Darultawhid

Gönderen Konu: ÜÇ TEMEL ESÂS  (Okunma sayısı 877 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1851
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
ÜÇ TEMEL ESÂS
« : 18.08.2016, 23:53 »
ÜÇ TEMEL ESÂS
-TAKDÎM-

Tercümesini okuyacağınız bu risâle, Şeyh’ul İslâm Muhammed bin Abdilvehhâb Rahimehullâh’ın belki de en önemli ve en kıymetli eserlerinden bir tanesidir. Risâlenin ismi, çoğu kaynakta “Selâset’ul Usûl” olarak geçerken bazı kaynaklarda ise “el-Usûl’us Selâse” olarak geçmektedir ki iki isim de Türkçeye “Üç Temel Esâs” olarak tercüme edilebilir, bu iki ismin kullanılmasında da -inşâllâh- bir beis yoktur.

Elinizdeki bu risâle, sahîh hadîslerde geçtiği üzere, kişiye kabirde sorulacak olan üç temel esâsı yani; Rabb’in, Dîn’in ve Peygamber’in tanıtılmasını konu almaktadır. Berâ İbnu Âzib Radıyallâhu Anh’dan nakledilen hadîste şöyle gelmiştir:


«خَرَجْنَا مَعَ رَسُولِ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فِي جَنَازَةِ رَجُلٍ مِنَ الْأَنْصَارِ، فَانْتَهَيْنَا إِلَى الْقَبْرِ وَلَمَّا يُلْحَدْ، فَجَلَسَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ وَجَلَسْنَا حَوْلَهُ كَأَنَّمَا عَلَى رُءُوسِنَا الطَّيْرُ، وَفِي يَدِهِ عُودٌ يَنْكُتُ بِهِ فِي الْأَرْضِ، فَرَفَعَ رَأْسَهُ فَقَالَ‏:‏ اِسْتَعِيذُوا بِاللهِ مِنْ عَذَابِ الْقَبْرِ.»

«Rasûlullâh Sallallâhu Aleyhi ve Sellem ile birlikte ensârdan bir adamın cenâzesinde bulunarak defnetmek üzere (Bakî Mezarlığı’na) doğru yola çıktık. Daha kabrin kazılması tamamlanmadan kabre vardık. Rasûlullâh Sallallâhu Aleyhi ve Sellem oturdu, biz de kabrin etrafına oturduk. Sanki başlarımızın üzerinde birer kuş varmış gibi (sakin duruyor) idik. Rasûlullâh Sallallâhu Aleyhi ve Sellem elindeki bir çöp ile yeri karıştırıyordu. Derken başını kaldırıp şöyle buyurdu: Kabir azâbından Allâh’a sığınınız!»

Cerîr Radıyallâhu Anh’ın rivâyetinde ise şu ilâve vardır:

Rasûlullâh Sallallâhu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu:


«وَإِنَّهُ لَيَسْمَعُ خَفْقَ نِعَالِهِمْ إِذَا وَلَّوْا مُدْبِرِينَ حِينَ يُقَالُ لَهُ‏:‏ يَا هٰذَا مَنْ رَبُّكَ؟ وَمَا دِينُكَ؟ وَمَنْ نَبِيُّكَ؟»

«Muhakkak ki (ölü, kendisini defnedenler) dönüp giderlerken (sorgu meleği tarafından) kendisine şöyle sorulduğu sırada: ‘Ey adam, Rabb’in kimdir? Dîn’in nedir? Peygamberin kimdir?’ onların ayak seslerini duyar…»

Hennâd (da hadîsin bundan sonraki kısmını şöyle) rivâyet etti: Rasûlullâh Sallallâhu Aleyhi ve Sellem (sözlerine devâmla) şöyle dedi:


«وَيَأْتِيهِ مَلَكَانِ فَيُجْلِسَانِهِ، فَيَقُولاَنِ لَهُ‏:‏ مَنْ رَبُّكَ؟ فَيَقُولُ‏:‏ رَبِّيَ اللهُ‏.‏ فَيَقُولاَنِ لَهُ‏:‏ مَا دِينُكَ؟ فَيَقُولُ‏:‏ دِينِي الْإِسْلاَمُ ‏.‏ فَيَقُولاَنِ لَهُ‏:‏ مَا هٰذَا الرَّجُلُ الَّذِي بُعِثَ فِيكُمْ؟ قَالَ فَيَقُولُ‏:‏ هُوَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ.‏ فَيَقُولاَنِ‏:‏ وَمَا يُدْرِيكَ؟ فَيَقُولُ‏:‏ قَرَأْتُ كِتَابَ اللهِ فَآمَنْتُ بِهِ وَصَدَّقْتُ.»

«Ve ona iki melek gelir. Onu oturtarak ona derler ki: Rabb’in kimdir? Der ki: Rabbim Allâh’tır. Sonra ona derler ki: Dîn’in nedir? Der ki: Dînim İslâm’dır. Sonra sorarlar: Şu size gönderilen adam da kimdir? Şöyle cevâblar: Salât ve Selâm Üzerine Olsun, o Allâh’ın Rasûlü’dür. Sonra derler ki: Sana bunu öğreten nedir? (O da) der ki: Ben Allâh’ın Kitâbı’nı okudum, ona îmân ettim ve (onu) tasdîk ettim.»

Daha sonra (hadîsin râvileri olan Cerîr ile Ebû Mu’âviye rivâyetlerinde) birleşerek hadîsin kalan kısmını şöyle rivâyet ettiler: Rasûlullâh Sallallâhu Aleyhi ve Sellem (sözlerine devâmla) şöyle buyurdu:


«فَيُنَادِي مُنَادٍ مِنَ السَّمَاءِ‏:‏ أَنْ قَدْ صَدَقَ عَبْدِي فَأَفْرِشُوهُ مِنَ الْجَنَّةِ، وَافْتَحُوا لَهُ بَابًا إِلَى الْجَنَّةِ وَأَلْبِسُوهُ مِنَ الْجَنَّةِ‏.‏ قَالَ‏:‏ فَيَأْتِيهِ مِنْ رَوْحِهَا وَطِيبِهَا‏.‏ قَالَ‏:‏ وَيُفْتَحُ لَهُ فِيهَا مَدَّ بَصَرِهِ .قَالَ‏:‏ وَإِنَّ الْكَافِرَ...»

«Bunun üzerine gökten bir münâdî seslenir: Kulum doğru söyledi. Ona cennetten bir yer hazırlayınız ve ona cennete (açılan) bir kapı açınız. Hemen arkasından o kula (cennetin) esintisi ve hoş kokusu gelmeye başlar ve daha kabrinde iken ufku gözünün alabildiği kadarınca açılıp genişler. Dedi ki: Kâfire gelince...»

(Rasûlullâh Sallallâhu Aleyhi ve Sellem hadîsin bu kısmında) kâfirin ölümünü anlattı. (Onun ölümün nasıl zor ve şiddetli olduğunu açıkladıktan sonra şöyle) buyurdu:


«وَتُعَادُ رُوحُهُ فِي جَسَدِهِ، وَيَأْتِيهِ مَلَكَانِ فَيُجْلِسَانِهِ فَيَقُولاَنِ‏:‏ مَنْ رَبُّكَ؟ فَيَقُولُ‏:‏ هَاهْ، هَاهْ، هَاهْ، لاَ أَدْرِي‏.‏ فَيَقُولاَنِ لَهُ‏:‏ مَا دِينُكَ؟ فَيَقُولُ‏:‏ هَاهْ، هَاهْ، لاَ أَدْرِي‏.‏ فَيَقُولاَنِ‏:‏ مَا هٰذَا الرَّجُلُ الَّذِي بُعِثَ فِيكُمْ؟ فَيَقُولُ‏:‏ هَاهْ، هَاهْ، لاَ أَدْرِي‏.‏ فَيُنَادِي مُنَادٍ مِنَ السَّمَاءِ‏: أَنْ كَذَبَ فَأَفْرِشُوهُ مِنَ النَّارِ، وَأَلْبِسُوهُ مِنَ النَّارِ، وَافْتَحُوا لَهُ بَابًا إِلَى النَّارِ‏.‏ قَالَ‏:‏ فَيَأْتِيهِ مِنْ حَرِّهَا وَسَمُومِهَا‏.‏ قَالَ‏:‏ وَيُضَيَّقُ عَلَيْهِ قَبْرُهُ حَتَّى تَخْتَلِفَ فِيهِ أَضْلاَعُهُ.»

«Muhakkak ki kâfirin ruhu da cesedine iâde edilir. Sonra ona iki melek gelip onu oturtarak kendisine derler ki: Rabb’in kimdir? O da der ki: Ha, ha, ha bilmiyorum... Bunun üzerine ona derler ki: Dîn’in nedir? (Yine) o der ki: Ha, ha bilmiyorum... Sonra melekler derler ki: Size gönderilen adam da kimdir? O (yine) şu cevâbı verir. Ha, ha, bilmiyorum… Bunun üzerine gökten bir münâdî seslenir: Yalan söylüyor, ona cehennemden bir yer hazırlayınız. Cehennem elbiselerinden bir elbise giydirin. Ve ona cehenneme (açılan kapılardan) bir kapı açınız. Rasûlullâh Sallallâhu Aleyhi ve Sellem dedi ki: O sırada (cehennemin) sıcağı, yakıcı havası kendisine gelmeye başlar. Rasûlullâh Sallallâhu Aleyhi ve Sellem dedi ki: Kaburga kemikleri birbirine girene kadar kabri kendisine daraltılır.»

Cerîr Radıyallâhu Anh’ın rivâyetinde (şu) ilâve vardır:


«ثُمَّ يُقَيَّضُ لَهُ أَعْمَى أَبْكَمُ مَعَهُ مِرْزَبَّةٌ مِنْ حَدِيدٍ، لَوْ ضُرِبَ بِهَا جَبَلٌ لَصَارَ تُرَابًا‏.‏ قَالَ‏:‏ ‏‏فَيَضْرِبُهُ بِهَا ضَرْبَةً يَسْمَعُهَا مَا بَيْنَ الْمَشْرِقِ وَالْمَغْرِبِ إِلاَّ الثَّقَلَيْنِ فَيَصِيرُ تُرَابًا‏.‏ قَالَ‏:‏ ثُمَّ تُعَادُ فِيهِ الرُّوحُ.»

«Sonra ona, yanında demirden bir tokmak olan kör ve dilsiz (bir zebânî) musallat edilir. Eğer tokmak, dağa vurulsa (dağ) toz haline gelir. Rasûlullâh Sallallâhu Aleyhi ve Sellem dedi ki: (Zebânî) o tokmağı, o kâfire öyle bir vurur ki o vuruşu(n sesini) sekâleynden (insan ve cinden) başka şark ve garb arası(nda bulunan tüm varlıklar) işitir. (O kâfir de yediği bu darbe ile) toz haline gelir. Rasûlullâh Sallallâhu Aleyhi ve Sellem dedi ki: Sonra (azâbın devâm etmesi için o kâfirin) ruh(u tekrar) kendisine iâde edilir.»[1]

Hadîsin başka bir rivâyetinde ise münâfık veya şüpheci olan kişiye Nebî Sallallâhu Aleyhi ve Sellem hakkında sorulduğunda şöyle diyeceği nakledilmiştir:


«سَمِعْتُ النَّاسَ يَقُولُونَ شَيْئًا، فَقُلْتُهُ.»

