Darultawhid

Gönderen Konu: SELEFİN KELAM İLMİNE BAKIŞ AÇISI VE KELAMLA UĞRAŞMANIN YERİLMESİ  (Okunma sayısı 2404 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Yönetici
  • *****
  • İleti: 2065
  • Değerlendirme Puanı: +50/-0
İBN EBİ'L İZZ EL-HANEFİ (RH.A) MUHEZZEBU ŞERH'İL AKİDET'İT TAHAVİYYE



(Giriş kısmından bir bölüm)

Selef’in Kelâm İlmini Değerlendirmeleri
 
Ebu Yusuf -Allah’ın rahmeti üzerine olsun-dan nakledildiğine göre o Bişr el-Merîsî’ye şöyle demiştir: Kelâmı bilmek cahilliğin kendisidir. Kelâm’ın cahilliği ise ilmin kendisidir. Kişi Kelâm’da ileri dereceye varacak olursa, ona zındık denilir yahut zındıklıkla itham edilir.

Burada Kelâm’ı bilmemek ile onun doğru olmadığına inanmayı kastetmiş olmalıdır; çünkü böyle bir bilgi faydalıdır. Ya da bu sözleriyle ondan yüz çevirmeyi ve ona itibar etmeyi terki kastetmektedir. Şüphesiz ki böyle bir tutum kişinin ilmini, aklını korur. Bu bakımdan böyle bir şey de bir ilim olarak değerlendirilir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Yine ondan şöyle dediği nakledilmiştir: Kim Kelâm ile âlim olmayı isteyecek olursa zındıklaşır. Kim de kimya ile servet elde etmeye kalkışırsa iflas eder. Hadisin garib lafızlarının peşine takılan da yalan söyler.

İmam Şafiî -Allah’ın rahmeti üzerine olsun- şöyle demiştir: Benim Kelâm ehli hakkındaki hükmüm şudur: Bunlar kuru hurma dallarıyla ve ayakkabılarla dövülür. Aşiretler ve kabileler arasında dolaştırılarak teşhir edilir ve: Kitabı ve sünneti terkedip Kelâma yönelenin cezası budur, denilir.[3]

Mezheb alimlerimiz fetvâlarda şunu kaydederler: Bir kimse beldesindeki ilim adamlarına bir vasiyette bulunacak olursa Kelâmcılar onun kapsamına girmez. Yine bir kimse kitapları arasından ilim kitapları olanların vakfedilmesini vasiyet edecek olsa selef’in fetvâsına göre o kitapları arasındaki kelâm kitapları satılır. Bu anlamdaki fetvalar "el-Fetâvâ ez-Zahîriyye"de zikredilmiştir. O halde Rasûlün getirdiğine tabi olmaksızın, usul ilmine (akaid bilgisine) vusul (ulaşmak) nasıl beklenebilir? Şair ne güzel söylemiş:

"Bir ilim taleb etmek kastıyla sabah erken yola koyulan kişi,

Bütün ilimler köledir Rasûlün bilgisine,

Sen bir kökü tashih etmek için dalı ararsın,

Peki nasıl olur da asılların aslı olan bilgiyi ihmal edersin."

Peygamberimize -Sallallahu aleyhi vesellem- sözlerin başlangıçları, sözlerin sonları ve cevamiî (en kapsamlıları) verilmiştir.[4] O bakımdan onunla küllî bilgiler ilk ve nihaî bilgilerin hepsi en mükemmel şekliyle verilmiştir. Ancak bir kimse bir bid’at ortaya atacak olursa enine boyuna ona cevap vermeye kalkışılır. Bundan dolayı sonrakilerin sözleri çok, bereketi azdır. Öncekilerin sözleri ise bunun aksinedir. Onların sözleri sayıca az, bereket itibariyle çoktur. Kelâmcıların sapık ve cahillerinin söyledikleri gibi değildir: (Nitekim şöyle iddia ederler) "Selef’in izlediği yol daha esenlikli ve sağlıklıdır, bizim izlediğimiz yol ise daha sağlam ve daha bilgiye dayalıdır." Nitekim durum, fıkıha intisab eden ve öncekilerin kıymetlerini takdir edemeyen kimselerin söyledikleri gibi de değildir: (Bunlara göre) “Selef fıkhî hükümleri istinbât etmek için kaidelerini ve hükümlerini tesbit etmek için başka şeyleri bırakıp, yalnızca fıkıhla uğraşmadılar. Ancak sonrakiler herşeyi bırakıp buna yöneldiler, bu bakımdan onlar daha bir fakih’tirler."

Bütün bunlar selef’in gerçek değerini ve bilgilerinin derinliğini, onların kendilerini az zora koşmalarını ve basiretlerinin kemalini anlamak imkânından mahrumdurlar. Allah’a yemin ederim, onlardan sonra gelenlerin ayrıcalıkları sadece kendilerini zora koşmak ve selef’in asıllarına riayet etmeye, kaidelerini tesbit edip düğüm noktalarını bağlamaya gayret ettiği hususların kıyıları, köşeleriyle uğraşmaktan ibaret olmuştur.

Selef’in bütün gayretleri her hususta en üstün maksatlara talib olmaya yönelikti. O bakımdan öncekilerin hali ayrı, onların hali ayrıdır. Allah herbir şeyin kadrini ve ölçüsünü ayrı ayrı tesbit etmiştir.

Bu akide metnini birden çok ilim adamı şerhetmiştir. Ancak ben birtakım şarih’lerin yerilmiş kelâm ehline kulak verdiklerini, onlardan beslendiklerini ve onların ifadeleri ile konuştuklarını gördüm.

Selef’in Bir Takım Sözleri Kullanmaktan Hoşlanmayışının Sebebi
 
Selef cevher, cisim, araz ve buna benzer lafızları kullanmayı - bunları doğru ve kabul edilir birtakım ilimlede kullanılan terimler gibi doğru manalar hakkında ki lafızlar olarak görerek - yalnızca yeni birtakım terimler oluşları sebebiyle kerih görmüş değillerdir. Elbette onlar, hakka delalet etmeyi ve batıl ehline karşı delil getirmeyi kötü görüyor değillerdi. Aksine onlar bu gibi şeyleri, yalan ve hakka muhalif işler niteliğindeki birtakım hususları kapsamalarından ve ondan öte kitap ve sünnet’e muhalif oluşlarından dolayı kerih görmüşlerdi. Bundan dolayı bu gibi şeylerle uğraşanların, mü’minlerin, ilim adamlarının bir tarafa, avamdaki yakîn ve bilgiye dahi sahip olamadıklarını görmek mümkündür.

Onların ortaya attıkları önermeleri hem hakkı, hem de batılı kapsadığından ötürü şüphe ve tartışmalar çoğalmış, dedikodular yaygınlık kazanmış, bundan dolayı da sahih şeriate ve sarih akla aykırı, anlatılması ve aktarılması oldukça zor pekçok görüşleri ortaya atmışlardır. İleride: "Her kim bilemeyeceği şeyleri bilmek isterse..." sözlerini açıklayacağımız da buna dair daha geniş açıklamalar gelecektir.

