Darultawhid

Gönderen Konu: ELBANİ'NİN NASSA VE İCMAYA MUHALİF BAZI GÖRÜŞLERİ HAKKINDA  (Okunma sayısı 3214 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Yönetici
  • *****
  • İleti: 2022
  • Değerlendirme Puanı: +50/-0
Alıntı
Selamun Aleyküm..Benim Bir sorum olacaktı, hafız olduğu idda edilen elbani,bayanın altın takı takması icma ile caiz olduğu halde,Elbani buna haram diyebiliyor,mütevatire ulaşmış bu hadisleri de,gelişi güzel rededip,helali haram yapabiliyor nefsince..Bu da toplumu fitneye sürüklemeye sebep olabiliyor.Bu Muasır müçtehid olduklarını idda edenleri taklid edenler ise utanmadan da; "adam müçtehid,içtihad yapıyor,bize ne Şafii`den Ahmed`den" diyebiliyor

Elbani’nin icmaya muhalif görüşleri ve batıl istidlal yöntemleri:

Bismillahirrahmanirrahim,

Nasiruddin Elbani, Suriyeli olup aslen Arnavut kökenlidir. h. 1420 yılında ölmüştür. Hadis sahasındaki çalışmalarıyla tanınmaktadır. Günümüzde kendisini selefe nisbet eden bazı çevreler onu asrın muhaddisi olarak tanıtmaktadırlar. Halbuki Elbani -ilmi sahada ne kadar ehliyet sahibi olduğu hususu bir yana- akidede İslamın zaruri hükümlerine ve selefe muhalif küfür ve bidat görüşleri olan, fıkhi sahalarda da kendine has birçok içtihadları ve icmaya muhalif fikirleri olan birisidir. Bahsetmiş olduğunuz kadının altın yüzük takması meselesi muhalefeti küfür olacak bir mesele olmamakla birlikte ümmetin çoğunluğunun üzerinde bulunduğu görüşe muhalif batıl bir görüştür. Elbani gibi modern çağın müçtehid taslakları sadece bu tarz fıkhi meselelerde değil bizzat dinden zaruri olarak bilinen açık meselelerde dahi icmaya muhalif yeni içtihadlar ortaya koyarak haramın ötesinde küfre sapmışlar ve insanları da bu sarih küfürlere davet etmişlerdir. Elbani’nin şirk konusunda cehaleti mazeret görmesi ve şirk koşanın tekfiri için hüccetin anlaşılmasını şart koşması buna misaldir.  Keza Elbani’nin laiklik ve demokrasi gibi küfür sistemleriyle hükmeden yöneticileri yaptıkları işi helal saymadıkları müddetçe tekfir etmediği de malumdur. (O, buna benzer iddialarını Silseletu’l-Huda ve’n-Nur adlı kaset serisinin 95. Kasette zikretmektedir.) O, Bin Baz ve İbn Useymin’le beraber buna fetva vermiştir. Bunun da icmaya muhalif Mürcii küfriyatından olduğunu daha önce izah etmiştik. Bu adam ayrıca kendi emsallerinden daha da ileri giderek en sapkınlarının bile dillendiremediği bir iddiayı ortaya atmış ve haşa Allah ve Rasulune söven bir kimsenin bunu “kötü terbiye almasından” vb sebeblerle bunu yaptığında kafir olmayacağını iddia etmiştir. Silsilet’ul huda ve’nnur adlı kaset serisinde kendisine sorulan bir soruya şöyle cevap vermiştir:


وسئل: شيخنا وردت بعض الآثار عند بعض الأئمة وعن بعض الصحابة كخالد بن الوليد، وبعض الأئمة كالإمام أحمد؛ بكفر شاتم الله أو الرسول، واعتبروه كفر ردة؛ فهل هذا على إطلاقه؟ نرجو الإفادة. فأجاب: "ما نرى ذلك على الإطلاق؛ فقد يكون السب والشتم ناتجاً عن الجهل وعن سوء التربية، وقد يكون عن غفلة، وأخيراً: قد يكون عن قصد ومعرفة؛ فإذا كان بهذه الصورة عن قصد ومعرفة؛ فهو الردة الذي لا إشكال فيه؛ أما إذا احتمل وجه من الوجوه الأخرى التي أشرت إليها؛ فالاحتياط في عدم التكفير أهم إسلامياً من المسارعة إلى التكفير"اهـ (الهدى والنور 820/03: 46: 00

Soru: Halid bin Velid gibi bazı sahabelerden ve İmam Ahmed gibi bazı imamlardan Allah’a veya Rasulune sövenlerin kafir olduğunu ve bunu dinden çıkartan bir küfür olarak gördükleri nakledilmiştir. Bunu mutlak bir hüküm olarak mı algılamalıyız?

Elbani’nin cevabı: “Biz bu hükmü mutlak manada görmüyoruz. Zira bazen bu sövgü ve dil uzatma cehalet neticesinde ya da kötü terbiyeden kaynaklanabilir. Bazen de gafletten olabilir. Ancak bazen de bilerek ve kasıtlı olarak da yapılabilir. Böyle kasıtlı olduğu takdirde bu kendisinde hiçbir şüphe olmayan bir riddettir, dinden çıkmaktır. Ancak işaret ettiğim şekilde farklı yönler olması ihtimali belirdiğinde tekfire koşmak yerine tekfir etmeme yönünde ihtiyatı tercih etmek daha İslami bir tavır olacaktır”
(Silsilet’ul Huda ve’n Nur, Kaset no: 820 dk: 03: 46: 00 ayrıca Mevsuat’ul Elbani fi’l Akide 4/285 vd)

Elbani görüldüğü gibi selef imamlarından mutlak olarak gelen “Her kim Allaha ve Rasulune söverse kafirdir” hükmünü cehalet, eğitimsizlik vb şeylerle kayıtlamakta ve bu getirdiği kayda da hiçbir delil getirmediği gibi seleften hiçbir nakil yapamamaktadır. Zaten böyle açık bir meselede nasıl nakil getirecektir ki? Hiçbir selef aliminden ister cehalet isterse başka bir sebeble Allaha ve Rasulune söven birisinin mümin olabileceğine dair en ufak bir söz hatta işaret getirilebilir mi? İşte bu surette Elbani, ahirzamanda çıkacak olan cehennem davetçilerinden birisi olduğunu göstermiştir. Zira bütün cehennem davetçileri gibi o da İslam ümmetinde duyulmamış fikirlerle ortaya çıkmıştır.

İmam Ahmed b. Hanbel... Ebû Hüreyre'den rivayet etti ki Peygamber şöyle buyurmuştur: "Ümmetimde yalancı Deccallar ortaya çıkacaktır. Onlar ne sizin ne de babalarınızın duymadığı sonradan çıkma (bid'atvari) sözleri size getirecekler (söyleyecekler)dir. Sakının onlardan ve dikkatli olun ki sizi aldatmasınlar!" (Ahmed b. Hanbel, 2/349.)

Selef ise Allaha ve Rasulune sövenin küfründe şüphe etmek şöyle dursun, böyle birisinin küfründe duraklayanı dahi tekfir ederlerdi. İmam Malik’in ashabının önde gelenlerinden Sahnun (rh.a) şöyle demektedir:


أجمع العلماء أَنَّ شاتمَ النبيِّ - صلى الله عليه وسلم - المتنقِّصَ له كافرٌ، والوعيدُ جارٍ عليه بعذاب الله له، وحكمه عند الأمَّة: القتل، ومن شكَّ في كفرِه وعذابِه كفَر

“Alimler, Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem)’e söverek onu ayıplayan kimsenin kafir olduğu ve Allahın azab tehdidinin onun üzerinde cari olduğu hususunda icma etmişlerdir. Ümmetin nezdinde bu kimsenin hükmü, ölümdür. Her kim böyle birisinin küfründe ve azabında şüphe etse o da kafirdir.” (Bkz. Kadi İyaz, eş-Şifa (2/312)

Biz de diğer küfürlerine ilaveten Elbaninin bu hususta da küfre girdiğine şehadet ederiz. İşte dünyada ve Türkiye’de birilerinin neredeyse asrın müceddidi ilan edecekleri, asrın muhaddisi vb lakablar verdikleri Elbani’nin akidesi budur! Allaha ve Rasulune sövenleri bile müslüman ilan eden bu şahsın tağutlara ve kullarına müslüman demesinde şaşılacak bir şey yoktur. Bütün bunlar onun fasit cehmi usulunden kaynaklanmaktadır. Elbani’nin bu tür irca fikirleri üzerinde aslında müstakil olarak durmak gerekir ancak bizim burada buna kısaca işaret etmemizin sebebi bu şahsın sadece altın yüzük gibi fıkhi meselelerde değil, bizzat dinin aslını teşkil eden meselelerde nassa ve icmaya muhalefet ederek saptığını ve bu şahsın taşıdığı “selefi” ünvanına rağmen aslında selefi hiçe sayan; fıkhi ve itikadi her meselede kendi müstakil mezhebini kurmuş bir cehennem davetçisi olduğunu bu vesileyle ortaya koymaktır. Böyle birisinden akide alınmayacağı gibi hadis, fıkıh gibi diğer ilimler de alınmaz. Fakat maalesef görüyoruz ki Elbani’yle görünüşte aynı akideye sahip olmayan birçok kimse bilhassa hadis sahasında onun eserlerine ve görüşlerine müracaat etmekte, Elbani’nin hadislere düştüğü tahricleri (Elbani sahih dedi, zayıf dedi vs) şekillerde kitaplarına almaktadırlar. Bir kısmı da fıkhi konularda onun kitaplarına müracaat etmektedir. Elbani’nin akidevi konuların yanı sıra fıkhi ve usuli meselelerde de ne kadar ciddiyetsiz olduğunu yazının devamında ortaya koyacağız inşallah. Ancak İbn Sirin’in dediği gibi “Bu ilim dindir, dininizi nereden aldığınıza dikkat edin” sözü her hak arayıcısının düsturu olmalıdır.

Kaldı ki akidesi bir yana fıkıh, hadis gibi ilimlerde de Elbani’nin ne kadar bilgi ve ehliyet sahibi olduğu tartışılır. Ona muhaddis, fakih gibi ünvanları kim vermiştir? Bilakis onu müslüman olarak gören, hakkında hüsnü zan eden kimseler bile onun bu konularda birçok hatalar yaptığını ve şazz görüşlere sahip olduğunu ifade etmişlerdir. Mesela Suudi arabistan’ın ilmi sahada tanınmış şahsiyetlerinden Abdullah bin Humeyd onun hakkında şöyle demektedir:


الألباني له محاسن و له مساوي، يغلط كثير ، يصحح أحاديث لا تصح، له اجتهاد وله اختيارات لا يوافق عليها، لكن عن حسن نيَّة و اجتهاد

“Elbani’nin iyilikleri olduğu gibi kötülükleri de vardır!! Onun çok hataları vardır. Sahih olmayan hadislere sahih hükmü verir. Onaylanmayan bir çok içtihad ve tercihi sözkonusudur. Fakat bütün bunlar onun iyi niyetinden ve içtihadından kaynaklanmaktadır!!” (Abdullah bin Humeyd, Kitab’ut tevhid dersleri 13. Kaset.)

Abdullah bin Humeyd, bu hataların onun içtihadından kaynaklandığını söylerken kişinin ehil olmadığı sahalarda konuşmasının vebalinden ve de din hakkında cehaletle konuşan bu tarz kişilerin velev ki füru meselede de olsa hatasının affedilmeyeceğinden de bahsetseydi iyi olurdu!
Keza Suudi Arabistan’da uzun yıllar müftülük yapmış olan Muhammed bin İbrahim Al’uş Şeyh onun altın yüzüğü kadınlara haram kılmasını tenkid ederken –Elbani hakkında birtakım övgülerde bulunduktan sonra- şöyle demektedir:


له بعض المسائل الشاذة ، من ذلك هذه المسألة

“Onun şazz kaldığı bazı meseleler vardır, bu da onlardan bir tanesidir!” (Fetava ve Rasailu Muhammed bin İbrahim, no: 1027)

Ayrıca Abdulaziz bin Baz ve İsmail el-Ensari gibi ilme intisab eden kimseler de altın yüzük meselesinde Elbani’ye reddiyede bulunmuşlar ve de onun bu görüşünün Kitap, Sünnet ve İcma’ya muhalif “şazz” bir görüş olduğunu söylemişlerdir. Biz ise ilim ve din sahibi olmayan kişilerden sudur eden bu tür hezeyanlara şazz demenin bile bir iltifat olacağını, bilakis cahil ve sapık kimselerin görüşlerinin yok hükmünde sayılacağını buraya bir not olarak düşmek istiyoruz.

Yine Suud’un tanınmış şahsiyetlerinden Hamud et-Tuveyciri de onun nasslardan yaptığı fasit istidlallerle alakalı şöyle demektedir:


لا يخفى على من له أدنى علم وفهم أن بحث الألباني مبني على المغالطة وتأويل الأدلة على غير تأويلها المعروف عن الصحابة والتابعين وتطبيقها على غير المراد منها

“Az bir ilim ve kavrayışa sahip olan birisine dahi Elbani’nin araştırmasının mugalataya, (demagojiye) delilleri sahabe ve tabiin arasında bilinen tevilinin aksi şekilde yorumlamaya ve delilden murad edilen mananın zıddına tatbik etmeye dayandığı hususu gizli kalmaz”(Tuveyciri, es-Sarim’ul Meşhur, 175 Bu üç nakil el-Afak adlı siteden yapılmıştır.)
 
İşte bütün bunlar hiç birisi de “tekfirci” olmayan, Suud selefileri nezdinde itibar gören bazı ilimle iştigal eden şahsiyetlerin Elbani’nin ilmi kişiliği hakkındaki sözleridir. Elbani’nin ümmete muhalefet ettiği meseleler bunlarla sınırlı değildir. Elbani’nin bu konularda çıkarttığı bidat muhalifini inkar etmesi yani namazın terkini mücerred bir küfür ameli görenlerde Haricilikten bir pay vardır demesi ve seleften bu doğrultuda gelen birtakım nakillere kendisinden önce hiç kimsenin getirmediği tevilleri getirmesidir.  (Elbani, Namazı Terketmenin Hükmü, sf 42 vd) Bizim burada gayemiz, Elbani’nin böyle batıl görüşlerini tek tek izah etmek değil, sadece onun bu şekilde seleften hiçbir alime dayanmadan, delillerden rasgele hüküm çıkarmaya dayalı usulunu başka meselelerde de tatbik ettiğini örneklendirmektir. Şeyhu’l-İslâm İbn Teymiyye rahîmehullâh şöyle demiştir:

“Sonrakilerin, öncekilerden ayrı olarak ortaya koydukları ve daha önce hiçbir kimsenin dile getirmediği her görüş hatâdır. Nitekim İmam Ahmed bin Hanbel şöyle demiştir: ‘Bir imamın olmadan bir mesele hakkında konuşmaktan sakın’.” [Mecmuu’l-Fetava: 21/291.]

Böylece Elbani’nin fıkıh ve hadis sahasındaki görüşlerini kale alanların ne büyük bir gaflet içersinde olduğu aşikar olmuştur. Türkiye’de haklı olarak Yarbuzi, Ebu Muaz, Ubeydullah Arslan vb Kitap ve Sünnet mealcisi zihniyetin temsilcileriyle mücadele eden veya ediyormuş gibi görünen Abdullah Yolcu, Ebu Zerka vb Guraba yayınları çevresindeki bazı kimseler ne hikmetse Elbani’nin bu “mezhepsiz” zihniyetin neredeyse baş temsilcilerinden birisi olduğunu görmezden gelmekte ve hala Elbani’yi muhakkik bir alimmiş gibi tanıtmaya çalışmaktadırlar. Bu da bu tiplerin samimiyetsizliğini ele vermektedir. Elbani’nin ne usulde ne füruda tabi olduğu bir mezhebi var mıdır? Bu sorunun bir cevabı yoktur.  Yeri geldiğinde inşallah bu konulara değinilecektir. Böylece selef akidesine tabiymiş gibi göründükleri halde selefle bir alakası olmayan kişilikleri deşifre ediyoruz ki gerçek selef menhecinin ne olduğu bu gibi şahısların örttüğü perdelerin arasından ortaya çıkabilsin. Zira günümüzde sofi, kabirci, Rafızi gibi selef muhalifi taifelerin çoğu Nasıruddin Elbani ve benzerlerini selefi akidenin temsilcileri olarak tanımakta ve onların yazdıklarıyla selef itikadını yargılamaktadırlar. Elbani’nin sözde içtihad usuluyle alakalı söyleyeceklerimiz şimdilik bu kadardır. Velhamdulillahi rabbil alemin.