«İnsanların bir şeyler söylediğini işittim, ben de onların söylediklerini dedim.»[2]

İşte bu hadîs; Rabbi tanımak, dîn’i tanımak ve Peygamberi tanımaktan ibâret olan üç temel esâsı bilmenin önemini ve bunlara önem vermeyen, bu hususları, kendisini mümin kılacak kadar da olsa öğrenmeyen veya bu konularda başkalarını taklîd ederek şek ve şüphe içerisinde bir dîn anlayışına sâhib olan kimselerin, gerek kabirde gerekse âhirette ne kadar feci bir âkibete marûz kalacaklarını ve bunları Allâh’ın Kitâbı’nı okuyarak delîllerine vakıf olarak basîret üzere gerektiği gibi öğrenenlerin ve akîde edinenlerin ise ne büyük ni’metlere mazhar olacaklarını göstermektedir. Rabbimiz bizleri kötü âkibetten korusun, sevdiği insanların arasına katsın. (Âmîn!)

İşte Şeyh Muhammed bin Abdilvehhâb Rahimehullâh, insanlara karşı büyük bir şefkat göstererek belki de dünyanın en önemli meselesi olan bu üç temel esâs hakkındaki temel bilgileri, herkesin anlayabileceği şekilde bir araya getirmiş ve istifâdeye sunmuştur. Böylece bu kitap hem ihtivâ ettiği konunun ehemmiyeti hem de Şeyh Rahimehullâh’ın kullandığı sade ve anlaşılır üslûptan dolayı ilk yazıldığı dönemden itibâren yayılmaya başlamış, tedrîsâtı yapılmış ve âdeta tevhîd da’vetinin temel kitâblarından birisi hâline gelmiştir.

Bu konu hakkında Şeyh’in torunu olan Abdurrahmân bin Hasen Rahimehumullâh (v. 1285H), Necd bölgesindeki tevhîd da’vetinin bütün dünyaya yayılma sürecini anlatırken şöyle demektedir:

“Her bölgeye Allâh’a da’vet edecek, dînlerini onlar için yenileyecek da’vetçiler gönderiyorlar ve de “Selâset’ul Usûl/Üç Temel Esâs”, “Kavâid(‘ul Erba’)/Dört Kâide” ve diğerleri gibi usûl(‘uddîn) kitapları hakkında soruşturuyorlardı.”[3]

Süleymân bin Sehmân en-Necdî Rahimehullâh (v. 1349H) ise şöyle demektedir:

“Zîrâ -hamd ve minnet, Allâh’a mahsustur- meşâyih (şeyhler), Millet-i İbrâhîm’in neşrî ve ta’lîmi husûsunda ve de usûl’uddîn sâhasındaki “(Kitâb’ut) Tevhîd”, “Keşf’uş Şubehât”, “Selâset’ul Usûl/Üç Temel Esâs” gibi kitaplar ve yine “Mecmûat’ut Tevhîd”[4] içinde bulunan Şeyh Muhammed bin Abdilvehhâb Rahimehullâh’ın bütün risâlelerinin okunması husûsunda büyük bir ciddiyet ve çaba göstermişlerdir.”[5]

Görüldüğü üzere bu “Üç Temel Esâs” risâlesi, yazıldığı günden günümüze, ismi geçen diğer risâlelerle birlikte tevhîde dair okunan ve okutulan eserlerin başında gelmektedir.

Irak ulemâsından Âlûsî Rahimehullâh (v. 1342)[6] da bu risâleyle alâkalı şöyle demektedir:

“Necd ehlinin mezhebi, İmâm Ahmed bin Hanbel’in -Allâh Yüzünü Ağartsın- bulunduğu yol üzeredir. Ben; Ebû Abdillâh, Allâmet’uş Şeyh Muhammed Rahimehullâh’ın tasnîfâtından olan akâide dair muhtasar bir risâle gördüm, öyle ki Necd ehlinin çocukları ve gençleri bu risâleyi ezberlemektedirler ve onda; Kitâb’a, Sünnet’e ve İslâm imâmlarının üzerinde bulunduğu yola muhâlif hiçbir şey bulunmamaktadır.”

Âlûsî, ardından bu “Üç Temel Esâs” risâlesinin metnini kâmilen zikretmekte[7] ve risâlenin bitiminde tevhîd da’vetine yönelik itirâz ve karalamalarıyla meşhûr olan Yûsuf en-Nebhânî’ye şöyle seslenmektedir:

“Bu risâleye bak, ey en-Nebhânî ve onu başından sonuna kadar oku! Hiç bu i’tikâda sâhib olan birisi, doğru yoldan başka yollara sapmış mübtedilerden (bid’atçilerden) addedilebilir mi? İlh…”

Âlûsî, nihâyet konuyla alâkalı sözlerini şöyle noktalamaktadır:

“Şânı yüce Allâh’a yemîn ederim ki; en-Nebhânî şu (Üç Temel Esâs’ı ezberleyen) çocuklar kadar bile dînini bilmemektedir. Keşke o, Rasûl’un hizbine müntesip birisinin elinde îmânını yenilese idi ve böyle birisinin yanında usûl(udîn)’e dair şu akâid metnini okusaydı; bu sapmış câhil, dalâlet caddesinden belki çıkabilirdi…”[8]

İşte bizler de herkesi bu hacmi küçük, kıymeti büyük risâleyi okumaya ve dîn’i sahîh kaynaklardan ve en temelden yeni baştan öğrenmeye çağırıyor, bu risâleyi, bir tevhîd müdâfaası olmasının yanı sıra, Şeyh Muhammed bin Abdilvehhâb Rahimehullâh’ın i’tikâdı hakkında çeşitli şüpheler uyandırmaya çalışanlara karşı, onun sâhib olduğu nezîh i’tikâdı delîlleriyle ortaya koyması sebebiyle, Şeyh Rahimehullâh’ın kendisi hakkında da bir müdâfaanâme olarak görüyor ve okuyucuyu bu kıymetli eserin metniyle başbaşa bırakıyoruz.

Dipnotlar:
 1. Ebû Dâvûd, Hadis no: 4753.
 
 2. Buhârî, Hadis no: 86.
 
 3. Abdurrahmân bin Hasen, el-Metleb’ul Hamîd, sf. 252.
 
 4. Çok erken tarihlerden itibâren Hindistan, Mısır, Hicâz gibi muhtelif bölgelerde Şeyh Muhammed bin Abdilvehhâb Rahimehullâh ve diğer Necdî âlimlerin muhtelif risâlelerinden derlenen bu isimde birçok farklı mecmûa basılmıştır.

Bizim muttali olduğumuz “Mecmûat’ut Tevhîd” isimli çalışmalarda, bu ismi sayılan risâlelerin her biri -temel kitâblar oldukları için- mutlaka yer almaktadırlar.
 
 5. Süleymân bin Sehmân en-Necdî, Minhâc’u Ehl’il Hakki ve’l İttibâ’, sf. 95.
 
 6. Bu zât, Mahmûd Şükrî el-Âlûsî olup “Rûh’ul Meânî” adlı tefsîrin müellifi olan Şihâbuddîn el-Âlûsî’nin torunudur, lâkin ceddinden farklı olarak selef i’tikâdını benimsemiştir.
 
 7. Âlûsî’nin naklettiği metinde şu an yaygın olarak bulunan “Üç Temel Esâs” metnine göre küçük bazı farklar bulunmaktadır. Bu farklı ifâdelerin, Âlûsî tarafından yapılmış açıklamalar olması ihtimâl dahilinde olduğu gibi, metnin manasını bozmayacak şekilde yaptığı tasarrufları olması da muhtemeldir. Yeri geldikçe bu farklılıklara işâret edilecektir inşâllâh.
 
 8. Mahmûd Şükrî el-Âlûsî, Gâyet’ul Emânî fî’r Raddi ale’n Nebhânî, 2/84-93.

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1851
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Ynt: ÜÇ TEMEL ESÂS
« Yanıtla #1 : 18.08.2016, 23:56 »



ثَلاَثَةُ الْأُصُولِ[1]

ÜÇ TEMEL ESÂS[2]





 1. 
مُؤَلَّفَاتُ الشَّيْخِ مُحَمَّدِ بْنِ عَبْدِ الْوَهَّابِ، 185/1-196.
 
 2. “Müellefât’uş Şeyh Muhammed bin Abdilvehhâb” isimli mecmûanın 1. cilt 185-196. sahifeleri arasında yer alan bu risâle, yine “ed-Durar’us Seniyye” isimli mecmûanın 1. cilt 125-135. sahifeleri arasında geçmektedir. Bu risâleyi yukarıda belirttiğimiz gibi, M. Şükrî el-Âlûsî de “Gâyet’ul Emânî fî’r Raddi ale’n Nebhânî”, 2/84-93. sahifeleri arasında nakletmiştir. Biz, daha iyi bir tahkîkten geçtiğini düşündüğümüz Müellefât’uş Şeyh’de geçen nüshâyı esâs aldık, ancak diğer kaynaklardaki ifâde farklılıklarından önemli gördüklerimize de yeri geldikçe dikkat çekeceğiz inşâllâh.

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1851
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Ynt: ÜÇ TEMEL ESÂS
« Yanıtla #2 : 18.08.2016, 23:58 »

ÜÇ TEMEL ESÂS

Rahmân ve Rahîm olan Allâh’ın adıyla,

Allâh’ın rahmeti üzerine olsun[1], bil ki;

DÖRT MESELE[2]

Şu dört meseleyi öğrenmek bizim üzerimize vâcibtir:

1. İlim: ki bu Allâh’ı bilmektir, Peygamberini bilmektir ve İslâm dînini delîlleriyle bilmektir.

