Darultawhid

Gönderen Konu: DÖRT KÂİDE  (Okunma sayısı 791 defa)

Erkann ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1909
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
DÖRT KÂİDE
« : 24.08.2016, 19:50 »



اَلْقَوَاعِدُ الْأَرْبَعُ[1]

DÖRT KÂİDE[2]


 1. 
مُؤَلَّفَاتُ الشَّيْخِ مُحَمَّدِ بْنِ عَبْدِ الْوَهَّابِ، 199/1-202.
 
 2. Daha önce de bahsedildiği üzere “Üç Temel Esâs” risâlesi ile birlikte tevhîde dair en önemli eserlerden birisi kabûl edilen bu risâle; “Müellefât’uş Şeyh Muhammed bin Abdilvehhâb”, 1/199-202; “ed-Durar’us Seniyye”, 2/23-26; “Mecmûat’ut Tevhîd”, sf. 152-155’de geçmektedir.

Bizim esâs aldığımız nüsh⠓Müellefât'uş Şeyh” nüshâsı olmakla beraber gerektiğinde diğer nüshâlardaki farklılıklara işâret edilecektir inşâllâh.

Mecmûat’ut Tevhîd’de risâlenin başlığı şu şekildedir:


”فِي أَرْبَعِ قَوَاعِدٍ لِلدِّينِ، تُمَيِّزُ بَيْنَ الْمُؤْمِنِينَ وَالْمُشْرِكِينَ“.
“Dîn’in, Müminler ile Müşriklerin Arasını Ayırt Eden Dört Kâidesi Hakkında”

Çevrimdışı Izhâr'ud Dîn

  • Özel Üye
  • Sr. Member
  • *
  • İleti: 251
  • Değerlendirme Puanı: +5/-0
  • فَفِرُّوا إِلَى اللَّهِ
Ynt: DÖRT KÂİDE
« Yanıtla #1 : 30.12.2019, 02:39 »

DÖRT KÂİDE

Rahmân ve Rahîm olan Allâh’ın adıyla,

Büyük arşın Kerîm Rabbi olan Allâh’tan isteğim şudur ki; seni, dünyada ve âhirette korusun. Her nerede olursan ol, seni mübârek kılsın. Seni; verildiğinde şükreden, musîbet anında sabreden, günâh işlediği zaman da istiğfar edenlerden (bağışlanma dileyen kullarından) eylesin (Âmîn)!

İşte bu üç şey (dünya ve âhiretteki) saâdetin (mutluluğun) adresidir.

Allâh seni itâ’atine muvâffak kılsın, bil ki; muhakkak ki İbrâhîm Aleyh’is Selâm’ın milleti olan hanîflik, dîni Allâhu Teâlâ’ya has kılıp yalnızca O’na ibâdet etmendir.[1] Nitekim Allâhu Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

“Ben, cinleri ve insanları, ancak Bana ibâdet etsinler diye yarattım.” (ez-Zâriyât 51/56)

Allâh’ın, seni Kendisi’ne ibâdet için yarattığını öğrendiysen bil ki; nasıl ki tâharetsiz (abdestsiz) kılınan bir namaz, namaz olarak isimlendirilemezse ibâdet de beraberinde tevhîd olmadan ibâdet ismini alamaz.

Şirk, ibâdete dâhil olduğunda ibâdeti ifsâd eder, tıpkı hadesin (tâhareti yani abdesti ve benzerini bozan şeylerin) tâharete dâhil olduğunda onu ifsâd ettiği gibi.[2]

Şirkin ibâdete karıştığı zaman onu ifsâd ettiğini (bozduğunu), ameli boşa çıkarttığını ve sâhibini ebedî ateşe (cehenneme) düşürdüğünü bildiysen; sana düşen en önemli vazîfenin şirki(n mâhiyetini) öğrenmek olduğunu da bilmiş olursun.

