Darultawhid

Gönderen Konu: BAZI SAPIK FIRKALAR HAKKINDA BİLGİLER/İBN EBİ'L İZZ (RH.A)  (Okunma sayısı 3163 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1978
  • Değerlendirme Puanı: +50/-0
İBN EBİ'L İZZ EL-HANEFİ/MUHEZZEBU ŞERH'İL AKİDET'İT TAHAVİYYE

"İşte bu bizim dinimiz, zahiren ve batınen itikadımızdır. Bizler yüce Allah’a, sözünü ettiğimiz ve açıkladığımız hususlara muhalefet eden herkesten uzak olduğumuzu bildiririz. Yüce Allah’tan bizlere iman üzere sebat vermesini ve iman ile hayatımızı sona erdirmesini, cemaate muhalefet eden, dalâlet ile ahidleşmiş bulunan Müşebbihe, Mutezile, Cehmiye, Cebriye, Kaderiye ve diğer çeşitli hevâlardan, farklı farklı görüşlerden ve bayağı mezheblerden muhafaza buyurmasını dileriz. Biz onlardan uzağız, bize göre onlar sapıklıktırlar, bayağıdırlar. (Bunlardan) koruyacak olan ve başarıyı ihsan edecek olan Allah’tır."

Sapık Fırkalardan Uzaklaşma (Teberri)
 
Tahâvî’nin -Allah ona rahmet etsin- "işte bu" sözleri kitabın başından itibaren buraya kadar geçen bütün ifadelere bir işarettir.

Müşebbihe’den kasıt, Yüce Allah’ı sıfatları itibariyle mahlukata benzeten kimselerdir. Onların söyledikleri, hristiyanların söylediklerinin aksidir. Çünkü hristiyanlar mahluk’u -ki o İsa -Aleyhisselam-dır- Yüce Halık’a benzetmişler ve onu ilah diye kabul etmişlerdir. Bunlar ise Halık’ı, mahluk’a benzetmişlerdir. Davud el-Cevaribî ve benzerleri gibi.

Mutezile ise Amr b. Ubeyd, Vasıl b. Atâ el-Ğazzal ve onların kanaatlerini kabul eden kimselerin adıdır. Bu isim onlara merhum Hasan el-Basrî’nin vefatından sonra ikinci yüzyılın başlarında cemaatten i’tizal etmeleri (ayrılıp uzaklaşmaları) üzerine verilmiştir. Onlar başkalarından ayrı, kendi başlarına otururlardı. Katade ve başkası da: İşte onlar mutezile (ayrı duranlar)dir, derdi.

Mutezile’nin Beş Esası
 
Denildiğine göre Mutezile mezhebinin esaslarını ortaya koyan Vasıl b. Atâ’dır. Hasan-ı Basrî’nin öğrencisi Amr b. Ubeyd de ona tabi olmuştur. Harun er-Reşid döneminde de Ebu’l-Huzeyl, Mutezile’ye dair iki kitab telif etmiş ve bunlarda mezheblerinin beş esasını açıklamıştır. Onlar bu beş esaslarına "adl, tevhid, infâdu’l-vaîd, el-menziletu beyne’l-menzileteyn, el-emr bi’l-ma’ruf ve’n-nehy ani’l-münker" adını vermişlerdir. Onlar bu beş esasta hakkı batıl’a karıştırmışlardır. Çünkü böyle bir bid’atin özelliği hem hakkı, hem batıl’ı ihtiva etmektir.

Mutezile fiillerde Müşebbihe’dir, çünkü Mutezile Yüce Allah’ın fiillerini kulların fiillerine kıyas etmişler. Kullar tarafından yapılması halinde güzel görülen hususları Allah’tan da güzel görülür, kullar tarafından yapılması halinde çirkin görülen hususları da Allah tarafından yapılması halinde çirkin kabul etmişler ve şöyle demişlerdir: Allah için şunu yapmak vacibtir, şu işi yapmak caiz değildir. Bunu da fasit bir kıyas’ın gereği olarak ileri sürmüşlerdir.