2. Bu ilimle amel etmek.

3. Buna da’vet etmek.

4. Bu husûslarda görülen eziyete sabretmek.


(Bütün bunların) delîli Allâhu Teâlâ’nın şu kavlidir:

Rahmân ve Rahîm olan Allâh’ın adıyla,

“Asra yemin olsun ki insan hiç şüphesiz hüsrândadır. Ancak îmân edip sâlih amel işleyenler ve birbirlerine; hakkı tavsiye edenler ve sabrı tavsiye edenler bundan müstesnâdır.” (el-Asr 103/1-3)

(İmâm) Şâfiî (v. 204H) Rahimehullâhu Teâlâ şöyle demiştir:

“Eğer Allâhu Teâlâ yarattıklarına karşı bu sûreden başka bir hüccet (delîl) indirmemiş olsaydı, bu dahi onlara yeterdi.”[3]

(İmâm) Buhârî (v. 256H) Rahimehullâhu Teâlâ da şöyle demiştir:

“İlmin, Söz ve Amelden Önce Olduğuna Dair Bâb” Buna delîl de Allâhu Teâlâ’nın şu kavlidir:

“Bil ki; Allâh’tan başka -ibâdete lâyık, hak- ilah yoktur ve kendi günâhın için istiğfâr et (bağışlanma dile)!..” (Muhammed 47/19)[4]

Görüldüğü gibi (âyet); “söz ve amelden önce” ilim ile başlamaktadır.[5]

AÇIKLAMALAR:
 1. “Allâh’ın rahmeti üzerine olsun, bil ki” şeklindeki ifâde ed-Durar’us Seniyye’de yoktur. Âlûsî ise bundan sonrasını şu şekilde nakletmiştir:

”أَنَّ طَلَبَ الْعِلْمِ فَرِيضَةٌ، وَأَنَّهُ شِفَاءُ الْقُلُوبِ الْمَرِيضَةِ، وَهُوَ مِنْ أَهَمِّ مَا وَجَبَ عَلَيْكَ، وَالْعَمَلُ بِهِ سَبَبٌ لِدُخُولِ الْجَنَّةِ، وَالْجَهْلُ بِهِ وَإِضَاعَتُهُ سَبَبٌ لِدُخُولِ النَّارِ، وَأَنَّهُ يَجِبُ عَلَيْكَ أَرْبَعُ مَسَائِلٍ“.
“(Bil ki) ilim tâleb etmek farzdır ve o, hasta kalplerin şifâsıdır. Ve yine sana vâcib olan şeylerin en önemlilerindendir. Bu ilimle amel etmek cennete girmeye sebebtir. Ondan câhil kalmak ve onu zâyi etmek ise cehenneme girmeye sebebtir. (Ve yine bil ki) sana dört mesele vâcibtir. İlh…”
 
 2. Bu ve bundan sonraki başlıklar okuyucuya kolaylık olması için tarafımızdan konulmuştur.
 
 3. İmâm Nevevî (v. 676H) Rahimehullâh, Riyâz’us Sâlihîn’de 21. Bâb olan “İyilik ve Tâkva Üzere Yardımlaşma Bâbı”nda, İmâm Şâfiî Rahimehullâh’ın bu sözünü şu şekilde nakletmiştir:

“İnsanlar veya insanların çoğu bu sûre(nin manaları) hakkında düşünme noktasında gaflet içerisindedir.” (Nevevî, Riyâz’us Sâlihîn, 1/80) Riyâz’us Sâlihîn şârihi İbnu Allân (v. 1057H) Rahimehullâh, bu söz hakkında şöyle demiştir:

“Ben, onun zikrettiği bu lafzın kaynağına vâkıf olamadım. Müellif Rahimehullâh da bu sözü kimin rivâyet ettiğine dair bir açıklama yapmamıştır ki o kaynağa mürâcaat edebilelim!” (İbnu Allân, Delîl’ul Fâlihîn, 2/455-456)

İbnu Kesîr Rahimehullâh da bu sözü el-Bakara 2/23. âyetin tefsîrinde (İbnu Kesîr, Tefsîr, 1/203) ve Asr Sûresi’nin tefsirinde (İbnu Kesîr, Tefsîr, 8/456) şu şekilde nakletmiştir:

“İnsanlar, bu sûre üzerinde düşünselerdi, bu onlara kâfi gelirdi…” Başka âlimler de buna yakın lafızlarla bu sözü nakletmişlerdir.

İbnu Allân Rahimehullâh’ın da işâret ettiği üzere bu sözün İmâm Şâfiî Rahimehullâh’a uzanan bir senedi yoktur. Şâfiî Rahimehullâh’ın kendi kitaplarında da bu söz geçmemektedir. Ancak ondan bir şekilde duyulup ezberlenmiş ve bu şekilde nesilden nesile aktarılmış bir kavil olması muhtemeldir. Vallâhu A’lem!
 
 4. Bu ifâdeler (zikredilen âyet de dâhil), İmâm Buhârî Rahimehullâh’ın Sahîh’inde İlim Kitâbı’nın 10. Bâbı’nda geçmektedir. İlgili yerde İmâm Buhârî Rahimehullâh âyetin ilk bölümünü zikretmiş, ancak Şeyh Muhammed Rahimehullâh’ın yer verdiği sonrasındaki:

﴾وَاسْتَغْفِرْ لِذَنْبِكَ﴿ “...ve kendi günâhın için istiğfâr et (bağışlanma dile)!..” ifâdelerini ise zikretmemiştir. Vallâhu A’lem!
 
 5. Bu, şöyle açıklanmıştır: Âyet-i Kerîme’de önce Allâh’ın birliğini bilmek emredilmiş, ardından da istiğfâr dilemek emredilmiştir. Böylece önce ilim, sonra da istiğfâra dair söz ve amel emredilmiştir. Vallâhu A’lem!

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1851
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Ynt: ÜÇ TEMEL ESÂS
« Yanıtla #3 : 19.08.2016, 21:13 »

ÜÇ MESELE

Allâh’ın rahmeti üzerine olsun, bil ki her müslüman erkek ve kadına şu üç meseleyi öğrenmek ve gereğince amel etmek vâcibdir:

1.   Mesele

Allâh bizi yarattı, bizi rızıklandırdı. Ve O, bizleri başıboş bırakmadı. Bilakis bizlere bir Rasûl gönderdi. Her kim ona itâ’at ederse cennete girecektir, her kim de ona karşı gelirse cehenneme girecektir.

Bunun delîli Allâhu Teâlâ’nın şu kavlidir:

“Firavun’a bir Rasûl gönderdiğimiz gibi, doğrusu, sizlere de hakkınızda şâhitlik edecek bir Rasûl gönderdik. Ama Firavun o Rasûl’e karşı geldi, biz de onu ağır bir şekilde yakalayıverdik.” (el-Müzzemmil 73/15-16)


2.   Mesele

Allâhu Teâlâ, Kendisi’ne ibâdet husûsunda herhangi bir kimsenin, ister mukarreb (Allâh’a yakınlaştırılmış) bir melek, isterse de mürsel (Rasûl olarak gönderilmiş) bir Nebî olsun [bu ikisi bir yana, başkalarının da][1] şirk (ortak) koşulmasına asla râzı olmaz.

Bunun delîli Allâhu Teâlâ’nın şu kavlidir:

“Mescidler yalnız Allâh’ındır. O hâlde Allâh ile birlikte hiçbir kimseye du’â (ibâdet) etmeyin.” (el-Cinn 72/18)


3.   Mesele

Kim Rasûl’e itâ’at eder ve Allâh’ı tevhîd ederse (birlerse), o kimsenin, Allâh’a ve Rasûlü’ne karşı gelen kimseleri en yakın akrabâsı olsa dahi velî (dost) edinmesi câiz değildir.

Bunun delîli Allâhu Teâlâ’nın şu kavlidir:

“Allâh’a ve Âhiret Günü’ne imân eden bir toplumun; -babaları, oğulları, kardeşleri yahut akrabâları olsa bile- Allâh’a ve Rasûlü’ne karşı gelenlere sevgi beslediğini göremezsin. İşte Allâh, îmânı onların kalblerine yazmış ve katından bir nûr ile onları desteklemiştir. Onları, altlarından ırmaklar akan cennetlere sokacak ve onlar orada temelli kalacaklardır. Allâh onlardan râzı olmuş, onlar da Allâh’tan râzı olmuşlardır. İşte onlar, Allâh’ın hizbidir (taraftarıdır). İyi bilin ki kurtuluşa erecek olanlar, sadece Allâh’ın hizbi (taraftarı) olanlardır.” (el-Mücâdele 58/22)

Allâh seni itâ’atine muvâffak kılsın, bil ki; muhakkak ki İbrâhîm Aleyh’is Selâm’ın milleti olan hanîflik, dîni Allâh’a halis kılıp yalnızca O’na ibâdet etmendir. Allâh bütün insanlara bunu emretmiş ve onları bunun için yaratmıştır.

Nitekim Allâhu Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

“Ben, cinleri ve insanları, ancak Bana ibâdet etsinler diye yarattım.” (ez-Zâriyât 51/56)

Buradaki “...Bana ibâdet etsinler...”in manası: “Beni tevhîd etsinler (birlesinler)” demektir.[2]

Allâh’ın verdiği emirlerin en büyüğü tevhîddir. Tevhîd, Allâh’ı ibâdette birlemektir.

Nehyettiği şeylerin en büyüğü de şirktir. Şirk, Allâh ile birlikte Allâh’tan başkasına du’â (ibâdet) etmektir.

Bunun delîli Allâhu Teâlâ’nın şu kavlidir:

“Allâh’a ibâdet edin, O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın…” (en-Nisâ 4/36)

Sana sorulursa: “İnsanın bilmekle yükümlü olduğu üç temel esâs nedir?” De ki:

Kulun; Rabbini, dînini ve peygamberi Muhammed Sallallâhu Aleyhi ve Sellem’i bilmesidir.


AÇIKLAMALAR
 1. Parantez içi ilâve ed-Durar’us Seniyye’de mevcuttur.
 
 2. Er-Risâlet’ul Mufîde’nin girişinde “…ibâdet, tevhîdin ta kendisidir.” ifâdesinin açıklamasına (no: 3) mürâcaat ediniz.

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1851
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Ynt: ÜÇ TEMEL ESÂS
« Yanıtla #4 : 19.08.2016, 21:20 »

BİRİNCİ TEMEL ESÂS: RABBİ BİLMEK

Bundan dolayı sana sorulursa: “Rabbin kimdir?” De ki:

Rabbim Allâh’tır. O, ni’metleriyle beni de bütün âlemleri de terbiye etmiştir. O, benim ma’bûdumdur ve benim O’ndan başka (ibâdet ettiğim) ma’bûdum yoktur. Bunun delîli Allâhu Teâlâ’nın şu kavlidir:

“Hamd, Âlemlerin Rabbi olan Allâh’a mahsûstur.” (el-Fâtiha 1/1)

Allâh’ın dışındaki her varlık âlemdir, ben de o âlemden bir kişiyim.

Sana sorulursa: “Rabbini ne ile bildin?” De ki:

Ben, Rabbimi âyetleriyle[1] ve mahlûkâtıyla (yarattıklarıyla) bildim.