Ben bu "akide"yi, kullandıkları ibarelerinde selef’in yolunu izleyerek, onların izinden giderek ve onların ortaya attıkları bilgilerden hareketle şerhetmek istedim. Belki bu yolla ben de onların izledikleri yola katılır, onlardan biri sayılır, onlar arasında haşredilebilirim: "Allah’ın kendilerine nimetler verdiği peygamberler, sıddıkler, şehidler ve salihlerle birlikte" olurum. "Onlar ne iyi arkadaştırlar." (en-Nisâ, 4/69)

Diğer taraftan insanların daha muhtasar olan kitaplara meylettiğini gördüğümden ben de bu açıklamalarımda uzun uzadıya açıklamalar yapmak yolunu tercih etmedim. "Benim başarım ancak Allah iledir. Ben yalnız O’na güvenip dayandım ve yalnız O’na dönerim." (Hûd, 11/88) O bize yeter, O ne güzel vekildir.



DİPNOTLAR:

[3] el-Beyhaki, Menâkibu'ş-Şâfiî, I, 462; el-Hatîb el-Bağdâdî, Şerefu Ashâbi'l-Hadis, 168; İbn Hacer, Tevâli't-Te'sîs, s.64; ez-Zehebî, Siyeru A'lâmi'n-Nubelâ, X, 29.

[4] Buhârî 2977, 2978, 7013, 7273; Müslim 523; Nesaî VI, 3,4; Tirmizî 155.



Kendisi de bir kral olan Halife Memun Nadr bin Şumeyl (ra)'a şöyle demiştir:
يَا أَبَا الْحَسَنِ الْإِرْجَاءُ دِينُ الْمُلُوكِ
"Ey Ebu'l Hasen! İrca (Mürcielik) kralların dinidir!" (ed-Dulabi, el-Esma ve'l Kuna, no: 832; ayrıca Lalekai, es-Sunne, no: 2818)

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Yönetici
  • *****
  • İleti: 2065
  • Değerlendirme Puanı: +50/-0
(...)

İmam Gazzalî’nin Cedel ve Kelâm İlmi İle İlgili Görüşleri
 
Ebu Hamid el-Gazzalî’nin -Yüce Allah’ın rahmeti üzerine olsun-

"İhyâu Ulumi’d-Din" adını verdiği eserinde şunları söylemektedir:

"Denilse ki: Cedel (diyalektik, tartışma) ile kelam ilimleri, nücum (yıldız) ilmi gibi yerilmiş midir, mübah mıdır, yoksa teşvik edilmiş midir? "Şunu bil ki bu hususta insanların değişik konularda aşırılıkları ve ileri gitmeleri söz konusudur. Kimisi o bir bid’attir ve haram’dır, kulun şirkin dışında her ne günahla olursa olsun Allah’ın huzuruna gitmesi, O’nun huzuruna kelam öğrenmiş olarak çıkmasından daha hayırlıdır, der. "Kimisi de o ya kifaye yoluyla farzdır, yahut ta farz-ı ayn’dır der, amellerin en faziletlisidir, Allah’a yakınlaştırıcı en üstün bir iştir, çünkü o tevhid ilmini tahkîk eder, Allah’ın dinine karşı onunla mücadele verilir. Şafiî, Malik, Ahmed b. Hanbel, Süfyan ve selef’ten bütün hadis imamları haram olduğu görüşünü kabul etmişlerdir" dedikten sonra bu imamlara ait çeşitli sözleri de nakleder ve sözlerini şöyle sürdürür:

"Hadis alimlerinden, selef bu görüş üzerinde ittifak etmişlerdir. Bu hususta işi sıkı tuttuklarına dair onlardan gelen rivayetler sayılamayacak kadar çoktur. Onlar şöyle derler: Hakikatleri en iyi bilenler ve başkalarına göre lafızların dizilişi noktasında en fasih olanlar kendileri olmalarına rağmen ashab’ın o hususta söz söylemeyişleri sadece ondan ortaya çıkacak kötülüklerden dolayıdır. Bundan dolayı da Peygamber -Sallallahu aleyhi vesellem-: "Mütenattı’lar helak olmuşlardır" [97] diye buyurmuştur. Yani işi derinlemesine araştırmaya kalkışan ve gereksiz yere sonuna kadar tetkike koyulanlar helak olurlar, demektir. Yine bu görüşlerine şunu delil gösterirler: Eğer bu (kelam ilmi) dinden olsaydı, hiç şüphesiz Rasûlullah -Sallallahu aleyhi vesellem-in emrettiği en önemli hususlardan birisi olurdu. Kelam ilminin yolunu öğretir ve onunla uğraşanlardan da övgüyle söz ederdi."

Daha sonra onların diğer delillerini de zikreder, arkasından öbür kesimin delillerini de belirtir ve sonra;

"Peki senin tercih ettiğin görüş nedir? Diye sorarsan" sorusunu ortaya atar ve buna etraflı olarak cevap vererek der ki: Kelam ilminde bir fayda da vardır, onun bir zararı da vardır. Kelam ilminden yararlanma halinde yararlı olması göz önünde bulundurularak helal yahut mendub ya da vacib olabilir. Bu da durumun gereğine göre değişir. Ondan zarar görülmesi ve zararlı olma hali söz konusu olursa, zararlı oluşunu göz önünde bulundurarak haram olur.

"Zararına gelince; şüpheleri ortaya çıkarması, akideleri karıştırması, onları kesin ve kat’î kanaatler olmaktan çıkarmasıdır. Bu ise başta hasıl olan bir iştir ve sonunda bu şüpheler, hakkında şüphe bulunan deliller ile geri dönerler. "Bu durumda kişiler arasında da farklılıklar vardır. İşte hakka itikad hususundaki zararı budur." Ayrıca bid’at’çilerin itikadını pekiştirmek, onların kalplerinde bulunan kanaatleri sağlamlaştırmak bakımından da bir zararı vardır. Çünkü böylelikle onların iddiaları da ortaya çıkar ve bu iddialar üzerinde ısrarları daha bir artar. Ancak kelam’ın zararı tartışma dolayısıyla ortaya çıkan taassub vasıtası ile olur.

"Faydasına gelince, bazen onun hakikatleri gerçek manası ile bilip, ortaya çıkarmak gibi bir faydası olduğu zannedilebilir ama ne yazık ki kelam bu yüce maksadı gerçekleştirmeye yeterli değildir. Hatta ondaki karıştırıcılık ve saptırma özelliği, gerçeği açığa çıkarıp tanıtma özelliğinden daha ileri derecededir..."

Devamla der ki: "Sen bu sözleri hadisle uğraşan yahut Haşeviyye’ye mensup bir kimseden işitmiş olsaydın, diyebilirdim ki: İnsanlar bilmediklerinin düşmanıdırlar ama sen bu sözleri kelam’dan gerçekten haberdar olan bir kimseden işitiyorsun. Sonra bunu gerçek şekliyle öğrendikten ve kelam’cıların ulaştığı derecenin en ileri noktasına varacak kadar bu ilimde derinleşip bu noktadan daha da ileri giderek kelam ilmine uygun diğer ilimlerde de derinleşen birisinin sözleridir bunlar. Bu sözlerin sahibi kesin olarak anladı ki; bu yolla hakikatleri öğrenmeye giden yol kapalıdır. Yemin olsun ki kelam ilmi her ne kadar bazı hususları açıklıyabiliyor ve bazı noktaları tanıtabiliyorsa da bu oldukça nadir görülen bir durumdur."[98]

Gazzali -Allah’ın rahmeti üzerine olsun-den naklettiğim bölümler burada sona ermektedir.

