya attığı sözlerdir. Yerilmiş kelam ehli Allahın mahlukatının üstünde oluşunu inkar etmek amacıyla bu dediğiniz tarzda veyahut da Allaha mekan tayin etmek küfürdür vs sözler icad etmişlerdir. Selef imamlarının eserlerinde böyle sözlere raslayamazsınız. Bu tarz sözleri kullananların da ekserisinin sıfat inkarcısı olduğunu görürsünüz. Bilakis İmamlardan Allah hakkında arşı kasdederek mekan tabirini kullananlar olmuştur. Misal olarak Ebuşşeyh, el-Azme, 2/690'da Mücahid'den naklettiği haberde "Musa Allaha o kadar yaklaştı ki Onunla kendi arasında sadece hicab vardı, nihayet Onun mekanını görüp kalemin gıcırtısını işitince Rabbim bana kendini göster de seni göreyim dedi." denilmektedir. Aynı eserde 2/475'te ise İbn İshak'ın şöyle dediğini nakletmiştir: "...Mekanı yüce olan Allah... Arşın üzerinde müstakil kıldığı ve istikrar edip yerleştiği mekanı ilh... " İster mekan tabirini kullanın ister kullanmayın neticede bizler sahih hadiste Allah Rasulu (sallallahu aleyhi ve sellem)'in cariyeye sorduğu gibi Allah nerede sorusunu sorarız ve bunun doğru cevabının "Semadadır" olduğunu da biliriz. Allahu teala göklerinin üstünde arşının üzerindedir. "Zamandan münezzehtir" sözüne gelince, ben bu ifade ne manaya geliyor, tesbit edebilmekten acizim ve bunu söyleyenler de çelişkiye düşmeden mantıklı bir açıklama yapabilirler mi ondan da emin değilim! Bizler, Allah'ın gökleri ve yeri altı günde yarattığına, işlerin mikdarı 50 bin yıl olan bir günde Ona yükseldiğine ve buna benzer Kuran ve Sünnette geçen haberlere iman ederiz. Allah hakkında nerede sorusu caiz olduğu gibi ne zaman sorusu ve benzeri zamanla alakalı sorular da caizdir. Mesela Allah, gökleri ve yeri ne kadar sürede yarattı sorusu gibi... Zamandan münezzehtir diyenler bunları dahi nefyediyorsa  bunun dalalet olduğu bellidir. Yok gayeleri Allahu Teala'nın ezeli ve ebedi olduğu, dilediği şeyi, dilediği sürede gerçekleştirebileceği ve mahlukatın kayıtlandığı tarzda zaman sınırlamasının onun için geçerli olmadığı gibi hususlar ise bunlar zaten açıktır, bunları ifade etmek için "zamandan münezzehtir" gibi selefin ıstılahında yer almayan ifadelere gerek yoktur. Vesselam.

huzeyfe

  • Ziyaretçi
Ynt: ALLAH ZAMANDAN VE MEKANDAN MUNEZZEHTİR SÖZÜ HAKKINDA
« Yanıtla #1 : 05.11.2017, 06:38 »
Selef ve haleften muhtelif alimlerin mekan meselesi hakkındaki görüşleri

Ebu ishak b zeccac Allah mekan ile vasfedilemez mekandan munezzehtir gibi sozleri mevcutmu su arapcanin duzgun tercumesi nedir

العلي: فاللهُ تعالى عالٍ على خلْقِه، وهو عليٌّ عليهم بقُدْرتِه، ولا يجب أنْ يُذهَبَ بالعلوِّ ارتفاعَ مكانٍ، إذ قد بيَّنا أن ذلك لا يجوز في صفاتِه

الظاهر: فهو مِن العلوِّ، واللهُ تعالى عالٍ على كلِّ شيءٍ، وليس المرادُ بالعلوِّ ارتفاعُ المحلِّ، لأنَّ اللهَ تعالى يجلُّ عن المحلِّ والمكانِ، وإنما العلوُّ علوُّ الشأْنِ وارتفاعُ السلطانِ..


Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1978
  • Değerlendirme Puanı: +50/-0
Ynt: ALLAH ZAMANDAN VE MEKANDAN MUNEZZEHTİR SÖZÜ HAKKINDA
« Yanıtla #2 : 06.11.2017, 01:22 »
Bismillahirrahmanirrahim,

Bu zikrettiğiniz ifadeler meşhur müfessir ve nahiv alimi Ebu İshak ez-Zeccac (v. 311)’in “Tefsiru Esma’illah’il Husna” adlı Allahu Teala’nın isimlerini şerh ettiği eserinde geçmektedir. Zeccac, sözkonusu eserinde (sf 48) “El-Aliyy “(En Yüce) ismini izah ederken şöyle demektedir:

فَالله تَعَالَى عَال على خلقه وَهُوَ عَليّ عَلَيْهِم بقدرته وَلَا يجب أَن يذهب بالعلو ارْتِفَاع مَكَان إِذْ قد بَينا أَن ذَلِك لَا يجوز فِي صِفَاته تقدست


“Allahu Teala, mahlukatından alidir, yücedir. O, kudretiyle onlardan yücedir. Uluvv’dan (yücelikten) yola çıkarak mekansal yüksekliği savunmak gerekmez. Zira daha önce beyan ettiğimiz gibi bu, Onun mukaddes sıfatları açısından caiz olmaz.”

Aynı eserin devamında (sf 60) “ez-Zahir” (En Üstün) ismini izah ederken de şu ifadeleri kullanmaktadır:

فَهُوَ من الْعُلُوّ وَالله تَعَالَى عَال على كل شَيْء وَلَيْسَ المُرَاد بالعلو ارْتِفَاع الْمحل لِأَن الله تَعَالَى يجل عَن الْمحل وَالْمَكَان وَإِنَّمَا الْعُلُوّ علو الشَّأْن وارتفاع السُّلْطَان


“Bu da uluvv yani yücelik kapsamındadır. Allahu Teala her şeyden yücedir. Uluvv yani yücelikten murad, mahal yani yer bakımından yüksekte olmak demek değildir. Zira Allahu Teala mahalden (yerden) ve mekandan yücedir (münezzehtir). Uluvv (yücelik), şanının yüceliği ve saltanatının, gücünün yüksekliğinden ibarettir.”

İfadelerinin zahirinden anlaşıldığı üzere Ez-Zeccac (Allah onu da bizleri de bağışlasın, kötülüklerini iyilikleriyle değiştirsin) Uluvv sıfatını Allahu Teala’nın sıfatları bakımından yüceliği olarak kabul etmekte, zati uluvvunu yani mekan bakımından mahlukatının üstünde oluşunu ise inkar etmektedir. Daha önce de açıkladığımız üzere Allah’ın sıfatları, şanı, izzeti ve kudreti bakımından ali oluşu hususunda kıble ehli bütün fırkalar arasında herhangi bir ihtilaf yoktur. Ehli sünnet ile diğerleri arasındaki ihtilaf zati yücelik hakkındadır ki burada görüldüğü kadarıyla ez-Zeccac, uluvv sıfatını diğer manada yani sıfatları bakımından yüceliği olarak almış ve bidat ehlinin yaptığı gibi bu manaya hasretmiştir. Ayrıca kelamcıların söylediği şekilde Allah’ın mekandan münezzeh olduğunu ifade etmiştir. Daha önce zikrettiğimiz üzere bu, kelamcıların ve bidat ehlinin ıstılahlarındandır. Selefin nezdinde bu tarz ifadeler mevcut değildi. Onlar bilakis Allahu Teala’nın zatı itibariyle uluvv’da yani yücelerde, mahlukatının fevkinde olduğunu beyan etmişler ve bu anlamda Onu mekandan tenzih etmemişlerdir. Onlar Allah Subhanehu’yu ancak mahlukatın içinde bir mekan edinmekten tenzih etmişlerdir ki zaten bunun aksini düşünmek küfürdür. Ez-Zeccac hakkında hüsn-ü zan yapılacaksa en fazla Allahu Teala mekandan münezzehtir, derken veya onun mekansal yüceliğini reddederken mahlukatın içinde bir mekan edinmekten onu tenzih etmiştir denebilir ancak bu biraz düşük ihtimaldir ve kasdı bu bile olsa lafız olarak kelamcıların kullandığı bir ıstılahı kullanmıştır ve de böylece bu hususta zahiren bidat ehline muvafık bir görüş belirtmiştir.

Ez-Zeccac, vefat tarihinden de anlaşılacağı üzere selef döneminden sonra bidatların yayıldığı bir devirde yaşamıştır. Kendisi nahivcidir, gördüğümüz kadarıyla hadis ilmiyle çok fazla meşgul olmamıştır. Abbasi yöneticileriyle yakın ilişki içerisinde olmuştur. Kelamcılardan etkilenmiş olması muhtemeldir. Bunda şaşılacak bir şey olmadığı gibi bunun muhaliflere delil olacak herhangi bir tarafı da bulunmamaktadır. Bu mesele, böyle Zeccac’tan veya benzerlerinden bir kavil getirmekle çözülemez, bilakis bu ve benzeri herhangi bir itikadi mesele, ancak sözkonusu meselede selefin ittifak etmiş olduğu hususlar nakledilerek çözülebilir. Şimdi bizler Fahruddin er-Razi’den, Gazzali’den veya emsalinden buna benzer sıfatları nefyedici nitelikte belki yüzlerce kavil getirebiliriz ki bunların hiçbir önemi ve değeri yoktur. Çünkü din hususunda herhangi bir alimin kavli başlı başına hüccet değildir. Usul’uddin meselelerinde hüccet Kitap, sünnet ve selefin icmasıdır. Selef-i salihin, uluvv sıfatını hem sıfat hem de zat bakımından yücelik olarak kabul etme ve de Allah Subhanehu’nun göklerin üstünde Arşının üzerinde olduğu hususlarında icma etmiştir. Onların zamanında artık icma mün’akid olduğu, bağlandığı için onlardan sonrakilerin muhalefeti bu icma’yı bozmaz; bilakis bu icma’ya muhalefet edenler “Her kim mü’minlerin yolundan ayrılırsa…” şeklindeki Nisa: 115 ayeti kerimesindeki tehdidin kapsamı içerisine girerler, çünkü selefin icma’sına muhalefet haramdır. Şimdi günümüzde birileri bu tarz halef alimlerinin muhalefetlerini esas alıp, selefin ittifak ettiği esaslar hakkında ileri geri konuşmayı caiz görüyorlarsa bu mezhebin lazımı başka bir çok sapıklıkları da gerekli kılmaktadır. Mesela seleften sonra onların döneminde olmayan; Salihlerin zatıyla (yüzü suyu hürmetine, hakkı için vb şekillerde) tevessül, onların eşyalarıyla tıpkı Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem)’in eşyasıyla yapıldığı gibi teberrük etmek (bereketlenmek), Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in kabrini ziyaret için sefere çıkmak, kabrinin başında Ondan (sallallahu aleyhi ve sellem) şefaat istemek, Onun doğum günlerinde mevlid okumak, kandil gecelerini kutlamak ilh… bir çok bidat zuhur etmiştir. Çok sınırlı sayıdaki alimlerin dışında halef ulemasının çoğunluğu da bu bidatlara cevaz vermiştir. Bunların içinde meşhur, muteber alimler de mevcuttur. Şimdi din hususunda ölçü selefin ne dediği ve ne şekilde amel ettiği değil de selef döneminden sonra yaşamış falan alimin filan alimin ne dediği, ne şekilde hareket ettiği ise o zaman bu kimselerin bu bidatları da kabullenmeleri gerekir. Yani bu kimseler, sıfatlar konusunda Nevevi’yi, İbn Hacer’i ve emsalini kaynak olarak kabul edip selefin sözlerini onlara göre yorumluyorlarsa teberrük, tevessül, şefaat vb konularda onlara muhalefet etmeleri ve de sıfatlar konusunda sapık gördükleri İbn Teymiye’ye muvafakat etmeleri onların bir çelişkisidir. Halbuki İbn Teymiye’nin sıfatlar konusunda yaptığı da tıpkı bu bidatlarda olduğu gibi çoğunluğa aldırış etmeksizin selefin mezhebini araştırıp ortaya çıkarmaktan ibarettir. Öyle zannediyorum ki bu adamlar ıslah olmadıkları takdirde bu bidatları da zamanla kabul ederler ve tamamen halktan biri olup işlerine bakarlar!