Gece ve gündüz, güneş ve ay O’nun âyetlerindendir. Yedi gök ve yedi yer, onların içindekiler ve bu ikisinin arasındakiler de O’nun mahlûkâtındandır. Bunun delîli Allâhu Teâlâ’nın şu kavlidir:

“Gece ile gündüz, güneş ile ay O’nun âyetlerindendir. Güneşe ve aya secde etmeyin. Eğer yalnız Allâh’a ibâdet ediyorsanız, onları yaratan Allâh’a secde edin.” (Fussilet 41/37)

Ve yine Allâhu Teâlâ’nın şu kavlidir:

“Muhakkak ki sizin Rabbiniz olan Allâh, gökleri ve yeryüzünü altı günde yaratmış, sonra da arşa istivâ etmiştir. Gündüzün aydınlığını, onu süratle takip eden gece ile örten; güneşi, ayı ve yıldızları emrine boyun eğdiren O’dur. Dikkat edin, yaratmak da emretmek de O’na mahsûstur. Âlemlerin Rabbi olan Allâh, şânı yüce olandır.” (el-A’râf 7/54)

Rabb; ma’bûdun ta kendisidir (kendisine ibâdet edilmeye lâyık olan yegâne varlıktır).[2]

Bunun delîli ise Allâhu Teâlâ’nın şu kavlidir:

“Ey insanlar! Sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize ibâdet edin. Umulur ki (böylece Allâh’ın azâbından) korunmuş olursunuz. O Rabb ki sizin için yeryüzünü bir döşek, gökyüzünü de bir binâ yaptı. Gökyüzünden yağmuru indirip onunla sizin için çeşitli meyveleri rızık olarak çıkardı. Öyleyse artık bile bile Allâh’a ortaklar koşmayın.” (el-Bakara 2/21-22)

İbnu Kesîr Rahimehullâhu Teâlâ şöyle demiştir: “Bütün bu şeyleri yaratan (Allâhu Teâlâ), ibâdete müstahak olan yegâne varlıktır.”[3]

Allâh’ın, yapılmasını emrettiği ibâdet çeşitleri olan; İslâm (teslîm olmak), îmân (kesin bir inançla inanmak) ve ihsân (Allâh’ı görüyormuşçasına ibâdet etmek) ve yine ibâdet kapsamında yer alan du’â, havf (korkmak), recâ (ümit etmek), tevekkül, rağbet (arzulamak), rahbet (çekinerek korkmak), huşû’ (itâ’at ederek sakınmak), haşyet (bilerek korkmak), inâbe (yönelmek), isti’âne (yardım istemek), istiâze (sığınmak), istigâse (medet ummak), zebh (kurban kesmek), nezr (adak adamak) ve bundan başka Allâhu Teâlâ’nın emretmiş olduğu ibâdet çeşitleri, tümüyle sadece Allâhu Teâlâ’ya mahsûstur.

Bunun delîli Allâhu Teâlâ’nın şu kavlidir:

“Mescidler yalnız Allâh’ındır. O hâlde Allâh ile birlikte hiçbir kimseye du’â (ibâdet) etmeyin.” (el-Cinn 72/18)

Her kim, bu ibâdetlerden herhangi birisini Allâh’tan başkasına yöneltecek olursa o kimse müşrik ve kâfirdir.

Bunun delîli Allâhu Teâlâ’nın şu kavlidir:

“Kim, buna dair hiçbir delîli bulunmaksızın Allâh ile birlikte başka bir ilaha du’â ederse onun hesâbı ancak Rabbinin katındadır. Kâfirler hiç şüphesiz kurtuluşa eremezler.” (el-Müminûn 23/117)

Hadîste de şöyle buyrulmaktadır:

«Du’â, ibâdetin özüdür (beynidir).»[4]

Bunun delîli Allâhu Teâlâ’nın şu kavlidir:

“Rabbiniz şöyle buyurdu: Bana du’â edin, icâbet edeyim (karşılık vereyim). Şüphesiz Bana ibâdet etmeyi büyüklüklerine yediremeyenler, yakında aşağılanmış olarak cehenneme gireceklerdir.” (Gâfir 40/60)

Havf’ın (korkunun, bir ibâdet çeşidi oluşunun) delîli[5] Allâhu Teâlâ’nın şu kavlidir:

“…Eğer îmân eden kimselerseniz, onlardan (kâfirlerden) değil, Ben’den korkun.” (Âl-i İmrân 3/175)[6]

Recâ’nın (ümit etmenin, bir ibâdet çeşidi oluşunun) delîli Allâhu Teâlâ’nın şu kavlidir:

“…Kim Rabbine kavuşmayı ümit ediyorsa sâlih amel işlesin ve Rabbine ibâdette hiç kimseyi ortak koşmasın.” (el-Kehf, 18/110)[7]

Tevekkül’ün (Allâh’a güvenip dayanmanın, bir ibâdet çeşidi oluşunun) delîli Allâhu Teâlâ’nın şu kavlidir:

“…Eğer gerçekten imân ediyorsanız, yalnız Allâh’a tevekkül edin.” (el-Mâ’ide 5/23)

Allâhu Teâlâ yine şöyle buyurmaktadır:

“Kim Allâh’a tevekkül ederse Allâh ona yeter.” (et-Talâk 65/3)

Rağbet’in (arzulamanın, bir ibâdet çeşidi oluşunun), rahbet’in (çekinerek korkmanın, bir ibâdet çeşidi oluşunun) ve huşû’nun (itâ’at ederek sakınmanın, bir ibâdet çeşidi oluşunun) delîli ise Allâhu Teâlâ’nın şu kavlidir:

“Şüphesiz bunlar hayırlı işler yapmaya koşarlar, rağbet ederek (arzulayarak) ve rahbet ile (çekinerek korkarak) Bize du’â ederlerdi. Ve onlar Bize karşı huşû duyarlardı (itâ’at ederek sakınırlardı).” (el-Enbiyâ 21/90)

Haşyet’in (bilerek korkmanın, bir ibâdet çeşidi oluşunun) delîli ise Allâhu Teâlâ’nın şu kavlidir:

“O hâlde onlardan korkmayın, Ben’den korkun.” (el-Bakara 2/150)[8]

İnâbe’nin (yönelmenin, bir ibâdet çeşidi oluşunun) delîli Allâhu Teâlâ’nın şu kavlidir:

“Rabbinize yönelin ve O’na teslîm olun.” (ez-Zümer 39/54)

İstiâne’nin (yardım dilemenin, bir ibâdet çeşidi oluşunun) delîli ise Allâhu Teâlâ’nın şu kavlidir:

“Yalnız Sana ibâdet ederiz ve yalnız Sen’den yardım dileriz.” (el-Fâtiha 1/4)

Hadîste ise şöyle gelmiştir:

“Yardım dilediğin zaman Allâh’tan yardım dile.”[9]

İstiâze’nin (sığınmanın, bir ibâdet çeşidi oluşunun) delîli Allâhu Teâlâ’nın şu kavlidir:

“De ki: Sabahın Rabbine sığınırım.” (el-Felak 113/1);

“De ki: İnsanların Rabbine sığınırım.” (en-Nâs 114/1)

İstigâse’nin (medet ummanın, bir ibâdet çeşidi oluşunun) delîli ise Allâhu Teâlâ’nın şu kavlidir:

“Siz Rabbinizden yardım bekliyordunuz. O da hemen du’ânıza icâbet etti…” (el-Enfâl 8/9)

Zebh’in (hayvan/kurban kesmenin, bir ibâdet çeşidi oluşunun) delîli ise Allâhu Teâlâ’nın şu kavlidir:

“De ki: Namazım, kestiğim kurban, hayatım ve ölümüm âlemlerin Rabbi olan Allâh içindir. O’nun hiçbir ortağı yoktur…” (el-En’âm 6/162-163)

Sünnetten (delîl) ise şudur:

“Allâh, Kendisi’nden başkası için hayvan kesene la’net etmiştir.”[10]

Nezr’in (adak adamanın, bir ibâdet çeşidi oluşunun) delîli ise Allâhu Teâlâ’nın şu kavlidir:

“Onlar adaklarını yerine getirirler ve şerrî yaygınlaşmış olan (o) günden korkarlar.” (İnsan 76/7)[11]

AÇIKLAMALAR:
 1. Âyet; delîl, alâmet, işâret gibi manalara gelir. Allâh’ın âyetleri iki türlüdür:

Şer’î âyetler: Kur’ân’daki âyetler gibi âyetlerdir.

Kevnî âyetler: Allâh Subhânehu ve Teâlâ’nın Rubûbiyyetine ve Ulûhiyyetine delîl teşkil eden kâinattaki âyetlerdir.

Şeyh Muhammed Rahimehullâh’ın burada kastettiği daha ziyâde kevnî âyetlerdir. Vallâhu A’lem!
 
 2. Rabb, daha önce de geçtiği üzere “âlemleri terbiye eden, idâre eden” demektir. Rabbin asıl anlamı ma’bûd değildir, ma’bûd ilahın manasıdır.

Burada Şeyh Rahimehullâh şöyle demek istemiştir:

“Âlemlerin Rabbi, yaratıcısı, rızık vericisi kimse, kendisine ibâdet edilen ma’bûd da O olmalıdır, başkası değil.”

Şeyh Muhammed bin Abdilvehhâb Rahimehullâh’ın, İbnu Kesîr Rahimehullâh’dan az ileride nakledeceği söz de buna işâret etmektedir. Şeyh Rahimehullâh böylece Kur’ân’î menhece uyarak Rubûbiyyet Tevhîdinden yola çıkarak Ulûhiyyet Tevhîdine delîl getirmiştir.

Vallâhu A’lem!
 
 3. İbnu Kesîr Rahimehullâh, ilgili yerde tam olarak şöyle demektedir:

“Bu âyetin muhtevâsı şudur: Allâh, yeryüzünün ve içinde yaşayanların yaratıcısı, rızık vericisi ve mâlikidir. Bundan dolayı yalnız Kendisi’ne ibâdet edilmesini ve O’ndan başkasının Kendisi’ne ortak koşulmamasını hak etmektedir. Bu sebeple Allâhu Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

﴿فَلا تَجْعَلُوا لِلّٰهِ أَنْدَادًا وَأَنْتُمْ تَعْلَمُونَ.﴾ [البقرة:22 ]
“…Bile bile Allâh’a ortaklar koşmayınız.” (el-Bakara 2/22)

İbnu Kesîr Rahimehullâh’dan yapılan alıntı burada sona ermektedir. (İbnu Kesîr, Tefsîr, 1/194)
 
 4. Tirmizî, Hadîs no: 3371; Ebû Dâvud, Hadîs no: 1479.

Hadîsle alâkalı geniş bilgi için bkz: “Tevhîd Kelimesi Hakkında Diğer Bir Risâle [Tevhîd Kelimesi: Küfür ile İslâm Arasındaki (Alâmet-i) Fârika]” açıklama no: 10.
 
 5. Şeyh Muhammed bin Abdilvehhâb Rahimehullâh bu delilleri, söz konusu amellerin ibâdet olduğuna dair delîl olarak zikretmiştir. Vallâhu A’lem!
 