Bu hususta onun gibi bir kimsenin söylediği söz elbetteki kat’î bir delildir. Selef’in ondan hoşlanmayışlarının sebebi, onun sadece sağlıklı anlamları yeni bir takım terimlerle ifade etmesinden dolayı değildir. Mesela doğru bilgileri anlatmak için bir takım terimleri kabul edişleri gibi. Yine onlar kelamdan, hakka delaletinden ve batıl ehline karşı delil getirmelerinden dolayı hoşlanmamış değildirler.

Onların kelam’dan hoşlanmamalarının sebebi hakka aykırı ve yalan bir takım iddialar ihtiva etmesidir. Bunların Kitaba, sünnete ve sağlıklı ilim ihtiva eden hususlara aykırı düşmeleri de bu sebeblerden birisidir. Diğer taraftan kelam’cılar bu doğru bilgilere ulaşan yolu izlenemez hale getirmişlerdir. Bu konuda faydalarının az olmalarına rağmen bu gerçekleri ispatlamak için de uzun uzadıya söz söylemiş durmuşlardır. Bunların bu yaptıkları ulaşılması çok zor bir dağın tepesinde bulunan son derece cılız bir deve etini andırır. Tepeye giden yol rahat değil ki ulaşılabilsin, bu deve eti de semiz değildir ki oradan buraya taşımaya değsin.

Onların sahip oldukları bilgilerin en güzeli Kur’ân-ı Kerîm’de daha doğru bir şekilde açıklanmış ve daha güzel bir şekilde ifade edilmiştir. Onların bütün sahib oldukları işi zorlamak, uzatmak ve içinden çıkılamaz bir hale sokmaktan ibarettir. Nitekim şöyle denilmiştir:

"Eğer dünyalık uğrunda yarış olmasaydı,

Münazara kitapları da el-Muğni de, el-Amed de[99] yazılmazdı,

Onlar kanaatlerince bir takım düğümleri çözüyorlarmış,

Fakat ortaya attıkları sebebiyle düğümler daha bir artmıştır."

Onlar ortaya koydukları bilgi ile şüphe ve tereddütleri bertaraf ettiklerini iddia ederler. Halbuki fazilet ve zeka sahibi bir kimse bilir ki bu yolla şüphe ve tereddütler daha bir artmıştır.

Lafızların Anlamlarını Sınırlandırmakta Allah’ın ve Rasûlünün Buyrukları Esastır
 
Allah’ın Kitabından ve Rasûlünün sözünden şifanın, hidayetin, ilim ve yakîn’in hasıl olmaması, buna karşılık şaşkın bu gibi kimselerin sözlerinden bunların hasıl olması imkansız bir şeydir.

Aksine yapılması gereken şudur: Allah ve Rasûlünün sözleri asıl alınmalı, bu sözlerin manası üzerinde düşünülmeli, akledilmelidir. Bunların delili ve belge yönü bilinmelidir. Aklî mi yoksa sem’î ve haberî bir delil mi olduğu, buna ya da ötekine delâlet ettiği bilinmelidir. İnsanların bu hususta ona muvafakat ya da muhalefet eden sözleri ise, mücmel ve müteşabih olarak ele alınmalı ve bu sözlerin sahiplerine şöyle denilmelidir: Bu lafızların şu şu anlama gelme ihtimali olabilir. Eğer onlar bununla Allah Rasûlünün verdiği habere uygun olanı kastettiklerini söylerlerse kabul edilir. Şâyet onlara muhalefet eden şeyleri kastettiklerini açıklarlarsa bu görüşleri de reddedilir.

Mesela mürekkeb, cisim, mütehayyiz, cevher, cihet, hayyiz, araz ve buna benzer lafızlar bu kabildendir. Bu lafızlar bu terimleri kullananların kastettikleri anlamlarıyla ne Kitapta, ne Sünnette kullanılmıştır. Hatta dilde bile onların terimleştirdikleri anlamda kullanılmış değildir. Hatta onlar kendilerinden başkalarının ifade etmedikleri anlamda bu kavramları kullanıp ifade etmek gibi bir özelliğe dahi sahiptirler. Böylelikle onlar bu terimleri başka bir takım tabirlerle açıklarlar. Kur’ân-ı Kerîm’in ortaya koymuş olduğu aklî ve sem’î delillere bakılır. Bu hususta gerekli ve etraflı açıklamalar buradan alınacak olursa neyin hak, neyin batıl olduğu açıkça ortaya çıkar.

Sapıklığın Sebebi, Allah ve Rasûlünün Sözünden Yüz Çevirmektir

 
Sapıklığın sebebi Allah’ın ve Rasûlünün sözleri üzerinde düşünmekten yüz çevirmek, Yunan menşe’li sözlerle ve çeşitli görüşlerle uğraşmaktır.

Bunlara kelamcılar denilmesinin sebebi onların daha önceden bilinmeyen bir ilmi dile getirmiş olmaları değildir. Onların getirdikleri, bazen faydalı olamayacak fazladan söz söylemiş olmalarıdır. Bu ise onların duyu organlarıyla bilinen hususları izah etmek için yaptıkları kıyaslamalardır. Her ne kadar onların bu kıyasları ve benzeri hususlar, duyularla algılanan şeyleri kabul etmeyenlere ve başka hususlarda faydalı olmakla birlikte bu, böyledir.

Nass’ın varlığına rağmen yahut ta aklen bildikleri şeyler olduğu iddiasıyla nass’a karşı çıkmakla birlikte; kendi görüşünü yahut zevkini ya da politikasını ortaya koyup söz söyleyen herkes, Rabbinin emrine teslimiyet göstermeyen İblis’e benzemiş olur. O teslimiyet gösterecek yerde şöyle demişti: "Ben ondan daha hayırlıyım. Beni ateşten yarattın, onu da çamurdan yarattın." (el-A’raf, 7/12); "Peygambere itaat eden gerçekte Allah’a itaat etmiş olur. Kim de yüz çevirirse zaten Biz seni onların üzerine bir gözetleyici göndermedik." (en-Nisa, 4/80); "De ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız, bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah ⁄afur’dur, Rahim’dir." (Al-i İmran, 3/31); "Hayır, Rabbine andolsun ki aralarında çıkan anlaşmazlıklarda seni hakem yapıp sonra da verdiğin hükümden dolayı içlerinde hiçbir sıkıntı duymadan, tam bir teslimiyetle teslim olmadıkça iman etmiş olmazlar." (en-Nisa, 4/65)

Görüldüğü gibi Yüce Allah peygamberinin hükmüne başvurmadıkça hükmüne razı olarak kabul etmedikçe ve tam anlamıyla teslim olmadıkça iman etmeyeceklerine dair kendi zatına yemin etmektedir.