Kendisi de bir kral olan Halife Memun Nadr bin Şumeyl (ra)'a şöyle demiştir:
يَا أَبَا الْحَسَنِ الْإِرْجَاءُ دِينُ الْمُلُوكِ
"Ey Ebu'l Hasen! İrca (Mürcielik) kralların dinidir!" (ed-Dulabi, el-Esma ve'l Kuna, no: 832; ayrıca Lalekai, es-Sunne, no: 2818)

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Yönetici
  • *****
  • İleti: 2022
  • Değerlendirme Puanı: +50/-0
Bismillahirrahmanirrahim. Son zamanlarda bu asrın cehennem davetçilerinden Nasıruddin Elbani'nin Allah ve Rasulune sövenlerin kafir olmayacağı iddiası başta olmak üzere çeşitli batıl fikirleri gündeme oturmuştur. Bu mesele ortaya çıktıktan sonra Elbani'nin diğer itikadi, usuli ve fıkhi meselelerdeki şazz görüşleri de gündeme gelmeye başlamış ve bizim kurtuluş savaşçısı olarak nitelendirdiğimiz bazı sitelerde konuyla alakalı bazı yazılar neşredilmiştir. Bu yazılarda Elbani'nin gerek iman küfür meseleleriyle alakalı görüşleri (mesela küfrü sadece itikadi küfürle sınırlandırması, şirkte cehaleti mazeret görmesi gibi) ve de diğer fıkhi meselelerdeki şazz ve merdud görüşleri ele alınmıştır. Elbani gibi son asırda belli bir kesim üzerinde etkili olmuş, kitapları okunan ve halen birkısım insanların sapmasına vesile olan birisinin batıl görüşlerinin masaya yatırılması bir açıdan sevindiricidir. Yalnız şurası vardır ki netice itibariyle Elbani de her fani gibi ölmüştür ve şu an Rabbine hesap vermektedir. O yüzden bu vesileyle daha ziyade Elbani'nin habis fikriyatı şu an etkisini sürdürüyor mu, kimler üzerinde nasıl etki yapmıştır; bunun üzerinde durmak gerekmektedir.

Elbani neticede tek başına değildir, bizim Kitap ve Sünnet mealcisi dediğimiz zahirci ekolun siyasi konularda kaypak hareket eden bir kanadını temsil etmektedir. Şunu gözden kaçırmamak gerekir ki Elbani'nin muhalifleri nasslara yaklaşımdaki mezhepsiz, zahirci anlayış bakımından ondan çok farklı değildir, daha önce de zikrettiğimiz gibi aralarındaki ihtilaf sadece siyasi içeriklidir. Şimdi Elbani'nin şazz görüşlerini listeleyen ve birçok konuda da isabet eden şahıslar, acaba kendi çevresine bir dönüp bakmazlar mı? Kendi müslüman dediği, veli edindiği çevrelerde Elbani'nin şazz görüşleri var mı yok mu? Elbani'nin cehalete mazeret dediğini söylüyor da acaba kardeş dedikleri kişiler cehalete mazeret demiyor mu? Ebu Hanzala, Murat Gezenler gibilerinin referans aldıkları Abdulkadir bin Abdulaziz Zatul Envat hadisine yaptığı yorumda İslama yeni girenler için şirk hususunda cehaletin özür olduğunu söylemiyor mu? Bu ismi geçenler de aynı şekilde günümüzde cehaletin özür olmamasını ilmin yayılmış olmasına bağlamıyorlar mı? Hatta aynı zihniyetin mensuplarından Konya'daki bir yayınevi, ilme ulaşmayanlar için cehaletin mazeret olduğunu, günümüzdeki insanlara ilim ulaştığından dolayı cehaletin özür olmadığı tezini işleyen Aridul Cehl adlı kitabı tercüme edip dağıtımını yapmaktadır. Şu halde bu cihadi geçinenlerle Elbani gibiler gerçekten cehalete sebeb olacak bir durum varsa cehaletin özür olduğunda ittifak etmişler sadece günümüz vakıasında bu geçerli olur mu olmaz mı o noktada ihtilafları var,   cehaleti hiç özür görmeyenler ise bu tarz meseleleri dinin aslından görmüyor o yüzden cehaleti özür sayıp müşriklere müslüman diyenleri tekfir etmiyorlar. Hal böyleyken Elbani'yle aralarındaki ihtilafı hakiki bir akidevi ihtilaf olarak göstermelerinin bir anlamı yoktur.

Kaldı ki sadece akidevi meselelerde değil, fıkhi ve usuli meselelerde de Kurtuluş savaşçısı kesimle Elbani ekolü arasında çok ciddi bir fark yoktur. Elbani'nin zahirci anlayışa sahip olduğu doğrudur yalnız aynı zahirilik sizin ashabınızda yok mudur peki? Bugün Türkiye'deki davetçiler Ebu Hanzala, Gezenler, Faruk Furkan ve diğerleri hangi mezhebe mensuptur acaba? Talebelerine fıkhi konuları hangi mezhebin kitabından talim ettirirler? Düne kadar Elbani'den beş beter mezhepsiz olan Ebu Muaz'ın Sahih İlmihalinden ders yapan Ebu Hanzala değil miydi? Bugün de bacak kadar çocuklara fıkıh öğretmeye -öğrenciye yönelik basit mezhep kitaplarından değil de- Umdet’ul Ahkam’daki ahkam hadislerini ezberleterek başlayan Hanzala değil mi? Diğer fıkhi meselelerde de aynı şekilde sizlerin gerek davetçileriniz gerekse tabanınızdaki insanlar namaz kılma şekli vs konuları nerden öğrendiler Hanbeli, Şafii vb mezheplere müntesip olan alimlerin eserlerinden mi yoksa Elbani'den, Seyyid Sabık'dan, şu mezhepsizden bu zahirciden mi?Kısacası Elbani'yi tenkid edenler meseleyi Elbani'ye tahsis etmek yerine bu vesileyle Elbani'nin, Mukbil'in Yemenli Mısırlı deccallerin tesirinden kendileri kurtuldu mu onun da muhasebesini yapsalar kendi hidayetleri namına daha faydalı olur. Bu konuyu da gündeme getiriyoruz ki bu vesileyle cehennem davetçilerinin, muasır batıl ehlinin ortaya attığı bütün görüşler sorgulamaya alınsın vesselam.
Kendisi de bir kral olan Halife Memun Nadr bin Şumeyl (ra)'a şöyle demiştir:
يَا أَبَا الْحَسَنِ الْإِرْجَاءُ دِينُ الْمُلُوكِ
"Ey Ebu'l Hasen! İrca (Mürcielik) kralların dinidir!" (ed-Dulabi, el-Esma ve'l Kuna, no: 832; ayrıca Lalekai, es-Sunne, no: 2818)

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Yönetici
  • *****
  • İleti: 2022
  • Değerlendirme Puanı: +50/-0
KURTULUŞ SAVAŞÇILARININ  ELBANİ VE İRCA MESELESİNDEKİ TEZATLARI (MURAT GEZENLER, EBU HANZALA, FARUK FURKAN VE DİĞERLERİ)

Bismillahirrahmanirrahim,

Son zamanlarda Ebu Hanzala isimli şahsın yaptığı bir konuşmada Nasıruddin el Elbani hakkında sarfettiği sözler gündeme oturmuş bulunmaktadır. Ebu Hanzala Elbani’nin tağutlara destek olduğu, onlara müslüman hükmü verdiği gibi hususların yanı sıra Mürcii akidesinde olduğunu gösteren başka bir delil olarak Elbani’nin Allah ve Rasulune söven kimseleri tekfir etmemesini de zikretmiştir. Bunun üzerine Ubeydullah Arslan isimli başka bir cehennem davetçisi Elbani’yi müdafaa ederek Ebu Hanzala’ya Harici, cehennem köpeği vb ifadelerle saldırmıştır. Bunun üzerine Murat Gezenler ve Faruk Furkan da konuya müdahil olup Ebu Hanzala’yı müdafaa etmişlerdir. Şimdi hepsi de değişik fırka ve zihniyetlerdeki cehennem davetçileri olan bu şahısların kendi aralarındaki atışma ve münazaraları bizi ilgilendirmemektedir. Elbani konusuna da girmeyeceğiz çünkü biz yukarda Elbani’nin Allaha ve Rasulune dil uzatanlar eğer bunu cehaletten, kötü terbiyeden vs ‘den dolayı yapıyorlarsa tekfir edilmezler şeklindeki görüşünü ve diğer Mürcii ve Cehmi görüşlerinin değerlendirmesini yapmıştık. Bizim bu yazımızdaki gaye ise bu vesileyle gündeme gelen “irca” konusuna dikkat çekmek ve bu irca hastalığının sadece Elbani’ye has olmadığını, onu Mürcie olmakla suçlayanların da aynı hastalıktan muzdarip olduklarını vurgulamaktadır.

Şimdi Elbani isimli sözde muhaddis olduğu iddia edilen şahsın Mürcii ve Cehmi zihniyete sahip bir mülhid kafir olduğu hususu zaten açıktır. Bu adamın sözlerini hikmet nazarıyla inceleyen herkes bunu görür. Ubeydullah Arslan’ın da akidesi ortadadır. Açıkça demokratik seçimlerde oy kullanmayı teşvik eden, şirk hususunda cehaletin özür olduğunu savunan bu batıl davetçisiyle alakalı da konuşmayı zaid addediyoruz. Bu şahsın Elbani’yi savunması da gayet normaldir. Zaten Elbani’ye yaptığı savunmada aslında konuyla alakalı kendi akidesini de ortaya koymuştur. Çünkü tesbit edebildiğimiz kadarıyla konu hakkında şöyle demiştir: “…Diğer konuya gelince cehaletinden dolayı peygambere küfür eden genç bir kimseye kafir dememiştir iddiası; İmam el-Elbanî bu genci cehaletinden dolayı mazur görür, küfür devleti onu bu hale getirmiştir, saptırmıştır, aklını çalmıştır, dini öğretmemiştir bu durumda halini gözetin, onu bilinçlendirin diye yol gösterir, tekfirden uzak kalın diye öğüt verir. Bu durumda bu görüşünden dolayı kafir damgası yemesi hak mıdır?” Görüldüğü gibi Allaha Peygambere söven birisini tekfir etmemesi konusunda Elbani’ye hak vermektedir, bu şahsın aldığı kötü eğitim ve terbiyeden dolayı bu hale geldiğini iddia ederek bu şahsı tekfir etmemek gerektiğini ileri süren Elbani’nin görüşünü herhangi bir itirazda bulunmadan aktarmıştır. Esasında Allaha ortak koşma hususunda cehaleti özür gören birisinin Allaha sövme hususunda cehaleti özür görmesine de şaşılmaz. Çünkü bu adamlara göre asılların aslı olan tevhidi yerine getirmemiş, Allahı birlememiş, ona ortak koşmuş ve bu surette Allaha eksiklik ve noksanlık izafe etmiş olan birisi müslüman kalabiliyorsa; aynı zihniyete göre Allahı tazim etmeyen, ona hürmet etmeyen, saygısızlık yapan birisi de pekala müslüman kalabilir. İkisi arasında şiddet ve derece bakımından farklar sözkonusu olabilse de neticede ikisi de imana zıt olan, Allaha iman eden hiç kimsede bulunmayacak olan fiillerdir. Birinde cehaleti, tevili vs mazeret gören birisi diğerinde de pekala görebilir.

Şimdi buradaki asıl mesele bu halis muhlis şirk davetçilerinden ziyade sözde tevhid adına bu şirk davetçilerine itirazda bulunan kişilerin durumudur. Şimdi Ebu Hanzala, Murat Gezenler, Faruk Furkan ve diğerleri; Elbani’yi veya Ubeydullah Arslan’ı tenkid ettiler, irca ve tecehhüm ile suçladılar, hatta sözleri küfürdür dediler… Peki bu şahısları muayyen olarak hakiki anlamda tekfir ediyorlar mı? Yani mesele Elbani’ye sövüp saymak değil, Elbani kafirdir diyebiliyorlar mı? Ağızlarından böyle bir ifade sadır oldu mu? Bilakis Faruk Furkan gibiler kitaplarında Elbani’nin hadislerle alakalı değerlendirmelerini alırlar, Şeyh Albani bu hadise sahih dedi, zayıf dedi vs. Elbani kimdir ki hadislere sahih desin, hasen desin? Evvela bu adamın akidesi nedir, saniyen hadis sahasında ehliyeti var mıdır? Elbani’nin hadis sahasında otorite olduğunu kim tayin etmiştir? Elbani denilen şahıs öncelikle ilmi hocalardan alan birisi değildir yani suhufidir, sayfacıdır, ilmi kitaplardan almıştır. Suud selefilerinden aklı başında olanlar Elbani’nin görüşlerine ve hadis kritiklerine itibar etmezler. Cehaletin yaygın olduğu bir ortamda hadis sahasında bazı çalışmalar yaparak şöhret bulmuştur ve cahiller onu muhaddis ilan etmiştir o kadar. Akide olarak ona muhalefet edenlerin, onu tekfir edenlerin ilmi konularda ona itibar etmeleri ise kendi çelişkileridir. Bu birinci mesele bunu soru işareti olarak bırakıp diğer meseleye geçiyorum. İkinci olarak bu şahısların Elbani’yi tenkid ederken kullandıkları usulle alakalıdır. Çünkü bir kimse davasında haklı dahi olsa bunu yanlış bir delillendirme ile, batıl bir usulle gerekçelendiriyorsa o kişi tasdik edilmez. Mesela Faruk Furkan konuyla alakalı yazısında Ubeydullah Arslan’a hitaben diyor ki:

 “Face’den yaptığınız açıklamalarınızda Elbânî’nin Allah’a ve Rasulüne söven genç hakkında söylemiş olduğu sözlerini “Şeyh genci cehaletiyle mazur görüyor” tarzında tevil ederek çok büyük ve ilmî bir hata etmişsiniz. Zira Elbânî, genci cehaletiyle mazur gördüğü için değil, onun yaptığı bu küfrü, kalbî küfür olarak değerlendirmediği için tekfir etmiyor. Eğer genci cehaleti sebebiyle mazur görse bu, asıl olarak onun, gencin yaptığı bu işi küfür kabul ettiği; ama cehaletini buna mani saydığı anlamına gelir ki, böylesi bir yaklaşım –her ne kadar kabul etmesek de– izah edilebilir bir yaklaşım olurdu. Fakat Elbânî böyle yapmıyor; aksine gencin söylediği sözün kalben inanılmadan söylenen bir söz olduğunu ve bunun amelî küfür kapsamında değerlendirileceğini, dolayısıyla şahsın kâfir olmayacağını ifade ediyor ki, işte bu, kelimenin tam anlamıyla ircâ fikridir, Cehm b. Safvan’ın söylediği sözün aynısıdır ve tüm ulema tarafından reddedilmiş bir görüştür.”