• İlkelerinden birisi olan adl (adalet)’in mahiyetine gelince: Bunun altına kader’i reddi gizlemişler ve şöyle demişlerdir: Şüphesiz ki Allah şer diye bir şey yaratmaz ve onu hükmetmez. Zira şer yaratacak, sonra da bundan dolayı kullarını azaplandıracak olursa bu bir zulüm olur. Yüce Allah ise adaletlidir, zulmetmez.

Bu bozuk esaslarına binaen Yüce Allah’ın mülkünde, O’nun irade etmediği şeylerin cereyan etmesi gerekir. O bir şeyi irade ettiği halde, o iş olmaz. Bunun ayrılmaz sonucu ise O’nun âcizlik ile vasıflandırılmasıdır. Yüce Allah bundan münezzehtir.

• Tevhid ilkesinin altına da Kur’ân’ın yaratılması görüşünü gizlemişlerdir. Çünkü eğer Kur’ân mahluk değilse, kadim olanların birden çok olması gerekir.

Bu bozuk görüşlerine binaen ise Yüce Allah’ın ilim, kudret vs. sıfatlarının da mahluk olduğunu kabul etmeleri yahut ta çelişkiye düştüklerini kabullenmeleri gerekir.

• Vaîd’i şöyle açıklarlar: O kullarından herhangi birisine bir vaîd’de (tehditte) bulunacak olursa, onları azablandırmaması ve va’dini yerine getirmemesi caiz değildir. Çünkü o verdiği va’dinde caymayandır. Dolayısıyla -onlara göre- dilediği kimseyi affetmez, istediği kimseye mağfiret etmez.

• el-Menziletu beyne’l-menzileteyn: Onlara göre bir kimse büyük bir günah işlerse imandan çıkar, fakat küfre girmez.

• Emr bi’l-ma’ruf: Hakkında şöyle derler: Bizim emrolunduğumuz hususları, başkalarına da emretmek ve bizim için bağlayıcı olan hususların başkaları için de bağlayıcılığını sağlamak bizim vazifemizdir. İşte el-emr bi’l-ma’ruf ve’n-nehy ani’l-münker denilen şey budur.

Onlar bu ilkelerinin kapsamına zalimlik etmeleri halinde yöneticiler ile savaşarak karşı çıkmanın caiz olduğu hükmünü de sokmuşlardır.

Bu beş şüphenin cevabı ile ilgili açıklamalar da, ilgili yerlerinde daha önceden geçmiş bulunmaktadır.

Mutezile’ye göre tevhid ve adl (adalet) aklî esaslardan olup semin sıhhati ancak bunlardan sonra bilinebilir. Bu hususlara dair semi deliller getirecek olsalar dahi, onlar bu semi delilleri, semi delillere olan itimad ve güvenlerinden dolayı değil, aklî kanaatlerini pekiştirmek için zikrederler ve şöyle derler: Bu husus sem ile sabit olmamaktadır, aksine bu hususa dair bilgi naklin sıhhatine dair bilgiden öncedir.

Kimileri de bu semi delilleri esaslar ile ilgili olarak söz konusu etmez. Zira onlara göre bunların bir faydası yoktur. Kimileri de sadece semin akla uygunluğunu açıklamak ve onlara güvenip dayanmak maksadıyla değil de insanların bu delillerle konuya daha bir ısınmalarını sağlamak maksadıyla zikrederler.

Onlara göre Kur’ân-ı Kerîm ile hadis bu hususlarda aranan asgari şahit miktarından daha aşağıdaki şahitler seviyesindedir. Kendilerine ihtiyaç bulunmayan askeri gücün daha sonra gelip yardıma katılması ve bir kimsenin hevâsına tabi olurken, şeriatın da onun hevâsına uygun gelmesi seviyesindedir.

Ömer b. Abdu’l-Aziz der ki: Sen hevasına uygun düştüğü vakit hakka tabi olan, hevâsına muhalefet ettiği vakit ona muhalefet eden bir kimse olma. Çünkü o takdirde sen hakka muvafakat ettiğin için mükafat kazanmazsın. Ancak hakkı terkettiğinde, ettiğin kadarıyla cezalandırılırsın, çünkü sen her iki halde de aslında sadece hevâna tabi olmuşsun.

