Darultawhid

Gönderen Konu: EŞARİLER VE MATURİDİLER EHLİ SÜNNETTEN MİDİR?  (Okunma sayısı 5101 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1855
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
بسم الله الرحمن الرحيم
الحَمْدُ للهِ وَحْدَهُ، وَالصَّلاة وَالسَّلامُ على مَنْ لا نبيَّ بَعْدَهُ، وَبَعْدُ

Bu risalemizde inşaallah Ehli sünnet içindeki itikadi mezhepler olarak tanıtılan Eşari ve Maturidi akidelerinin Ehli sünnete ne kadar uygun olduğunu muteber kaynaklar ışığında incelemeye çalışacağız. Günümüzde gerek avamdan ve ilim talebesi olma iddiasında olanlardan birçok kişi için yazımızın başlığı olan “Eşari ve Maturidiler Ehli sünnetten midir?” sorusu abesle iştigal olarak değerlendirilmektedir. Mesela Türkiye’deki meşhur hatiplerden birisi –ki Furkan Vakfı’nın başında bulunan Kuytul ünvanlı kişiden bahsediyoruz- kendisine bu soru yöneltildiğinde afallamış ve bunlar Ehli sünnet değilse o zaman geriye Ehli sünnet namına kim kalır, mealinde bir cevap verebilmiştir. Çünkü asırlardır insanlara Ehli sünnetin Eşari ve Maturidi olmak üzere iki mezhebi olduğu ve insanın kurtuluşa erebilmesi için mutlaka bu iki mezhepten birisine tabi olması gerektiği aşılanmaktadır. O kadar ki bazı aşırı gidenler –mesela Hakikat Neşriyat etrafında örgütlenen bazı gulat kabirperestler gibi- kabirde dahi kişiye mezhebinin sorulacağını ve eğer bu iki mezhepten birisine tabi değilse kabir azabından kurtulamayacağını ileri sürebilmektedir. Bu anlayışa göre Eşari ve Maturidi mezheplerinin dışında kalan selefiyye mezhebi de bidat mezheplerinden birisidir ve bu mezhebi uyduran da –haşa- İbn Teymiyye’dir. Bu mutaassıplardan biraz akıllı olanlar –örneğin Kevseri ekolü ve bu ekole mensup Ebubekir Sifil gibi davetçiler - İbn Teymiye’den önce de Hanbeliler ve bazı hadis ehli alimlerden Eşari ve Maturidi ekollerine muhalif olanlar olduğunu kabul eder lakin bunların da Ehli sünnetle alakası olmayıp Mücessime ve Müşebbihe olduğunu (!) ileri sürerler.  Bütün bunlardan daha mutedil olanlar ise selefiyye’nin de Ehli sünnet ekollerinden birisi olduğunu, hatta müçtehid imamların ve mütekaddimun ulemanın birçoğunun selefi anlayışa sahip olduğunu, lakin sonradan bidat ehline karşı cevap verme ihtiyacından ötürü Eşari ve Maturidi kelam ekollerinin doğduğunu ve dolayısıyla hali hazırda Ehli sünnetin içinde Eşari, Maturidi ve Selefi olmak üzere üç tane ekol olduğunu kabul ederler. Tabi iddialarına göre Eşari ve Maturidiler selefin yolunu sürdürmekten başka bir şey yapmamıştır! Halbuki aşağıda delilleri ile geleceği üzere selefin anlayışı ile bu zikri geçen iki kelam ekolünün anlayışları arasında doğu ile batı kadar fark vardır ve bu ekollerin hepsini aynı anda Ehli sünnet dairesinde telakki etmek zıtları cem etmek ve birbirini tekfir eden anlayışlara sahip olan mezhepleri birleştirmek manasına gelir. Bu ise ne halis Eşari ve Maturidilerin, ne de halis selefilerin istemeyeceği bir durumdur. Bunu ileri sürenler ancak bu mezheplerin mahiyetini bilmeyen birtakım okumuş cahillerdir. Bu iddianın çürüklüğü ilerde daha açık bir şekilde anlatılacaktır inşaallah. Bizler bu yazımızda Eşarilik ve Maturidiliğin Ehli sünnetin iki mezhebinden veya üç mezhebinden birisi olmak bir yana Ehli sünnete muhalif bidat fırkalarından olduğunu, hatta bundan da öte bizzat mükeffer yani tekfir edilen bidatler arasında yer alan Cehmiye fırkası içersinde mütalaa edildiklerini ortaya koyacağız. Eşari ve Maturidi fırkası mensubu her ferdin muayyen olarak tekfir edilmemesi ise tekfirin manileriyle alakalı sebeblerden kaynaklanan farklı bir durumdur. Bunun da tafsilatı ilerde gelecektir inşaallah.

Eşari ve Maturidiler Ehli sünnetten midir, sualine cevap bulabilmek için öncelikle bu sualde geçen üç kavram hakkında bilgi sahibi olmak gerekir. Yani ehli sünnet kimdir, Eşari ve Maturidiler kimdir? Öyle zannediyoruz ki çoğu kimsenin bu hususta kafasının karışık olmasının sebebi bu üç kavram hakkında bilgi sahibi olmamalarından kaynaklanmaktadır. Eş’ariler Ebu’l Hasen el-Eş’ari’nin (v. 324) tabileri, Maturidiler ise Ebu Mansur el Maturidi’nin (v. 333) tabileridir. Elbette ki Eş’ari ve Maturidi ile bu alimlere ittiba eden sonrakiler arasında da birtakım farklar mevcuttur. Şafii ve Malikilerin çoğu sonraki dönemlerde Eşarilere intisap ederken, Maturidiler ise daha ziyade Hanefiler arasınde revaç bulmuştur. Hanbeliler ise genelde selefe bağlı kalmaya devam etmiştir. Bu iki mezhep ve müntesipleri hakkında ayrıntılı bilgi ilerde verilecektir.

Ehli sünnet ve’l cemaat ise adı üzerinde sünnet ve cemaate tabi olanlar demektir ki bu isim aslında bazı hadislerden ilham alınarak kurtulan fırka yani fırka-i naciye’ye verilmiştir. Daha önce de ifade ettiğimiz üzere Fırka-i Naciye’nin ne olduğu bizzat Allah Rasulü (sallallahu aleyhi ve sellem) tarafından tanımlanmış ve bunun tesbiti bizim içtihadımıza bırakılmamıştır. Tirmizi ve diğer Sünen ashabının rivayet etmiş oldukları hadiste Allah Rasulü (sallallahu aleyhi ve sellem) “Benim ümmetim 73 fırkaya ayrılacak, bunlardan birisi hariç diğerleri ateşte olacak” buyurmuştur. “Onlar kimdir ya Rasulullah” diye sorulunca da “Benim ve ashabımın yolu üzere olanlardır”, bir rivayette ise “Cemaattir” cevabını vermiştir. İşte burada Rasulullah ve ashabının yoluna tabi olmak Sünnet ile, cemaate tabi olmak ise adı üzerinde cemaat ile tabir edilmiş ve de Ehli sünnet ve’l cemaat tabiri de bu zikredilen hususları ifade etmek için kullanılmıştır. Keza yine Sünen ashabının rivayet etmiş olduğu İrbad bin Sariye hadisinde “İçinizden yaşayanlar çokça ihtilaflar görecektir. Size düşen benim sünnetime ve de hidayete ermiş raşid halifelerimin sünnetine tabi olmaktır” buyurmuştur. Bu iki hadis alimlerin bir çoğu tarafından sahih addedilmiştir. Buhari ve Muslim’in sahihlerinde İmran bin Husayn (ra)’dan rivayet edilen hadiste ise “Ümmetimin en hayırlıları benim çağımda olanlar, sonra onları takip edenler, ondan sonra da onları takip edenlerdir” buyurarak ilk üç hayırlı nesil olan selefi salihinin faziletine işaret etmiştir. Görüldüğü üzere Fırka-i Naciye yani kurtulan fırka ancak sahabenin, raşid halifelerin -ki bunlar Ebubekir, Ömer, Osman, Ali, Hasan (r.anhum ecmain) ve onların izinden giden Ömer bin Abdulaziz gibi yöneticilerdir- ve de bunların hepsini ihtiva eden selef yani ashab, tabiun ve etbauttabiin neslinin izinden gidenlerdir ve bu husus bizzat nassla tayin edilmiştir. İslamı ve İslam tarihini inceleyen akıllı bir kimse çeşitli mezhepler arasında selefin yolunu sürdürme şerefinin ancak ashab’ul hadis olan Ehli sünnet vel cemaate nasip olduğunu tesbit eder. Başka türlüsü nasıl mümkün olacak ki? Zaten hadis ilminin kurucusu onlardır ve Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in hadislerini ve selefin asarını nakletmek Ehli sünnete ve’l asara ait bir haslet olmuşur. Diğer kelami fırkalar ise sünnet ilminden mahrum kaldıkları için Kuranı sünnetle değil de kendi reyleriyle tefsir ederek sapmışlardır. Şu halde selefin yolundan gitmeyen, selefin dalmadığı konularda görüş beyan eden hatta selefi küçümseyerek “selefin yolunun din bakımından daha muhkem ve sağlam ancak halefin yolunun ise daha akıllıca olduğunu” iddia eden ve bu surette hem selefe tabi olmadıklarını itiraf eden hem de tıpkı Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) ve ashabı hakkında “Onlara insanların iman ettiği gibi siz de iman edin denildiğinde, biz beyinsizler gibi mi iman edeceğiz” (Bakara: 13) diyen münafıklar gibi sahabenin ve diğer selefin akıllarını küçümseyen, onların akıllarını kullanmayan kör teslimiyetçi dindarlar oldukları imasında bulunan yerilmiş kelam ehline mensup hiçbir fırka ehli sünnet mensubu addedilemez.

Yeri gelmişken şunu belirtelim ki selef asrından sonra Sünni, ehli sünnet gibi tabirler bazen izafi manada kullanılmıştır. Zira sahabelere ve Hulefa-i Raşidine dil uzatan Rafızi Şia ortaya çıktıktan sonra bu hususta onları tasdik etmeyen ve Ali (ra)’ın Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem) tarafından imamete atandığını kabul etmeyen herkes Sünni olarak yad edilir olmuştur. Bu anlamda Mutezile, Mürcie, Kaderiyye hatta kısmen Hariciler dahi Şia mezhebini benimsemedikleri için Sünni olarak adlandırılır olmuştur. Şii olmayan manasında Eşari ve Maturidiler elbette ki Sünni sayılırlar. Fakat hakiki anlamıyla sünnete tabi olan manasında selefiyye haricinde hiçbir ekolün Sünni olarak kabul edilmesi mümkün değildir. Şunu da not edelim ki Ehli sünnet her zaman hasımlarına karşı dahi itidali ve adaleti elden bırakmamış ve hakka isabet ettikleri hususlarda onları tezkiye etmişlerdir. Dinin aslını yerine getirmiş olan kıble ehli bir muvahhid birtakım günahlara ve bidatlara dalmış olsa bile onunla velayet bağlarını tümüyle kesmemişlerdir. Günahları ve bidatları oranında ona buğzetmiş, imanı ve teslimiyeti oranında da sevgi beslemişlerdir. Şu halde Eş’ari ve Maturidi mezheplerine veya onlara yakın anlayışlara mensup birtakım alimlerin Ehli sünnet uleması tarafından hayırla yad edilmesi, kitaplarında onlardan alıntılar yapılması ve sair hususlar, bu alimlerin içine düştüğü bidatların tasdik edildiği veya bunların bidat olarak değil de Ehli sünnet arası ihtilaflı konular olarak addedildiği manasına gelmez. Şu bilinmelidir ki Allah Rasulü (sallallahu aleyhi ve sellem)’in hayırla yad ettiği selef asrından sonra, bilhassa 3. Ve 4. Asırların akabinde meşhur olmuş alimlerin hemen hemen tamamı bu kelam ekollerine mensup olup çeşitli bidatlere düşmemiş olanı çok azdır. Bu asırlarda Selef akidesine mensup olanlar birtakım Hanbeliler ve bazı hadis alimlerinden ibarettir ve azala azala günümüze kadar gelmiştir. Bu, Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in mucizelerindendir ki O (sallallahu aleyhi ve sellem) müteaddid hadislerinde hayrın günden güne azalacağını haber vermiştir. Yani selef asrından sonraki dönemlerde bu yerilmiş kelam ehline tabi olanların sayıca çok olması bunların doğru yolda olduğunu göstermez. Keza bu, ümmetin bu batıl mezheplerde icma ettiği anlamına da gelmez. Zira Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in de çeşitli hadislerinde haber verdiği üzere kıyamete kadar hak bir taife var olacaktır ve nitekim her asırda Eşariler ve emsaline karşı çıkan alimler var olmuştur. Ancak günümüzde bu noktayı ayırd edemeyen ve Ehli sünnete nisbet edilen herkesi Ehli sünnet sayma gafletine düşen birtakım ilim talebesi ve davetçi ünvanlı zevat, halef alimlerinin eserlerinde selef itikadına muhalif şeyleri gördükçe hayrete ve şüpheye düşmüşler; nihayet sıfatlar, iman, kelamullah vb konularda selef ve halefin birbirine zıt görüşlerini cem ederek bunların hepsinin Ehli sünnet içindeki farklı görüşler olduğunu iddia edecek hale gelmişlerdir. Bu da akide hususunda büyük bir karmaşa doğurmuştur.