Allâh’tan isteğim, seni bu tuzaktan korumasıdır. Bu tuzak ise Allâh’a şirk koşmaktır ki Allâhu Teâlâ onun hakkında şöyle buyurmaktadır:

“Hiç şüphesiz Allâh, Kendisi’ne şirk koşulmasını bağışlamaz; bunun aşağısını dilediği kimse için bağışlar…” (en-Nisâ 4/48; en-Nisâ 4/116)

Bu (şirkin mâhiyetini öğrenmek) ise Allâhu Teâlâ’nın Kitâbı’nda zikretmiş olduğu şu dört kâideyi bilmekle mümkün olur:

1. Kâide:

Rasûlullâh Sallallâhu Aleyhi ve Sellem’in savaştığı kâfirlerin, Allâhu Teâlâ’nın Hâlik (yaratan), [Râzık (rızıklandıran), yaşatan ve öldüren][3], [fayda ve zarar veren][4] Müdebbir (kâinatta olup biten [bütün][5] işleri idâre eden) olduğunu kabûl ettiklerini, fakat bu ikrârlarının onları İslâm’a sokmadığını bilmektir.[6] Bunun delîli Allâhu Teâlâ’nın şu kavlidir:

“De ki: Size gökten ve yerden rızık veren kimdir? Ya da kulak ve gözlere mâlik olan kimdir? Ölüden diriyi çıkaran ve diriden ölüyü çıkaran, her türlü işi düzene koyan kimdir? Diyecekler ki: Allâh’tır. De ki: Öyleyse (O’na karşı gelmekten) sakınmaz mısınız?” (Yûnus 10/31)


2. Kâide:

Müşriklerin şöyle demeleridir: “Biz ancak kurbeti (Allâh’a yakınlaşmayı) ve şefâ’ati talep ettiğimiz için onlara du’â ediyor ve yöneliyoruz.”[7]

Kurbet’in (Allâh’a yakınlaşmak için putlarına ibâdet etmelerinin) delîli Allâhu Teâlâ’nın şu kavlidir:

“…O’ndan başka velîler edinenler derler ki: ‘Biz onlara ancak bizi Allâh’a daha çok yaklaştırsınlar diye ibâdet ediyoruz.’ Allâh onların ihtilâf ettikleri husûslarda elbette hüküm verecektir. Elbette Allâh, yalancı ve kâfir olan kimseye hidâyet etmez.” (ez-Zümer 39/3)

Şefâ’atin (şefâ’ate hak kazanmak için putlara ibâdet etmelerinin) delîli ise Allâhu Teâlâ’nın şu kavlidir:

“Onlar, Allâh’ı bırakıp kendilerine ne zarar ne de fayda veremeyecek şeylere ibâdet ederler ve derler ki: Bunlar, Allâh katında bizim şefâ’atçilerimizdir…” (Yûnus 10/18)

Şefâ’at (aracılık, yardım); menfî (reddedilen) şefâ’at ve müsbet (kabûl edilen) şefâ’at olmak üzere iki kısımdır:

1- Menfî Şefâ’at (Reddedilen Şefâ’at Anlayışı)

Menfî Şefâ’at’e gelince; Allâh’ın dışında hiç kimsenin güç yetiremeyeceği husûslarda Allâh’tan başkasından istenen şefâ’attir.

Bunun delîli Allâhu Teâlâ’nın şu kavlidir:

“Ey îmân edenler! Kendisinde ne bir alışveriş, ne bir dostluk ve ne de şefâ’at bulunmayan gün gelmeden önce size verdiğimiz rızıktan (hayır yolunda) harcayın. Kâfirler zâlimlerin ta kendileridir.” (el-Bakara 2/254)


2- Müsbet Şefâ’at (Kabûl Edilen Şefâ’at Anlayışı)

Müsbet Şefâ’at’e gelince; [Allâh’ın dışında hiç kimsenin güç yetiremeyeceği husûslarda][8] Allâh’tan istenilen şefâ’attir. (Bu şefâ’at anlayışında) şefâ’atçi, şefâ’atiyle ikrâm görür (onurlandırılır). Kendisine şefâ’at edilen kişi ise -(Allâh tarafından şefâ’ate) izin verildikten sonra- sözünden ve amelinden Allâh’ın râzı olduğu kimsedir.[9] Nitekim Allâhu Teâlâ şöyle buyurmaktadır: 

“…İzni olmaksızın O’nun katında şefâ’atte bulunacak kimdir?..” (el-Bakara 2/255)[10]

3. Kâide:

Nebî Sallallâhu Aleyhi ve Sellem, ibâdetlerinde farklı farklı yollar izleyen insanlar arasında (peygamber olarak) zuhûr etti. Onlardan bir kısmı; meleklere, bir kısmı Nebîlere ve sâlihlere, bir kısmı ağaçlara ve taşlara, bir kısmı da güneşe ve aya ibâdet etmekteydiler. Rasûlullâh Sallallâhu Aleyhi ve Sellem ise hepsiyle savaştı ve aralarında hiçbir fark gözetmedi.

