Darultawhid

Gönderen Konu: ALLAH'IN İSİM VE SIFATLARINDA CEHALET VE TEVİLİN HÜKMÜ  (Okunma sayısı 4817 defa)

0 Üye ve 2 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1978
  • Değerlendirme Puanı: +50/-0
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

Allah’ın izni ve keremiyle bu yazımızda Allahu teala’nın isim ve sıfatları hususunda cehaletin mazeret olup olmadığı, Allahu teala’nın sıfatları hakkında bilgisiz kalan bir kimsenin bu bilgisizliğinin nereye kadar mazur sayılacağı meselesini ele alacağız. Bu meseleyi ele almamızın sebebi bazı alimlerin eserlerinde geçen “Allah’ın sıfatlarını bilmeyen bir müslümanın hüccet ikame edilene kadar tekfir edilemeyeceği” anlamındaki bazı ibarelerdir. İlerde alimlerin bu konuyla alakalı sözleri tafsilatı ile gelecektir.

Malum olduğu üzere insana düşen en önemli vazife marifetullah yani Allahı tanımaktır. Bu, dindeki bütün her şeyin esasıdır. Allahı tanımayan, bilmeyen birisinin Ona iman edemeyeceği hususu da izahtan varestedir. Kendisine davet ulaşmamış olan kişilerin Allah hakkındaki cehaletinin küfür sayılacağı konusunda Mervezi (v. 294), “Ta’zimu Kadr’is Salat” adlı eserinde hadis ehlinden bir cemaatin şöyle dediğini nakletmektedir:


 وَلَمَّا كَانَ الْعِلْمُ بِاللَّهِ إِيمَانًا، وَالْجَهْلُ بِهِ كُفْرًا، وَكَانَ الْعَمَلُ بِالْفَرَائِضِ إِيمَانًا، وَالْجَهْلُ بِهَا قَبْلَ نُزُولِهَا لَيْسَ بِكُفْرٍ وَبَعْدَ نُزُولِهَا مَنْ لَمْ يَعْمَلْهَا لَيْسَ بِكُفْرٍ لِأَنَّ أَصْحَابَ رَسُولِ اللَّهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَدْ أَقَرُّوا بِاللَّهِ فِي أَوَّلِ مَا بَعَثَ اللَّهُ رَسُولَهُ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ إِلَيْهِمْ، وَلَمْ يَعْمَلُوا الْفَرَائِضَ الَّتِي افْتُرِضَتْ عَلَيْهِمْ بَعْدَ ذَلِكَ فَلَمْ يَكُنْ جَهْلُهُمْ ذَلِكَ كُفْرًا، ثُمَّ أَنْزَلَ اللَّهُ عَلَيْهِمْ هَذِهِ الْفَرَائِضَ فَكَانَ إقْرَارُهُمْ بِهَا وَالْقِيَامُ بِهَا إِيمَانًا، وَإِنَّمَا يَكْفُرُ مَنْ جَحَدَهَا لِتَكْذِيبِهِ خَبَرَ اللَّهِ، وَلَوْ لَمْ يَأْتِ خَبَرٌ مِنَ اللَّهِ مَا كَانَ بِجَهْلِهَا كَافِرًا، وَبَعْدَ مَجِئِ الْخَبَرِ مَنْ لَمْ يَسْمَعْ بِالْخَبَرِ مِنَ الْمُسْلِمِينَ، لَمْ يَكُنْ بِجَهْلِهَا كَافِرًا، وَالْجَهْلُ بِاللَّهِ فِي كُلِّ حَالٍ كُفْرٌ قَبْلَ الْخَبَرِ وَبَعْدَ الْخَبَرِ


"Allah’a dair ilim, iman; O’nun hakkındaki cehalet ise küfür demektir.

Bunun gibi farzlara dair bilgi, imandır; ancak bunlar hakkında farz kılınışlarından önceki cehalet ise küfür demek değildir.

Çünkü Resulullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) ashabı, Allah, elçisini onlara ilk gönderdiği sırada Allah’a imanlarını ikrar ettiler ve lakin bunun akabinde kendilerine farz kılınan hususları bilemediler. Buna rağmen gelecek olan farzlara dair bu cehaletleri, küfür olmadı. Akabinde Allah (celle celaluhu) onlara farzları indirdi. İşte bu farzları ikrar etmeleri ve onları yerine getirmeleri iman oldu. Mamafih onu inkâr eden ise Allah’ın haberini yalanladığı için, kâfir oldu. Şayet Allah’tan bir haber gelmemiş olsaydı sırf buna dair cehaleti sebebiyle hiç kimse kâfir olmazdı. Bu bağlamda haberin gelişinden sonra Müslümanlardan bunu duymayan olursa bu cehaleti sebebiyle gene kâfir olmamaktadır. Ne var ki Allah’a dair bilgisizlik (cehalet) her halükarda küfürdür. Bu, ister haberin gelişinden önce olsun ister sonra.”
(Mervezi, Tazim’u Kadr’is Salat, 2/520)

İbn Teymiyye de Mervezi’nin hadis alimlerinden naklettiği bu sözleri onaylayarak aktarmıştır. (Feteva, 7/325. *Külliyat, 7/264)

Görüldüğü gibi alimler Allah’ı bilmek ile farzları yani furu meseleleri bilmeyi birbirinden ayırmışlar ve Allah’a dair bilgisizliği kasıtlı bir inkar olmasa bile küfürle vasıflandırmışlardır. Şu halde Allah’ın zatı hakkındaki cehalet başlı başına küfürdür ve bu alimlerin küfr-ü cehli olarak vasfettiği cehalet küfrüdür. Cehaletin ise kendi arasında kısımları vardır:

İbn Nuceym el-Mısri el-Hanefi cehaleti şu şekilde taksim ediyor:


وَأَمَّا الْجَهْلُ فَحَقِيقَتُهُ عَدَمُ الْعِلْمِ عَمَّا مِنْ شَأْنِهِ الْعِلْمُ؛ فَإِنْ قَارَنَ اعْتِقَادَ النَّقِيضِ فَهُوَ مُرَكَّبٌ، وَهُوَ الْمُرَادُ بِالشُّعُورِ بِالشَّيْءِ عَلَى خِلَافِ مَا هُوَ بِهِ وَإِلَّا فَبَسِيطٌ وَهُوَ الْمُرَادُ بِعَدَمِ الشُّعُورِ

"Cehaletin aslı ; bilinmesi mümkün olan bir mesele hakkındaki bilgisizliktir. Eğer bu bilgisizlik hakikatin zıddına itikad etmekle beraber olursa bu, mürekkeb (karmaşık) cehalettir.  Cehli mürekkebten kasıd bir şeyi olduğundan farklı bir şekilde bilmektir. Cehli basit ise (o şey hakkında) hiçbir şey bilmemektir." (İbn Nuceym, el-Eşbah ve'n Nezair, sf 261-263)

Şu halde Allah hakkındaki cehalet de ya bir yaratıcının varlığını hiç duymamış olan kişiler gibi basit cehalettir, veyahut da Yaratıcının varlığını bilmekle beraber Onu olduğu şekliyle değil de yanlış bir şekilde tanıyanların cehaleti gibi mürekkeb cehalettir. Allahı hiç tanımayanlar öteden beri çok az bir kitle olduğundan dolayı alimlerin Allahı tanımayanlarla alakalı sözleri ekseriye Yahudi, Hristiyan, Mecusi, Müşrik vb Allahın varlığını kabul etmekle beraber ona ortak koşup eksiklik ve noksanlık izafe edenlerle alakalı anlaşılmalıdır.

Buhari ve Müslim'de (radiyallahu anh) geçtiğine göre İbni Abbas (radiyallahu anh) şöyle demiştir:


عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُمَا: أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ لَمَّا بَعَثَ مُعَاذًا رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ عَلَى اليَمَنِ، قَالَ: «إِنَّكَ تَقْدَمُ عَلَى قَوْمٍ أَهْلِ كِتَابٍ، فَلْيَكُنْ أَوَّلَ مَا تَدْعُوهُمْ إِلَيْهِ عِبَادَةُ اللَّهِ، فَإِذَا عَرَفُوا اللَّهَ، فَأَخْبِرْهُمْ أَنَّ اللَّهَ قَدْ فَرَضَ عَلَيْهِمْ خَمْسَ صَلَوَاتٍ فِي يَوْمِهِمْ وَلَيْلَتِهِمْ

"Resulullah, Muaz b. Cebel'e, onu Yemen'e gönderirken şöyle dedi:

"Şüphesiz sen ehli kitap bir kavme gidiyorsun. Onlara vardığında kendilerini davet ettiğin ilk şey Allah'a ibadet etmek olsun. Onlar Allahı tanırlarsa, onlara Allah'ın kendilerine hergün beş vakit namazı farz kıldığını haber ver...''
(Buhari no: 1458, Muslim no: 19)
 
Ayni, Umdet'ul Kari'de ilgili hadisin açıklamasında şunları söylüyor:

قَوْله: (فَإِذا عرفُوا الله) أَي: بِالتَّوْحِيدِ، وَنفي الألوهية عَن غَيره.
"Allahı tanıdıkları zaman" Bu, tevhidle ve Ondan başkasının ilahlığını reddederek olur.”
(Umdetul Kari, 9/25)

Bütün bunlar şirk içinde olan bir kimsenin durumu ne olursa olsun Allahı bilmediğini gösterir. Allaha dair bilgisizlik ise bizzat küfrün kendisidir. İbn Hacer ise bu kavli şöyle açıklamaktadır:

فَإِذَا عَرَفُوا اللَّهَ أَيْ عَرَفُوا تَوْحِيدَ اللَّهِ وَالْمُرَادُ بِالْمَعْرِفَةِ الْإِقْرَارُ وَالطَّوَاعِيَةُ

“Allahı tanıdıkları zaman” yani Allahı birlemeyi bildikleri zaman… Marifet yani bilgiden kasıd ikrar ve boyun eğmektir. ”
(Fethul Bari, 13/354)

İbn Hacer, bu şekilde hadisin bazı lafızlarında “Allahı birledikleri zaman” denilmesi ile bazı rivayetlerinde “Allahı bildikleri zaman” denilmesi arasında bir çelişki olmadığını beyan etmiştir. Çünkü bilgi tasdiki ve de itaati gerektirir. Allahı bilen, varlığından haberdar olan birisi Allahı birlemediği zaman bu kimsede tam bir marifetullah oluşmamış demektir. Nitekim hadisin Fadl bin A’la’dan gelen başka bir tarikinde:

إِلَى أَن يوحدوا الله، وَإِذا عرفُوا ذَلِك
“Onları Allahı birlemeye çağır, eğer bunu bilirlerse (o zaman namaza çağır ilh..)”
denmektedir. Böylece Allahı bilmekten kasdın onu tevhid etmek olduğu ve tevhid ehli olmayan birisinin Allahın zatı hakkındaki cehaletinin ortadan kalkmamış olduğu ortaya çıkar. Kastallani’nin de işaret ettiği gibi bu hadis ehli kitabın Allahı bilmediğini gösterir.  (İrşad’us Sari, 3/48) Halbuki Ehli Kitap Allahın varlığına ve hatta genel anlamda birliğine inanmışlardı. Lakin Allah’a eş ve çocuk nisbet etmeleri, Ona acizlik, yorgunluk, cimrilik gibi eksik sıfatlar izafe etmeleri onların Allah hakkında cahil kimseler olarak vasfedilmelerine yol açmıştır. Keza Allah ile birlikte başkalarına (İsa, Uzeyr veyahut da haham ve rahiplere) ibadet etmeleri de onların Allaha ibadet etmeyenler olarak nitelenmelerini gerektirmiştir. Fakat onların bu husustaki cehaletleri mazeret olarak kabul edilmemiştir.

Böylece Tevhidi yerine getirmeyen ve Alemlerin rabbine şirk koşan kimsenin Müslüman olamayacağı ve müşrik olduğu hususu bu vesileyle tekrar ortaya çıkmıştır ki bu, İslam dininde zaruri olarak bilinen açık meselelerdendir. Kıble ehlinden olan bütün mezhebler bu hususta icma etmiştir. Bu konuyla alakalı delilleri daha önce zikrettiğimizden dolayı burada tekrar ele almaya gerek duymuyoruz. Tevhidin bütün çeşitleri yani uluhiyet tevhidi, rububiyet tevhidi ve de isim ve sıfat tevhidi cehaletin asla mazeret sayılmayacağı dinin aslına dahildir. Zaten tevhidin her cüzü birbiriyle bağlantılıdır ve aralarında bir ayrıma gidilemez. Yeri gelmişken belirtelim ki bazı cahiller alimlerin isim ve sıfatlarda cehalet mazerettir görüşünü sanki isim ve sıfat tevhidinde cehalet mazerettir gibi anlamışlardır. Halbuki ikisi birbirinden farklıdır. Uluhiyet tevhidi kulun kendi fiillerinde Allah’ı birlemesi yani ibadetleri ona has kılması, rububiyet tevhidi Allah’ı fiillerinde birlemek yani yegane yaratıcı, rızık verici, kainattaki işleri düzenleyici olarak Allah’ı kabul etmek, isim ve sıfat tevhidi ise Allah’a mahsus isim ve sıfatları Ona has kılmak ve Ondan başkasına bu sıfatları vermemektir. Mesela gaybı bilen sadece O’dur. Her kim Allah’tan başkasının gaybı bildiğini iddia ederse Ona isim ve sıfatlarında şirk koşmuş olur. Kuşkusuz Allah’ı isim ve sıfatlarında tevhid edebilmek için öncelikle Ona has olan isim ve sıfatları bilmek gerekir. Nasıl ki Allahı rububiyetinde birleyebilmek için öncelikle Onun yaratıcı Rabb olduğunu bilmek gerekiyorsa; aynı şekilde uluhiyetinde, ilahlığında birleyebilmek için evvela Onun kendisine ibadet edilecek ilah, mabud olduğunu bilmek gerekiyorsa aynı öyle de Allah’tan başkasına “Alim” her şeyi bilen, “Semi” her şeyi işiten gibi sıfatları vermenin şirk olduğunu bilebilmek için de öncelikle Allah’ın bu sıfatlara sahib olduğunu bilmek icab eder. Keza İsim ve Sıfat tevhidinin aslını teşkil eden Allahın mahlukatına benzemeyeceği, gerek sıfatları gerekse zatı itibariyle mahlukatından ayrı olduğu, noksan sıfatlardan münezzeh olduğu gibi hususlar da yine hiç kimsenin cahil kalamayacağı imanın asıllarına dahil meselelerdendir.

Bütün bu açıklamaların ışığında İlahi Sıfatlar konusundaki cehaletin ölçüsü şudur: Eğer ki kişinin bilmediği sıfat, mevsufunun yani O sıfata sahib olan Zat’ın onsuz düşünülemeyeceği, tasavvur edilemeyeceği bir sıfatsa yani kişi O sıfata cahil kaldığı zaman aslında o sıfatın sahibine büsbütün cahil kalmış olacaksa böyle bir sıfat hakkında bilgisizlik asla caiz olmaz. Allah’ın ilahlık ve rabliğinin ayrılmaz parçası olan bu tarz sıfatlara cahil olan bir kişi asla mümin bir muvahhid olamaz.

Mesela “Rabb” sıfatını düşünelim: Bu sıfat öncelikle Allah’ın yaratıcılığını içermektedir. Bir kimse Allah’ın yaratma sıfatına sahip olmadığını iddia ettiği anda Allah’ı büsbütün inkar etmiş demektir. Çünkü bu takdirde kainatı yaratan bir yaratıcı olmayacaktır. Dolayısıyla Allah’ın yaratma sıfatını bilmeyen kimse Allah’ı hiç bilmiyor demektir. Keza kudret sıfatı da böyledir. Allah’ın her şeye kadir olduğunu bilmeyen bir kimse yaratmaya kadir olduğunu da bilmez. Eğer kişi Allah’ın şu koca kainatı yoktan varedecek bir güce sahip olmadığını düşünüyorsa zaten bu Allah’a inancıyla çelişir ve birbiriyle çelişen bir itikada sahib olmuş olur. İlim sıfatı da aynı şekildedir. Bu kainatı kusursuz bir şekilde yaratmak kuşkusuz kainattaki her zerrenin ilmine sahib olmayı gerektirir.
Şüphesiz tek ve kahhar olan Allah'ın bunlar gibi daha bir çok kemal sıfatları vardır. O'nun zatı bunlarsız düşünülemez. Nitekim ilahlığın mefhumu da bu sıfatlarda kaimdir. Kim bu uluhiyete cahil kalırsa Allah hakkında cahil kalmış (ve O'nu gereği gibi takdir edememiş) olur. Dolayısıyla O'na şirk koşar. Bunun zıddını iddia etse de. Böylece onun gerçek mabudu Allah'tan başkası olmuş olur. Biz Müslümanlar böylesi bir mabuddan teberri ediyoruz. Ayette şöyle deniyor:

"(Ya Muhammed) De ki: Ey kâfirler! Ben sizin tapmakta olduklarınıza tapmam." (Kâfirun 109/1-2)

Kısacası var olmadığı takdirde Allah’ın ilahlığının ve rabliğinin inkarını gerektiren hiçbir sıfat hususunda cehalet mazeret değildir. Zira bunlarda cehaleti mazeret görmek şirk hususunda veya  ateistler gibi Allah’ın yaratıcılığını inkar edenler hakkında cehaleti mazur görüp bu kimseleri Müslüman addetmek gibidir. Bunun da batıllığı ortadadır. Allaha eksiklik ve noksanlık izafe eden hiç kimse müslüman addedilemez. Bu kimse Allaha kulluk ediyor da sayılmaz.
İbn Teymiyye (rh.a)

"öyle ya siz de benim kulluk ettiğime kulluk etmezsiniz." (Kâfirun 109/5) ayetinin tefsirinde diyor ki:


الْوَجْهُ السَّادِسُ: أَنَّهُمْ إذَا وَصَفُوا اللَّهَ بِمَا هُوَ بَرِيءٌ مِنْهُ كَالصَّاحِبَةِ وَالْوَلَدِ وَالشَّرِيكِ وَأَنَّهُ فَقِيرٌ أَوْ بَخِيلٌ أَوْ غَيْرُ ذَلِكَ وَعَبَدُوهُ كَذَلِكَ. فَهُوَ بَرِيءٌ مِنْ الْمَعْبُودِ الَّذِي لِهَؤُلَاءِ. فَإِنَّ هَذَا لَيْسَ هُوَ اللَّهَ


Altıncı vecih:

Onlar Allah'ı kendisine yakışmayan bir özellikle nitelediklerinde, mesela eş, çocuk, ortak nisbet etmek veya O'nun fakir, cimri vesaire olduğunu iddia etmek gibi ve O'na bu şekilde de ibadet ettiklerinde, tabii ki O (celle celaluhu), bunların ibadet ettikleri bu özellikteki mabudlarından beri olacaktır. Çünkü bu, hiçbir surette Allah değildir."
(Feteva, 16/600)

Böylece Allaha eksik sıfatlar izafe eden kimselerin hakikatte Allaha ibadet etmedikleri, Allah olarak isimlendirdikleri başka bir ilaha kulluk ettikleri ortadadır. Şu halde isim ve sıfatlarda cehaletin ancak Allahın zatı hakkında cehaleti gerektirmeyen hususlarda mazeret olabileceği ortaya çıkmıştır. Aynı zamanda isim ve sıfatlarda cehaletin mazeret olmasını bahane ederek şirk hususunda veya Allaha noksanlık izafe edenler hususunda da cehaletin özür olacağını iddia edenlerin de meseleyi minvalinden saptırdıkları ve alimlerin sözlerini istismar ettikleri aşikardır. Zira alimler ancak Allaha ortaksız olarak ibadet eden, Onun kemal sıfatlara sahip olduğunu tasdik eden kimselerin sıfatların teferruatındaki cehalet ve tevilden kaynaklanan hatalarını mazur saymıştır. Yani bir kimse Allaha acizlik, zulum, cimrilik, cehalet gibi eksik vasıfları nisbet eder ve bu şekilde itikad ederse bu kimsenin cehaleti Allahın zatı hakkındaki cehalettir. Çünkü bu vasıflara sahip olan bir varlık kainatı tek başına idare eden, herkesin kendisine muhtaç olduğu bir ilah ve rabb olmaz.

Allah hakkında bu şekilde eksiklik ve noksanlık itikad etmediği halde Allahın isim ve sıfatlarını kamil manada idrak edemeyen ve bilhassa bu sıfatların tevilinde yani vakıadaki tatbikinde yanılan kimselere gelince; işte ihtilaf bu noktadadır. Alimlerin kahir ekseriyeti bu kimseler Allaha cehalet, acizlik izafe etme gibi bir itikada sahip olmadıkları müddetçe velev ki sıfatlar noktasında cahil olan bu kişilerin sözlerinin lazımı bu noktaya varsa da bu kimsenin iman dairesinden çıkmayacağını söylemişler ve bu kişiyi sıfatlar hakkındaki cehaleti Allaha eksiklik nisbet etmeyi gerektirir şeklindeki bir yorumla tekfir etmemişlerdir. Şimdi buna dair alimlerin görüşlerini ve bu görüşlerine getirdikleri delilleri zikredeceğiz inşaallah.



Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1978
  • Değerlendirme Puanı: +50/-0
1- Kudret Hadisi: Alimlerin -yukarda zikrettiğimiz esaslar çerçevesinde- Allah'ın sıfatları hususunda cehaletin özür olduğuna dair getirdikleri delillerden birincisi ve en zahir olanı kudret hadisi olarak bilinen hadistir.

İmam Müslim’in Sahih’inde, Ebu Hureyre Radıyallahu Anh’dan naklettiğine göre Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:

“Hiç hasenat işlememiş bir adam ehline dedi ki: Ben öldüğümde cesedimi yakın sonra külünün yarısını karaya diğer yarısını da denize savurun. Vallahi Allah bana kadir olursa alemlerde kimseye vermediği bir azapla bana azap edecektir. Adam öldüğünde emrettiğini yaptılar. Allah da karaya emretti, kendisindekileri topladı. Denize de emretti o da kendindekileri topladı. Sonra da ona dedi ki: Sen bunu neden yaptın? O da ey Rabbim! Biliyorsun ki Sen’in korkundan yaptım, dedi. Allah da ona mağfiret etti.” (Buhari, #3479, #6480; Müslim, #2756)

İbn Kuteybe eş-Şafii (rh.a) "Tevilu Muhtelif'il Hadis" adlı eserinde sözkonusu hadisin açıklaması sadedinde şöyle demektedir:

قَالُوا: رُوِّيتُمْ أَنَّ رَجُلًا قَالَ لِبَنِيهِ: " إِذَا أَنَا مِتُّ فَأَحْرِقُونِي، ثُمَّ اذْرُونِي فِي الْيَمِّ، لَعَلِّي أُضِلُّ اللهَ فَفَعَلُوا ذَلِكَ، فَجَمَعَهُ اللَّهُ ثُمَّ قَالَ لَهُ: مَا حَمَلَكَ -أَوْ كَلَامًا هَذَا مَعْنَاهُ- عَلَى مَا فعلتَ؟ قَالَ: مَخَافَتُكَ يَا رَبِّ، فَغَفَرَ اللَّهُ لَهُ" .
قَالُوا: وَهَذَا كَافِرٌ، وَاللَّهُ لَا يَغْفِرُ لِلْكَافِرِ، وَبِذَلِكَ جَاءَ الْقُرْآنُ.
قَالَ أَبُو مُحَمَّدٍ:
وَنَحْنُ نَقُولُ فِي: "أُضِلُّ اللَّهَ" إِنَّهُ بِمَعْنَى "أَفُوتُ اللَّهَ" تَقُولُ: ضَلَلْتُ كَذَا وَكَذَا وَأَضْلَلْتُهُ. -وَمِنْهُ قَوْلُ اللَّهِ تَعَالَى: {فِي كِتَابٍ لَا يَضِلُّ رَبِّي وَلا يَنْسَى}  أَيْ لَا يَفُوتُ رَبِّي.
وَهَذَا رجل مُؤمن بِاللَّه، مقربه، خَائِفٌ لَهُ، إِلَّا أَنَّهُ جَهِلَ صِفَةً مِنْ صِفَاتِهِ، فَظَنَّ أَنَّهُ إِذْ أحرق وذري الرِّيحِ أَنَّهُ يَفُوتُ اللَّهَ تَعَالَى، فَغَفَرَ اللَّهُ تَعَالَى لَهُ بِمَعْرِفَتِهِ مَا بِنِيَّتِهِ وَبِمَخَافَتِهِ مِنْ عَذَابِهِ جَهْلَهُ بِهَذِهِ الصِّفَةِ مِنْ صِفَاتِهِ.
وَقَدْ يَغْلَطُ فِي صِفَاتِ اللَّهِ تَعَالَى، قَوْمٌ مِنَ الْمُسْلِمِينَ وَلَا يَحْكُمُ عَلَيْهِمْ بِالنَّارِ، بَلْ تُرْجَأُ أُمُورُهُمْ إِلَى مَنْ هُوَ أَعْلَمُ بهم وبنياتهم.


İDDİÂ: Siz,adamın birinin oğullanna:"Ben ölün­ce benim cesedimi yakın ve külünü denize savurun. Ola ki Allaha kendimi unuttururum da kurtulurum)" dediğini,onların da babalarının dediğini yaptıklarını, Allahın da onu(n cesedini) biraraya getirdiğini ve sonra: "Seni bu işi yapmağa zorlayan nedir? (veya bu manada birşey) dediğini ve o adamın da:"(Beni bu işe zorlayan) senin korkundur, Yâ Rab..!" dediğini ve Alla­hın da onu bağışladığını rivayet ettiniz. (Buhari, Tevhid: 35; Muslim, Tevbe: 35)

Halbuki bu adam kâfirdir. Allah da kafiri bağışlamaz.Nitekim Kur'an da böyle söylemektedir.

CEVAB:Biz deriz ki:"(ola ki) Allahı şaşırtırım (=udıllu'llâhe) sözünün manası, "(Ola ki) Allaha kendi­mi unuttururum."demektir. Nitekim sen,"şunu şunu unuttum" veya "şunu unutturdum" (=daleltu keza ve keza, adleltuhu)" dersin.

Allahu Teala'nın "(Musa) dedi ki:Onların İlmi Rabbimin katında bir kitaptadır.Rabbim hata et­mez (şaşırmaz) ve unutmaz." (2O.Tâ-Hâ:52) ayeti de böyledir. Yani Rabbim hiçbir şeyi kaçırmaz demektir.

Bu kimse,Allaha iman etmiş, O'nun varlığını ka­bul eden, O'ndan korkan bir adamdır. Ancak Allahın sıfatlarından birini bilmemektedir. Adam, cesedi yakılıp rüzgarda savrulunca Allah'tan kurtulabileceğini zannetmiştir. Allah da kendisinin tevbîhini (azarlama­sını) bildiği ve azabından korktuğu için, o adamın kendisinin sıfatlarından birini bilmemesini afvetmiştir.

Allahın sıfatlan hakkında bazı müslümanlar da hatâ'ya düşebilir, ancak bu gibilerin Cehennemlik ol­duklarına hükmedilemez. Bilakis onların hükmü onları ve niyetlerini en iyi bilene (Allaha) bırakılır."


(İbn Kuteybe, Te’vilu Muhtelifi’l Hadis, sf 186, Naşir: el-Mekteb'ul İslami, 1419 Türkçesi için bkz: Hadis Müdâfaası, Kayıhan Yayınları: 211-212.)

Nevevi, Kudret Hadisi’nin açıklamasında bu hususta şöyle demektedir:

“Bir taife de: Bu adam Allah’u Te’ala’nın sıfatlarından birine cahil kalmıştır. Ulema ise sıfatlara cahil olanın tekfirinde ihtilaf etmiştir, demiştir.

Kadı ise: Bu sebepten onu (yani sıfatlarda cahil olanı) İbnu Cerir Taberi tekfir etmiştir. Ki bunu ilk defa Ebu’l Hasan el-Eşari ifade etmiştir, demiştir.
Diğerleri ise şöyle diyorlar:

Sıfatlardaki cehalete binaen kişi tekfir edilmez. Dahası onu inkâr edenin hilafına, iman isminin kapsamından da çıkarmaz. Esasen Ebu’l Hasan el-Eşari de daha sonra bu görüşe dönmüş ve bunda sabit kalmıştır. Çünkü bu adam buna doğruluğuna kanaat edecek bir i’tikat ile inanmamış ve ayrıca bir din ve şeri’at olarak da görmemiştir. Şüphesiz bu söylediğinin hak olduğuna inanan tabi ki tekfir edilir. Bu kimseler diyorlar ki: Şayet insanlara sıfatlar sorulacak olursa bunlardan çok az bilen çıkacaktır.”
(Nevevi, Şerhu’n Nevevi ala Muslim, 17/72)

İzz bin Abdisselam Türkçe’ye de çevrilen “Kavaid’ul Ahkam” adlı eserinde Allah’u Te’ala’ya ait hakları izah ederken bu hususta şöyle demektedir:

“(İmam) Eşari ölümüne yakın namaz kılan insanların kâfir görülmesi fikrinden dönmüştür. Çünkü sıfatların bilinmemesi vasfedilen zatın da bilinmemesi anlamına gelmez. Eşari şöyle demiştir:  İhtilaf yorumlardadır, yoksa üzerine yorum yapılan şey aynıdır. Eşari’nin bu görüşüne delil olarak şu misal getirilmiştir: Bir efendi kölelerine mektup göndererek bazı şeyleri yapmalarını bazı şeyleri de yapmamalarını emreder. Köleler mektup gönderenin efendileri olduğunda ittifak etmekle birlikte onun vasıfları hakkında ihtilafa düşerler. Bir kısmı siyah gözlü, bir kısmı mavi gözlü, bir kısmı, iri ve koyu siyah gözlü olduğunu, bir kısmı orta boylu, bir kısmı uzun boylu olduğunu söylerler. Yine beyaz, siyah, esmer ya da kızıl olduğu konusunda ihtilafa düşerler. Bu durumda onların efendilerinin vasıflarıyla ilgili bu ihtilaflarının, onun itaat edilip kölelik yapılma hakkına sahip efendileri olduğu noktasında bir ihtilaf olduğunu kimse söyleyemez. Aynı şekilde müslümanların Allah’u Te’ala’nın sıfatlarıyla ilgili ihtilafları O’nun itaat ve kulluğa layık yaratıcı ve efendileri olduğuna dair bir ihtilaf değildir. Yine bir adamın çocukları, onun kendi babaları olduğunu, onun suyundan yaratıldıklarını kabul etmekle birlikte vasıfları hakkında ihtilafa düşseler, onların babalarının vasıflarıyla ilgili bu ihtilafları ondan doğdukları, onun suyundan yaratıldıkları noktasında bir ihtilaf değildir.” (İzz bin Abdisselam, Kavaid’ul Ahkam, 1/203)

Görüldüğü üzere âlimlerin çoğunluğu Allah’u Te’ala’nın sıfatlarını bilmeyen kişinin tekfir edilemeyeceği ve bu hususta cehaletin özür olacağı görüşüne sahiptir, hatta gördüğümüz kadarıyla Eşari’ye kadar Ehli Sünnet ve selef uleması bu hususta farklı bir görüş ortaya koymamıştır. Bu husustaki racih kavil de budur. Lakin yukarda da ifade ettiğimiz gibi var olmadığı takdirde Allah’u Te’ala’nın ilahlığının ve rabliğinin inkârını gerektiren sıfatlar hususunda ise cehalet mazeret değildir. Zira bunlarda cehaleti mazeret görmek, şirk hususunda veya  ateistler gibi Allah’u Te’ala’nın yaratıcılığını inkâr edenler hakkında, cehaleti mazur görüp bu kimseleri müslüman addetmek gibidir. Bunun da batıllığı ortadadır. Allah’u Te’ala’ya eksiklik ve noksanlık izafe eden hiç kimse müslüman addedilemez. Bu kimse Allah’u Te’ala’ya kulluk ediyor da sayılmaz.

Allah hakkında bu şekilde eksiklik ve noksanlık i’tikad etmediği halde Allah’u Te’ala’nın isim ve sıfatlarını kamil manada idrak edemeyen ve bilhassa bu sıfatların te’vilinde yani vakıadaki tatbikinde yanılan kimselere gelince; işte ihtilaf bu noktadadır. Âlimlerin kahir ekseriyeti bu kimseler Allah’u Te’ala’ya cehalet, acizlik izafe etme gibi bir i’tikada sahip olmadıkları müddetçe velev ki sıfatlar noktasında cahil olan bu kişilerin sözlerinin lazımı bu noktaya varsa da bu kimsenin iman dairesinden çıkmayacağını söylemişler ve bu kişiyi sıfatlar hakkındaki cehaleti Allah’u Te’ala’ya eksiklik nisbet etmeyi gerektirir şeklindeki bir yorumla tekfir etmemişlerdir. Mesela İbnu Teymiyye Rahimehullah, Kudret Hadisi ile alakalı olarak şöyle demiştir:

“Burada anlatılan şeyin nihai noktası şudur: Bu adam Allah’u Te’ala’nın layık olduğu sıfatların hepsini bilmeyen ve keza O’nun el-Kadir oluşunun tafsilatını bilmeyen birisi idi. Mü’minlerden bir çoğu da bazen bu tip hususlarda cahil olabilir ve bundan dolayı kâfir olmazlar. Sahih hadisleri inceleyen birisi bu cinsten olup buna uygun birçok şey bulabilir.” (İbnu Teymiyye, Mecmu’ul Fetava, 11/410-411)

Dikkat edilirse İbnu Teymiyye’ye göre bu adamın cehaleti kudret sıfatı hakkındaki umum bir cehalet değil, cesedin bu şekilde tamamen yok edildiği takdirde tekrar bir araya gelmesini mümkün görmediğinden dolayı Allah’u Te’ala’nın kudreti dahilinde olmayacağı şeklindeki hususi, özel bir cehalettir. Bu da yine şeyhin işaret ettiği gibi kudret sıfatının aslında değil tafsilatındaki bir cehalettir.

Malum olduğu üzere hadiste zikredilen bu kimse aşırı derecede günahkar birisi olduğundan dolayı öldükten sonra cesedinin yakılmasını vasiyet etmiş ve eğer külleri dört bir tarafa savrulursa Allah’u Te’ala’nın onu diriltmeyeceğini ve azab etmeyeceğini zannetmiştir. Bu zatın şu sözünü: “Vallahi Allah bana güç yetirirse bana alemlerde kimseye vermediği bir azapla azap edecektir.” Nevevi şu şekilde tefsir etmiştir:

“Şüphesiz Allah, -eğer beni cesedimle defnederseniz- bana azap etmeye kadirdir. Yok eğer beni un ufak kül edip kara ve denize savurursanız, bu durumda bana kadir olmaz.”
 
Böylece o kudret sıfatının tafsilatıyla alakalı bir konuda hata etmiştir. Hadisin başka lafızlarında geçen şu sözünü: “Ben ölünce benim cesedimi yakın ve külünü denize savurun. Ola ki Allah’u Te’ala’ya kendimi unuttururum (da kurtulurum)” İbnu Kuteybe şöyle tefsir etmiştir: “(Ola ki) Allah'ı şaşırtırım (=udıllu’llahe) sözünün manası, “(Ola ki) Allah’u Te’ala’ya kendimi unuttururum.” demektir.”

Dikkat edilirse bütün bunlarda Allah’u Te’ala’nın kudretinin ve ilminin bütünüyle inkâr edilmesi sözkonusu değildir. Çünkü bu zat cesedi iyice öğütülüp savrulmadığı yani normal bir şekilde defnedildiği zaman Allah’u Te’ala’nın onu dirilteceğini biliyordu. Allah’u Te’ala’nın her şeye kadir olduğuna inanmayan birisi Allah’u Te’ala’nın azabından kurtulmak için böyle zahmetli işlere tevessül etmez. Nitekim bundan dolayı âlimlerden bazıları bu şahsın cesedini yakıp yok ettiği zaman diriltilmeyi imkansız bir iş olarak gördüğünü ve bunun da Allah’u Te’ala’nın kudreti kapsamına gireceğini düşünemediğini beyan etmişlerdir. İbn’ul Vezir el-Yemani Rahimehullah bu hususa işaret etmiştir. (İsar’ul Hak, 394) Dehlevi de şöyle demiştir: “Bu adam Allah’u Te’ala’nın tam bir kudret ile muttasıf olduğunu yakinen biliyordu. Lakin kudret, imkansız değil, mümkün olan hususlarda söz konusudur. Dolayısıyla o, yarısı karada yarısı denizde olan dağınık küllerinin toplanılmasının muhal olduğunu zannetmiştir. Bunu Allah’u Te’ala hakkında düşündüğü bir noksanlıktan dolayı yapmamıştır. Aksine o kendisindeki ilmi seviyeye göre davranmıştır. Buna binaen de kâfir sayılmamıştır.” (Hüccetullahil Baliğa, 1/60; terc., 1/224)

Örneğin İslam ile alay etmek için; “Allah’u Te’ala –haşa- kaldıramayacağı bir şeyi yaratmaya kadir midir?” veya; “Allah’u Te’ala Kendisi gibi bir ilah yaratabilir mi? Kendisini yok etmeye gücü yeter mi?” diye şaşırtmaca batıl sorular soran ateist inkârcılara bu söylediğiniz şeyler muhal yani imkansızdır, kudret ise ancak imkan dahilinde olan şeyler için geçerlidir cevabını veririz ve asla onların bu sorusuna Allah’u Te’ala bütün bunlara kadirdir veya değildir diye cevap vermeyiz.

Keza Allah’u Te’ala zulme kadir değildir gibi iddialar ortaya atan kelamcılara veya Allah’u Te’ala kendisine kadir değildir diyen bir kısım Eşarilere –ki Suyuti, Celaleyn Tefsiri’nde Ma’ide Suresi 120. ayeti açıklarken böyle bir hataya düşmüştür- aynı şekilde cevap verilir. Zira bütün bunlar Allah’u Te’ala’nın kudretini sözkonusu etmenin aklen geçerli olmadığı muhal kapsamındaki şeylerdir. Hadiste geçen kişinin de bu şekilde kendi düşünce kapasitesiyle bunu imkansız görüp Allah’u Te’ala’nın kudretinin tabiatta yok olmuş zerrelere kadar taalluk edeceğini fıkh edememiş olması muhtemeldir. Ayrıca hadisin bazı rivayetlerinde geçen “tevhid dışında bir hayır işlememişti” ibaresi bu şahsın tevhid üzere olduğunu göstermektedir. Bu kimse Allah’u Te’ala hakkında eksiklik ve noksanlık i’tikad eden birisi olsaydı tevhid ehli olmakla vasıflanamazdı.

Bu husus bu hadisten yola çıkarak bizzat Allah’u Te’ala’ya şirk koşanların ve O’na noksan sıfatlar nisbet edenlerin cehaletten dolayı mazur olacağını iddia edenlerin bu hadisten yaptıkları istidlalin geçersiz olduğunu ortaya koymaktadır. Ne bu hadis, ne de bu hadise âlimler tarafından yapılan izahlar şirk ehlinin müslüman olduğuna delil teşkil etmez. O yüzden gerek bu hadisi şirkte cehaletin özür olduğuna delil getirmeye çalışanlar gerekse de hadisin zahirinin buna delalet ettiğini zannedip hem hadise, hem de âlimlerin sözlerine birbirinden fasit te’viller getirmeye çalışanlar beyhude bir uğraş içerisindedirler ve onlar meseleyi fıkhetmekten aciz kimselerdir. Hadis, âlimlerin de beyan ettiği üzere sıfatlarda cehalet konusuyla ilgilidir. Hiçbir âlim de bunu tevhidde cehaletin geçerli olacağına delil getirmemiş, böyle bir şeyden de bahsetmemişlerdir. Bu ancak günümüzdeki bazı cahil şaşkınların kelamından ibarettir.

Böylece bu şahsın ilim ve kudret sıfatlarının asıllarında değil; te’vilinde (yorumunda) olaylara tatbikinde yanıldığı ortaya çıkmaktadır. Aksi takdirde bu adam, bilinçli bir şekilde Allah’u Te’ala’ya acziyet ve cehalet nisbet edip bunu akide haline getirseydi tekfir edilecekti. Tıpkı filozof ve kelamcılardan Allah’u Te’ala’nın kainattaki bazı şeyleri bilmeyeceğini iddia edenlerin tekfir edildiği gibi. Açıkça görülüyor ki, Allah’u Te’ala’nın sıfatlarıyla alakalı bu türden bilinçli akide edinenler ile böyle bir akidesi olmayıp cehaletinden dolayı meali bu noktaya varacak sözler sarfedenler ayırd edilmiştir. Bundan dolayı Nevevi -yukarda geçtiği üzere- bu hadisin yorumunda bazı âlimlerden şu ibareyi nakletmiştir:

“Bu adam buna doğruluğuna kanaat edecek bir i’tikat ile inanmamış ve ayrıca ayrı bir din ve şeri’at olarak da görmemiştir. Şüphesiz bu söylediğinin hak olduğuna inanan tabiki tekfir edilir. Bu kimseler diyorlar ki: Şayet insanlara sıfatlar sorulacak olursa bunlardan çok az bilen çıkacaktır.”

Yani kısacası bu zat konuştuğu sözün lazımına, gerektirdiği muhtevasına -ki bu küfürdür- i’tikad etmeden bilinçsizce bir söz sarfetmiştir. Mezhebin lazımıyla ve sözün mealiyle (neticesiyle) tekfir ise  Ehli Sünnet nezdinde muteber bir usul değildir.  Bu şahsın konumunda olan herkesin de hükmü bu şekildedir. Daha önce de işaret edildiği gibi birçok bid’at fırkası netice itibariyle Allah’u Te’ala’ya acizlik, noksanlık izafe etmeyi gerektiren sözler sarfettikleri halde bunu akide edinmedikleri için tekfir edilmemişlerdir. Allah’u Te’ala’nın arşa istivasını “istila ve hükmü altına almak” olarak yorumlayanlar gibi. Halbuki bu söz arşa istivadan önce Allah’u Te’ala’nın arşa egemen olmadığı neticesini doğurur. Lakin bu şahısların böyle bir akidesi olmadığı için “Lazım’ul Mezheb leyse bi Mezheb/Mezhebin lazımı mezhebin kendisi değildir” kaidesinden hareketle bu şahıslar hakkında ta ki mezhebin batıl neticesini kabul edene kadar küfür hükmü verilemez.