 6. Âyet metni ed-Durar’us Seniyye’de tamamıyla alıntılanmıştır:

﴿إِنَّمَا ذَلِكُمُ الشَّيْطَانُ يُخَوِّفُ أَوْلِيَاءَهُ فَلاَ تَخَافُوهُمْ وَخَافُونِ إِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِنِينَ.﴾ [آل عمران:175 ]

“İşte bu şeytân, ancak kendi dostlarıyla korkutur. Eğer îmân eden kimselerseniz, onlardan (kâfirlerden) değil, Ben’den korkun.” (Âl-i İmrân 3/175)
 
 7. Âlûsî Rahimehullâh, bunun yerine recâ’nın delîli olarak şu âyeti zikretmiştir:

﴿قُلْ يَا عِبَادِيَ الَّذِينَ أَسْرَفُوا عَلَى أَنْفُسِهِمْ لاَ تَقْنَطُوا مِنْ رَحْمَةِ اللهِ إِنَّ اللهَ يَغْفِرُ الذُّنُوبَ جَمِيعًا.﴾ [الزمر:53 ]
“De ki: Ey haddi aşarak nefislerine karşı isrâf etmiş olan kullarım! Allâh’ın rahmetinden ümid kesmeyin. Çünkü Allâh, bütün günâhları bağışlar…” (ez-Zümer 39/53)
 
 8. Bu manada olmak üzere Allâhu Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

﴿فَلاَ تَخْشَوُا النَّاسَ وَاخْشَوْنِ.﴾ [المائدة:44 ]

“…O hâlde insanlardan korkmayın, Ben’den korkun…” (el-Mâ’ide 5/44)
 
 9. Tirmizî, Hadîs no: 2516’da -hadîsin “hasen sahîh” olduğunu ifâde etmek sûretiyle- Rasûlullâh Sallallâhu Aleyhi ve Sellem’in, İbnu Abbâs Radıyallâhu Anhumâ’ya verdiği tavsiyeleri ihtivâ eden, uzunca bir hadîsin içerisinde rivâyet etmiştir.
 
 10. Müslim, Hadîs no: 1978.
 
 11. Şeyh Rahimehullâh, burada ibâdet çeşitlerine ve delîllerine kısaca işâret etmekle yetinmiştir.

Şeyh Rahimehullâh, bu ibâdet çeşitlerinin tafsîlâtını “Kitâb’ut Tevhîd” adlı eserinde zikretmiştir. Bu esere ve bu eser üzerine yazılmış olan “Feth’ul Mecîd” vb. muteber şerhlere mürâcaat edilsin.

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1851
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Ynt: ÜÇ TEMEL ESÂS
« Yanıtla #5 : 19.08.2016, 21:23 »

İKİNCİ TEMEL ESÂS: İSLÂM DÎNİ’Nİ DELÎLLERİYLE BİLMEK

İslâm Dîni: Tevhîd ile (birleyerek) Allâhu Teâlâ’ya teslîm olmak, tâ’at ile Allâh’a inkiyâd (boyun eğmek) ve de şirkten ve şirk ehlinden berâ’attir (uzaklaşmaktır).

İslâm dîni üç mertebedir: İslâm, Îmân ve İhsân. Mertebelerin hepsinin de kendine göre rükûnları (şartları) vardır.


1. Mertebe: İslâm

İslâm’ın rükûnları (şartları) beştir:

1- Allâh’tan başka -ibâdete lâyık, hak- ilah olmadığına ve Muhammed Sallallâhu Aleyhi ve Sellem’in, O’nun elçisi olduğuna şâhitlik etmek;

2- Namaz kılmak;

3- Zekât vermek;

4- Ramazân orucu tutmak;

5- Allâh’ın hürmetli evini (Kâbe’yi) haccetmek.
[1]

Şehâdetin delîli Allâhu Teâlâ’nın şu kavlidir:

“Allâh, O’ndan başka -ibâdete lâyık, hak- ilah olmadığına adâleti ayakta tutarak şâhitlik etmiştir. Melekler ve ilim ehli olanlar da... O, Azîz ve Hakîm olan Allâh’tan başka -ibâdete lâyık, hak- ilah yoktur.” (Âl-i İmrân 3/18)

Şehâdetin manası ise: “Allâh’tan başka -ibâdete lâyık, hak- bir ma’bûd (ibâdet edilen, ilah) yoktur” demektir.[2]

“La ilahe (ilah yoktur)” sözü, Allâh’ın dışında (kendilerine) ibâdet edilenlerin hepsini nefyeder (reddeder).

“İllallâh (Allâh’tan başka)” sözü ise; ibâdetin ancak, Allâh’a yapılması gerektiğini -O’nun mülkünde hiçbir ortağının bulunmadığı gibi- ibâdetinde de Bir olduğu ve hiçbir ortağının bulunmadığını, isbât eder (ortaya koyar).

Şehâdetin Tefsîri (Açıklaması) Allâhu Teâlâ’nın şu kavlidir:

“Hani İbrâhîm, babasına ve kavmine şöyle demişti: Ben, sizin ibâdet ettiklerinizden beriyim (uzağım). Ancak beni yaratan hâriç. Muhakkak ki O, beni doğruya iletecektir. İbrâhîm bu sözü, kendisinden sonra gelecek olanlar belki (hakka) dönerler diye kalıcı bir söz kılmıştır.” (ez-Zuhruf 43/26-28)

Ve yine şu kavli:

“De ki: Ey kitâb ehli (Yahûdîler ve Hristiyanlar)! Sizinle bizim aramızda eşit olan bir kelimeye geliniz. Allâh’tan başkasına ibâdet etmeyelim, O’na hiçbir şeyi ortak koşmayalım. Kimimiz, kimimizi Allâh’tan başka rabler edinmesin. Eğer yüz çevirirlerse bizim gerçekten Müslümanlar olduğumuza şâhid olun, deyin.” (Âl-i İmrân 3/64)

Muhammed Sallallâhu Aleyhi ve Sellem’in, Allâh’ın Rasûlü (elçisi) olduğuna şehâdet etmenin delîli, Allâhu Teâlâ’nın şu kavlidir:

“Muhakkak ki size içinizden öyle bir Rasûl gelmiştir ki; sizin sıkıntıya uğramanız ona çok ağır gelir. O size çok düşkün, müminlere karşı şefkatli, merhametlidir.” (et-Tevbe 9/128)[3]

“Muhammed Allâh’ın Rasûlü’dür” Şehâdetinin Manası ise: Emrettiği husûslarda ona itâ’at etmek, verdiği haberleri tasdîk etmek, nehyettiği (yasakladığı) ve sakındırdığı husûslardan uzak durmak ve de Allâh’a, onun gösterdiği şeklin dışında ibâdet edilmemesidir.

Namazın ve zekâtın delîli ve tevhîdin tefsîri ise Allâhu Teâlâ’nın şu kavlidir:

“Hâlbuki onlar, dîni O’na has kılarak ve hanîfler (tevhîde yönelenler) olarak Allâh’a ibâdet etmelerinden, namazı dosdoğru kılmalarından, zekâtı vermelerinden başkası ile emrolunmadılar. Dosdoğru dîn işte budur.” (el-Beyyine 98/5)

Orucun delîli Allâhu Teâlâ’nın şu kavlidir:

“Ey îmân edenler! Oruç sizden önce gelip geçmiş ümmetlere farz kılındığı gibi size de farz kılındı. Umulur ki sakınırsınız.” (el-Bakara 2/183)

Haccın delîli ise Allâhu Teâlâ’nın şu kavlidir:

“…Ona bir yol bulabilenlerin o Evi (Kâbe’yi) haccetmesi, Allâh için insanlar üzerindeki bir vazîfedir. Her kim de inkâr ederse şüphesiz ki Allâh âlemlere muhtâç değildir.” (Âl-i İmrân 3/97)

2. Mertebe: Îmân

Îmân yetmiş küsur şûbedir. Bunun en üstünü “La ilahe illallâh” sözüdür, en aşağısı yolda rahatsızlık veren şeyleri ortadan kaldırmaktır. Hayâ da îmândan bir şûbedir.[4]

Îmânın Rükûnları (Şartları) altıdır:

1- Allâh’a,

2- Meleklerine,

3- Kitâblarına,

4- Rasûlleri’ne,

5- Âhiret Günü’ne îmân etmen ve

6- Kaderin; hayrı ve şerri ile [tümüyle Allâh’tan olduğuna]
[5] îmân etmendir.[6]

Bu altı şartın delîli ise Allâhu Teâlâ’nın şu kavlidir:

“İyilik, yüzlerinizi doğu ve batı yönüne çevirmeniz değildir. Velâkîn gerçek iyilik; Allâh’a, Âhiret Günü’ne, Meleklere, Kitâb’a ve Nebîlere îmân edenin iyiliğidir…” (el-Bakara 2/177)[7]

Kaderin delîli ise Allâhu Teâlâ’nın şu kavlidir:

“Muhakkak ki Biz, her şeyi belli bir kadere göre yarattık.” (el-Kamer 54/49)

3. Mertebe: İhsân

İhsân tek rükûndur. O da “Allâh’a sen O’nu görüyormuşçasına ibâdet etmendir. Sen O’nu görmüyorsan dahi şüphesiz ki O seni görmektedir.”[8]

Bunun delîli ise Allâhu Teâlâ’nın şu kavlidir:

“Muhakkak ki Allâh, takvâ sâhibleri ile (sakınanlarla) ve ihsân sâhibleri ile beraberdir.” (en-Nahl 16/128)[9]

Ve şu kavlidir:

“Azîz ve Rahîm olana (Allâh’a) tevekkül et. O ki seni namaza kalktığın zaman da secde edenler arasında dolaşmanı da görür. Şüphesiz ki O, Semî’dir (her şeyi işitendir), Alîm’dir (her şeyi bilendir).” (eş-Şu’arâ 26/217-220)

Ve yine şu kavlidir:

“Ne zaman sen bir işte bulunsan, ne zaman Kur’ân’dan bir şey okusan ve siz ne zaman bir iş yaparsanız, o işe daldığınız zaman Biz mutlaka üstünüzde şâhidizdir…” (Yûnus 10/61)

Bu konuya sünnetten delîl ise Ömer Radıyallâhu Anh’dan rivâyet edilen meşhûr “Cebrâîl Aleyh’is Selâm[10] Hadîsi”dir. Ömer Radıyallâhu Anh şöyle demiştir:

«Bizler bir gün Rasûlullâh Sallallâhu Aleyhi ve Sellem’in huzurunda oturuyorken ansızın elbiseleri oldukça beyaz, saçı oldukça siyah, üzerinde yolculuğun izleri görülmeyen ve aramızdan kimsenin tanımadığı bir adam yanımıza çıkageldi.[11] Nihâyet Nebî Sallallâhu Aleyhi ve Sellem’in önünde[12] oturdu, dizlerini onun dizlerine dayadı, ellerini de dizleri üzerine koyup dedi ki:

“Ey Muhammed! Bana İslâm’dan haber ver.” Rasûlullâh Sallallâhu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu:

“(İslâm) Allâh’tan başka -ibâdete lâyık, hak- hiçbir ilah olmadığına ve Muhammed’in de Allâh’ın Rasûlü olduğuna şehâdet etmen, namaz kılman, zekât vermen, ramazân orucu tutman ve eğer ona yol bulabilecek olursan Beyt’i [Beyt’ul Harâm’ı (Allâh’ın hürmetli evini)][13] haccetmendir.” Adam dedi ki:

“Doğru söyledin”.

Biz de ona hayret ettik. Hem ona soru soruyor hem de onu tasdîk ediyordu. Adam dedi ki:

“Öyleyse bana îmânın ne olduğunu haber ver.” Bunun üzerine Rasûlullâh Sallallâhu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu:

“(Îmân) Allâh’a, Meleklerine, Kitâbları’na, Rasûlleri’ne ve Âhiret Günü’ne îmân etmen, kadere, hayrı ve şerri ile îmân etmendir.” Adam dedi ki:

“Doğru söyledin. O hâlde bana ihsândan haber ver.” Rasûlullâh Sallallâhu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu:

“(İhsân) Allâh’a sen O’nu görüyormuşçasına ibâdet etmendir. Sen O’nu görmüyorsan dahi şüphesiz ki O seni görmektedir.” Yine adam dedi ki:

“[Doğru söyledin.][14] O hâlde bana saatten (kıyâmetten) haber ver”.