 
"(Böyle bir kimse) vesveselere kapılmış, şaşkın, şüphe ve tereddüt içerisinde, yolunu şaşırmış bir halde; küfür ile iman, tasdik ile yalanlama, ikrar ile inkâr arasında gider, gelir. Ne tasdik eden bir mü’min, ne de yalanlayan ve inkâr eden bir kimsedir."


Kelam İlmi, Bizzat Bu İlmin İleri Gelenlerinin İtirafına Göre Şaşkınlığa Sebebtir

 
"Gider gelir (yetezebzebu)." Tereddüt ve çalkantı içerisinde gider gelir demektir.

Yüce Allah’ın rahmetinin üzerine olmasını dilediğimiz Tahâvî, Kitap ve sünneti bırakarak yerilmiş olan kelam ilmine yönelen yahut ta kelam ilmi ile Kitap ve sünneti bir arada te’lif etmeye çalışan, çatışmaları halinde nass’ı te’vil edip görüşe yahut ta farklı görüşlere havale eden ve böylelikle sonunda hayret, sapıklık ve şüpheye varan her bir kimsenin halini nitelendirmektedir.

Nitekim el-Hafid İbn Rüşd -ki insanlar arasında filozofların ekollerini ve görüşlerini en iyi bilen bir kimsedir- "Tehâfutu’t-Tehâfut" adlı eserinde şunları söylemektedir: "Ulûhiyyete dair meselelerde önemsenebilecek bir söz söyleyebilen kim vardır?"

el-Âmidî de aynı şekilde çağdaşlarının arasında en faziletli ve pek büyük meselelere oldukça vakıf bir kimse olmakla birlikte şaşırmış kalmıştır. el-Gazzalî de -Allah’ın rahmeti üzerine olsun- sonunda kelamî meselelerde duraklamaya ve şaşkınlığa ulaşmıştır. Daha sonra bütün bu yollardan yüz çevirmiş, Allah Rasûlünün hadislerine yönelmiştir. Buharî göğsü üzerinde bulunur olduğu halde vefat etmiştir. Abdullah Muhammed b. Ömer er-Razî de böyledir. O "lezzetlerin kısımları" hakkında te’lif ettiği kitabında şunları söylemektedir:

"Akılların öne gitmesinin sonunda varacakları yer ayak bağı olmaktır.

Âlemlerin çabasının nihaî noktası da sapıklıktır.

Ruhlarımız, cisimlerimizden uzak ve yalnız kalmıştır.

Dünyamızdan elde ettiğimiz, eziyet ve vebalden ibarettir.

Ömrümüz boyunca yaptığımız araştırmalardan hiçbir fayda sağlayamadık.

Ömür boyunca toplayıp durduğumuz kîl-u kâl’den başka."

Ben kelamî yolları ve felsefî yöntemleri iyice tetkik ettim. Onların hasta olan kimseye şifa sunamadıklarını, susuz kimsenin susuzluğunu gideremediklerini gördüm. En uygun yol olarak Kur’ân’ın yöntemini gördüm. Allah’ın subutî sıfatları hakkında, mesela: "Rahman olan Allah ‘Arş’a istivâ etmiştir." (Tâhâ, 20/5); "Güzel söz yalnız O’na yükselir." (Fatır, 35/10) buyruklarını okuyabilirsiniz. Nefyedici (selbî) sıfatlar hususunda da: "O’nun benzeri hiçbir şey yoktur." (eş-Şura, 42/11); "Onlar ise bilgileri ile O’nu kuşatamazlar." (Tâ’hâ, 20/110) buyruklarını okuyabilirsiniz. Sonra da şunları söylemektedir: Her kim benim geçtiğim deneylerin benzerlerinden geçecek olursa, benim bildiklerimin benzerine ulaşır.

Aynı şekilde Ebu Abdullah Muhammed b. Abdu’l-Kerim eş-Şehristanî de; Kelamcılarla, felsefecilerde şaşkınlık ve pişmanlıktan başka bir şey bulamadığını şu beyitleriyle dile getirmektedir:

"Andolsun bütün ilim yuvalarını gezip dolaştım,

Ve ben bu belli başlı yerler arasında (hakikati) arayıp durdum.

Gördüğüm sadece şaşkın bir kimsenin avucunu koyması

Sakalının üzerine yahut ta pişmanlıkla dişlerini gıcırdatmasıydı."

Ebu’l Mealî el-Cüveynî -Allah’ın rahmeti üzerine olsun-de böyle demiştir: Arkadaşlarım, kelam’la uğraşmayınız. Eğer ben kelam’ın beni şu ulaştığım noktaya ulaştıracağını bilmiş olsaydım, onunla hiç uğraşmazdım.

Vefatı esnasında da şunları söylemiştir: "Ben o çok dalgalı denize daldım. Müslümanları ve ilimlerini bir kenara bıraktım. Onların bana yasakladıkları şeye girdim. Şimdi eğer Rabbim rahmetiyle beni yetişmeyecek olursa, İbnu’l-Cüveynî’nin vay haline! İşte ben annemin akidesi üzerine ölüyorum, ya da: Nisabur acuzelerinin akidesi üzere ölüyorum" demiştir.

Fahru’d-Din er-Razî’nin en gözde talebelerinden birisi olan Şemsu’d-Din el-Husrev Şahî de bir gün yanına gelmiş fazilet sahibi birisine: Neye inanıyorsun? Diye sormuş. O: Müslümanların inandıklarına, demişti. Şemsu’d-Din ona: Bunu son derece huzurlu bir kalp ve kesin bir inanca sahip olarak mı kabul ediyorsun? Deyince o: Evet cevabını vermiş, bunun üzerine ona: Bu nimet dolayısıyla Allah’a şükretmelisin. Bana gelince Allah’a yemin ederim neye inandığımı bilemiyorum, neye inandığımı bilemiyorum, neye inandığımı bilemiyorum; demiş ve sakalı ıslanıncaya kadar ağlamıştı.

Irak’ta meşhur faziletli İbn Ebi’l-Hadid de şöyle demektedir:

"Düşüncenin çözülmez bilmecesi sende,

Ne yapacağımı şaşırdım ve ömrümü tükettim.

Akıllar senin uğrunda yolculuk yaptı fakat,

Yolculuğun eziyetinden başka bir kâr sağlayamadı.

Allah’a yemin ederim, yalan yere iddia ettiler,

Senin düşünme ve nazar ile bilineceğini.

Yalan söylüyorlar, çünkü sözünü ettikleri,

Beşer takatinin dışında bir şeydir."

el-Hunecî ölümü esnasında şunları söylemiştir: Bütün bildiklerim mümkün (varlığı ve yokluğu eşit) olan varlığın onu (varlığını) tercih edene ihtiyacı vardır’dan ibarettir. Arkasından şunları söylemektedir: Muhtaç oluş ise olumsuz bir sıfat’tır. İşte ben hiçbir şey bilmemiş olarak ölüp gidiyorum.

Bir diğeri de şöyle demiştir: Yatağıma uzanıyorum, yorganı başıma çekiyorum ve tan yeri ağarıncaya kadar bir bunların, bir ötekilerin delillerini karşılaştırıyorum ve sonunda onların hiçbirisini tercih edemiyorum.