Böylece Allah’u Te’ala’nın sıfatları hususundaki cehaletin zatı hakkındaki cehaleti gerektirmediği müddetçe mazeret addedileceği, aynı şekilde sıfatların te’vilinde hataya düşenlerin de Allah’u Te’ala hakkında batıl bir akideye sahip olmadıkları müddetçe tekfir edilemeyeceği; Allah’u Te’ala hakkında (cehalet, fakirlik, zulum, acziyet, eş, çocuk, ortak, benzer, denk vb.,) eksiklik ve noksanlık gerektiren şeylere inanan, bunları din ve mezhep edinen kimselerin ise tekfir edileceği ortaya çıkmış bulunmaktadır. Vallahu A’lem.




Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1978
  • Değerlendirme Puanı: +50/-0
2- Aişe hadisi: Alimlerin isim ve sıfatlarda cehaletin özür oluşuna delil getirdikleri ikinci hadis Aişe (ra)'dan gelmektedir. Hadisin Muslim'deki lafzı şöyledir:

لَمَّا كَانَتْ لَيْلَتِي الَّتِي كَانَ النَّبِيُّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فِيهَا عِنْدِي، انْقَلَبَ فَوَضَعَ رِدَاءَهُ، وَخَلَعَ نَعْلَيْهِ، فَوَضَعَهُمَا عِنْدَ رِجْلَيْهِ، وَبَسَطَ طَرَفَ إِزَارِهِ عَلَى فِرَاشِهِ، فَاضْطَجَعَ، فَلَمْ يَلْبَثْ إِلَّا رَيْثَمَا ظَنَّ أَنْ قَدْ رَقَدْتُ، فَأَخَذَ رِدَاءَهُ رُوَيْدًا، وَانْتَعَلَ رُوَيْدًا، وَفَتَحَ الْبَابَ فَخَرَجَ، ثُمَّ أَجَافَهُ رُوَيْدًا، فَجَعَلْتُ دِرْعِي فِي رَأْسِي، وَاخْتَمَرْتُ، وَتَقَنَّعْتُ إِزَارِي، ثُمَّ انْطَلَقْتُ عَلَى إِثْرِهِ، حَتَّى جَاءَ الْبَقِيعَ فَقَامَ، فَأَطَالَ الْقِيَامَ، ثُمَّ رَفَعَ يَدَيْهِ ثَلَاثَ مَرَّاتٍ، ثُمَّ انْحَرَفَ فَانْحَرَفْتُ، فَأَسْرَعَ فَأَسْرَعْتُ، فَهَرْوَلَ فَهَرْوَلْتُ، فَأَحْضَرَ فَأَحْضَرْتُ، فَسَبَقْتُهُ فَدَخَلْتُ، فَلَيْسَ إِلَّا أَنِ اضْطَجَعْتُ فَدَخَلَ، فَقَالَ: «مَا لَكِ؟ يَا عَائِشُ، حَشْيَا رَابِيَةً» قَالَتْ: قُلْتُ: لَا شَيْءَ، قَالَ: «لَتُخْبِرِينِي أَوْ لَيُخْبِرَنِّي اللَّطِيفُ الْخَبِيرُ» قَالَتْ: قُلْتُ: يَا رَسُولَ اللهِ، بِأَبِي أَنْتَ وَأُمِّي، فَأَخْبَرْتُهُ، قَالَ: «فَأَنْتِ السَّوَادُ الَّذِي رَأَيْتُ أَمَامِي؟» قُلْتُ: نَعَمْ، فَلَهَدَنِي فِي صَدْرِي لَهْدَةً أَوْجَعَتْنِي، ثُمَّ قَالَ: «أَظَنَنْتِ أَنْ يَحِيفَ اللهُ عَلَيْكِ وَرَسُولُهُ؟» قَالَتْ: مَهْمَا يَكْتُمِ النَّاسُ يَعْلَمْهُ اللهُ، نَعَمْ، قَالَ: " فَإِنَّ جِبْرِيلَ أَتَانِي حِينَ رَأَيْتِ، فَنَادَانِي، فَأَخْفَاهُ مِنْكِ، فَأَجَبْتُهُ، فَأَخْفَيْتُهُ مِنْكِ، وَلَمْ يَكُنْ يَدْخُلُ عَلَيْكِ وَقَدْ وَضَعْتِ ثِيَابَكِ، وَظَنَنْتُ أَنْ قَدْ رَقَدْتِ، فَكَرِهْتُ أَنْ أُوقِظَكِ، وَخَشِيتُ أَنْ تَسْتَوْحِشِي، فَقَالَ: إِنَّ رَبَّكَ يَأْمُرُكَ أَنْ تَأْتِيَ أَهْلَ الْبَقِيعِ فَتَسْتَغْفِرَ لَهُمْ "

"Resûlüllah Sallallahü Aleyhi ve Sellem yanımda bulunduğu gecem gelince Resûlüllah Sallallahü Aleyhi ve Sellem değişti. Cübbesini yere koydu, ayakkabılarını çıkarıp; ayaklarının yanına koydu. Kaftanının bir tarafını döşeğinin üzerine yayarak, uzandı. Çok geçmeden benim uyuduğumu zannederek yavaşça cübbesini aldı; yavaşça ayakkabılarını giydi ve kapıyı açarak çıktı. Sonra yavaşça kapıyı kapadı. Ben, hemen entarimi başıma geçirdim, baş bezimi sarındım, çarşafıma büründüm. Sonra onun peşinden yola düştüm. Bakî'a varınca durdu, hem de epey durdu. Sonra üç def'â ellerini kaldırdı, sonra geri döndü. Ben de döndüm. O sür'-atle yürüdü, ben de sür'atle yürüdüm; o koşar adım gitti, ben de koşar adım gittim; o koştu, ben de koştum. Neticede onu geçerek eve girdim. Ben yatar yatmaz o da girdi ve: Sana ne oluyor yâ Âişe? Heyecanlanmışsın... buyurdu. Ben: Bir şey yok; dedim. Resûlüllah Sallallahü Aleyhi ve Sellem: Ya söylersin yahut latif ve Habîr olan Allah bana mutlaka haber verir; dedi. Ben: Yâ Resûlullah! Annem babam sana feda olsun, dedim ve macerayı kendisine haber verdim. Ya, önümde gördüğüm karaltı sen miydin? dedi; Evet! cevâbını verdim. Bunun üzerine beni göğüsümden öyle bir itti ki, canımı yaktı. Sonra şunları söyledi: (Allah ve Resulü sana zülüm mü edecekler sandın?) İnsanlar neyi gizlerse gizlesin, Allah onu bilir. Evet, Resûlüllah (sözüne devamla): Senin gördüğün zaman bana Cibril geldi de, nida etti. Ama nidasını senden gizledi. Ben, kendisine cevap verdim fakat ben de cevâbımı senden gizledim. Sen soyunmuş bir vaziyette iken yanına girecek değildi. Ben, senin uyuduğunu zannettim de, uyandırmak istemedim. Korkacağından da şüphe ettim. Cibril şunları söyledi: (Rabbin, Bakî'de yatanların yanına giderek onlar için istiğfarda bulunmanı sana emrediyor.) (Muslim, Cenaiz: 35 no: 974)

İbn Teymiye (rh.a) Allah'ın sıfatlarında cehaletin özür oluşuna bu hadisten şöyle istidlal etmektedir:


فَهَذِهِ عَائِشَةُ أُمُّ الْمُؤْمِنِينَ: سَأَلَتْ النَّبِيَّ - صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ - هَلْ يَعْلَمُ اللَّهُ كُلَّ مَا يَكْتُمُ النَّاسُ؟ فَقَالَ لَهَا النَّبِيُّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ نَعَمْ وَهَذَا يَدُلُّ عَلَى أَنَّهَا لَمْ تَكُنْ تَعْلَمُ ذَلِكَ وَلَمْ تَكُنْ قَبْلَ مَعْرِفَتِهَا بِأَنَّ اللَّهَ عَالِمٌ بِكُلِّ شَيْءٍ يَكْتُمُهُ النَّاسُ كَافِرَةً وَإِنْ كَانَ الْإِقْرَارُ بِذَلِكَ بَعْدَ قِيَامِ الْحُجَّةِ مِنْ أُصُولِ الْإِيمَانِ وَإِنْكَارِ عِلْمِهِ بِكُلِّ شَيْءٍ كَإِنْكَارِ قُدْرَتِهِ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ هَذَا مَعَ أَنَّهَا كَانَتْ مِمَّنْ يَسْتَحِقُّ اللَّوْمَ عَلَى الذَّنْبِ وَلِهَذَا لَهَزَهَا النَّبِيُّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ وَقَالَ: أَتَخَافِينَ أَنْ يَحِيفَ اللَّهُ عَلَيْك وَرَسُولُهُ

(Yukarda tercümesini verdiğiniz hadisi naklettikten sonra) "İşte Müminlerin annesi Aişe (ra) Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem)’e ‘Allah insanların gizlediği her şeyi bilir mi’ diye sordu. Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem) de ona ‘evet’ dedi. İşte bu Aişe (ra)’ın bu hususu bilmediğine ve Allah’ın insanların gizlediği her şeyi bildiğini öğrenmeden önce kafir olmadığına delildir. Bu hususları ikrar etmek her ne kadar hüccet ikamesinden sonra imanın asıllarından sayılsa ve de Onun her şeyi bildiğini inkar etmek tıpkı her şeye gücünün yettiğini inkar etmek gibi olsa da bu böyledir. Bununla beraber Aişe (ra) günahtan dolayı kınanmayı hakketmişti nitekim bundan dolayı Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem) onu şiddetli bir şekilde itti ve “Allah ve Rasulünün sana haksızlık yapacağından mı korktun” buyurdu.” (Fetava, 11/412-413)

Görüldüğü üzere İbn Teymiye (rh.a) Aişe (ra)’ın Allah Rasulüne ilim sıfatıyla alakalı soru sorduğunu ve bu sorunun da konu hakkındaki cehaletinden kaynaklandığını ayrıca Aişe (ra) o gece meydana gelen bu ve benzeri olaylardan ötürü tazir edildiğini açık bir şekilde beyan etmektedir. Şeyhulislam, ilgili yerde hadisi şu lafızla nakletmektedir:


قُلْت مَهْمَا يَكْتُمْ النَّاسُ يَعْلَمْهُ اللَّهُ قَالَ: نَعَمْ

“Dedim ki: İnsanlar bir şeyi gizlese de Allah onu bilir. Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) “Evet” dedi.”

İbn Teymiyye'nin naklettiği bu lafız İmam Ahmed'in Müsned'inde geçmektedir. (Müsned-i Ahmed, no: 25855 Thk: Risale) Hadisin bazı rivayetlerinde ise şu şekilde geçmektedir:

قَالَتْ: «مَهْمَا يَكْتُمُ النَّاسُ فَقَدْ عَلِمَهُ اللهُ» قَالَ: «نَعَمْ

"Aişe ra dedi ki: İnsanlar bir şeyi gizlese de Allah onu bildi. Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) “Evet” cevabını verdi." Hadisi bu lafızla Nesai, İbn Hibban, Abdurrezzak ve başkaları rivayet etmiştir. Bu rivayete göre birinci cümle Aişe (ra)'a, evet sözü ise Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem)'e aittir. Nevevi ise bu hususta şöyle demektedir:


(قَالَتْ مَهْمَا يَكْتُمِ النَّاسُ يَعْلَمْهُ اللَّهُ نَعَمْ) هَكَذَا هُوَ فِي الْأُصُولِ وَهُوَ صَحِيحٌ وَكَأَنَّهَا لَمَّا قَالَتْ مَهْمَا يَكْتُمِ النَّاسُ يَعْلَمْهُ اللَّهُ صَدَّقَتْ نَفْسَهَا فَقَالَتْ نَعَمْ

“Aişe dedi ki: ‘İnsanlar bir şeyi gizlese de Allah onu bilir. Evet’ Bütün asıl nüshalarda bu şekildedir ve sahih olan da budur. Bunu söylediğinde adeta kendi kendisini tasdik etmiştir ve Evet demiştir.” (Şerhun Nevevi ala Müslim, 7/44 Türkçesi için bkz. El-Minhac terc. 5/31)

Görüldüğü gibi Nevevi –belki de mevzuyu Aişe ile Allah Rasulu arasında soru cevap olarak nakleden rivayetin müşkilatı veya başka sebeblerden dolayı- rivayetin sahih olan şeklinin bu yani Aişe (ra)’ın sözü kendisi söyleyip kendisi tasdik ettiği tarzdaki rivayet olduğunu bilhassa vurgulamaktadır. İbn Teymiye diğer rivayeti zikredip bunun soru mahiyetinde olduğunu özellikle belirtmişti. İbn Teymiye'nin öğrencisi İbn Muflih ise bu konuyla alakalı şöyle demektedir:

قال شيخنا: ولهذا لم يكفر به النبي صلى الله عليه وسلم الرجل الشاك في قدرة الله وإعادته, لأنه لا يكون إلا بعد بلاغ الرسالة, وأن منه قول عائشة: يا رسول الله مهما يكتم الناس يعلمه الله؟ قال "نعم" . رواه مسلم في الجنائز وفي أصول مسلم بحذف "قال", قال في شرح مسلم كأنها لما قالت ذلك صدقت نفسها فقال: نعم.

“Şeyhimiz (İbn Teymiyye) şöyle der: ‘Bu nedenle Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem), Allah’ın kudretinde ve onu geri diriltmesinde şüphe eden adamı tekfir etmemiştir. Çünkü bu ancak risaletin ulaşmasından sonra öğrenilebilir. Aişe’nin şu sözü de bu kabildendir: ‘İnsanlar ne kadar gizleseler de Allah bilir’ Dedi ki: ‘Evet”. İbn Muflih şöyle der: ‘Muslim’in asıllarında “Dedi ki” hazf olunmuştur. Şerhi Muslim’de (Nevevi) şöyle der: ‘Bunu söylediğinde adeta kendi kendisini tasdik etmiştir ve Evet demiştir.” (El-Furu: (6/164, Alemu’l-Kutub. Tashih’ul Furu ile birlikte (10/186)

İbn Müflih de Nevevi'ye tabi olup aynı şekilde hadisin diğer rivayet şeklini reddederek diğer şekli yani iki sözün de Aişe (ra)'a ait olduğunu kabul etmektedir. Zira hadisin diğer şekli -tıpkı yukarda zikri geçen kudret hadisinde olduğu gibi- Aişe ra'ın Allah'ın ilim sıfatına dair tafsilatta cahil kaldığına işaret etmektedir. İbn Teymiye ise hadisin zahirine tabi olarak bu kanaate varmış ve buradan da sıfatlarda cehaletin -yukarda açıkladığımız şartlar çerçevesinde- özür olduğunu istidlal etmiştir. Aişe hadisi ve sözkonusu hadisin sıfatlardaki cehaletle alakalı bölümüne alimlerin yaptığı açıklamalar bu şekildedir. Bundan sonraki bölümde günümüzde bazı cahillerin bu hadisle ve İbn Teymiye'nin sözüyle alakalı ortaya attıkları ddialarını ele alacağız inşaallah.


Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1978
  • Değerlendirme Puanı: +50/-0
Günümüzde bazı kimseler sözkonusu Aişe hadisini büyük şirkte cehalet mazeret olduğuna delil getirmeye çalışırlar. Halbuki görüldüğü üzere hadisin metninde şirkle alakalı birşey olmadığı gibi hadisten cehaletin özür olduğunu istidlal eden alimler bunu ancak Allahın sıfatlarında cehalete dair delil getirirler. Alimlerden hiç kimse bunun şirk hususundaki cehaletle alakalı delil olduğunu söylememiştir. Bu, hiç bir selefi olmayan, batıllığı açık olan bir bir iddiadır. Buna verilecek cevap yukarda zikredilen kudret hadisiyle alakalı cevabın aynısıdır. Bu hususta açıklamalar yeterince geçmiş olduğundan dolayı biz daha ziyade güya cehaletin dinin aslında mazeret olmadığını savunmak gayesiyle kalem oynatan ve Aişe hadisi hakkında ve de İbn Teymiye'nin bu hadise yaptığı yorum hakkında ileri geri konuşan bazı kimselerin iddialarını ele almak istiyoruz. Bu iddiacılardan birisi olan "Ziyaeddin el Kudsi" müstear isimli şahıs "Büyük Şirkte Cehalet Mazeret Değildir" adlı kitabında Aişe hadisini naklettikten sonra şu iddialarda bulunmaktadır:

"Büyük şirkte cehaletin mazeret olduğunu söyleyenler bu hadisi delil olarak gösterdikten sonra şöyle dediler:

“İşte bakın! Mü’minlerin annesi olan Aişe (radiyallahu anh), Rasulullah (s.a.s)’a: “İnsanlar bir şeyi gizlediklerinde Allah (celle celaluhu) onu bilir mi?” diye sordu. Rasulullah (s.a.s) de ona: “Evet” dedi. İşte bu gösteriyor ki; Aişe (radiyallahu anh), Allah (celle celaluhu)’ın insanların gizlediklerini de bildiğini bilmiyor. İşte onun bu cehaleti sebebiyle Rasulullah (s.a.s), ona küfür hükmü vermedi. Bu gösteriyor ki, ancak ona imanın aslıyla ilgili olan bu meselede huccet ikame edildikten sonra kabul etmeseydi kafir olurdu.  Çünkü Allah (celle celaluhu)’ın her şeyi bilmediğine inanmak tıpkı Allah (celle celaluhu)’ ın her şeye kadir olduğunu bilmemek gibidir.”  (Ahmed Ferid, ElUzr bi’l Cehl s: 46, İbni Teymiyye, Fetevalar c: 11 s: 409’dan nakletmiştir.)

Allah (celle celaluhu)’ın yardımıyla ben şöyle diyorum:

“Büyük şirkte cehalet mazeret diyenlerin İbni Teymiyye (radiyallahu anh)’den naklettikleri söz apaçık bir şekilde İbni Teymiyye (radiyallahu anh)’ye atılmış bir iftira olup kitaplarına sonradan sokuşturulmuştur. Bu, çok açık bir şekilde görülmektedir. Çünkü İbni Teymiyye (radiyallahu anh), Kur’an’ı Kerim ve sünneti nebeviyyenin dilinde ve Arapça’da büyük bir alimdir. Buna rağmen güya o, hadiste geçen “مهما” kelimesini soru edatı olarak görmüştür. Oysa “مهما” kelimesi kesinlikle soru edatı değildir ve İbni Teymiyye bunu çok iyi bilmektedir. Dolayısıyla bu edat; şart edatı olup, ancak te’kid ve şart bildirir.  Üstelik bu kelime(مه)  ve (ما) olmak üzere iki ayrı kelimenin bir araya gelmesinden oluşmuştur. Bu kelimelerden birincisi şartı, ikincisi ise te’kid için kullanılır. Bu durum gösteriyor ki; İbni Teymiyye (radiyallahu anh)’ye isnad edilen söz aslında İbni Teymiyye (radiyallahu anh)’nin sözlerine sokuşturulmuş bir sözdür. Bu sokuşturma ise batılılar (müsteşrikler) tarafından yapılmıştır. Çünkü İbni Teymiyye (radiyallahu anh)’nin kitapları kendi zamanında basılmış değildi. Onun kitapları ancak ölümünden bir müddet sonra basılmıştı ve kitapları basan kimseler emin ve güvenilir değillerdi. Bu yüzden o kimseler, gerek İbni Teymiyye’nin ve gerekse başka alimlerin kitaplarına büyük ihtimalle sokuşturma yapmışlardır.