Ayrıca son asırlarda Eşari ve Maturidiliğin neredeyse Ehli sünnetle özdeşleşmiş olması bu fırkaların bidatlarının iyice yaygınlaşmasına yol açmış ve öyle ki akideyi öğrenmek isteyen insanlar karşılarında ya Eş’ari akidesini ya da Maturidi akidesini  bulur hale gelmiştir. Bugün Suudi Arabistan ve benzeri birkaç ülke haricindeki diğer ülkelerde bulunan bir ilim talebesi; tağutların pozitivist, modernist zihniyetine hizmet eden resmi ilahiyat veya şeriat fakültesi ünvanlı okullarından bunalıp da medrese usulüyle eğitim almaya kalksa sarf nahiv öğrendikten sonra Yunan mantığıyla alakalı kitaplara çarpılacak, ardından ilimlerin en şereflisi olan akaid ilmini de ya Nesefi akaidi ve Taftazani şerhi gibi Maturidi kitaplarından; ya da Cevheret’ut tevhid gibi Eşari metinlerinden öğrenecek; hatta fıkıh usulünü dahi mantık ve felsefe tesirindeki metinlerden okuyacak ve böylece selef usulünden kopuk bir şekilde öğrendiği dini aynı batıl şekliyle davet ettiği kitlelere aktaracaktır ki öyle olmaktadır. İşte bu şekilde yüzlerce senedir selefe muhalif bir din anlayışıyla yetişen İslam iddiasındaki halklar bir türlü iflah olamamakta ve kelamcıların oluşturduğu kavram kargaşasından kurtulup bir türlü akidevi meseleleri olması gereken şekliyle fıkhedemektedirler. Zira aşağıda örnekleriyle geleceği üzere kelam ehlinin ilah anlayışı, Allahın sıfatlarına bakışı, iman küfür meselelerine bakışı tamamen Ehli sünnetten farklıdır. İşte bütün bunlardan dolayı selef ile halefin farkı, selefin yolunun hak diğerinin batıl oluşu, Eşari ve Maturidi akidelerinin Ehli sünnetten farkı gibi konuların mutlaka kitlelere anlatılması gerekmektedir. Bazı kimseler uluhiyet tevhidi hatta daha dar çerçevede hakimiyet tevhidi haricindeki bütün konuları gereksiz görürler ve bu bahsedeceğimiz selef akaidine dair meseleler ve tartışmaların geçmişte kaldığını, bunları gündeme getirmenin faydası olmayacağını ileri sürerler. Halbuki bunlar Ehli sünnet akadinin bizzat kendisidir, kişi ancak bunlarla ateşten kurtulabilir, üstelik dinin aslı olan tevhidi dahi muhafaza etmesi selef menhecine bağlı olmasıyla mümkün olabilir. Selefin metodunu kavramamış olan birisi dinin aslını koruması dahi çok zordur. Bir kişi ilahı yaratıcı olarak, imanı sadece kalple tasdik olarak tanımlayan; Allahı ne yukarda ne aşağıda adeta varlığı imkansız bir şey olarak tasavvur eden yerilmiş kelam ehliyle hesaplaşmadıkça tevhidi, şirki, imanı, küfrü nasıl hakkıyla idrak edecektir? Günümüzdeki insanların bu kavramları idrak edememelerinin sebeblerinden bir tanesi de geçmişte kelam ehlinin ektiği bu tür batıllar değil midir? Şu halde kelamcıların din anlayışını deşifre etmek asla gereksiz bir şey veya ihtilafları kaşımak, geçmiş alimlere tan etmek vs olarak değerlendirilemez. Bilakis akidenin sağlam zeminlere oturması için bu, belki en başta yapılacak bir iştir diyor ve konunun tafsilatına geçmek istiyoruz. Şimdi Allahın izniyle Eşari ve Maturidiler ve de benzeri Ehli sünnet kelamcısı olarak adlandırılan kişiler ve tabileri hakkında sırasıyla seleften halefe çeşitli alimlerin değerlendirmelerini nakletmek istiyoruz. Bu nakiller vesilesiyle Eşariler vb’nin hangi yönlerden tenkid edildiği de Allahın izniyle ortaya çıkacaktır. Ancak yukarda da işaret ettiğimiz gibi alimlerin Eşarilere tan eden sözlerinin sebebinin ve mahiyetinin anlaşılması ancak selef akidesinin iyice bilinmesiyle mümkün olacaktır. O yüzden bu yazıda anlatılanları hakkıyla kavramak isteyenlerin önce selef imamlarından nakledilen akide metinlerini iyice anlayıp hıfzetmelerini tavsiye ediyoruz.


Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1855
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Ynt: EŞARİLER VE MATURİDİLER EHLİ SÜNNETTEN MİDİR?
« Yanıtla #1 : 23.07.2016, 15:34 »
ALİMLERİN EŞARİLER VE MATURİDİLER HAKKINDAKİ DEĞERLENDİRMELERİ

Alimlerin bu mezhepler hakkındaki değerlendirmelerine geçmeden önce bir hususa işaret etmek istiyoruz. Malum olduğu üzere gerek Ebu’l Hasen el-Eşari gerekse de Ebu Mansur el Maturidi kelam adı verilen sahada çalışıyorlardı ve kurdukları mezhepler de kelam mezhepleridir. Kelam, bazılarının zannettiği gibi tevhid ve akide ilmiyle aynı şey değildir. Kelam ilmi –ilim denirse- Yunan felsefesine dair kitaplar Arapça’ya tercüme edilmeye başlandıktan sonra oluşmuştur ve felsefe ile dini uzlaştırma gayesiyle ortaya çıkmıştır. Kelamcılar, İslam akaidindeki çeşitli meseleleri felsefi metodlarla ve kavramlarla çözmeye çalışmışlar ve bu doğrultuda cevher, cisim, cihet, araz, mekan, tahayyüz ve sair daha önce Kuran, sünnet ve selefin asarında geçmeyen bir yığın kavram kullanarak akidevi mevzularda görüş beyan etmişler ve de bu muhdes, bidat esaslara dayanarak kendi aralarında da çeşitli fırkalara bölünmüşlerdir. İbn Ebi’l İzz (rh.a)’ın naklettiğine göre Ebu Hanife’ye -Allah’ın rahmeti üzerine olsun- araz ve cisimler hakkında söylenen sözlere dair soru sorulmuş, şu cevabı vermiştir: “Allah Amr b. Ubeyd’e lanet eylesin. Bu hususta söz söyleme kapısını ilk açan kişi odur.”

Kelamcılar aklı esas alırlar ve nakli yani şeriatı da akliyat adını verdikleri akli prensiplerle yorumlarlar. Bu durum “akıl evveldir, nass onunla müevveldir” şeklinde ifade edilmiştir. Kelamcıların dini konuları akla dayalı olarak çözmeye çalışmalarından ötürü selef uleması kelam ehliyle alakalı ağır sözler söylemişler ve kelam ilmini şiddetle yermişler hatta onu ilim olarak dahi görmemişlerdir. Daha önce İbn Ebi’l izz (rh.a)’dan naklen geçen selef alimlerine ait bu sözlerden bir kısmını tekrar hatırlayacak olursak;

“Ebu Yusuf -Allah’ın rahmeti üzerine olsun-dan nakledildiğine göre o Bişr el-Merîsî’ye şöyle demiştir: Kelâmı bilmek cahilliğin kendisidir. Kelâm’ın cahilliği ise ilmin kendisidir. Kişi Kelâm’da ileri dereceye varacak olursa, ona zındık denilir yahut zındıklıkla itham edilir.

Burada Kelâm’ı bilmemek ile onun doğru olmadığına inanmayı kastetmiş olmalıdır; çünkü böyle bir bilgi faydalıdır. Ya da bu sözleriyle ondan yüz çevirmeyi ve ona itibar etmeyi terki kastetmektedir. Şüphesiz ki böyle bir tutum kişinin ilmini, aklını korur. Bu bakımdan böyle bir şey de bir ilim olarak değerlendirilir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Yine ondan şöyle dediği nakledilmiştir: Kim Kelâm ile âlim olmayı isteyecek olursa zındıklaşır. Kim de kimya ile servet elde etmeye kalkışırsa iflas eder. Hadisin garib lafızlarının peşine takılan da yalan söyler.

İmam Şafiî -Allah’ın rahmeti üzerine olsun- şöyle demiştir: Benim Kelâm ehli hakkındaki hükmüm şudur: Bunlar kuru hurma dallarıyla ve ayakkabılarla dövülür. Aşiretler ve kabileler arasında dolaştırılarak teşhir edilir ve: Kitabı ve sünneti terkedip Kelâma yönelenin cezası budur, denilir.

Mezheb alimlerimiz fetvâlarda şunu kaydederler: Bir kimse beldesindeki ilim adamlarına bir vasiyette bulunacak olursa Kelâmcılar onun kapsamına girmez. Yine bir kimse kitapları arasından ilim kitapları olanların vakfedilmesini vasiyet edecek olsa selef’in fetvâsına göre o kitapları arasındaki kelâm kitapları satılır. Bu anlamdaki fetvalar "el-Fetâvâ ez-Zahîriyye"de zikredilmiştir.”


Geniş bilgi için sözkonusu alimin Tahavi akidesine yazdığı şerhe –ki Türkçede de mevcuttur- müracaat edilebilir.

Günümüzde bazı kimseler selef ulemasının bu sözlerini tevil etmeye daha doğrusu tahrif etmeye yeltenerek alimlerin kelamcıları yeren bu sözlerinin Mutezile kelamcıları ile alakalı olduğunu veyahut da hasmına üstün gelmek ve sair gayelerle kelama dalan kişileri kınamak için söylendiğini iddia etmektedirler. Mesela Taftazani akaidini Türkçeye tercüme eden Talha Hakan Alp sözkonusu kitabın girişinde böyle bir izaha yeltenmektedir. Fakat bu sözde izahların bu şahısların kendi indi mütalaaları olmaktan öte bir dayanağı olmadığı gibi alimlerden nakledilen sözlerin zahiri de böyle tevillere müsait değildir. Çünkü imamlar kelamla uğraşan şu veya bu zümreyi değil bizzat kelam ilminin kendisini hedef almışlardır. Eğer hedefleri Mutezile ve benzeri bir fırka olsa o fırkayı kınamakla yetinirler, genel manada kelam ilmini mahkum etmezlerdi. Çünkü yukarda da ifade ettiğimiz üzere kelam ilminin öncelikle usulü batıldır. Zira itikadi meselelerde hakem Allah ve Rasülü olduğu halde kelamcılar aklı hakem edinmekte ve meseleleri akla göre çözmeye yeltenmektedirler. Usul batıl olduğu için böyle bir usulle varılacak netice de haliyle batıl olmaktadır. Tıpkı Allah Rasülü (sallallahu aleyhi ve sellem)’in şu hadisinde olduğu gibi:


عَنْ جُنْدَبِ بْنِ عَبْدِ اللَّهِ، قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: «مَنْ قَالَ فِي القُرْآنِ بِرَأْيِهِ فَأَصَابَ فَقَدْ أَخْطَأَ» : هَذَا حَدِيثٌ غَرِيبٌ

Cundub b. Abdillah (radiyallahu anh)’den rivâyete göre, Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Her kim Kur’ân hakkında kendi reyine göre konuşursa isabet etse bile kesinlikle hata etmiştir.” (Tirmizî, Tefsir:1 no: 2952’de “Bu hadis hasen garibdir.” Kaydıyla. Ayrıca bkz. Ebû Dâvûd, İlim: 27)

Kelamcılar da din hakkında kendi reyleriyle konuştukları için velev ki her konuda isabetli de olsalar hatalı sayılırlar. Bundan dolayıdır ki İmam Ahmed bin Hanbel (rh.a) “Usul’us Sunne” adlı kıymetli eserinin girişinde şöyle demektedir:

“Şüphesiz; Kader, Rü’yet, Kur’an ve diğer başka meselelerde Kelam'a dalmak hoşlanılmayan ve yasaklanan hususlardandır. Bunu yapan kimse, söylediği ile Hakk'a isabet etse dahi, bu şekilde tartışmayı Terkedinceye ve Asar'a (rivayetlere) Teslim olup İman edinceye kadar Ehli Sünnet Ashab'ından olamaz.”

Yani kişi kelam metodunu bırakıp, hadis ve eserlere teslim olmadığı müddetçe her konuda Ehli sünnet gibi inansa da Ehli sünnet sayılmaz. Çünkü gerçek sünnet ehli olsa sünnete ittiba ederdi. Şu halde işin füruatında Eşari ve Maturidilerin neye inandıklarının da çok fazla bir önemi yoktur. Keza çoğu konuda Ehli sünnetle mutabık olup hatta Ehli sünnetin düşmanlarıyla mücadele etmelerinin de bir önemi yoktur. Zira onlar bu neticelere kelami ve felsefi tartışmalar sonunda ve kendi akıllarına dayanarak varmışlardır. Ama şurası da bir vakıadır ki Ehli sünnete intisap eden bu kelamcılar birçok meselede de Ehli sünnete muhalefet etmekten kendilerini alamamışlardır. Çünkü hasımlarıyla tartışırken ihdas ettikleri akli kaideler çoğu zaman onları sünnete muhalif olmaya zorlamış ve uydurma kaidelerini terk etmek yerine nassları ve selefin asarını tevil etmeyi tercih etmişlerdir.

İşte bu ve benzeri sebeblerden ötürü selef uleması, Ehli sünnet kelamcıları veya sıfatiyye kelamcıları denilen zümrenin ilk ortaya çıktığı günlerden itibaren bu gruba cephe almış ve Ehli sünnet akidesini müdafaa adına da olsa bidatçılarla onların fasit felsefi usullerini esas alarak tartışmalarını hoş karşılamamışlardır. İmam Ahmed bin Hanbel (rh.a) (v. 241) bu babtan olmak üzere –Ehli sünnetten olduğu ve hatta bidat ehlinden olan babasının mirasını almayı –iki farklı dinden olanlar miras alamaz gerekçesiyle- reddedecek kadar sünnete bağlı olduğu halde az bir şey kelama dalıp kelamla alakalı kitaplar yazdığı için Haris el Muhasibi’yi terk etmiştir. (Zehebi, Siyer, 12/110 vd.) Bu minvalde Lalekai’nin rivayetine göre meşhur muhaddis Ebu Hatim er-Razi (v. 277) Kerabisi, Davud ez-Zahiri ve emsalinden sakınılmasını tavsiye etmiştir. (Lalekai, Sunne, 1/ 180) Ahmed bin Hanbel, hadis, fıkıh gibi ilimlerle meşhur olmasına ve Ehli sünnetin arasında bulunmasına rağmen Kerabisi’yi “Bizim Kuranı telaffuzumuz mahluktur” sözünden dolayı terk etmiş ve de o ve ashabı hakkında kelam kitapları yazmalarını kınama sadedinde şöyle demiştir:


إِنَّمَا بَلاؤُهُم مِنْ هَذِهِ الكُتُبِ الَّتِي وَضَعُوهَا، وَتَرَكُوا الآثَارَ


“Bunların belası asarı terk edip uydurdukları bu kitaplardan kaynaklanmaktadır.” (Zehebi, Siyer, 12/82)

Bu ismi geçen Haris el Muhasibi’nin ve de Davud ez-Zahiri ve başkalarının meşhur kelamcı İbn Küllab’ın öğrencileri olduğu söylenmiştir. İbn Kullab ise Kullabiye kelam ekolünün kurucusudur. (Zehebi, Siyer, 11/174) Kullabiye, Ehli sünnete intisap edenler içinde kelam metodunu kullanarak muhaliflere cevap vermeye çalışanların başını çeker.

Ebu’l Hasen el Eşari de Mutezile’den tevbe ettikten sonra Küllabiye mezhebine meyletmiştir. Sonrasında ise ehli sünnete intisap ettiği söylenir. İbn Teymiye (rh.a) şöyle diyor:


وَأُبَيِّنُ أَنَّ الْأَشْعَرِيَّ، وَإِنْ كَانَ مِنْ تَلَامِذَةِ الْمُعْتَزِلَةِ ثُمَّ تَابَ، فَإِنَّهُ كَانَ تِلْمِيذَ الجبائي وَمَالَ إلَى طَرِيقَةِ ابْنِ كُلَّابٍ وَأَخَذَ عَنْ زَكَرِيَّا الساجي أُصُولَ الْحَدِيثِ بِالْبَصْرَةِ، ثُمَّ لَمَّا قَدِمَ بَغْدَادَ أَخَذَ عَنْ حَنْبَلِيَّةِ بَغْدَادَ أُمُورًا أُخْرَى، وَذَلِكَ آخِرُ أَمْرِهِ كَمَا ذَكَرَهُ هُوَ وَأَصْحَابُهُ فِي كُتُبِهِمْ.