Bu hale ulaşan bir kimsenin haline Allah merhamet edip acımayacak olursa, zındıklaşır gider. Nitekim Ebu Yusuf -Allah’ın rahmeti üzerine olsun- böyle demiştir: Kim dini kelam ile öğrenmeye kalkışırsa zındıklaşır, kim de kimya yoluyla mal sahibi olmaya çalışırsa iflas eder. Garibu’l-Hadis’i öğrenmeye kalkışan da yalan söyler.

Şafiî -Allah’ın rahmeti üzerine olsun- de şöyle demektedir: Kelam’cılar hakkındaki hükmüm şudur: Onlar sopalanırlar, ayakkabılarla vurulurlar, kabile ve aşiretler arasında dolaştırılarak: Kitap ve sünnet’i terkedip kelam’a yönelenlerin cezası budur, diye teşhir edilirler.

Yine o şöyle demiştir: Ben kelam ilmiyle uğraşanlar arasından öyle bir takım sözler söylediklerini tesbit ettim ki, bir müslümanın o sözleri söyleyeceğini zannetmiyorum. Yüce Allah’a şirk koşma dışında kulun Allah’ın yasakladığı herşeye müptelâ olması, hiç şüphesiz kelam’a müptelâ olmasından daha hayırlıdır.

Bunlardan herhangi birisinin ölüm esnasında koca karıların inançta izledikleri yola dönerek, onların ikrar ettiklerini ikrar ve kabul ettiğini, daha önce kat’î olarak kabul edip bellediği ve bu inanç şekline muhalif o inceliklerden yüz çevirdiklerini görüyoruz. Çünkü artık bunların bozukluklarını açıkça görmüş yahut ta doğru ve sağlıklı görüşler olduklarını açıkça görememiştir. Sonunda bunlar -eğer azaptan kurtulabilecek olurlarsa- küçük çocuk, kadın ve (öğrenim görmemiş) bedevî’lerden olup, ilim ehline tabi olanlar seviyesine düştüklerini görüyoruz.

Böyle bir hastalığın faydalı ilacı ise kalplerin gerçek doktorunun -Allah’ın salat ve selamları üzerine olsun- gece namazına kalktığında, namazının başında yaptığı nakledilen şu duadır: "

“Cibril’in, Mikail’in ve İsrafil’in Rabbi, gökleri ve yeri yoktan var eden, gizliyi ve açığı bilen Allah’ım! Sen kullarının arasında anlaşmazlığa düştükleri hususlarda hüküm verecek olansın. Hakkında anlaşmazlığa düştükleri gerçekler ile ilgili olarak izninle sen beni doğru yola ilet. Çünkü şüphesiz ki sen dilediğini dosdoğru yola iletensin."[100]

Böylelikle o, Rabbine Cebrail, Mikail ve İsrafil’in Rabbi oluşunu belirterek dua etmiş ve hak ile ilgili olarak hakkında ihtilaf edilen hususlarda izniyle kendisini doğru yola iletmesini dilemiştir.

Çünkü kalplerin hayatı hidayet iledir. Yüce Allah da bu üç meleği hayat ile ilgili olarak görevlendirmiştir. Cebrail kalplerin hayat bulmasına sebeb teşkil eden vahiy ile görevli melektir. Mikail ise bedenlerin ve diğer canlıların hayat bulmasına sebeb teşkil eden yağmur ile görevli olan melektir. İsrafil ise alemin hayat bulmasına, ruhların tekrar bedenlerine dönmesine sebeb teşkil eden Sûr’a üfürmekle görevli olan melektir. Hayat ile görevli bu pek yüce ruhlara rububiyyet ettiğini dile getirerek dua etmesinin arzu edilen şeyin elde edilmesinde pek büyük bir tesiri vardır. Yardım Allah’tandır.




DİPNOTLAR:

[97] Müslim 2670; Ebû Dâvûd 4608; Müsned, I, 386.

[98] İhyâu Ulûmi’d-Din, I, 94-97.

[99] el-Muğnî ile el-Amed, Mu’tezile’ye mensup Kadı Abdulcebbâr’ın kelam ilmine dair yazdığı iki kitabın adıdır.

[100] Müslim 770.


Kendisi de bir kral olan Halife Memun Nadr bin Şumeyl (ra)'a şöyle demiştir:
يَا أَبَا الْحَسَنِ الْإِرْجَاءُ دِينُ الْمُلُوكِ
"Ey Ebu'l Hasen! İrca (Mürcielik) kralların dinidir!" (ed-Dulabi, el-Esma ve'l Kuna, no: 832; ayrıca Lalekai, es-Sunne, no: 2818)

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Yönetici
  • *****
  • İleti: 2065
  • Değerlendirme Puanı: +50/-0
Fahruddin Razi Gibi Kelamcılar Hakkında/İbnu Teymiyye

Nakleden: Şeyh Eba Butayn en-Necdi, El-İntisar Terc. sf 89-91 Muvahhid Yayınları


Şeyh Takiyyuddin’in: “Bazı bid’atlere dalan cahilin ve müçtehidin affedilmesi umulur” sözünü zikretmiştik. Şeyh bunu büyük şirke ve apaçık küfre bulaşanlar için dememiştir. Bilakis şeyh Rahimehullahu Te’ala -şirk kesinlikle affedilmez, küçük (şirk) olsa bile- demiştir.[1]  Şeyhin bu konu hakkındaki bazı sözlerini daha önce getirmiştik. Burada ise (bu konuyla alakalı olarak) hem şeyhin muttali olduğumuz sözlerini hem de ondan başka âlimlerin sözlerini nakledeceğiz.

Şeyh’ul İslam Rahimehullahu Te’ala, Şerh’ul Umde adlı eserinde namazı terk edenin küfrüyle alakalı sözünde şöyle demektedir: “Hakikat şudur ki, Allah’u Te’ala’nın haberlerini ve emirlerini reddetmenin hepsi küfürdür, ister küçük ister büyük olsun, lakin kendisine ulaştıran ilmin yolları gizli kalan şeyler affedilir. Furu meselelerde ise hükmü açık olan, dinin temeli sayılan haber ve emirlere nazaran durum daha hafiftir.”

Şeyh’ul İslam Rahimehullah, kelam ashabını kınadığı sözlerinin devamında ise şöyle demiştir:

“Razi[2]  hayret (şaşkınlık) babında insanların en büyüklerindendi. Lakin o bunda aşırıya kaçtı. Onun şüphecilik hususunda büyük bir hevesi vardı. Batılda şek (şüphe), batıl i’tikad üzere sebat etmekten daha hayırlıdır. Lakin bir kimsenin halis batıl üzere sebat etmesi az görülen bir durumdur, bilakis onda haktan bir pay olması kaçınılmazdır: Bununla beraber onların birçoğunda nifak gibi bir riddete (dinden çıkmaya) rastlanır.