Bunun delîli Allâhu Teâlâ’nın şu kavlidir:

“Fitne (şirk) ortadan kalkıncaya ve dîn tamamen Allâh’ın oluncaya kadar onlarla savaşın!..” (el-Enfâl 8/39)

a- Güneşin ve ayın (ibâdet edildiğinin) delîli ise Allâhu Teâlâ’nın şu kavlidir:

“Gece ile gündüz, güneş ile ay O’nun âyetlerindendir. Güneşe ve aya secde etmeyin. Eğer yalnız Allâh’a ibâdet ediyorsanız, onları yaratan Allâh’a secde edin.” (Fussilet 41/37)

b- Meleklerin (kendilerine ibâdet edildiğinin) delîli ise Allâhu Teâlâ’nın şu kavlidir:

“Allâh size melekleri ve Nebîleri rabler edinmenizi emretmez…” (Âl-i İmrân 3/80)[11]

c- Nebîlerin (kendilerine ibâdet edildiğinin) delîli Allâhu Teâlâ’nın şu kavlidir:

“Allâh: Ey Meryem oğlu Îsâ! İnsanlara, Allâh’ı bırakıp beni ve annemi iki ilah edinin, diye sen mi söyledin? dediğinde, Îsâ dedi ki: Seni tenzîh ederim, hakkım olmayan bir sözü söylemek bana yakışmaz. Eğer öyle söylemişsem, Sen onu bilirsin. Sen, benim nefsimde olanı bilirsin, ama ben, Sen’in nefsinde olanı bilmem. Gerçekten, gaybleri bilen ancak Sen’sin.” (el-Mâ’ide 5/116)[12]

d- Sâlihlerin (kendilerine ibâdet edildiğinin) delîli Allâhu Teâlâ’nın şu kavlidir:

“O yalvardıkları da Rabblerine yaklaşmak için vesîle ararlar; O’nun rahmetini umar, azâbından korkarlar…” (el-İsrâ 17/57)

e- Taşların ve ağaçların (ibâdet edildiğinin) delîli Allâhu Teâlâ’nın şu kavlidir:

“Gördünüz mü o Lât ve Uzzâ’yı ve üçüncüleri olan Menât’ı?” (en-Necm 53/19-20)[13]

Ve yine (bir başka delîl) Ebû Vâkıd el-Leysî Radıyallâhu Anh hadîsidir. O şöyle demiştir:

«Bizler, Nebî Sallallâhu Aleyhi ve Sellem ile birlikte Huneyn Savaşı’na çıktık. Biz küfrü terk edeli fazla olmamış kimselerdik. Müşriklerin üzerine silahlarını asarak yanında ibâdet ettikleri bir sedir ağaçları vardı. Bu ağaca ‘Zâtu Envât (Askı Ağacı)’ denirdi. Bir sedir ağacının yanından geçerken dedik ki: Ey Allâh’ın Rasûlü, onlardaki ‘Zâtu Envât (Askı Ağacı)’ gibi bizim için de bir ‘Zâtu Envât’ tayin etsen!»[14]

4. Kâide:

Şüphesiz günümüzdeki müşriklerin şirki, önceki müşriklerin şirkinden daha şiddetlidir. Çünkü önceki müşrikler rahatlıkta Allâh’a şirk koşarlardı, zorlukta ise (ibâdeti Allâh’a has kılarak) ihlâslı davranırlardı. Günümüzün müşriklerinin şirki ise rahatlıkta olsun, zorlukta olsun sürekli devâm etmektedir.

Bunun delîli Allâhu Teâlâ’nın şu kavlidir:

“Onlar gemiye bindikleri zaman, dîni yalnızca O’na hâlis kılan gönülden bağlılar olarak Allâh’a yalvarıp yakarırlar. Ama onları karaya çıkarıp kurtarınca hemen şirk koşarlar.” (el-Ankebût 29/65)[15]

Risâle burada bitti. Allâh’ın salât ve selâmı; Muhammed’in, Âl’inin ve Ashâbı’nın üzerine olsun. (Âmîn!)