“Eş'ari, Cübbai'nin öğrencisiydi. İbni Kullab'ın yoluna eğilim gösterdi. Basra'da Zekeriyya es-Saci'den hadis usulü öğrendi. Sonra Bağdat'a geldi ve Bağdat'taki Hanbelilerden başka şeyler aldı. Onun ve ashabının kendi kitaplarında zikrettiğine göre, bu, ömrünün sonunda olmuştur.”(Fetava, 3/228)

Doğrusunu Allah bilir.

Ebu’l Kasım el-Asbahani’nin Ebu Hatim er-Razi’den senedini zikrederek naklettiğine göre o şöyle demiştir:


قَالَ: وَحَدَّثَنَا وَالِدي، أَنا أَحْمَد بن مُحَمَّد بن إِبْرَاهِيم، نَا أَبُو حَاتِم الرَّازِيّ قَالَ: من كَلَام جهم بن صَفْوَان، وحسين الْكَرَابِيسِي، وَدَاوُد ابْن عَليّ أَن لَفظهمْ الْقُرْآن مَخْلُوق، وَأَن الْقُرْآن الْمنزل على نَبينَا - صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّم َ - مِمَّا جَاءَ بِهِ جِبْرِيل الْأمين حِكَايَة الْقُرْآن فجهمهم أَبُو عبد الله أَحْمَد بن مُحَمَّد ابْن حَنْبَل، وَتَابعه عَلَى تجهيمهم عُلَمَاء الْأَمْصَار طرا أَجْمَعُونَ، لَا خلاف بَين أهل الْأَثر فِي ذَلِكَ.
وَأَن الْقُرْآن الْمنزل على نَبينَا - صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّم َ - مِمَّا جَاءَ بِهِ جِبْرِيل الْأمين حِكَايَة الْقُرْآن فجهمهم أَبُو عبد الله أَحْمَد بن مُحَمَّد ابْن حَنْبَل، وَتَابعه عَلَى تجهيمهم عُلَمَاء الْأَمْصَار طرا أَجْمَعُونَ، لَا خلاف بَين أهل الْأَثر فِي ذَلِكَ.


“(Sözün Ebu Hatim'e ulaşan senedini zikrettikten sonra) Cehm bin Safvan, Huseyn el Kerabisi ve Davud bin Ali’nin sözlerinden (birisi de) Kur’an’ı okuyuşlarının (telaffuzlarının) mahluk olduğu ve de onun peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’e Cibril-i Emin (as) tarafından Kur’an’ın hikayesi olarak indirildiğini iddia etmeleridir. Bundan dolayı Ebu Abdillah Ahmed bin Muhammed bin Hanbel onları Cehmiyelikle suçlamıştır. Çeşitli bölgelerdeki alimler onları Cehmilikle itham etmesi hususunda tümüyle ona tabi olmuşlardır. Eser ehli arasında bu hususta ihtilaf yoktur.” (El-Hucce fi Beyan’il Mehicce, 2/203)

Görüldüğü üzere Eş’arilerin dinlerinin temelini teşkil eden hususlardan birisi olan bizim elimizdeki Kur’an’ın Allah’ın kendi orijinal kelamı değil de Allah’ın ezeli kelamının (kelam-ı nefsi) ibaresi, hikayesi olduğu iddiasının Cehmiyelik olduğu hususu bütün Ehli sünnetin icmasıyla tescil edilmiştir. Maturidilerin Kur’an’a bakış açıları da bundan çok farklı değildir. Bu kelam-ı nefsi meselesinin bir uzantısı da Allah’ın kelamının harf ve sesle olmadığı ve Allah’ın kelamına aitmiş gibi görünen harf ve seslerin mahluk olduğu iddiasıdır. Biz bu hususta Ehli sünnetin görüşünü daha önce ifade etmiştik ve Allah kelamının harf ve sesle olduğuna dair delilleri serdetmiştik. Böylece Eşari ve Maturidilerin akidelerinin icma ile sapıklık olduğu hususu bu alimler tarafından açıklanmış olmaktadır. Yeri  gelmişken şunu belirtelim ki İslam’ın her meselesinde olduğu gibi bu meselede yani Eş’ari ve Maturidilerin hükmü meselesinde de önemli olan isimler değil, o isimlerin ihtiva ettiği manalardır. Dolayısıyla alimlerin bu iki mezhebin ismini taşımasa da onlarla aynı akideye sahip olanlar hakkında verdikleri hükümler bu mezhep müntesiplerini de bağlamaktadır. Şu halde selef alimlerinin  –kelam yoluyla Ehli sünneti müdafaa etseler dahi- kelam ehlini kınamada ittifak etmeleri, keza Sünni geçinen kelamcıların icad ettiği mushaftaki Kur’an Allah’ın kelamının ibaresidir gibi bidatleri yerme hususunda icma etmeleri bu hususlarda müttefik olan Eşariyye, Kullabiyye, Maturidiyye ve Zahiriler gibi bütün fırkaların yerilmesi anlamına gelir. Öyle zannediyoruz ki aklı olan birisi nezdinde Eş’ari ve Maturidilerin Cehmiye zındıklarının mirasçısı olduğunun ortaya çıkması bu iki fırkanın Ehli sünnetten olmadığına delil olarak yeter de artar bile. Ancak biz yine de delilleri biraz daha güçlendirmek açısından tafsilata gideceğiz ve alimlerin bizzat muayyen olarak Eş’ariler fırkası hakkında dile getirdikleri tenkidleri nakledeceğiz. Yardım Allah’tandır.

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1855
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Ynt: EŞARİLER VE MATURİDİLER EHLİ SÜNNETTEN MİDİR?
« Yanıtla #2 : 26.07.2016, 18:53 »
Şimdi Allahın izni ve yardımıyla alimlerin Eş’ariler ve benzeri kendilerini Ehli sünnete nisbet eden kelami fırkalara yönelik tenkidlerini nakledeceğiz. Daha önce Allahın kelamının harf ve sesle olmadığını iddia edenlere reddiye olarak İmam Ahmed, Buhari, Berbehari, Ebu’l Kasım el Asbahani gibi alimlerden zikrettiğimiz kaviller de bütün bu Ehli sünnete intisap eden Eşari, Maturidi, Küllabi vs kelam ekollerinin bu hususta icma etmelerinden ötürü aynı zamanda bu mezheplere reddiye olarak kabul edilebilir. Burada ise bizzat isim vererek Eş’arileri kınayan alimlerden nakil yapacağız inşaallah.

1- İmam Ebu’l-Abbas İbni Surayc : (v. 303) –Şafii fukahasının büyüklerinden olup kendisine “ikinci Şafii” lakabı verilmiş, bazıları da onun üçüncü asrın müceddidi olduğunu söylemişlerdir- (Hal tercemesi için bkz. Zehebi, Siyer, 14/201) şunları söylemektedir:


لا نقول بتأويل المعتزلة، والأشعرية، والجهمية، والملحدة، والمجسمة، والمشبهة، والكرامية، والمكيفة، بل نقبلها بلا تأويل، ونؤمن بها بلا تمثيل

“Bizler Mutezile, Eşariler, Cehmiyye, Mülhide, Mücessime, Müşebbihe, Kerramiyye ve Mükeyyife gibi teville konuşmayız, Aksine biz Allah’ın isim ve sıfatlarını tevilsiz olarak kabul eder ve onlara temsilsiz olarak (hiçbir şeye benzetmeksizin) inanırız.” (Ebu'l Abbas ibn Surayc, Cuz'un fihi Ecvibetun fi Usul'iddin, sf 86, Sözkonusu risale Likaul Evahiril Aşr adlı mecmuanın 8. cildinde yer almaktadır. Darul Beşairil İslamiyye, 1426 Bu sözleri ayrıca İbn Kayyım, İctimau'l-Cuyuş’il-İslamiye, 2/174'de az farkla nakletmektedir.)

Eş’ariyle muasır olan ve ondan önce vefat eden bu alimin Eş’ari’nin Mutezile veya Küllabiyye mensubu olduğu dönemde bu sözleri sarfetmiş olması mümkündür. Ancak herhalükarda günümüz Eş’arilerinin Allah’ın sıfatlarına yönelik tevilci anlayışını yerdiği ortadadır.

2- İbn Huveyz Mendad el Maliki el Mısri: Batının Hafızı olarak bilinen İbn Abdilberr (v.463), 4. Asrın sonlarında vefat etmiş olan bu Maliki aliminin, Kitabu’ş-Şehade isimli eserinde, İmam Malik'in bidatçıların şehadetlerinin kabul edilmesinin caiz olmadığı hakkındaki sözünü açıklarken, şöyle dediğini nakletmektedir: 


لَا تَجُوزُ شَهَادَةُ أَهْلِ الْبِدَعِ وَأَهْلِ الْأَهْوَاءِ قَالَ: أَهْلُ الْأَهْوَاءِ عِنْدَ مَالِكٍ وَسَائِرِ أَصْحَابِنَا هُمْ أَهْلُ الْكَلَامِ فَكُلُّ مُتَكَلِّمٍ فَهُوَ مِنْ أَهْلِ الْأَهْوَاءِ وَالْبِدَعِ أَشْعَرِيًّا كَانَ أَوْ غَيْرَ أَشْعَرِيٍّ وَلَا تُقْبَلُ لَهُ شَهَادَةٌ فِي الْإِسْلَامِ وَيُهْجَرُ وَيُؤَدَّبُ عَلَى بِدْعَتِهِ، فَإِنْ تَمَادَى عَلَيْهَا اسْتُتِيبَ مِنْهَا

"Bidat ve heva ehlinin şahitliği bizim nezdimizde geçerli değildir. İmam Malik'in ve bizim diğer ashabımızın nezdinde heva ehlinden kasıd kelamcılardır. Dolayısıyla bütün kelamcılar ister Eşarilerden olsun, ister Eşarilerden olmasın heva ve bidat ehlinden sayılır ve onun şehadeti İslam nazarında geçerli değildir. Sonuç olarak böyle bir kimse sürgün edilir/ toplum dışına itilir ve bidati yüzünden cezalandırılır. Eğer bidatinde ısrar ederse tevbe etmesi istenir." (İbn Abdilberr, Cami Beyani'l-İlmi ve Fadlihi, 2/943 no: 1800'de İbn Huveyzmendad'a ulaşan senedi ile nakletmektedir.)

3- İbn Mendeh (v.395): Hanbeli fakihi ve muhaddis. Türkçe’ye de bir kısmı tercüme edilen “Kitab’ut Tevhid” adlı eserin sahibi. Herevi, Zemm’ul Kelam adlı eserinde onun kelamcıların yerilmesi ile alakalı şu sözünü nakletmektedir:


قال أحمد بن محمد بن الطاهر المعافري أبو العباس: سمعت أبا عبدالله محمد بن منده الحافظ بأصبهان رحمه الله يقول: "ليتق الله امرؤ وليعتبر عن تقدم ممن كان القول باللفظ مذهبه ومقالته، كيف خرج من الدنيا مهجوراً مذموماً مطروداً من المجالس والبلدان لاعتقاده القبيح؟! وقوله الشنيع المخالف لدين الله مثل: الكرابيسي، والشواط، وابن كلاب، وابن الأشعري، وأمثالهم ممن كان الجدال والكلام طريقه في دين الله عز وجل"

Ahmed bin Muhammed bin Tahir el Meafiri Ebu’l Abbas şöyle demiştir: Ben Hafız Ebu Abdillah bin Mende’yi Asbahan’da şöyle derken işittim: “Kişinin Allah’tan korkması ve lafız (mahluktur) mezhebine ve görüşüne sahip olanlardan gelip geçmiş olanların halinden ibret alması gerekir. Onlar nasıl da kötü itikadlarından ve Allah’ın dinine muhalif çirkin sözlerinden ötürü terk edilmiş, kınanmış ve de meclislerden ve ülkelerden dışlanmış olarak bu dünyadan göçüp gittiler? Mesela Aziz ve Celil olan Allah’ın dininde cidal ve kelam yapmayı yol edinmiş olan Kerabisi, Şevat, İbn Kullab, İbn’ul Eş’ari ve benzerleri gibi…” (Zemm’ul Kelam, 4/424)

4- Ebu Hamid Ahmed bin Ebi Tahir el İsferayini (v. 406) ve ashabı: İbn Kesir’in Tabakat’uş Şafiiyyin adlı eserinde (sf 345 vd) belirttiği üzere “Üçüncü Şafii” lakabını almış ve de İbn’us Salah her 100 senede bir ortaya çıkarak dini yenileyecek olan müceddidleri sayarken 1. Asra Ömer bin Abdilaziz, 2. Asra Şafii, 3. Asra –yukarda zikri geçen- İbn Surayc ve de 4. Asra ise İsferayini isimlerini uygun görmüştür. İlerde Eş’ariler hakkındaki görüşleri ayrıntılı olarak gelecek olan Ebu’l Hasen el-Kerci (rh.a) İsferayini ve diğer Şafii alimlerinin konuyla alakalı görüşlerini şöyle aktarmaktadır:

وَكَانَ الشَّيْخُ أَبُو حَامِدٍ شَدِيدَ الْإِنْكَارِ عَلَى الْبَاقِلَّانِيِّ وَأَصْحَابِ الْكَلَامِ

“Şeyh Ebu Hamid, Bakillani ve kelamcı zümresine karşı şiddetli bir inkar içerisindeydi.”

وَلَمْ يَزَلْ الْأَئِمَّةُ الشَّافِعِيَّةُ يَأْنَفُونَ وَيَسْتَنْكِفُونَ أَنْ يَنْسُبُوا إلَى الْأَشْعَرِيِّ، وَيَتَبَرَّءُونَ مِمَّا بَنَى الْأَشْعَرِيُّ مَذْهَبَهُ عَلَيْهِ، وَيَنْهَوْنَ أَصْحَابَهُمْ وَأَحْبَابَهُمْ عَنْ الْحَوْمِ حَوَالَيْهِ، عَلَى مَا سَمِعْت عِدَّةً مِنْ الْمَشَايِخِ وَالْأَئِمَّةِ، مِنْهُمْ الْحَافِظُ الْمُؤْتَمِنُ بْنُ أَحْمَدَ بْنِ عَلِيٍّ السَّاجِيُّ، يَقُولُونَ: سَمِعْنَا جَمَاعَةً مِنْ الْمَشَايِخِ الثِّقَاتِ قَالُوا: كَانَ الشَّيْخُ أَبُو حَامِدٍ أَحْمَدُ بْنُ طَاهِرٍ الْإسْفَرايِينِيّ إمَامُ الْأَئِمَّةِ الَّذِي طَبَّقَ الْأَرْضَ عِلْمًا وَأَصْحَابًا إذَا سَعَى إلَى الْجُمُعَةِ مِنْ قَطِيعَةِ الْكَرْخِ إلَى جَامِعِ الْمَنْصُورِ وَيَدْخُلُ الرِّيَاضَ الْمَعْرُوفَ بِالرَّوْزِي الْمُحَاذِي لِلْجَامِعِ وَيُقْبِلُ عَلَى مَنْ حَضَرَ وَيَقُولُ: اشْهَدُوا عَلَيَّ بِأَنَّ الْقُرْآنَ كَلَامُ اللَّهِ غَيْرُ مَخْلُوقٍ، كَمَا قَالَ أَحْمَدُ بْنُ حَنْبَلٍ، لَا كَمَا يَقُولُ الْبَاقِلَّانِيُّ وَتَكَرَّرَ ذَلِكَ مِنْهُ فِي جَمَاعَاتٍ، فَقِيلَ لَهُ فِي ذَلِكَ، فَقَالَ: حَتَّى يَنْتَشِرَ فِي النَّاسِ، وَفِي أَهْلِ الصَّلَاحِ وَيَشِيعَ الْخَبَرُ فِي الْبِلَادِ أَنِّي بَرِيءٌ مِمَّا هُمْ عَلَيْهِ، يَعْنِي الْأَشْعَرِيَّ، وَبَرِيءٌ مِنْ مَذْهَبِ أَبِي بَكْرٍ الْبَاقِلَّانِيِّ، فَإِنَّ جَمَاعَةً مِنْ الْمُتَفَقِّهَةِ الْغُرَبَاءِ يَدْخُلُونَ عَلَى الْبَاقِلَّانِيِّ خُفْيَةً، فَيَقْرَءُونَ عَلَيْهِ فَيُفْتَنُونَ بِمَذْهَبِهِ فَإِذَا رَجَعُوا إلَى بِلَادِهِمْ أَظْهَرُوا بِدْعَتَهُمْ لَا مَحَالَةَ، فَيَظُنُّ ظَانٌّ أَنَّهُمْ مِنِّي تَعَلَّمُوهُ، وَأَنَا قُلْته، وَأَنَا بَرِيءٌ مِنْ مَذْهَبِ الْبَاقِلَّانِيِّ، وَعَقِيدَتِهِ.