Bu, kapalı meselelerde sözkonusu olduğunda bazen “sahibini küfre sokacak olan hüccet ikame edilmemiştir” denilebilir; fakat bu durum, onların (kelamcıların) gruplarından, avam-havas herkesin bildiği hatta Yahudi ve Hristiyanların bile Muhammed Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in bununla gönderildiğini ve muhaliflerini tekfir ettiğini bildikleri meselelerde olmaktadır. Örneğin, bir olan ve ortağı bulunmayan Allah’u Te’ala’ya ibadet ve de Allah’u Te’ala’nın dışındaki varlıklara ibadet edilmesini yasaklaması gibi. Zira bu, İslam’ın en zahir (belirgin) hükmüdür. Yine beş vakit namazı ve ona değer verilmesini emretmesi, müşriklere ve ehli kitaba düşmanlık gibi; aynı şekilde fuhşiyyat, faiz, kumar ve benzeri şeylerin haramlığı(nın da İslam’ın en zahir hükümlerinden olması) gibi.

Şeyh, devamla şöyle demektedir: “Razi, putlara ve yıldızlara ibadet etme konusunda bir kitap yazmış, bunun güzelliği konusunda deliller sıralamış ve buna teşvik etmiştir.[3]  Bu (davranış) icma ile İslam’dan irtidat etmektir.” (Şeyhul İslam İbnu Teymiyye’den yapılan) alıntı burada sona erdi.)[4]


**************************


[1] Küçük şirkin bağışlanmamasından maksad, küçük şirk işleyenin kâfir olacağı ve ebedi cehennemde kalacağı manasında değildir. Bilakis bu tıpkı kul hakkı vb. gibi asıl itibariyle bağışlanmayacak bir günahtır ancak bu, birtakım küçük şirkin de bağışlanmasına aykırılık teşkil etmez. Şeyh Abdurrahman bin Hasen Âl’uş Şeyh bu hususta şöyle demektedir:

“Ölmeden önce tevbe edilmesi durumu müstesna, küçük şirk de büyük şirk de bağışlanmaz. Ahiret yurdunda küçük şirkin günahını ancak çokça yapılan iyilik kaldırabilir. Zira küçük şirkin günahı, ancak onu işleyen kimsenin yaptığı amellerle silinebilir.” (ed-Durar’us Seniyye fi’l Ecvibet’in Necdiyye, 11/496)
Muhammed bin Abdilvehhab’ın talebelerinden Abdulaziz bin Abdillah el-Husayn ise şöyle demektedir:

“Küçük şirk, diğer günahlar gibi Allah’u Te’ala’nın dilemesine kalmış bir günahtır hatta bu günahların en büyüğüdür. "Allah kendisine ortak koşulmasını bağışlamaz." ayeti, "En büyük günah hangisidir, seni yarattığı halde Allah'a ortak koşman…" hadisi gibi nassların umumi delaleti bunu gösterir. Fakat küçük şirki işleyen kişi tekfir edilmez ve yaptığı işi helal addetmedikçe de bu kimse İslam milletinden çıkmaz.” (ed-Durar’us Seniyye fi’l Ecvibet’in Necdiyye, 2/185)


[2] Fahruddin er-Razi (v. 606H); tefsir, usul gibi sahalarda da çalışmaları olan Eşari kelamcılarının önde gelenlerinden birisidir. Şeyh’ul İslam İbnu Teymiyye, Eba Butayn’in buraya almadığı sözün devamında: “Her ne kadar sonradan İslam’a dönmüş olsa da.” (Bkz. İbnu Teymiyye, Mecmu’ul Feteva, 18/53-58) demektedir. Bu, Razi’nin yıldızlara ibadet fikrinden döndüğüne işaret etmektedir. Bu açık şirklerden tevbe etmiş olsa da onun çeşitli i’tikadi meselelerde sıfatların inkârı vb. birçok Ehli Sünnete muhalif görüşü de mevcuttur. Şeyh’ul İslam’ın aynı yerde işaret ettiği gibi böyle kimseler her ne kadar İslam’a dönmüş olsalar da bir kısmı çeşitli kalbi hastalıkları ve nifak türünden şeyleri barındırmaya devam etmektedirler. Vallahu A’lem.

[3] Kitabın orijinal adı “السر المكتوم في دعوة الكواكب والنجوم والسحر والطلاسم والعزائم”(Gezegenlere, Yıldızlara Dua Etmek ve Sihir, Tılsım ve Rukyeler Hakkında Gizli Sır)”olarak zikredilmektedir. (İbnu Teymiyye, Der’u Tearuz’il Akli ve’n Nakl, 1/111) Kitabın isminin baş tarafı “es-Sirr’ul Mektum” olmakla beraber ismin devamı hakkında farklı şeyler nakledilmektedir. İbnu Kesir, Bakara 2/102. ayetin tefsirinde ve Zehebi, Mizan’ul İ’tidal’de (3/340) bu eseri ona nisbet etmekte lakin bundan tevbe etmiş olabileceğini dile getirmektedir. İbnu Haldun da onun bu eserinden bahsedenler arasındadır. (İbnu Haldun, Mukaddime, 1154)

Subki gibi bazıları eserin ona aidiyetini reddetmektedirler. (bkz; Subki, Tabakat’uş Şafiiyyin, 8/ 87)

Hacı Halife’nin Keşf’uz Zunun’da bildirdiğine göre Zeynuddin el-Malati (v. 788H) tarafından bu kitaba “ انقضاض البازي في انفضاض الرازي” isminde bir reddiye yazılmıştır. (Hacı Halife, Keşf’uz Zunun, 2/989) Doğrusunu Allah bilir.

[4] Bu hususta tafsilatlı bilgi için bkz. İbnu Teymiyye, Der’u Tearuz’il Akli ve’n Nakl, 1/111 ,1/311 ve İbnu Teymiyye, Mecmu’ul Fetava, 13/180.
Kendisi de bir kral olan Halife Memun Nadr bin Şumeyl (ra)'a şöyle demiştir:
يَا أَبَا الْحَسَنِ الْإِرْجَاءُ دِينُ الْمُلُوكِ
"Ey Ebu'l Hasen! İrca (Mürcielik) kralların dinidir!" (ed-Dulabi, el-Esma ve'l Kuna, no: 832; ayrıca Lalekai, es-Sunne, no: 2818)

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Yönetici
  • *****
  • İleti: 2065
  • Değerlendirme Puanı: +50/-0
Cehmiyye'nin Ortaya Çıkışı ve Cehm bin Safvan Hakkında/İmam Ahmed bin Hanbel Rahimehullah

er-Raddu ale'z Zenadika ve'l Cehmiyye Terc. sf 234-239 Neda Yay.


İmâm Ahmed Rahimehullâh dedi ki: Cehm ve taraftarları da bu şekilde insanları Kur’ân’ın ve hadîslerin müteşâbihlerine[1] davet ettiler. Böylece hem kendileri saptılar, hem de sözleriyle birçok insanı saptırdılar. Allâh’ın düşmanı Cehm hakkında bize ulaşan bilgiler şunlardır:

Tirmiz ehlinden olup Horasanlıdır, tartışmacı[2] ve kelâmcıydı. Kelâmının çoğu ise Allâh hakkındaydı. Kendilerine “es-Sümeniyye”[3] adı verilen müşrik bir toplulukla karşılaştı. Onlar Cehm’i tanıdılar.