Ameller niyetlere olduğuna göre ve her kişiye ancak niyet ettiğinin karşılığı verileceğine göre, amel de o ameli işleyenin maksat ve iradesine tabi bulunduğuna göre, güçlü itikadın arkasından da aynı şekilde buna dair bir bilgi ve buna dair tasdik gelmelidir. Eğer bu ilim ve tasdik imana tabi ise, bu da imandandır.

Nitekim salih amel, salih bir niyet ile yapılırsa salih olur, aksi takdirde olmaz. Mutezile arasında pek çok zındıklar olduğu gibi, yine onların aralarında güzel bir iş yaptıklarını zannetmekle birlikte dünya hayatında yaptıkları boşa gitmiş olanlar da vardır.

Cehmiye
 
Cehmiye, Cehm b. Safvân et-Tirmizî’ye müntesib olanlardır. Sıfatları nefyetmeyi ve ta’tili açıkça dile getiren odur. O ise bu kanaatleri Abdullah b. Halid el-Kasrî’nin, Vasıt’ta kurban niyetine kestiği el-Câd b. Dirhem’den almıştır. Halid b. Abdullah kurban bayramı günü insanlara hutbe irad ederken şöyle demişti: Ey insanlar! Kurbanlarınızı kesiniz, Allah keseceğiniz kurbanları kabul buyursun. Ben de el-Câd b. Dirhem’i kurban edeceğim, çünkü o Yüce Allah’ın İbrahim’i halil edinmediğini, Musa ile özel bir şekilde konuşmadığını iddia etmektedir. Yüce Allah el-Câd’in söylediğinden çok yüce ve münezzehtir. Daha sonra minberden inip, el-Câd’ı boğazladı. Bunu ise çağdaşı ilim adamlarından fetva aldıktan sonra yapmıştır ki bunlar da selef-i salih’tirler. -Yüce Allah’ın rahmeti üzerlerine olsun.-

İşte Cehm, el-Câd’den sonra Horasan’da ortaya çıkmış ve orada onun görüşlerini açığa vurmuştur. Bir takım insanlar da bu görüşleri benimseyerek ona uymuşlardır. Rabbi hususunda şüphe ettiği için kırk gün namazı terkettikten sonra bu açıklamalarda bulunmuştur. Bu şüpheye düşmesi ise bir takım müşrik’lerle tartışmasından sonra olmuştur. Bunlar da Hind filozoflarından es-Sümeniyye diye adlandırılırlar. Bunlar maddi olarak hissedilenler dışındaki şeylerin bilgisini inkar ederler.

Cehm’e şöyle demişlerdi: Senin tapındığın bu Rabbin görülür, koklanır, tadına bakılır yahut elle kendisine dokunulabilir bir şey midir? O: Hayır, deyince, onlar da: O halde O yoktur. Bunun üzerine kırk gün süreyle hiçbir şeye ibadet etmeksizin durdu. Daha sonra kalbinde ibadet edeceği bir ilahın bulunmamasının boşluğunu hissetti, şeytan da onun içine fikriyle yonttuğu bir itikad nakşetti ve o da: Mutlak bir varlık vardır, deyip bütün sıfatları reddetti ve bu görüşleriyle de el-Ca’d’a katılmış oldu.

Şöyle de denilmiştir: el-Ca’d, Harran’lı Sabiî filozoflarla ilişkiye geçmişti. O aynı şekilde dinlerini tahrif eden ve Peygamber -Sallallahu aleyhi vesellem-i büyüleyen, büyücü Lebîd b. el-A’sam ile bağlantıları bulunan ve dinlerini tahrif eden bir takım yahudilerden bazı şeyler de öğrenmişti. Cehm, Horasan’da Selm b. Ahvez tarafından öldürülmüştür, ancak o sırada görüşleri insanlar arasında yaygınlaşmış idi, mutezile’de ondan sonra onun bu görüşlerini taklid ettiler. Fakat Cehm, Mutezile’ye göre ta’til’de daha ileri dereceye gitmişti. Çünkü o hakiki isimleri de inkâr ediyordu. Ancak Mutezile hakiki isimleri değil sadece sıfatı inkâr ederler.

İlim adamları Cehmiye’nin, acaba bunlar yetmiş iki fırkanın içinde midirler, değil midirler? hususunda görüş ayrılığı halindedirler. Bu hususta onların iki görüşleri vardır: Onların yetmiş iki fırka içerisinde bulunmadıklarını söyleyenler arasında Abdullah b. el-Mübarek ile Yusuf b. Esbat da vardır.