“Şafii imamları Eş’ari’ye mensub olmaktan son derece nefret etmişler ve sakınmışlar ve de Eş’ari’nin mezhebini üzerine bina ettiği şeylerden de teberri edip uzaklaşmışlardır. Kendi dostlarını ve sevdiklerini de onun (mezhebi) etrafında dolaşmaktan sakındırmışlardır. Bir çok meşayih ve imamdan duyduğum şey budur ki bunlardan birisi de güvenilir hafız İbnu Ahmed bin Ali es-Saci’dir. Derler ki: Güvenilir şeyhlerden bir cemaatin şöyle dediğini işittik: İmamlar imamı, Yeryüzünü ilmiyle ve ashabıyla çevreleyen Ebu Hamid Ahmed bin Tahir el İsferayini, Kerh bölgesinden Cuma için Mansur Camii’ne geldiğinde caminin yanında Revz olarak bilinen bahçelere girer, orada hazır bulunanlara dönüp şöyle derdi: Bana Kur’an’ın mahluk olmadığına dair şahitlik edin; ancak Ahmed bin Hanbel’in dediği gibi olsun, Bakillani’nin dediği gibi değil! Onun bu sözleri cemaatin içinde tekrar edilir ve aynısı kendisine (toplu olarak) söylenirdi. Dedi ki: Ta ki (bu söz) insanlar arasında ve salah ehli kişiler arasında yayılsın, keza benim onların üzerinde bulunduğu yoldan yani Eş’ari’den beri olduğum ve Ebubekr el Bakillani’nin mezhebinden beri olduğum haberi de yayılsın. Zira (buraya) gurbetçi olarak gelmiş birtakım fıkıh öğrencileri gizlice Bakillani’nin yanına gidiyorlar, ondan bir şeyler okuyup onun mezhebinden fitneye düşüyorlar. Memleketlerine geri döndüklerinde de haliyle bidatlerini açığa vuruyorlar. Böylece birileri de onların bunu benden öğrendiği ve bu görüşleri benim söylediğim zannına kapılıyorlar. Halbuki ben, Bakillani’nin mezhebinden de akidesinden de beriyim!”(Nakleden İbn Teymiye, et-Tis'eniyye 3/880; Feteva el-Kubra, 6/600; Der’u Tearuz’il Akli ve’n Nakl, 2/96)

Kerci, yine aynı eserde Bakillani’nin bu ismi geçen Şeyh İsferayini’nin korkusundan hamama bile gizlice gittiğini nakletmektedir! Bu ismi geçen el-Bakillani, Temhid ve başka eserlerin müellifi olan meşhur Eş’ari kelamcısıdır. Kerci onunla ve Eş’arilerle alakalı bu sözleri "el-Fusul fi'l Usul ani'l Eimmet'il Fuhul İlzamen li Zev'il Bidai ve'l Fudul" adlı eserinde zikretmektedir. Bu kitap günümüzde mefkud yani kayıp olsa gerek. Kerci’nin bu sözlerini Şeyhulislam ibn Teymiye onun adı geçen eserinden nakletmektedir. Kerci yine aynı eserde şöyle demektedir:


وَمَعْرُوفٌ شِدَّةُ الشَّيْخِ أَبِي حَامِدٍ عَلَى أَهْلِ الْكَلَامِ، حَتَّى مَيَّزَ أُصُولَ فِقْهِ الشَّافِعِيِّ مِنْ أُصُولِ الْأَشْعَرِيِّ وَعَلَّقَهُ عَنْهُ الْإِمَامُ أَبُو بَكْرٍ الزَّاذَقَانِيُّ، وَهُوَ عِنْدِي، وَبِهِ اقْتَدَى الشَّيْخُ أَبُو إِسْحَاقَ الشِّيرَازِيُّ فِي كِتَابَيْهِ اللُّمَعُ " وَالتَّبْصِرَةُ " حَتَّى لَوْ وَافَقَ قَوْلُ الْأَشْعَرِيِّ وَجْهًا لِأَصْحَابِنَا مُيِّزَ، وَقَالَ: هُوَ قَوْلُ بَعْضِ أَصْحَابِنَا، وَبِهِ قَالَتْ الْأَشْعَرِيَّةُ، وَلَمْ يَعُدَّهُمْ مِنْ أَصْحَابِ الشَّافِعِيِّ اسْتَنْكَفُوا مِنْهُمْ وَمِنْ مَذْهَبِهِمْ فِي أُصُولِ الْفِقْهِ، فَضْلًا عَنْ أُصُولِ الدِّينِ.

“Şeyh Ebu Hamid’in kelam ehline karşı şiddetli tavrı bilinmektedir. O kadar ki o, Şafii fıkıh usulünü Eş’ari usulünden ayırd etmiştir. Buna İmam Ebubekr ez-Zadekani ta’lik’te bulunmuştur ki bu benim yanımda mevcuttur. Ebu İshak eş-Şirazi de Lum’a ve Tabsira adlı kitaplarında buna muvafakat etmiştir. O kadar ki Eş’ari’nin görüşü, bizim  ashabımızdan (Şafiilerden) gelen bir veche uygun düşse bunu ayırd etmiş ve demiştir ki: ‘Bu, ashabımızdan bazılarının görüşüdür, Eş’ariler de böyle demiştir.’ Böylece onları Şafii’nin ashabından saymamıştır ve de değil usul’uddin konularında usul’u fıkıh sahasında dahi onlardan ve mezheplerinden sakınmıştır.” (Nakleden İbn Teymiye, et-Tis'eniyye 3/880; Feteva el-Kubra, 6/600; Der’u Tearuz’il Akli ve’n Nakl, 2/96)

İşte bunlar günümüzde Eşari akidesi ile Şafii mezhebi adeta iç içe geçmiş gibi gözükse de aslında ilk dönem Şafii alimlerinin bu durumu benimsemediklerini gösteren vesikalardan bir tanesidir.

5- Ebu Nasr es-Siczi (v. 444): Hanefi fukahasından ve muhaddis olan bu zat, Zubeyd halkına göndermiş olduğu ve Allah’ın Kelamı’nın Harfler ve Ses ile olmadığını iddia edenlere karşı yazmış olduğu reddiyesi "Risale İla Ehli’z Zubeyd" olarak bilinen "Risalet’us-Siczi ila Ehli Zubeyd fi er-Red ala men Enkera’l-Harfe ve's Savt" adlı eserini Eş’arilere reddiye olarak kaleme almıştır. Sözkonusu eserinde Eş’arileri son derece şiddetli bir şekilde tenkid etmiştir. Onun Eş’arilerle alakalı sözlerinden birkaç tanesini buraya dercediyoruz:


ﻭﺃﻤﺎ ﺘﻅﺎﻫﺭﻫﻡ ﺒﺨﻼﻑ ﻤﺎ ﻴﻌﺘﻘﺩﻭﻨﻪ ﻜﻔﻌل ﺍﻟﺯﻨﺎﺩﻗﺔ ﻓﻔـﻲ ﺇﺜﺒـﺎﺘﻬﻡ ﺃﻥ ﺍﷲ ﺴـﺒﺤﺎﻨﻪ ﻭﺘﻌﺎﻟﻰ ﺍﺴﺘﻭﻯ ﻋﻠﻰ ﺍﻟﻌﺭﺵ ، ﻭﻤﻥ ﻋﻘﺩﻫﻡ : ﺃﻥ ﺍﷲ ﺴﺒﺤﺎﻨﻪ ﻻ ﻴﺠﻭﺯ ﺃﻥ ﻴﻭﺼﻑ ﺒﺄﻨﻪ ﻓﻲ ﺴﻤﺎﺀ ﻭﻻ ﻓﻲ ﺃﺭﺽ، ﻭﻻ ﻓﻲ ﻋﺭﺵ ﻭﻻ ﻓﻭﻕ

"Onlara (Eşarilere) gelince, zındıklar gibi i'tikadlarına aykırı olanı (kabul ediyormuş gibi) gösterirler ki bu (örneğin) onların Allah Subhanehu ve Tea’la’nın arşa istiva ettiğini tasdikleridir. Ancak; Allah Subhanehu’nun ne semada ne yeryüzünde ne arşda ne de üstte olduğu şeklinde vasfedilmesinin caiz olmadığı da onların akidelerindendir." (Risalet’us Siczi ila Ehli Zubeyd fi'r Red ala men Enkera el-Harf ve's Savt, sf 180)

والمعتزلة ﻤﻊ ﺴﻭﺀ ﻤﺫﻫﺒﻬﻡ ﺃﻗل ﻀﺭﺭﺍ ﻋﻠﻰ ﻋﻭﺍﻡ ﺃﻫل ﺍﻟـﺴﻨﺔ ﻤـﻥ ﻫـﺅﻻﺀ ﻷﻥ ﺍﻟﻤﻌﺘﺯﻟﺔ ﻗﺩ ﺃﻅﻬﺭﺕ ﻤﺫﻫﺒﻬﺎ ﻭﻟﻡ ﺘﺴﺘﻘﻑ ﻭﻟﻡ ﺘﻤﻭﻩ

"Mu’tezile’nin, mezheblerindeki şerlerine rağmen, Ehli Sünnet’in avamına zararları bunlardan daha azdır. Zira Mu’tezile mezhebini oldukça aşikar yapmış (gizlememiştir) ki böylelikle gelecekte kök bağlamaz (ki öyle olmuştur, halef arasında bulunmamıştır) ne de üstü örtülüdür."

(Mu’tezile’nin –Allah’ın Sıfatlarının hakikatını reddetmeleri, Kur’an’ın mahluk olduğunu iddia etmeleri, şefa'at vb.,- inançlarına değindikten sonra şöyle devam etmektedir:)


ﻓﻌﺭﻑ ﺃﻜﺜﺭ ﺍﻟﻤﺴﻠﻤﻴﻥ ﻤﺫﻫﺒﻬﻡ ﻭﺘﺠﻨﺒﻭﻫﻡ ﻭﻋﺩﻭﻫﻡ ﺃﻋﺩﺍﺀ. ﻭﺍﻟﻜﻼﺒﻴﺔ ﻭﺍﻷﺸ ﻌﺭﻴﺔ ﻗﺩ ﺃﻅﻬﺭﻭﺍ ﺍﻟﺭﺩ ﻋﻠﻰ ﺍﻟﻤﻌﺘﺯﻟﺔ ﻭﺍﻟﺫﺏ ﻋـﻥ ﺍﻟـﺴﻨﺔ ﻭﺃﻫﻠﻬـﺎ

"Yani, mezhebleri Müslüman çoğunluk tarafından bilinmektedir böylelikle (Müslümanlar) onlardan uzak durmuş ve onları düşman kabul etmişlerdir. Küllabiye ve Eşariyye ise Mu’tezileye açıktan reddiye yapmış ve (onlara karşı) Sünnet’i ve Ehli’ni savunmuşlardır."

(Ebu’l Hasan el-Eşari’nin bazı inançlarına değindikten sonra şöyle devam etmektedir:)


وكذلك كثير ﻤﻥ ﻤﺫﻫﺒﻪ ﻴﻘﻭل ﻓﻲ ﺍﻟﻅﺎﻫﺭ ﺒﻘﻭل ﺃﻫل ﺍﻟﺴﻨﺔ ﻤﺠﻤﻼ ﺜﻡ ﻋﻨﺩ ﺍﻟﺘﻔـﺴﻴﺭ ﻭﺍﻟﺘﻔﺼﻴل ﻴﺭﺠﻊ ﺇﻟﻰ ﻗﻭل ﺍﻟﻤﻌﺘﺯﻟﺔ ﻓﺎﻟﺠﺎﻫل ﻴﻘﺒﻠﻪ ﺒﻤﺎ ﻴﻅﻬﺭﻩ ﻭﺍﻟﻌﺎﻟﻡ ﻴﺠﻬـﺭﻩ ﻟﻤـﺎ ﻤﻨـﻪ ﻴﺨﺒﺭﻩ ﻭﺍﻟﻀﺭﺭ ﺒﻬﻡ ﺃﻜﺜﺭ ﻤﻨﻪ ﺒﺎﻟﻤﻌﺘﺯﻟﺔ ﻹﻅﻬﺎﺭ ﺃﻭﻟﺌﻙ ﻭﻤﺠﺎﻭﺒﺘﻬﻡ ﺃﻫل ﺍﻟـﺴﻨﺔ ﻭﺇﺨﻔـﺎﺀ ﻫﺅﻻﺀ ﻭﻤﺨﺎﻟﻁﺘﻬﻡ ﺃﻫل ﺍﻟﺤﻕ

"Bunun gibi, onun mezhebinden birçokları zahirde Ehli Sünnet’in görüşüyle mücmel olarak konuşurlar. Sonra, tefsire (açıklama) ve tafsilata girildikten sonra, Mu’tezile’nin sözüne (görüşüne) dönerler. Cahil kimse zahir olanı kabul eder ama ilmi olan kimse farkında olduğunu açıktan eleştirir. Onların zararı, Mu’tezile’nin zararından çoktur çünkü Mu’tezile, Ehli Sünnet’e karşı tavrını aşikar etmiş ve bunlar (Eşari ve Küllabiye) ise gizlidir ve hak ehli ile karışıktır." (Risalet’us Siczi ila Ehli Zubeyd fi'r Red ala men Enkera’l-Harfe ve's Savt, sf 270-278)

وينبغي أن يتأمل قول الكلابية والأشعرية في الصفات، ليعلم أنهم غير مثبتين (إلهاًَ) في الحقيقة، وأنهم يتخيرون من النصوص ما أرادوه، ويتركون سائرها ويخالفونه.