Ona dediler ki: “Seninle konuşalım. Eğer bizim hüccetlerimiz karşısında yenilirsen, bizim dînimize girersin, yok eğer biz senin hüccetlerin karşısında yenilirsek, biz senin dînine gireriz.”[4]

Cehm ile konuştuklarının arasında onların Cehm’e söyledikleri şu hususlar vardı:

“Sen bir ilahın olduğunu iddia etmiyor musun?”

Cehm dedi ki: “Evet.”

Ona dediler ki: “Peki sen bu ilahını gördün mü?”

Cehm dedi ki: “Hayır.”

Dediler ki: “Peki ya ilahının sözlerini işittin mi?”

Cehm dedi ki: “Hayır.”

Dediler ki: “Ya ilahının kokusunu aldın mı?”

Cehm dedi ki: “Hayır.”

Dediler ki: “Peki ilahını hissettin mi?”

Cehm dedi ki: “Hayır.”

Dediler ki: “Peki ilahına hiç dokundun mu?”

Cehm dedi ki: “Hayır.”

Dediler ki: “Peki onun ilah olduğunu nereden biliyorsun?”[5]
İmâm Ahmed dedi ki: Bu soru karşısında Cehm şaşırdı ve kırk gün boyunca neye ibâdet edeceğini bilemedi.[6]

Sonra, Hristiyanlar’ın zındıklarının delillerine benzeyen bir delil buldu. Şöyle ki, Hristiyan zındıklar, Îsâ bin Meryem Aleyh’is Selâm’ın içindeki ruhun Allâh’ın ruhu olduğunu, Allâh’ın zatından bir ruh olduğunu iddia ettiler.

(İddialarına göre) Allâh, bir şey meydana getirmek istediği zaman, mahlûkâtından bazısının içine girer, mahlûkâtının diliyle konuşur ve onun dilinden dilediğini emreder, dilediğini de nehyeder. O gözlerin göremediği bir ruhtur…

Cehm bu delil gibi bir delil buldu.

Ardından Sümenî olan kişiye dedi ki: “Sen içinde bir ruh olduğunu iddia etmiyor musun?”

Adam şöyle dedi: “Evet.”

Bunun üzerine Cehm dedi ki: “Peki sen ruhunu gördün mü?”

Adam şöyle dedi: “Hayır, görmedim.”

Cehm dedi ki: “Peki ruhunun sözlerini duydun mu?”

Adam şöyle dedi: “Hayır, duymadım.”

Cehm dedi ki: “Peki ruhunu hissettin mi veya dokundun mu?”

Adam şöyle dedi: “Hayır, hissetmedim.”

Cehm dedi ki: “İşte Allâh da böyledir. O’nun yüzü görülmez, sesi işitilmez, kokusu alınmaz. O gözler tarafından görülemez. Bir mekânda olup da başka bir mekânda olmaması söz konusu değildir.”
 1. İbnu Batta Rahimehullâh şöyle demektedir:

“Allâh size rahmet etsin, bilin ki kardeşlerinden olan şeytanlar, Kur’ân’ın müteşâbihleriyle tartışmayı mülhid Cehmiyye’den küfür ve dalâlet reislerine ilkâ etti. Bununla kalpleri saptı; hem sapıp hem de saptırdılar.” (İbnu Batta, el-İbânet’ul Kubrâ, 6/150)

Mülhid Cehmiyye’nin, iştigal ettiği Kur’ân’ın müteşâbihleriyle tartışmayı nehyeden sözler arasında şunlara değinebiliriz:

Ömer İbn’ul Hattâb Radiyallâhu Anh şöyle dedi:

“Hiç şüphesiz Kur’ân’ın benzeşen âyetlerini (müteşâbihleri) kullanarak cedelleşen insanlar gelecek. O hâlde onların yakasına Sünnetler’le sarılın. Çünkü Sünnetleri bilenler Allâh Azze ve Celle’nin Kitâbı’nı daha iyi bilirler.” (Dârimî, Sünen, no: 121; İbnu Batta el-Ukberî, el-İbânet’ul Kubrâ, no: 83; Lâlekâ’î, Şerhu Usûli İ’tikâdi Ehl’is Sunne, no: 202)

Â’işe Radiyallâhu Anhâ dedi ki: Rasûlullâh Sallallâhu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu:

“Sen Kur’ân’ın müteşâbih âyetlerine tâbi olanları gördüğünde, işte onlar Allâh’ın (bu âyette) isimlendirdiği kimselerdir, artık onlardan sakınınız.” (Buhârî, Hadîs no: 4547; Muslim, Hadîs no: 2665)

 
 2. Ömer bin Abd’il Azîz Radiyallâhu Anh şöyle dedi:

“Her kim dînini münakaşalara hedef kılarsa çok (kanaat) değiştirir.” (Dârimî, Sünen, no: 312; İbnu Batta el-Ukberî, el-İbânet’ul Kubrâ, no: 565-566, 568; Lâlekâ’î, Şerhu Usûli İ’tikâdi Ehl’is Sunne, no: 216)

Mu’âviye bin Mu’âviye bin Kurra Rahimehullâh şöyle dedi:

“Dîn hususunda münakaşalar amelleri boşa çıkarır.” (İbnu Batta el-Ukberî, el-İbânet’ul Kubrâ, no: 562; Lâlekâ’î, Şerhu Usûli İ’tikâdi Ehl’is Sunne, no: 221)
 
 3. “Sümeniyye” de denilen bu topluluk mukaddimede Tahâvî şârihi İbnu Ebi’l İzz’den aktardığımız üzere Hind filozoflarındandır. Me’sûdî, ise bu grubun “Budasef”, yani “Budizm” inancına bağlı olduğunu belirtirken bir yandan da bunlara enteresan bir şekilde “Çin Sâbi’îleri” ismini vermektedir. (Me’sûdî, et-Tenbîhu ve’l İşrâf, 138-139) Bunlar maddi olarak hissedilenler dışındaki şeylerin bilgisini inkâr ederler. (İbnu Teymiyye, Der’u Te’âruz’il Akli ve’n Nakl, 5/168) Nitekim Mâturîdî de bunlara maddeci/materyalist manasında “Dehriyye” ismini vermektedir. (Mâturîdî, Kitâb’ut Tevhîd, sf. 152) Böyle materyalist bir topluluk olmalarına karşın el-Fark Beyn’el Firak müellifi Abd’ul Kâhir Bağdâdî’nin verdiği bilgiye göre tenasühü yani reenkarnasyonu (rûh göçünü) kabul etmektedirler. Bağdâdî, buna ilaveten bunların âlemin kıdemini, yani ezeli olduğunu kabul ettiklerini, istidlâl ve nazar, yani delil araştırma ve tefekkür yoluyla herhangi bir bilgiye ulaşılamayacağını iddia ettiklerini, beş duyu organı dışında bir yolla herhangi bir şeyin bilinemeyeceğini ileri sürdüklerini ve birçoğunun ölümden sonra dirilişi inkâr ettiklerini de zikretmektedir. (bkz, a.g.e 12. bölüm: Ashab’ut Tenasuh)