Aişe (radiyallahu anh)’nin: “İnsanlar bir şeyi gizlediklerinde Allah (celle celaluhu) onu bilir” sözünden sonra soru işareti koymak çok yanlıştır. Bu sözün manası aslında şöyle anlaşılmalıdır: “Allah (celle celaluhu), insanların ne gizlediğini muhakkak bilir.”  Zaten sözün devamında Aişe (radiyallahu anh) işte bunun için “evet” demiştir. Yani sözünü kuvvetlendirmek, te’kid etmek için. Bu durumda şayet buradaki söz soru şeklinde olsaydı “Allah (celle celaluhu) bilir mi?” şeklinde olurdu. Oysa مهما   kelimesi soru edatı olmayıp  şart ve te’kid edatıdır. İbni Teymiyye (radiyallahu anh) bunu çok iyi bilir. Dolayısıyla burada soru işareti koymak Arapça dil kaidelerine göre yanlıştır ve Arapça bilen bir kimse bu işareti asla koymaz. Öyleyse İbni Teymiyye (radiyallahu anh) de bu işareti hiç mi hiç koymaz. Zira bu cümlenin sonunda konulacak işaret sadece nokta olup, soru işareti kesinlikle değildir. Üstelik bu cümleden sonra söylenen “evet” sözü Rasulullah (s.a.s)’a ait değil, Aişe (radiyallahu anh)’ye aittir. İmam Müslim’in naklettiği rivayette bu açıkça bellidir. Çünkü rivayette: “İnsanlar bir şeyi gizlediklerinde Allah (celle celaluhu) onu bilir, evet!” geçmektedir. Bu söz, tümüyle Aişe (radiyallahu anh)’ye aittir. Fakat büyük şirkte cehalet mazerettir diyenler hadisi şöyle nakletmişlerdir:

“Aişe (radiyallahu anh), Rasulullah (s.a.s)’a: “İnsanlar bir şeyi gizlediklerinde Allah (celle celaluhu) onu bilir mi?” diye sormuş ve Rasulullah (s.a.s) da: “Evet” diye cevap vermiştir. Oysa Müslim’in rivayetinde “evet” diyen Rasulullah (s.a.s) değil, Aişe (radiyallahu anh)’dir. O halde Aişe (radiyallahu anh) bu sözü söyledikten sonra te’kid olsun diye “evet” demiştir. "


Öncelikle belirtmemiz gerekir ki hadisin ibn Teymiye’nin esas aldığı rivayetini soru kalıbından başka türlü anlamak pek makul gözükmemektedir. ‘Aişe (ra) dedi ki: İnsanlar bir şeyi gizlese de Allah onu bilir. Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem) Evet dedi.’ Eğer Aişe ra soru sormadıysa Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem) neden evet deme ihtiyacını hissetmiştir? Soru şeklinde olmayan tercümede bir anlam kopukluğu sezilmektedir. Hadisin orijinalinde soru işareti yoktur şeklindeki itiraza gelince; hiçbir hadisin orjinalinde  soru işareti ve başka noktalama işaretleri yoktur ki bunda olsun! Hadislerdeki bu tarz işaretler ekseriya kitabı Arapçada basanlar yahut da başka dillere tercüme edenler tarafından eklenir ve bu da mananın akışı göz önünde bulundurularak yapılır. Bu tıpkı ayeti kerimede İbrahim (as)’dan nakledilen yıldızlar hakkında söylediği “Bu benim Rabbimdir” sözü gibidir. Meal ve tefsirlere baktığınızda çoğunlukla bunun böyle motamot değil de “Bu mu benim Rabbim” veya “Bu benim Rabbim ha!” gibi tefsir yoluyla tercüme edildiğini görürsünüz. Halbuki ayetin aslı هَذَا رَبِّي “Bu benim Rabbimdir” şeklindedir. (Enam: 77) Alimler nezdinde muteber bir tefsire dayandığı müddetçe ayet ve hadis tercümelerinde bu tarz tasarruf ve takdirlerde bulunmanın bir sakıncası olmaz, bu tür şeylere kafayı takmaya gerek yoktur. Kaldı ki gerek Arapçada gerekse Türkçede bazen soru edatı kullanılmadan soru manası kasdedildiği olur. İbrahim (as)’ın “Bu benim Rabbim?” sözü gibi veya Türkçe’de “İyisin?” sözü gibi.

Hadiste geçen “مهما” soru edatı değildir, şart edatıdır sözüne gelince; bunu genel kullanış açısından söylüyorsa elbette ki bu böyledir. Fakat söylediğimiz gibi bazen soru edatı olmayan kelimeler de kullanarak istifham yani soru manası kasdedilebilir. Mehma’nın geldiği yerde soru manası kasdedilmesi asla caiz değildir ve hatta bu edatın gelmesi soru olmadığına delalet eder diye bir nahiv kaidesi ise bilmiyoruz. Akıldan ve  dinden zerre kadar nasibi olanlar bu gibi hassas mevzularda böyle Kudsi gibi muasır cahillere değil Rabbani alimlere tabi olur ve alimleri tenkid dahi etse bunu ancak başka alimlere dayanarak yaparlar. Çünkü cahilin alimi tenkid etme yetkisi yoktur. Bir ilim talebesi herhangi bir alimi ilmi usulle tenkid ederken de insaf dairesinden sıyrılmaz ve alimlerin söylemediği sözleri söyleyip onların konuşmadığı sahalara dalarak vebal altına girmez. Bir kimse İbn Teymiye’nin görüşüne katılmıyorsa İbn Müflih’in veya İmam Nevevi’nin sözlerine tabi olur bu ona yeter fazlası sapıklığın giriş kapısıdır. Ziyaeddin el Kudsi bu sözleriyle bütün ümmeti küfürle itham ediyor fakat farkında değildir. Çünkü bu nasıl bir şey ki bu bariz küfürler (!) İbn Teymiye’nin kitaplarında 700 senedir duruyor da bunu öğrencileri göremedi, İbn Müflih, Merdavi, Necd imamları göremedi fakat Ziyaeddin el Kudsi ve benzerleri gördüler, ümmeti 7 asırdır daldıkları küfür ve dalalet karanlığından uyandırdılar! Bundan Allaha sığınırız. Herkes aklını başına alsın ve konuştuğu sözün ucunun nereye varacağını düşünerek konuşsun. Şirk hususunda cehaleti mazeret gören irca ehline cevap vereceğim diye meseleleri bu kadar eğip bükmeye gerek yoktur. Bilakis Mürcii kesimden biraz eli kalem tutan herkes şu Aişe hadisi vb konularda güya akideyi müdafaa adına yazılanlara gülüp geçecek ve belki batıl davalarına olan imanları artacaktır. Fakat onlara selefimizin söylediği sözle yetinip “Bu hadislerde en fazla sıfatlardaki cehaletten bahsetmektedir o da işin aslıyla değil tafsilatıyla alakalıdır burada şirk hususunda cehaletin özür olduğuna dair tek bir işaret var mı” diye sorduğunuzda verecekleri hiçbir kayda değer cevap yoktur. Alimler zaten meselenin adını “sıfatlarda cehalet” diye belirlemişler, eğer onların nezdinde şirkte cehalet diye bir tartışma olsaydı meselenin adını böyle koyarlardı. İşte bütün bunlar konuyla alakalı asılsız kelamlar eden ifrat ve tefrit ehlinin sözlerini boşa çıkarmaktadır. İmam Ahmed (rh.a)’ın dediği gibi ‘Bir imamın olmadan bir mesele hakkında konuşmaktan sakın’.” [nakleden İbn Teymiyye, Mecmuu’l-Fetava: 21/291.] Şimdi gerek bu hadisten şirkte cehaletin mazeret olacağı neticesini çıkartan, gerekse de bu hadisten sıfatlarda cehalet özrünü çıkartan alimleri tekfir eden, buna dair sözlerin küfür olduğunu ve alimlerin eserlerine sonradan eklendiğini, uydurulduğunu iddia eden ifrat ve tefrit ehli herkese sesleniyor ve diyoruz ki “Sözlerinizin imamını, selefini getirin! Yok getiremiyorsanız bu konularda konuşmaktan sakının ve bugüne kadarki sözlerinizden de tevbe edin!” Ama yok sözlerinize Kudsi’den Ahmed Ferid’den falandan filandan başka bir imam getiremiyorsanız o zaman vay sizin halinize! Size tehdid olarak şu ayet yeter:

“Kendisine hidayet belli olduktan sonra her kim Rasule karşı gelir ve müminlerin yolundan başka bir yola tabi olursa işte onu döndüğü yolda bırakır ve cehenneme sokarız, o ne kötü dönüş yeridir” (Nisa: 115)

İbn Teymiyye’nin sözlerine sokuşturma yapıldığı iddiasına gelince; iyi düşünülürse bu hadisle kudret hadisi arasında çok ciddi bir fark olmadığını görülür. Aradaki tek fark ve de belki yegane müşkilat sıfatlar konusundaki cehaletin bizzat Allah Rasulu (sallallahu aleyhi ve sellem)’in terbiyesinde yetişmiş olan Aişe (ra)’a nisbet edilmesidir. Yoksa ilim ve kudret ikisi de Allahın en büyük sıfatlarından birisidir. Eğer Aişe hadisiyle alakalı alimlerin sözleri uydurma ise neden kudret hadisiyle alakalı sözleri uydurma olmuyor? İbn Teymiye’nin öğrencisi İbn Abdilhadi şeyhin sağlığında dahi ona ait olmayan şeylerin kendisine nisbet edildiğini haber vermektedir. Lakin bunlar bilinen hatta bizzat onun sağlığında tesbit edilen şeylerdir bu, Şeyhulislamın bütün kitaplarını zan altında bırakmayı gerektirmez. Bugüne kadar Şeyhulislamın kitaplarında tahrif yapıldığının ispatlandığı bir vakıa bilmiyoruz. İbn Müflih’in sözlerine gelince;  onun sözlerinin orjinal metni ve tercümesini tekrar naklediyoruz:

قال شيخنا: ولهذا لم يكفر به النبي صلى الله عليه وسلم الرجل الشاك في قدرة الله وإعادته, لأنه لا يكون إلا بعد بلاغ الرسالة, وأن منه قول عائشة: يا رسول الله مهما يكتم الناس يعلمه الله؟ قال "نعم" . رواه مسلم في الجنائز وفي أصول مسلم بحذف "قال", قال في شرح مسلم كأنها لما قالت ذلك صدقت نفسها فقال: نعم.

İbn Muflih (rahimehullah) şöyle der: “Şeyhimiz (İbn Teymiyye) şöyle der: ‘Bu nedenle Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem), Allah’ın kudretinde ve onu geri diriltmesinde şüphe eden adamı tekfir etmemiştir. Çünkü bu ancak risaletin ulaşmasından sonra öğrenilebilir. Aişe’nin şu sözü de bu kabildendir: ‘İnsanlar ne kadar gizleseler de Allah bilir’ Dedi ki: ‘Evet”. İbn Muflih şöyle der: ‘Muslim’in asıllarında “Dedi ki” hazf olunmuştur. Şerhi Muslim’de (Nevevi) şöyle der: ‘Bunu söylediğinde adeta kendi kendisini tasdik etmiştir ve Evet demiştir.” (El-Furu: (6/164, Alemu’l-Kutub. Tashih’ul Furu ile birlikte (10/186)

Görüldüğü gibi İbn Müflih, hocası İbn Teymiye’nin bu sözü söylediğini tasdik etmekte ve –günümüzdeki cahillerin yaptığı gibi “bu söz küfürdür, İbn Teymiye’nin kitaplarına sonradan sokulmuştur vs” demek bir yana- bu kavle açıktan itiraz dahi etmemektedir. Sadece Nevevi’nin sözünü yorumsuz nakletmektedir o kadar. El-İnsaf adlı Hanbeliler nezdinde meşhur olan fıkıh kitabının müellifi Merdavi de, İbn Muflih’in bu kitabı üzerine yazdığı “Tashih’ul Furu” adlı haşiyede bu konu hakkında herhangi bir yorum yapmamıştır. İşte bütün bunlar İbn Teymiye’nin Aişe hadisiyle alakalı yorumunun uydurma olduğunu iddia edenleri çürüten bir delildir. İbn Müflih, kendisi muhtemelen Nevevi’nin açıklamasına meylediyor olabilir ancak herhalükarda bu meseleyi muhalifinin küfürle veya sapıklıkla vasfedileceği konular arasında görmediği ortadadır. Kitaba haşiye yazan Merdavi ve başkaları da bu konuda yorum yapmamışken günümüzdeki birtakım cahillere ne oluyor ki alimlerin dalmadığı konulara dalıyorlar ve hiçbir alimin yapmadığı yorum ve izahlara girişiyorlar, ümmetin elinde asırlardır kabul görmüş kitapların güvenirliğine dil uzatıyorlar? İbn Teymiye’nin bu sözlerini küfür kabul eden muasır cahillerden başka sözüne değer verilecek hiçbir kimse gösterilebilir mi? Bu ümmet siz ortaya çıkana kadar dalalet hatta küfür üzerinde mi icma etti ki –haşa- bu apaçık küfrü (!) hiç kimse tesbit edemedi? Üstelik herkesin elinde dolaşan, alimlerin kendisinden nakil yaptığı bir kitabın uydurma olduğunu ileri sürmek için delil gerekir. Peki İbn Teymiye’nin sözlerinin uydurma olduğunun delili nedir? Bu gibi konularda şöyle bir usul takip edilebilir mi: Alimlerin sözlerini anlayamadığımız veya anlamaya kapasitemiz yetmediği zaman o söz uydurmadır! Belki de sözü siz anlayamadınız, böyle bir ihtimal yok mu? Ziyaeddin el Kudsi ve benzerleri dinin aslında cehaletin özür olmadığına dair İbn Teymiye ve diğer alimlerden yerine göre birçok nakilde bulunabiliyorlar. Şimdi dinin aslında cehaletin özür olduğunu savunanlardan birisi de kendi aklına yatmadığı için sizin naklettiğiniz sözleri uydurma ilan etse buna vereceğiniz bir cevab var mı? Bir kitabın tahrif edilip edilmediği o kitapta geçen şeylerin bizim aklımıza yatıp yatmadığına göre değil bilakis ilmi kriterlere göre tesbit edilir. Kitabın yazma nüshaları araştırılır, birbiriyle mukayese edilir, kitapla alakalı alimlerin görüşlerine müracaat edilir vs. Bu da ancak ehlinin yapacağı bir iştir. Sanal alemde müçtehidlik taslayan yarım hocaların sözlerine itibar edilmez. İnsanlar böyle her duyduğu yorumu tahkik etmeden kabul etmek yerine iyice araştırsalar ve araştırma imkanları yoksa veya neticeye ulaşamadılarsa dinin aslına dair akidelerini muhafaza edip işin iç yüzünü Allaha havale etseler daha hayırlı bir iş yapmış olurlardı.

Kaldı ki İbn Teymiyye (rh.a) bu kavli hiçbir esasa dayanmadan ortaya atmamıştır! Hadisin bazı rivayetlerinde şu şekilde geçmektedir:

قَالَتْ: مَهْمَا يَكْتُمِ النَّاسُ يَعْلَمْهُ اللَّهُ، قَالَ: نَعَمْ

Aişe ra dedi ki: İnsanlar bir şeyi gizlese de Allah onu bilir? Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) “Evet” cevabını verdi.(Müsned-i Ahmed, no: 25855 Thk: Risale)

Görüldüğü gibi zahirde Aişe (ra) soru şeklinde sormuş, Allah Rasulu de evet diye cevaplamıştır. Şeyhulislam da buna istinaden Aişe (ra)’ın ilim sıfatı konusunda cehaleti olduğunu ileri sürmüştür. Yani mevzu sadece İbn Teymiye’yi tenkid etmekle veya tekfir etmekle çözülmüyor sonuçta İbn Teymiye’nin dayandığı bir hadis sözkonusudur. Hadisin zahirinde soru cevap vardır. Aişe ra kendi bilgisini tasdik ettirmek için değil de gerçekten öğrenmek için sorduysa bu daha önce kudret hadisiyle alakalı alimlerden naklettiğimiz sözlerde olduğu gibi itikad ve din edinilmeden, sözün lazımı olan Allah hakkında cehaleti iddia etmeden o an için sorduğu bir şey olabilir. Eğer bir kimse bu meselenin içinden çıkamıyorsa pekala ilmini Allaha havale etmesi mümkündür ama bilmediği konularda yorum ve felsefe yaparak haddini aşmak asla caiz olmaz ve kınanmayı gerektirir.

Kudsi devamla şöyle demektedir:

“İmam Nevevi (radiyallahu anh), Müslim’in şerhinde şöyle demiştir:

“Hadisin aslında şöyle geçmektedir: “İnsanlar bir şeyi gizlediklerinde Allah (celle celaluhu) onu bilir, evet!” İşte doğru olan budur. Zira bu sözde Aişe (radiyallahu anh), insanlar bir şeyi gizlediklerinde Allah (celle celaluhu) onu bilir sözünü söyledikten sonra “evet” demesi sanki bu sözünü doğrulamak içindir.   (Sahihi Müslim’in Şerhi c: 7 s: 44)”


Görüldüğü gibi Nevevi –belki de mevzuyu Aişe ile Allah Rasulu arasında soru cevap olarak nakleden rivayetin müşkilatı veya başka sebeblerden dolayı- rivayetin sahih olan şeklinin bu yani Aişe (ra)’ın sözü kendisi söyleyip kendisi tasdik ettiği tarzdaki rivayet olduğunu bilhassa vurgulamaktadır. İbn Teymiye diğer rivayeti zikredip bunun soru mahiyetinde olduğunu özellikle belirtmişti. Yukarda zikrettiğimiz İbn Müflih’in ve de şimdi zikretmiş olduğumuz Nevevi’nin sözleri  de aynı şekilde hadisin diğer rivayet şeklinin müşkil olduğunu göstermektedir.  Şu halde hadisin Müslim’de geçen lafzı haricindeki lafızlarının konuşmanın soru cevap şeklinde geçtiğine delalet ettiği görülmektedir. Eğer böyle olmasaydı Nevevi ve diğerleri hadisin bu lafzını reddetmeye ve diğer lafzı esas almaya çalışmazlardı. Buna rağmen Kudsi’nin sanki hadisin hiçbir lafzında herhangi bir müşkilat yokmuş ve İbn Teymiye’nin de hiçbir dayanağı yokmuş gibi göstermeye çalışması beyhude bir gayrettir.

Kudsi devamla diyor ki:
                     
“Bu gösteriyor ki Aişe (radiyallahu anh)’nin; “evet” demesi bildiği ve inandığı inancını kendi sözüyle te’kid etmek içindir. Nesei’nin rivayeti de bu manayı desteklemektedir.

Nesei’nin rivayetinde şöyle geçmektedir:

“İnsanlar bir şeyi gizlediklerinde Allah (celle celaluhu) onu muhakkak bilir.” Burada “قد” kelimesinden sonra “bildi” geçmiş zaman olarak gelmiştir.”


Yukarda da zikrettiğimiz gibi Nesai’nin lafzı şu şekildedir:

قَالَتْ: «مَهْمَا يَكْتُمُ النَّاسُ فَقَدْ عَلِمَهُ اللهُ» قَالَ: «نَعَمْ

"Aişe ra dedi ki: İnsanlar bir şeyi gizlese de Allah onu bildi. Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) “Evet” cevabını verdi." Hadisi bu lafızla Nesai, İbn Hibban, Abdurrezzak ve başkaları rivayet etmiştir. Bu rivayete göre birinci cümle Aişe (ra)'a, evet sözü ise Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem)'e aittir. Yani Nesai’nin lafzı da aynı şekilde konuşmanın soru cevap şeklinde olduğuna delalet ederek İbn Teymiye’nin sözünü desteklemektedir.

Kudsi devamla şöyle demektedir:

“Rasulullah (s.a.s) bu sözün akabinde şöyle demiştir:

“Ben senin yanında yatarken Cibril bana geldi ve beni çağırdı. Onun gelişini senden gizledim ve ona icabet ettim. Bu durumumu senden gizledim. Çünkü Cibril sen elbiseni çıkardığın zaman içeri girmezdi…”

Büyük şirkte cehalet mazerettir diyenlerin getirdiği Ahmed’in rivayeti güya şöyle imiş:

“Evet. Ben senin yanında yatarken Cibril bana geldi ve beni çağırdı….”

Bu rivayete göre Rasulullah (s.a.s)’ın sözü Aişe (radiyallahu anh)’ nin: “İnsanlar bir şeyi gizlediklerinde Allah (celle celaluhu) onu bilir” sözünden sonra geliyor.

Oysa bu rivayette geçen “evet” kelimesi Aişe (radiyallahu anh)’ nin söylediği söze bir cevap değildir. Çünkü Aişe (radiyallahu anh) soru sormadı ki “evet” cevabını alsın. Dolayısıyla bu söz, büyük şirkte cehalet mazerettir diyenlerin anladığı gibi değildir. Bu söz iki manaya gelmektedir: Aişe (radiyallahu anh)’nin sözü; bir tasdik  ve te’kiddir. Zira “evet” kelimesi çoğu zaman te’kid manasında kullanılır.

Şayet bu söz Rasulullah (s.a.s)’ın sözü ise, o zaman Rasulullah (s.a.s) bu kelimeyi, söyleyeceği söze başlamak için kullanmıştır. Yani sözüne “evet”, diyerek başlıyor ve devam ediyor. Dolayısıyla bu söz sorulan soruya verilen bir cevap değildir. İşte bu sözün manası bu iki manadan birisidir. Asla Aişe (radiyallahu anh)’ye bir cevap değildir, çünkü Aişe (radiyallahu anh), Rasulullah (s.a.s)’a soru sormamıştır.”

Öncelikle Kudsi İmam Ahmed’in rivayetine ne şekilde itiraz etmektedir? İmam Ahmed güya böyle rivayet etmiş diye itiraz ettiği lafız yukarda da beyan ettiğimiz gibi Müsned’de aynen mevcuttur.

قَالَتْ: مَهْمَا يَكْتُمِ النَّاسُ يَعْلَمْهُ اللهُ، قَالَ: نَعَمْ، فَإِنَّ جِبْرِيلَ عَلَيْهِ السَّلَامُ حِينَ رَأَيْتِ، فَنَادَانِي

“Evet. Ben senin yanında yatarken Cibril bana geldi ve beni çağırdı….”


Ardından zorlama bir tevile giderek buradaki evet ifadesinin soruya verilen bir cevap değil de cümleye başlamak için kullanılan bir kelime olduğunu iddia ediyor. Buna karşı bizim diyeceğimiz tek şey kendisinden önce hadisin bu lafzını bu şekilde hangi alim yorumlamıştır? Ve de hadisin açıklaması bu kadar kolaysa neden bir kısım alimler hadisin bu lafzını böyle açıklamak yerine bütünüyle reddetme cihetine gitmişlerdir?