Rasûlullâh Sallallâhu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu:

“Hakkında kendisine soru sorulan kişi, soru sorandan daha bilgili değildir.” Adam dedi ki:

“O hâlde bana onun alâmetlerinden haber ver.” Nebî Sallallâhu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu:

“Câriyenin hanımefendisini doğurması; yalın ayaklı, elbisesiz, fakîr koyun çobanlarının yüksek binâlar yapmakta birbirleriyle yarıştıklarını görmendir.” (Ömer Radıyallâhu Anh) dedi ki:

“Adam daha sonra gitti. Uzun bir süre böylece kaldık.” [Nebî Sallallâhu Aleyhi ve Sellem][15] şöyle buyurdu:

“Ey Ömer! Soru soranın kim olduğunu biliyor musun?” Ben dedim ki:

“Allâh ve Rasûlü daha iyi bilir.” Rasûlullâh Sallallâhu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu:

“Bu Cebrâîl’dir. Dîninizin emirlerini sizlere öğretmek üzere, size geldi.”»[16]


AÇIKLAMALAR:
 1. İslâm’ın rükûnlarına dair bu açıklamalar İbnu Ömer Radıyallâhu Anhumâ hadîsinden alınmıştır. O yüzden ed-Durar’us Seniyye’de bu bölüm, doğrudan hadîs olarak nakledilmiş ve ardından bir âyet zikredilmiştir. Faydasına binâen ed-Durar’us Seniyye’deki lafzı aynen aktarıyoruz:

“İslâm’ın rükûnları (şartları) beştir.

Bunun sünnetten delîli ise İbnu Ömer Radıyallâhu Anhumâ hadîsidir ki o, Rasûlullâh Sallallâhu Aleyhi ve Sellem’in şöyle buyurduğunu rivâyet etmiştir:


«بُنِيَ الْإِسْلاَمُ عَلَى خَمْسٍ، شَهَادَةُ أَنْ لاَ إِلٰهَ إِلاَّ اللهُ، وَأَنَّ مُحَمَّدًا رَسُولُ اللهِ، وَإِقَامُ الصَّلاَةِ، وَإِيتَاءُ الزَّكَاةِ، وَصَوْمُ رَمَضَانِ، وَحَجُّ بَيْتِ اللهِ الْحَرَامِ مَنِ اسْتَطَاعَ إِلَيْهِ سَبِيلاً.»

«İslâm beş şey üzerine binâ edilmiştir:

1- Allâh’tan başka -ibâdete lâyık, hak- ilah olmadığına ve Muhammed Sallallâhu Aleyhi ve Sellem’in O’nun elçisi olduğuna şâhitlik etmek;

2- Namaz kılmak;

3- Zekât vermek;

4- Ramazân orucu tutmak;

5-Ona yol bulabilenler için Allâh’ın hürmetli evini (Kâbe’yi) haccetmek.»
(Hadîsi bu lafızla rivâyet eden bir kaynağa rastlamadım. Hadîs, yakın lafızlarla Buhârî, Hadîs no: 8; Müslim, Hadîs no: 16 ve Tirmizî, Hadîs no: 2609’da geçmektedir.)

Bunun (başka bir) delîli de Allâhu Teâlâ’nın şu kavlidir:


﴿وَمَنْ يَبْتَغِ غَيْرَ الْإِسْلاَمِ دِينًا فَلَنْ يُقْبَلَ مِنْهُ وَهُوَ فِي الْآخِرَةِ مِنَ الْخَاسِرِينَ.﴾ [آل عمران:85 ]
“Her kim, İslâm’dan başka bir dîn ararsa ondan kabûl edilmeyecek ve o, âhirette hüsrâna uğrayanlardan olacaktır.” (Âl-i İmrân 3/85)
 
 2. Ed-Durar’us Seniyye’de bundan sonra şu lafız gelmektedir:

”وَحَدُّ النَّفْيِ مِنَ الْإِثْبَاتِ: ﴿لاَ إِلٰهَ﴾ نَافِيًا جَمِيعَ مَا يُعْبَدُ مِنْ دُونِ اللهِ“.
“Nefy (redd) ile isbâtın (kabûlün) arasını ayıran sınır şudur: “İlah yoktur” sözü Allâh’ın dışında (kendilerine) ibâdet edilenlerin hepsini nefyeder (reddeder) ilh…”
 
 3. Âlûsî Rahimehullâh ise bu âyetin yerine Muhammed Sallallâhu Aleyhi ve Sellem’in Allâh’ın Rasûlü olduğuna dair şu iki âyeti zikretmiştir ki bu âyetlerin delâleti ed-Durar’us Seniyye dâhil diğer nüshâlarda geçen et-Tevbe 9/128 âyetinden daha açıktır:

﴿مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللهِ وَالَّذِينَ مَعَهُ أَشِدَّاءُ عَلَى الْكُفَّارِ رُحَمَاءُ بَيْنَهُمْ.﴾ [الفتح:29 ]

“Muhammed, Allâh’ın Rasûlü’dür. Onunla beraber olanlar, kâfirlere karşı şiddetli, kendi aralarında merhametlidirler…” (Fetih 48/29);

﴿مَا كَانَ مُحَمَّدٌ أَبَا أَحَدٍ مِنْ رِجَالِكُمْ وَلَكِنْ رَسُولَ اللهِ وَخَاتَمَ النَّبِيِّينَ.﴾ [الأحزاب: 40]
“Muhammed, erkeklerinizden hiçbirinin babası değildir. Lâkin O, Allâh’ın Rasûlü ve Nebîler’in sonuncusudur…” (el-Ahzâb 33/40)
 
 4. Müellif Rahimehullâh’ın bu ifâdesi meşhûr bir hadîsten alınmadır. Burada zikredilen lafzın bire bir aynısını rivâyet eden bir kaynağa rastlamadım. Müellifin kaydettiği şekle en yakın lafzı ise Taberânî, Mu’cem’ul Evsât, Hadîs no: 9004’te ve Nesâî, Sünen, Hadis no: 5005’te zikretmektedir. Müslim, benzerini Sahîh’de Hadîs no: 35’te “...yetmiş küsur ya da altmış küsur şûbedir.” lafzı ile rivâyet etmiştir.
 
 5. Parantez içi verilen ilâve ed-Durar’us Seniyye’de mevcuttur.
 
 6. Bu ifâde, meşhûr “Cibrîl Aleyh’is Selâm Hadîsi”nden alıntılanmıştır. Hadîs, az ileride kaynaklarıyla beraber zikredilecektir inşâllâh.
 
 7. Âyette her ne kadar lafzen kaderden bahsedilmese bile kadere îmân, Allâh’ın her şeyi bildiğine, önceden takdîr ettiğine, her şeyi O’nun yarattığına ve olan her şeyin ancak O’nun izni ve dilemesi ile olduğuna îmân etmeyi içerdiği için kadere îmân, Allâh’ın Rubûbiyyetine îmânın kapsamı içerisindedir. O yüzden âyette geçen Allâh’a îmân ifâdesi kadere îmânı da ihtivâ eder. Bundan dolayı Şeyh Rahimehullâh bu âyeti altı îmân esâsının birden delîli olarak zikretmiş, ardından da kadere bizzât lafzen işâret eden âyeti de delîl olarak göstermiştir.

İleride gelecek olan “Cibrîl Aleyh’is Selâm Hadîsi”nde kadere îmânın, îmânın şartı olduğu husûsu açık bir şekilde belirtilmektedir. Bütün bunlar kadere îmânı, Kur’ân’da zikredilmediği gerekçesi ile îmân esâsları arasından çıkartmaya çalışanlara açık bir reddiyedir. Bütün bu husûsları İbnu Abbâs Radıyallâhu Anhumâ’nın şu kavli özetlemektedir:


”اَلْقَدَرُ نِظَامُ التَّوْحِيدِ، فَمَنْ وَحَّدَ اللهَ عَزَّ وَجَلَّ وَآمَنَ بِالْقَدَرِ، فَهِيَ اَلْعُرْوَةُ الْوُثْقَى الَّتِي لاَ انْفِصَامَ لَهَا، وَمَنْ وَحَّدَ اللهَ تَعَالَى وَكَذَّبَ بِالْقَدَرِ نَقَضَ التَّوْحِيدَ“.
“Kader, tevhîdin düzenidir. Her kim Allâh Azze ve Celle’yi tevhîd eder (birler) ve kadere îmân ederse işte o, kopmak bilmeyen sağlam kulptur. Her kim de Allâhu Teâlâ’yı tevhîd eder fakat kaderi yalanlarsa tevhîdi nakzetmiş (bozmuş) olur.” (el-Firyâbî, el-Kader, sf. 159, no: 205 ve yakın lafızlarla Lâlekâî, Şerh’u Usûl’il İ’tikâd, no: 1224.)
 
 8. Bu ifâde, “Cibrîl Aleyh’is Selâm Hadîsi”nde geçmektedir. Hadîs, az ileride bütün metniyle beraber nakledilecektir inşâllâh.
 
 9. Ed-Durar’us Seniyye’de bundan sonra şu âyet zikredilmiştir:

﴿وَمَنْ يُسْلِمْ وَجْهَهُ إِلَى اللهِ وَهُوَ مُحْسِنٌ فَقَدِ اسْتَمْسَكَ بِالْعُرْوَةِ الْوُثْقَى.﴾ [لقمان:22 ]
“Her kim ihsân sâhibi olarak yüzünü Allâh’a teslîm ederse işte o, sağlam kulpa yapışmış olur…” (Lokmân 31/22)
 
 10. Tercümeye esâs aldığımız “Müellefât’uş Şeyh” nüshâsında bu isim “Cebrâ’îl” olarak zapt edilmiştir, ancak diğer nüshâlarda “Cibrîl” olarak geçmektedir. Gördüğümüz kadarıyla hadîs kitaplarında da bu hadîs nakledilirken çoğunlukla “Cibrîl” olarak geçmektedir. Nüshâlar arasındaki diğer lafız farklılıklarına da yeri geldikçe işâret edeceğiz inşâllâh.
 
 11. Hadîs metni içerisinde geçen “yanımıza çıkageldi” ibâresi, ed-Durer’us Seniyye’de yakın lafızlarla “aramıza dâhil oldu” şeklinde ifâde edilmiştir.
 
 12. Hadîs metni içerisinde geçen “önünde oturdu” ibâresi, ed-Durer’us Seniyye’de yakın lafızlarla “huzurunda oturdu” şeklinde ifâde edilmiştir.
 