Cehm’in bu görüşü İmam Ahmed b. Hanbel ile sünnet-i seniye’nin diğer ilim adamlarının mihnete uğramasından itibaren yaygınlık kazanmıştır. Çünkü onlar Me’mun’un emirliğinden itibaren güçlenmiş ve sayıca çoğalmışlardır. Çünkü o da Horasan’da bir süre ikamet etmişti. Onlarla bir araya gelmiş, sonra da 218 yılında Tarsus’tan mihnete dair mektub yazmış ve o senede ölmüştü.

Bunun üzerine İmam Ahmed’i, Bağdat’ta 220 yılına kadar tekrar hapse koymuşlardı. O dönemde de Ahmed b. Hanbel’in, Mu’tasım tarafından mihnete uğratılması gerçekleşmiş ve kelâm sıfatı ile ilgili olarak onlarla tartışmaya girişmişti.

Onların ileri sürdükleri delilleri tek tek çürütüp bu hususlarda onların herhangi bir delillerinin bulunmadığını, insanlardan kendilerine muvafakat etmelerini isteyip, bu uğurda onları mihnete tabi tutmalarının bir cahillik ve bir zulüm olduğunu ortaya koymuştur.

Mu’tasım onu serbest bırakmak istemiş ancak onun yakınlarından birisi maslahatın onu sopalamak olduğu görüşünü belirtmiştir. Böylece ardı arkasına halifeliğin saygınlığının zedelenmesinin önleneceğini belirtmiştir. Onu dövmeye başlamaları üzerine bu sefer herkes bundan dolayı kızıp öfkelenmeye başladı. Yönetim de bundan korkunca onu serbest bıraktı. Buna dair açıklamalar tarih kitaplarında mevcuttur.

Cehm’in tek başına savunduğu kanaatlerden birisi de şudur: Cennet ile cehennem yok olurlar. İman sadece bilgidir, küfür de yalnızca cehaletten ibarettir. Hakikatte hiç kimsenin bir fiili yoktur, yalnız Allah’ın fail oluşu söz konusudur. İnsanların fiilleri, insanlara nisbet etmeleri mecazidir. Ağaç hareket etti, felek (yörünge) deveran etti, güneş batıya kaydı, demeye benzer.

Nakledildiğine göre Ebu Hanife’ye -Allah’ın rahmeti üzerine olsun- araz ve cisimler hakkında söylenen sözlere dair soru sorulmuş, şu cevabı vermiştir: Allah Amr b. Ubeyd’e lanet eylesin. Bu hususta söz söyleme kapısını ilk açan kişi odur.

Cebriye
 
Önceden de geçtiği üzere Cebriye’nin görüşlerinin esası el-Cehm b. Safvan’a dayanır. Onlara göre kulun fiili, uzunluğu, boyu, posu ve rengi seviyesindedir. Onlar Kaderi reddeden Kaderiye’nin aksi konumdadırlar. Kaderiye’nin kadere nisbet edilmeleri onu nefyetmelerinden ötürüdür. Nitekim Mürcie de ircaı nefyettikleri için bu adı almışlardır. Onlara göre hiç kimse Allah’ın emrine murce’ (bırakılmış, havale edilmiş) değildir. O, onları ya azablandırır yahut tevbelerini kabul eder.

Cebriye ’ye de bazen Kaderiye adı verildiği olur, çünkü Cebriye de kaderi kabullenmekte aşırıya gitmişlerdir. Nitekim va’d ile vaid namına hiçbir şeyi kabul etmeyenlere de bu ismin verildiği olmaktadır. Bunlar ise her işi irca’ etmekte aşırıya giderler. Onlar tevbe edenin, sevab kazanacağını kesin söylemezler, tevbe etmeyenin ceza göreceğini de kesin söylemezler. tıpkı muayyen bir kimse hakkında kesin bir kanaat belirtmedikleri gibi.

İlk Mürcie mensubları Osman ve Ali -Radıyallahu anh-ın durumlarını da ircâ’da bulunurlar ve ne mü’min olduklarına ne de kâfir olduklarına şehadet ederlerdi.