Kısacası, Zeccac (rh.a) Allah’ın mekandan münezzeh olduğunu söylemiştir, lakin bu söz kimden sadır olursa olsun nassa ve icma’ya muhalif olduğu için reddedilir; mesele bundan ibarettir. Vallahu a’lem. Velhamdulillahi Rabb’il alemin.



huzeyfe

  • Ziyaretçi
Ynt:ALLAH ZAMANDAN VE MEKANDAN MUNEZZEHTİR SÖZÜ HAKKINDA
« Yanıtla #3 : 06.11.2017, 22:46 »
Yazinizi okudum ust bolumde su kismida gordum
Misal olarak Ebuşşeyh, el-Azme, 2/690'da Mücahid'den naklettiği haberde"Musa Allaha o kadar yaklaştı ki Onunla kendi arasında sadece hicab vardı, nihayet Onun mekanını görüp kalemin gıcırtısını işitince Rabbim bana kendini göster de seni göreyim dedi." denilmektedir. Aynı eserde 2/475'te ise İbn İshak'ın şöyle dediğini nakletmiştir: "...Mekanı yüce olan Allah... Arşın üzerinde müstakil kıldığı ve istikrar edip yerleştiği mekanı ilh...

ebu seyh el azme kimdir vefati ne zamandir
burdaki ibn ishak kim vefati ne zaman Acaba ve ibn ishaktan gelen sozun devami nasil ?ilh.... yazmisinzda

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1978
  • Değerlendirme Puanı: +50/-0
Ynt:ALLAH ZAMANDAN VE MEKANDAN MUNEZZEHTİR SÖZÜ HAKKINDA
« Yanıtla #4 : 09.11.2017, 04:09 »
Bismillahirrahmanirrahim.

Bu nakilleri yapan alim muhaddis imamlardan Ebu’ş Şeyh el-Asbahani veya el-Asfahani olarak tanınan zattır. Bu alim, h. 369 yılında vefat etmiş olup İbn Ebi Asım, Bezzar, Ebu Ya’la el Mavsili, Cafer el-Firyabi gibi meşhur hadis ve sünnet imamlarına talebelik yapmıştır. Öğrencileri arasında İbn Mendeh, İbn Merdeveyh, Hafız Ebu Nuaym  gibi meşhur alimler vardır. Zehebi onu “İmam, Hafız, Sadık, İsfahan’ın muhaddisi” gibi ünvanlarla tanıtmıştır. Onun hakkında bu zikrettiğimiz bilgileri verdikten sonra şöyle demiştir: Ebu’ş Şeyh, ilmiyle amil olan alimlerden idi. Sünnet ve ittiba ehli idi. Keşke eserlerini vahi, asılsız haberlerle doldurmasaydı…” (Siyeru A’lam’in Nubela, 16/276-280) Görüldüğü kadarıyla Ebu’ş Şeyh (rh.a)’ın güvenirliği ve takvası yönünden bir sıkıntı yoktur, ancak o bir Buhari, Muslim ya da benzeri öncü muhaddisler kadar titiz olmayabilir, her alimin kendine göre bir mertebesi vardır. Tabi ki bu, onun eserlerindeki her haberin batıl ya da mevzu olmasını gerektirmez. El-Azme, onun en meşhur eserlerinden birisidir. Daha çok Allah’ın sıfatları ve melekutu, hükümranlığı gibi konulardaki rivayetlere yer verir.

Ebu’ş Şeyh’in İmam Mücahid’den -ki tefsircilerin imamı olan İbn Abbas’ın öğrencisidir ve kendisi de bu sahada imamdır- senediyle naklettiği rivayetin tamamı şu şekildedir:


حَدَّثَنَا الْوَلِيدُ، حَدَّثَنَا مُحَمَّدُ بْنُ عَمَّارٍ، حَدَّثَنَا يَحْيَى، حَدَّثَنَا شِبْلٌ، عَنِ ابْنِ أَبِي نَجِيحٍ،عَنْ مُجَاهِدٍ رَحِمَهُ اللَّهُ تَعَالَى فِي قَوْلِهِ عَزَّ وَجَلَّ: {وَقَرَّبْنَاهُ نَجِيًّا} [مريم: 52] ، قَالَ: " بَيْنَ السَّمَاءِ السَّابِعَةِ، وَبَيْنَ الْعَرْشِ سَبْعُونَ أَلْفَ حِجَابٍ: حِجَابُ نُورٍ، وَحِجَابُ ظُلْمَةٍ، وَحِجَابُ نُورٍ، وَحِجَابُ ظُلْمَةٍ، فَمَا زَالَ مُوسَى عَلَيْهِ السَّلَامُ يَقْرُبُ حَتَّى كَانَ بَيْنَهُ وَبَيْنَهُ حِجَابٌ، فَلَمَّا رَأَى مَكَانَهُ وَسَمِعَ صَرِيفَ الْقَلَمِ "، قَالَ: {رَبِّ أَرِنِي أَنْظُرْ إِلَيْكِ} [الأعراف: 143]


(Senedi zikrettikten sonra) “Onu fısıldaşırcasına kendimize yaklaştırdık” ayeti hakkında Mücahid  şöyle demiştir: Yedinci kat gök ile arş arasında yetmiş bin hicab (perde) vardır. Nurdan bir hicab, zulmetten (karanlıktan) bir hicab; Nurdan bir hicab, zulmetten (karanlıktan) bir hicab… Musa Allaha o kadar yaklaştı ki Onunla kendi arasında sadece hicab vardı, nihayet Onun mekanını görüp kalemin gıcırtısını işitince “Rabbim bana kendini göster de seni göreyim” (A’raf: 143) dedi.”

Bu haberi Ebu’ş Şeyh’in yanı sıra , Beyheki  el-Esma ve’s Sifat adlı eserinde (2/294) nakletmiş, Zehebi bu haberin Mücahid’den sabit olduğunu ifade etmiştir. Zahid el Kevseri gibi dalalet ehli, sırf bu rivayeti inkar edebilmek için hadisin senedlerinde bulunan Ravh ve Şibl gibi Buhari ve Muslim’in ihticac ettiği ravilere bile dil uzatmaya kalkmıştır ki bu tenkidlerin yersizliği ortadadır. Bu rivayet hakkında bilgi için Türkçedeki el-Uluvv muhtasarından sf 159’a bakılabilir.

İbn İshak hakkında ise daha önce bilgi verilmişti, oraya müracaat ediniz. Özetlemek gerekirse; İbn İshak (v. 151) meşhur siyer alimidir. Birtakım bidatler ya da yalancılık ve sair töhmetler kendisine izafe edilmiş olsa da racih olan kavle göre Müslümanların imamlarından birisi olup sikadır yani güvenilirdir, ancak tedlisle yani kendisinden nakilde bulunduğu ravileri gizlemekle meşhurdur. Eğer açıkça o raviden işittiğini beyan ederse hadisi kabul edilir, “an” yani falandan, filandan şeklinde sema’ı tasrih etmeden rivayet ettiği takdirde kabul edilmez. İbn İshak hakkında genel kanaat budur.

Ebu’ş Şeyh’in İbn İshak’tan naklettiği söz çok uzundur, hepsini buraya almamız mümkün değildir. İbn İshak, Allahu Teala’nın sıfatlarından, Arşa istivasından, meleklerden ve saireden bahsettikten sonra şöyle demektedir:


وَقَدْ وَصَفَ اللَّهُ عَزَّ وَجَلَّ ذَلِكَ مِنْ عُلُوِّهِ تَبَارَكَ وَتَعَالَى فِي كِتَابِهِ عَلَى لِسَانِ نَبِيِّهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ بِصِفَةِ صِدْقٍ وَحَقٍّ، فَقَالَ وَهُوَ يَذْكُرُ غِرَّةَ الْجَاهِلِينَ بِهِ، وَعِظَمَ شَأْنِهِ، وَعُلُوَّ مَكَانِهِ: {سَأَلَ سَائِلٌ بِعَذَابٍ وَاقِعٍ} [المعارج: 1] أَيْ دَعَا دَاعٍ بِعَذَابٍ وَاقِعٍ {لِلْكَافِرِينَ لَيْسَ لَهُ دَافِعٌ، مِنَ اللَّهِ ذِي الْمَعَارِجِ} [المعارج: 3] إِلَى قَوْلِهِ: {فَاصْبِرْ صَبْرًا جَمِيلًا} فَسُبْحَانَ ذِي الْجَلَالِ وَالْإِكْرَامِ، لَوْ سُخِّرَ بَنُو آدَمَ فِي مَسَافَةِ مَا بَيْنَ الْأَرْضِ إِلَى مَكَانِهِ الَّذِي بِهِ اسْتَقَلَّ عَلَى عَرْشِهِ، وَجَعَلَ بِهِ قَرَارَهُ مَادُوا إِلَيْهِ خَمْسِينَ أَلْفَ سَنَةٍ قَبْلَ أَنْ يَقْطَعُوهُ

"Allah Azze ve Celle bu uluvvunu, yüceliğini Kitab’ında Nebisinin (sallallahu aleyhi ve sellem) diliyle doğruluk ve hak üzere vasfetmiştir ve bu hususta cahillerin aldanışını ve de kendi Şanının yüceliğini, Mekanının yüceliğini zikrederek şöyle buyurmuştur: .”Soran birisi gerçekleşecek azabı sordu” (Mearic:1) Yani isteyen birisi azabı istedi. “Kafirlerden onu def edecek yoktur, o yüksek dereceler sahibi Allah’tandır.”.(Mearic: 3) kavlinden “O halde sen güzelce sabret.” (Mearic: 5) kavline kadar. Celal ve İkram sahibi olan Allah her tür noksanlıktan münezzehtir. Eğer Ademoğlu’na yeryüzünden Allah’ın Arşı üzerinde kendisi için müstakil kıldığı ve istikrar edip yerleştiği mekanı arasındaki mesafeyi kat etme imkanı tanınsaydı, bu mesafeyi kat edene kadar 50 bin sene geçerdi...”