Bu kelamların akabinde Kudsi yaptığı edebiyatlara şöyle devam etmektedir:

“Ayrıca  şöyle diyorum:

“Mü’minlerin anneleri olanların haramlığına riayet eden ve dinini bilen takvalı bir mü’min, asla Ebu Bekir (radiyallahu anh)’in kızı, Rasulullah (s.a.s)’ın en sevdiği hanımı olan Aişe (radiyallahu anh)’nin, akidenin en basit manalarını bilmediğini, cahil olduğunu söyleyerek ona böyle bir iftira asla  atmaz ve onda böyle bir sıfatın olduğunu asla düşünmez. Çünkü en basit mü’min bile Allah (celle celaluhu)’ın gizli ve açık her şeyi bildiğini bilir. O halde nasıl olur da mü’ minlerin annesi, Rasulullah (s.a.s)’ın en sevdiği hanımı, Ebu Bekir (radiyallahu anh)’in kızı bunu bilmeyebilir? O halde ona bu iftirayı atana yazıklar olsun ve o kimse pişman olsun!

Aişe (radiyallahu anh)’yi cehaletle nisbet eden kimseye şunları soruyorum:

“Mü’minlerin annesi Aişe (radiyallahu anh), akide evinde yetişmiş, birinci davetçi Ebu Bekir (radiyallahu anh)’in evinde eğitim almış, sonra vahyin indiği nübüvvet evine intikal etmiş, Rasulullah (s.a.s)’a hanımları içerisinde en yakın olmuş, nebinin hanımlarının sünneti en çok ezberleyeni, en fakihi, onların ilim ve fasih bakımından en üstünü ve mü’ minlerin annesi olma sıfatını kazanmış bir kimsedir. Böyle sıfatlara ve yere sahip olan Aişe (radiyallahu anh)’nin, sidikten nasıl temizleneceğini bilmeyen bir çocuğun bile bildiği Allah (celle celaluhu)’ın gizli ve açık her şeyi bilmesi meselesinde cahil olduğunu nasıl zannedebilir ve düşünebilirsiniz? Hiçbir akıl sahibi bu düşünceye sahip olabilir mi?

Bu durumda en basit bir müslümanın, hatta bir çocuğun bile bilebildiği bu meseleyi, ilmin yarısını bilen ve onu kendisinden öğrenmemiz gereken, küçükken Ebu Bekir (radiyallahu anh)’in evinde yetişmiş, sonra Rasulullah (s.a.s)’ ın evine intikal edip ondan da ilim ve terbiye almış, büyük bir alim olan Aişe (radiyallahu anh) hakkında nasıl bu şekilde bir ithamda bulunabiliyorsunuz? Hiç akletmiyor musunuz?

Her kim Aişe (radiyallahu anh)’nin, böyle bir bilgiye sahip olmadığını, bu konuda cahil olduğunu iddia ederse işte o kimse aslında Rasulullah (s.a.s)’a laf atmış olur. Çünkü bu şekilde bir itham, Rasulullah (s.a.s)’ın kendisine en yakın ailesinin İslam’ı bilmediğini, daha doğrusu Rasulullah (s.a.s)’ın en yakın ailesine bu ilmi öğretmediğini söylemek demektir.  Rasulullah (s.a.s)’ı bu şekilde bir ithamdan tenzih ederiz.

Doğrusu biz şuna inanıyoruz: Rasulullah (s.a.s) tebliği en güzel şekilde yapmış ve her şeyi en iyi şekilde açıklamıştır. Bu ise, Aişe (radiyallahu anh)’nin de bu meseleyi ve imanın her meselesini çok iyi bildiği anlamına gelir. Bu durumda her kim Aişe (radiyallahu anh)’ye bu meselede cahil olduğu sıfatını verirse işte o kimse suizan etmiş ve aslında en büyük iftirayı atmıştır.

Akıllı olan herkes şunu iyi bilir ki; Aişe (radiyallahu anh)’nin hadiste geçen sözü kesinlikle soru şeklinde değildir. Bilakis bu söz, bir hayret, taaccüb ifade etmektedir. Böylece bu sözle Allah (celle celaluhu)’ın ne kadar kudret sahibi olduğuna inandığını ortaya koymuş, bu sözü huşu içinde söylemiş ve böylece Rasulullah (s.a.s)’tan daha fazla bilgi edinmek için bu sözü söylemiştir.

Bu söz tıpkı Arap olan bir kimsenin arkadaşına: “Dün Ukaz’a (şiir söylenen bir çarşı) gittin mi?” demesine benzer. Bu sözü söyleyen kimse aslında arkadaşının Ukaz’a gittiğini bilerek söylemiş, böylece ondan bu konuda daha fazla konuşmasını isteyerek Ukaz’da neler olduğuyla ilgili daha fazla bilgi edinmeye çalışmıştır.

İşte Aişe (radiyallahu anh)’nin sözünün bu tür bir söz olduğunu düşünebiliriz. Bu durumda “büyük şirkte cehalet mazerettir” diye iddia edenlerin anladığı gibi Aişe (radiyallahu anh), Allah (celle celaluhu)’ın her şeyi bildiğini bilmiyor idiyse acaba Rasulullah (s.a.s) ona neden karşı gelmemiş, ona niçin kızmamış, İslam’ı bozan böyle bir söz sebebiyle ona karşı neden tepki göstermemiştir? Bu soruya “cehaleti sebebiyle” denirse onlara şöyle cevap veririz:

Rasulullah (s.a.s), Zatu Envat hadisinde İslam’a zıt bir söz söyleyen kimseleri, sırf bu sözü söylemeleri sebebiyle sert bir şekilde uyarmış ve onların isteklerini İsrail oğullarının: “Onların ilahları gibi bize de bir ilah yap” sözlerine benzetmiştir.

Yine: “Allah ve sen diledin” diyen kimseyi de hemen uyarmış ve ona: “Sen beni Allah (celle celaluhu)’a ortak mı kılıyorsun? Sadece Allah (celle celaluhu) diledi, de.” buyurmuştur.

İşte bu kimseler cahil olmalarına ve İslam’a yeni girmiş olmalarına rağmen onlara karşı bu şekilde tavır takınmıştır.

O halde Rasulullah (s.a.s), Ebu Bekir’in kızı, kendisinin en yakın hanımı olan ve uzunca süre yanında kalmış bulunan Aişe (radiyallahu anh)’ye, bu cehaleti sebebiyle neden karşı gelmemiştir acaba?

Rasulullah (s.a.s), örnek verdiğimiz bu kimselere niçin bu sözü söylemiştir? Çünkü onlar cahildiler ve İslam’a yeni girmişlerdi. Buna rağmen onlara sert bir şekilde karşı çıkmıştır. O halde onların cahil oluşları, kendilerine karşı çıkılmasına kesinlikle engel değildir.

Bu durumda madem ki Aişe (radiyallahu anh), cahil idi ve Allah (celle celaluhu)’ın her şeyi bildiğini bilmiyordu, böyle ciddi bir meselede Rasulullah (s.a.s) ona niçin karşı çıkmamıştır? Oysa Aişe (radiyallahu anh), Rasulullah (s.a.s)’ın yanında, Allah (celle celaluhu)’ ın ayetlerinin okunduğu bir evde yaşamış ve daha Mekke’ de iken Müslüman olmuştu. Dolayısıyla İslam’a yeni girmiş birisi değildi. Öyleyse bu durumda olduğu halde böyle ciddi bir meselede Rasulullah (s.a.s) ona neden karşı gelmemiştir? Böyle bir durumda onun cahil oluşu mazeretli olmasını gerekli kılmaz. Zira o, Mekke’de iken Müslüman olmuş, öncelikle ilk davetçi Ebu Bekir (radiyallahu anh)’in evinde yetişmiş ve sonra Rasulullah (s.a.s)’ın yanına gitmiş ve orada da yetişmişti. O halde bütün bunlara rağmen hale Allah (celle celaluhu)’ın ilmi konusunda cahil idiyse demek ki hiçbir şey öğrenememiştir. Ayrıca şunu çok iyi bilmek gerekir: “Bir ihtiyacın ortaya çıkması halinde bir öğreticinin onu açıklaması gerekir ve bunu geciktirmesi caiz değildir. Alimler arasında bu konudu hiçbir ihtilaf yoktur.”


İbni Kudame (radiyallahu anh) şöyle demiştir:

“İlmi, ihtiyaç anından sonraki zamana ertelemek caiz değildir, bu konuda hiçbir ihtilaf yoktur.” 
                                 (Ravdatu’n-Nazır ve Cennetu’l Menazir s: 96)

İmam Şevkani, ihtiyaç anında ilmi öğretmeyi geciktirmek hakkında şöyle demiştir:

“Bil ki! Açıklanması gereken mücmel, amm, mecaz,  müşterek, mütereddid ve mutlak şeylerin zamanından sonraya ertelenmesiyle ilgili olarak şu iki durum söz konusudur:

Birincisi: Hacetin ortaya çıktığı zamanda onu geciktirmek, ki bu durumda haceti bildirmeyi geciktirmek mükellef olan kimseye muhatab olduğu şeyi bilmesini imkansız kılar. Öyle ki bu şeyler hemen bilinmesi gereken farzlardan olabilir.

İbni Sem’ani şöyle demiştir:

“İhtiyaç olan şeyi zamanında bildirmeyip geciktirmek bütün alimlere göre caiz değildir. Fakat fiilin vaktini ihtiyaca göre geciktirmek caizdir. Bu konuda  ihtilaf yoktur.”  (İrşadu’l Fehul s: 173)     
                                     

Ben diyorum ki:

İşte bakın! Alimler şu meselede ittifak etmişlerdir:

İhtiyaç duyulan şeyleri ihtiyaç zamanında bildirmeyip hacet vaktinden, yani şer’i teklifin söz konusu olduğu vakitten sonraya geciktirmek caiz değildir. 

Fakat muhatap olunmayan bir vakitte farzları bildirmeyi, ihtiyaç zamanına kadar geciktirmek cumhura göre caizdir. İşte bu iki meselenin farkını çok iyi bil!

Allah (celle celaluhu)’ın emri geldiğinde, herkes bunu hemen bilmesi gerekiyorsa o emri mutlaka zamanında bildirmek gerekir. Bildirmeyi geciktirmek ise asla caiz değildir. Fakat Allah (celle celaluhu)’ın emri geldiğinde, emrin uygulanma zamanı gelmemişse, zamanı gelen süreye kadar onu geciktirmek bazı alimlere göre caizdir.

Örneğin; namaz farz kılındığında ancak mükellef kimseler için farz kılınmıştır. Bu sebeple emir geldiğinde mükellef olan kimselere hemen bildirmek gerekir ve geciktirmek kesinlikle caiz değildir. Fakat mükellef olmayan çocuğa bildirmemek veya mükellef oluncaya kadar beklemek caizdir. İşte bu iki farkı çok iyi bilmek gerekir.

Yine akaidle ve imanla ilgili meseleler konusunda emir geldiğinde hemen bunları bildirmek ve hiç geciktirmemek gerekir. Çünkü bu meseleleri hemen bilmek ve İslam’a girmek için onlara bildirildiği şekilde inanmak gerekir.

Allah (celle celaluhu)’ın her şeyi bildiği meselesine gelince... Her müslümanın hiç tereddütsüz, şeksiz ve şüphesiz buna inanması gerekir. Bu sebeple bu konudaki ilmi hiç geciktirmemek ve hemen bildirmek gerekir. Bu konuda geciktirme yapmak kesinlikle caiz olmaz.

Aişe (radiyallahu anh)’nin bu meseleyi bilmediğini söylemek aslında Rasulullah (s.a.s)’a büyük bir iftiradır. Zira böyle bir durumda Rasulullah (s.a.s), hemen bildirmesi gereken bir meseleyi en yakınına bildirmemiş demektir.

Diyelim ki Aişe (radiyallahu anh) bu meseleyi gerçekten bilmiyor ve öğrenmemiş… Bu durumda Rasulullah (s.a.s) onun bu meseleyi bilmediğini, onu öğrenmediğini ve o konuda cahil olduğunu gördüğü halde neden acaba ona öğretmemiş ve bu cehaletine karşı gelmemiştir? Böyle bir tavır veya tepkiyi hadiste kesinlikle görmüyoruz.

İşte bu durum gösteriyor ki Aişe (radiyallahu anh) yanlış yapmamıştır. Büyük şirkte cehalet mazerettir diyenlerin zannettikleri gibi Allah (celle celaluhu)’ın insanların gizlediklerini bildiğini bilmiyor değildir. Bu durum hadiste Rasulullah (s.a.s)’ın ona takındığı tavırdan açıkça anlaşılmaktadır. Çünkü Aişe (radiyallahu anh) cahil olsaydı Rasulullah (s.a.s) hemen ona bu meseleyi hiç geciktirmeksizin öğretirdi.

Üstelik Rasulullah (s.a.s) hadiste ona hiçbir tepki göstermemiş, söylediği sözü hata görerek onu düzeltmemiştir. Bu da Aişe (radiyallahu anh)’nin İslam’a aykırı bir şey yapmadığını ortaya koymaktadır.”


Kudsi’nin söylediği bu sözler görünüşte duygulara hitap eden parlak kelamlar olmasına rağmen delilden yoksundur. Zira gerçekten Aişe (ra) gibi bir insanın velev ki Allahın sıfatlarına dair bir tafsilat da olsa böyle bir konuda cahil kalması zor bir ihtimal gibi gözükse de neticede aklen de şer’an da imkansız değildir. Hele bir de bunun gerçekleştiğine delalet eden hadisler sözkonusu ise artık bu konuda fazla konuşmayıp işin hakikatini Allaha havale etmek gerekir. Kaldı ki yukarda da naklettiğimiz gibi İbn Teymiyye (rh.a) Aişe (ra)’ın ilim sıfatı hakkında cehaleti olduğunu ifade ettikten sonra aynı siyakta Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in onu o gece yaşanan olaylardan ötürü tazir ettiğini de beyan etmektedir. Dolayısıyla Aişe (ra)’ın bu konuda tepki görmediği iddiası da kesin bir bilgiye dayanmamaktadır. Bundan dolayı tekfir edilmemesine gelince zaten konumuz budur ve bu hadis sıfatlarda cahil olan herkesin tekfir edilmeyeceğinin delilidir. Sıfat hakkındaki cehalet zat hakkındaki cehaleti gerektirmez ve Aişe (ra) da haşa Allahın zatı hakkında bir cehalete sahip değildi. Eğer bir cehaleti varsa bu, yukarda alimlerden naklettiğimiz şekliyle müminlerden bir topluluğun cahil kalması mümkün olan bir konuda yani sıfatların aslı değil tafsilatı konusunda cereyan etmişti.

Vallahu a’lem.

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1978
  • Değerlendirme Puanı: +50/-0
Ziyaeddin el Kudsi’nin konuyla ilgili iddialarını bu şekilde tenkid ettikten sonra son olarak Kudsi’nin elemanlarına ait bir sitede sözde hocalarının yukardaki ifadelerini savunma amaçlı neşredilmiş bir yazıya değinmek istiyoruz. Esasında bu sözde reddiye meseleyi kamufle etmeye yönelik demagojilerden ibaret kuru laf kalabalığı olsa da yine de sözkonusu yazıdaki çarpıtmalara kısaca da olsa temas edelim istedik. Şimdi bir okuyucuları onlara konuyla alakalı şu soruyu yöneltmiştir:

“Selam Aleykum.

Bazı kimseler; İbn Teymiyye’nin, Aişe (radiyallahu anh)’nin “İnsanlar bir şeyi gizlediklerinde Allah (celle celaluhu) onu bilir” sözleri üzerine yaptığı açıklamaların, İbn Teymiyye’ye ait olduğunu söylüyorlar. Bunun ispatı içinde, İbn Teymiyye’nin talebelerinden İbn Muflih’in, el-Furu isimli kitabında hocası İbn Teymiyye’nin bu konudaki sözlerini nakletmesine rağmen karşı çıkmamasına bağlıyorlar. Hatta İbn Teymiyye'den bu konuda naklettikleri sözlerin kitabına sokuşturma olduğunu ilk söyleyenin Ziyaedin el kudsi olduğunu, ondan önce hiç kimsenin böyle bir iddiada bulunmadığını, eğerki bu sözler küfür ve kitaba sokuşturma olsaydı daha öncede bir çok alimin bu konuda açıklama yapacağını söylüyorlar. Fakat biz inanıyoruz ki, İbn Teymiyye’ye nispet edilen bu sözler, ona atılmış bir iftiradır. Ama bu gibi bir iddiaya yani; İbn Muflih’in, hocasının sözlerini nakletmesine rağmen karşı çıkmamasına nasıl bir cevap verilir. Bu konuda açıklama yapar mısınız?”


Site yöneticileri cevaben bir şeyler karalamış lakin cevapta da görüleceği üzere okuyucularının sorusuna cevap olacak hiçbir şey yazmamışlar daha doğrusu yazamamışlardır. Çünkü sorudaki en temel nokta olan “İbn Teymiye’nin sözlerinin sokuşturma olduğunu Ziyaeddin el Kudsi’den önce kim söylemiş” meselesine hiçbir şekilde değinmemişler bilakis bu asıl meseleyi karartmak için alakasız bir sürü kelam etmişlerdir.

“Aleykum selam.

Cevap: Bazı şeylerin İbni Teymiyye’nin kitaplarına sokuşturulduğunu iddia etmemizin birkaç sebebi vardır.

Öncelikle bilmek gerekir ki; İbn Teymiyye’nin kitapları, İbn Teymiyye öldükten yüzlerce sene sonra yazılmıştır ve ona atfedilen kitapların içinde, hatta aynı kitap içinde bile çelişkiler bulmak mümkündür.

Diğer bir mesele; İbni Teymiyye’ye ait olduğu iddia edilen “Allah, insanların gizlediği şeyleri bilmez” diye inanan kişiye Müslüman hükmü verdiği sözüne karşı, öncelikle bu iddiayı ileri sürenlere sormak gerekir: 

“Allah (celle celaluhu)’ın, gizli olan her şeyi kesinlikle bildiğine” inanmayan bir kişi Müslüman olabilir mi?

“Allah (celle celaluhu)’ın, insanların gizledikleri şeyleri bilemeyeceğine” inanan bir kimsenin hükmü nedir? Böyle kişiler Müslüman olabilirler mi? Bu sorulara doğru cevap veren bir kimse, Allah’ın izniyle bu konuda doğruyu bulmuş olur.

Bu sorular avam olan bir kişilere sorulsa ve onlara; “Sen, Allah (celle celaluhu)'ın her şeyi bilmediğine, gizli olan şeyleri bilemediğine inanan biri hakkında ne hüküm veriyorsun? Böyle bir inanca sahip olan kişi, Müslüman olabilir mi?” denilse, ne derler acaba?

Acaba İbni Teymiyye veya Aişe (r.anha), “gizlenen şeyleri Allah (celle celaluhu)'ın bilmeyeceğine” inanan kimseyi Müslüman sayıyor muydu? Onların bu inançtaki kişilere Müslüman dediklerini nereden biliyorsunuz?

İbni Muflih'i bir kenara bırakalım, acaba alim bile olmayan sıradan bir muvahhid, böyle imana sahip kişileri Müslüman kabul eder mi? Kesinlikle kabul etmez. Bir muvahhid, “gizlenen şeyleri Allah (celle celaluhu)'ın bilmeyeceğine” inanan birini Müslüman olarak kabul etmezken, nasıl olur da bir âlim böyle birini Müslüman kabul edebilir!

Her mükellef Müslümanın, daha İslam'a girmeden önce veya İslam'a girerken, Allah (celle celaluhu)'ın “El Âlim” sıfatına sahip olduğuna ve Allah’ın ilim sıfatının; “geçmişte olmuş, şimdi olan ve gelecekte olacak şeyleri en ince teferruatıyla bilmesi” demek  olduğuna kesin bir şekilde iman etmesi gerekir.

Allah’ın ilim sıfatına, ancak böyle inanan kişi Allah'ı tanımış olur. Allah’ın ilim sıfatına, bunun aksine bir imana sahip olan kişi kesinlikle Allah'ı tanımamıştır ve Allah'ı tanımayan kişi, asla İslam'a giremez.

Her Müslüman’ın bilmesi gereken şeylerin zıttı, büyük bir âlimin kitabında görüldüğünde, o âlim hakkında hüsnü niyet etmek ve tabii olarak; “söz konusu imana zıt şeyler, bu âlime atılmış birer iftiradır” demek gerekir. Çünkü, ilmi seviyesi düşük en basit bir Müslüman bile söylemezken, bir alim nasıl “Allah, gizli olan şeyleri bilemez” diye inanan bir kişiye Müslüman der? Elbette bu, imkansızdır.

Aklı selim olan bir insan, bu tür şeylerin bir alime nispet edilmesinin apaçık bir iftira ve onun kitabına yapılmış bir sokuşturma olduğunu hemen anlar. Fakat, bazı kimseler bu durumu fark edememiş olabilir. Ancak, onların fark edememesi, bu tür imana zıt şeylerin, alimlerin kitaplarına yapılmış bir sokuşturma olmadığını göstermez.