“Küllabiye ve Eş’ariyye’nin sıfatlar hakkındaki görüşü üzerinde düşünüldüğünde onların işin hakikatinde bir ilahın varlığını kabul etmedikleri ve de nasslardan dilediklerini alıp geri kalanını da –bilhassa kendilerine muhalif olanları- terk ettikleri bilinmiş olur.” (Risalet’us Siczi ila Ehli Zubeyd fi'r Reddi ala men Enkera’l-Harfe ve's Savt, 263)

Siczi (rh.a) bununla bu fırkaların savunduğu mezhebin lazımına, neticesine işaret etmiştir. Zira Eş’arilerin savunduğu “Allah ne alemin içindedir, ne dışındadır, ne aşağıdadır, ne yukardadır” gibi düşünceler ve de diğer sıfatları nefyetmeleri mevcudiyeti imkansız olan bir ilah tasavvuruna insanları götürmektedir. Yoksa Eş’arilerin Allah’ın varlığını inkar etmeleri sözkonusu değildir, lakin itikadları –haşa- bunu gerektirmektedir.

Siczi (rh.a) bazı bidat ve dalalet ehli fırkalardan, Mutezile ve emsalinden bahsettikten sonra şöyle demiştir:


ثم بلي أهل السنة بعد هؤلاء بقوم يدعون أنهم من أهل الاتباع. وضررهم أكثر من ضرر (المعتزلة) وغيرهم، وهم: أبو محمد بن كلاب، وأبو العباس القلانسي، وأبو الحسن الأشعري.
وبعدهم: محمد بن أبي تريد بسجستان وأبو عبد الله بن مجاهد بالبصرة.
وفي وقتنا: أبو بكر بن الباقلاني ببغداد، وأبو إسحاق الاسفرائيني
وأبو بكر بن فورك بخراسان فهؤلاء / يردون على (المعتزلة) بعض أقاويلهم. ويردون على أهل الأثر أكثر مما ردّوه على المعتزلة.

“Sonra, ehli sünnet bunların ardından kendilerinin (sünnete) ittiba ehli olduğunu iddia eden bu kavimle imtihan edilmişlerdir ki bunların zararı Mutezile’nin ve diğerlerinin zararından daha fazladır. Bunlar Ebu Muhammed bin Küllab, Ebu’l Abbas el Kalanisi, Ebu’l Hasen el Eş’ari ve bunlardan sonra ise Sicistan’da Muhammed bin Ebi Turid, Basra’da Ebu Abdillah bin Mücahid’dir. Bizim zamanımızda ise Bağdad’da Ebubekr bin el Bakillani, Horasan’da da Ebu İshak el İsferayini ve Ebubekr bin Furek’tir. Bunlar bazı görüşlerinde Mutezile’ye dönerken Mutezile’ye döndükleri konulardan daha fazla konuda ise Ehli esere (yani Ehli sünnete) dönmektedirler.” (Risalet’us Siczi ila Ehli Zubeyd fi'r Reddi ala men Enkera’l-Harfe ve's Savt, 344-345)

İmam es-Siczi (rh.a) son derece ibretler ve faydalar içeren bu kavlinde öncelikle adaletli davranarak Eş’ari, Maturidi, Küllabi vs Ehli sünnete nisbet edilen kelamcı zümrelerinin diğer bidat fırkalarına nazaran hakka daha yakın olduklarını teslim etmiştir. Kitabın muhakkiki Muhammed bin Ebi Turid’den kasdın Ebu Mansur Muhammed el Maturidi olduğunu söylemektedir. Müellifin veya kitabı yazan müstensihin Maturidi’nin ismini dahi tam tesbit edemeyip yanlış yazması enteresandır. Görüldüğü üzere kendisi Hanefi fakihlerinden olan es-Siczi, diğer kelamcılarla birlikte Maturidi’yi de yermektedir. Bu da günümüzde yaygın kanaatin aksine Hanefilerin itikadda Maturidi olması gerektiği iddiasını çürüten bir misaldir. Bizim mütekaddim alimlerden Maturidi ile alakalı görüşünü tesbit edebildiğimiz tek kavil bu alime aittir. Bunun haricinde Maturidi ile alakalı İbn Teymiye veya az öncesindeki döneme kadar ne övgü ne de yergi sadedinde bir şey bulabilmiş değiliz. Maturidi’nin mezhebiyle alakalı bilgi verene pek raslanmadığı gibi hayatı hakkında da kaynaklarda çok az bilgi vardır. Semerkand ulemasından olduğu bilinmekle beraber, İmam Maturidi’nin kim olduğu hususunda kaynaklarda ne yazık ki doyurucu bir bilgiye rastlamak mümkün değildir. Öyle ki; ilmi gelişimi ve ilim seyahatlerinde bulunup-bulunmadığı, hacca gidip-gitmediği, resmi bir görev alıp-almadığı, talebelerinin kimler olduğu bilinmemektedir. İslam meşhurları ile alakalı en ince ayrıntıyı bile ihmal etmeyen teracim, ensab, tarih, rical ve sair kitaplarda da Maturidi ile alakalı bir bilgiye raslanamamaktadır. Sadece Sem’ani başka bir zatın biyografisinde ve de Makrizi başka bir konu arasında Maturidi’nin ismini zikrederler. (Sem’ani, el-Ensab, 12/3; Makrizi, el-Hutat, 6/241) Mezhepler hakkındaki eserlerde de konuyla alakalı bilgi bulunmadığı gibi Şeyh’ul İslam ibni Teymiyye ve İbn’ul Kayyım’ın eserlerinde de –tesbit edebildiğimiz kadarıyla- bilgi verilmemiştir.

Şeyh’ul İslam ibni Teymiyye, Maturidi’nin Küllabiye’nin yolunu takip ettiğini belirtmesi ve çeşitli konulardaki görüşlerini zikretmesi dışında (Dar’ut Te’arud, 2/245; 7/441-442; 9/62; Kitab’ul İman, 414; Mecma’ul Feteva, 7/433; Alak Suresi’nin Tefsiri Mecma’ut Tefsir, 209; Daka’ik’ut Tefsir, 5/173; Mecma’ul Feteva, 18/269; Minhac’us Sünne, 2/362) Maturidi hakkında detaylı bilgi vermemiştir.

İmam İbn'ul Kayyım ise, Esmau Müellefat’iş Şeyh’il İslam isimli eserinde İbni Teymiyye’nin Risale fi Akidet'il Eş’ariyye ve Akidet’il Maturidi ve Ğayrihu min’el Hanefiyye (Eş’ariyye’nin Akidesi ve Maturidi’nin ve Hanefilerden ondan başkasının Akidesi Hakkında Risale) isimli risalesini belirtmesi dışında (İbni Kayyım, Esma Müellefiyet’uş Şeyh’ul İslam, 23) İmam Maturidi hakkında bilgi vermemiştir.

Zehebi ise Maturidi’den bir başkasının biyografisini verirken bahsetmiştir. (Zehebi, Tarih’ul İslam, 8/664)

Hanefilerin i’tikadda mezheb imamı olarak takdim edilen Maturidi hakkında Hanefilerin eserlerinde de –birkaç menkibe ve de kitaplarının ismi dışında- fazla bilgi verilmemiştir. Nitekim Maturidi’nin “Kitab’ut Tevhid” adlı eserini Türkçe’ye tercüme edenler de kitabın girişinde Maturidi hakkında kaynaklarda fazla bilgi olmadığından şikayet etmektedirler. Öyle görünüyor ki Maturidi her ne kadar günümüzde Eş’ari ile beraber Ehli sünnetin iki imamından birisi olarak takdim edilse de bunun bir aslı yoktur, zira akidesi bir yana şahsı dahi meçhul olan birisidir. Bunda Maturidi’nin İslam’ın merkezlerinden uzak bir bölge olan Mavera’un Nehr (Bugünkü Orta Asya) bölgesinde yaşamasının etkili olduğu söylenmektedir. Zaten günümüzde de çoğu Türk, Fars, Hint vb acemlerden oluşan Hanefi mezhebli toplumlar haricinde Maturidiliğin çok yaygın olmadığı görülmektedir. Maturidi’nin şöhretini çok sonraki dönemlerde bilhassa Osmanlı devleti gibi Türk devletleri sayesinde kazandığını zannediyoruz. Tıpkı Eşari akidesinin Endülüs ve Afrika’da sahte Mehdi İbn Tumert’in kurduğu Muvahhidler devleti eliyle, doğuda ise önce Gazali ve Cüveyni’nin yönetimindeki Nizamiye medreseleri daha sonra ise Kudüs ve Mısır fatihi Selahaddin Eyyubi vasıtasıyla yayılmış olması gibi… Selef asrından sonraki yozlaşma döneminde bu batıl akideler sultanların da desteğiyle yayılmış ve önceki dönemlerde tahkir edildikleri halde bu yozlaşmaya paralel olarak halk arasında destek bulmuşlardır.

Siczi, Eş’ari hakkında hüsnü zan eden bazı alimlerle alakalı ise şöyle demektedir:


إن قالا ما يحكى عنهما من إمامة الأشعري فإنما قالاه لحسن ظنهما به، لتظاهره بالرد على المعتزلة، والروافض، ولم يخبرا مذهبه، ولو خبراه لما قالا ما قالاه والله أعلم

"Bundan açıkça anlaşılan şudur: Eğer bu iki alim (Allah onlara merhamet etsin) gerçekten onların -Eşari’nin imamlığı hususunda- bahsettikleri şeyi söylemişlerse, onlar bunu sadece, onun hakkındaki hüsnü zannları ve onun zahirde Mu’tezile ve Rafizileri (Şia’yı) reddetmesi sebebiyle söylemişlerdir. Ama onun mezhebi hususunda iyice bilgi sahibi değillerdir. Eğer onun mezhebini iyice biliyor olsaydılar, söylediklerini (iddia edilenleri) söylemezlerdi." (Siczi, Risalet’us Siczi ila Ehli Zubeyd fi'r Reddi ala men Enkera’l-Harfe ve's Savt, 352)

Burada yeri gelmişken şunu belirtelim ki tabilerinin durumu ortada olmasına karşın Ebu’l Hasen el Eşari’nin durumu hakkında bazı belirsizlikler sözkonusudur. Yukarda İbn Teymiye’den naklettiğimiz gibi onun Mutezile, Küllabiyye ve Ehli sünnet olmak üzere üç döneminden bahsedilmektedir. Ancak öyle anlaşılıyor ki Siczi gibi bazı alimler onun hakkında hüsnü zan sahibi değillerdir ve onun tevbe etmesini görüşlerini kamufle etmek için bir taktik olarak değerlendirmişlerdir. Bu minvalde Herevi’nin naklettiğine göre Ebu Ömer el Bestami (v. 408) şöyle demiştir:


كَانَ أَبُو الْحَسَنِ الْأَشْعَرِيُّ أَوَّلًا يَنْتَحِلُ الِاعْتِزَالَ ثُمَّ رَجَعَ فَتَكَلَّمَ عَلَيْهِمْ وَإِنَّمَا مَذْهَبُهُ التَّعْطِيلُ إلَّا أَنَّهُ رَجَعَ مِنْ التَّصْرِيحِ إلَى التَّمْوِيهِ.

“Ebu’l Hasen el Eşari, ilk başta Mutezile’yi savunuyordu. Sonra bundan döndü ve onların aleyhine konuşmaya başladı. Onun mezhebi ta’til yani sıfat inkarcılığından ibarettir. O sadece bu hususta açıkça ilan etmekten, üstü kapalı konuşmaya dönmekten başka bir şey yapmamıştır.” (Zemm’ul Kelam, 4/ 408)

Eş’arinin en son eserlerinden birisi olduğu söylenen el-İbane’de sıfatlar ve sair konularda selefin inancını savunmakta, keza Makalat’ul İslamiyyin adlı eserinde hadis ehlinin itikadını naklettikten sonra kendisinin de bu anlatılan şekilde iman ettiğini dile getirmiştir ki bu metinde Allahın sıfatları, iman vb bahislerde günümüz Eşarilerinin akidesine muhalif olarak selefin görüşü dile getirilmiştir. İbn Teymiyye Mecmu’ul Fetava 7/548-550’de bu risalenin bir kısmını naklettikten sonra “Bu anlattıklarında Ehli sünnete muvafakat etmektedir ve burada zikrettikleri Mu’cez adlı eserindekilere muhaliftir.” demiştir. Umarız ki bu akide üzere vefat etmiş olsun! Doğrusunu Allah bilir.

6- İbn Abdilberr (v. 463): et-Temhid, el-İstiab gibi hacimli ansiklopedik eserlerinin yanı sıra Türkçe’ye yakın tarihte tercüme edilen Cami’u Beyan’il İlm adlı eserin de müellifi olan bu zatın İbn Huveyzmendad’ın Eşariler ve diğer kelamcıların reddine dair sözünü tasvip ederek naklettiğini yukarda belirtmiştik.

7- Şeyhulislam el-Herevi (v. 481) : Bu zat İbn Kayyım’ın Medaric’us Salikin adlı kitabında şerh etmiş olduğu Menazil’us Sairin adlı eserin ve başka eserlerin müellifi olan büyük bir muhaddis, sufi ve Hanbeli fakihidir. O, Zemm’ul Kelam adlı eserinde Eşarileri şiddetli bir şekilde inkar etmiş hatta onları reddetme hususunda mübalağa ederek Eşarileri sapıklık ve bidatçilikle vasfetmenin ötesine geçip tekfir ve lanetleme cihetine gitmiş ve de kendisi gibi düşünen alimlerden de bu doğrultuda nakillerde bulunmuştur. O kadar ki Şeyhulislam İbn Teymiye gibi muhakkik alimler onun bu yaklaşımını tasvib etmemişlerdir. İlerde Eş’arilerin tekfiri meselesini ele alırken Herevi’nin sözleri üzerinde tafsilatlı olarak duracağız inşaallah.

8- Ebu’l Hasen el-Kerci (v. 532): Şafii fukahasından olan bu zatın başka bir Şafii alimi olan Ebu Hamid el-İsfereyani’den Eş’ariler aleyhinde naklettiği sözleri yukarda zikretmiştik. Konuyla alakalı kendi görüşlerini ise yukarda alıntı yaptığımız “el-Fusul” adlı eserinde şöyle dile getirmektedir:


وَوَجْهٌ ثَالِثٌ لَا بُدَّ مِنْ أَنْ نُبَيِّنَ فِيهِ فَنَقُولَ: إنَّ فِي النَّقْلِ عَنْ هَؤُلَاءِ إلْزَامًا لِلْحُجَّةِ عَلَى كُلِّ مَنْ يَنْتَحِلُ مَذْهَبَ إمَامٍ يُخَالِفُهُ فِي الْعَقِيدَةِ فَإِنَّ أَحَدَهُمَا لَا مَحَالَةَ يُضَلِّلُ صَاحِبَهُ أَوْ يُبَدِّعُهُ أَوْ يُكَفِّرُهُ فَانْتِحَالُ مَذْهَبِهِ - مَعَ مُخَالَفَتِهِ لَهُ فِي الْعَقِيدَةِ - مُسْتَنْكَرٌ وَاَللَّهِ شَرْعًا وَطَبْعًا فَمَنْ قَالَ: أَنَا شَافِعِيُّ الشَّرْعِ أَشْعَرِيُّ الِاعْتِقَادِ قُلْنَا لَهُ: هَذَا مِنْ الْأَضْدَادِ لَا بَلْ مِنْ الِارْتِدَادِ إذْ لَمْ يَكُنْ الشَّافِعِيُّ أَشْعَرِيَّ الِاعْتِقَادِ. وَمَنْ قَالَ: أَنَا حَنْبَلِيٌّ فِي الْفُرُوعِ مُعْتَزِلِيٌّ فِي الْأُصُولِ قُلْنَا: قَدْ ضَلَلْت إذًا عَنْ سَوَاءِ السَّبِيلِ فِيمَا تَزْعُمُهُ إذْ لَمْ يَكُنْ أَحْمَدُ مُعْتَزِلِيَّ الدِّينِ وَالِاجْتِهَادِ ".