İbn İshak (rh.a)’ın işaret ettiği Mearic: 4. Ayette mealen “Melekler ve Ruh, miktarı 50 bin sene olan bir günde Ona yükselirler” buyurmaktadır. İşte İbn İshak, bu durumu vasfederken Arş’ı Allah’ın karar kıldığı mekanı olarak açıkça vasfetmiştir.

İşte bunlar, iki selef imamının açıkça Allahu Teala’ya mekan izafe ettikleri sözleridir. Tabi ki bu imamların mekandan kasıtları mahlukatın içinde, mahlukat tarafından sınırlanan bir mekan değildir. Allah Subhanehu bu anlamda mekandan münezzehtir. Bu mekan, mahlukatın dışındaki, her şeyin üstündeki uluvv mekanıdır. Allah’ın bu anlamda da mekandan münezzeh olduğunu hiç kimse iddia edemez, iddiasına akli ve nakli hiçbir delil getiremez.

Yeri gelmişken bir hususa değinmek istiyorum. Gördüğümüz kadarıyla Zeccac’tan nakledilen kavil, önce Davetulhak adı verilen sitede Tahavi ismini kullanan bir şahıs tarafından yayınlanmış ve siz de ordan almışsınız herhalde. Bu şahıs, yıllardır bilhassa Davetulhak camiası üzerine oynamakta ve bu tarz kaviller atıp durmaktadır. Zaten bu tip adamların hiçbir meseleyi derinlemesine tahkik etme, lehte aleyhte bütün görüşleri toplayıp bir neticeye varma gibi alışkanlıkları yoktur. Hatta onu yaptıkları zaman bu tiplerin sonu gelecek ve batılları meydana çıkacaktır. O yüzden böyle kavilleri atıp kaçmaktan başka bir seçenekleri yoktur.  Bunların böyle rahat hareket etmesinin sebebi alıcılarının çok olmasından kaynaklanmaktadır. Bilhassa Hak yayınları gibi baştan ayağa bütünüyle cahillerden oluşan yapıları yönlendirip saptırmaları bu şekilde kolay olmaktadır. Bu kişi, daha önce şefaat meselesinde ve Rafızilerin tekfiri meselelerinde de benzer şeyleri yapmıştı ve ona buradan yönelttiğimiz soruları görmezden gelmişti. Eğer öyle çok iddialıysa cahillerin yakasını bıraksın, gelsin burada münazara etsin edebiliyorsa, buradan kendisini sitede münazaraya davet ediyoruz.

Şimdi bu şahıs, Zeccac’ın kavlini asmış ve güya Eşari ve Maturidiler dışında da mekanı inkar edenler olduğuna delil getirmiştir. Bizim zaten mekanı sadece bu iki fırka inkar etmiştir diye bir iddiamız yoktur ki! Bu ikisinden önce de Ehli sünnet arasında İbn Küllab, Kerabisi gibi kelamcılar çıkmış ve de bidat ehlinin sözlerini Sünni bir formata sokup tekrar etmişlerdir. Zaten bu Küllabiyye fırkası, bu noktada Eşari ve Maturidilerin öncülüğünü yapmıştır. Bu şahsa düşen şey, Eşariler veya muhaliflerinden değil, Kitap, sünnet ve selefin icmasından delil getirmektir. Dinde delil bunlardır. Seleften bir alimin dahi tek başına kavli hüccet değilken, halef alimlerinden birinin kavli hiç hüccet değildir.

Tahavi denilen saptırıcı, Zeccac’ın ardından ek takviye olarak Ebu Nasr es-Siczi’nin (v. 444) şu kavlini Arapça olarak asmıştır:

İmam Tahavi
Girişimci Üye
   
 Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 143
       Ynt: SORUM SİTE YÖNETİCİLERİNE 1 ARKADAŞ ALLAHIN GÖKTE OLDUĞUNA KARŞI DELİL GETİRİYOR
« Yanıtla #11 : 06 Kasım 2017, 14:36:13 »   
________________________________________
Ebu Nasr Ubeydullah bin Said Es Siczi ( v. 444 h):

وعندَ أهلِ الحقِّ أنَّ اللهَ سبحانه مُباينٌ لخلْقه بذاته فوقَ العرش بلا كيفيةٍ بحيث لا مكان
وليس في قولنا: إنّ اللهَ سبحانه فوقَ العرش تحديدٌ، وإنما التحديد يقَعُ للمحدَثات، فمِن العرش إلى ما تحت الثُرى محدودٌ، واللهُ سبحانه فوقَ ذلك بحيث لا مكانَ ولا حدَّ، لاتفاقنا أنَّ الله سبحانه كان ولا مكانَ، ثم خلَق المكان َوهو كما كان قبْل خلقِ المكان
   

Sonra forumdaki üyelerden birisi kavlin Türkçesini istiyor. Tahavi de tercüme ediyor ama nasıl:

İmam Tahavi
Girişimci Üye
   
 Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 143
       Ynt: SORUM SİTE YÖNETİCİLERİNE 1 ARKADAŞ ALLAHIN GÖKTE OLDUĞUNA KARŞI DELİL GETİRİYOR
« Yanıtla #13 : 06 Kasım 2017, 15:57:10 »   
________________________________________
Bizi ilgilendiren kısmı:

واللهُ سبحانه فوقَ ذلك بحيث لا مكانَ ولا حدَّ، لاتفاقنا أنَّ الله سبحانه كان ولا مكانَ، ثم خلَق المكان َوهو كما كان قبْل خلقِ المكان.

Allah ise mekan ve hadd olmayacak şekilde bunun üzerindedir. Çünki, bizler ittifak etmişik: Allah - subhanahu - varken mekan yoktu. Sonra mekanı yarattı ve O mekan yaradılmadan önceki gibidir. (Mekandan münezzehdir)"

Uyarı!
Türkçem iyi olmadığı için tercüme 100/100 türkçe olmaya bilir.


İşte bu, Tahavi denilen zındığın tahrifatçılığının ve tedlisçiliğinin bir numunesidir. Çünkü foruma ilk astığı şekliyle Siczi’nin kavli şu şekildedir.


وعندَ أهلِ الحقِّ أنَّ اللهَ سبحانه مُباينٌ لخلْقه بذاته فوقَ العرش بلا كيفيةٍ بحيث لا مكان
وليس في قولنا: إنّ اللهَ سبحانه فوقَ العرش تحديدٌ، وإنما التحديد يقَعُ للمحدَثات، فمِن العرش إلى ما تحت الثُرى محدودٌ،
 واللهُ سبحانه فوقَ ذلك بحيث لا مكانَ ولا حدَّ، لاتفاقنا أنَّ الله سبحانه كان ولا مكانَ، ثم خلَق المكان َوهو كما كان قبْل خلقِ المكان


Tahavi, sadece altta bizim belirtmek amacıyla ayırdığımız kısmı tercüme etmiştir. Peki baş tarafı neden tercüme etmedi? Baş tarafın tercümesini sunduğumuzda bunun nedeni anlaşılacaktır:

وعندَ أهلِ الحقِّ أنَّ اللهَ سبحانه مُباينٌ لخلْقه بذاته فوقَ العرش بلا كيفيةٍ بحيث لا مكان
وليس في قولنا: إنّ اللهَ سبحانه فوقَ العرش تحديدٌ، وإنما التحديد يقَعُ للمحدَثات، فمِن العرش إلى ما تحت الثُرى محدودٌ،


“Hak ehli nezdinde, Allah Subhanehu yarattıklarından ayrı olup, mekan edinmeksizin ve keyfiyetsiz olarak zatıyla Arşın üzerindedir. Bizim: Allah Subhanehu Arşın üzerindedir, sözümüzde bir sınırlandırma sözkonusu değildir. Zira, sınırlandırma ancak muhdes yani sonradan olma varlıklar hakkında geçerlidir. Arştan yerin altına kadar olan bütün varlıklar ise sınırlıdır.”