Dikkat edilirse Allaha sövmeyi küfür olarak kabul edip, cehaleti bu noktada özür görmekle kalsaydı bu izah edilebilirdi diyor. Faruk Furkan’a soruyoruz: Allaha ve Rasulune sövme konusunda cehaleti özür görmenin neresi izah edilebilir? Nasıl izah edilebilir? Mutlak küfür olan bir meselede o ameli küfür olarak görmeyen birisi ile küfür olarak görüp de cehaleti özür gören birisi arasında nasıl bir fark vardır? Bu ikisi de Şari’nin kafir olarak vasfettiği birisini müslüman olarak isimlendirme hususunda ittifak etmiyorlar mı? Küfre iman ismini vermek ise küfür değil mi? Ama sizin gibi kurtuluş savaşçısı zihniyetinde olanların ekserisi “kafire kafir demeyen kafirdir” kaidesine bir sürü batıl tafsilat getirdiğiniz için bu meselede de bocalamanız normaldir. Yani Elbani bizzat amelin kendisine küfür demiyor –gerçi o halde bile onu tekfir edip etmediğiniz meçhul!- lakin böyle demese de sadece cehaleti tekfir manisi olarak görseydi bundan dolayı irca ile suçlanamazdı mı diyorsun? Murat Gezenler de konuyla ilgili ses kaydında Elbani muayyen bir şahsın tekfiri hakkında konuşsaydı bunun bir izahı olurdu fakat o bizzat amelin kendisine küfür dememektedir benzeri kelamlar etmektedir. Ona da soruyoruz: Allaha Peygambere açıkça söven muayyen bir şahsın tekfirinde duraksamanın nasıl bir izahı olabilir? Tekfir engellerinden bahsediyorsan bu konuyla alakalı tekfir engeli olabilecek yegane şey bu şahıs bunu ikrah altında mı yaptı, bunun tahkikidir. Bu hususta cehalet ve tevilin bir geçerliliği olabilir mi sana göre? Hadi sana göre olmadı diyelim, müslüman kıble ehli birisi Allaha ve Rasulune hakaret eden bir kimse hakkında cehalet ve tevili nasıl mazeret görecek? Çünkü bu fiil zaten şahsın kalbinde iman olmadığını göstermektedir, Allaha ve Rasulune iman etmiş olan birisi asla böyle bir şeye kalkışmaz. Bunun küfür olduğunu bilmemesinin hükme ne gibi bir tesiri olacaktır? Açıkça bellidir ki Allaha ve Rasulune söven bir kimsenin küfrü hakkında şüphe eden kişi imanın küfrün ne olduğunu bilmeyen birisidir. O yüzdendir ki Sahnun (ra) gibi alimler böyle birisinin de tıpkı söven kişi gibi kafir olduğunu beyan etmişlerdir. Sahnun’dan veya başka bir alimden bu hususta mutlak muayyen ayrımı yapılacağına dair en ufak bir kavil getirilebilir mi? Mesele bu kadar açıkken neye dayanarak muayyen şahsı veya cehalet özrünü konuşsaydı izahı olurdu diyebiliyorsunuz? Eğer Elbani’yi suçladığın Mürcie’likten beriyseniz bunlara usulen cevap vermeniz gerekir. Tabi size göre ve diğer kurtuluş savaşçısı zihniyet mensuplarına göre cehalet özrü meselesi itikadi konu değil, usuli ve fıkhi bir konu olduğundan dolayı taraftarlarınıza Elbani’nin görüşünün sizin usulunuze göre ihtilaf sahası olabilecek cehalet gibi tekfirin manileri kısmına değil, bizzat küfür olan bir fiili küfür addetmeme yani mutlak tekfir hükmünü kabul etmeme kısmına dahil olduğu mesajını veriyorsunuz. Lakin zaten bu usulunuz baştan sona batıldır. Dinin aslını ihlal eden birisini cehaletten dolayı mazur görmek asla usuli ve fıkhi bir hata sayılmaz, bu bilakis kafiri müslüman görmektir ve bunu iddia eden birisi imanla küfür arasındaki farkı bilmeyen birisidir. Bu mesele aslında geniş izah isteyen bir konudur fakat biz burada şimdilik sadece işaret etmekle yetinelim.

Bu vesileyle şunu herkes bir kez daha anlasın ki Elbani, Ubeydullah Arslan vb’nin dahil olduğu telefi camiasıyla kendilerine cihad ehli diyen kurtuluş savaşçıları arasında itikadi noktada ciddi bir ihtilaf yoktur. İhtilaf sadece lafzidir ve de büyük oranda siyasidir. Sözkonusu yazıda ismi geçen Zevahiri, Makdisi, Ebu Katade, Tartusi gibi zevat düne kadar kurtuluş savaşçıları nezdinde baş tacı idi. Türkiye’de Murat Gezenler, Ebu Hanzala gibi kimseler bu adamların kitaplarını yayar, bunları alim olarak insanlara lanse ederlerdi. Derken IŞİD grubu ile el Kaide arasındaki malum ihtilaftan sonra birden yollar ayrıldı, bu ismi geçen cihad ulemasının (!) hepsi birden IŞİD’e cephe aldılar ve bundan sonra birden gözden düştüler, düne kadar bunları tekfir ettiğimiz için bizleri Harici, tekfirci ilan edenler, hakaretler hatta tehditler yağdıranlar bir anda bu adamların aslında ne büyük bir belam, müşrik, mürcii vs olduğunu keşfediverdiler!! Aslında Suud selefileri ile aralarındaki ihtilaf nasıl ki akidevi değil, siyasi bir ihtilafsa aynı şekilde el Kaide cenahıyla olan ihtilafları da akidevi değil siyasi bir ihtilaftır. Bu fırkaların hiç biri tekfir meselesini itikadi konu olarak görmezler, tekfir edenlere de etmeyenlere de göre tekfir konusu fıkhi meseledir, bundan dolayı tekfir etmeyen tekfir edilmez. O yüzden Elbani’yi tekfir etmeseler şaşılmaz.

İrca meselesinde ise bu adamların hiç kimseyi tenkid etme hakları yoktur. Çünkü bu zihniyet mensuplarından ircanın bulaşmadığı hiçbir kişi ve kuruluş kalmamış ki bunlar bu meseleden salim olsunlar! Eğer küfür ameli işleyen birisinin ikrah hali dışında da mümin kalabileceğini iddia etmek irca ve cehmilik ise ki öyledir, tağuta muhakemenin küfür olduğunu kabul edip sonra küfür diyarında bunu yapan birisinin mümin kalacağını iddia eden Ebu Hanzala şimdi irca’dan uzak mıdır? Keza aynı kişi ve onun gibi cehaletin mazeret olmamasını ilmin yayılmasına bağlamış olan ve ilmin yayılmadığı yerlerde cehaletin özür olacağını ileri sürenler ve bu surette İslama yeni giren kişinin küfür işlese de müslüman kalacağını iddia edenler Mürcie’den nasıl beri olacaktır? Bu kurtuluş savaşçısı zihniyetindeki davetçilere sorun; tağutu çökertmek amacıyla tağuta asker olunabilir mi, ne cevap verecekler? Eğer küfür dedikleri askerliğin tağutu çökertme amacıyla caiz olacağını iddia ediyorlarsa böyle birisi Mürcie’den beri olduğunu nasıl iddia edebilir? Yine bunlara sorun Hatib bin Ebi Beltia kıssasını nasıl izah ediyorlar? Hatib’in yaptığı fiilin yani casusluğun küfür olduğunu kabul edip de Hatib’in cehaletten, tevilden veya batini halinin iyi olmasından dolayı mümin kalmaya devam ettiğini ileri süren bir kimsenin Mürcie’den ne farkı vardır? Bu konularda bu şahısların fikirlerini öğrenmek isteyenler Gezenlerin, Furkanın, Hanzala’nın ve bütün bunların üstadı niteliğinde olan Abdulkadir bin Abdulaziz’in kitaplarından bunları görebilir. Biz gerekirse bunları delillendiririz, burada sadece işaret etmekle yetindik. Kısacası bu kimseler başkalarını Mürcie’likle suçlamadan önce dönsünler kendi hallerine baksınlar, kendi Mürcie’liklerini temizlesinler. Bu irca zihniyeti öyle bir pisliktir ki bundan kurtulabilen çok azdır, bu hususta Allahtan ayaklarımızı kaydırmamasını ve hidayet üzere sabit kılmasını diliyoruz. İrca bahsi önemli ve geniş bir bahistir herkese tavsiyemiz akidelerini bu söylenenler ışığında tekrar gözden geçirmeleri doğrultusunda olacaktır. Ahiru da’vana en’il hamdu lillahi Rabbil alemin.
Kendisi de bir kral olan Halife Memun Nadr bin Şumeyl (ra)'a şöyle demiştir:
يَا أَبَا الْحَسَنِ الْإِرْجَاءُ دِينُ الْمُلُوكِ
"Ey Ebu'l Hasen! İrca (Mürcielik) kralların dinidir!" (ed-Dulabi, el-Esma ve'l Kuna, no: 832; ayrıca Lalekai, es-Sunne, no: 2818)

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Yönetici
  • *****
  • İleti: 2022
  • Değerlendirme Puanı: +50/-0
Namazın terkini küfür saymayanlara Mürcie ithamında bulunulabilir mi?

Mürcie’nin –gulat fırkaları haricinde- kıble ehli arasında mütalaa edildiğini bu şekilde ortaya koyduktan sonra yukarda özetle değindiğimiz bir meseleyi burada biraz daha tafsilatlandırmak istiyoruz ki o da şudur: Her ne kadar bir kısım gulat tekfirciler namazı terk edenleri tekfir etmeyen herkesin Mürcie olduğunu, Mürcie’nin ise kafir fırkalardan olduğunu savunsalar da işin hakikatinin böyle olmadığını buraya kadar yaptığımız nakiller akıl sahipleri için yeterince izah etmektedir. Ne, namazın terkini küfür görmeyen herkes Mürcie’dir ne de her Mürcii kafirdir. Esasında namazı terk etmenin hükmü meselesinin ircayla doğrudan alakası yoktur. İrcayla hiçbir şekilde ilişkilendirilemeyecek olan tabiin ve sonraki dönemde yaşamış imamların arasında namazın terkini küfür görmeyenlerin varlığı bunu isbatlasa da biz yine de buna dair bazı ek nakillerle meseleyi takviye etmeye çalışacağız inşallah.

Yemenli alimlerden Ebul Fadl es-Sekseki (v. 683) birtakım fırkaların Ehli sünnete taktığı haksız lakaplardan bahsederken şöyle demektedir:


وتسميها المنصورية وهم أصحاب عبد الله بن زيد: مرجئة لقولها أن تارك الصلاة إذا لم يكن جاحداً لوجوبها مسلم على الصحيح من المذهب، ويقولون هذا يؤدي إلى أن الإيمان عندهم قول بلا عمل.
وجميع ذلك غير صحيح في حقها بل هي الفرقة الهادية المهدية

“Mansuriyye fırkası ki bunlar Abdullah bin Zeyd’in taraftarlarıdır, mezhepte sahih olan görüşe göre namazın vucubiyetini inkar etmeksizin terk eden kişi Müslüman sayıldığı için Ehli sünnet’i Mürcie olarak isimlendirirler ve bunun Ehli sünnet nezdinde imanın amel olmaksızın sözden ibaret olmasına yol açacağını söylerler. İşte bunların (bu yakıştırmaların) hiç birisi Ehli sünnet hakkında geçerli değildir. Bilakis onlar doğru yolu gösteren ve kendileri de doğru yolu bulmuş olan fırkadır.” (el-Burhan fi Marifeti Akaidi Ehlil Edyan, sf 95)

Bu alimin, Şafii veya Hanbeli olduğuna dair çeşitli görüşler olmakla beraber itikad olarak selef itikadını savunmaktadır ve de sözkonusu eserinde Küllabiyye ve Eşariye gibi fırkaları da yermektedir. Mezhepte sahih görüş derken bağlı olduğu fıkhi mezhebi mi, yoksa Ehli sünnetin çoğunun üzerinde olduğu görüşü mü kasdetmektedir? Lakin herhalükarda namazı terk edenin kafir olmayacağı görüşünün amellerin imandan olmadığını kabul etmeyi gerektirmediğini ifade etmektedir. Yine ilginç bir nükte de bu iki mesele arasında bağlantı kurup namazın terkine küfür demeyenleri Mürcielikle suçlamanın Ehli sünnete değil bilakis Ehli sünnet muhalifi fırkalara ait bir yaklaşım tarzı olduğunu da ortaya koymaktadır. Esasında namazın terkini küfür görmeyen herkesi irca’yla suçlamak, bidatla itham etmek bizzat kendisi bidat olan bir mezheptir ve bu görüşün hiçbir selefi yoktur.

Lakin bu söylediklerimiz meselenin aslıyla alakalıdır. Yani mücerred namazın terkini küfür görmemekten dolayı hiç kimseye Mürcie veya bidatçı ünvanı verilemez. Fakat kişi gerçekten Mürcie’nin şüphelerinden kaynaklanan bir usulden dolayı bu görüşü kabul ettiyse onun bu görüşü Mürcie’yle ilişkilendirilebilir. İbn Teymiyye (rh.a) bu hususta şöyle demektedir:


فَمَنْ عَرَفَ ارْتِبَاطَ الظَّاهِرِ بِالْبَاطِنِ زَالَتْ عَنْهُ الشُّبْهَةُ فِي هَذَا الْبَابِ وَعَلِمَ أَنَّ مَنْ قَالَ مِنْ الْفُقَهَاءِ أَنَّهُ إذَا أَقَرَّ بِالْوُجُوبِ وَامْتَنَعَ عَنْ الْفِعْلِ لَا يُقْتَلُ أَوْ يُقْتَلُ مَعَ إسْلَامِهِ؛ فَإِنَّهُ دَخَلَتْ عَلَيْهِ الشُّبْهَةُ الَّتِي دَخَلَتْ عَلَى الْمُرْجِئَةِ وَالْجَهْمِيَّة وَاَلَّتِي دَخَلَتْ عَلَى مَنْ جَعَلَ الْإِرَادَةَ الْجَازِمَةَ مَعَ الْقُدْرَةِ التَّامَّةِ لَا يَكُونُ بِهَا شَيْءٌ مِنْ الْفِعْلِ وَلِهَذَا كَانَ الْمُمْتَنِعُونَ مِنْ قَتْلِ هَذَا مِنْ الْفُقَهَاءِ بَنَوْهُ عَلَى قَوْلِهِمْ فِي " مَسْأَلَةِ الْإِيمَانِ " وَأَنَّ الْأَعْمَالَ لَيْسَتْ مِنْ الْإِيمَانِ


“Her kim zahir-batın ilişkisini bilirse bu konudaki şüphesi ortadan kalkar ve şunu da öğrenmiş olur ki: Fukahadan, kişi vacipleri kabul eder fakat yapmaktan imtina ederse öldürülmez veyahut da Müslüman olarak öldürülür diyenlere Mürcie ve Cehmiye’ye arız olan, yine tam bir kudretle beraber olan kesin iradeye fiil olarak bir şey eşlik etmesi gerekmez diyenlere  arız olan şüphelerin aynısı arız olmuştur.  Bundan dolayıdır ki böylelerinin öldürülmesinden imtina eden fakihler bunu, iman meselesindeki görüşlerine ve amellerin imandan olmamasına dayandırırlar.” (Feteva, 7/616)

Şeyhulislam başka bir yerde de şöyle demiştir:


وَمَتَى امْتَنَعَ الرَّجُلُ مِنْ الصَّلَاةِ حَتَّى يُقْتَلَ لَمْ يَكُنْ فِي الْبَاطِنِ مُقِرًّا بِوُجُوبِهَا، وَلَا مُلْتَزِمًا بِفِعْلِهَا، وَهَذَا كَافِرٌ بِاتِّفَاقِ الْمُسْلِمِينَ، كَمَا اسْتَفَاضَتْ الْآثَارُ عَنْ الصَّحَابَةِ بِكُفْرِ هَذَا، وَدَلَّتْ عَلَيْهِ النُّصُوصُ الصَّحِيحَةُ.