AÇIKLAMALAR
 1. Ed-Durar’us Seniyye’de şu ilâve zikredilmiştir:

”وَبِذٰلِكَ أَمَرَ اللهُ جَمِيعَ النَّاسِ، وَخَلَقَهُمْ لَهَا“.
“Allâhu Teâlâ bütün insanlara bunu emretmiş ve onları bunun için yaratmıştır.”
 
 2. Ed-Durar’us Seniyye’de şu ilâve zikredilmiştir:

“Nitekim Allâhu Teâlâ şöyle buyurmaktadır;


﴿مَا كَانَ لِلْمُشْرِكِينَ أَنْ يَعْمُرُوا مَسَاجِدَ اللهِ شَاهِدِينَ عَلَى أَنْفُسِهِمْ بِالْكُفْرِ أُولَئِكَ حَبِطَتْ أَعْمَالُهُمْ وَفِي النَّارِ هُمْ خَالِدُونَ.﴾ [التوبة:17 ]

“Müşriklerin, kendi küfürlerine kendileri şâhid iken Allâh’ın mescidlerini imâr etme hakları yoktur. İşte bunlar yaptıkları boşa gitmiş olanlardır ve bunlar ateşte ebedî kalacaklardır.” (et-Tevbe 9/17)
 
 3. Parantez içi ibâre, ed-Durar’us Seniyye’de zikredilmiştir.
 
 4. Parantez içi ibâre, Mecmûat’ut Tevhîd’de zikredilmiştir.
 
 5. Ed-Durar’us Seniyye ve Mecmûat’ut Tevhîd’de bu ilâve zikredilmiştir.
 
 6. Ed-Durar’us Seniyye’de “bilmektir” ibâresi bulunmayıp kâide şöyle sona ermektedir: “...İslâm’a sokmadığıdır.”
 
 7. Ed-Durar’us Seniyye’de şu ilâve zikredilmiştir:

”نُرِيدُ مِنَ اللهِ لاَ مِنْهُمْ، لٰكِنَّ بِشَفَاعَتِهِمْ وَالتَّقَرُّبُ إِلَى اللهِ بِهِمْ“.

“Biz aslında onlardan değil, lâkin onların şefâ’ati vâsıtası ile Allâh’tan istiyoruz. Allâh’a yaklaşmak (ancak) onların vâsıtası ile (mümkün) olur.”
 
 8. Bu parantez içi ilâve ed-Durar’us Seniyye’de zikredilmiştir.
 
 9. Yani İslâm’daki şefâ’at anlayışı, dünyevî şefâ’atlerde (aracılıklarda) olduğu gibi değildir ve Allâh’ın izni olmaksızın bazı kimselerin kendi başlarına Allâh’la kulları arasında aracılık yapıp Allâh’ın onlar hakkında verdiği hükmü değiştirmesi için çabalaması manasına gelmez.

Bilakis şefâ’at, şefâ’atçiye yapılan bir onurlandırma, ikrâm ve şefâ’at edilenlere yapılan bir lütûf ve ihsândan ibârettir. Bu husûsta geniş bilgi için müellifin “Kitâb’ut Tevhîd” adlı eserindeki “Şefâ’at Bâbı”na ve “Kitâb’ut Tevhîd” şerhlerinin bununla alâkalı bölümlerine mürâcaat edilebilir.
 
 10. Ed-Durar’us Seniyye’de âyet, başından itibâren verilmiştir:

﴿اَللّٰهُ لاَ إِلٰهَ إِلاَّ هُوَ الْحَيُّ الْقَيُّومُ لاَ تَأْخُذُهُ سِنَةٌ وَلاَ نَوْمٌ لَهُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ مَنْ ذَا الَّذِي يَشْفَعُ عِنْدَهُ إِلاَّ بِإِذْنِهِ.﴾ [البقرة: 255]

“Allâh... O’ndan başka ilah yoktur. Hayy’dır (Kâmil hayat sâhibidir), Kayyum’dur (Varlığı için hiçbir şeye ihtiyâç duymayan, bütün varlıkları koruyup gözetendir). O’nu uyuklama ve uyku tutmaz. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O’nundur. İzni olmaksızın O’nun katında şefâ’atte bulunacak kimdir?..” (el-Bakara 2/255)
 