Eğer alimin kitaplarındaki bu tür imana zıt şeyler için, “sokuşturma değildir” denirse, onların alime ait olduğunu söylemek ve onu tekfir etmeyenleri de onun gibi kabul edip tekfir etmek gerekir. Bu ise kesinlikle delilsiz olmaz.”


Biz sıfatlardaki cehalet meselesinin dayandığı usul ve kaideleri daha önce izah ettiğimiz için burada tekrar konuya girmeyeceğiz lakin tekrar hatırlatalım ki burada ne İbn Teymiye’nin ne de başka bir alimin hatta sıradan müslümanın Allaha cehalet nisbet eden, buna itikad eden birisinin müslüman olduğunu söylemesi sözkonusu değildir. Buradaki mesele tıpkı Kudret hadisindeki gibi böyle inanmadığı halde ilim sıfatının künhüne vakıf olmadığı için bilmeden bu meale gelecek bir söz sarfeden kişinin durumudur. Kudsi aynı kitapta ve başka yerlerde kudret hadisinin sıfatlarda cehaletle alakalı olduğuna dair alimlerden nakil yaparken ve bunu inkar etmezken aynı meselenin değişik bir versiyonunda tam tersi bir tutum takınmasının ilimle izah edilecek bir yönü yoktur. O yüzden deriz ki Kudsi ve adamları İbn Teymiye’nin kitaplarındaki çelişkilerden (!) önce kendilerinin bu tür çelişkilerinden kurtulsunlar. Ayrıca İbn Teymiye’nin hangi kitabında nasıl bir çelişki varmış onu da ilmen isbat etsinler ki gerçekten kitapta mı çelişki var yoksa bu şahıslar kendi çapsızlıklarını ve anlayış kıtlıklarını sorgulayacakları yerde alimlerin kitaplarına mı kabahat buluyorlar ortaya çıksın.

İddiacı daha sonra şöyle diyor:

“Meselenin anlaşılması için şöyle bir örnek verelim; Hadisler, Rasulullah (s.a.s)’in sözleridir. Fakat, hadis alimleri tarafından toplanıp kitap haline getirilmesi, üç yüz sene sonra olmuştur. Bu zaman zarfında hadisler, “Rasulullah’tan, sahabeden, tabiinden ve tabei tabiinden” şeklinde, ravi zincirleriyle nesilden nesile aktarılmıştır. Fakat bir gerçektir ki, bu gün Rasulullah’a isnat edilerek rivayet edilmiş birçok yalan hadis görmek mümkündür. Hadisler, Kur’an gibi Rasulullah zamanında yazılsaydı ve Rasulullah tarafından kontrol edilip, kendisine ait sözler olduğu tasdik edilseydi, hiç yalan (mevzu) hadisler ortaya çıkar mıydı? Bu yalan (mevzu) hadisler nasıl ortaya çıkmıştır? Yalan hadisler nasıl tesbit edilir?

Ard niyetli kişiler zaman zaman ortaya çıkıp kafalarına göre; ”Rasulullah’tan, İbni Abbas’tan, …” şeklinde silsileler oluşturarak, kendi uydurdukları sözleri Rasulullah’a nispet etmiş ve halk arasında yaymışlardır. Fakat hadis alimleri, ince çalışmalar ve değişik yöntemlerle, zındıkların Rasulullah’ın hadislerine yaptıkları sokuşturmaları tek tek çıkarıp çöpe atmıştır.

Eğer Rasulullah’ın hadislerine sokuşturmalar yapılabilmişse, elbette alimlerin kitaplarına da sokuşturmalar yapılması mümkündür. Bunun aksini iddia etmek, ahmaklıktan başka bir şey değildir.”


Evet, gerçekten Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in hadislerine sokuşturma yapılmaya çalışılmış lakin alimler yaptıkları çalışmalarla bu hadisleri tek tek ayıklamışlar ve Allaha hamdolsun hiçbir uydurma hadis ümmet nezdinde kabul görüp şeriatın kaynağı haline gelmemiştir. Zira sünnet şeriatın bir parçası olduğu için tıpkı Kuran gibi Allahın koruması altındadır ve bu “Zikri biz indirdik ve onu koruyacak olan da yine biziz” mealindeki Hicr 9. Ayetin kapsamı içerisindedir. Tek farkı Kuranın bizzat lafzı korunurken sünnetin manasının muhafaza edilmesidir. İşte bu ahmakların anlamadığı nokta şurasıdır ki alimlerin icması da şeriatın dayanaklarından birisidir ve o da Allahın koruması altındadır ve de Allah asla alimlerin kitaplarının bu şekilde tahrif edilip ardından bu tahrifin asırlarca ortaya çıkarılmadan insanlar tarafından din edinilmesi gibi bir şeye müsaade etmeyecektir. Bunların hepsi “ümmetim dalalet üzere ittifak etmez” hadisinin şumülü içerisindedir. Burada kimse alimlerin kitaplarına sokuşturma yapılmaz demiyor. Lakin batıl olan şey alimlerin kitaplarına sokuşturma yapılıp hatta küfür olan görüşler eklendiği halde bu kitapların yüzyıllarca ümmetin elinde okunması ve ümmetin bu küfürlere ses çıkarmadığı iddiasıdır, batıl olan budur.

“Asıl mevzuya dönecek olursak: İbni Muflih; Hanbeli mezhebine mensup, İbni Teymiyye zamanında yaşamış ve onun öğrencisi olan bir kişidir. Bu sebeple hem Hanbeli mezhebinin görüşlerini hem de İbni Teymiyye'nin görüşlerini, bir rivayet olarak nakletmiştir.

Fakat daha sonraki dönemlerde, İbni Teymiyye'nin görüş ve fikirlerini aynı hadislerde olduğu gibi, bir rivayet zinciri ile elde eden kişiler İbni Teymiyye’ye atfederek kitaplar yazmışlardır. Bu durumda, ard niyetli bir takım kişiler ortaya çıkıp gerçek dışı sislileler icat ederek İbni Teymiyye’nin görüşlerine sokuşturmalar yapmış olamaz mı?

Şimdi bu iddia sahiplerine sormak gerekir;

İbni Muflih'in, İbni Teymiyye’nin yanlışlarını görüp de itiraz etmediğini nereden biliyorsunuz?

İbni Muflih’in, İbni Teymiyye'den böyle yanlış şeyler naklettiğine veya duyduğuna dair bir deliliniz var mı? Bunu ispat edebilir misiniz? Elinize geçirdiğiniz kitaptaki her şeyin doğru olduğunu veya yukarıdaki çıkarımlarınızın doğruluğunu nereden biliyorsunuz? İbni Teymiyye’den, kitapları yazılana kadar, görüşleri birbirine nakleden silsilenin doğruluğunu ispat edebilir misiniz?

İşte sizler, bunları ispat etmeden; “İbni Muflih gördüğü halde neden itiraz etmemiş?" diyemezsiniz.

Ayrıca şunu da bilmek gerekir: Bu tür iftiralar sadece İbni Teymiyye’ye değil, Ahmed bin Hanbel, İbni Muflih, Ebu Hanife, Şafii gibi alimlere de yapılmıştır. Bu alimlerin kendi elleriyle yazdığı kitaplar olduğu gibi, daha sonra yazılıp onlara atfedilmiş kitaplar da vardır.

Bu konuda başka bir örnek ise; İbni Teymiyye’nin Feteva kitabıdır. İbni Teymiyye, kendisine sorulan sorulara cevap vermiş, öğrencileri de bunları ezberleyip başkalarına aktarmış, onlar da başkalarına aktarmış ve böylece aradan beş yüz yıl geçmiş ve sonra kitap haline getirilmiştir.

İbni Teymiyye hicri 720 senesinde yaşamıştır. Kendisinden yüz yıllar sonra ona atfedilen kitapları kim yazmış ve kim tahkik etmiştir? Rivayet zincirinde kimler vardır? Bunları biliyor musunuz?

Külliyat’ta geçen görüşleri İbni Teymiyye’nin söylediğine dair kesin bir senet yoktur. Bunu ispatlamak kolaydır. Çünkü, İbni Teymiyye’in kitaplarına bakıldığında, hatta aynı kitap içinde, birçok zıtlıklar görmek mümkündür.

Bizim için alimler kaynak veya delil değildir. Bizim için kaynak; Kur'an ve sahih sünnettir. Bunlar dışındaki şeylerin sağlamlığını ispat edemezsek, o zaman Kur'an ve sahih sünnete göre hüküm veririz. Kur'an ve sünnete uyan görüşleri alırız, uymayanları almayız.

Eğer imana zıt olan sözleri İbni Teymiyye’nin kendisinin söylediği kesin olursa, o zaman onun hakkında tereddüt etmeden hüküm vermemiz gerekir. Başka biri yaparsa tekfir edeceğiz de İbni Teymiyye yaparsa tekfir etmeyecek miyiz? Hayır! Bizim, böyle çifte standartımız yoktur. Bizim alimler hakkında hüküm verirken yaklaşımımız, onların küfür sözü söylediklerine dair kesin delil olup olmamasıdır.”


Bütün bu safsatalara aynı yukardaki cevabımızı veririz. Kendinizi ne kadar parçalarsanız parçalayın eğer İbn Müflih’in veya İbn Teymiye’nin kitaplarına gerçek dışı silsileler icad edilip küfür olan görüşler izafe edildiği halde asırlardır neden bir tane alimin çıkıp bu küfür görüşleri deşifre etmediği ve ümmetin bu gerçek dışı (!) ve küfür içeren (!) kitapları okumaya devam ettiği sorusuna cevap bulmadığınız müddetçe bu sorularınız hepsi havada kalacaktır. Bizim elimizdeki kitapların güvenirliği konusunda hayati bir endişemiz yoktur. Kitaplarda kasıtlı veya kasıtsız birtakım tahrifler olsa bile Allah dinini koruyacak ve hakikati bir şekilde ortaya çıkaracaktır. Siz eğer mevcut kitaplarla alakalı bu şekil hayati endişeler taşıyorsanız o zaman kitaplarınızda alimlere ait matbu eserlerden hatta bu kafayla giderseniz hadis kitaplarından bile nakil yapmamanız gerekir ancak kitapların yazma nüshalarını bulup onların da sıhhatine kanaat getirirseniz o başka!! Eğer bu konuda hakikati bulma gibi bir derdiniz varsa İbn Müflih’in ve diğer alimlerin eserlerinin yazma nüshalarını bulur ve matbu nüshalarla mukayese edersiniz, eserlerin aslına uygun olmadığını tesbit ettiğinizde de bunu ilan edersiniz! Ama yok derdiniz kendi din anlayışınıza uymayan, işinize gelmeyen her şeyi inkar etmekse tabi böyle ucuz demagojilerle meseleyi örtbas etme telaşına düşersiniz.

“Ek Soru: Merdavi, İbn Muflih'in el-Furu kitabına haşiye yapmış, oda İbn Teymiyye'denvnakledilen bahsi geçen sözüne karşı çıkmamış. Bu konuda neler söylenebilir?

Cevap: Merdavi büyük bir Hanbeli âlimidir, basit bir âlim değildir. Bu sebeple, bu tür iddialar atanlara önce şunları sormak gerekir:

Merdavi, İbn Muflih'in bahsi geçen kitabına nerede haşiye yapmış? Kim söylemiş? İbni Teymiyye bu sözü söylemiş mi? Merdavi'nin, İbni Teymiyye’ye karşı çıkmadığını nereden biliyorsun? Merdavi'nin bunları söylediğini nereden biliyorsun? İlim, iddia ile olmaz, senetle olur. Öyleyse sen de bu konudaki senedi getir!

Haber konusunda bir kaide vardır: Rasulullah'tan gelen hadis Kur'an'a zıt olur ve uygun şekilde tevil edilemezse, o sözü Rasulullah’ın söylemediği kabul edilir. 
 
Bu tür iftiraları ortaya atanlar, söz konusu alimlere ait kitapların ne zaman piyasaya çıktığını, ne zaman yazıldığını veya el yazması nüshalarının olup olmadığını bile bilmezler. Böyleyken, sadece ellerine geçen kitapları okuyarak kafalarına göre değerlendirme yapıp hüküm verirler. Oysa İslam ümmeti, senet ümmetidir. Ne körü körüne başkasına laf atar, ne de körü körüne birini taklit eder.

Alimler hakkında hüküm verirken şunları da göz önünde bulundurmak gerekir:

Bir alim ders verir ve öğrencileri ondan ilim alır. Fakat, aldıkları ilmi yanlış anlamış olmaları veya yanlış aktarmaları ya da anlattıkları kişilerin yanlış anlamaları, böylece söylenen sözlerin ve manalarının değişmiş olması da mümkündür. Bu durumda en son zincirde ilme ulaşan kişi, alimin görüşlerine sahip olduğunu zanneder, oysa alimin söylemediği bir ilme sahip olmuştur, fakat farkında olamaz.

Yine alimin söylediği sözler nakledilirken, ard niyetli kişilerin silsileye dahil olarak veya başka silsileler uydurarak, sözü muteber alimin görüşlerini, kendi menfaatleri doğrultusunda artırması, eksiltmesi veya değiştirmesi de mümkündür. Günümüzde, eski alimlerin kitaplarından yapılan tercümeleri okuduğumuzda maalesef bunlara şahid olmaktayız. Yine alimlerin bizzat yazdığı kitaplara bile, uzun zaman içinde müdahaleler yapılmış olması mümkündür.

Şunu unutmamak gerekir, eğer Rasulullah'ın sözlerine bile sokuşturmalar yapılabilmişse, alimlerin sözlerine de çeşitli yöntemlerle sokuşturmalar yapılabilmesi mümkündür.

Öyleyse bu durumlarda yapılması gereken şey nedir?

Yapılması gereken şey; Sözleri bize kadar ulaşan alimlerin sözlerini, senetleriyle birlikte araştırmaktır. Böyle bir araştırma yapmadan leyhte veya aleyhte konuşmak doğru olmaz. Onların kendi zamanlarında bile ihtilaflar olmuşken, yüzyıllar sonra ihtilafların olmaması elbette mümkün değildir.”


Merdavi’nin el Furu’ya yaptığı talik olan Tashih’ul Furu ve de bu kitaplara İbn Kundus isimli başka bir alim tarafından yapılan haşiye hep beraber 11 cild halinde basılmıştır. Bu kitapların matbu nüshalarına ve ayrı ayrı yazma nüshalarına internetten dahi ulaşmak mümkündür. Dediğimiz gibi sizler çok merak ediyorsanız bu nüshaları araştırırsınız. Böylece Merdavi’nin Furu’ya ne zaman nerede haşiye yazdığını da öğrenirsiniz. Ayrıca şunu da belirtmemiz gerekir ki bir kitapta tahrif olma ihtimali ayrı bir şey bir de kitabın tahrif edildiğini kesin olarak ileri sürmek ayrı bir şeydir. Kudsi ve emsali burada ikincisini yapmıştır. Yani sözkonusu kitapta İbn Teymiye’nin sözleri sokuşturmadır diye kati konuşmuştur bunu da güya hem kendi akidesini korumak hem de İbn teymiye’yi küfürden tenzih etmek adına yapmıştır. Bu yazıda ise meseleyi güya ilmi usullerle ele alıyormuş izlenimi vererek sadece tahrif ihtimalini gündeme getiriyormuş gibi yapmaktalar. Biz bu kimseleri şu son paragraftaki sözlerini uygulamaya davet ediyoruz: “Yapılması gereken şey; Sözleri bize kadar ulaşan alimlerin sözlerini, senetleriyle birlikte araştırmaktır. Böyle bir araştırma yapmadan leyhte veya aleyhte konuşmak doğru olmaz.” Söylediğimiz gibi bizim açımızdan müşkil yoktur ve İbn Teymiye’nin Aişe hadisi ile alakalı söyledikleri Ehli sünnetin çoğu tarafından benimsenen “Allahın sıfatları hakkındaki cehalet zatı hakkındaki cehaleti gerektirmez” kaidesine uygundur ve keza gerek onun gerekse diğer alimlerin kudret hadisi ve sair meselelerdeki sözlerine de uygundur. Ancak sizin açınızdan müşkilat varsa o zaman aynı yazıda belirttiğiniz gibi lehte konuşmayı terk ettiğiniz gibi aleyhte konuşmayı da terk etmeli ve meseleyi tahkik etmeden bu söz olsa olsa müsteşriklerin uydurmasıdır şeklinde cahilane kelamları bir yana bırakıp konuyu enine boyuna araştırmalısınız. Bunu da yaparken kendi fasit fehimlerinizi veya cahillerin aralarında icma ettiği şeyleri değil, selefin fehmini ve alimlerin icmasını esas almanız gerekmektedir vesselam.

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1978
  • Değerlendirme Puanı: +50/-0
Kudret Hadisi ve Aişe Hadisi Hakkında Genel Değerlendirme ve Tenbihler:

Bu bölümde sözkonusu iki hadis ve benzeri nakiller hakkında genel bir değerlendirme yaparak bu bahsi kapatmak istiyoruz. Yukarda kudret hadisinin sıfatlardaki cehaletle alakalı olduğunu söyleyen alimlerden nakiller yapmıştık. Şimdi ise hadise çeşitli teviller getiren alimlerin görüşlerini ele alarak bu noktadan hareketle bazı tenbihlerde bulunmak istiyoruz. Mesela İbnul Cevzi hadisten sıfatlarda cehalet özrünü istinbat eden alimleri reddederek hadisi şu şekilde açıklamıştır:


جَحْدُهُ صِفَةَ الْقُدْرَةِ كُفْرٌ اتِّفَاقًا وَإِنَّمَا قِيلَ إِنَّ مَعْنَى قَوْلِهِ لَئِنْ قَدَرَ الله على أَي ضيق وَهِي كَقَوْلِه وَمَنْ قُدِرَ عَلَيْهِ رِزْقُهُ أَيْ ضُيِّقَ

Onun kudret sıfatını reddetmesi ittifakla küfürdür. Bu çerçeveden onun eğer Allah bana kadir olursa sözü, sıkıstırır-zorlarsa demektir. Bu şu ayetteki ifadeye benzer: "Rızkını daraltırsa" (Fecr 89/16) yani rızkı zorlastırılır, daraltılırsa demektir, denilmistir. (Nakleden İbn Hacer, Feth'ul-Bari Kitab'u Ehadis'il-Enbiya, 6/523)”

Dikkat edilirse İbn’ul Cevzi’nin söylediği şey İbn Kuteybe, İbn Teymiye, İbn Kayyım, Ebu Batin gibi selefi akidedeki alimlerin sözlerine zıttır. Hatta hadisin zahirine zıttır ve hadise zorlama bir tevilde bulunmuştur. Şeyhulislam İbn Teymiye (rh.a) Aişe hadisi açıkladığı yerin bir öncesinde hadise getirilen bu tevilleri reddetmiş ve hatta bunları tahrif olarak nitelemiştir:


وَمَنْ تَأَوَّلَ قَوْلَهُ: لَئِنْ قَدَرَ اللَّهُ عَلَيَّ بِمَعْنَى قَضَى أَوْ بِمَعْنَى ضَيَّقَ فَقَدْ أَبْعَدَ النُّجْعَةَ وَحَرَّفَ الْكَلِمَ عَنْ مَوَاضِعِهِ فَإِنَّهُ إنَّمَا أَمَرَ بِتَحْرِيقِهِ وَتَفْرِيقِهِ لِئَلَّا يُجْمَعَ وَيُعَادَ.

“Adamın ‘Allah bana kadir olursa’ sözünü ‘Allah bana takdir ederse, hükmederse’ veyahut da ‘beni sıkıştırırsa’ şeklinde tevil edenler uzak yerlere sapmış ve kelimeleri yerlerinden kaydırmış, tahrif etmişlerdir. Zira bu adam cesedini yaktırıp parçalara ayırmakla ancak cesedinin bir araya toplanmamasını ve yeniden diriltilmemeyi hedeflemişti.”

Ardından hadisin neden onların bahsettiği manaya gelemeyeceğini usulen izah etmiş ve hadisin bu şekilde tevil ve tahrif edilmesinin adamın cesedini yaktırmasını anlamsız kılacağını beyan etmiştir. Şöyle demektedir:


فَلَوْ كَانَ مُقِرًّا بِقُدْرَةِ اللَّهِ عَلَيْهِ إذَا فَعَلَ ذَلِكَ كَقُدْرَتِهِ عَلَيْهِ إذَا لَمْ يَفْعَلْ لَمْ يَكُنْ فِي ذَلِكَ فَائِدَةٌ لَهُ

“Eğer bu kimse bunu (yani cesedini yaktırma vs işleri) yaptığı takdirde de Allahın buna tıpkı yapmadığı zamanki gibi kadir olacağını kabul etmiş olsaydı bunu yapmasının kendisine hiçbir getirisi olmazdı.”