“Bir kimse öldürülünceye kadar namaz kılmaktan imtina ediyorsa bu kimse batında, iç aleminde namazın vacipliğini kabul etmeyen ve onu yerine getirme hükmüne bağlı olmayan birisidir. Böyle birisi ise Müslümanların ittifakı ile kafirdir. Nitekim böyle birinin küfrüne dair sahabeden gelen haberler şöhret bulmuş ve sahih nasslar da buna delalet etmiştir.” (Fetava, 22/48)

Şeyh (rh.a) ardından namazı terk edenlerin küfrüne dair hadis ve eserleri nakletmektedir. İbn Teymiye (rh.a)’ın namazı terk edenlerin küfrü hakkındaki sahabe icmasını, bu bahsettiği surete yani öldürüleceğini bile bile namaz kılmamakta ısrar eden kişiye hamlettiği görülmektedir. Bu husus ilerde ayrıntılı olarak gelecektir. Bizi şu an için ilgilendiren kısmı ise böyle birisinin küfründe Müslümanların ittifakı olduğunu söylemesidir. Keza daha önce geçtiği üzere ömür boyu namazı terk eden kimsenin küfründe de icma vardır. Bu icmaya muhalif olarak namazı terk edenin hiçbir şekilde kafir olmayacağını söyleyen veyahut da öleceğini bile bile namazı terk etmekte ısrar eden birisinin dahi kafir olmayacağını savunan kimse ise fakihlerden bile olsa irca töhmeti altındadır. Kendisine ölüm tehdidi yapılmadığı halde bir vakit veya daha fazla namazı terk eden, namazı arada kılıp arada terk eden kişinin durumu ise ihtilaf konusudur. Böyle birini tekfir etmeyen kimse Mürcielikle vasıflanamaz. Şeyhulislam İbn Teymiye ve öğrencisi İbn’ul Kayyim’in bu husustaki tercihi böyle birinin kafir olmayacağı noktasındadır. Ancak Ehli sünnetten namazın terkini küfür sayan herkesin sözünün bu anlamda olduğunu yani öldürüleceğini bile bile namazı terk edenin ittifakla tekfir edilmesine işaret ettiğini, bunun haricinde kendi halinde iken namazı terk eden birisinin icmaen tekfir edilemeyeceğini iddia etmek için ise delil gerekir. Muasır Cehmiye’nin elebaşlarından Elbani bunu iddia etmiş ve bu zikredilen suretin dışında namazın terkinden dolayı küfür hükmü vermenin Haricilik olduğunu ileri sürmüştür ve İbn’ul Kayyim’in bazı sözlerine yaptığı talikte şöyle demiştir:

ولذلك لجأ أخيرا إلى أن يتساءل: (هل ينفعه إيمانه؟ وهل الصلاة شرط لصحة الإيمان؟)
قلت: إن كل من تأمل في جوابه على هذا التساؤل يلاحظ أنه حاد عنه إلى القول بأن الأعمال الصالحة لا تقبل إلا بالصلاة فأين الجواب عن كون الصلاة شرطا لصحة الإيمان؟
أي: ليس فقط شرط كمال فإن الأعمال الصالحة كلها شرط كمال عند أهل السنة خلافا للخوارج والمعتزلة القائلين بتخليد أهل الكبائر في النار مع تصريح الخوارج بتكفيرهم فلو قال قائل بأن الصلاة شرط لصحة الإيمان وأن تاركها مخلد في النار فقد التقى مع الخوارج في بعض قولهم


“İşte bundan dolayı çareyi şu soruyu sormakta bulmuştur: (Namaz kılmayan birine) imanı fayda verir mi? Namaz, imanın sıhhat şartı mıdır?

Ben derim ki: Bu soruya verdiği cevap üzerinde düşünen herkes, onun Salih ameller namaz olmaksızın kabul edilmez noktasına vardığını görür. Şu halde namazın imanın sıhhat şartı olduğuna, yani sadece kemal şartı olmadığına dair cevap nerededir? Zira büyük günahlar işleyenin cehennemde ebedi kalacağını söyleyen Hariciler ve Mutezilenin aksine ehli sünnet nezdinde Salih ameller kemal şartıdır ki Hariciler böyle birinin kafir olduğunu açıkça söylerler. Bundan dolayı bir kimse namaz, imanın sıhhat şartıdır ve namazı terk eden kimse ebedi cehennemdedir  dediği takdirde Haricilerle bazı görüşlerinde ittifak etmiş olur.”
(Hukmu Tarikis Salat, sf 41-42)

Öncelikle Elbani’nin “ameller imanın kemal şartıdır” sözü Ehli sünnete muhalif bir Mürcie kelamıdır. Zira yukarda da geçtiği üzere amelin cinsi anlamında ameller imanın kemal değil, sıhhat şartıdır ve İslamın zahiri amellerinden herhangi birini yapmayan kimse, bunları inkar ettiği bilinmese dahi kafir olarak kabul edilir. Elbani hakkında söylenecek en iyimser söz Ehli sünnetin usulüne ve ıstılahlarına vakıf olmadığından dolayı böyle zahiri Mürcie’ye muvafık sözler söylemesidir. Buradaki asıl mesele ise namazın terkinden dolayı mutlak tekfir eden kimseleri Haricilere muvafakat etmekle suçlamasıdır. Bu sözü Ehli sünnetten hiç kimse söylemez. Halbuki aynı Elbani, bu sözüne alimlerden çeşitli dayanaklar getirme babından zikrettiği nakiller arasında el-İnsaf adlı eserin sahibi Merdavi’den nakil yapmıştır ki orada Merdavi şöyle demektedir:


الدَّاعِي لَهُ: هُوَ الْإِمَامُ أَوْ نَائِبُهُ. فَلَوْ تَرَكَ صَلَوَاتٍ كَثِيرَةً قَبْلَ الدُّعَاءِ لَمْ يَجِبْ قَتْلُهُ. وَلَا يَكْفُرُ عَلَى الصَّحِيحِ مِنْ الْمَذْهَبِ. وَعَلَيْهِ جَمَاهِيرُ الْأَصْحَابِ وَقَطَعَ بِهِ كَثِيرٌ مِنْهُمْ.

“Namaza çağıracak olan imam veya naibidir (temsilcisidir). Her kim namaza (imam veya naibi tarafından) çağrılmazdan evvel çok sayıda namazı terk etse dahi mezhepte sahih olan görüşe göre katli vacib olmaz ve kafir de olmaz. Ashabın (Hanbelilerin) çoğu da bu görüştedir ve birçoğu bunu kesin olarak ifade etmiştir.”  (el-İnsaf, 1 / 402)

Elbani, buraya kadar nakil yapıp bırakmıştır. Bunun sebebini Allah bilir. Merdavi’nin sözlerinin devamı ise tamamen onun aleyhinedir. Zira Merdavi devamla şöyle demektedir:


وَكَذَا لَوْ تَرَكَ كَفَّارَةً أَوْ نَذْرًا. وَذَكَرَ الْآجُرِّيُّ: أَنَّهُ يَكْفُرُ بِتَرْكِ الصَّلَاةِ، وَلَوْ لَمْ يُدْعَ إلَيْهَا. قَالَ فِي الْفُرُوعِ: وَهُوَ ظَاهِرُ كَلَامِ جَمَاعَةٍ

“Keffaret veya adağı terk ettiği zaman da böyledir. Acurri bu kimsenin, namaza davet edilmemiş dahi olsa sırf namazı terk etmekten dolayı kafir olacağını zikretmiştir.Furu’da ise şöyle demiştir: Bu, bir topluluğun sözünün zahirini ifade etmektedir.”

Görüldüğü üzere Elbani’nin kestiği yerde Merdavi açık olarak alimlerden bir topluluğun namazın terkinden dolayı mutlak olarak tekfir ettiklerini ve namaza davet edilmeyi şart koşmadıklarını nakletmektedir. İşte İmam Acurri başta olmak üzere bu zikredilen alimlerde ise Elbani’nin iddiasına göre Haricilikten bir pay vardır!

Kaldı ki buraya gerek olmadan Merdavi’den aktardığı bölüm de bizzat Elbani’nin aleyhinedir. Zira Merdavi’nin bu sözlerinden her ne kadar Hanbelilerin çoğunun tekfir ve öldürme için kişinin yöneticiler tarafından namaza çağrılmış olmasının şart olduğu görüşünde olduğu anlaşılsa da bu görüşte olmayanların da mevcudiyeti anlaşılmaktadır. Merdavi, ne Elbani’nin yaptığı gibi namazın terkini mutlak küfür görenleri Haricilikle suçlamış, ne de bu görüşü galiz bir şekilde inkar etmiştir sadece mezhepte daha çok tercih edilen görüşün bu olduğunu ifade etmiştir. Yukarda kendisinden nakil yaptığımız yerde İbn Teymiye de –kendisi her ne kadar kafir olmayacağı görüşünü savunsa da-  Hanbelilerden bazılarının namaza davet edilmeyen kimsenin küfrüne kail olduğunu nakletmiştir. Yani mevzu, alimler arasında ihtilaflıdır. Selef akidesine mensup hiç kimseden namazın terkini mutlak şartsız olarak küfür görmenin Haricilik olduğu şeklinde bir söz nakledilemez. Zira, namazı terk etmenin küfür olduğuna dair nasslar ve seleften gelen eserler mutlaktır, namaza çağrıldığı halde imtina ederse şeklinde bir tafsilattan bahsedilmemiştir, bunun namaza davet edildiği halde ısrar edene hamledilmesi ise İbn Teymiye’nin de dahil olduğu Hanbeli fukahasından bir zümrenin bu nasslardan çıkarttığı bir vecihtir. Konuyla ilgili deliller buna da diğerine muhtemel olduğundan dolayı bu hususta tercihte bulunan hiç kimse bidatçılıkla, Haricilikle veya nassa muhalif davranmakla itham edilemez. İşte her kim meseleye böyle Elbani gibi yaklaşırsa gerçekten ircayla suçlanmayı hak eder. Namazı terk edeni tekfir etmediğinden dolayı değil ancak meseleye irca zihniyetine dayalı yaklaştığı için Elbani ve takipçileri bu hususta Mürcii ithamını hak etmiştir. Zaten Allaha sövenin tekfiri gibi icmai bir meselede bile tafsilata giden Elbani gibi kimselerin namazın terki gibi ihtilaflı bir meselede tekfir etmesi beklenmez, onların namaz meselesindeki tavrı diğer iman küfür meselelerindeki Mürcii-Cehmi usullerinin bir devamı niteliğindedir. İşte bu da namazın terki konusunda ircaya kayanlara dair başka bir misaldir.

İbn Abdilberr (rh.a) et-Temhid’de namazı terk etmenin küfür olmadığına dair İbn Şihab ez-Zuhri ve benzeri selef ulemasının görüşlerini nakletmiş ve ardından bunların bu görüşü ile Mürcie ve diğer Ehli sünnet dışı fırkaların namazı terk edenin hükmü hakkındaki görüşlerini şu şekilde mukayese etmiştir:

هَذَا قَوْلٌ قَدْ قَالَ بِهِ جَمَاعَةٌ مِنَ الْأَئِمَّةِ مِمَّنْ يَقُولُ الْإِيمَانُ قَوْلٌ وَعَمَلٌ وَقَالَتْ بِهِ الْمُرْجِئَةُ أَيْضًا (إِلَّا أَنَّ الْمُرْجِئَةَ) تَقُولُ (الْمُؤْمِنُ) الْمُقِرُّ مُسْتَكْمِلُ الْإِيمَانِ وَقَدْ ذَكَرْنَا اخْتِلَافَ أَئِمَّةِ (أَهْلِ) السُّنَّةِ وَالْجَمَاعَةِ فِي تَارِكِ الصَّلَاةِ فَأَمَّا أَهْلُ الْبِدَعِ فَإِنَّ الْمُرْجِئَةَ قَالَتْ تارك الصلاة مؤمن مُسْتَكْمِلُ الْإِيمَانِ إِذَا كَانَ مُقِرًّا غَيْرَ جَاحِدٍ وَمُصَدِّقًا غَيْرَ مُسْتَكْبِرٍ وَحُكِيَتْ هَذِهِ الْمَقَالَةُ عَنْ أَبِي حَنِيفَةَ وَسَائِرِ الْمُرْجِئَةِ وَهُوَ قَوْلُ جَهْمٍ وقالت المعتزلة تارك الصلاة فاسق لا مؤمن وَلَا كَافِرٌ وَهُوَ مُخَلَّدٌ فِي النَّارِ إِلَّا أَنْ يَتُوبَ وَقَالَتِ الصُّفْرِيَّةُ وَالْأَزَارِقَةُ مِنَ الْخَوَارِجِ هُوَ كَافِرٌ حَلَالُ الدَّمِ وَالْمَالِ وَقَالَتِ الْإِبَاضِيَّةُ هُوَ كَافِرٌ غَيْرَ أَنَّ دَمَهُ وَمَالَهُ مُحَرَّمَانِ وَيُسَمُّونَهُ كَافِرَ نِعْمَةٍ فَهَذَا جَمِيعُ مَا اخْتَلَفَ فِيهِ أَهْلُ الْقِبْلَةِ فِي تَارِكِ الصَّلَاةِ

“Bu, (yani namazı terk eden kafir olmaz görüşü) ‘İman, söz ve ameldir’ diyen imamlardan bir kısmının da savunduğu bir görüştür. Mürcie de bunu söylemiştir, ancak Mürcie bunlardan farklı olarak demişlerdir ki, (namazı terk etmekle beraber farziyetini) ikrar eden mümin, kamil iman sahibidir. Biz, Ehli sünnet ve’l cemaat imamlarının namazı terk edenlerin hükmü hakkındaki ihtilafını zikretmiştik.  Bidat ehline gelince; Mürcie, namazı terk eden kişi namazı inkar etmeden kabul edip, kibirlenmeden tasdik ettiği takdirde kamil iman sahibidir, demiştir. Bu görüş Ebu Hanife’den ve diğer Mürcie mensuplarından da nakledilmiştir. Cehm’in görüşü de budur. Mutezile ise (diğer günahkarlar hakkında söyledikleri gibi) namazı terk eden fasıktır, ne mümindir ne de kafirdir, bununla beraber tevbe etmesi müstesna cehennemde ebediyen kalacaktır demiştir. Haricilerden Sufriyye ve Ezarika kolları da o, (diğer günahkarlarda olduğu gibi) kanı ve malı helal olan bir kafirdir, demektedir. İbadiyye kolu ise bu kimse kafirdir demekle beraber ona nimete kafir (nankör) olan manasında bu ismi verirler ve de canının ve malının haram olduğunu söylerler. İşte bu, kıble ehlinin namazı terk edenin hükmü hakkındaki ihtilaflarının özetidir.” (et-Temhid, 4/242-243)

İbn Abdilberr (rh.a) namazı terk edenin durumunu çeşitli fırkalara göre gayet veciz bir şekilde ifade etmiştir. Evvela,  Ehli sünnetin iman görüşünü kabul eden, amelleri imandan sayan imamlar arasında da namazın terkini küfür saymayanlar olduğu açıkça görülmektedir. Bidat fırkalarına gelince; her fırka imanı nasıl tanımlıyorsa, büyük günah işleyenlerin durumu hakkında nasıl düşünüyorsa namazı terk edenin hükmünü de ona göre izah etmiştir. Ehli sünnetten namazın terkini küfür saymayanlar ile Mürcie’den aynı görüşü savunanlar arasındaki fark belirgindir. Ehli sünnet imamları bu kimseyi imanı eksik olarak nitelerken Mürcie imanı kamil mümin olarak nitelemektedir. Çünkü onlar iman derken sadece itikadi hükümleri kasdederler, amelleri ayrı değerlendirirler. Şu halde amelleri imandan saydığı ve başka ircaya dair bir görüşü olmadığı halde namazın terkini küfür görmeyen birisi Mürcie olmakla itham edilemez. Haricilerden namazın terkini küfür sayanlar da mürtekib-i kebire yani büyük günah sahipleri hakkında söyledikleri usulü buraya aynen tatbik etmişlerdir o kadar.  Yani içki içeni, zina edeni nasıl tekfir ettilerse namazı terk edeni de aynı gerekçeyle tekfir etmişlerdir. Ehli sünnet ise bu günahlardan dolayı tekfir olmayacağı hususunda müttefiktir. Sadece İslam’ın şartları olan namaz, zekat, oruç ve haccı terk edenin durumunda ihtilaf etmişlerdir. Şu halde günahlardan dolayı tekfir etmeyip bu dört rükünden birisini veya hepsini tekfir eden bir kimse asla Haricilikle nitelendirilemez, çünkü bu farzları terk edeni tekfir edenler, Hariciler gibi büyük günahları işlemek küfürdür iddiasından ötürü tekfir etmemişlerdir. Onlar ancak bu husustaki delillerden dolayı bu görüşü savunmuşlardır. Bunda Hariciliğin bir tesiri olsaydı şüphesiz diğer günahlardan ötürü de tekfir etmeleri gerekirdi. Şu halde mücerred namazın terkinden dolayı tekfir eden herkese Harici damgasını vuranların kelamlarının boş olduğu ortaya çıkmaktadır. Bir kimse ancak günahlardan ötürü tekfir eden birisi olduğu halde namazın terkine küfür diyorsa Harici ithamını hak eder, yoksa hak etmez. Bununla beraber günümüzde de örnekleri görüldüğü üzere dilleriyle günahlardan ötürü tekfir etmediklerini ikrar etmedikleri halde kalpleri başka türlü düşünen ve bazı konularda Harici usulünü benimseyen; mesela Allahın indirdiğiyle hükmetmemenin, Müslümanların sırlarını kafirlere vermek (casusluk) gibi vela türlerinin, haramda ısrar etmenin, günahları açıktan işlemenin, haram evlilikler yapmanın vs’nin mutlak olarak küfür olduğunu savunan bazı fırkaların namazın terkini de küfür görmeleri, hatta bunu saplantı konusu yapıp böyle düşünmeyenleri bidatçılıkla veya küfürle suçlamaları da aynı şekilde Haricilik kapsamında değerlendirilebilir. Bu kimseler de namazın terkine küfür dediklerinden dolayı değil, buna ilave ettikleri veya dayanak yaptıkları fasit usullerinden dolayı Harici ithamını hak etmişlerdir. Kısacası, namazın terkini küfür görmeyen herkesi mutlak olarak ircayla itham etmek doğru olmadığı gibi, böyle birinin hiçbir zaman Mürcie olmayacağını iddia etmek de doğru değildir. İşin doğrusu, bu hususta tafsile gitmek ve namaz konusunda görüş belirten kimsenin hangi esasa dayandığını ve iman konusunda hangi usulü benimsediğini tesbit etmektir.  Namazın terkinin hükmü meselesinde kişilerin ne zaman Harici veya Mürcii olarak itham edileceği, ne zaman itham edilmeyeceğinin sınırları ile alakalı usul, özet olarak bu zikrettiklerimizdir inşaallah.