Kaderiye’nin yerilmesi ile ilgili bir takım hadisler rivayet edilmiştir ki, hadis alimleri bunların sıhhati hususunda bir takım tenkidlerde bulunmuşlardır. Sahih olan bu hadislerin -Harici’lerin zemmedilmesine dair varid olmuş hadislerden farklı olarak- mevkuf olduklarıdır. Çünkü Hariciler’in yerilmesi ile ilgili sadece sahih hadis kitaplarında on hadis yer almaktadır. Buharî bunların üçünü rivayet etmiş, diğerlerini de Müslim rivayet etmiştir.

Ancak Kaderiye’nin mecusilere benzerlikleri açıkça ortadadır. Çünkü Mecusiler iki yaratıcının varlığına inanmışlardır. Kaderiye de (biri Allah, diğeri fiillerini yaratan kul olmak üzere) iki yaratıcının varlığına inanırlar.

Birbirinin zıttı olan bu bid’atler ümmet arasındaki çeşitli zamanlarda ortaya çıkmış fitnelerden meydana gelmiştir. Buharî’nin, Sahih’inde Said b. el-Müseyyeb’den zikrettiğine göre o şöyle demiştir: Birinci fitne yani Osman’ın öldürülmesi fitnesi meydana geldi. Bedir ashab’ından kimseyi geri bırakmadı. Sonra ikinci fitne -el-Harre fitnesini kastediyor- meydana geldi. Bu fitne sonunda da Hudeybiye’ye katılanlardan hiç kimse kalmadı. Sonra üçüncü fitne meydana geldi, insanların başında akıl diye bir şey bırakmadı.[283]

Haricilerle, Şia birinci fitnede ortaya çıktılar. Kaderiye ile Mürcie ikinci fitnede, Cehmiye ve benzerleri ise üçüncü fitneden sonra ortaya çıktılar.

İşte böylelikle dinlerini bölük pörçük edip kendileri de fırkalara ayrılan bu kimseler bid’ate karşılık bid’atle ortaya çıktılar.

Bunların ilki Ali hususunda aşırıya kaçtılar, diğerleri ise onu tekfir edecek noktaya vardılar. Onların kimileri vaîd’de öyle aşırıya gittiler ki kimi mü’minlerin ebedi cehennemde kalacağını söyleyecek hale geldiler, diğerleri vâd’de o kadar aşırıya gittiler ki artık vaîd diye bir şeyin olmadığını kısmen dahi olsa kabul etmeyecek hale geldiler. Bunlardan da kasıt Mürcie’dir.

Kimileri sıfatları nefyedecek hale gelinceye kadar tenzihte aşırıya giderken, diğerleri teşbihe düşünceye kadar sıfatları isbatta aşırıya gittiler.

Bunun sonucunda meşru olmayan bir takım delil ve meseleleri bid’at olarak ortaya koymaya başladılar. Meşru olan emirden ve işlerden de yüz çevirir oldular. Bu bid’at görüşleri savunanlar arasında daha önce gelmiş olan yahudi, hristiyan, mecusî ve sabiî’lerin bir takım görüşlerinden de istifade ettiler.

Çünkü bunlar onların kitaplarını okudular, bunun sonucunda onların sapıklıklarından öğrendiklerinin bir bölümünü kendilerinin gündeme getirdikleri mesele ve delilleri arasına kattılar. Kimi zaman aldıkları bu görüşleri lafzen değiştirdiler, kimi zaman da mana itibariyle değiştirdiler. Böylelikle hakkı batıl’a karıştırdılar. Peygamberlerinin getirmiş olduğu hakkı gizlediler, tefrika’ya düştüler, ihtilaf ettiler. İşte o vakit de cisim, araz, tecsim ile ilgili kabul ve red çerçevesinde görüşler belirttiler.

Sapıklığın Sebebi Sırat-ı Müstakîm’den Uzaklaşmaktır
 
Bu fırkaların ve benzerlerinin sapıtmalarının sebebi ise Yüce Allah’ın bizlere kendisine tabi olmamızı emretmiş olduğu sırat-ı müstakîm’den sapmaktır, uzaklaşmaktır. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Şüphesiz ki bu Benim dosdoğru yolumdur. O halde ona uyun, başka yollara uymayın, sonra sizi O’nun yolundan ayırırlar." (el-En’âm, 6/153); "De ki: ‘İşte bu benim yolumdur. Ben (insanları) Allah’a bir basiret üzere davet ediyorum; Ben de, bana uyanlar da...’" (Yusuf, 12/108)

Görüldüğü gibi Yüce Allah "kendi yolunu: sırat ve sebil" tekil olarak zikrederken, ona muhalif olan "yolları: es-subul" çoğul olarak zikretmiştir.