 11. Ed-Durar’us Seniyye’de bu âyetin yerine şu âyet zikredilmektedir:

﴿وَيَوْمَ يَحْشُرُهُمْ جَمِيعًا ثُمَّ يَقُولُ لِلْمَلاَئِكَةِ أَهٰؤُلاَءِ إِيَّاكُمْ كَانُوا يَعْبُدُونَ ۞ قَالُوا سُبْحَانَكَ أَنْتَ وَلِيُّنَا مِنْ دُونِهِمْ بَلْ كَانُوا يَعْبُدُونَ الْجِنَّ أَكْثَرُهُمْ بِهِمْ مُؤْمِنُونَ.﴾ [سبأ: 41-40]
“O gün Allâh, onların hepsini toplar; sonra meleklere der ki: Size ibâdet edenler bunlar mıydı? (Melekler de) der ki: Sen her noksanlıktan münezzehsin. Bizim velîmiz onlar değil, Sen’sin. Bilakis onlar cinlere ibâdet ediyorlardı. Çoğu onlara îmân etmişlerdi…” (Sebe 34/40-41)
 
 12. Ed-Durar’us Seniyye’de bu âyetin bir kısmı zikredilmiş, bunun ardından ikinci delîl olarak da -diğer nüshâda meleklere ibâdet edildiğinin delîli olarak zikredilen- şu âyet zikredilmiştir:

﴿وَلا يَأْمُرَكُمْ أَنْ تَتَّخِذُوا الْمَلاَئِكَةَ وَالنَّبِيِّينَ أَرْبَابًا أَيَأْمُرُكُمْ بِالْكُفْرِ بَعْدَ إِذْ أَنْتُمْ مُسْلِمُونَ.﴾ [آل عمران:80 ]

“Allâh size melekleri ve Nebîleri rabler edinmenizi emretmez. O size, siz Müslüman olduktan sonra küfrü emreder mi hiç?” (Âl-i İmrân 3/80)
 
 13. Bu ismi geçenler, câhiliye ehlinin ibâdet ettikleri putlardır ve kimisi Lât gibi taş, kimisi de Uzzâ gibi ağaç şeklindedir. Bu konuyla alâkalı geniş bilgi için “Kitâb’ut Tevhîd” ve muteber şerhlerinden “Ağaç, Taş ve Benzeri Şeylerle Teberrükte Bulunmakla Alâkalı Bâb”a mürâcaat edilebilir.
 
 14. Müellefât’uş Şeyh nüshâsında hadîs buraya kadar alıntılanmıştır. Ed-Durar’us Seniyye ve Mecmûat’ut Tevhîd’de ise hadîsin tamamı zikredilmiştir. Ayrıca, Mecmûat’ut Tevhîd’de, ed-Durar’us Seniyye’nin aksine hadîsin devâmında el-A’râf: 140. Âyet de zikredilmiştir. Hadîsin devâmında şöyle denilmektedir:

«فَقَالَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: اللهُ أَكْبَرُ، إِنَّهَا السُّنَنُ، قُلْتُمْ، وَالَّذِي نَفْسِي بِيَدِهِ، كَمَا قَالَتْ بَنُو إِسْرَائِيلَ لِمُوسَى:
«Bunun üzerine Rasûlullâh Sallallâhu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu: Allâhu Ekber! İşte yine aynı yol. Nefsim elinde olan Allâh’a yemin olsun ki siz aynı İsrâîloğullarının Musâ Aleyh’is Selâm’a dedikleri gibi dediniz:

﴿اِجْعَلْ لَنَا إِلٰهًا كَمَا لَهُمْ آلِهَةٌ قَالَ إِنَّكُمْ قَوْمٌ تَجْهَلُونَ إِنَّ هَؤُلَاءِ مُتَبَّرٌ مَا هُمْ فِيهِ وَبَاطِلٌ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ قَالَ أَغَيْرَ اللهِ أَبْغِيكُمْ إِلٰهًا وَهُوَ فَضَّلَكُمْ عَلَى الْعَالَمِينَ.﴾ [الأعراف:140-138 ]»

“…Onların ilahları olduğu gibi, sen de bizim için bir ilah yap! (Musâ Aleyh’is Selâm şöyle dedi:) Gerçekten siz câhillik eden bir toplumsunuz! Şüphesiz bunların içinde bulundukları (dîn) yıkılmıştır, yapmakta oldukları da bâtıldır. Musâ dedi ki: Allâh sizi âlemlere üstün kılmışken ben size Allâh’tan başka bir ilah mı arayayım?” (el-A’râf 7/138-140)»