Kendisi de bir kral olan Halife Memun Nadr bin Şumeyl (ra)'a şöyle demiştir:
يَا أَبَا الْحَسَنِ الْإِرْجَاءُ دِينُ الْمُلُوكِ
"Ey Ebu'l Hasen! İrca (Mürcielik) kralların dinidir!" (ed-Dulabi, el-Esma ve'l Kuna, no: 832; ayrıca Lalekai, es-Sunne, no: 2818)

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Yönetici
  • *****
  • İleti: 2022
  • Değerlendirme Puanı: +50/-0
Bismillahirrahmanirrahim. “Asrın muhaddisi” olarak takdim edilen Nasiruddin el-Elbani’nin bazı küfür ve sapıklık içeren makalatına daha önce değinmiştik. Burada ise bu şahsın “iman” meselesi hakkındaki görüşlerini zikredeceğiz. Bu konuda Türkçe’ye –Allah hidayet etsin- Adil bin Abdillah Al-u Hamdan isimli zatın “Selefin Katında İman” ismiyle çevrilen kitabından istifade edeceğiz. Sözkonusu kitabın Türkçe tercümesinde 1. Cilt sf 48-54. Sayfaları arasında muasırlardan Elbani ve Rabi el-Medhali’nin iman konusundaki görüşleri nakledilmiştir. Dileyenler oradan bakabilir ve bu kitapta yer alan Ehli sünnet alimlerinin imanla alakalı eserlerini de inceleyerek bu muasırlar ile Ehli sünnetin iman anlayışları arasındaki farkı da görebilir. Bu ikisi mukayese edildiğinde bu kişilerin iman anlayışı ile selefin iman tanımının arasında yerle gök arası kadar, belki daha fazla fark olduğu anlaşılır. Öyle ki biri sera’da (yerin dibinde) öbürüsü ise Süreyya’dadır! Buna rağmen, bugün bu kişiler birileri tarafından büyük Ehli sünnet alimi olarak kabul edilip, görüşleri esas ittihaz edilmekte hatta selefin görüşlerine takdim edilmektedir! Halbuki Elbani de, Medhali de selef itikadına göre eğitim almış kişiler değildirler. Suriye’li bir Arnavut olan Elbani Hanefi-Maturidi zihniyetine göre yetişmiş, Rabi bin Hadi el-Medhali ise Yemen’de Zeydi muhitinde yetişmiş, bir ara da İhvan’a katılmıştır. Bu ikisi de selef akidesiyle sonradan tanışmışlardır, daha sonraları selef menhecini ne kadar öğrendikleri ve eski inançlarını ne ölçüde terkettikleri de kendilerinden nakledilen sözlerden belli olmaktadır! Hal böyleyken bugün dünya çapında selefi olduğunu iddia eden cemaatlerde hakim olan anlayış bu ikisinin ve benzerlerinin anlayışıdır! Suud ulemasından birçoğu dahi kendi ilimlerini bırakıp bu tarz ithal alimciklerin zihniyetine boyun eğmiştir. Bunda bu kişilerin sözlerinin nefislere daha hoş gelmesinin etkisi olduğu gibi, kralların yoluna daha uygun olmasının tesiri de vardır. Zira seleften bazılarının da söylediği gibi "İrca, kralların dinidir!" Bilhassa Rabi el-Medhali, kraliyetle tamamen iç içe geçmiş vaziyettedir ve Suud istihbaratının en kullanışlı elemanlarından birisidir. Bu kısa girişten sonra “Selefin Katında İman” kitabının giriş kısmından ilgili yerleri nakletmeye başlıyoruz:

Alıntı yapılan: Selefin Katında İman Kitabı
El-Elbânî “Hukmu Târiki’s Salât”ta (s. 41) şöyle demiştir:

“Sâlih amellerin tamamı, Ehli Sünnet’in nezdinde, büyük günah işleyen kimselerin ebediyen cehennemde bırakılacaklarını savunan Havâric’in ve Mutezile’nin hilâfına -ki ayrıca Havâric bu kimselerin kâfir olduklarını da açıkça söylemektedir (imanda) kemâl şartıdır. Bir kimse namazın imanın sıhhatinin şartı olduğunu, namazı terk eden kimsenin cehennemde ebediyen kalacağını söylerse görüşlerinin bir kısmı hususunda Hâriciler ile aynı noktaya gelmiş olur. Bundan daha tehlikeli olan ise onun şefaat hadisine muhâlefet etmiş olacağıdır.”

Derim ki: Bu, Eş’arîler’in az önce nakledilmiş olan sözlerinin aynısıdır. Bundan dolayı Alî el-Halebî bu cümleye dipnot olarak “Fethu’l Bârî’ye bakınız” yazmıştır! Evet, o bu meselede Eş’arîler’in akîdesine muvâfık olduğunu vurgulayarak onların sözüne gelmiştir.

Yine el-Elbânî şöyle demiştir: “Kitâb’ın, Sünnet’in, Sahâbe’nin ve Tâbiîn’in imamlarının, müçtehid imamların delillerinden anladığımız odur ki kalbî ameli aşıp bedenî ameli ilgilendiren her şey (imanda) kemâl şartıdır, sıhhat şartı değildir.” [Mevsuatu’l Elbânî 4/155]

Ona "Tevhid üzere ölen kimsenin tevhîdin gereklerini -ki onun gereklerinin ilki namaz kılmaktır- yerine getirmediği takdirde kâfir olacağı ve cehennem ateşinde cehennemde ebediyen kalacak kâfirle birlikte ebediyen kalacağı doğru mudur, değil midir?” diye sorulmuş, o da şu cevabı vermiştir: “Selef iman ile ameli birbirinden ayırmıştır. Ameli imanda kemâl şartı görmüşlerdir. Hâricîler’in hilâfına onu sıhhat şartı görmemişlerdir.” [Mevsuatu’l Elbânî, 5/636]

El-Elbânî’nin büyük talebelerinden biri olan Dr. Muhammed Ebu Ruhayyim “Şeyh el-Elbânî’ye Göre İmanın Hakikati” adını verdiği, yine el-Elbânî’nin büyük talebelerinden biri olan Muhammed Şakra’nın kendisine mukaddime yazdığı kitabında el-Elbânî’nin nezdinde imanın söz, itikad ve amel olduğunu, amelin imanın kemâli için şart olduğunu beyân etmiş, sonra o şöyle demiştir: “İşte bu Şeyh el Elbânî’ye göre imanın tarifıdir ki Arapça’ya aklı eren ve Araplar’ın sözünü bilen kimsenin bundan sapması mümkün değildir.”

Sonra o el-Elbânî’nin bu meselede İbn Hacer’in etkisinde kaldığını, bunun sebebinin ise İbn Hacer’in hadis ilmindeki kâideleri ve usülleri hususunda onun nezdinde önemli bir konuma sahip olması olduğunu beyan etmiştir!

Yine o “et-Ta’lîkatu’l Celiyye fi’t Tereddudâti’l Elbâniyye fi Hukmi Târiki’s Salât” kitabında (s. 42) şöyle demiştir: “Şeyh, amellerin tamamı hususundaki çizgisini bütün açıklığıyla ortaya koymuştur. Onun bazı amelleri imanın sıhhatinin şartı, bazı amelleri de imanın kemâlinin şartı kılması söz konusu olmamıştır. Aksine o amellerin tamamını imanın kemâlinin şartı kılmıştır. O keşke bu kadarıyla yetinseydi! Fakat o bunun da ilerisine gidip bu görüşü Ehli Sünnet ve’l Cemaat’e nispet etme hatasına düşmüştür! Ehli Sünnet onun yakıştırmasından uzaktır. Onun görüşünü Ehli Sünnet ve’l Cemaat’in bu meseledeki muhâliflerinin menheciyle yan yana getirdiğimiz takdirde onun görüşünün Eş’arîler’e muvâfık olduğunu görürüz. Nitekim el-Beycürî Tuhfetu’l Murîd’de (s. 47) Ehli Sünnet ve’l Cemaat’in nezdinde (ki ona göre Eş’arîler’dir onlar) sâlih ameller hususunda tercih edilen görüşün sâlih amellerin imanın kemâlinin şartı olduğunu beyan etmiştir.”

Yine 0 (s. 43) şöyle demiştir: “Şeyh’in kastettiği şefaat hadisi Ebu Saîd el-Hudrî (Radıyallahu Anh)’ın hadisidir ve bu hadiste onun anladığı manayı destekleyen herhangi bir şey bulunmamaktadır. Nitekim bunu daha önce açıklamıştık. Şu hâlde kim namazı terk eden kimsenin kâfir olduğunu savunursa tıpkı şefaat hadislerinin ifâde ettiği şeye muvafakat ettiği gibi Sahâbe (Radıyallahu Anhum)’un icmasına da muvafakat etmiş olur ki bunu şeyh de kabul etmektedir. Sahâbe (Radıyallahu Anhum) namazı terk eden kimsenin kâfir olduğunu ve ebediyen cehennemde kalacağı hususunda icma ettiğine göre şeyh kendi adına onlar hakkında “Onlar bazı görüşleri hususunda Hâriciler ile aynı noktada birleşmişlerdir’ denmesini kabul eder mi?! Bu bir!

İkincisi: Ben kesin bir şekilde söylüyorum ki Sahâbe sıhhat şartı ve kemâl şartı diye bir şeyi tartışmadan vefat etmişlerdir. İcmalarının kaynağı ise ancak Kitab’dan anladıkları ve Nebîmiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’den öğrendikleri idi.

Sayacaklarının üçüncüsü ise şudur: Şeyhin muhaliflerine, yani Ehli Sünnet ve’l Cemaat’e bu yakıştırmalarla saldırmayı bırakmasını ne zamandır isterim!”
 
Talebelerinden biri doğru olanın onun tercih ettiği görüş yani amellerin imanın kemâlinin şartı olduğu görüşü olduğunu beyân ederek bu meselede el-Elbânî’yi savunmaya çalışmış, bunu açıklamak için “Dabtu’d Davâbıt” ismini verdiği bir kitap kaleme almış ve bu kitapta şunları söylemiştir:

“Şeyh Ehli Sünnet’in menhecinin zâhirî amelin imanın kemâlinin şartı olduğu, sıhhatinin şartı olmadığı, namazı terk eden kimsenin dinden çıkaran büyük küfür ile kâfir olmayacağı görüşü olduğunu açıkça ifâde etmiştir... Onun dile getirdiği şey, yani zâhirî amelin imanın kemâlinin şartı olduğu hakikatin ta kendisidir. Kabul etmeyen varsın kabul etmesin!”

Derim ki: Bu yazar farkında olmadan kendisiyle çelişkiye düşmüş, bu kitabında imanın söz ve amel olduğunu söyleyerek Ehli Sünnet’e lâfzen muvafakat etmiştir. Fakat manen onlara muhalefet etmiştir.

Alu Hamdan’dan yaptığımız alıntı burada sona erdi. Böylece Elbani’nin amelleri imanın sıhhat şartı değil, kemal şartı olarak gördüğü ortaya çıkmaktadır. Bu ise selefin “iman söz ve ameldir” şeklinde kavline zıttır ve bu sözün zahirine muhalif şekilde tevil edilmesidir. Elbani’nin sırf lafız olarak muhalefet ettiğini söylemek de mümkün gözükmüyor, onun bilhassa namaz meselesi hakkında söyledikleri bunu imkansız kılmaktadır. Zira o, açıkça namazı terkedenleri tekfir edenlerin Haricilikten nasiplendiğini iddia etmiş ve namazı terk edenlerin kafir olmayacağı iddiasını da amellerin imanın kemal şartı olduğu yönündeki fasid iddiasına dayandırmıştır. O, -yukarda geçtiği üzere- namazı terk edenlerin kafir olmasını, sadece tevbe teklif edilip ölümle yüz yüze kaldığı zaman namazı terkte ısrar etmesine bağlamış, bu hususta İbni Teymiye ve benzeri alimlere muvafakat etmiş, lakin o alimlerden farklı olarak mücerred namazın terkinden dolayı küfrün hasıl olacağı görüşünü savunanları Haricilikle itham etmiştir. Böylece selef ve haleften bir çok kimseyi Haricilikle itham etmiş olmaktadır ki Ehli Sünnete Harici demek, Mürcie’nin bir alametidir. Elbani’nin iman küfür meselelerinde Mürcie ve Cehmiye’nin görüşlerini savunduğu tek mesele burada zikredilenler değildir. O, Allaha Peygambere söven birisinin dahi, bunu inkardan değil de cehaletten ya da kötü eğitimden dolayı yaptığı takdirde mümin kalabileceğini iddia etmiştir. Keza şirk koşan birisinin cehaletten dolayı bunu yaptığı takdirde müslüman kalabileceğini iddia etmesi ve beşeri şirk kanunlarıyla hükmeden yöneticilerin yaptıkları işi helal saymadıkları müddetçe tekfir edilemeyeceğini ileri sürmesi de bu kabildendir. Bütün bunlar Elbani’nin iman meselesinde, yukarda nakledilen tarzda Mürcie ve Cehmiye usulüne sahip olmasından kaynaklanmaktadır. Bu, onun sözlerini dikkatle inceleyen ve selefin akidesine de vakıf olan herkesin görebileceği açık bir husustur. Suud’da Gulat-ı Mürcie fikriyatını savunduğu için dışlanan Abdulaziz Reyyis, “el-İmam’ul Elbani ve Mevkifuhu min’el İrca” adlı kitabında Elbani’nin Mürcie olmadığını isbatlamaya çalışsa da bunu başaramamıştır. (Necmi Sarı, Reyyis’in kitabını –kitabın kapağına bu zındığın ismini koymadan!- “İrca Fikri ve el-Elbani’ye Yapılan Mürcie Yakıştırması” ismiyle basmıştır.) Elbani, esas itibariyle küfrü kalple sınırlandırmıştır. Böylece imanı tasdik, küfrü ise inkar ve tekzib olarak gören Mürcie’nin aşırılarına muvafakat etmiştir. Fakat bir yandan selefin iman konusundaki sözlerine de lafzen muvafakat etmiştir. Bu şekilde çelişkilerle dolu bir akideye sahiptir. İşte bu karmaşık ve çelişkili usulünden, daha doğrusu usulsüzlüğünden ötürü zikri geçen batıl fetvaları verebilmiştir. Günümüzdeki Elbani takipçilerinde de aynı hal mevcuttur. Onlar, bu meselenin usulünü selefin iman tanımı ışığında çözmeden sözkonusu fasid usule dayalı olarak iddia ettikleri diğer batılların da batıllığını idrak edebilmeleri sözkonusu olmaz. Vallahu a’lem.