Sonra devamında Tahavi’nin tercüme ettiği sözleri söylemektedir. Onları da kendi tercümemizle sunuyoruz:


واللهُ سبحانه فوقَ ذلك بحيث لا مكانَ ولا حدَّ، لاتفاقنا أنَّ الله سبحانه كان ولا مكانَ، ثم خلَق المكان َوهو كما كان قبْل خلقِ المكان

“Allah Subhanehu, mekan ve hadd (sınır) olmaksızın bunun (yani Arşın) üzerindedir.  Zira biz, Allah Subhanehu’nun daha önce hiçbir mekan olmaksızın var olduğu hususunda ittifak etmişiz. Daha sonra da mekanı yaratmıştır ve O, mekanı yaratmadan önce nasılsa şimdi de öyledir (yani mekansız olarak vardır.)” (Risalet'us Siczi ila Ehli Zebid ala men Enkera'l Harfe ve's Savt, sf 193)

İşte Siczi’nin –Allah onu da bizleri de affetsin- kavlinin tam tercümesi bu şekildedir. Görüldüğü üzere Siczi (rh.a) her ne kadar mekan, hadd vs muhdes bir takım tabirler kullanıp bu yönden kelamcılara muvafık sözler sarfetse de Eşarilere muhalif olarak Allah Subhanehu’nun mahlukatından ayrı olduğunu açıkça ifade ettiği gibi, zatıyla Arşın üzerinde olduğunu takrir etmiş hatta hak ehlinin de böyle düşündüğünü söyleyerek bunu bir nevi icmaya izafe etmiştir. Bu ise ne Tahavi’nin işine gelir, ne de Tahavi’nin saptırmak için av olarak gözüne kestirdiği Davetulhak müdavimlerini memnun eder. Çünkü Davetulhakçılar –sanki Arşa istiva eden Allah’ın zatı değil de başkasıymış gibi- “zatıyla” ifadesini kabul etmemektedirler, hatta onlarla geçtiğimiz yıllarda bu hususta bir münazaramız da olmuştu. Bu yüzden Tahavi, hedef kitleyi ürkütmemek için olsa gerek Siczi’nin sözünün baş tarafını tercüme etmemiş ve buna bahane olarak da “Bizi ilgilendiren kısmı” demiştir. Halbuki görüldüğü üzere Siczi’nin sözünün baş tarafı da aynı şekilde mekan konusuyla yakından ilgilidir. İşte bu surette “Tahavi” gibi tiplerin sırf insanları selef itikadından saptırmak için alimlerin kavillerini nasıl işlerine geldiği gibi naklettikleri ortaya çıkmaktadır.

Siczi (rh.a) müteahhir alimlerdendir ve akidede selefe tabi olsa da, selef itikadını kelami ıstılahlarla açıklama hatasına düşmüştür, o yüzden Arşa istivayı açıklarken mekansız, temassız vs gibi bir çok gereksiz muhdes lafzı ilave etmiştir. Siczi ve benzerleri her ne kadar bununla hulul inancı vesaireyi def etmek istemişlerse de bu tip bidat lafızların zararı faydasından daha büyüktür, nitekim işte görüldüğü üzere bidat ehli bu tür lafızları istismar ederek bunu sıfatların tatili düşüncesini isbat etmek için kullanmaktadırlar. “Bizatihi” meselesiyle alakalı müstakil yazımızda bunu izah etmiştik, oraya müracaat edilebilir.

Ahiru da’vana en’il hamdu lillahi Rabbil alemin.



huzeyfe

  • Ziyaretçi
Ynt: ALLAH ZAMANDAN VE MEKANDAN MUNEZZEHTİR SÖZÜ HAKKINDA
« Yanıtla #5 : 09.11.2017, 22:33 »
Şu sozlerin tercumuseinde bi sikinti varmi acaba

imam Hallal Esunne'de soyle demistir: Bize Cafer bin Muhammed El-firyabi
soyle haber verdi: Bize Ahmed bin Muhammed El-mukaddimi soyle haber verdi:
Bize Suleyman bin Harb soyle haber verdi ve soyle dedi: Bisr bin Es-seri, Hammad
bin Zeyd'e soyle sordu: Ey Ebu Ismail: "Allah Dunya semasina iner" hadisi,
yani bir yerden baska bir yeremi geciyor? Hammad biraz sustu ve sonra
soyle dedi: O kendi yerindedir. Istedigi sekilde yarattiklarina yakinlasir.

ozellikle imam hammad o kendi yerindedeir yani bizzat yer lafzini kullanmismi
sizde bilmektesiniz ki Kufre davete gore yer lafzini kullanmak kufur?

Arapcasi elimde yok ulasma imkanimda yok

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1978
  • Değerlendirme Puanı: +50/-0
Ynt:ALLAH ZAMANDAN VE MEKANDAN MUNEZZEHTİR SÖZÜ HAKKINDA
« Yanıtla #6 : 10.11.2017, 03:30 »
Bismillahirrahmanirrahim,

Bahsetmiş olduğunuz rivayeti İbn Teymiyye (rh.a) nakletmektedir. Diyor ki:


قَالَ الْخَلَّالُ فِي " كِتَابِ السُّنَّةِ ": حَدَّثَنَا جَعْفَرُ بْنُ مُحَمَّدٍ الفريابي ثَنَا أَحْمَد بْنُ مُحَمَّدٍ المقدمي ثَنَا سُلَيْمَانُ بْنُ حَرْبٍ قَالَ: سَأَلَ بِشْرُ بْنُ السَّرِيِّ حَمَّادَ بْنَ زَيْدٍ فَقَالَ: يَا أَبَا إسْمَاعِيلَ الْحَدِيثُ الَّذِي جَاءَ: {يَنْزِلُ رَبُّنَا إلَى سَمَاءِ الدُّنْيَا} يَتَحَوَّلُ مِنْ مَكَانٍ إلَى مَكَانٍ؟ فَسَكَتَ حَمَّادُ بْنُ زَيْدٍ ثُمَّ قَالَ: هُوَ فِي مَكَانِهِ يَقْرُبُ مِنْ خَلْقِهِ كَيْفَ شَاءَ.

“Hallal, Kitab’us sunne'de şöyle demistir: Bize Cafer bin Muhammed El-firyabi şöyle haber verdi: Bize Ahmed bin Muhammed El-mukaddimi şöyle haber verdi: Bize Suleyman bin Harb şöyle haber verdi ve şöyle dedi: Bişr bin Es-seri, Hammad bin Zeyd'e şöyle sordu: Ey Ebu İsmail: "Allah Dünya semasına iner" hadisi, yani bir yerden başka bir yere mi geçiyor? Hammad biraz sustu ve sonra şöyle dedi: O kendi mekanındadır (yerindedir). İstediği şekilde yarattıklarına yakınlaşır.” (Fetava, 5/376)

İbn Teymiyye (rh.a) bu haberi Hallal ve İbn Batta’ya nisbet etmektedir. Ancak ben sözkonusu eserlerde bu rivayete raslayamadım. Bu rivayeti Ukayli, ed-Duafa’ul Kebir adlı eserinde (1/143) isnadıyla nakletmektedir. Ukayli, zikri geçen Bişr es-Seri’nin Cehmilikle itham edildiğini, ancak hadiste müstakim yani doğru sözlü olduğunu ifade etmiştir. İbn Teymiyye de aynı yerde bu rivayetlerin sahih olduğunu ve ravilerinin de güvenilir imamlar olduklarını ifade etmiştir.

Nakletmiş olduğunuz tercüme doğrudur ve görüldüğü üzere selef imamlarından Hammad bin Zeyd (ra) açıkça Allah’a mekan nisbet etmektedir ki bundan kasıd da Arş’tır. Hammad’ın kavlinde Allah en yakın göğe nüzul ederken Arş’ı boş bırakır diyenlere de bir reddiye sözkonusudur. Allah Subhanehu, Arşın üzerinde olduğu halde dünya semasına inmeye kadirdir. Vallahu a’lem.


huzeyfe

  • Ziyaretçi
Ynt: ALLAH ZAMANDAN VE MEKANDAN MUNEZZEHTİR SÖZÜ HAKKINDA
« Yanıtla #7 : 11.11.2017, 00:10 »
imam fudayl bin iyadin su sozunde tercume hatasi varmi ve imam buhari halku efali ibadda imamin bu sozunu zikretmisi

Eger sana bin Cehmi derseki: Ben bulundugu bolgeden yok olan Rabbe
inanmiyorum. Iste sende ona deki: bende istedigini yapan bir Rab'de
iman ediyorum

Arapcasinda yer mekan olarakmi geciyor Acaba

Bu Arada sizi cok ugrastrdigimn farkindayim ve lakin sizden baska tanidik guvendik yok

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1978
  • Değerlendirme Puanı: +50/-0
Ynt: ALLAH ZAMANDAN VE MEKANDAN MUNEZZEHTİR SÖZÜ HAKKINDA
« Yanıtla #8 : 11.11.2017, 04:05 »
Bismillahirrahmanirrahim,

Uğraşmak mesele değil, maksadımız zaten ilmi neşretmektir. Lakin bu mekan meselesini nakil cihetinden hallettikten sonra asıl mesele olan isim sıfat tevhidindeki usule yoğunlaşmak gerekmektedir. Zira bugün çoğu kimse sıfatları kendisine nakil geldiği için kabul etmekte ancak işin usulünü kavramadığı için konuyla alakalı sahih bir akideye sahip olamamaktadır. Meselenin usulü, ilmi bir şekilde ortaya konduğu zaman muhaliflerin de çok fazla söyleyebilecekleri bir şey kalmaz. O bakımdan daha önce sorduğunuz teville alakalı meselenin cevabını ve diğer usuli yazılarımızı daha titizlikle takip etmenizi tavsiye ediyoruz.

Bahsettiğiniz kavli, İmam Buhari, Türkçeye “İlahi Kelamın Müdafaası” ismiyle tercüme edilen Halk’u Ef’alil İbad adlı eserinde (sf 33) zikretmiş, İbn Batta ise el-ibane’de (7/204) senediyle nakletmiştir.


إِذَا قَالَ لَكَ جَهْمِيٌّ: أَنَا أَكْفُرُ بِرَبٍّ يَزُولُ عَنْ مَكَانِهِ، فَقُلْ: «أَنَا أُؤْمِنُ بِرَبٍّ يَفْعَلُ مَا يَشَاءُ»


“Eğer sana bir Cehmi derse ki: Ben bulunduğu mekandan/yerden yok olan Rabbi inkar ediyorum,  sen de ona de ki: Ben de dilediğini yapan bir Rabbe iman ediyorum.”