Hadîsi, müellifin kaydettiği lafza en yakın şekilde yani “Biz küfürden yeni kurtulmuştuk” manasındaki sözleri de ihtivâ edecek tarzda -tesbît edebildiğimiz kadarıyla- Taberânî, el-Mu’cem’ul Kebîr, 3/243-244, Hadîs no: 3290-3294’te, el-Mervezî, es-Sunne, 1/17, Hadîs no: 39’da, et-Tayâlisî, Müsned, 2/682, Hadîs no: 1443’te, İbnu Ebî Âsım, es-Sunne, 1/37, Hadîs no: 76’da rivâyet etmişlerdir.

Bu hadîsi Tirmizî, Kitâb’ul Fiten’de, “Siz Hiç Şüphe Yok Ki Sizden Önce Yaşamış Olan Toplumların Âdetlerine Sarılmaya Çalışacaksınız Bâbı”, Hadîs no: 2180’de yakın lafızlarla nakletmiş ve şöyle demiştir:

“Bu hadîs hasen sahîh’tir. Ebû Vakîd el-Leysî Radıyallâhu Anh’ın ismi Hâris bin Avf’tır. Bu bâbda Ebû Sa’îd Radıyallâhu Anh’dan ve Ebû Hureyre Radıyallâhu Anh’dan da hadîs rivâyet edilmiştir.”

Tirmizî’nin bu bâbdan yani konudan kastı hadîsi rivâyet ettiği bâb başlığı olan “Siz Hiç Şüphe Yok Ki Sizden Önce Yaşamış Olan Toplumların Âdetlerine Sarılmaya Çalışacaksınız” lafzının geçtiği veya bu manaya işâret eden hadîslerdir. Bu lafız, Tirmizî’nin naklettiği rivâyetin sonunda, Rasûlullâh Sallallâhu Aleyhi ve Sellem’in Zâtu Envât isteyen kavme hitâbı olarak geçmektedir.
 
 15. Ed-Durar’us Seniyye’de bunun akabinde şöyle denilmiştir:

”فَعَلَى هٰذَا: الدَّاعِيُّ عَابِدٌ وَالدَّلِيلُ قَوْلُهُ تَعَالَى:“

“Buna göre du’â eden, ibâdet eden demektir. Bunun delîli Allâhu Teâlâ’nın şu kavlidir:

﴿وَمَنْ أَضَلُّ مِمَّنْ يَدْعُوا مِنْ دُونِ اللهِ مَنْ لاَ يَسْتَجِيبُ لَهُ إِلَى يَوْمِ الْقِيَامَةِ وَهُمْ عَنْ دُعَائِهِمْ غَافِلُونَ.﴾ [الأحقاف:5 ]

“Allâh’tan başka, kendisine kıyâmete kadar cevâb veremeyecek olan ve kendilerine yapılan du’âdan habersiz olan kimselere du’â eden kişiden daha sapık kim olabilir?” (el-Ahkâf 46/5)
Şeyh'ul İslâm İbnu Teymiyye (Rahimehullâh) dedi ki:

والعالم يعرف الجاهل؛ لأنه كان جاهلا، والجاهل لا يعرف العالم لأنه لم يكن عالما

"Âlim câhili tanır çünkü o da (bir zamanlar) câhildi. Câhil ise âlimi tanıyamaz çünkü o hiçbir zaman âlim olmadı." (Şeyh'ul İslâm İbnu Teymiyye, Mecmû'ul Fetâvâ, 13/235)

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1909
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Ynt: DÖRT KÂİDE
« Yanıtla #2 : 29.05.2020, 01:50 »
Hatırlatma!

 

Related Topics

  Konu / Başlatan Yanıt Son İleti
8 Yanıt
5263 Gösterim
Son İleti 12.04.2018, 01:33
Gönderen: Tevhid Ehli
0 Yanıt
3389 Gösterim
Son İleti 16.03.2016, 17:51
Gönderen: Tevhid Ehli
0 Yanıt
1485 Gösterim
Son İleti 12.05.2018, 04:49
Gönderen: Uhey
0 Yanıt
1761 Gösterim
Son İleti 23.11.2018, 20:01
Gönderen: Muferridûn