İbn Mes’ud -Radıyallahu anh- dedi ki: Rasûlullah -Sallallahu aleyhi vesellem- önümüze bir çizgi çizdi ve: "Bu, Allah’ın yoludur." dedi. Sonra o çizginin sağında ve solunda bir takım çizgiler çizdi ve şöyle buyurdu: "Bunlar da değişik bir takım yollardır. Bu yolların herbirisinin başında ona davet eden bir şeytan vardır." Daha sonra Yüce Allah’ın: "Şüphesiz ki bu Benim dosdoğru yolumdur. O halde ona uyun, başka yollara uymayın. Sonra sizi O’nun yolundan ayırırlar. İşte sakınasınız diye Allah size bunları tavsiye etti" (el-En’âm, 6/153) buyruğunu okudu.[284]

İşte buradan şunu anlıyoruz: Kulun Rabbinden dosdoğru yola iletilmeyi istemesi her türlü zorunlu ihtiyacın da üstündedir. Bundan dolayı Yüce Allah namazda herbir rek’atte Fatiha’yı okumayı teşri’ buyurmuştur. Bu Fatiha’nın okunması, bu husustaki ilim adamlarının farklı görüşlerine göre ya farz ya da vacib’tir. Buna sebeb kulun bu çok değerli, en üstün ve en şerefli ihtiyacı kapsayan böyle bir duaya muhtaç oluşudur. Yüce Allah bize: "Bizi dosdoğru yola ilet. Kendilerine nimet verdiklerinin yoluna, gazaba uğramışlarınkine de, sapıklarınkine de değil" (el-Fatiha, 1/6-7) diye dua etmeyi emretmiştir. Peygamber -Sallallahu aleyhi vesellem-den de: "Yahudiler kendilerine gazab edilmiş olanlar, hristiyanlar da sapıtmış olanlardır" dediği sabittir.[285]

Sahih(-i Buharî)de de sabit olduğuna göre Peygamber -Sallallahu aleyhi vesellem- şöyle buyurmuştur: "Sizden öncekilerin yollarını karış karış izleyeceksiniz. Öyle ki bir kertenkele deliğine girecek olsalar dahi siz de oraya gireceksiniz." Ey Allah’ın Rasûlü! Bunlar yahudilerle, hristiyanlar mıdır? diye sormuşlar. O da: "Başka kim olabilir ki" diye buyurmuştur.[286]

Seleften bazıları şöyle demiştir: İlim adamlarından olmakla birlikte sapanlarda, yahudilerden bir takım şüpheler vardır. İbadete kendilerini vermiş olanlar arasından sapanlarda da hristiyanların bir takım şüpheleri vardır.

İşte bundan dolayı kelâm ehli arasından sapanların çoğunu teşkil eden Mutezile ve benzerlerinde yahudilerinkini andıran bir takım şüpheler vardır. Öyleki yahudi ilim adamları, Mutezile’ye mensub ileri gelen ilim adamlarının kitablarını okuyorlar, onların yöntemlerini güzel bulup benimsiyorlar. Aynı şekilde ileri gelen Mutezile ilim adamları da yahudilere meyleder ve onları hristiyanlara tercih ederler.

İbadete kendilerini veren sapık bir takım mutasavvıf ve benzerlerinde ise hristiyanların şüphelerini andıran şüpheler vardır. Bundan dolayı bunlar da bir çeşit ruhbanlığa ve hulul, ittihad ve buna benzer kanaatlere meyl ederler. Kelâmı ve kelâmcıları da zemmederler. Onların ileri gelen ilim adamları da bunların izledikleri yolu ayıplarlar. Sema’, vecd ve bunların ortaya koymuş oldukları fazla zahidlik ve ibadetin yerilmesine dair de kitaplar yazarlar.


 

Related Topics