Göndermiş olduğunuz tercüme, mana itibariyle doğrudur ve mekan lafzı kullanılmaktadır. Bu kavlin konumuza delaleti ise Fudayl bin İyad (ra)’ın Allah’ın mekanı oluşunu inkar etmemesi, bilakis Onun Arşın üzerindeki mekanında yerleşmiş olmasının her gece dünya semasına inmesine aykırılık teşkil etmediğini beyan etmesidir. Zira Cehmiyye, her ne kadar kendileri Allah’ın Arşın üzerinde olduğunu kabul etmeseler de nüzül sıfatını inkar etmek amacıyla demagoji yaparak Ehli sünnetin Allah’ın hem Arşın üzerinde olduğunu hem de her gece dünya semasına indiğini kabul etmesinin çelişki olduğunu ve bunun Rabb Teala için bir noksanlık ifade edeceğini iddia etmişlerdir. Fudayl (ra) da Onun dilediği şeyi yapmaya kadir olduğunu ifade ederek onlara cevap vermiştir. Bu hususta İbn Teymiye (rh.a)’ın yukarda da zikredilen açıklamalarının devamına bakılabilir. (Fetava, 5/377)

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1978
  • Değerlendirme Puanı: +50/-0
Ynt: ALLAH ZAMANDAN VE MEKANDAN MUNEZZEHTİR SÖZÜ HAKKINDA
« Yanıtla #9 : 11.11.2017, 04:07 »
Müfessirlerin imamı İbn Cerir et-Taberi (v.310) “Ayet’ul Kursi” olarak bilinen Bakara: 255. Ayetin tefsirinde وَهُوَ الْعَلِيُّ الْعَظِيمُ “O, Aliyy  ve Azim’dir” kavlini izah ederken bu husustaki görüşleri şöyle izah etmektedir:

وَاخْتَلَفَ أَهْلُ الْبَحْثِ فِي مَعْنَى قَوْلِهِ: {وَهُوَ الْعَلِيُّ} [البقرة: 255] فَقَالَ بَعْضُهُمْ: يَعْنِي بِذَلِكَ: وَهُوَ الْعَلِيُّ عَنِ النَّظِيرِ وَالْأَشْبَاهِ، وَأَنْكَرُوا أَنْ يَكُونَ مَعْنَى ذَلِكَ: وَهُوَ الْعَلِيُّ الْمَكَانِ، وَقَالُوا: غَيْرُ جَائِزٍ أَنْ يَخْلُوَ مِنْهُ مَكَانٌ، وَلَا مَعْنَى لِوَصْفِهِ بِعُلُوِّ الْمَكَانِ؛ لِأَنَّ ذَلِكَ وَصَفُهُ بِأَنَّهُ فِي مَكَانٍ دُونَ مَكَانٍ. وَقَالَ آخَرُونَ: مَعْنَى ذَلِكَ: وَهُوَ الْعَلِيُّ عَلَى خَلْقِهِ بِارْتِفَاعِ مَكَانِهِ عَنْ أَمَاكِنِ خَلْقِهِ؛ لِأَنَّهُ تَعَالَى ذِكْرُهُ فَوْقَ جَمِيعِ خَلْقِهِ وَخَلْقُهُ دُونَهُ، كَمَا وَصَفَ بِهِ نَفْسَهُ أَنَّهُ عَلَى الْعَرْشِ، فَهُوَ عَالٍ بِذَلِكَ عَلَيْهِمْ

“Bahis ehli/Araştırmacılar, “O, Aliyy ve Azim’dir” kavli hakkında ihtilaf etmiştir.

Bazıları demiştir ki: Bundan kasdedilen, Onun eşi ve benzeri olmaktan ali/yüce oluşudur. Onlar, bunun ‘mekan anlamında yüce’ manasında olmasını inkar etmişler ve demişlerdir ki: Onun olmadığı bir mekanın olması caiz değildir. Şu halde Onun mekan bakımından yüce olmakla vasfedilmesinin bir anlamı yoktur. Zira bu, onun bir mekanda değil de başka bir mekanda olmakla vasıflanması demektir.

Diğerleri ise şöyle demiştir: O, mekanının, yarattıklarının mekanlarından daha yüksek oluşu hasebiyle onlardan alidir (yücedir). Zira zikri yüce olan Allah, bütün mahlukatının üstündedir ve mahlukatı da Onun aşağısındadır. Nitekim O, kendisini Arş’ın üzerinde olmakla vasfetmiştir ki böylece O, bu şekilde (yani mekansal yücelik bakımından) onlardan yüce olmaktadır.”  (Tefsir’ut Taberi, 5/544)

Görüldüğü üzere İmam Taberi Uluvv/yücelik sıfatı hakkındaki görüşleri ikiye ayırmaktadır. Birincisi, Allah’tan hali olan bir mekan yoktur yani Allah her mekandadır, her yerdedir diyenlerin görüşüdür ki bunlar uluvv/yücelik sıfatını Allah’ın noksanlıklardan, ortaklardan vesaireden yüce ve münezzeh olması şeklinde açıklamışlar ve mekan bakımından yücelik olduğunu inkar etmişlerdir. Bunun Ehli sünnetin görüşü olması imkansızdır, çünkü Ehli sünnetin Allah her yerdedir görüşünü inkar ettikleri malum olan bir şeydir. Bu görüş tarihte Cehmiyye, Hululiyye ve benzerleri tarafından ortaya atılmıştır.

İkinci görüş sahipleri ise uluvv’u mekan bakımından yücelik olarak açıklamışlardır ve Allah Azze ve Celle’nin bütün mahlukatın fevkinde olduğunu söylemişlerdir. Bunun ise Ehli sünnetin kavli olduğu açıktır. Taberi’nin kendisinin de bu görüşte olduğu anlaşılmaktadır, zaten öbür türlüsü Ehli sünnet imamlarından birisi için mümkün değildir.

Böylece bir kez daha anlaşılmaktadır ki bu mekan meselesi esas itibariyle Ehli sünnet ile Cehmiyye arasında başlayan bir ihtilaftır. Cehmiye gibi Allah’ın her yerde olduğunu iddia edenler Allah’ın uluvv  mekanında yani en yüce mekan olan Arşın üzerinde olduğunu inkar etmişler, Ehli sünnet ise Allah’ın yüce mekanını kabul etmişlerdir. Daha sonra ortaya çıkan Eşari ve Maturidiler ise hak ile batılın arasını cem ederek bir yandan Allah’ın her yerde olmadığını söylerken, bir yandan Allah’ı uluvv mekanından tenzih ederek Cehmiye’ye muvafakat etmişlerdir, ancak onlardan farklı olarak Allah’ın hem Arşın üzerinden hem de diğer bütün mekanlardan münezzeh olduğunu iddia etmişlerdir. Böylece hiçbir yerde olmayan bir ilaha iman etmişlerdir ki aslında bahsettikleri şey “yok”tur. Çünkü hiçbir yerde olmayan şey yok manasına gelir. Cehmiyye, bir ilahın varlığını isbat edip onun bütün mekanlarda olduğunu iddia ederken, Eşariler ise –sözlerinin lazımı itibariyle- haşa Allah Subhanehu’nun hakikatte var olmadığı anlamına gelen kelamlar ederek onlardan daha kötü bir duruma düşmüşlerdir. Düşünüldüğünde Allah mekandan münezzehtir sözünün bunların kullandığı manada hulul inancından bile daha kötü bir anlama geldiği görülecektir. İşte İmam Taberi’nin sözleri, bu mekan meselesini ve konu hakkındaki görüşleri bu şekilde özetlemiş olmaktadır.


huzeyfe

  • Ziyaretçi
Ynt: ALLAH ZAMANDAN VE MEKANDAN MUNEZZEHTİR SÖZÜ HAKKINDA
« Yanıtla #10 : 14.11.2017, 14:46 »
Hanbeli alimlerinden olan İbnul Fakih adıyla meşhur olan Abdul Baki El Mavahibi akideyle bağlı yazdığı "El Ayn vel Eser fi Akaidi Ehlil Eser" isimli risalesinde Seleften olan ve kendi döneminde Kuran manaları ilminde imam sayılan Huseyn bin Fadl El Behelinin (178-282 h/794-895 m) şöyle dediyini nakledir:

فكان الله ولا زمانَ ولا مكانَ ، وهو الآن على ما عليه كان.


Tahavi zindiginin yaptigi su nakil de gecen ibnul fakih kimdir bunu sormamin sebebi Esariler kitaplarinda kendi inancalrini desteklemek icin selefe iftra atiyorlar selefin solemedigi sozleri soledi diyorlar imam Ahmede yaptiklari onlarca iftralar gibi

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1978
  • Değerlendirme Puanı: +50/-0
Ynt: ALLAH ZAMANDAN VE MEKANDAN MUNEZZEHTİR SÖZÜ HAKKINDA
« Yanıtla #11 : 15.11.2017, 03:36 »
Bismillahirrahmanirrahim,

Bu bahsettiğiniz nakil İbnu Fakihi Fussa ismiyle meşhur olan bir alimin "El Ayn vel Eser fi Akaidi Ehlil Eser" adlı eserinin 60. Sahifesinde geçmektedir. Bu zat, h. 1071 senesinde vefat etmiş olup sözkonusu eserini selef itikadını müdafaa gayesiyle kaleme almıştır. Bahsi geçen nakli de في مسائل وقع  فيها الخلاف بين الحنابلة والأشاعرة yani “Eş’ariler ile Hanbeliler arasında ihtilaf olan konular”  başlığı altında zikretmiştir! Bu başlık altında da bu iki taife arasında ihtilaf olan istiva, nüzul gibi meselelere kısaca değinmiştir. Huseyn bin Fadl El Beceli’nin kavlini, İhtilaf konusu birinci mesele olan istiva başlığı altında nakletmiştir. Bu sözü nakletmeden önce şöyle demektedir:


اولا: الاستواء
منها: أننا نؤمن بأن الله تعالى مستوٍ على عرشه، بائن من خلقه، من غير تأويل؛ فعن أم سلمة، رضي الله عنها، جواب في الاستواء


“Birincisi: İstiva. Bu meyanda, bizler Allahu Teala’nın Arşına istiva etmiş halde olduğuna, mahlukatından da ayrı olduğuna –tevil etmeksizin- iman ederiz.  Ümmü Seleme (ra)’dan istiva’nın cevabı nakledilmiştir.”

Lalekai’nin naklettiğine göre Allah Rasülü (sallallahu aleyhi ve sellem)’in zevcelerinden yani müminlerin annelerinden olan Ümmü Seleme (ra) “Rahman Arşa istiva etmiştir” ayeti hakkında şöyle demiştir:


الْكَيْفُ غَيْرُ مَعْقُولٍ وَالِاسْتِوَاءُ غَيْرُ مَجْهُوَلٍ وَالْإِقْرَارُ بِهِ إِيمَانٌ وِالْجُحُودُ بِهِ كُفْرٌ

“(İstivadaki) keyfiyet akledilemez, istiva ise bilinmeyen bir şey değildir, onu kabul etmek imandır, onu inkar etmek ise küfürdür.” (Lalekai, es-Sunne, no: 663)

Bu alimin, Ümmü Seleme (ra)’dan gelen nakil ile kasdettiği şey budur. Bu alimin, Eşarilerle aynı akidede olmadığı, hatta onlara reddiye babından bu sözleri sarfettiği aşikardır, hatta her sözü Eşarilere bir reddiyedir. El-Beceli’nin sözünü de bunların ardından, bu söylediklerine destek için zikretmektedir. Onun da sözünün tam metnini zikredelim ki kendisine Tahavi diyen tahrifçi zındığın tedlisatı iyice açığa çıksın:


كما اشتهر من جواب أبي علي الحسين بن الفضل البجلي، عن الاستواء، فقال: "لا نعرف أنباء الغيب إلا ما كشف لنا، وقد علمنا جل ذكره: أنه استوى على عرشه، لم يخبر كيف استوى، ومن اعتقد أن الله مفتقر للعرش، أو لغيره من المخلوقات، أو أن استواءه على العرش, كاستواء المخلوقات على كرسيه، فهو ضالٌّ مبتدع، فكان الله ولا زمان ولا مكان، وهو الآن على ما عليه كان".