 13. Parantez içi verilen ilâve ed-Durer’us Seniyye’de mevcuttur.
 
 14. Parantez içi verilen ilâve ed-Durer’us Seniyye’de mevcuttur.
 
 15. Parantez içi verilen ilâve ed-Durer’us Seniyye’de mevcuttur.
 
 16. Müellifin kaydettiği lafızlarla hadîsi kaynaklarda bulamadım ancak “Cibrîl Hadîsi” olarak meşhûr olan bu hadîs, benzer lafızlarla Buhârî, Hadîs no: 50; Müslim, Hadîs no: 8 ve diğer kaynaklarda rivâyet edilmiştir. Vallâhu A’lem!

Çevrimdışı Izhâr'ud Dîn

  • Özel Üye
  • Full Member
  • *
  • İleti: 240
  • Değerlendirme Puanı: +5/-0
  • فَفِرُّوا إِلَى اللَّهِ
Ynt: ÜÇ TEMEL ESÂS
« Yanıtla #6 : 29.12.2019, 02:34 »

ÜÇÜNCÜ TEMEL ESÂS: PEYGAMBERİNİZ MUHAMMED Sallallâhu Aleyhi Ve Sellem’İN BİLİNMESİ

O Sallallâhu Aleyhi ve Sellem, Muhammed olup Abdullâh’ın oğludur, o da Abdulmuttalib’in oğludur, o ise Hâşim’in oğludur. Hâşim, Kureyş’tendir. Kureyş de Araplardandır. Araplar da İbrâhîm el-Halîl’in oğlu İsmâîl Aleyhim’us Selâm’ın soyundandır.[1] Salât ve selâmın en güzeli, İbrâhîm (peygamber)’in ve bizim peygamberimizin üzerine olsun (Âmîn)!

Nebî Sallallâhu Aleyhi ve Sellem’in ömrü altmış üç senedir. Bunun kırk senesi nübüvvetten öncedir. Yirmi üç senesi ise Nebî ve Rasûl olarak geçmiştir. “Oku”[2] buyruğu ile Nübüvvet verildi (Nebî oldu). “Örtüye bürünen”[3] hitâbı ile de Risâlet verildi (Rasûl oldu).[4]

Nebî Sallallâhu Aleyhi ve Sellem’in şehri Mekke’dir. (Daha sonra) Medîne’ye hicret etmiştir. Allâhu Teâlâ onu, şirkten korkutup uyarmak ve tevhîde da’vet etmek için göndermiştir.

Bunun delîli ise Allâhu Teâlâ’nın şu kavlidir:

“Ey örtüye bürünen (Peygamber), kalk ve uyar! Rabbi’ni yücelt! Elbiseni temizle! Pisliklerden uzak dur! Yaptığın iyiliği çok görüp başa kakma ve Rabb’in için sabret!” (el-Müddessir 74/1-7)

Allâhu Teâlâ’nın:

- “Kalk ve uyar!” buyruğunun anlamı, “şirkten korkutup uyarır ve tevhîde da’vet eder” demektir.

- “Rabb’ini yücelt!” yani; “O’nu tevhîd ile ta’zîm et (yücelt).” demektir.

- “Elbiseni temizle!” yani; “amellerini şirkten arındır.” demektir.

- “Pisliklerden uzak dur!” (buyruğunda geçen) pislikler ise putlardır.[5]

- Onlardan uzak durmak ise putları terk edip onlardan ve o putlara tapanlardan beri olmak[6] demektir.

Muhammed Sallallâhu Aleyhi ve Sellem, bu emre uyarak on yıl süreyle tevhîde da’vet etti. On yıldan sonra da göğe yükseltildi (Mi’râc’a çıktı). Orada ona, beş vakit namaz farz kılındı. Bu şekilde Mekke’de üç sene namaz kıldı. Daha sonra Medîne’ye hicret etmek ile emrolundu.

Hicret: (Kişinin) şirk beldesinden İslâm beldesine intikâl etmesi demektir. Şirk beldesinden İslâm beldesine hicret etmek bu ümmet üzerine farzdır ve bu hüküm Kıyâmet kopuncaya kadar geçerlidir.

Bunun delîli ise Allâhu Teâlâ’nın şu sözüdür:

“Nefislerine zulmedenler olarak canlarını alacağı kimselere melekler der ki: Ne işte idiniz? Onlar derler ki: Biz yeryüzünde âciz kalan kimselerdik. Melekler der ki: Allâh’ın arzı geniş değil miydi? Siz de orada (bir yere) hicret etseydiniz. İşte onların durakları cehennemdir. O ne kötü bir dönüş yeridir. Ancak (hicret için bir) çareye güç yetiremeyen ve yol bulamayan erkek, kadın ve çocuklardan âciz kalmış olanlar müstesnâ. İşte böylelerini Allâh umulur ki affeder. Allâh çokça affedicidir, çokça bağışlayıcıdır.” (en-Nisâ 4/97-99)

Ve Allâhu Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

“Ey îmân eden kullarım! Şüphesiz ki Benim arzım (yeryüzü) geniştir. (Bu itibârla) yalnızca Bana ibâdet edin.” (el-Ankebût 29/56)

El-Begavî (v. 516) Rahimehullâhu Teâlâ der ki: “Bu âyetin nüzûl sebebi Mekke’de kalıp hicret etmeyen Müslümanlar hakkındadır.” Allâhu Teâlâ onlara îmân ismiyle; (“Ey îmân eden kullarım…” şeklinde) seslenmiştir.[7]

Hicrete sünnetten delîl ise Rasûlullâh Sallallâhu Aleyhi ve Sellem’in şu kavlidir:

«Tevbe kesilmedikçe [kesilinceye kadar][8] hicret de kesilmez. Güneş batıdan doğmadıkça da tevbe kesilmez.»[9]

Böylece Rasûlullâh Sallallâhu Aleyhi ve Sellem Medîne’ye yerleştiğinde geriye kalan İslâm’ın hükümleriyle, meselâ; zekât, oruç, hacc, cihâd, ezân, ma’rûf’u emretmek, münkerden alıkoymak ve İslâm’ın diğer hükümleriyle emrolundu. Bu hâl üzere on sene (Medîne’de) kaldı. Rasûlullâh Salavâtullâhi ve Selâmuhu Aleyhi vefât etti. Onun dîni ise bâkîdir.

İşte onun dîni budur. Hiçbir hayır yoktur ki Rasûlullâh Sallallâhu Aleyhi ve Sellem ümmete onu göstermemiş olsun ve hiçbir kötülük yoktur ki ümmeti ondan sakındırmış olmasın. Gösterdiği hayır: Tevhîd ve Allâhu Teâlâ’nın sevip râzı olduğu her şeydir. Sakındırdığı kötülük ise [Allâh’a][10] şirk koşmak ve Allâhu Teâlâ’nın hoşlanmayıp kabûl etmediği her şeydir.

Allâhu Teâlâ, onu bütün insanlara peygamber olarak göndermiş, sekaleyn’in (yeryüzündeki iki topluluk olan); cinlerin ve insanların tümüne, ona itâ’atı farz kılmıştır. Bunun delîli ise Allâhu Teâlâ’nın şu kavlidir:

“De ki: Ey İnsanlar! Şüphesiz ben Allâh’ın size, hepinize gönderdiği Rasûlü’yüm (elçisiyim)…” (el-A’râf 7/158)

Allâhu Teâlâ, onunla dînini kemâle erdirmiştir (tamamlamıştır). Bunun delîli ise Allâhu Teâlâ’nın şu kavlidir:

“…Bugün sizin için dîninizi kemâle erdirdim, üzerinizdeki ni’metimi tamamladım ve sizin için dîn olarak İslâm’dan râzı oldum…” (el-Mâ’ide 5/3)

Rasûlullâh Sallallâhu Aleyhi ve Sellem’in vefât ettiğinin delîli ise Allâhu Teâlâ’nın şu kavlidir:

“Şüphesiz ki sen de öleceksin ve onlar da ölecekler, sonra siz (ey insanlar) Rabbinizin huzurunda mahkeme olunacaksınız.” (ez-Zümer 39/30-31)

İnsanlar öldükten sonra tekrar diriltileceklerdir. Bunun delîli ise Allâhu Teâlâ’nın şu kavlidir:

“Sizi ondan (topraktan) yarattık ve tekrar ona döndüreceğiz ve bir kere daha sizi ondan çıkaracağız.” (Tâ-Hâ 20/55)

Ve yine şu kavlidir:

“Allâh sizi yeryüzünden (tıpkı bir bitki gibi) çıkardı. Sonra oraya sizi tekrar döndürecek, sonra sizi tekrar çıkaracaktır.” (Nûh 71/17-18)

İnsanlık tekrar dirilişten sonra hesaba çekilecek ve (buna göre) amellerinin karşılığı verilecektir.[11] Bunun delîli Allâhu Teâlâ’nın şu kavlidir:

“…(Bunların yaratılması Allâh’ın) kötülük edenleri yaptıkları ile cezâlandırması, iyilik edenleri de daha güzeli ile mükafâtlandırması içindir.” (en-Necm 53/31)

Kim yeniden diriltilmeyi yalanlarsa kâfir olur. Bunun delîli ise Allâhu Teâlâ’nın şu kavlidir:

“Kâfirler, yeniden diriltilmeyeceklerini iddiâ ettiler. De ki: Evet, Rabbime yemîn olsun ki siz tekrardan muhakkak ki diriltileceksiniz. Sonra da yaptıklarınızdan haberdâr edileceksiniz. (Elbette ki) Allâh için bunu yapmak çok kolaydır.” (et-Teğâbun 64/7)

Allâhu Teâlâ, bütün Rasûlleri; müjdeleyiciler ve uyarıcılar olarak göndermiştir. Bunun delîli Allâhu Teâlâ’nın şu kavlidir:

“Müjdeleyici ve uyarıcı peygamberler olarak (gönderdik) ki insanların Rasûllerden sonra Allâh’a karşı bir hüccetleri (bahaneleri) olmasın…” (en-Nisâ 4/165)

Rasûller’in[12] ilki Nûh Aleyh’is Selâm, sonuncusu ise Muhammed Sallallâhu Aleyhi ve Sellem’dir.[13]

Nûh Aleyh’is Selâm’ın, Rasûller’in ilki olduğuna dair delîl Allâhu Teâlâ’nın şu kavlidir:

“Biz, Nûh’a ve daha sonraki Nebîlere vahyettiğimiz gibi şüphesiz ki sana da vahyettik…” (en-Nisâ 4/163)

Allâhu Teâlâ, Nûh Aleyh’is Selâm’dan Muhammed Sallallâhu Aleyhi ve Sellem’e kadar bütün ümmetlere yalnız Allâh’a ibâdet etmelerini emretmeleri ve tâğût’a ibâdet etmeyi de yasaklamaları için bir Rasûl göndermiştir.

Bunun delîli ise Allâhu Teâlâ’nın şu kavlidir:

“Andolsun ki Biz her ümmete, ‘Allâh’a ibâdet edin ve tâğût’tan sakının!’ diye (emretmeleri için) bir Rasûl gönderdik…” (en-Nahl 16/36)

Allâhu Teâlâ bütün kullara; tâğût’u inkâr edip Allâh’a îmân etmelerini farz kılmıştır.