Kısacası, Sümeniyye’nin Budist çevrelerde faaliyet gösteren bir tür materyalist filozof topluluğu olduğu söylenebilir. Cehm bin Safvân, görüldüğü kadarıyla bunlardan etkilenerek İslâm kültürü içinde materyalist bir damar meydana getirmiştir!
 4. Ma’n bin Îsâ Rahimehullâh dedi ki:

Mâlik bin Enes Rahimehullâh bir gün mescidden çıktı ve benim ellerime dayanmaktaydı. Ma’n dedi ki: Kendisine “Ebu’l Cuveyriye” denilen bir adam ona yetişti. Bu adam ise ircâ fikriyle itham edilmekteydi. Adam dedi ki: “Ey Ebû Abdullâh! Benden bir söz dinle! Ben seninle bu söz hakkında konuşayım, onunla sana hüccet getireyim ve kendi fikrimi sana beyan edeyim!” İmâm Mâlik Rahimehullâh dedi ki: “Eğer sen bana galip gelirsen ne olacak?” Adam dedi ki: “Eğer ben sana galip gelirsem o zaman sen bana tabi olursun.” İmâm Mâlik Rahimehullâh dedi ki: “Peki ya başka bir adam gelse ve bizimle konuşsa ve bize galip gelse ne olacak?” Adam dedi ki: “Biz ona tabi olacağız.” İmâm Mâlik Rahimehullâh dedi ki: “Ey Allâh’ın kulu! Allâh Muhammed Salallâhu Aleyhi ve Sellem’i tek bir dîn ile gönderdi. Ben ise seni bir dînden diğerine intikâl ederken görmekteyim.”

Ömer bin Abd’il Azîz Radiyallâhu Anh şöyle dedi:

“Her kim dînini münakaşalara hedef kılarsa çok (kanaat) değiştirir.” (İbnu Batta el-Ukberî, el-İbânet’ul Kubrâ, no: 583)

Hasan’ul Basrî’den de şu rivayet edilmiştir:

Bir adam Hasan’a gelmiş ve ona “Seninle dîn hususunda münazara edelim mi?” diye sormuş, bunun üzerine Hasan şöyle cevap vermiştir:

“Ben dînimi biliyorum. Sen dînini kaybettiysen git de onu ara.” (Berbehârî, Şerh’us Sunne no: 164; Lâlekâ’î, Şerhu Usûli İ’tikâdi Ehl’is Sunne, no: 215; Âcurrî, eş-Şerî’a, no: 118; İbnu Batta, el-İbâne, no: 586)
 
 5. Bu münazara şu kaynaklarda yer bulmuştur: İbnu Teymiyye, Beyânu Telbîs’il Cehmiyye, Mucamme’ul Melik Fehd, 2/328-331, 3/445-449, 4/320-321, 5/370-371, 6/542-545; İbnu Teymiyye, Der’u Te’âruz’il Akli ve’n Nakl, 5/166-167; İbnu Batta, el-İbânet’ul Kubrâ, no: 317; Lâlekâ’î, Şerhu Usûli İ’tikâdi Ehl’is Sunne, no: 634-635; İbn’ul Kayyim, İctimâ’ul Cuyûş’il İslâmiyye, 206-207.

Sümenîler; “havâss-i hamse” denilen ve de “görme, işitme, koklama, tatma ve dokunmadan ibaret olan beş duyu” ile hissedilemeyen bir şeyin varlığını kabul etmedikleri için Cehm’e bu soruları yöneltmişler ve Cehm, Allâh’ı bu duyularla hissetmediğini söyleyince bu durumda Allâh’ın varlığını isbât edemeyeceğini ileri sürerek onu şüpheye düşürmüşlerdir. O da bunun üzerine İslâm’dan ve diğer bütün dînlerden şüpheye düşerek 40 gün boyunca ateist olarak yaşamıştır. Ardından güya İslâm’a geri dönmüş, ancak Sümeniyye’nin materyalist felsefesinden etkilenerek beş duyu ile hissedilemeyen, sadece zihinde tasavvur edilebilen zihnî bir varlık olarak Allâh’ı kabul etmiştir. Cehmiler, buna muhâlif olanları -ki o dönemler bütün Müslümanlar, hatta ehli kitabın çoğu bu şekilde idi- Allâh’ı cisimleştirmekle itham ettiler. Allâh’ın görülmesini, kelâmının işitilmesini, Arşı’nın üzerinde oluşunu ve diğer sıfatlarını hep bu esasa dayanarak inkâr ettiler. Onlar aslında cismi nefyederken Allâh’ın mahlûkâtına benzemediğini ifade etmekten ziyâde Allâh’ın hissedilebilir müstakil bir zatı olduğunu inkâr etmektedirler. Bu husus üzerinde düşünüldüğünde hadîs ve eser ehli Selefiyye ile diğer fırkalar arasındaki tartışmanın esasında Allâh’ın müşahhas bir varlığı söz konusu mu yoksa O, sadece zihinde tasavvur edilebilen soyut bir varlık mı konusu etrafında cereyan ettiği anlaşılır. Buna aslında Allâh gerçekten var mıdır, yoksa yok mudur tartışması da denebilir! Bu hususta az ileride İbnu Teymiyye’nin açıklamaları gelecektir, oraya müracaat edilsin…
 
 6. Bu süre zarfında namazı terk ettiği ve hiçbir ilaha ibâdet etmeden durduğu söylenir.

İmâm Buhârî Rahimehullâh şöyle rivayet etmiştir:

İbnu Şevzeb’den aktararak Damra şöyle dedi: “Cehm, şüphe sebebi ile namaz kılmayı kırk gün boyunca terketti. Zira Sümeniyye mezhebinden bazıları onunla tartıştılar. Bunun üzerine Cehm şüphe etti ve namaz kılmadan kırk gün geçirdi.” Damra yine dedi ki: “İbnu Şevzeb Cehm’i görmüştü.” (Buhârî, Halku Ef’âl’il İbâd, sf. 31; Benzer lafızla Ebû Dâvûd, Mesâ’il’ul İmâmi Ahmed, no: 1735)
Kendisi de bir kral olan Halife Memun Nadr bin Şumeyl (ra)'a şöyle demiştir:
يَا أَبَا الْحَسَنِ الْإِرْجَاءُ دِينُ الْمُلُوكِ
"Ey Ebu'l Hasen! İrca (Mürcielik) kralların dinidir!" (ed-Dulabi, el-Esma ve'l Kuna, no: 832; ayrıca Lalekai, es-Sunne, no: 2818)

 

Related Topics

  Konu / Başlatan Yanıt Son İleti
0 Yanıt
3316 Gösterim
Son İleti 05.08.2015, 17:08
Gönderen: Tevhid Ehli
14 Yanıt
9579 Gösterim
Son İleti 29.03.2021, 02:46
Gönderen: Tevhid Ehli
0 Yanıt
3577 Gösterim
Son İleti 12.07.2016, 23:58
Gönderen: Tevhid Ehli
15 Yanıt
5317 Gösterim
Son İleti 16.01.2021, 21:39
Gönderen: İbn Umer
0 Yanıt
1015 Gösterim
Son İleti 13.11.2018, 07:17
Gönderen: Sırât-ı Müstakîm