Nitekim, Ebu Ali el Huseyn bin Fadl el Beceli’nin istiva hakkındaki cevabı meşhurdur. O, şöyle demiştir: ‘Biz, bize açıklananlar haricinde gayb haberlerini bilmeyiz. Şanı yüce (Allah), Arşına istiva ettiğini (yerleştiğini) bize bildirmiş ve nasıl istiva ettiğini (yerleştiğini) haber vermemiştir. Her kim, Allah’ın Arşa veya yaratılmışlardan herhangi bir şeye muhtaç olduğuna veyahut da Onun Arşa istivasının, yaratılmışların kürsülerine istiva etmeleri, yerleşmeleri gibi olduğuna inanırsa o kimse bidatçi bir sapıktır. Zira Allah var iken zaman ve mekan yoktu. O, şu anda da daha önce olduğu hal üzeredir.”

Bu ismi geçen zat, selef asrının son dönemlerine yetişmiş olup Zehebi’nin Siyer’inde verdiği bilgiye göre İshak bin Rahaveyh, Yezid bin Harun gibi imamlarla irtibatı olmuştur. Nakilden anlaşılacağı üzere o, bu sözlerini daha ziyade Allah’ın arşa istivasının ona muhtaç olmaktan kaynaklanmadığını, zira Arş yaratılmadan önce de Allah’ın var olduğunu beyan etmek için sarfetmiştir. Burada Allah zamandan ve mekandan münezzehtir diye bir ibare yoktur, bu tahrifçilerin parantez içi uydurmasıdır. Kavlin sonunda geçen “O, şu anda da daha önce olduğu hal üzeredir.” İfadesinden kasıd, sözün akışından da anlaşılacağı üzere tıpkı Arş yaratılmadan önce Arşa muhtaç olmadığı gibi şimdi de muhtaç değildir manasındadır. Bilakis Arş, Onun istivasıyla şeref kazanmıştır ve Ona muhtaçtır. Velev ki kelamcıların kullandığı şekliyle Allah mekandan münezzehtir demiş olsa bile, bu bir alimin zellesidir der geçeriz. Eser ehlinden olup, kelama bulaşmış olan bazı alimler bu tarz ibareleri kullanmışlar, ancak bununla asla Eşarilerin ve sairenin kasdettiği manayı yani Allah’ın Arşın üzerinde olduğunu inkar etmeyi kasdetmemişler, bilakis bunu ikrar ettikten sonra Allah’ın Arşa istivasının mahlukatı içinde bir mekan tutmak manasında olmadığını ifade etmek amacıyla mekanı Ondan nefyetmişlerdir. Onların hatası, muhdes bir tabir kullanmaları açısından lafzi bir hatadır, ancak diğer tatil ehlinin hatası ise bizzat akidevi bir hatadır.

Böylece açıkça anlaşılıyor ki bu bahsettiğiniz “Tahavi” isimli müdellis, her zaman yaptığı gibi naklin başını sonunu kırpmış, aslında kendi aleyhine olan bir kavli sanki kendi lehineymiş gibi nakletmiştir. Bu yaptığı son nakil de bunun örneğidir. Vallahu a’lem.


Bezdevi

  • Ziyaretçi
Ynt: ALLAH ZAMANDAN VE MEKANDAN MUNEZZEHTİR SÖZÜ HAKKINDA
« Yanıtla #12 : 23.02.2018, 15:05 »
Seleften bazılarının Allah'a mekan nisbetini reddettiği iddiası hakkında

Allah zaman ve mekandan munezzeh sozu hakkında yazdıklarınızı okudum. bu soz kitap ve sunnette selefin sozleri arasında gecmiyor demissiniz peki bu nedir?

وقد قال أميرُ المؤمنينَ عَلِيٌّ رضي الله عنه : "إنَّ اللهَ تعالى خلَق العرْشَ إظهاراً لِقُدْرتهِ لَا مكاناً لذاتِه" وقال أيضاً : قد كان ولا مكانَ وهو الآنَ على ما كان

Mü'minlerin emiri Ali şöyle demiştir: Doğrusu yüce Allah, arşı kudretini ortaya koymak üzere yaratmıştır. Kendi Zâtı için bir mekân olarak değil.Yine şöyle demiştir: "O, herhangi bir mekân yok iken de vardı. O, şimdi de daha önce de var olduğu gibi vardır." (Abdulkahir el-Bağdadi: el-Fark Beyne'l Firak s. 261)

Ayrıca mücahidden vs naklettiklerinizin senedi zayıftır!!!

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1978
  • Değerlendirme Puanı: +50/-0
Ynt: ALLAH ZAMANDAN VE MEKANDAN MUNEZZEHTİR SÖZÜ HAKKINDA
« Yanıtla #13 : 25.02.2018, 06:08 »
Bismillahirrahmanirrahim,

Daha önce zikrettiğimiz gibi Allah, zamandan ve mekandan münezzehtir veyahut da bu anlama gelecek herhangi bir söz Kitap, sünnet ve selefin akvali arasında geçmemektedir. Ali (ra) ve başkalarına isnad edilen senedsiz veyahut uydurma sözler ise yok hükmündedir. Malum olduğu üzere biz isnad ümmetiyiz ve sahibine sahih bir senedle ulaştırılmayan hiçbir sözü itibara almayız. Şimdi bu bahsettiğiniz haberlerin senedi nerde? Bunları Abdulkahir el Bağdadi herhangi bir isnad zikretmeden nakletmektedir. Allah affetsin, bu zat Eşari kelamcıların önde gelenlerindendir. Ehlince malum olduğu üzere kelamcıların bir çoğu rivayet ilmini bilmezler, isnaddan da anlamazlar. Ehli sünnet ve hadis’in kitapları haddesena-ahberana şeklinde isnadlı rivayetlerle dolup taşarken, kelam ehlinin kitapları ise hiçbir isnadı olmayan qile-qale şeklinde kil u kal dedikodularıyla doludur. Bu zikrettiğiniz haber de bunlardan birisidir. Bu haberler, sadece isnadsız veya zayıf/uydurma isnadlı rivayetler olmakla kalsa yine iyiydi, aşağıda görüleceği üzere bu haberlerin hepsi Şia kaynaklı rivayetlerdir. Yani bu haberleri Rafızi Şiiler uydurmuş ve bunlar sonradan Ehli sünnete nisbet edilen bazı kitaplara intikal etmiştir. Zira Rafıziler de tıpkı Eşari ve Maturidiler gibi Cehmiye tesirinde kaldıkları için sıfatlara bakış açıları hemen hemen aynıdır, yani onlar da sıfat inkarcısıdır. Allahu Teala’nın uluvvunu, Arşın üzerinde oluşunu inkar etmektedirler. Mutezile’den aldıkları bu düşünceyi ise Ehli beyt imamlarına (Aleyhimusselam) mal etmektedirler. Onlar ise Rafızilerin bu uydurmalarından beridir. Şimdi Abdulkahir el Bağdadi’nin (v. 429) naklettiği bu haberleri tek tek analiz ederek bu iddiamızı isbat edeceğiz Allah’ın izniyle.

Bağdadi’nin Ali (ra)’a izafe ettiği birinci haber şudur:


إنَّ اللهَ تعالى خلَق العرْشَ إظهاراً لِقُدْرتهِ لَا مكاناً لذاتِه


“Doğrusu yüce Allah, arşı kudretini ortaya koymak üzere yaratmıştır. Kendi Zâtı için bir mekân olarak değil.”

Bu ifade Ehli sünnet kaynaklarında zayıf yahut sahih hiçbir senedle yer almamaktadır. Bunun benzeri bir rivayeti Şia kaynaklarında bulmaktayız. Şia ulemasından Ebu Mansur et-Tabersi (v. 560) el-İhticac adlı eserinde ehli beyt imamlarından olan İmam Rıza (rh.a)’dan şunu nakletmektedir:


أبو الصلت الهروي قال : سأل المأمون الرضا ( عليه السلام ) عن قول الله عز وجل :
  ( وهو الذي خلق السماوات والأرض في سنة أيام ، وكان عرشه على الماء ليبلوكم أيكم أحسن عملا ) ؟  .
  فقال : إن الله تبارك وتعالى خلق العرش والماء ليظهر بذلك قدرته للملائكة فتعلم أنه على كل شئ قدير ثم رفع العرش بقدرته ، ونقله فجعله فوق السماوات السبع ، ثم خلق السماوات والأرض في ستة أيام ، وهو مستول على عرشه ، وكان قادرا على أن يخلقها في طرفة عين ، ولكنه عز وجل خلقها في ستة أيام ليظهر للملائكة ما يخلفه منها شيئا بعد شئ ، فنستدل (بحدوث ما يحدث) على الله تعالى مرة بعد مرة ، ولم يخلق العرش لحاجة به إليه ، لأنه غني عن العرش ، وعن جميع ما خلق ، لا يوصف بالكون على العرش ، لأنه ليس بجسم تعالى الله عن صفة خلقه علوا كبيرا .