Nihayet sözü şu şekilde bağlamıştır:


فَغَايَةُ مَا فِي هَذَا أَنَّهُ كَانَ رَجُلًا لَمْ يَكُنْ عَالِمًا بِجَمِيعِ مَا يَسْتَحِقُّهُ اللَّهُ مِنْ الصِّفَاتِ وَبِتَفْصِيلِ أَنَّهُ الْقَادِرُ وَكَثِيرٌ مِنْ الْمُؤْمِنِينَ قَدْ يَجْهَلُ مِثْلَ ذَلِكَ فَلَا يَكُونُ كَافِرًا. وَمَنْ تَتَبَّعَ الْأَحَادِيثَ الصَّحِيحَةَ وَجَدَ فِيهَا مِنْ هَذَا الْجِنْسِ مَا يُوَافِقُهُ

"Burada anlatılan şeyin nihai noktası şudur: Bu adam Allahın layık olduğu sıfatların hepsini bilmeyen ve keza Onun el-Kadir oluşunun tafsilatını bilmeyen birisi idi. Müminlerden bir çoğu da bazen bu tip hususlarda cahil olabilir ve bundan dolayı kafir olmazlar. Sahih hadisleri inceleyen birisi bu cinsten olup buna uygun birçok şey bulabilir.”

Ardından da Aişe hadisini zikretmektedir. O yeri daha önce aktarmıştık. (Fetava, 11/410-411)

Dikkat edilirse İbn Teymiye’ye göre bu adamın cehaleti kudret sıfatı hakkındaki umum bir cehalet değil, cesedin bu şekilde tamamen yok edildiği takdirde tekrar bir araya gelmesini mümkün görmediğinden dolayı Allahın kudreti dahilinde olmayacağı şeklindeki hususi, özel bir cehalettir. Bu da yine Şeyhin işaret ettiği gibi kudret sıfatının aslında değil tafsilatındaki bir cehalettir.

İbnul Cevzi ve benzerlerinin hadisi tevil etmelerine gelince; şüphesiz ki bu, onların sıfatlarla alakalı genel tevilci yaklaşımının bir uzantısıdır. İbnul Cevzi (Allah onu da bizi de bağışlasın) sıfatlar konusunda selefin yolundan ayrılmış ve hatta selefin yoluna tutunarak sıfatları kabul ettikleri için –kendisi de Hanbeli olmasına rağmen- Hanbelileri şiddetli bir şekilde reddetmiş ve onları mücessime olmakla suçlamıştır. İbn Teymiye (rh.a) Fetava 4/165 ve devamında onun bu sözlerini almış ve kendisine reddiyede bulunmuştur. Bunu Külliyatın Türkçesinde de bulmanız mümkündür. Şunun anlaşılması gerekir ki ilk dönemlerden bu yana nassların zahirini esas alan Ehli sünnet ile aklı esas alan ve de nassları kendi akıllarına göre tevil ve tefsir etmeye çalışan kelamcı zümreler arasında bir çatışma sözkonusudur. İnsan bu noktada akılcı Mutezilenin usulüne sahip oldukları halde kendilerini selefi gibi takdim edenlerin varlığına hayret etmektedir. Maalesef gördüğümüz kadarıyla günümüzde kendisini selefe nisbet ettikleri halde kudret hadisi, Aişe hadisi vb konularda ileri geri konuşanlar bu haldedir ki günümüz selefi davetçisi geçinenlerin Kudsi, Murat Gezenler, Ebu Hanzala ve saire'nin bu konulara yaklaşımı aşağı yukarı aynıdır. Hatta Cehalet kitabının yazarı Ferrac bile birçok konuda isabetli konuşmasına rağmen bu hadislerle alakalı tek taraflı nakillerde bulunmuş, örneğin Aişe hadisi ile alakalı İbn Teymiyye'nin görüşünden hiç bahsetmemiş, kudret hadisi ile alakalı da bu hadisin zahirinin sair nasslara muhalif olduğundan dolayı terkedilmesi ve tevil edilmesi gerektiği gibi kelamcıların sözlerini andıran açıklamalar yapmıştır.  Halbuki iyi düşünülürse sıfatlardaki cehalet meselesinin sıfatlar konusunun devamı olduğu ve sıfatlarda inkara ve tevile sapanların bu meselede de aynı tevillere sarıldıkları görülür. Çünkü bu mesele de diğeri gibi vahye mi tabi olacağız, aklımıza mı tabi olacağız bunlar arasında tercih yapmayı gerektiren meselelerdendir. Mutezile bu kudret hadisinin dinin asıllarına zıt olduğunu ileri sürerek hadisi reddetti ve İbn Kuteybe gibi alimler onlara cevap verdi. İlerki dönemlerde de Eşariler bu hadise zorlama teviller getirdiler ve İbn Teymiye gibi alimler de onları reddetti. Onlar, sıfat hadislerini Allahı kullara benzetmeye yani şirke yol açar endişesiyle tevil ettikleri gibi kudret hadisi gibi hadisleri de Allahı tanımayan kimselere müslüman demeye yol açar endişesiyle tevil ettiler. Selefe tabi olan alimler ise bu zorlama tevilleri redderek bütün bu hadislerin zahirini aldılar ve bunlarda işin hakikatinde nassa muhalif bir cihet bulunmadığını açıklamalarıyla ortaya koydular. İşte bu tip meseleler kişinin gerçekten selefi olup olmadığını ortaya koyan ayrım noktalarıdır. Kişi eğer nassların zahirine ve selefin fehmine yapışan bir selefi ise bu hususlarda akılcılık yapmadan vahye tabi olacak, yok aklını esas alan bir kelamcı ise geçmişte ve günümüzdeki bütün kelam ehlinin yaptığı gibi aklına uymayan herşeye birbirinden fasit teviller getirecektir Vallahu a'lem.

Deniz Tevhid

  • Ziyaretçi
Sitenizi araştırdığım kadarıyla sadece isim sıfat konusunda sıkıntısı olan birinin Allah Azze ve Cellenin bir sıfatını cehaleti sebebiyle inkar edeni hüccet ikame etmeden tekfir etmiyorsunuz. Lakin "MUAYYEN TEKFİRİN HÜKMÜ VE HÜCCETİN ULAŞMASI İLE HÜCCETİN ANLAŞILMASI ARASINDAKİ Fark" kitabınızda Allah Azze ve Celle'nin bir sıfatını inkar edeni hiç hüccet ikame edilmeden tekfir edileceğinden bahsediliyor. Belkide konuyu ben fehmetmemiş olabilirim. Aydınlatırsanız sevinirim. "

"Her kim Allâhu Teâlâ'ya ortak koşar, O'nun Rububiyetini veya Vahdâniyetini (tek oluşunu) ya da SIFATLARINDAN BİR SIFATI İNKAR EDER veyâhut da Allâh'a eş veya çocuk isnad eder yâhut bir nebîyi ya da Allấhu ya Teâlâ'nın kitaplarından bir kitabı  da kitaptan bir şeyi inkâr eder ya da Allâhu Teâlâ'ya veya Rasûlú Sallallâhu Áleyhi ve Sellem'e sebbederse (söverse) tekfir edilir.  Herhangi bir şeyi helâl katılmış açık harâmlardan herhangi bir... (İbnu Kudame, el-Muknî, 446) "

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1978
  • Değerlendirme Puanı: +50/-0
Bismillahirrahmanirrahim,

Sorunuza cevap verilecektir. Yalnız sorunuzda anlamadığım birkaç nokta var, şöyle ki: İbnu Kudame’nin Allah’ın sıfatlarını inkar eden birisini mutlak anlamda tekfir ettiği şeklinde yorumladığınız bir nakli bizim tercüme ettiğimiz Muayyen Tekfir kitabından paylaşmışsınız, lakin onun hemen altında başka alimlerin –ki bunlar yine Hanbeli alimlerinden olan İbnu Teymiye ve İbn’ul Kayyim’dir- sıfatlar konusunda cehaletin özür olabileceğine dair sözleri var, bunları paylaşmamışsınız. Bunun sebebini öğrenebilir miyiz acaba? Sorunun girişinde “sadece isim sıfat konusunda sıkıntısı olan birinin Allah Azze ve Cellenin bir sıfatını cehaleti sebebiyle inkar edeni hüccet ikame etmeden tekfir etmiyorsunuz” diyerek sıfatlar konusunda hüccet ikamesi şartı koşmanın sadece bizim ihdas ettiğimiz bir görüş olduğu şeklinde anlaşılabilecek bir ifade kullanmışsınız ve ardından İbnu Kudame’nin zahirde buna zıt gözüken bir kavlini paylaşmışsınız. Öyle ki mücerred olarak sizin bu sorunuzu okuyan birisi, meseleyi şu şekilde anlar: Bu Darultawhid adminleri sıfatlar hususunda sapan birine hüccet ikamesi gerekir, şeklinde bir görüş uydurmuşlar, halbuki kendi bastıkları kitapta bile alimlerden bunun muhalifi görüş naklediyorlar! Sizin kasdınız illa ki budur demiyorum, sizi tanımıyoruz, forum kurallarına muhalif olarak kendinizi de tanıtmamışsınız ama açıkçası bu hususlar dikkatimi çektiği için bunu da gündeme getirmeden geçemedim. Şimdi Muayyen Tekfir kitabında sizin alıntıladığınız yerin tamamı şu şekildedir:

Alıntı
“Misal olarak İbnu Kudame Rahimehullâh “el-Muknî” adlı eserinin “Riddet Bâbı”na girişte şöyle demektedir:

فَمَن أَشْرَكَ بِاللّٰهِ أَوْ جَحَدَ رُبُوبِيَّتَهُ أَوْ وَحْدَانِيَّتَهُ أَوْ صِفَةً مِنْ صِفاتِهِ، أَوِ اتَّخَذَ لِلّٰهِ صاحِبَةً أَوْ وَلَدًا، أَوْ جَحَدَ نَبِيًّا أَوْ كِتَابًا مِنْ كُتُبِ اللّٰهِ تَعَالَى أَوْ شَيْئًا مِنْهُ، أَوْ سَبَّ اللّٰهَ تَعَالَى أَوْ رَسُولَهُ كُفِّرَ. وَمَنْ جَحَدَ وُجُوبَ الْعِبَادَاتِ الْخَمْسِ أَوْ شَيْئًا مِنْهَا، أَوْ أَحَلَّ الزِّنَا أَوِ الْخَمْرَ أَوْ شَيْئًا مِنَ الْمُحَرَّمَاتِ الظّاهِرَةِ المُجْمَعُ عَلَيْهَا لِجَهْلٍ عُرِفَ ذٰلِكَ، وَإِنْ كَانَ مِمَّنْ لَا يَجْهَلُ ذٰلِكَ كُفِّرَ

“Her kim Allâhu Teâlâ’ya ortak koşar, O’nun Rububiyetini veya Vahdâniyetini (tek oluşunu) ya da sıfatlarından bir sıfatı inkâr eder veyâhut da Allâh’a eş veya çocuk isnad eder yâhut bir nebîyi ya da Allâhu Teâlâ’nın kitaplarından bir kitabı ya da kitaptan bir şeyi inkâr eder ya da Allâhu Teâlâ’ya veya Rasûlü Sallallâhu Aleyhi ve Sellem’e sebbederse (söverse) tekfîr edilir. Her kim de cehâletten dolayı beş ibâdetin farziyetini veya bunlardan bir şeyi inkâr ederse ya da zinâyı veya içkiyi veyâhut da üzerinde icmâ edilmiş açık harâmlardan herhangi bir şeyi helâl addederse ona ta’rif yapılır. Bu kimse bu husûsta câhil olmayacak birisi ise tekfîr edilir.” (İbnu Kudame, el-Muknî, 446)

Açıkça görüldüğü üzere Şeyh Rahimehullâh şirk ve benzeri usûluddîn konularında ta’rifi yani hüccet ikâmesini zikretmemiş ve asılları ihlâl edenleri doğrudan tekfîr etmiş, ta’rifi ancak farzlar ve harâmlar gibi ahkâma dâir meselelerde zikretmiş ve bu husûsta usûl ve furû meseleleri açıkça birbirinden ayırmıştır. Sözkonusu eserin (eş-Şerh’ul Kebîr, el-Mubdî gibi) şerhlerinde zikredildiği üzere, farzlar hakkındaki cehâlet de ancak ilme ulaşma imkânı olmayan kimseler için geçerlidir. Diğer fıkıh kitaplarının da mürted bâbları vesâir bölümlerine bakıldığında aynı usûlün takip edildiği ve hiç birisinin şirkle alâkalı hüccet ikâmesinden bahsetmedikleri açıkça görülür.

Bid’at ehlinin hataya düştüğü sıfatlar bahsi gibi meseleler hakkında ise (İbnu Teymiyye’nin fıkhi görüşlerini derleyen) “el-İhtiyârât” adlı eserin sahibi (İbnu Teymiyye’den naklen) diyor ki:

“Mürted, Allâhu Teâlâ’ya şirk koşan veya Allâhu Teâlâ’nın Rasûlü’ne yâhut onun getirdiği şeylere buğzeden veya her tür münkeri kalben inkâr etmeyi terk edendir. Veyâhut da sahâbeden (ve tâbiin ile teba-i tâbiinden yani seleften) kâfirlerle beraber savaşanlar olduğunu ya da buna cevaz verdiklerini vehmeden kimse (aynı şekilde mürted)dir. Veya üzerinde kâti bir şekilde icmâ edilmiş bir hükmü inkâr eden ya da kendisiyle Allâh arasına vasıtalar koyup onlara tevekkül eden, onlara du’â eden, onlardan isteyen kişi (icmâ ile mürted)dir. Her kim Allâhu Teâlâ’nın sıfatlarından birisinde şüphe ederse ve onun benzeri durumda olan kişilerin bu sıfat hakkında cehâletleri yoksa bu kimse mürteddir. Eğer ki onun benzeri durumda olan kişilerin bu sıfat hakkında cehâletleri varsa o zaman bu kişi mürted olmaz. Bu nedenledir ki Nebî Sallallâhu Aleyhi ve Sellem Allâhu Teâlâ’nın kudretinde şüphe eden adamı tekfîr etmemiştir.” (bkz: el-İhtiyârât, 307 ve ayrıca bu kitabı ihtivâ eden İbnu Teymiyye, el-Fetâvâ’ul Kubrâ, 5/535)

Şeyh Eba Butayn Rahimehullâh, İbnu Teymiye Rahimehullâh’ın bu sözünü naklettikten sonra şöyle demiştir:

“İmâm, geçen husûslar arasında kişiyi kâfir kılan şeylerin hepsini mutlak olarak ifade etmesine rağmen sıfatlar konusunda câhil ile câhil olmayanı birbirinden ayrı tutmuştur. Bununla beraber Şeyh (İbnu Teymiyye) Rahimehullâhu Teâlâ’nın Cehmiye ve diğerlerinin tekfîrinde tevakkuf etmeye dâir görüşü, İmâm Ahmed Rahimehullâh ve ondan başka İslâm (ümmetinin) imâmlarının nasslarına (açık lafızlarına) terstir.” (Eba Butayn, el-İntisâr li Hizbillâh’il Muvahhidîn)

Şeyh’ul İslâm Rahimehullâh’ın sözü hüccet ikâmesinin şirk ve riddet ile alâkalı olmayıp Allâh’ın sıfatları gibi bazı yönlerden kapalılık ihtivâ eden meselelere has olduğu noktasında açıktır. Şeyh Rahimehullâh’ın bu kavli hakkında geniş bilgi için Şeyh Eba Butayn’a ait “el-İntisâr” adlı kitabın tercümesinden 72. sahife ve devamındaki açıklamalara mürâcaat edilebilir.

İbn’ul Kayyim Rahimehullâh ise “Turûk’ul Hukmîyye” adlı eserinde bid’at ehlinin şahitliğinin kabûl edilip edilmeyeceği meselesi hakkında şunları zikretmektedir:

“Eğer bu kimse âlemin sonradan yaratılmış olduğunu, kezâ cesetlerin dirileceğini inkâr edenler, Allâh’ın kâinatta olan her şeyi bildiğini, kendi dilemesi ve irâdesi ile fâ’il olduğunu reddedenler gibi, sahip olduğu mezheple kâfir olan kimselerden ise şahitliği kabûl edilmez. Çünkü bunlar İslâm üzere değildir. Bu kimse İslâm’ın aslına muvafık olup bazı usûllerde muhâlif olan -örneğin Rafizîler, Kaderiye, Cehmiyye ve Gulat-ı Mürcie gibi- fırkalara mensupsa bunlar, kısımlara ayrılırlar:

Bunlardan bazıları basiretsiz câhillerdir ki bu kimseler, eğer hidâyeti öğrenme kudretleri yoksa tekfîr veya tefsîk edilmez, şahitlikleri de reddedilmez. Bunların durumu tıpkı erkekler, kadınlar ve çocuklardan (gerçekten) âciz olup hiçbir çareye gücü yetmeyenler, hiç bir yol bulamayanlar gibidir. İşte bunları, umulur ki Allâh affeder; Allâh çok affedicidir, bağışlayıcıdır. (Bkz. en-Nisâ 4/99)

İkinci kısım ise hidâyeti sorup talep etmeye, hakkı öğrenmeye gücü yettiği hâlde sırf dünyevî meşgâleler veya liderlik kavgası, dünya lezzetleri ve geçim kaygısı gibi şeylerle meşgul olduğundan dolayı (araştırmayı) terk eden kimsedir ki işte bu kimse tefrit (ihmalkârlık) içerisinde olup azâb tehdidini hak etmiştir. Gücü yettiği oranda Allâh’tan sakınma vecibesini yerine getirmediği için günahkârdır. Bu kimselerin hükmü, bazı vâcibleri terk edenlerin hükmü gibidir…” (İbn’ul Kayyim, Turûk’ul Hukmîyye, 234)

İbn’ul Kayyim Rahimehullâh’ın -hepsi kendilerine Müslüman ismi verdiği hâlde- bid’at ehlini tekfîr edilen ve edilmeyen diye iki kısma ayırmasına dikkat edilsin. Bu taksimâtı da bu fırkaların İslâm’ın aslını kabûl edip etmemesine göre yapmıştır. İbn’ul Kayyim’in İslâm’ın aslından neyi kasdettiğini ise ileride Şeyh İshâk Rahimehullâh’ın nakledeceği üzere İbn’ul Kayyim Rahimehullâh “Tarîk’ul Hicreteyn ve Bâb’us Sa’âdeteyn” adlı eserinde izâh etmiş ve bundan kasdın şirkten teberri etmek olduğunu ortaya koymuştur.

Âlimlerin şirk ile diğer meselelerin arasını ayıran ve hüccet ikâmesini sadece şirkin aşağısındaki meselelere tahsîs eden sözleri çoktur ancak biz Şeyh İshâk Rahimehullâh’ın sözüne şahit olarak bu kadarıyla iktifâ ediyoruz. Bu husûsta Şeyh Muhammed bin Abdilvehhâb Rahimehullâh ve diğer Necd davet imâmlarının sözlerini ise Şeyh İshâk Rahimehullâh ileride nakledecektir.”


Bu naklettiğimiz bölüm Şeyh İshak’ın şu sözlerinin altına tarafımızdan koyulmuş dipnottur:

“Bu esâs hakkında Allâh’a şirk koşan kimsenin tekfîri açısından dîn imâmlarının cevâbının bu olduğunu, böyle bir kimsenin tövbe ettirileceğini, eğer tövbe etmezse öldürüleceğini göreceksin. Onlar, usûle (dînin asıllarına) dâir meselelerde ta’rifi zikretmezler. Ta’rifi, delîllerin bazı Müslümanlara kapalı olabileceği hâfi (kapalı) meselelerde, Kaderiye ve Mürcie gibi bid’at ehlinin tartıştıkları konularda, yine sarf ve atf gibi hâfi bir meselede zikreder.”

Şimdi açıkça görüldüğü üzere, sıfatlar hususunda cehaletin bazı durumlarda mazeret olabileceği görüşünü İbnu Teymiyye ve -Cehmiye’den bazılarının tekfir edilemeyeceğini söylemesi hasebiyle- İbn’ul Kayyim açıkça ifade etmektedir. Şimdi siz tam olarak neyi soruyorsunuz? Bu alimlerin görüşünün de batıl olduğunu ve İbnu Kudame’nin sözleriyle çeliştiğini mi söylüyorsunuz yoksa mücerred İbnu Kudame’nin sözlerinin açıklamasını mı talep ediyorsunuz?

Eğer İbnu Kudame’nin sözlerinin açıklamasını talep ediyorsanız, bunun için onun bu sözlerini şerh eden alimlerin eserlerine müracaat etmek en isabetli yol olacaktır. İbnu Muflih (v. 884) sözkonusu el-Mukni kitabına yazdığı şerhte Şeyh’in bu sözlerini şu şekilde açıklamaktadır:


(صِفَةً مِنْ صِفَاتِهِ) اللَّازِمَةِ، قَالَهُ فِي " الرِّعَايَةِ "، لِأَنَّهُ كَجَاحِدِ الْوَحْدَانِيَّةِ، وَفِي الْفُصُولِ: شَرْطُهُ أَنْ تَكُونَ الصِّفَةُ مُتَّفَقًا عَلَى إِثْبَاتِهَا

“Onun” lazım (zatından ayrı düşünülmesi mümkün olmayan) “sıfatlarından  birini inkar ederse” Bunu er-Riaye adlı eserde söylemiştir. Zira o, vahdaniyyeti (Allah’ın birliğini) inkar eden gibidir. El-Fusul adlı eserde ise şöyle geçmektedir: Bunun şartı, sözkonusu sıfatın kabulü hakkında ittifak olmasıdır.”