Kendisi de bir kral olan Halife Memun Nadr bin Şumeyl (ra)'a şöyle demiştir:
يَا أَبَا الْحَسَنِ الْإِرْجَاءُ دِينُ الْمُلُوكِ
"Ey Ebu'l Hasen! İrca (Mürcielik) kralların dinidir!" (ed-Dulabi, el-Esma ve'l Kuna, no: 832; ayrıca Lalekai, es-Sunne, no: 2818)

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Yönetici
  • *****
  • İleti: 2022
  • Değerlendirme Puanı: +50/-0
Hamdan'ın Selefin Katında İman adlı kitabından Elbani hakkındaki bölümü aşağıya iktibas ediyoruz.

Kendisi de bir kral olan Halife Memun Nadr bin Şumeyl (ra)'a şöyle demiştir:
يَا أَبَا الْحَسَنِ الْإِرْجَاءُ دِينُ الْمُلُوكِ
"Ey Ebu'l Hasen! İrca (Mürcielik) kralların dinidir!" (ed-Dulabi, el-Esma ve'l Kuna, no: 832; ayrıca Lalekai, es-Sunne, no: 2818)

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Yönetici
  • *****
  • İleti: 2022
  • Değerlendirme Puanı: +50/-0
Yeri gelmişken şunu da belirtelim ki, yukarda zikri geçen Abdulaziz Reyyis gibi bazı kimseler Elbani ve benzerlerinin Mürcie olmadığını isbatlamak için onların, selefin "iman söz ve ameldir, artar ve eksilir" sözünü tasdik ettiklerini nazara vererek, böyle diyen bir kimsenin Mürcie'den beri olacağını iddia ediyorlar ve selef alimlerinin şu tarz sözlerini delil getiriyorlar:

İmam Ahmed’den nakledildiğine göre “İman artar ve eksilir” diyen birisi hakkında şöyle demiştir:

هٰذَا بَرِيءٌ مِنَ الْإِرْجَاءِ “İşte bu kimse, irca’dan beri olmuştur!” (Hallal, es-Sunne, no: 1009)

İmam Berbehari ise Şerh'us Sunne'de şöyle demiştir:

وَمَنْ قَالَ: اَلْإِيمَانُ قَوْلٌ وَعَمَلٌ، يَزِيدُ وَيَنْقُصُ، فَقَدْ خَرَجَ مِنَ الْإِرْجَاءِ أَوَّلِهِ وَآخِرِهِ.

"Kim “İman söz ve ameldir, artar ve eksilir” derse ircânın başından ve sonundan kurtulmuş olur."

Biz, Berbehari rahimehullah'ın bu sözünün geçtiği yerde açıklama olarak şu dipnotu koymuştuk, ehemmiyetine binaen naklediyoruz:

"İmamların bu ve benzeri sözleri, “her kim böyle der ve buna muhalif olacak başka bir görüş ortaya atıp bu sözle çelişmezse” şeklinde anlaşılmalıdır. Zira Mürcie fırkalarından iman artar, eksilir diyenler vardır. Mesela Eşarilerden bir kısmı böyle demektedir. Keza Mürcie’den olup da iman, söz ve ameldir diyenler olduğunu Harb el-Kirmani rahimehullah beyan etmiştir. Bununla beraber bu bahsettiği fırka imanda –inşallah müminim diyerek- istisnada bulunmayı kabul etmemişlerdir. (Mesail’u Harb, sf 1015) Günümüzde de “amel imandandır” diyen ve Ehli Sünnet’in iman hususundaki sözlerini kâğıt üstünde kabul eden,  ondan sonra da Mürcie’nin bile söylemeye cesaret edemeyeceği görüşlere saplanan kimseler vardır. Mesela, bunlardan bazıları Allaha ve Rasülüne söven kimsenin, cahil olduğu takdirde küfre düşmeyeceğini söyleyecek duruma gelmiştir. Bu kimseler, bu tarz görüşlerinden vazgeçmedikleri müddetçe sırf Ehl-i Sünnetin bazı görüşlerini lafzen kabul ediyorlar diye irca’dan beri olmuş olmazlar. Zira bu sözleri, diğer sözlerini nakzetmektedir. Bir kimse hakkında hüküm verirken bir sözünü esas alıp, diğer sözünü görmezden gelmek ise adaletli bir yaklaşım olmaz. Vallahu a’lem." Bkz. Şerh'us Sunne Tercümesi, sf 319, 172. maddenin dipnotu, Neda yay.

Bunlara ek olarak şunu söyleyebiliriz: İmamların bu tarz sözleri, tıpkı La ilahe illallah diyen cennete girer, vb tarzda hadisleri "Her kim şartlarını yerine getirir ve buna aykırı bir şey yapmazsa" şeklinde anlamak gerektiği gibi kayıtlı olarak anlamak gerekir. Bu hadisi dilleriyle "La ilahe illallah" diyen Yahudilerin, Hristiyanların ve İslama intisap eden müşriklerin cennete gideceği şeklinde yorumlayanların anlayışı ne kadar sakatsa, imamların "İman söz ve ameldir, diyen irca'dan beri olur" tarzı sözlerinden, bundan sonra buna muhalif görüşler ortaya koysa bile böyledir, şeklinde anlayanların anlayışı da o derece kısırdır, Allahu a'lem.
Kendisi de bir kral olan Halife Memun Nadr bin Şumeyl (ra)'a şöyle demiştir:
يَا أَبَا الْحَسَنِ الْإِرْجَاءُ دِينُ الْمُلُوكِ
"Ey Ebu'l Hasen! İrca (Mürcielik) kralların dinidir!" (ed-Dulabi, el-Esma ve'l Kuna, no: 832; ayrıca Lalekai, es-Sunne, no: 2818)

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Yönetici
  • *****
  • İleti: 2022
  • Değerlendirme Puanı: +50/-0
ELBANİ'NİN SIFATLAR KONUSUNDAKİ CEHMİLİĞİ!

Allahu Teala’ya Oturma nisbeti ve benzeri konularda muasırların görüşleri:

Bu bölümde inşallah bazı muasırların bu gibi konulardaki sözlerinin değerlendirmesini yapmaya çalışacağız. Bu konuya bilhassa selef itikadına nisbet edilen bazı kimselerin sözlerinin değerlendirmesiyle başlayacağız inşallah. Bu bölüme de ilk olarak asrın muhaddisi olarak takdim edilen, ancak asrın saptırıcı imamlarından biri olarak vasfedilmesi daha uygun olan Nasıruddin el-Elbani’nin bazı sözleriyle başlamak istiyorum. Çünkü günümüzde selef itikadının sulandırılması ve de Cehmiye ve Mutezile bidatlarının selefilik gibi lanse edilmesinde bu zatın büyük katkısı olduğunu düşünüyoruz. Bu şahıs, temel dini eğitimini Hanefi-Maturidi geleneğine göre yaptıktan sonra hadis ilimleriyle meşgul olmaya başlamış, bu arada maalesef Hicaz-Necd bölgesi haricinde  yaygın olan ve de selefiliği tasavvuf aleyhtarlığı ve mezhep karşıtlığı olarak algılayıp bundan ibaret sayan bir selefiliğe intisap etmiş, hadis sahasındaki faaliyetleri arttıkça Suudi Arabistan ve diğer ülkelerdeki şöhreti de o oranda artmış ve de gördüğümüz kadarıyla günümüzdeki selefi camianın çoğunluğunu çeşitli konularda etkilemeyi başarmıştır. Elbani’nin iman küfür meselelerindeki Cehmi fikirleri zaten ehli nezdinde malumdur, biz de daha önce bu hususa değinmiştik: http://darultawhid.com/tr/forum/index.php?topic=875.0 Elbani’nin Cehmi usulü sürdürdüğü diğer bir saha ise Esma ve Sıfat Tevhidi konusudur. Maalesef onun bu yönü, diğeri kadar bilinmemektedir. Bu da isim ve sıfat tevhidinin bilinmemesinden kaynaklansa gerektir! İman konularındaki Cehmiliği ise beşeri kanunlarla hükmeden yöneticilere Müslüman demesi gibi biraz siyasi içerikli konularla irtibatlı olması hasebiyle şöhret bulmuştur, kaç kişi onun ve benzerlerinin iman küfür meselelerindeki görüşlerinin vahametini hakkıyla idrak etmiştir Allah bilir!

Burada şunu da vurgulamak gerekir ki; bir kimsenin isim ve sıfatlardan bazılarını kabul etmesi, hatta muhaliflerle münazara etmesi, bu konuda kitaplar bastırması gibi şeyler o kişinin sıfatlar konusunda Cehmi tesirlerden tamamen kurtulduğu manasına gelmez. Tarihte selef itikadını müdafaa eden alimler arasında bile bundan tümüyle kurtulabilen alim sayısı azdır. Elbani ve mukallidlerinin de bu Cehmi tesirlerle yaptıkları işlerden birisi –yukarda da zikri geçtiği üzere- bilhassa Allahu Teala’ya oturma nisbet eden hadisleri inkar etmeleridir. Bu kimselerin tek yaptığı bu hadislerin sened yönünden sıhhatine dil uzatmaktan veya istivanın oturma olarak tefsirini ilmi bir hata olarak görmekten ibaret değildir. Bilakis bu kimseler, bunu bizzat teşbih ve tecsim olarak görmekte ve itikadi açıdan inkar etmektedirler. Elbani, bu husustaki kanaatlerini Zehebi’nin Uluvv kitabını ihtisar ettiği çalışmanın mukaddimesinde ortaya koymuştur. Bu kitabın mütercimi olan Necmi Sarı da istiva hakkındaki bir videosunda bu yönde konuşmuştur. Misal teşkil etmesi açısından Elbani’nin bu konu hakkındaki bir sözünü nakletmek istiyorum:


ومما يدل على ذلك أنه ثبت في " الصحاح " أن المقام المحمود هو الشفاعة العامة الخاصة بنبينا صلى الله عليه وسلم.ومن العجائب التي يقف العقل تجاهها حائرا أن يفتي بعض العلماء من المتقدمين بأثر مجاهد هذا كما ذكره الذهبي (ص 100 - 101 و117 - 118) عن غير واحد منهم، بل غلا بعض المحدثين فقال: لوأن حالفا حلف بالطلاق ثلاثا أن الله يقعد محمدا صلى الله عليه وسلم على العرش واستفتاني، لقلت له: صدقت وبررت!
قال الذهبي رحمه الله: " فأبصر - حفظك الله من الهوى - كيف آل الغلو بهذا المحدث إلى وجوب الأخذ بأثر منكر، واليوم فيردن الأحاديث الصريحة في العلو، بل يحاول بعض الطغام أن يرد قوله تعالى: (الرحمن على العرش استوى) ".
قلت: وإن مثل هذا الغلو لمما يحمل نفاة الصفات على التشبث بالاستمرار في نفيها، والطعن بأهل السنة المثبتين لها، ورميهم بالتشبيه والتجسيم، ودين الحق بين الغالي فيه والجافي عنه، فرحم الله امرءا آمن بما صح عن رسول الله
صلى الله عليه وسلم كهذا الحديث، فضلا عن مثل هذا الأثر!

"...Sahih hadis kitaplarında Makam-ı Mahmud'un, Peygamberimiz -sallallahu aleyhi ve sellem-'e âit umumî şefaat olduğunun sâbit oluşu buna delâlet etmektedir. İnsan aklının şaşkın kaldığı acaipliklerden birisi de, İmam Zehebî'nin birden fazla kişiden zikrettiği üzere, Mücâhid'in bu eseriyle bazı mütekaddim âlimlerin fetvâ vermeleridir.Hatta bazı muhaddisler daha da ileri giderek şöyle demiştir:

- Eğer yemîn eden bir kimse, Allah Teâlâ, Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem-'i Arş'ın üzerine oturtacağına üç talak üzerine yemîn etse ve bana bu yemînin doğru olup-olmadığının fetvâsını soracak olsa ona: Doğru söyledin ve yemîninde isâbet ettin, derim.

Zehebi (rh.a) diyor ki:

“Allah seni hevaya tabi olmaktan korusun, bu muhaddis nasıl da münker bir eseri kabul etmenin vacip  olduğunu ileri sürecek kadar aşırı gidebilmiştir bir bak! Bugün ise uluvv hakkındaki açık hadisleri reddetmektedirler, bilakis bazı cahiller Allahu Teala’nın ‘Rahman Arşa istiva etti’ kavlini reddedecek hale gelmiştir.” (el-Uluvv, sf 170-171)

(Elbani devamla diyor ki)

Şüphesiz ki bu gibi aşırılık, Allah Teâlâ'nın sıfatlarını inkâr edenlerin, inkâra devam etmelerine, sıfatları kabul eden Ehl-i sünnete karşı çıkıp onları karalamaya, onları teşbih ve tecsimle itham etmelerine sebep olmaktadır. Halbuki hak dîni, onda aşırı giden ile ona haksızlık eden arasındadır.

(Mücâhid'den gelen) bu esere değil de Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-'den sahih olarak gelen hadislere îmân eden kimseye Allah Rahmet etsin! " ("Silsiletu'l-Ehâdîsi'd-Daife", no: 865)

Elbani, ardından Darakutni’nin yukarda naklettiğimiz şiirinin asılsız olduğunu isbatlamaya çalışmakta ve ondan sonra da oturmayla alakalı nakledilen hadislerin tenkidine girişmektedir. Bu konularda ve Zehebi’nin sözleri hakkında yukarda bilgi vermiştik. Görüldüğü üzere Elbani, Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem)’in Arşa oturtulması ve Allahu Teala’nın Arş’a oturması hakkındaki rivayetleri reddederken bunların sıhhat durumundan ziyade teşbih ve tecsim içerdiği iddiasına tutunmakta, hatta Ehli sünnet imamlarının bu tip rivayetleri naklederek sıfat inkarcılarına koz verdiğini ileri sürmektedir. Böylece, yukarda isimleri geçen onlarca imamı ve eserlerini teşbih ve temsil töhmeti altına almaktadır ki bu dil uzattığı imamların her biri Zehebi’nin tabiriyle hidayet kandilleri olan alimlerdir. Elbani kendi aklına şaşacağı yerde muhaddislerin kahir ekseriyetini teşkil eden bu büyük cemaate şaşırmayı tercih etmektedir!

Elbani, aynı yaklaşımı el-Uluvv Muhtasar’ının mukaddimesinde de sergilemeye devam etmektedir. Zehebi’nin Mücahid hadisiyle alakalı sıhhat bakımından yaptığı değerlendirmeleri sanki kendisi gibi bu haberi tümden inkar etmiş olarak değerlendirmekte, ardından Zehebi’nin aynı hadis hakkındaki tezkiye edici sözlerini okuyunca da yine hayrete düşmekte ve Zehebi’nin çelişkili konuştuğunu zannetmektedir! Halbuki önce kendine hayret etse ve Zehebi’nin sözlerini gerçekten doğru anlayıp anlamadığını sorgulasa daha ilim edebine uygun bir iş yapmış olurdu. Yine aynı yerde şöyle demektedir:

والمقصود من ذلك أن رواية الأحاديث الضعيفة من بعض المحدثين هو مما يعاب عليهم من قبل المخالفين لهم, وإن كان هؤلاء يفعلون ما هو أسوأ من ذلك كما أوضحه شيخ الإسلام في الكلام الذي أحلناك عليه آنفا .ومن أشهر من أخذ ذلك عليهم في هذا العصر ويتخذه حجة في تسخيفهم وتضليلهم الشيخ الكوثري المعروف بعدائه الشديد لأهل السنة والحديث ونبزه إياهم بلقب الحشوية والمجسمة, وهو في ذلك ظالم لهم مفتر ولكن -والحق يقال- قد يجد أحيانا في ما يرويه بعضهم من الأحاديث والآثار ما يدعم به فريته مثل الحديث المروي في تفسير قَوْلِهِ تَعَالَى: {عَسَى أَنْ يَبْعَثَكَ رَبُّكَ مَقَامًا مَحْمُودًا} قال: يجلسني على العرش.


" -Şeyhulislâm İbn-i Teymiyye'nin de belirtiği gibi, onlar bundan daha kötüsünü yapmalarına rağmen- Bazı muhaddislerin zayıf hadisleri rivâyet etmeleri, onlara karşı olan muhalifler tarafından ayıplanan ve tenkit edilen hususlardan birisi olmuştur.