“Ebu’s Salt el-Herevi dedi ki: Me’mun, Rıza (as)’a Allah Azze ve Celle’nin şu kavli hakkında sordu: ‘O ki gökleri ve yeri altı günde yarattı, Arşı ise suyun üzerinde idi ta ki hanginizin daha iyi amel işleyeceği hususunda sizi denesin.’ (Hud: 7)

İmam Rıza dedi ki: Allah Tebareke ve Teala Arş’ı ve suyu bu surette meleklere kudretini göstermek ve her şeye kadir olduğunu öğretmek için yarattı. Sonra Arş’ı kudretiyle yükseltti, nakletti ve Onu yedi kat göğün üzerine yerleştirdi. Sonra gökleri ve yeri altı günde yarattı. O, Arş’ını istila etmiş vaziyettedir ve onları göz açıp kapayıncaya kadarlık bir sürede dahi yaratmaya kadirdir. (…) Allah, Arşı ona ihtiyaç duyduğundan dolayı yaratmamıştır. Zira O, Arş’tan da yarattığı her şeyden de müstağnidir. Arş’ın üzerinde olmakla vasıflanamaz. Çünkü O, cisim değildir. O, mahlukatının sıfatlarından yücedir, büyüktür.” (el-İhticac, 2/195)

İmam Rıza’nın (v. 203) ashabından birisi olan Ebu’s Salt el-Herevi kanalıyla nakledilen ve Rıza (ra)’ın söylediği iddia edilen bu sözlerin, Bağdadi’nin Ali (ra)’a nisbet ettiği sözlerle benzerliği aşikardır. Her ikisinde de Allahu Teala’nın Arşı kudretini izhar etmek için yarattığı, onu mekan edinmediği, onun üstünde olmadığı gibi hususlar vardır. Bu hikayenin doğruluğunu Allah bilir, kayda değer bir isnadı olmadığı müddetçe bu İmam Ali Rıza’ya da başkasına da nisbet edilmez. Abdulkahir el Bağdadi’nin sözkonusu kavli Şia’nın naklettiği bu tarz haberlerden aldığı anlaşılmaktadır.

Bağdadi tarafından Ali (ra)’a nisbet edilen sözün ikinci kısmında ise şöyle denilmektedir:


قد كان ولا مكانَ وهو الآنَ على ما كان

“O, herhangi bir mekân yok iken de vardı. O, şimdi de daha önce olduğu gibidir.”

Bu söz de aynı şekilde Ehli sünnet kaynaklarında zayıf veya sahih bir senedle yer almamaktadır.  Şia’nın en sahih (!) hadis kaynağı olarak görülen el-Kafi’de (1/90) Ali (ra)’a atfen şöyle bir rivayet yer almaktadır:


وروي أنه سئل عليه السلام: أين كان ربنا قبل أن يخلق سماء وأرضا؟ فقال عليه السلام: أين سؤال عن مكان؟! وكان الله ولا مكان

“Ali (as)’a şöyle sorulduğu rivayet edilir: Rabbimiz, göğü ve yeri yaratmadan önce neredeydi? Ali (as) şöyle dedi: 'Nerede' mekan hakkında bir sorudur. Allah ise mekan yok iken de vardı.”

Görüldüğü üzere Kuleyni (v. 328) sözkonusu rivayeti, herhangi bir sened zikretmeksizin üstelik temriz yani hastalık belirtisi olan ruviye/rivayet edildi ifadesiyle nakletmektedir. Yani bu öyle bir haberdir ki Kuleyni, bu habere kitabındaki diğer batıl haberlere bulduğu uydurma senedlerden dahi bulamamıştır! Şia nezdinde dahi senedi olmayan bu haberi, Kuleyni, Abdulkahir el Bağdadi’den belki 1 asır önce rivayet etmiştir. Bağdadi’den önce bunu kitabında zikreden Sünni bir alim var mı onu da bilmiyoruz. Böylece bu rivayetin de bidat ehlinden Ehli sünnetin arasına bulaşan batıl haberlerden birisi olduğu ortaya çıkmaktadır.


وهو الآنَ على ما كان “O, şimdi de daha önce olduğu gibidir.” Bu kısım, gördüğümüz kadarıyla Şia kitaplarında da mevcut değildir, halis bir uydurmadır. Bazıları bu sözü, Buhari ve başkalarının rivayet etmiş olduğu şu hadisin devamına iliştirmişlerdir:

كَانَ اللَّهُ وَلَمْ يَكُنْ شَيْءٌ غَيْرُهُ، وَكَانَ عَرْشُهُ عَلَى المَاءِ

“Allah vardı, Ondan başka hiçbir şey yoktu. Arşı da su üzerinde idi.” (Buhari, 3191 İmran bin Husayn’dan)

İbn Teymiyye (rh.a) bu hususta şöyle demiştir:


وَمِنْ أَعْظَمِ الْأُصُولِ الَّتِي يَعْتَمِدُهَا هَؤُلَاءِ الِاتِّحَادِيَّةُ الْمَلَاحِدَةُ الْمُدَّعُونَ لِلتَّحْقِيقِ وَالْعِرْفَانِ: مَا يَأْثُرُونَهُ عَنْ النَّبِيِّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَالَ: {كَانَ اللَّهُ وَلَا شَيْءَ مَعَهُ وَهُوَ الْآنَ عَلَى مَا عَلَيْهِ كَانَ} عِنْدَ الِاتِّحَادِيَّةِ الْمَلَاحِدَةِ، وَهَذِهِ الزِّيَادَةُ وَهُوَ قَوْلُهُ: {وَهُوَ الْآنَ عَلَى مَا عَلَيْهِ كَانَ} كَذِبٌ مُفْتَرًى عَلَى رَسُولِ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ اتَّفَقَ أَهْلُ الْعِلْمِ بِالْحَدِيثِ عَلَى أَنَّهُ مَوْضُوعٌ مُخْتَلَقٌ وَلَيْسَ هُوَ فِي شَيْءٍ مِنْ دَوَاوِينِ الْحَدِيثِ لَا كِبَارِهَا وَلَا صِغَارِهَا وَلَا رَوَاهُ أَحَدٌ مِنْ أَهْلِ الْعِلْمِ بِإِسْنَادِ لَا صَحِيحٍ وَلَا ضَعِيفٍ وَلَا بِإِسْنَادِ مَجْهُولٍ وَإِنَّمَا تَكَلَّمَ بِهَذِهِ الْكَلِمَةِ: بَعْضُ مُتَأَخِّرِي مُتَكَلِّمَةِ الْجَهْمِيَّة فَتَلَقَّاهَا مِنْهُمْ هَؤُلَاءِ الَّذِينَ وَصَلُوا إلَى آخِرِ التَّجَهُّمِ - وَهُوَ التَّعْطِيلُ وَالْإِلْحَادُ -. وَلَكِنَّ أُولَئِكَ قَدْ يَقُولُونَ: كَانَ اللَّهُ وَلَا مَكَانٌ وَلَا زَمَانٌ وَهُوَ الْآنَ عَلَى مَا عَلَيْهِ كَانَ فَقَالَ هَؤُلَاءِ: كَانَ اللَّهُ وَلَا شَيْءَ مَعَهُ وَهُوَ الْآنَ عَلَى مَا عَلَيْهِ كَانَ وَقَدْ اعْتَرَفَ بِأَنَّ هَذَا لَيْسَ مِنْ كَلَامِ النَّبِيِّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ أَعْلَمُ هَؤُلَاءِ بِالْإِسْلَامِ ابْنُ عَرَبِيٍّ

“Bu, tahkik ve irfan iddiasında olan mülhid İttihadiyye’nin dayandığı en büyük esaslardan birisi Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem)’e nisbet ettikleri şu sözdür: ‘Allah vardı, onunla beraber hiçbir şey yoktu. O, şimdi de daha önce olduğu gibidir.’ Sözkonusu ‘O, şimdi de daha önce olduğu gibidir.’ Kavli mülhid İttihadçıların eklemesidir. Bu, Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’e iftira edilmiş bir yalandır. Hadis ilmiyle uğraşanlar bunun mevzu ve uydurma olduğunda ittifak etmişlerdir. Bu, büyük küçük hadis divanlarının hiç birisinde yer almaz. İlim ehlinden hiç kimse bunu sahih ve zayıf bir isnadla ve de meçhul bir isnadla da olsa rivayet etmemiştir. Bu sözü söyleyenler Cehmiye’nin bazı sonraki dönem kelamcılarıdır. Onlardan da bunu Cehmiyelikte son noktaya varanlar -ki bu ta’til ve ilhadddır-  almışlardır. Lakin onlar (Cehmiler) ‘Allah vardı, mekan da zaman da yoktu. O, şimdi de daha önce olduğu gibidir.’ Derken, bunlar (yani Vahdet-i Vücudçular) ise ‘Allah vardı, Onunla beraber hiçbir şey yoktu. O, şimdi de daha önce olduğu gibidir.’ Demektedirler. Bunun Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem)’in sözü olmadığını bunların (vahdet-i vücudçuların) arasında İslam’ı en iyi bilenleri olan İbn Arabi dahi i’tiraf etmiştir.”

Şeyhulislam’ın açıklamaları böylece devam etmektedir. (Fetava, 2/272-275) İbn Teymiye’nin sözkonusu ‘O, şimdi de daha önce olduğu gibidir.’ziyadesinin uydurma olduğu yönündeki açıklamalarını ondan sonraki bazı alimler de onaylayarak nakletmiştir. Bunlardan bir kısmını zikrediyoruz:

İbn Hacer, Feth’ul Bari, 6/289; Ayni, Umdet’ul Kari, 15/109; Kastallani, İrşad’us Sari, 5/249; Acluni, Keşf’ul Hafa, no: 2011; Aliyy’ul Kari, el-Esrar’ul Merfua, sf 263

El-Attar (v. 1250), ‘Cem’ul Cevami’ haşiyesinde (2/450) ‘Şeyh’ul Ekber’ dediği İbn’ul Arabi’nin her kim bu ziyadeyi kabul ederse Kur’an’ı yalanlamış olur, diyerek ‘O, her gün bir iştedir.’ (Rahman: 29) vb ayetleri zikrettiğini nakletmektedir. Zaten İbn Teymiye’nin ilgili yerin devamında da söylediği gibi Cehmiye’nin bu sözü nakletmekteki gayesi Allahu Teala’nın fiili sıfatlarını; istivasını, nüzulunu, gelmesini ve saireyi inkar etmek ve Allahu Teala’nın yeni hiçbir fiil yapmadığını ileri sürmektir. Vahdeti vücudçuların amacı ise nasıl ki mahlukat yaratılmadan önce Allah’tan başka hiçbir şey yok ise, şu anda da aslında Allah’tan başka bir şey bulunmadığını ileri sürmektir. Bunların her ikisi de batıldır ve Allah, bunların hepsinin söylediği şeylerden münezzeh ve yücedir.

Böylece anlaşılıyor ki Abdulkahir Bağdadi’nin Ali (ra)’a nisbet ettiği "O, herhangi bir mekân yok iken de vardı. O, şimdi de daha önce de var olduğu gibi vardır." Sözünün baş tarafı Rafızilerin uydurması iken, ikinci kısmı da sıfat inkarcısı Cehmiye’nin ve Allah’tan başka varlık olmadığını iddia eden İttihadiyye’nin Buhari’deki bir hadise yaptığı ilavedir. Böylece Bağdadi, iki uydurma haberi cem ederek nakletmiş olmaktadır!