  "Belirtmemiz gereken üçüncü bir vecih de şudur: Onlardan yapılan nakillerde, fıkıh konularında bir müctehidin mezhebini takip etmekle birlikte akide konusunda ona muhalefet eden kimsenin aleyhine delil vardır. Çünkü bu durumda olan kişi, mezhebini kabul ettiği müctehidi akide açısından ya sapıklığa, ya bid'ate, ya da küfre nisbet etmiş olmalı ki, bu konuda onu kabul etmiyor. Akide konusunda ona muhalefet etmekle birlikte fıkıh konusunda mezhebine tabi olmak şeri’at açısından da, insan fıtratı açısından da vallahi yadırganacak bir durumdur. Her kim: "Ben, fıkıh yönünden Şafii, itikad yönünden de Eş'ari'yim" derse, cevap olarak ona deriz ki: Bu, zıdları cemetmektir, hatta irtidattır. Çünkü Şafii itikad yönünden Eş'ari değildi. Yine her kim: "Ben fıkıhta Hanbeli, i'tikatta Mu'teziliyim" derse, ona deriz ki: O halde sen, ileri sürdüğün bu görüş sebebiyle sapıtmışsın. Çünkü İmam Ahmed i'tikad ve ictihadda Mu'tezili değildi."

" وَقَدْ اُفْتُتِنَ أَيْضًا خَلْقٌ مِنْ الْمَالِكِيَّةِ بِمَذَاهِبِ الْأَشْعَرِيَّةِ وَهَذِهِ وَاَللَّهِ سُبَّةٌ وَعَارٌ وَفَلْتَةٌ تَعُودُ بِالْوَبَالِ وَالنَّكَالِ وَسُوءِ الدَّارِ عَلَى مُنْتَحِلِ مَذَاهِبِ هَؤُلَاءِ الْأَئِمَّةِ الْكِبَارِ فَإِنَّ مَذْهَبَهُمْ مَا رَوَيْنَاهُ: مِنْ تَكْفِيرِهِمْ: الْجَهْمِيَّة وَالْمُعْتَزِلَةَ وَالْقَدَرِيَّةَ والواقفية وَتَكْفِيرِهِمْ اللَّفْظِيَّةَ ".

Yine şöyle demektedir: "Malikilerden bir kısmı kendilerini Eş'arilerin görüşlerine kaptırdılar. Allah'a yemin ederim ki, o büyük alimlerin mezhebini kendisine rehber edinmiş biri için, bu utanılacak bir durumdur, vebal ve felaketle sonuçlanacak bir sapmadır. O büyük alimlerin görüşlerini; Cehmiyye, Mu'tezile, Kaderiyye, Vakıfiyye gibi fırkaları tekfir edişlerini ve de Lafziyye görüşünde olanları tekfir edişlerini nakletmiştik" (Nakleden İbni Teymiyye, Feteva, 4/175)

Gerek Kerci’nin bu sözleri gerekse yukarda İbn Huveyzmendad, İbn Abdilberr gibi Maliki alimlerden naklettiklerimiz de tıpkı Şafiilerin Eşariye nisbet edilmeleri gibi Malikilerin Eşariliğe nisbet edilmelerinin de müteahhirun’un içine düştüğü asılsız bir vehim olduğunu göstermekte ve fıkıhta dört mezhepten herhangi birine mensup olan bir kimsenin akidede kendi imamının değil de falan veya filan kelamcının görüşüne tabi olmasının en büyük bir sapma olduğunu ifade etmektedir.

9- Abdulkadir el-Cilani (Geylani olarak da söylenir) (v. 561): Meşhur bir sufi ve Hanbeli fakihi olan bu zat, “el-Gunye” adlı –Türkçede de var olan- eserinin baş tarafındaki itikadla alakalı bölümünün bir yerinde şöyle bir başlık açmıştır:


فصل ونعتقد أن القرآن حروف مفهومة وأصوات مسموعة

Fasıl: Bizler Kur’an’ın anlaşılan harfler ve işitilen sesler olduğuna inanırız.

Ardından konuyla alakalı çeşitli deliller zikretmiştir. Şeyh Abdulkadir Geylani (rh.a) bu delilleri zikrettikten sonra şöyle demektedir:


وهذه الآيات والأخبار تدل على أن كلام الله عز وجل صوت لا كصوت الآدميين، كما أن علمه وقدرته وبقية صفاته لا تشبه صفات الآدميين، كذلك صوته. وقد نص الإمام أحمد رحمه الله تعالى على إثبات الصوت في رواية جماعة من الأصحاب رضوان الله عليهم أجمعين خلاف ما قالت الأشعرية من أن كلام الله تعالى معنى قائم بنفسه، والله حسيب كل مبتدع ضال مضل

“Bu ayetler ve de haberler Allah Azze ve Celle’nin kelamının, insan sesi gibi olmayan bir ses olduğuna delalet etmektedir. Nasıl ki Onun ilmi, kudreti ve diğer sıfatları insanların sıfatlarına benzemiyorsa sesi de böyledir. İmam Ahmed (rh.a) “Allahu Teala’nın kelamı, nefsi ile kaim bir manadır” diyen Eşarilerin hilafına –ashabtan (yani Hanbelilerden) bir cemaatin rivayetine göre- sesin varlığını kesin olarak ifade etmiştir. Allah sapan ve saptıran her bidatçiden hesabını soracaktır.” (El-Gunye, 130 vd)

10- Muvaffakuddin İbn Kudame (rh.a) (v. 620): el-Umde, el-Muğni gibi eserlerin sahibi; Hanbeli fukahasının en meşhurlarından olan bu zat da İbn Abdilberr gibi İbn Huveyzmendad el Maliki'nin Eşarileri kınayan sözlerini tasvip ederek nakletmektedir. (Tahrim'un Nazar fi Kutub'il Kelam, sf 42) Şeyh Muvaffak başka bir yerde ise Eşarilerle yaptıkları bir münazarayı anlatırken şöyle demektedir:

وَقَالَ لَهُ بعض أَصْحَابنَا أَنْتُم وُلَاة الْأَمر وأرباب الدولة فَمَا الَّذِي يمنعكم من إِظْهَار مَقَالَتَكُمْ لعامة النَّاس وَدُعَاء النَّاس إِلَى القَوْل بهَا بَينهم فبهت وَلم يجب إِلَيّ وَلَا نَعْرِف فِي أهل الْبدع طَائِفَة يكتمون مقالتهم وَلَا يتجاسرون على إظهارها الا الزَّنَادِقَة والأشعرية وَقد امْر الله تَعَالَى رَسُوله صلى الله عَلَيْهِ وَسلم بِإِظْهَار الدّين وَالدُّعَاء اليه

"(Eşarilerden olan muhalifimize) ashabımızdan bazıları dedi ki: Siz yöneticiler ve devletin sahiplerisiniz. Şu halde sizi görüşlerinizi insanların geneline karşı açıkça izhar etmekten ve insanların arasında onları bu görüşe davet etmekten men eden şey nedir ki? Bunun üzerine sustu ve bana cevap veremedi. Bizler bidat ehli arasında zındıklar ve de Eşarilerden başka inançlarını gizleyen ve de onu izhar etmeye cesaret edemeyen başka bir taife bilmiyoruz. Halbuki Allahu Teala, Rasulüne dini izhar etmeyi ve de ona davet etmeyi emretmiştir." (el-Munazaratu fi'l Kur'an sf 35)

İşte bütün bunlar, hepsi İbn Teymiye’den önce yaşamış olan ve de Hanbeli, Şafii, Maliki ve Hanefi gibi farklı mezheplere mensup olan alimlerin Eş’ariler ve de benzeri (Kullabiyye, Maturidiyye gibi) Sünnilik iddiasındaki kelam ekolleri hakkındaki olumsuz kanaatlerini ve bütün bu mezhepleri bidat ve dalalet olarak gördüklerini ifade eden nakillerdir. Bunlardan daha fazlasını nakletmek de mümkündür ancak biz sadece şöhret bulmuş alimlerden en açık kavilleri zikretmeye çalıştık. Bundan sonra İbn Teymiye ve sonrasındaki alimlerin konuyla alakalı görüşlerine de değinerek alimlerin Eşarilikle alakalı değerlendirmeleri bahsini kapatacağız inşallah.

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1855
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Ynt: EŞARİLER VE MATURİDİLER EHLİ SÜNNETTEN MİDİR?
« Yanıtla #3 : 31.08.2016, 23:16 »
Şimdi Allahın izni ve keremiyle Eş’arileri tenkid eden alimler bahsine kaldığımız yerden İbn Teymiyye (rh.a)’ın görüşlerini zikrederek devam ediyoruz. Yukarda zikretmiş olduğumuz mütekaddim (önceki dönem) alimlerin Eş’ariler hakkındaki görüşleri ile İbn Teymiyye’nin sözleri mukayese edildiğinde birbirinin aynısı olduğu ve Şeyhulislam ve de sonrasındaki alimlerin Eş’arileri tenkid etme hususunda asla yeni bir şey söylememiş oldukları, bilakis sadece önceki Ehli sünnet ulemasının izini takip ettikleri açıkça görülecektir inşaallah.

11- İbn Teymiyye (v. 728): Şeyhulislam İbn Teymiyye’nin Eş’arilere yaptığı reddiyeler ve onlarla münazaraları belki burada zikretmeye ihtiyaç duymayacak kadar meşhurdur. Hatta Şeyh (rh.a) Eş’arilere olan muhalefetinden ötürü kadı huzurunda sorgulanmış, selef akidesini terk ederek Eş’arilere uygun kanaat belirtmesi konusunda zorlanmış, bu amaçla hapse atılmış, ancak İmam, Eş’ari ulemasını münazarada mağlup ederek bilakis kendi akidesinin selefe uygun olduğunu onlara kabul ettirmiştir. Onun bilhassa Vasitiye akidesi etrafında kadı ve alimlerle yaptığı tartışmalar bilinmektedir. Bu hususta geniş bilgi için Vasitiyye akidesinin nakledildiği Fetava (Türkçede İbn Teymiyye külliyatı olarak neşredilmiştir) 3.cilde müracaat edilebilir. Bu münazaralarda dikkat çeken şu husus da vardır ki Şeyhulislam –kendi döneminde doğrudan Cehmiyye ve Mutezile görüşlerini savunan çok kimse olmadığı halde- kendisini yargılayan Eşari mezhebine müntesip kadı ve alimleri Cehmilikle itham etmiştir. Şu kavlinde olduğu gibi:


وَلِهَذَا كنت أَقُول للجهمية من الحلولية والنفاة الَّذين ينفون أَن يكون الله تَعَالَى فَوق الْعَرْش أَنا لَو وافقتكم كنت كَافِرًا لِأَنِّي أعلم أَن قَوْلكُم كفر وَأَنْتُم عِنْدِي لَا تكفرون لأنكم جهال وكان هذا خطاباً لعلمائهم وقضاتهم وشيوخهم وأمرائهم

“Bundan dolayı ben Cehmiyyeden ve Hululiyeden Allah’ın arşın üzerinde olduğunu inkâr edenlere şöyle dedim; "Eğer ben size söylediklerinizde muvafakat etsem kafir olurum. Çünkü ben iyi biliyorum ki bu küfürdür. Siz benim nezdimde tekfir edilmezsiniz çünkü benim yanımda cahilsiniz. Bu onların alimlerine, kadılarına, şeyhlerine ve emirlerine yönelik bir hitaptı…" (Er-Redd ale’l Bekri sf 259)

Şurası bilinmelidir ki İbn Teymiye (rh.a) ve öğrencilerinin ve de onlardan sonraki selefi ulemanın eserlerinde “Cehmiyye” ve sıfat inkarcıları manasında “Muattıla” “Tatil ehli” gibi ünvanlarla anılan ve reddiye yapılan kimseler daha çok Eşariler ve benzerleridir. Zira İbn Teymiye’den az zaman önce –yukarda izah ettiğimiz üzere- Eşari ve Maturidi akideleri bazı hükümdarların gayretleriyle bütün dünyayı sarmış ve buna paralel olarak selef akidesinin yanı sıra Mutezile gibi bidat mezheplerinin de bu akım karşısında taraftarları gitgide azalmış, hatta İbn Teymiye zamanına geldiğinde sıfat inkarcılarının başını çeken Mutezile mezhebinin  –bildiğimiz kadarıyla- taraftarı kalmamıştı. Eşari ve Maturidi kelam ekolleri Mutezile ve Cehmiye’nin birtakım fikirlerini de kendilerine mal etmişlerdir ki bunların başında Allahın sıfatlarını tatil ve inkar düşüncesi gelmektedir. Şu halde öyle anlaşılmaktadır ki müteahhirun ulema’nın kendilerine reddiye yaptığı Cehmiyye ve Muattıla mensupları ekseriya Eşariler ve Maturidilerdir. Nitekim Şeyhulislam İbn Teymiyye (rh.a)’ın meşhur Eşari filozof ve usulcüsü Fahruddin er-Razi’nin –maalesef Türkçeye de çevrilen- Tesis’ut Takdis adlı eserine yazdığı reddiyenin ismi “Beyanu Telbis’il Cehmiyye”dir. Şeyhulislam başka bir yerde de isim vermeden Eşariler gibi Allahın sıfatlarının yedi taneden ibaret olduğunu iddia edenlerle alakalı “Cehmiye’nin müteahhirleri (sonradan gelenleri)” ifadesini kullanmıştır. (  El-Müstedrek ala Mecmu’il Fetava, 1/77)

Kısacası İbn Teymiyye’nin Eş’arilere karşı tavrı ve onları bidatçilikle ve Cehmiyelikle itham etmesi hususu maruf olmakla beraber biz yine de onun eserlerinden Eş’arilere yönelttiği bazı tenkidleri nakletmek istiyoruz. Onun Allahın sıfatları ve bilhassa fevkiyyeti yani alemlerin üstünde oluşu hakkında Eş’arilerle yaptığı münazaralar malumdur. Yukarda da işaret ettiğimiz gibi “Beyanu Telbis’il Cehmiyye” adlı 10 ciltlik eseri başta olmak üzere bu konudaki görüşlerini çeşitli eserlerinde ifade etmiştir. Ancak birçok kişinin zannettiğinin aksine gerek İbn Teymiyye’nin gerekse diğer Ehli sünnet alimlerinin Eş’arilere yönelttiği yegane tenkid veya başka bir tabirle Selefiyye ile Eşariler arasındaki yegane ihtilaf konusu sıfatlar bahsi değildir. Akidenin birçok konusunda bu fırka ile eser ehlinin ihtilafı sözkonusudur. Bu husus ilerde geniş olarak ele alınacaktır inşaallah lakin biz burada sadece İbn Teymiye’nin eserlerinde Eş’arilere yönelttiği birkaç tenkidi zikretmek istiyoruz. Mesela Eş’arilerin kader konusundaki çelişkilerine değindiği bir yerde onların kesb teorisi ile alakalı şu tenkidlerde bulunmaktadır:


وَاضْطَرُّوهُمْ إلَى أَنْ جَعَلُوا نَفْسَ مَا يَفْعَلُهُ الْعَبْدُ مِنْ الْقَبِيحِ فِعْلًا لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ دُونَ الْعَبْدِ ثُمَّ أَثْبَتُوا كَسْبًا لَا حَقِيقَةَ لَهُ؛ فَإِنَّهُ لَا يُعْقَلُ مِنْ حَيْثُ تَعَلُّقُ الْقُدْرَةِ بِالْمَقْدُورِ فَرْقٌ بَيْنَ الْكَسْبِ وَالْفِعْلِ؛ وَلِهَذَا صَارَ النَّاسُ يَسْخَرُونَ بِمَنْ قَالَ هَذَا وَيَقُولُونَ: ثَلَاثَةُ أَشْيَاءَ لَا حَقِيقَةَ لَهَا: طَفْرَةُ النِّظَامِ وَأَحْوَالُ أَبِي هَاشِمٍ وَكَسْبُ الْأَشْعَرِيِّ.