Bu çağda onları tenkit eden, ayıplayan, bunu onların aptallığına ve dalâletine bir huccet olarak kullananların en tanınmışı, sünnet ve hadis ehline şiddetli düşmanlığıyla bilinen, onlara Haşeviyye ve Mücessime lakabını veren Zâhid el-Kevserî'dir. Hakikatte el-Kevserî bu konuda onlara zulmeden ve iftira eden durumundadır.

Fakat -hakkın söylenmesi gerekir- bazı muhaddislerin rivâyet ettikleri hadis ve eserlerde, bazen onun (el-Kevserî'nin) iftirâsını destekleyen şeyleri bulabilir.

Örneğin: Allah Teâlâ'nın:
 (عَسَى أَن يَبْعَثَكَ رَبُّكَ مَقَامًا مَحْمُودًا))
"Umulur ki Rabbin (kıyâmet günü insanlara şefaatçi olman için) seni Makam-ı Mahmud'a (övülen makama) ulaştırır. "
Kavli hakkında (Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-'in): "Allah Teâlâ beni Arş'ın üzerine oturtacaktır." Diye rivâyet olunan hadis gibi.”

Elbani, bunu dedikten sonra Mücahid haberinin zayıflığını isbat etmeye çalışmaktadır. ("el-Uluvv Muhtasarı", s: 14-20)

Elbani böylece İmam Ahmed ve ashabından başlayarak Mücahid hadisini kabul eden bütün imamları hadis ehline dil uzatan Kevseri ve benzerlerine malzeme vermekle itham etmektedir. Hatta Elbani’nin nezdinde Kevseri’nin bu zayıf olduğunu iddia ettiği hadisleri nakledenlere yaptığı ithamlarda haklı olması gerekir, işin aslında Kevseri selef imamlarına Haşeviyye ve Mücessime diyerek kendi batıl akidesi açısından daha tutarlı bir tavır sergilemiştir, Elbani gibi selef imamlarının akidesini teşbih olarak nitelendirip ondan sonra imamları savunmaya, kendisini onlardanmış gibi gösterrmeye kalkışmamıştır, dürüst  davranmıştır! Elbani’nin bu rivayetlere aynı Kevseri gibi itikadi açıdan hücum ettiği bellidir. Öyle olmasa bu rivayetleri nakletmenin Ehli sünnete teşbih ve tecsim ithamında bulunulmasına yol açtığını ileri sürmezdi. Böylece o, sözde muhalif olduğu Kevseri’yle aynı çizgide buluşmaktadır. Elbani, Allahu Teala’ya oturma izafesini reddederken bunun Kitap ve sünnette geçmediğini gerekçe göstermeye çalışmakta, lakin bu rivayetlerin seneden zayıf olmasından ziyade ihtiva ettiği manayı bizzat inkar etmeye çalıştığı gözden kaçmamaktadır.

Yine muasırlardan M. Salih el Müneccid, meşhur fetva sitesinde kendisine sorulan Makam-ı Mahmud’la alakalı soruya benzer şekilde cevap vererek Elbani’nin yukardaki sözlerini nakletmektedir. Müneccid,konu hakkındaki nakilleri de tek taraflı almakta ve de İbn Teymiye ve Zehebi’nin Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem)’in Arşa oturtulmasına dair merfu rivayetleri zayıfladıkları sözleri naklederek sanki Mücahid’den gelen haberi de reddediyorlarmış gibi izlenim vermektedir. Ebu Muaz Çubukabadi isimli şahıs da Müneccid’in bu fetvasını sitesinde onaylayarak nakletmektedir. Gördüğümüz kadarıyla dünyadaki ve Türkiye’deki selefi geçinen davetçilerin bir çoğu da bu konularda Elbani ve benzerlerinin yaklaşımını kabul etmekte ve selefe muhalefet ederek muasırlara tabi olmaktadırlar.

Halbuki muasırlardan biraz daha eski olanlar, bilhassa Suudi ulemasının böyle dış ülkelerdeki davetçilerden etkilenmeye başlamadığı dönemlerde yaşayanlar, bu konularda böyle düşünmemektedir. Mesela Abdurrahman es-Sa’di (v. 1376) Abdullah bin Ahmed’in “es-Sunne” adlı eserinde geçen oturmayla alakalı rivayetler hakkında şöyle demektedir:


فكذلك نثبت أنّه استوى على عرشه استواء يليق بجلاله سواء فُسِّر ذلك بالإرتفاع أو بعلوّه على عرشه ، أو بالإستقرار أو بالجلوس .فهذه التّفاسير واردة عن السلف ، فنُثْبِت لله على وجه لايماثله ولايشابهه فيها أحد ، ولامحذور في ذلك إذا قرنَّا بهذا الإثبات نفي مماثلة المخلوقات
“İşte bizler bu şekilde Onun Arş’ının üzerine celaline layık bir şekilde istiva ettiğini kabul ederiz. Bu, ister irtifa’ (yükselme) veyahut Arş’ın üzerine uluvvu olarak, isterse de istikrar (yerleşme) ve culus (oturma) olarak tefsir edilsin; bütün bu tefsirler seleften gelmiştir. Şu halde bunları Allah hakkında başka kimseye misil ve benzerlik arzetmeyecek şekilde kabul ederiz. Bu kabulün mahlukata benzerliği nefyettiğini ikrar ettiğimiz takdirde bunun bir sakıncası yoktur.” (el-Ecvibet’us Sa’diyye an’il Mesail’il Kuveytiyye, sf 146)

Sa’di böylece mahlukatın oturması ve yerleşmesi gibi değerlendirilmediği müddetçe Allahu Teala’ya bunları nisbet etmenin bir sakıncası olmadığını ifade etmektedir.

Yine Suudi ulemasından olan İsmail el-Ensari’nin (v. 1417) yukarda zikri geçen ve Allahu Teala’ya oturma nisbet edileceğini ifade eden Darakutni’nin beyitlerini kabul ettiğini ve bunlarla istidlal ettiğini öğrencisi Abdulaziz bin Faysal er-Racihi nakletmektedir. (Kam’ud Decacile,  sf 246) Bu Racihi, şu an Suud’un meşhur alimlerinden kabul edilen Racihi’den başka birisidir, daha genç yaşta olup ilim talebelerinden addedilmektedir.

Er-Racihi, başka bir kitabında şöyle demektedir:


قال خارجة: وهل يكون الاستواء إلا بجلوس" وهذا كلام صحيح لا غبار عليه نعم وهل يكون الاستواء إلا بجلوس وهذا من معاني الاستواء فإن الاستواء في اللغة له عدة معان ويعرف كل معنى بحسب اللفظ والسياق ومن سياق الآية عرفنا أن المقصود بقوله( تعالى الرحمن على العرش استوى)أي على العرش علا وجلس ولكن على ما يليق بجلاله جل وعلا ولا نكيف ذل ولا نؤوله ولا نعطله ولا نمثله وهذا معنى قول الامام مالك رحمه الله((الاستواء معلوم)أي نعرفه من لغتنا وهو العلو والارتفاع والجلوس والاستقرار)"
“Harice şöyle demiştir: ‘Oturma olmaksızın istiva olur mu hiç?’ Bu, üzerinde herhangi bir toz (kapalılık) olmayan doğru bir sözdür. Evet, oturma olmaksızın istiva olur mu? Bu, istivanın manalarından birisidir. Zira, istiva’nın lugatte çeşitli anlamları vardır ve her bir anlam lafızdan ve siyaktan anlaşılır. (İstiva hakkındaki) ayetin siyakından ise ‘Rahman Arşa istiva etti’ kavlindeki maksadın ‘yükseldi ve oturdu’ demek olduğunu anlarız. Lakin, bu Şanı Yüce Allah’ın şanına layık bir şekildedir. Bunu keyfiyetlendirmeyeceğimiz gibi tevil, tatil ve temsil de etmeyiz. İşte bu, İmam Malik’in ‘İstiva ma’lumdur’ kavlinin manasıdır. Yani biz onu dilimizde bilmekteyiz ki o yücelik, yükselmek, oturmak ve yerleşmek demektir.” (Kudumu Ketaib’il Cihad, sf 101)

Görüldüğü üzere Racihi, oturma meselesini açık bir şekilde ikrar etmektedir. İşin ilginç yanı bugün selefi geçinen çevrenin en çok itimad ettiği kişi olan Salih bin Fevzan, bu kitaba takriz yazmış ve haber-i vahidin akidede delil olduğunu isbatlamak amacıyla telif edilen bu kitabı kuvvetli bir reddiye olarak gördüğünü ifade etmiştir. Necmi Sarı ise istiva hakkındaki konuşmasında Şeyh Fevzan bu bölümleri görmemiş olabilir vs diyerek Şeyhi hakkında hüsn-ü zan (!) etmeye çalışmaktadır. Salih bin Fevzan, böyle önüne gelen her kitaba okumadan, hatır gönül için takriz yazan biriyse o zaman nerde kaldı onun hakkında iddia ettiğiniz şeyhliği, allameliği? Salih bin Fevzan’ın çeşitli akidevi konulardaki çelişkileri, zikzakları, birbirini nakzeden sözleri vs ehli nezdinde malumdur. Lakin o, Racihi’nin Allahu Teala’ya oturma nisbet eden sözlerini gördüğü halde tasdik ettiyse şu halde size göre Salih bin Fevzan Müşebbihe’dir, yok buraları okumadığı halde okumadığı bir kitabı tavsiye ediyor ve avamı yanlış yönlendiriyorsa o zaman ilmi ehliyeti ve güvenirliği tartışmaya açılır. Yani size göre herhalükarda bu mesele Salih bin Fevzan’ın sizin nezdinizdeki alimlik vasfını zedeler.

Necmi Sarı, sözkonusu konuşmasında açık bir biçimde Allahu Teala’ya oturma nisbet etmenin teşbih olduğunu söylüyor. Biz de buradan Necmi Sarı’ya soruyoruz: Bu sözünün delili nedir? Neden inmek, çıkmak, yükselmek teşbih olmuyor da oturmak teşbih oluyor? Aradaki fark nedir? Bu sıfatların hepsini birden reddeden Cehmiler sizin gibilerden daha tutarlı değil midir? Ayrıca seleften bunu söyleyen kim vardır, hangi selef alimi ve selefin yolundan giden hangi alim Allaha oturma nisbet etmek teşbihtir, küfürdür ve saire demiştir? Bilakis yukarda biz bunu kabul eden onlarca alimin ismini zikrettik, size göre bütün bu alimler sapık Mücessime midir? Bütün bunları Necmi Sarı’ya ve onun şahsında selefi olduğunu iddia eden ve etmeyenlerden Allahu teala’ya oturma nisbet etmeyi teşbih, tecsim yani küfür ve şirk addeden herkese soruyoruz. Gerçi bu zihniyette olanlara seleften ve hadis imamlarından nakil getirilse bile ne değişir, onu da bilmiyoruz. Çünkü Necmi Sarı, sadece Racihi gibi muasırlara değil, muhaddis imamlardan Osman bin Said ed-Darimi’ye bile bu hususta tan etmektedir ki onun mezhebine göre sadece ona değil, yukarda isimleri geçen bütün imamlara tan etmesi gerekir. Üstelik bu sadece alim hata etmiştir, denilip geçilecek bir mesele değildir. Zira Allah Subhanehu’ya oturma nisbet etmek teşbihse bu küfrü gerektiren bir itikad olmaktadır, çünkü Allah’ı mahlukata benzetmek küfürdür. Bu adamlar cehaleti özür görseler veya bunu hafi meseleler arasında değerlendirseler dahi en iyi ihtimalle yukarda ismi geçen kırk küsur alim itikadlarında küfre yakın bidatleri barındıran kimseler olmaktadır. İsteyenler o listeye tekrar baksınlar, bu imamlar da Müşebbihe ise eğer, bu din kimden öğrenilecektir ve geriye kim kalmaktadır bilmiyoruz? Herhalde tekrar eskisi gibi Maturidi’den, Razi’den ve Gazali’den öğrenmeye kaldıkları yerden devam edebilirler! Biz oturma sıfatını kabul eden alimlerin isimlerini, insanları korkutmak için, demagoji olsun diye zikretmiyoruz. Muhaliflerin çelişkisini beyan etmek ve savundukları şeyin, nasıl da ümmeti, bilhassa da bu ümmetin selefini tekfir etmeye varan, Rasul (sallallahu aleyhi ve sellem)’in ve ashabının ilmini –ki bu dinin kendisidir- nakleden insanları zan altında bırakan bir şey olduğunu vurgulamak için zikrediyoruz. Yoksa usul bakımından bu kimseler Allaha oturma nisbet etmenin küfür veya sapıklık olduğunu asla tutarlı bir şekilde izah edemezler, buna şer’i bir delil de getiremezler. Bu kimselerin, bu konuda sadece bin senedir sıfat inkarcısı Cehmiye ve Muattıla akidesiyle yoğrulmuş olan bu toplumdan devraldıkları önyargılardan başka bir dayanakları da yoktur. Allah, Arşın üzerinde oturuyor dediğinizde haşa, tevbe estağfirullah diyen alim cahil, selefi gayrı selefi herkese bu tavrının açıklamasını, dayanağını sorduğunuzda göreceksiniz ki size hiçbir usule ve nassa dayanmayan birtakım tekerlemelerden başka bir cevap veremeyecektir.

İşte bundan dolayı Necmi Sarı da, sözkonusu konuşmada oturma sıfatını kabul etmek, teşbihtir iddiasına delil getirmediği, hatta kendisinde ve toplumda var olan akide edinilmiş önyargılardan dolayı delil getirmeye bile çalışmadığı gibi; selef ve haleften hiçbir muteber alimden de dayanak getirememekte ve ancak muasırların kelamlarını nakledebilmektedir. Nakil yaptığı muasırlardan Elbani’nin ne olduğu zaten bellidir, onunla alakalı yukarda tafsilatlı bilgi verdik. Bu konuda, İbn Useymin, Bin Baz, İbn Cibrin ve Salih bin Fevzan gibi bazı Suudlulardan nakilde bulunmaktadır ki bu naklettiklerinin hiç birinde kendisinin veya üstadı Elbani’nin yaptığı gibi Allahu Teala’ya oturma izafe etmek teşbih ve tecsimdir anlamına gelecek bir söz yoktur. İbn Useymin’in kelamlarına birazdan değineceğiz inşallah, diğerleri ise M. Ali Sabuni ve benzerlerinin Ehli sünnete iftira ettiği “Allah, bizden birinin divanda oturduğu gibi Arşın üzerinde oturuyor” sözünü reddetmektedirler, hatta bunun küfür olduğunu söylemektedirler ki bu doğrudur. Her kim Allah bizim gibi oturur, iner, çıkar der ve Allahın sıfatlarını kulların sıfatlarına benzetirse kafir olur, bu ise teşbih ve temsil yapmaksızın sözkonusu sıfatları Allah’a layık bir şekilde izafe etmenin küfür olmasını gerektirmez. Sözü geçen zatların kelamında var olan şey en fazla, istivanın selef tarafından yapılan tefsirleri arasında oturmanın olmadığını söylemeleri ve istivanın İbn Kayyım’ın bahsettiği dört şekilde tefsir edildiğini söylemekten ibarettir. Bu ise tahkik edilmeden söylenmiş bir sözdür, bu konuda daha önce ayrıntılı bilgi verildiği için geçiyorum. Herhalükarda Necmi Sarı’nın kendisinden nakilde bulunduğu muasırların sözlerinde oturma sıfatı vermeyi teşbih olarak nitelendirdiklerine dair bir şey yoktur. Ben, şu dönemde dahi Suudi Arabistan’da aklı başında, belli bir seviyeye gelmiş, belli metinleri okumuş hiç kimsenin kolay kolay bunu söyleyeceğini zannetmiyorum. Söyleyen varsa da ancak memleketin dışındaki bazı kimselerden etkilenerek söyler. Şu anki Suudi ulemasının bu hususta hakka açıkça hücum etmemekle beraber hakla batıl arasında şeyler gevelemesi ise yukarda bahsettiğimiz gibi yine dış etkilerle olan bir şey olabilir. Çünkü son asırda, bilhassa da 70’li yıllardan itibaren izlenen dışa açılma politikası ile birlikte Suudi ulemasının diğer ülkelerden gelen ilim adamı ve davetçilerle etkileşimi artmıştır, böylece tekfir meselesinde, iman küfür meselelerinde ve diğer meselelerde olduğu gibi sıfatlar konusunda da selefe muhalif, Necd davetine muhalif fikirlere raslanmaya başlanmıştır. Bunun da onlardan birisi olduğunu düşünüyoruz.