Ali (ra)’a nisbet edilen bu sözler, isnad bakımından bu şekilde batıl olduğu gibi metin bakımından da münkerdir ve de Kitap, sünnet, icma hatta akıl ve fıtratın delalet ettiği hususlara terstir. Zira burada Allahu Teala’nın uluvvunun, mahlukatının üzerinde oluşunun inkarı sözkonusudur. Ayrıca burada Allahu Teala’nın uluvv mekanında olduğunu inkar etmek için mahluk olan mekanlarla kıyası sözkonusudur. Halbuki İslam ehlinden hiç kimse Allahu Teala’nın mahluk olan bir mekanda olduğunu söylemez. Bizler Allahu Teala’nın mahlukatının dışında, onların üstünde olduğunu söylüyoruz ve bu anlamda Ona mekan nisbet ediyoruz. Bu ise bahsettiğimiz delillerle sabit olan bir şeydir. Şimdi bu açık hakikatlerii terk edip uydurma birtakım rivayetlerin peşine düşenlere Hemedani isimli alimin Cüveyni’ye hitaben söylediği sözleri hatırlatmak isteriz.

Tahavi şarihi İbn Ebi’l İzz (rh.a) diyor ki:


وَأَمَّا ثُبُوتُهُ بِالْفِطْرَةِ، فَإِنَّ الْخَلْقَ جَمِيعًا بِطِبَاعِهِمْ وَقُلُوبِهِمُ السَّلِيمَةِ يَرْفَعُونَ أَيْدِيَهُمْ عِنْدَ الدُّعَاءِ، وَيَقْصِدُونَ جِهَةَ الْعُلُوِّ بِقُلُوبِهِمْ عِنْدَ التَّضَرُّعِ إِلَى اللَّهِ تَعَالَى. وَذَكَرَ مُحَمَّدُ بْنُ طَاهِرٍ الْمَقْدِسِيُّ أَنَّ الشَّيْخَ أَبَا جَعْفَرٍ الْهَمَذَانِيَّ حَضَرَ مَجْلِسَ الْأُسْتَاذِ أَبِي الْمَعَالِي الْجُوَيْنِيِّ الْمَعْرُوفِ بِإِمَامِ الْحَرَمَيْنِ، وَهُوَ يَتَكَلَّمُ فِي نَفْيِ صِفَةِ الْعُلُوِّ، وَيَقُولُ: كَانَ اللَّهُ وَلَا عَرْشَ وَهُوَ الْآنَ عَلَى مَا كَانَ! فَقَالَ الشَّيْخُ أَبُو جَعْفَرٍ: أَخْبِرْنَا يَا أُسْتَاذُ عَنْ هَذِهِ الضَّرُورَةِ الَّتِي نَجِدُهَا فِي قُلُوبِنَا؟ فَإِنَّهُ مَا قَالَ عَارِفٌ قَطُّ: يَا اللَّهُ، إِلَّا وَجَدَ فِي قَلْبِهِ ضَرُورَةً تَطْلُبُ الْعُلُوَّ، لَا يَلْتَفِتُ يَمْنَةً وَلَا يَسْرَةً، فَكَيْفَ نَدْفَعُ هَذِهِ الضَّرُورَةَ عَنْ أَنْفُسِنَا؟ قَالَ: فَلَطَمَ أَبُو الْمَعَالِي عَلَى رَأْسِهِ وَنَزَلَ! وَأَظُنُّهُ قَالَ: وَبَكَى! وَقَالَ: حَيَّرَنِي الْهَمَذَانِيُّ حَيَّرَنِي! أَرَادَ الشَّيْخُ أَنَّ هَذَا أَمْرٌ فَطَرَ اللَّهُ عَلَيْهِ عِبَادَهُ، مِنْ غَيْرِ أَنْ يَتَلَقَّوْهُ مِنَ الْمُعَلِّمِينَ


“Uluvv sıfatının fıtrat yoluyla sabit olmasına gelince; bütün mahlukat, tabiatları ve temiz kalpleri icabınca dua esnasında ellerini kaldırırlar ve de Allah’a yalvarırken kalpleriyle uluvv (yücelik) cihetine yönelirler. Muhammed bin Tahir el Makdisi’nin zikrettiğine göre Şeyh Ebu Ca’fer el Hemezani, İmam’ul Harameyn olarak tanınan üstad Ebu’l Meali el Cüveyni’nin meclisinde hazır bulundu, o da uluvv sıfatının inkarı hakkında konuşuyor ve şöyle diyordu: Allah vardı ve Arş yoktu. O şu anda da olduğu o hal üzeredir! Şeyh Ebu Ca’fer bunun üzerine şöyle dedi: Ey Üstad, kalplerimizde bulduğumuz şu zaruri durumdan bize haber ver! Ya Allah, diyen hiçbir arif yoktur ki kalbinde uluvv’u (yüceliği) arzulayan bir şey hissetmesin. O (yukarının dışında) sağa veya sola bakmaz! Bizler nefislerimizdeki bu zaruri hali nasıl gidereceğiz? Bunun üzerine Cüveyni kafasına vurdu ve (kürsüden) indi. -Zannedersem (ravi) şöyle dedi-: (Cüveyni) Ağladı ve şöyle dedi: Heyyerani el Hemezani heyyerani (Hayrete düşürdü beni Hemezani, hayrete düşürdü!) (İbn Ebil İzz diyor ki) Şeyh, bunun insanların öğreticilerden öğrendikleri bir şey değil, Allah’ın kullarını kendisi üzerine yarattığı bir iş olduğunu kasdetmiştir.” (Şerh’ut Tahaviyye, 2/390)

Bunlar, Allah’ın mahlukatından ayrı olarak uluvv cihetinde ve uluvv mekanında oluşunu inkar eden herkese verilmiş bir cevaptır. Bozulmamış fıtratların ve de seleften gelen sahih haberlerin delalet ettiği şeyleri bırakarak Rafizilerin, Cehmilerin şunun bunun uydurduğu haberlere tabi olanlara veyl olsun!   Bu tip rivayetleri internet ortamında bilhassa Habeşiler denen mülhid fırka yaymaktadır. Onlar bu iki sözden başka da bilhassa Ehli beyt imamlarına ve seleften bazılarına nisbeten Allahu Teala’nın mekandan münezzeh olduğuna dair sözler yaymaktadırlar ki bunlar da aynı şekilde sahih bir senedi olmayan, Rafizilerin ve diğer bidat ehlinin eserlerinde geçen bir takım uydurmalardır. Gerekirse bunları da tek tek ele alıp Allahın izniyle sözümüzü delillendiririz. Habeşilerin yaydıkları bu uydurmalar arasında bilhassa burada anlattığımız türden Rafızi kaynaklı rivayetler dikkat çekmektedir. Bu fırka –halihazırda İran’ın uydusuna dönüşmüş olan- Lübnan’da serbestçe faaliyet göstermekte ve Rafızilerle aynı amaca hizmet ederek selef itikadına hücum etmektedirler. Bunlar, Muaviye (ra) gibi bazı sahabelere dil uzatarak iyice Şiilere yaklaşmışlardır. Türkiye’de de örneklerini gördüğümüz bazı sofi tarikatlar gibi Ehli sünnet görüntüsü altında Şia’nın beşinci kol faaliyetini yürütmeleri muhtemeldir. Bu meseleye bir de bu yönden bakılması gerekir. Maalesef bu kimseler, isim sıfat tevhidi konusunda büyük bir bilgi kirliliği oluşturup kendilerine muhalif çevreleri bile etkileyebilmektedirler. İnna lillahi ve inna ileyhi raciun.

İkinci mesele olan Mücahid’den gelen ve Musa (as)’ın Allahu Teala’nın mekanını gördüğü ifade edilen haberin zayıflığı iddiasına gelince; biz yukardaki yazımızda Zehebi’nin bu haber hakkında sahih hükmü verdiğini naklettik. Siz bu haberin zayıflığını neye dayanarak iddia ediyorsunuz, bunu hangi alimden naklediyorsunuz? Bu hadisin sıhhatine bildiğimiz kadarıyla muasır Cehmi ve kabirperest Zahid el Kevseri’den başkası dil uzatmamıştır. Muhtasar’ul Uluvv kitabı 132. Sayfada (Türkçesinde 159. Sf) Zehebi, Mücahid’den gelen bu rivayeti zikretmiştir. Elbani, buraya düştüğü talikte Kevseri’nin bu habere seneddeki Ravh ve Şibl’den dolayı dil uzattığını ifade etmektedir. Kevseri’nin bunları Beyheki’nin el-Esma ve’s Sifat kitabına düştüğü taliklerde dile getirdiğini söylemektedir. Kevseri’nin tan ettiği bu iki ravi de Sahihayn’ın yani Buhari ve Müslim'in ravileridir! Böylece Kevseri sırf mezhep taassubu ile sahih ricaline bile dil uzatacak hale gelmiştir. Böyle şeylere itibar olmaz. Bunlardan başka da sözkonusu rivayeti reddetmeyi gerektiren bir şey bilen varsa burada nakledebilir vesselam.


Çevrimiçi İbn Umer

  • Administrator
  • Full Member
  • *****
  • İleti: 184
  • Değerlendirme Puanı: +7/-0
ALLAH ZAMANDAN VE MEKANDAN MÜNEZZEHTİR SÖZÜ HAKKINDA
« Yanıtla #14 : 03.11.2020, 23:54 »
Bismillahirrahmanirrahim
ALLAH ZAMANDAN VE MEKANDAN MÜNEZZEHTİR SÖZÜ HAKKINDA


Bu değerli risaleyi PDF formatında aşağıdaki linkten indirebilirsiniz.




 

Related Topics

  Konu / Başlatan Yanıt Son İleti
0 Yanıt
2065 Gösterim
Son İleti 09.06.2015, 17:52
Gönderen: İbn Teymiyye
0 Yanıt
3507 Gösterim
Son İleti 29.06.2015, 03:03
Gönderen: Tevhid Ehli
0 Yanıt
2341 Gösterim
Son İleti 11.11.2015, 11:02
Gönderen: İbn Teymiyye
0 Yanıt
1581 Gösterim
Son İleti 11.11.2015, 11:59
Gönderen: İbn Teymiyye