“(Mutezile, Eş’ariler’i), kulun işlediği çirkin fiilin kendisinin Allah’ın fiili olduğunu, kulun fiili olmadığını söylemek zorunda bırakmışlardır. (Sonra da içine düştükleri açmazdan kurtulmak için hiçbir gerçekliği olmayan kesb teorisini ortaya atmışlardır. Çünkü kudretin güç yetirilen şeyle (makdur) ilişkisi bağlamında kesb ile fiil arasında ne gibi bir farkın olduğunu anlamak mümkün değildir. Bu yüzden insanlar bunu söyleyenlerle alay etmişler ve:

Üç şeyin hakikatle ilgisi yoktur:

Nazzamın sıçraması.

Ebu Haşim’in ahvali.

Eş’ari’nin kesbi..."
(Fetava, 8/140)
 
İman konusunda ise Cehmiye’nin “İman mücerred marifettir (bilgidir)” veya “tasdiktir” gibi sözlerini tenkid ettiği bir yerde Ebu’l Hasen el-Eş’ari’nin onlara bu konuda tabi oluşunu şu sözlerle ifade etmektedir:


وَأَبُو الْحَسَنِ الْأَشْعَرِيُّ نَصَرَ قَوْلَ جَهْمٍ فِي " الْإِيمَانِ " مَعَ أَنَّهُ نَصَرَ الْمَشْهُورَ عَنْ أَهْلِ السُّنَّةِ مِنْ أَنَّهُ يَسْتَثْنِي فِي الْإِيمَانِ فَيَقُولُ: أَنَا مُؤْمِنٌ إنْ شَاءَ اللَّهُ؛ لِأَنَّهُ نَصَرَ مَذْهَبَ أَهْلِ السُّنَّةِ فِي أَنَّهُ لَا يَكْفُرُ أَحَدٌ مِنْ أَهْلِ الْقِبْلَةِ وَلَا يُخَلَّدُونَ فِي النَّارِ وَتُقْبَلُ فِيهِمْ الشَّفَاعَةُ وَنَحْوُ ذَلِكَ. وَهُوَ دَائِمًا يَنْصُرُ - فِي الْمَسَائِلِ الَّتِي فِيهَا النِّزَاعُ بَيْنَ أَهْلِ الْحَدِيثِ وَغَيْرِهِمْ - قَوْلَ أَهْلِ الْحَدِيثِ لَكِنَّهُ لَمْ يَكُنْ خَبِيرًا بِمَآخِذِهِمْ فَيَنْصُرُهُ عَلَى مَا يَرَاهُ هُوَ مِنْ الْأُصُولِ الَّتِي تَلَقَّاهَا عَنْ غَيْرِهِمْ؛ فَيَقَعُ فِي ذَلِكَ مِنْ التَّنَاقُضِ مَا يُنْكِرُهُ هَؤُلَاءِ وَهَؤُلَاءِ، كَمَا فَعَلَ فِي مَسْأَلَةِ الْإِيمَانِ وَنَصَرَ فِيهَا قَوْل جَهْمٍ مَعَ نَصْرِهِ لِلِاسْتِثْنَاءِ

“Ebû'l-Hasan el-Eş'arî, "İman" hususunda "Cehm" in görüşünü desteklemiştir. Fakat bununla birlikte o imanda istisnada bulunmak hususunda "ehl-i sünnetten" nakledilegelmiş bulunan meşhur görüşü desteklemekte ve: "İnşaallah ben mü'minim" demeyi kabul etmektedir. Çünkü o ehl-i kıbleden hiçbir kimsenin küfürle suçlanmaması ve onların cehennemde sonsuzca kalmayacakları, haklarında şefaatin kabul edileceği görüşünü kabul etmiş, bu ve benzeri hususlarda "ehl-i sünnetin" kanaatini desteklemiştir. O, her zaman için hadis ehli ile başkaları arasındaki anlaşmazlık konusu olan meselelerde hadis ehlinin görüşünü destekler. Ancak onların görüşlerinin kaynaklarını iyi bilen birisi değildi. Bu bakımdan onları, kendisinin başkalarından alıp benimsediği ve esas diye kabul ettiği şeylere uygun olarak destekler. Bundan dolayı her iki tarafın da kabul etmediği hususlarda -iman meselesinde yaptığı ve istisnayı desteklemekle birlikte aynı zamanda Cehm'in görüşünü desteklediği gibi-çelişkilere düşmüştür.”  (Fetava, 7/120)

Eş’arilerin “ilah” kavramını “yaratıcı” veya “yaratmaya kadir olan” şeklinde tanımlamaları hakkında –ki belki de onların ortaya attığı en tehlikeli ve İslam ümmetine en çok zarar veren fikirlerden birisi de budur- ise şöyle demektedir:


والإله هو بمعني المألوه المعبود الذي يستحق العبادة، ليس هو الإله بمعني القادر علي الخلق، فإذا فسر المفسر الإله بمعني القادر علي الاختراع، واعتقد أن هذا أخص وصف الإله، وجعل إثبات هذا التوحيد هو الغاية في التوحيد، كما يفعل ذلك من يفعله من المتكلمة الصفاتية، وهو الذي ينقلونه عن أبي الحسن وأتباعه، لم يعرفوا حقيقة التوحيد الذي بعث الله به رسوله، فإن مشركي العرب كانوا مقرين بأن الله وحده خالق كل شيء، وكانوا مع هذا مشركين.

“İlah; "me'luh" ve "ma'bud" anlamındadır ve "kulluk / İbadet edilmeye layık olan" demektir. İlah "yaratmaya ve icat etmeye kadir olan" manasına gelmez.  Şayet ilah kelimesi --sıfatiyye kelamcılarının yaptığı ve de Ebu’l Hasen (el-Eş'ari) ve ona tabi olanlardan naklettikleri gibi- "yaratmaya ve icat etmeye kadir olan" manasında alınır, bu mananın, ilah vasfının en has manası olduğuna inanılırsa, ve de bunun ispatı ve kabulü tevhidin nihai noktası olarak ele alınırsa rasullerin gönderiliş amacı ve tevhidin gerçeğini  bilememiş olurlar. Bilindiği gibi Arap müşrikleri her şeyi yaratanın Allah (celle celaluhu) olduğunu kabul etmelerine rağmen müşriktiler.”(Der’u Tearuz’il Akli ve’n Nakl, 1/226)
 
Görüldüğü üzere Eş’ari ve ashabı her ne kadar ibadetin sadece Allaha has kılınacağını kabul etmiş olsalar da ilah kelimesinin manasının yaratmaya kadir olan olduğunu iddia etmeleri açık nasslara ve icmaya muhalif olduğu gibi, ilah kavramı üzerinde yapılan bu tahrifat günümüz müşriklerinin sahip olduğu “Bir kimse Allahın yaratıcılığını kabul ediyorsa Ona ibadette şirk koşuyor olsa bile müslüman kalmaya devam eder” tarzındaki düşüncelere de kaynaklık etmiş ve de kelamcıların bilhassa iman ve tevhid hakkında yaptığı bu tür tahribat akidenin temeline büyük darbe indirmiştir. İşte bu misaller Eşari zihniyetiyle mücadelenin gereksiz bir şey olduğunu iddia edenlerin ne kadar büyük bir gaflet içinde olduğunu ortaya koymaktadır. Çünkü günümüz müşriklerinin “Müslüman, sadece kalbinde Allahı yaratıcı olarak tanıyan kimsedir ve bu kişi amelinde ne kadar küfür ve şirk bulunsa da mümin olarak kalmaya devam eder” şeklindeki anlayışlarının kaynağı görüldüğü üzere kelamcıların ortaya attığı birtakım teorilerdir. Bunları ortaya atanlar belki bunu kasdetmemiş ve de sözlerin içini küfürle doldurmamış olsalar da görüldüğü üzere bunlar küfrün basamağını teşkil etmiştir. Bu yüzden akideyi selef menheci üzere öğrenmek bizzat imanın aslını korumak için elzem olan bir iştir.

İbn Teymiyye (rh.a)’tan Eşari akidesine yönelik daha birçok tenkid nakledilebilir ancak biz bu kadarla iktifa ediyoruz. Şeyhulislam, Eş’arilere karşı yönelttiği bu sert tenkidlerle beraber onlara karşı –diğer hasımlarına karşı da yaptığı gibi- adaleti elden bırakmamış ve gereken yerlerde haklarını teslim etmiştir. Onun bilhassa Eşarileri tekfir ve telin edenlere karşı yaptığı tenkidler ve de onları kendi ashabından yani Hanbelilerden olmasına rağmen itidale davet etmesi ile alakalı ilerde geniş çaplı nakillerde bulunacağız. Burada onun Eşarilere karşı insaflı tutumuyla alakalı şu sözünü nakletmek istiyoruz:


وَالنَّاسُ يَعْلَمُونَ أَنَّهُ كَانَ بَيْنَ الْحَنْبَلِيَّةِ وَالْأَشْعَرِيَّةِ وَحْشَةٌ وَمُنَافَرَةٌ. وَأَنَا كُنْت مِنْ أَعْظَمِ النَّاسِ تَأْلِيفًا لِقُلُوبِ الْمُسْلِمِينَ وَطَلَبًا لِاتِّفَاقِ كَلِمَتِهِمْ وَاتِّبَاعًا لِمَا أُمِرْنَا بِهِ مِنْ الِاعْتِصَامِ بِحَبْلِ اللَّهِ وَأَزَلْت عَامَّةَ مَا كَانَ فِي النُّفُوسِ مِنْ الْوَحْشَةِ وَبَيَّنْت لَهُمْ أَنَّ الْأَشْعَرِيَّ كَانَ مِنْ أَجَلِّ الْمُتَكَلِّمِينَ الْمُنْتَسِبِينَإلَى الْإِمَامِ أَحْمَدَ رَحِمَهُ اللَّهُ وَنَحْوِهِ الْمُنْتَصِرِينَ لِطَرِيقِهِ كَمَا يَذْكُرُ الْأَشْعَرِيُّ ذَلِكَ فِي كُتُبِهِ. وَكَمَا قَالَ أَبُو إسْحَاقَ الشِّيرَازِيُّ: إنَّمَا نَفَقَتْ الْأَشْعَرِيَّةُ عِنْدَ النَّاسِ بِانْتِسَابِهِمْ إلَى الْحَنَابِلَةِ وَكَانَ أَئِمَّةُ الْحَنَابِلَةِ الْمُتَقَدِّمِينَ كَأَبِي بَكْرٍ عَبْدِ الْعَزِيزِ وَأَبِي الْحَسَنِ التَّمِيمِيِّ وَنَحْوِهِمَا يَذْكُرُونَ كَلَامَهُ فِي كُتُبِهِمْ بَلْ كَانَ عِنْدَ مُتَقَدِّمِيهِمْ كَابْنِ عَقِيلٍ عِنْدَ الْمُتَأَخِّرِينَ، لَكِنَّ ابْنَ عَقِيلٍ لَهُ اخْتِصَاصٌ بِمَعْرِفَةِ الْفِقْهِ وَأُصُولِهِ وَأَمَّا الْأَشْعَرِيُّ فَهُوَ أَقْرَبُ إلَى أُصُولِ أَحْمَدَ مِنْ ابْنِ عَقِيلٍ وَأَتْبَعُ لَهَا فَإِنَّهُ كُلَّمَا كَانَ عَهْدُ الْإِنْسَانِ بِالسَّلَفِ أَقْرَبَ كَانَ أَعْلَمَ بِالْمَعْقُولِ وَالْمَنْقُولِ. وَكُنْت أُقَرِّرُ هَذَا لِلْحَنْبَلِيَّةِ - وَأُبَيِّنُ أَنَّ الْأَشْعَرِيَّ، وَإِنْ كَانَ مِنْ تَلَامِذَةِ الْمُعْتَزِلَةِ ثُمَّ تَابَ، فَإِنَّهُ كَانَ تِلْمِيذَ الجبائي وَمَالَ إلَى طَرِيقَةِ ابْنِ كُلَّابٍ وَأَخَذَ عَنْ زَكَرِيَّا الساجي أُصُولَ الْحَدِيثِ بِالْبَصْرَةِ، ثُمَّ لَمَّا قَدِمَ بَغْدَادَ أَخَذَ عَنْ حَنْبَلِيَّةِ بَغْدَادَ أُمُورًا أُخْرَى، وَذَلِكَ آخِرُ أَمْرِهِ كَمَا ذَكَرَهُ هُوَ وَأَصْحَابُهُ فِي كُتُبِهِمْ. وَكَذَلِكَ ابْنُ عَقِيلٍ كَانَ تِلْمِيذَ ابْنِ الْوَلِيدِ وَابْنِ التَّبَّانِ الْمُعْتَزِلِيَّيْن ثُمَّ تَابَ مِنْ ذَلِكَ، وَتَوْبَتُهُ مَشْهُورَةٌ بِحَضْرَةِ الشَّرِيفِ أَبِي جَعْفَرٍ. وَكَمَا أَنَّ فِي أَصْحَابِ أَحْمَدَ مَنْ يُبْغِضُ ابْنَ عَقِيلٍ وَيَذُمُّهُ: فَاَلَّذِينَ يَذُمُّونَ الْأَشْعَرِيَّ لَيْسُوا مُخْتَصِّينَ بِأَصْحَابِ أَحْمَدَ بَلْ فِي جَمْعِ الطَّوَائِفِ مَنْ هُوَ كَذَلِكَ. وَلَمَّا أَظْهَرْت كَلَامَ الْأَشْعَرِيِّ - وَرَآهُ الْحَنْبَلِيَّةُ - قَالُوا: هَذَا خَيْرٌ مِنْكَلَامِ الشَّيْخِ الْمُوَفَّقِ وَفَرِحَ الْمُسْلِمُونَ بِاتِّفَاقِ الْكَلِمَةِ. وَأَظْهَرْت مَا ذَكَرَهُ ابْنُ عَسَاكِرَ فِي مَنَاقِبِهِ أَنَّهُ لَمْ تَزَلْ الْحَنَابِلَةُ وَالْأَشَاعِرَةُ مُتَّفِقِينَ إلَى زَمَنِ القشيري فَإِنَّهُ لَمَّا جَرَتْ تِلْكَ الْفِتْنَةُ بِبَغْدَادَ تَفَرَّقَتْ الْكَلِمَةُ وَمَعْلُومٌ أَنَّ فِي جَمِيعِ الطَّوَائِفِ مَنْ هُوَ زَائِغٌ وَمُسْتَقِيمٌ. مَعَ أَنِّي فِي عُمْرِي إلَى سَاعَتِي هَذِهِ لَمْ أَدْعُ أَحَدًا قَطُّ فِي أُصُولِ الدِّينِ إلَى مَذْهَبٍ حَنْبَلِيٍّ وَغَيْرِ حَنْبَلِيٍّ، وَلَا انْتَصَرْت لِذَلِكَ، وَلَا أَذْكُرُهُ فِي كَلَامِي، وَلَا أَذْكُرُ إلَّا مَا اتَّفَقَ عَلَيْهِ سَلَفُ الْأُمَّةِ وَأَئِمَّتُهَا. وَقَدْ قُلْت لَهُمْ غَيْرَ مَرَّةٍ: أَنَا أُمْهِلُ مَنْ يُخَالِفُنِي ثَلَاثَ سِنِينَ إنْ جَاءَ بِحَرْفِ وَاحِدٍ عَنْ أَحَدٍ مِنْ أَئِمَّةِ الْقُرُونِ الثَّلَاثَةِ يُخَالِفُ مَا قُلْته فَأَنَا أُقِرُّ بِذَلِكَ. وَأَمَّا مَا أَذْكُرُهُ فَأَذْكُرُهُ عَنْ أَئِمَّةِ الْقُرُونِ الثَّلَاثَةِ بِأَلْفَاظِهِمْ وَبِأَلْفَاظِ مِنْ نَقْلِ إجْمَاعِهِمْ مِنْ عَامَّةِ الطَّوَائِفِ. هَذَا مَعَ أَنِّي دَائِمًا وَمَنْ جَالَسَنِي يَعْلَمُ ذَلِكَ مِنِّي: أَنِّي مِنْ أَعْظَمِ النَّاسِ نَهْيًا عَنْ أَنْ يُنْسَبَ مُعَيَّنٌ إلَى تَكْفِيرٍ وَتَفْسِيقٍ وَمَعْصِيَةٍ، إلَّا إذَا عُلِمَ أَنَّهُ قَدْ قَامَتْ عَلَيْهِ الْحُجَّةُ الرسالية الَّتِي مَنْ خَالَفَهَا كَانَ كَافِرًا تَارَةً وَفَاسِقًا أُخْرَى وَعَاصِيًا أُخْرَى وَإِنِّي أُقَرِّرُ أَنَّ اللَّهَ قَدْ غَفَرَ لِهَذِهِ الْأُمَّةِ خَطَأَهَا: وَذَلِكَ يَعُمُّ الْخَطَأَ فِي الْمَسَائِلِ الْخَبَرِيَّةِ الْقَوْلِيَّةِ وَالْمَسَائِلِ الْعَمَلِيَّةِ. وَمَا زَالَ السَّلَفُ يَتَنَازَعُونَ فِي كَثِيرٍ مِنْ هَذِهِ الْمَسَائِلِ وَلَمْ يَشْهَدْ أَحَدٌ مِنْهُمْ عَلَى أَحَدٍ لَا بِكُفْرِ وَلَا بِفِسْقِ وَلَا مَعْصِيَةٍ كَمَا أَنْكَرَ شريح قِرَاءَةَ مَنْ قَرَأَ {بَلْ عَجِبْتَ وَيَسْخَرُونَ} وَقَالَ: إنَّ اللَّهَ لَا يَعْجَبُ، فَبَلَغَ ذَلِكَ إبْرَاهِيمَ النَّخَعِيفَقَالَ إنَّمَا شريح شَاعِرٌ يُعْجِبُهُ عِلْمُهُ. كَانَ عَبْدُ اللَّهِ أَعْلَمَ مِنْهُ وَكَانَ يَقْرَأُ {بَلْ عَجِبْتَ} . وَكَمَا نَازَعَتْ عَائِشَةُ وَغَيْرُهَا مِنْ الصَّحَابَةِ فِي رُؤْيَةِ مُحَمَّدٍ رَبَّهُ وَقَالَتْ: مَنْ زَعَمَ أَنَّ مُحَمَّدًا رَأَى رَبَّهُ فَقَدْ أَعْظَمَ عَلَى اللَّهِ الْفِرْيَةَ وَمَعَ هَذَا لَا نَقُولُ لِابْنِ عَبَّاسٍ وَنَحْوِهِ مِنْ الْمُنَازِعِينَ لَهَا: إنَّهُ مُفْتَرٍ عَلَى اللَّهِ. وَكَمَا نَازَعَتْ فِي سَمَاعِ الْمَيِّتِ كَلَامَ الْحَيِّ وَفِي تَعْذِيبِ الْمَيِّتِ بِبُكَاءِ أَهْلِهِ وَغَيْرِ ذَلِكَ. وَقَدْ آلَ الشَّرُّ بَيْنَ السَّلَفِ إلَى الِاقْتِتَالِ. مَعَ اتِّفَاقِ أَهْلِ السُّنَّة عَلَى أَنَّ الطَّائِفَتَيْنِ جَمِيعًا مُؤْمِنَتَانِ، وَأَنَّ الِاقْتِتَالَ لَا يَمْنَعُ الْعَدَالَةَ الثَّابِتَةَ لَهُمْ، لِأَنَّ الْمُقَاتِلَ وَإِنْ كَانَ بَاغِيًا فَهُوَ مُتَأَوِّلٌ وَالتَّأْوِيلُ يَمْنَعُ الْفُسُوقَ.

"Herkes bilir ki Hanbelîler ve Eş'arîler arasında bir uzlaşmazlık, bir uzaklaşma var. Ben mü'minlerin gönüllerinin ülfet etmesini, kelimelerinin birleşmesini en fazla isteyenlerden biriydim. Allah'ın ipine sımsıkı sarılıyor, emrine en fazla ittibâ ediyordum. Fiilen de gönüllerdeki uzlaşmazlığı giderdim ve onlara Eş'arî'nin, imam Ahmed ve benzerlerine müntesip kelâmcıların ve onun mezhebine destek olanların en büyüklerinden olduğunu açıkladım. Nitekim bunu Eş'arî'nin bizzat kendisi de kitablarında söylüyordu.

Ebû İshâk eş-Şîrâzî de böyle söylüyor ve diyordu ki:

Eş'arîler, Hanbelîlere bağlı olmaları sebebiyledir ki, insanlar yanında revaç bulmuşlardır. Ebû Bekir Abdülazîz, Ebû'l-Hasen et-Temîmî ve benzeri mütekaddim Hanbelî imamlar kitablarında onun (Eş'arî'nin) sözlerini zikretmişlerdir. Hatta Eş'arî, mütekaddim Hanbelîler yanında, İbn Akil'in müteahhir Hanbelîler yanındaki yerine sahipti. Ancak İbn Akil'in fıkhı ve usulünü bilmesi özelliği vardır. Eş'arî ise İmam Ahmed'in usulüne İbn Akil'den daha yakın ve daha çok tabidir.

Şu sebeble ki, insan zaman açısından selefe ne kadar çok yakın ise, ma'külü ve menkûlü (onların dirayete ve nakle dayalı söz ve görüşlerini) o kadar iyi bilir.

Bunları Hanbelîlere takrir ediyor ve Eş'arî'nin her ne kadar önce Mu'tezilîlerin talebesi ise de, sonradan tevbe ettiğini açıklıyordum. Şöyle ki:

Eş'arî, Cübbâî'nin öğrencisiydi. İbn Küllâb'ın yoluna eğilim gösterdi. Basra'da Zekeriyyâ es-Sâcî'den hadîs usûlü öğrendi. Sonra Bağdad'a geldi ve Bağdad'taki Hanbelîlerden başka şeyler aldı. Onun ve ashabının kendi kitablarında zikrettiğine göre, bu, ömrünün sonunda olmuştur.

Aynı şekilde İbn Akîl de Mu'tezilî olan İbnü'l-Velîd ve İbn Tebban adındaki iki kişinin öğrencisiydi. Sonra bundan (Mu'tezilî fikirlerden) tevbe etmiştir. Bu tevbesi meşhurdur ve olay Şerîf Ebû Ca'fer'in huzurunda cereyan etmiştir. Gerçi İmâm Ahmed in ashabı içinde İbn Akîl'e buğzeden ve onu yerenler vardır, ama Eş'arî'yi yerenler sadece İmâm Ahmed'in ashabı içinden değildir. Bilâkis bütün taifelerde böyle kimseler vardır.

Eş'arî'nin sözlerini açığa çıkardığımı gören Hanbelîler "bu Şeyh Muvaffak'ın sözlerinden daha hayırlıdır", dediler.

Kelimenin bir olması (ihtilâfın kalkması) sebebiyle müslümanlar ferahladılar.

İbn Asâkir'in menâkıbında zikrettiği üzere, Hanbelîlerin ve Eş'arîlerin Kuşeyrî'nin zamanına kadar ittifak halinde olduklarını, Bağdad'da o fitnenin çıkması ile tefrikanın başgösterdiğini ve bütün grublarda dâima sapanların da, dosdoğru gidenlerin de bulunacağının ma'lûm olduğunu ortaya koydum.

Bu arada şu âna kadar ömrüm boyunca hiç kimseyi dinin esasları konusunda ne Hanbelî, ne de başka bir mezhebe ne davet ettim, ne bunun için çabaladım, ne de böyle bir söz söyledim. Ben ancak ümmetin selefinin ve imamlarının üzerinde birleştikleri şeyleri zikrediyorum, zikrederim.

Kendilerine defalarca şunu söylemişimdir:

Ben, bana muhalefet edene üç yıl mühlet veriyorum. İlk üç asrın imamlarının herhangi birinden, söylediklerime muhalif tek harf getiren olursa ben bunu ikrar ederim. Benim zikrettiklerim, ilk üç asır imamlarından kelimesi kelimesine ve bütün taifelerden onların icmâlarını nakledenlerin ifadeleriyle zikrettiğim şeylerdir.

Bütün bunlarla birlikte ben dâima - benimle beraberliği olanlar da bilir ki- herhangi bir kişiyi tekfir etmekten, fâsık ve isyankâr saymaktan (kâfir, fâsık ve âsî damgası vurmaktan) en çok sakındıran biri olmuşumdur. Ancak karşı çıkanın ya kâfir, ya fâsık veya âsî olacağı peygamberi bir delilin aleyhine sabit olduğu bilinirse o başka. Ben Allah'ın bu ümmetin hatasını bağışlamış olduğunu ikrar ediyorum. Bu af hem haberi, kavlî mes'elelerde, hem de amelî mes'elelerde sözkonusudur.

Selef bu mes'elelerden birçoğunda hep ihtilâf etmiş, ancak hiçbiri bir başkasının kâfir, fâsık veya âsî olduğuna şehâdet etmemiştir.

Nitekim Süreyh "Bel Acibtü ve Yesharûn", yâni "Ben (azîmüşşân) hayret ettim, onlar alay ediyorlar" 31 şeklindeki kıraati reddetmiş ve, "çünkü", demiş, "Allah hayret etmez". Bu, İbrahim en-Nehaî'ye ulaşmış, İbrahim en-Nehaî, Şüreyh sadece kendi ilmini beğenen bir şâirden ibarettir. Abdullah (İbn Mes'ûd r.a.) ise "ondan daha âlimdir ve o böyle okuyordu!" demiş.

(37 Saffât 12. Elimizdeki mushaflarda âyet "Bel Acibte..." yâni "Hayır sen (ey Muhammed), bu muhteşem kudrete hayran kaldın..." seklindedir.)

Yine meselâ Âişe (radiyallahu anh) ve başka sahâbîler Muhammed Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in Rabbini görüp görmediği konusunda ihtilâf etmişler.

Âişe (radiyallahu anh), "Kim Muhammed'in Rabbini gördüğünü iddia ederse Allah'a pek büyük iftira etmiş olur" demiştir. Bununla birlikte biz Âişe (radiyallahu anh)'ye muhalefet eden İbn Abbas (radiyallahu anh)'a ve benzeri sahâbîlere, Allah'a iftira etmişlerdir, demeyiz. Nitekim ölünün dirinin konuşmasını işittiği, ölünün ailesinin ağıtı sebebiyle azâb çekmesi ve başka konulardaki Âişe (radiyallahu anh)'ye âit münazaalar da bu kabildendir.

Şer, selef arasında savaşmaya kadar varmıştı, ama Ehl-i Sünnet her iki tarafın da mü'min olduğunda ittifak halindedir.

Şunda da ittifak etmişlerdir ki, bu savaşlar onların adaletine (iman ve ittikâlarına) mâni değildir. Çünkü savaşan, her ne kadar haddi aşmış ise de, kendine göre bir te'vili vardır, müteevvildir. Te'vil ise fıska mânidir. (İçtihadın sürüklediği hata itaatsizlik sayılmaz.)"
(Fetava, 3/227-230)

Şeyhulislam İbn Teymiyye’nin Eşarilerle alakalı kanaatleri özet olarak bu şekildedir. Her ne kadar onları tekfir etmemiş olsa da onların ortaya attığı bidatlerden insanları sakındırmış ve onlara karşı kendi döneminde neredeyse tek başına mücadele etmiştir. O bu hususta adeta İmam Ahmed’in Mutezile’ye karşı tek başına mücadele etmesini örnek almış ve aynı onun gibi sünneti müdafaa hususunda imam olmayı hak etmiştir. Allah ona ve etbaına rahmet etsin amin.


 

Related Topics

  Konu / Başlatan Yanıt Son İleti
3 Yanıt
4618 Gösterim
Son İleti 09.09.2016, 23:05
Gönderen: Tevhid Ehli
17 Yanıt
6477 Gösterim
Son İleti 05.09.2019, 11:53
Gönderen: İbn Teymiyye
0 Yanıt
3188 Gösterim
Son İleti 12.07.2016, 23:58
Gönderen: Tevhid Ehli
13 Yanıt
2227 Gösterim
Son İleti 28.09.2018, 02:19
Gönderen: İbn Teymiyye
5 Yanıt
1566 Gösterim
Son İleti 15.11.2018, 12:38
Gönderen: Selefii