İbn Useymin’in sözlerine gelince, o bu hususta kendisine sorulan bir soruya cevaben şöyle demektedir:


السؤال
 عثمان الدارمي في رده على بشر المريسي أورد أن الاستواء يأتي بمعنى الجلوس، ما رأي فضيلتكم؟
الجواب
 الاستواء على الشيء في اللغة العربية يأتي بمعنى الجلوس، قال الله تعالى: {وَجَعَلَ لَكُمْ مِنَ الْفُلْكِ وَالْأَنْعَامِ مَا تَرْكَبُونَ * لِتَسْتَوُوا عَلَى ظُهُورِهِ} [الزخرف:12-13] ، والإنسان على ظهر الدابة جالس أم واقف؟ هو جالس، لكن هل يصح أن نعديه إلى استواء الله على العرش؟ هذا محل نظر، فإن ثبت عن السلف أنهم فسروا ذلك بالجلوس فهم أعلم منا بهذا، وإلا ففيه نظر، وإلا نقول: كيفية الاستواء مجهول، ومن جملة الجهل ألا ندري أهو جالس أو غير جالس، ولكن نقول: معنى الاستواء العلو، هذا أمر لا شك فيه، استوى على العرش يعني: علا علواً خاصاً غير العلو العام الذي على جميع المخلوقات.


“Sual: Osman ed-Darimi, Bişr el Merisi’ye reddiyesinde istiva’nın culus yani oturma manasına geldiğini söylüyor, sizin bu husustaki görüşünüz nedir?

Cevab: Bir şey üzerine istiva etmek, Arap dilinde oturma manasına gelir. Allahu Teala şöyle buyurmaktadır: ‘O, gemilerden ve hayvanlardan kendisine bineceğiniz şeyler var etti. Ta ki onların üstüne istiva edesiniz/binesiniz…’ (Zuhruf: 12-13) İnsan, hayvanın sırtında oturur mu ayakta mı durur? Oturur. Lakin bunu Allah’ın Arşa istivasına da tatbik etmemiz doğru olur mu? İşte burada düşünmek gerekir. Eğer seleften bunu oturmak olarak tefsir ettikleri sabit olduysa neticede onlar bu meseleyi bizden daha iyi bilmektedirler. Yok sabit olmadıysa işte orada durmak gerekir. Eğer böyleyse (yani oturma lafzı seleften sabit olmadıysa) deriz ki: İstiva’nın keyfiyeti meçhuldür. Meçhul olan hususlar arasında şu da vardır: biz onun oturduğunu mu oturmadığını bilmemekteyiz. Lakin şunu deriz: İstiva’nın manası uluvv yani yüceliktir. Bu, kendisinde şüphe olmayan bir husustur. O Arşa istiva etmiş yani diğer mahlukatta yaygın olan yükseliş gibi olmayan hususi bir yükselişle yükselmiştir.”

İbn Useymin’in bu sözü, onun bazı ders ve fetvalarını içeren Lika’ul Bab’il Meftuh adlı seride yer almaktadır. Dikkat edilirse oturmayı, Elbani ve mukallidlerinin yaptığı gibi kökten reddetmemekte ve bunun kabulünü seleften sabit olup olmamasına bağlamaktadır. Bunun teşbih ve tecsim olduğunu da söylememektedir. Yani seleften oturmaya dair sahih bir nakil gelirse bunu kabul edecek, gelmediği takdirde –ona göre- oturma istivanın keyfiyetine dahil olduğu için bu hususta tevakkuf edecektir. Bu yaklaşım tarzı kuşkusuz problemlidir ve seleften meseleye bu şekilde yaklaşan kimse bilinmemektedir. Zira yukarda nakledildiği üzere oturmaya dair hadisler ve sahabeden sözler varid olmuştur. Bunların bir an için sabit olmadığı dahi farzedilse yukarda isimleri geçen selefin son dönemlerinde yaşamış bir çok alimin oturmayı kabul ettiği kesin olarak sabit olmuştur. Şimdi bütün bu alimler, keyfiyet hakkında mı görüş beyan etmişlerdir? Kaldı ki sıfatların keyfiyetinin meçhul olması genel bir kaidedir ve keyfiyet, hiçbir zaman insanlara açıklanmayacak olan bir şeydir. Allahu Teala’nın istivasının veya başka herhangi bir sıfatının keyfiyetinin açıklandığı herhangi bir nass sözkonusu değildir. Zaten keyfiyet, insan aklının kaldırabileceği bir şey de değildir. Şu halde oturmayı istivanın keyfiyeti olarak kabul edip, ardından keyfiyetin insanlara açıklanmasının mümkün olduğunu vehmettirecek tarzda konuşarak eğer istivanın keyfiyeti bize açıklanırsa, istivanın keyfiyetine dair seleften bir nakil gelirse bunu kabul ederiz, gelmezse kabul etmeyiz manasında sözler sarfetmek son derece batıl bir sözdür. Ayrıca, istiva’nın lugat manaları arasında yer alan oturmayı keyfiyet kapsamına sokmanın delili nedir? Neden istiva’nın diğer manaları olan yükselmek, çıkmak gibi şeyler keyfiyet olmuyor da oturma keyfiyet oluyor, aradaki fark nedir? Seleften yükselmeye dair nakiller gelmese bunları da mı keyfiyet babından kabul edecektik? Kuran ve sünnette geçen herhangi bir sıfatın manası hakkında seleften nakil gelmediği takdirde sözkonusu sıfatın manası hakkında sükut mu edeceğiz yoksa bu sıfatı, tıpkı diğer nasslarda olduğu gibi Arap diline göre mi açıklayacağız? Elbette ki Arap diline göre açıklayacağız, aksi takdirde bunun tefvid ehlinin yaklaşımından fazla bir farkı kalmaz. İmam Malik’in ve diğerlerinin ‘istiva malumdur’ diyerek istivanın Arap dilindeki anlamlarına işaret etmeleri, istivanın Arap dilindeki bütün manalarının –dil kaidelerine ve lafzın siyakına uygun olarak- Allahu Teala hakkında kullanılmasının caiz olduğuna işaret etmektedir. Oturma ve yerleşmenin istivanın manalarından olduğu bilindiği halde ne İmam Malik’in ne de başka herhangi bir selef aliminin bu manaları istisna etmemeleri yani istivanın lugatteki bütün manalarını kullanabilirsiniz, ancak oturmayı kullanamazsınız dememeleri oturmanın da Allahu teala’nın istivasını anlatırken kullanılabileceğini göstermektedir. Esas itibariyle bu, bütün sıfat nasslarında ve diğer nasslarda geçerli olan genel bir kaidedir. Kur’an Arap dilinde geldiğine göre –aleyhinde delil olanlar hariç- Arap dilinde caiz olan her mana ile Kuran tefsir edilebilir. Bunun aksini iddia edenin delil getirmesi gerekir. Yani işin aslında istiva oturma olarak tefsir edilir diyenlerin değil, böyle tefsir edilmez diyenlerin delil getirmesi gerekmektedir. Ancak bu husustaki yaygın cehaletten dolayı biz delil getirmek durumunda kalmışızdır, yoksa buna ihtiyaç yoktur.

İbn Useymin başka bir yerde şöyle demektedir:


وأما قول فضيلتكم: "إن بإمكان مالك أن يقول: الاستواء هو الجلوس" فلا أظن ذلك
بإمكانه لأن تفسير الاستواء بالجلوس لم يثبت عن السلف فيما أعلم
“Sizin şu sözünüze gelince: ‘Malik’in istiva oturmaktır demiş olması da imkan dahilindedir’ Bunun imkan dahilinde olduğunu zannetmiyorum, zira istivanın oturma olarak tefsir edilmesi bildiğim kadarıyla seleften sabit olmamıştır.” (Mecmuu Fetava ve Resail’il Useymin, 1/241)

Sanırım, bununla ilgili haberlerin sened yönünden sübut bulmadığını kasdetmiştir. Lakin, bir an için İbn Abbas, İbn Mesud, Hasen Basri ve İkrime’den gelen istivayı oturma olarak tefsir ettiklerine dair haberlerin sabit olmadığı farzedilse bile A’meş, Veki’, Süfyan, Harice bin Mus’ab, Ahmed bin Hanbel, Abdulvehhab el Verrak gibi selefin son dönemlerine yetişmiş imamların Allahu teala’ya oturma nisbet etmeyi kabul etmeleri, bunun seleften bir aslı olduğuna işaret etmektedir. Bu olmasa bile dediğimiz gibi Arapça’da istivanın oturma anlamını ihtiva etmesi dahi bu hususta tek başına yeterli bir delildir. İbn Useymin, bu şekilde kendi hocası olan Sa’diye de muhalefet etmektedir. Sa’di’nin istiva’nın oturma olarak tefsir edilmesini kabul eden sözleri yukarda geçmişti.

Bu meyanda muasırlardan sözlerini nakledeceğimiz son kişi, yine Suudi Arabistan’daki ilim talebelerinden Nasır bin Fehd’dir. Bu zat, daha çok cihadi akım içerisinde yer almaktadır ve el-Kaide ve Taliban’a destek mahiyetinde kitaplar yazdığından dolayı hapse atılmıştır. Şatibi’nin kitaplarındaki bazı akidevi hataları ele aldığı “el-İ’lam bi Muhalefat’il Mufavakat ve’l İ’tisam” adlı eserinde Şatibi’nin şu sözünü zikretmektedir:

بِدْعَةُ (الظَّاهِرِيَّةِ) ، فَإِنَّهَا تَجَارَتْ بِقَوْمٍ حَتَّى قَالُوا عِنْدَ ذِكْرِ قَوْلِهِ تَعَالَى: {عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوَى}  قاعد، قَاعِدٌ (قَاعِدٌ) ، وَأَعْلَنُوا بِذَلِكَ وَتَقَاتَلُوا عَلَيْهِ، وَلَمْ (تبلغ) بِقَوْمٍ آخَرِينَ ذَلِكَ الْمِقْدَارَ، كَدَاوُدَ بْنِ عَلِيٍّ في الفروع وأشباهه

“Zahirilik bidatı ki bu, bir toplulukta tesirini göstermiş, öyle ki onlar ‘Rahman Arşa istiva etti’ ayeti zikredildiğinde kaidun, kaidun yani oturuyor, oturuyor demişler ve bunu açıkça ilan etmişler, bu yolda savaşmışlardır. Diğer bir toplulukta ise bu (yani zahirilik) bu raddeye varmamıştır. Furu meselelerde (bu yolu takip eden) Davud bin Ali ve benzerleri gibi.” (el-İtisam, 3/230)

Dikkat edilirse Şatibi’nin –Allah affetsin- kasdettiği Zahirilik, şu bilinen meşhur fıkıh ekolü değildir. Zira bu ekolün banisi olan Davud ez-Zahiri’yi bundan ayrı tutmuştur. Davud, İbn Hazm ve diğer Zahiriler fıkıhta Zahiri olsalar da akidede tam tersi tevilci zihniyete sahiptirler. O, bununla Hanbelileri ve sıfatları zahirleri üzere kabul eden Ehli sünneti kasdetmektedir. Nitekim bu yerin az öncesinde (3/228) Ebubekr ibn’ul Arabi’den bu topluluğun Hanbeliler olduğunu nakletmiştir. İbn Arabi’nin zikrettiğine göre Kuşeyri ile Hanbeliler arasında istiva’nın tefsiri sadedinde mezkur tartışma meydana gelmiş hatta olayın neticesinde ölenler olmuştur. Şatibi’nin sıfat nasslarını zahirleri üzere kabul etmeyi –tahkir babından- Zahirilik olarak nitelendirmesi ise son derece vahim bir hatadır ve de böyle yapan bütün selefi ve Ehli sünneti itham etmektir. Evet, bu anlamda Zahiri olmak vaciptir ve bunun zıddı da nasslara birbirinden fasit Batıni teviller getirmektir ki Şatibi’nin de mensup olduğu Eşariyye vb kelam okulları sıfatlar konusunda bunu yapmışlar ve de aynı usulü dinin daha açık meselelerinde uygulayan mülhid Batini ekollerine zemin hazırlamışlardır; siz sıfatları tevil ettiniz, biz ise namazı, orucu, cenneti, cehennemi tevil ettik diyen Batini kafirlerine de sadra şifa olacak bir cevap verememişlerdir. Çünkü Kur’an’ın zahirinin batıl olduğu fikrini ortaya atarak bu kapıyı açan onlardır. Konumuz bu olmadığı için geçiyoruz.

Nasır bin Fehd, Şatibi’nin bu sözlerine işaret ettikten sonra bizim yukarda yeterince zikrettiğimiz oturmayla alakalı hadis ve eserleri nakletmekte ve ardından şöyle demektedir:


فالحاصل أن صفة القعود والجلوس كان السلف يذكرونها ولا ينكرونها لأن هذا سبيل الصفات كلها فإنها تثبت على ما يليق بالله سبحانه وتعالى


“Hasılı, (oturma manasındaki) kuud ve culus sıfatını selef zikrederdi ve inkar etmezdi. Zira bütün sıfatlar hususunda takip edilen yol budur, bunlar Allah (subhanehu ve teala)’ya layık olan şekilde isbat edilirler.”

İşte bu da bazıları nezdinde cihad alimlerinden kabul edilen birisinin konuyla alakalı sözleridir. Selef itikadına nisbet edilen birtakım muasırların meseleyle alakalı görüşleri özetle bu şekildedir. Tekrar belirtelim ki burada ismi geçen muasırların her biri dinin aslıyla alakalı muhtelif problemleri olan kişilerdir. Bizim amacımız sadece bu kişilerin sözkonusu mesele yani Allahu Teala’ya oturma nisbet edilip edilmeyeceği hakkındaki görüşlerini ve de bu husustaki muasır tartışmaları zikretmek ve de bu vesileyle içinde yaşadığımız asırda bu konularda söylenmiş bazı batılları da deşifre etmektri. Kanaatimizce muasırların tekfir meselesinde ve diğer itikadi meselelerde hakkı ortaya koyamamalarının sebebi ne ise bu meselede yalpa yapmalarının sebebi de aynı şeydir. O da öncelikle vahye teslim olmamak, sonra da hakkı açıklamaktan çekinmek ve kınayıcıların kınamasından korkmaktır. Bu mesele bir kez daha göstermektedir ki sadece tevhidin asıllarına dair meselelerde değil, onun aşağısındaki bu tip meselelerde de muasırların görüşleri okunurken son derece dikkatli olunmalı ve de ilmi hiçbir meselede bu kimselerin oluşturduğu atmosferin etkisinde kalınmamalı, en basit gibi görünen meseleler dahi selefin fehmine arzedilmelidir. Vallahu a’lem.

Bundan sonra inşallah, Allahu Teala’ya oturma nisbet etmenin küfür olduğuna dair iddiaları ve bilhassa da buna dayanak yapılan mümaset/temas meselesini, Allahu Teala’ya temas nisbet etmenin caiz olup olmadığı gibi meseleleri zikrederek bu oturma meselesini toparlayacağız.


Kendisi de bir kral olan Halife Memun Nadr bin Şumeyl (ra)'a şöyle demiştir:
يَا أَبَا الْحَسَنِ الْإِرْجَاءُ دِينُ الْمُلُوكِ
"Ey Ebu'l Hasen! İrca (Mürcielik) kralların dinidir!" (ed-Dulabi, el-Esma ve'l Kuna, no: 832; ayrıca Lalekai, es-Sunne, no: 2818)

 

Related Topics

  Konu / Başlatan Yanıt Son İleti
5 Yanıt
3636 Gösterim
Son İleti 10.06.2019, 22:14
Gönderen: İbn Umer
0 Yanıt
3230 Gösterim
Son İleti 21.07.2016, 19:12
Gönderen: Tevhid Ehli
1 Yanıt
2600 Gösterim
Son İleti 29.05.2020, 19:27
Gönderen: Tevhide Davet
8 Yanıt
3690 Gösterim
Son İleti 04.02.2019, 23:45
Gönderen: Tevhide Davet
2 Yanıt
837 Gösterim
Son İleti 19.09.2020, 14:15
Gönderen: Tevhid Ehli