İbn’ul Kayyim (v. 751H) Rahimehullâhu Teâlâ şöyle demiştir:

“Tâğût[un manası][14]: Kulun haddini aşmasına sebeb olan, (Allâh’tan başka) ibâdet edilen her ma’bûd, (Allâh’ın dışında) kendisine tâbi olunan ve kendisine itâ’at edilen her şeydir.”[15]

Tâğût’un Başlıca Çeşitleri

Tâğûtlar pek çoktur. Ancak bunların başlıcaları beş tanedir:

1- İblîs Allâh ona lanet etsin;

2- Kendisine ibâdet edilen ve bundan râzı olan;

3- İnsanları kendisine ibâdet etmeye çağıran;

4- Gaybın ilminden (gaybdan) bir şey bildiğini iddiâ eden;

5- Allâh’ın indirdiğinden başkası ile hükmeden.


Bunun delîli ise Allâhu Teâlâ’nın şu kavlidir:

“Dînde zorlama yoktur. Şüphesiz, rüşd (doğruluk, hak) sapıklıktan ayrılmıştır. Kim tâğût’u reddedip Allâh’a îmân ederse kopmak bilmeyen sağlam kulpa yapışmış olur…” (el-Bakara 2/256)

İşte bu, La ilahe illallâh'ın manasıdır. Hadîste şöyle gelmiştir:

“İşin başı İslâm, direği namazdır ve zirve noktası ise Allâh yolunda cihâddır.”[16]

Vallâhu A’lem (Allâh en doğrusunu bilendir)!

Allâhu Teâlâ Muhammed’e, Âl’ine ve Ashâbı’na salât ve selâm etsin. (Âmîn!)

AÇIKLAMALAR
 1. İbnu Kesîr Rahimehullâh “es-Sîret’un Nebevîyye” adlı eserinin baş tarafında şöyle demiştir:

“Bütün Arapların İbrâhîm Halîl’in oğlu İsmâîl’e -Selâmet, Selâm ve İkrâm İkisinin de Üzerine Olsun- mensûb oldukları söylenmiştir. Ancak sahîh ve meşhûr olan ise (hakîki Araplar olan) “el-Arab’ul A’ribe”nin İsmâîl Aleyh’is Selâm’dan önce var oldukları görüşüdür. Nitekim Âd, Semûd, Tasm, Cedîs, Emîm, Curhum, Amâlîk ve Allâh’tan başka kimsenin bilmeyeceği diğer kavimler de bunlardandır. Bunlar Halîl İbrâhîm Aleyh’is Selâm’dan önce ve onun zamanında mevcuttular. (Sonradan Araplaşmış olan) “el-Arab’ul Musta’ribe”ye gelince bunlar Hicâz Araplarıdır ve bunlar İbrâhîm oğlu İsmâîl Aleyhim’as Selâm’ın soyundandırlar.” (İbnu Kesîr, es-Sîret’un Nebevîyye, 1/3)

Böylece anlaşılıyor ki; kendisi başka bir kavimden gelen İsmâîl Aleyh’is Selâm, Mekke’de bir Arap kabilesi olan Curhumlular ile evlenmiş ve onun neslinden gelenler Arapların “Adnanî” kolunu teşkîl etmiştir.

Kısacası Şeyh Rahimehullâh’ın “Araplar, İsmâîl Aleyh’is Selâm’ın neslinden gelmektedir”, şeklindeki sözü (sonradan Araplaşmış olan) “el-Arab’ul Musta’ribe” hakkında anlaşılırsa doğrudur, bütün Araplara genelleştirilmesi ise doğru olmaz. Vallâhu A’lem!
 
 2. El-Alak 96/1.
 
 3. El-Müddessir 74/1.
 
 4. Nebî ve Rasûl kavramları hakkında âlimlerin farklı görüşleri söz konusudur. Bunlardan en yaygın olanlarından bir görüş şu şekildedir:

“Nebî, kendisine vahiy verilen herkese verilen bir isimdir; Rasûl ise Nebîler arasından tevhîde da’vetle görevlendirilen özel bir zümreye verilen isimdir.”

Görünen o ki Şeyh Muhammed Rahimehullâh da bu kavli tercih etmiş ve Rasûlullâh Sallallâhu Aleyhi ve Sellem’e ilk gelen vahiy olan Alak Sûresi’nin inişini nübüvvetin başlangıcı olarak ve da’vetle emrolunduğu Müddessir Sûresi’nin inişini ise risâletin başlangıcı olarak değerlendirmiştir. Vallâhu A’lem!
 
 5. İbnu Abbâs Radıyallâhu Anhumâ’dan nakledildiğine göre:

﴿وَثِيَابَكَ فَطَهِّرْ.﴾ قَالَ: لَسْتَ بِكَاهِنٍ وَلاَ سَاحِرٍ فَأَعْرِضْ عَنْهُ ﴿وَالرُّجْزَ فَاهْجُرْ.﴾ قَالَ: اَلْأَوْثَانَ.

“İbnu Abbâs Radıyallâhu Anhumâ, ‘Elbiseni temizle’ (kavli hakkında) şöyle dedi: ‘Sen kâhin de değilsin, sihirbâz da; şu hâlde bu işlerden uzak dur!’

İbnu Abbâs Radıyallâhu Anhumâ, ‘Pisliklerden uzak dur’ (kavli hakkında da): ‘Putlardan (uzak dur!)…’ dedi.” (Suyûtî, ed-Durr’ul Mensûr, 8/326’da nakletmiş ve İbnu Merdeveyh’e nisbet etmiştir.)
 
 6. Âlûsî Rahimehullâh, bunun devâmında şu ifâdeleri nakletmiştir:

”وَفِرَاقُهَا وَأَهْلِهَا، وَعَدَاوَتُهَا وَأَهْلِهَا“.

“Putlardan ve onlara tapanlardan ayrılmak, putlara ve onlara tapanlara düşman olmak…”
 
 7. Begavî Rahimehullâh, ilgili âyetin tefsîrinde bu lafızlarla olmasa da söz konusu ayetin hicret etmeksizin Mekke’de kalan Müslümanlarla alâkalı nazil olduğunu ifâde etmiştir. Ancak Allâhu Teâlâ’nın onlara “Îmân eden kullarım”, şeklinde hitâp etmesinden bahsetmemektedir.

Bunun, Şeyh Muhammed Rahimehullâh’ın kelâmından olması mümkündür. O, böylece âyetten, hicret etmeyenlerin günâhkâr olmakla beraber kâfir olmadıklarını istidlâl etmek istemiş olabilir ki doğrusu da budur. Vallâhu A’lem!
 
 8. Parantez içi verilen ilâve ed-Durer’us Seniyye’de “kesilmedikçe” ibâresinin yerinde mevcuttur.
 
 9. Ebû Dâvûd, Hadîs no: 2479’ta Mu’âviye Radıyallâhu Anh’dan rivâyet etmiştir. Begavî, Şerh’us Sunne’de (10/371) “İsnâdı hakkında konuşulmuştur” dese de “Mesâbîh’us Sunne” adlı eserinde (2/172, Hadîs no: 1684 ve 3/521, Hadîs no: 4275) söz konusu hadîsi hasen hadîsler arasında zikretmiştir. Vallâhu A’lem!
 
 10. Parantez içi verilen ilâve ed-Durer’us Seniyye’de mevcuttur.
 
 11. Ed-Durar’us Seniyye’de bundan sonra şu ifâde vardır:

”إِنَّ خَيْرًا فَخَيْرٌ، وَإِنَّ شَرًّا فَشَرٌّ“.

“(Eğer amelleri) hayır ise bu hayırdır, şer ise bu da şerdir.”
 
 12. Buradaki “Rasûl”den kasıd -yukarıda açıklamalar no: 4’te belirtildiği üzere- insanlara şirkten tevhîde yönelmeleri için da’vet yapan peygamber anlamındadır.

Dolayısıyla vahiy alan ilk Nebî Âdem Aleyh’is Selâm, da’vet ile görevli olan ilk Rasûl ise Nûh Aleyh’is Selâm’dır. Bundan dolayı Kıyâmet Günü, şefâ’at etmeleri için peygamberlere mürâcaat edecek olan insanların durumu anlatılırken onların Nûh Aleyh’is Selâm’a şöyle diyecekleri haber verilmiştir:

«يَا نُوحُ، أَنْتَ أَوَّلُ الرُّسُلِ إِلَى أَهْلِ الْأَرْضِ.»

«Ey Nûh, sen yeryüzüne gönderilmiş ilk Rasûl’sün…» (Buhârî, Hadîs no: 3340 ve devâmı)
 
 13. Ed-Durar’us Seniyye’de bundan sonra şu ifâde zikredilmektedir:

”وَهُوَ خَاتَمُ النَّبِيِّينَ، لاَ نَبِيَّ بَعْدَهُ، وَالدَّلِيلُ قَوْلُهُ تَعَالَى:

﴿مَا كَانَ مُحَمَّدٌ أَبَا أَحَدٍ مِنْ رِجَالِكُمْ وَلٰكِنْ رَسُولَ اللهِ وَخَاتَمَ النَّبِيِّينَ.﴾ [الأحزاب40 :]“.

“Ve o, Nebîlerin sonuncusudur. Ondan sonra da Nebî (peygamber) yoktur.

Bunun delîli Allâhu Teâlâ’nın şu kavlidir:

“Muhammed, erkeklerinizden hiçbirinin babası değildir. Lâkin O, Allâh’ın Rasûlü ve Nebîlerin sonuncusudur…”
(el-Ahzâb 33/40)”
 
 14. Parantez içi verilen ilâve ed-Durer’us Seniyye’de mevcuttur.
 
 15. İbn’ul Kayyim Rahimehullâh bu sözleri İ’lâm’ul Muvakkiîn, 1. cilt sf. 40’da sarfetmiştir.
 
 16. Hadîsi bu lafzıyla Mervezî, Ta’zîm’u Kadr’is Salât, 1/220, no: 197’de rivâyet etmiştir. Tirmizî de Hadis no: 2616’da yakın lafızlarla rivâyet etmiş ve “hasen sahîh” demiştir. Mu’âz Radıyallâhu Anh’dan gelen uzunca bir hadîsten bir bölümdür.
Şeyh'ul İslâm İbnu Teymiyye (Rahimehullâh) dedi ki:

والعالم يعرف الجاهل؛ لأنه كان جاهلا، والجاهل لا يعرف العالم لأنه لم يكن عالما

"Âlim câhili tanır çünkü o da (bir zamanlar) câhildi. Câhil ise âlimi tanıyamaz çünkü o hiçbir zaman âlim olmadı." (Şeyh'ul İslâm İbnu Teymiyye, Mecmû'ul Fetâvâ, 13/235)

 

Related Topics

  Konu / Başlatan Yanıt Son İleti
0 Yanıt
2238 Gösterim
Son İleti 23.06.2015, 10:19
Gönderen: Uhey
0 Yanıt
2013 Gösterim
Son İleti 03.12.2015, 02:02
Gönderen: Uhey
0 Yanıt
1586 Gösterim
Son İleti 18.08.2017, 14:56
Gönderen: Selefii
0 Yanıt
1195 Gösterim
Son İleti 14.04.2018, 22:45
Gönderen: abdullah