İbnu Muflih, bunları el-Mübdi fi Şerh’il Mukni, 7/479’da söylemiştir. Behuti, aynısını söylemiştir. (Keşşaf’ul Kına, 6/168). er-Ruheybani de bu kanaattedir. (Metalib’u Ul’in Nuha, 6/276) Merdavi de İbnu Akil’in el-Fusul adlı eserindeki sözünü onaylayarak nakletmektedir. (El-İnsaf, 10/326)

Başka bir Hanbeli alimi olan Abdulkadir eş-Şeybani (v.1135) “Delil’ut Talib” adlı eserde geçen benzer bir ibareyi şerh ederken şöyle demektedir:

أو صفةً من صفاتِهِ اللازمة له، كالحياةِ والعلم

“…Veya onun hayat ve ilim gibi lazımi sıfatlarından birisini inkar ederse…” (Neyl’ul Mearib bi Şerhi Delil’it Talib, 2/389)

Behuti, Zad’ul Mustakni’deki benzer ibarenin şerhinde şöyle demektedir:

أو) جحد (صفة من صفاته) كالحياة والعلم كفر

“Veya” Onun sıfatlarından bir sıfatı “inkar ederse” Hayat ve ilim gibi, kafir olur.” (er-Ravd’ul Murbi’ Şerhu Zad’il Mustakni, 1/681)

Burada ismi geçen alimler, Hanbelilerin en meşhur alimleridir ve de zikri geçen kitaplar da Hanbeliler arasındaki en yaygın ve muteber kitaplardır. Görüldüğü üzere hepsi Hanbeli kitaplarında geçen bu ibareyi birbirine yakın şerh etmişler ve bundan hayat ve ilim gibi İslama intisap eden hiç kimsenin inkar edemeyeceği sıfatların inkarını anlamışlardır. Üstelik hakkında ittifak edilen sıfatlardan olmasını da şart koşmuşlardır ki bundan kasıd da kıble ehli arasında ittifak edilen olmalıdır. Yoksa buradan istivayı istila diye tefsir eden birisi kafirdir şeklinde bir mana çıkartmamışlardır.

Burada Allah’ın zatından asla ayrı düşünülemeyecek sıfatlardan olması ve hakkında ittifak olan sıfatlardan olması şartlarına dikkat edilmelidir. Bunlardan kasıd, bütün ümmetin üzerinde müttefik olduğu hayat, ilim, kudret, yaratma gibi sıfatlardır. Bunlar zaten bizzat rububiyete taalluk eden sıfatlardır. Daha önce de ifade ettiğimiz gibi “İlahi Sıfatlar konusundaki cehaletin ölçüsü şudur: Eğer ki kişinin bilmediği sıfat, mevsufunun yani O sıfata sahib olan Zat’ın onsuz düşünülemeyeceği, tasavvur edilemeyeceği bir sıfatsa yani kişi O sıfata cahil kaldığı zaman aslında o sıfatın sahibine büsbütün cahil kalmış olacaksa böyle bir sıfat hakkında bilgisizlik asla caiz olmaz. Allah’ın ilahlık ve rabliğinin ayrılmaz parçası olan bu tarz sıfatlara cahil olan bir kişi asla mümin bir muvahhid olamaz.” Sıfatlarda cehalet özür olur mu olmaz mı tartışması ise bunlar dışında kalan sıfatlarla alakalıdır.

Hanbeli alimlerinin İbnu Kudame'nin sözlerine yaptığı açıklamalardan o sözlerle İbni Teymiye'nin sözleri arasında bir çelişki olmadığı da ortaya çıkmaktadır. Bu açıklamalar olmasa bile yine mücerred sözün kendisinden hareketle bir çelişkinin varlığı isbatlananamaz. Zira hiç kimse Allah'ın sıfatlarını inkar edenin hiç bir zaman kafir olmayacağını savunmamaktadır. İbnu Kudame'nin söylediği söz umum olarak zaten doğrudur. Tartışma bu sözün tafsilatındadır. Yani Allah'ın sıfatlarını inkar eden elbette ki kafir olur. Lakin bu hüküm bütün sıfatlarla alakalı mı geçerlidir, yoksa belli bir kısmı hakkında mı geçerlidir? Alimler bunun Allah'ın zatından asla ayrı düşünülmesi mümkün olmayan sıfatlarıyla ve varlığında ittifak edilen sıfatlarla alakalı olduğunu söyleyerek mevzuya açıklık getirmişlerdir. Bunun da İbni Teymiye'nin söylediğinden bir farkı yoktur. İstiva, yed, vech gibi sıfatlar ise haberi sıfatlardır, hüccet ulaşmamış bir kimse bunları bilmese bu kimse Allah'ı tanımıyor denemez.

Eğer İbnu Teymiyye’nin söylediği şeyin batıl olduğunu düşünenler varsa, bizler sıfatlar hususunda tevil ve cehaletin bazı hallerde mazeret olabileceği konusunu daha önce ayrıntılı olarak işlemiştik. Orada da anlatıldığı gibi İbnu Teymiye bunu kendi kesesinden değil, bilakis “Kudret hadisi” vb hadislerden istidlal ederek söylemektedir. Üstelik selef imamlarının görüşü de bu doğrultudadır.

İbn Ebi Ya’la (rh.a) v. 526, “Tabakat’ul Hanabile” adlı eserinde İmam Şafii’nin şöyle dediğini nakletmektedir:


قرأت عَلَى المبارك قلت: له أخبرك مُحَمَّد بْن عَلِيِّ بْنِ الفتح قَالَ: أَخْبَرَنَا عَلِيّ بْن مردك قَالَ: أَخْبَرَنَا عَبْد الرَّحْمَنِ بْن أبي حاتم قَالَ: حَدَّثَنَا يونس ابن عبد الأعلى المصري قَالَ: سمعت أبا عَبْد اللَّه مُحَمَّد بْن إِدْرِيسَ الشافعي يقول وقد سئل عَنْ صفات اللَّه وما ينبغي أن يؤمن به فقال: لله تَبَارَكَ وَتَعَالَى أسماء وصفات جاء بها كتابه وأخبر بها نبيه - صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ - أمته لا يسمع أحدًا من خلق اللَّه قامت عليه الحجة أن القرآن نزل به وصح عنه بقول النَّبِيّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فيما روى عنه العدل فإن خالف ذلك بعد ثبوت الحجة عليه فهو بالله كافر فأما قبل ثبوت الحجة عليه من جهة الخبر فمعذور بالجهل لأن علم ذلك لا يدرك بالعقل ولا بالروية والفكر

“Mübarek’e kıraat ettim (okudum) ve dedim ki: Sana Muhammed bin Ali bin el Feth haber verdi ve dedi ki: Bize Ali bin Merdek haber verdi ve dedi ki: Bize Abdurrahman bin Ebi Hatim haber verdi ve dedi ki: Bize Yunus bin Abd’il A’la el-Mısri tahdis etti ve dedi ki: Muhammed bin İdris eş-Şafii’yi, kendisine iman edilmesi gereken Allah’ın sıfatları hakkında sorulduğunda şöyle derken işittim:

 “Allah’ın isim ve sıfatları vardır. Kitabında bunlar gelmiş, Onun Nebisi (sallallahu aleyhi ve sellem) de bunu ümmetine haber vermiştir. Allahın yarattıklarından her kim buna dair Kuranda nazil olan ve de Nebi’nin (sallallahu aleyhi ve sellem) sözü adil kimselerden sahih olarak rivayet edilen hususları işitir ve kendisine hüccet ikame olunursa o da kendisine hüccet geldikten sonra buna muhalefet ederse o kimse Allahı inkar etmiştir. Ancak haber yönünden hüccetin ulaşmasından önce onlardan bir şeye muhalefet etse, cehaleti yüzünden ma’zur görülür. Çünkü isim ve sıfatların bilgisi akıl, görüş ve fikirle idrak edilemez…”

Şafii (ra) sözlerine şu şekilde devam etmektedir:

ونحو ذلك أخبار اللَّه سبحانه وَتَعَالَى أتانا أنه سميع وأن له يدين بقوله " بَلْ يَدَاهُ مبسوطتان " وأن له يمينا بقوله " وَالسَّمَوَاتُ مطويات بيمينه " وأن له وجها بقوله " كُلُّ شيء هالك إلا وجهه " وقوله " وَيَبْقَى وَجْهُ رَبِّكَ ذُو الجلال والإكرام " وأن له قدما بقول النَّبِيّ - صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ -: " حتى يضع الرب فيها قدمه " يعني جهنم وأنه يضحك من عبده المؤمن بقول النَّبِيّ - صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ - للذي قتل فِي سبيل اللَّه " إنه لقي اللَّه وهو يضحك " إليه وأنه يهبط كل ليلة إلى سماء الدنيا بخبر رَسُول اللَّهِ - صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ - بذلك وأنه ليس بأعور بقول النَّبِيّ - صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ -: " إذ ذكر الدجال فقال: إنه أعور وإن ربكم ليس بأعور " وأن المؤمنين يرون ربهم يوم القيامة بأبصارهم كما يرون القمر ليلة البدر وأن له إصبعا بقول النَّبِيّ - صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ -: " ما من قلب إلا وهو بين إصبعين من أصابع الرحمن عَزَّ وَجَلَّ " فإن هذه المعاني التي وصف اللَّه بها نفسه ووصفه بها رسوله - صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ - مما لا يدرك حقيقته بالفكر والروية فلا يكفر بالجهل بها أحد إلا بعد انتهاء الخبر إليه بها فإن كان الوارد بذلك خبرًا يقوم فِي الفهم مقام المشاهدة فِي السماع وجبت الدينونة عَلَى سامعه بحقيقته والشهادة عليه كما عاين وسمع من رَسُول اللَّهِ - صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وسلم - ولكن يثبت هذه الصفات وينفي التشبيه كما نفي ذلك عَنْ نفسه تعالى ذكره فقال: " لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَيْءٌ وَهُوَ السميع البصير ".

"İşte bu şekilde Allah (Subhanehu ve Teala)’nın kendisi hakkındaki şu tarz haberleri bize gelmiştir: O, Semi’dir (İşitendir) Onun iki eli vardır “Bilakis Onun iki eli de açıktır” (Maide: 64) Yine Onun sağ eli vardır “Gökler Onun sağ elinde dürülmüştür” (Zümer: 67) Keza Onun vechi (yüzü) vardır: “Onun vechi haricinde her şey helak olmaya mahkumdur” (Kasas: 88) “Sadece Rabbinin ikram ve celal sahibi olan vechi baki kalacaktır” (Rahman: 27) Yine Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem)’in kavlinde zikredildiği gibi Onun ayağı vardır: “Nihayet Rabb Teala cehenneme ayağını koyar” Keza O, Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem)’in Allah yolunda öldürülen kişiyle alakalı şu kavlinde beyan buyrulduğu üzere mümin kuluna güler: “O, Allah’ın huzuruna çıktığında Onu güler bir halde bulur” Aynı şekilde Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in haber verdiği gibi O, her gece dünya semasına iner. Yine Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in Deccal’le alakalı şu kavlinde haber verdiği üzere O, tek gözü kör değildir: “Deccal’in tek gözü kördür lakin Rabbiniz tek gözü kör değildir” Aynı şekilde müminler kıyamet günü Rabblerini tıpkı dolunayı gördükleri gibi göreceklerdir. Ayrıca Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem)’in şu kavlinde olduğu gibi Onun parmakları da vardır: “Hiçbir kalp yoktur ki Rahman’ın parmaklarından iki parmağın arasında olmasın”  İşte Allahın kendisini vasfettiği,  keza Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in vasfettiği bu manalar ki bunların hakikatleri akılla, görüşle ve fikirle kavranamaz; işte kendisine haber ulaşmadığı müddetçe cehaletten dolayı bu hususta hiç kimse tekfir edilemez. Kendisine bu konulardaki haberler ulaşan kimse bunları kavrama hususunda bizzat bunları işitme yoluyla müşahede eden kimsenin makamındadır. Bu haberleri işiten kimseye düşen; tıpkı bunları Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’den bizzat görmüş ve işitmiş olan bir kimse gibi bu haberlerin hakikatini din edinmek ve onlara şahitlik yapmaktır. Lakin bu sıfatları kabul etmekle beraber teşbihi (kullara benzetmeyi) de reddeder. Tıpkı Allahu teala’nın kendi nefsinden bunu nefyettiği gibi: “Onun benzeri hiçbir şey yoktur, O İşitendir, Görendir.” (Şura: 11)

İbn Ebi Ya’la da bu haberi kendi senediyle Tabakat’ul Hanabile 1/283’te rivayet etmiştir. Ebu Tahir es-Silefi, es-Selasun min’le Meşihat’il Bagdadiyye adlı eserinde no: 6’da kendi senediyle İbnu Ebi Hatim ve Yunus bin Abd’il A’la tarikiyle İmam Şafii’den rivayet etmiştir. Bunun İbnu Ebi Hatim’in Menakıbu Şafii adlı eserinde geçtiği zikredilmektedir. (Bkz. Feth’ul Bari 13/407). İbn Kayyım ise İctima’ul Cuyuş’il İslamiyye’nin 165. Sahifesinde bu haberi doğrudan İbn Ebi Hatim-Yunus bin Abdil A’la- Şafii kanalıyla zikretmiştir. İbn Kudame (rh.a) bu sözü “İsbatu Sifatil Uluvv” adlı eserinin 180. Sayfasında Şeyhulislam olarak isimlendirdiği Hakkari’li bir şeyh olan Ebu’l Hasen Ali bin Ahmed’den yine İbn Ebi Hatim’e ve ordan da Şafii’ye ulaşan bir senedle rivayet etmektedir. Zehebi bunu el-Arş adlı eserinde (2/293-294) rivayet etmiş ve şöyle demiştir: “Şeyhulislam bunu Şafii’nin akidesine dair eserde hepsi de sika olan ravilerden nakletmiştir.”  Hekkari’nin bu eseri matbu’dur. (İlgili rivayet için Bkz. Hekkari -Akidetuş Şafii/Thk: Berrak, sf 20-21) Zehebi, Siyer’inde (19/69) El-Hekkari’yi (v.486) hayırla yad etmekte lakin onu güvenilir bulmayan alimlerin sözlerini de nakletmektedir. Lakin şurası da vardır ki ismini zikrettiğimiz ve zikretmediğimiz bir çok alim Hekkari’nin Şafii’ye nisbet ettiği bu akide metnini hüsnü kabulle karşılamış ve ondan nakilde bulunmuşlardır. Doğrusunu Allah bilir.

Görüldüğü gibi İmam Şafii (ra) vech, yed vb sıfatları zikrederek bunların nasslarla sabit olduğunu ve bu husustaki hüccetin kendisine ulaşmadığı kimselerin ise cehaletle mazur olacağını beyan etmiştir.

Şafiilerden İbn Kuteybe (v. 276) ise şöyle demektedir:

وَقَدْ يَغْلَطُ فِي صِفَاتِ اللَّهِ تَعَالَى، قَوْمٌ مِنَ الْمُسْلِمِينَ وَلَا يَحْكُمُ عَلَيْهِمْ بِالنَّارِ، بَلْ تُرْجَأُ أُمُورُهُمْ إِلَى مَنْ هُوَ أَعْلَمُ بهم وبنياتهم.

 “Allahın sıfatları hakkında bazı müslümanlar da hatâ'ya düşebilir. Ancak bu gibilerin Cehennemlik olduklarına hükmedilemez. Bilakis onların hükmü onları ve niyetlerini en iyi bilene (Allaha) bırakılır.” (İbn Kuteybe, Te’vilu Muhtelifi’l Hadis, sf 186, Naşir: el-Mekteb'ul İslami, 1419 Türkçesi için bkz: Hadis Müdâfaası, Kayıhan Yayınları: 211-212.)

Bunlar selef alimlerinden Şafii (ra) ve yine selef zamanına yakın bir dönemde yaşamış olan İbn Kuteybe’nin sıfatlarda cehaletin özür olduğu yönündeki görüşleridir. Bu husustaki racih kavil de budur. Şeyhulislam İbn Teymiyye (rh.a) bu konuda şöyle demektedir:

وَلِهَذَا كَانَ الصَّوَابُ أَنَّ الْجَهْلَ بِبَعْضِ أَسْمَاءِ اللَّهِ وَصِفَاتِهِ لَا يَكُونُ صَاحِبُهُ كَافِرًا إذَا كَانَ مُقِرًّا بِمَا جَاءَ بِهِ الرَّسُولُ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ وَلَمْ يَبْلُغْهُ مَا يُوجِبُ الْعِلْمَ بِمَا جَهِلَهُ عَلَى وَجْهٍ يَقْتَضِي كُفْرُهُ إذَا لَمْ يَعْلَمْهُ كَحَدِيثِ الَّذِي أَمَرَ أَهْلَهُ
بِتَحْرِيقِهِ ثُمَّ تَذْرِيَتِهِ


“ …O bakımdan doğrusu şudur: Allah'ın isim ve sıfatlarının bir kısmını bilmeyen kişi kâfir olmaz. Şu şartla ki: Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)'ın getirdiklerini ikrar edip kabul etmeli ve bilmediği şeyleri bilmemesinin kâfir olmasını gerektirmeyecek şekilde bilmesini sağlayacak şeylerin ona ulaşmamış olması gerekir. Mesela yakın akrabalarına kendisinin yakılarak sonra da külünün savrulmasını isteyen kişiye dair hadis bu türdendir.” (Fetava, 7/538)

Şu halde Ehli sünnetin ekseriyetinde tercih edilen görüşe göre Allaha ve Rasulune iman edip teslim olmuş birisine konuyla alakalı hüccet ulaşmadığı takdirde Allahın sıfatlarıyla alakalı cehaleti özür olmaktadır. Böylece, İbnu Teymiyye’nin bu sözünde yanlız olmadığı, bilakis onun selefin görüşüne tabi olduğu ortaya çıkmaktadır.

Burada son olarak isim ve sıfatlar hakkındaki bazı meseleler gibi kapalı meseleler hakkında hüccet ikamesinden neyin kasdedildiğini yine sözkonusu "Muayyen Tekfir" kitabından nakletmek istiyorum:

"İbnu Teymiyye, Muhammed bin Abdilvehhâb ve seleften olsun, haleften olsun bütün muhakkik ilim ehline göre hâfi/kapalı meselelerde nasslara muhalif görüşler ileri süren kimseler hüccet ikâme olunmadan tekfîr edilmezler. Kapalı meselelerde hüccet ikâmesinden kasıd ise tekfîrin şartlarının oluşması ve engellerinin kaldırılmasıdır. Yoksa mücerred âyet ve hadîsin ulaştırılması, hüccet ikâmesi manasına gelmez. Eğer böyle olsaydı, Eşari, Maturidi, Mürcie, Mu’tezile gibi bid’at fırkalarına meyletmiş olan bütün âlimlerin -ki selef asrından sonraki İslâm meşhûrlarının çoğu böyledir- tekfîr edilmesi gerekirdi. Ancak muhakkik âlimlerden bunu söyleyen hiç kimse yoktur. Zîrâ bütün bu âlimlere göre kapalı meselelerde kendisine gelen hücceti te’vil eden kişi, bizzât Allâh ve Rasûlü’nü inkârla yüzyüze kalmadıkça tekfîr edilmez. Çünkü te’vili onu hücceti inkâr eden konumdan çıkartmaktadır. Bu durumda olan birisine de aslında hüccet ikâme olmuştur denilemez. Zira nebevî hüccetle şahsın arasına birtakım teviller girmiştir. Delîli açık olan zâhir meselelerde ise delîlin ulaşması, tek başına hüccetin kâim olması manasına gelir. Zîrâ delîl açıktır ve te’vile elverişli değildir. Bu risâlede de nakledilen ve de zâhir meseleler ile hâfi meselelerin arasını ayırd eden bütün kaviller buna delâlet etmektedir. Şeyh Muhammed bin Abdilvehhâb Rahimehullâh’ın reddiyede bulunduğu kimseler ise bizzat şirk ve riddet gibi zâhir meselelerde hüccet ikâmesini şart koşmuşlardır ki bu, âlimlerin ittifâkıyla bâtıldır. Vallâhu â’lem!"

Yani tevil, tekfire manidir. Şüphesiz bu, hafi (kapalı) meselelerde geçerli olan bir esastır. Zahir (açık) meselelerde ise, mesela Allah’ın ilmini inkar edenlerde olduğu gibi cehalet de tevil de geçerli olmaz. Vallahu a’lem.

 

Related Topics

  Konu / Başlatan Yanıt Son İleti
0 Yanıt
2165 Gösterim
Son İleti 09.06.2015, 01:14
Gönderen: İbn Teymiyye
3 Yanıt
4970 Gösterim
Son İleti 21.11.2020, 23:11
Gönderen: Tevhid Ehli
4 Yanıt
5198 Gösterim
Son İleti 20.12.2015, 07:28
Gönderen: Tevhid Ehli
0 Yanıt
2323 Gösterim
Son İleti 18.03.2016, 11:11
Gönderen: Tevhid Ehli
0 Yanıt
2194 Gösterim
Son İleti 22.05.2018, 05:01
Gönderen: İbn Teymiyye