Darultawhid

Gönderen Konu: "Kafiri tekfir etmeyen kafirdir" kaidesi hakkında alimlerin bazı müşkil sözleri!  (Okunma sayısı 5945 defa)

0 Üye ve 2 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1916
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Alıntı
Selamun Aleykum
ISID'ciler ve telefiler diyorlar:Musrigi-kafiri tekfir etmiyen muslumandir cunku onda Tewili olabilir ve o yuzden musluman kalabilir ve seyh Suleyman ibn Sehmanin(Kesfu-Subuhat. Sah:34)te ki sozlerini delil olarak getiriyorlar,sizde seyh Sehmanin bu Fetwasi Arapcasi varmi ve tercumesinin original nasil olmasi lazim ve bunun aciklamasini yaparmisiniz Lutfen?
Ve de seyh Abdul Latifin sozlerini: [[Ed-dureru Es-senijetu 10/443]] bu ayni konuda delil olarak getiriyorlar,bunu da Arapcasini ve dogru olan tercumesini ve aciklamasini en acil sekilde yapmanizi Rica ediyorum.
Allah zamaniniza bereket nasib etsin.Amin.Selamu Aleykum we Rahmetullahi we Berekatuhu


Bismillahirrahmanirrahim.

Şimdi selefi geçinen bazı kimselerin alimlerden nakledilen bazı sözlerden dolayı kafiri tekfir etmeyen kafirdir, kaidesi hakkında bazı şüphelere sahip olduğunu söylemişsiniz. Eğer bu şahısların sözkonusu meselede şüpheye düşmelerinin tek sebebi alimlerden nakledilen bu tarz kavillerden ibaretse buna “şüphe” demek dahi doğru olmaz. Bu ancak dini yaşamayan, yaşamaya da niyeti olmayan birtakım cahillerin içini kemiren şeytani vesveselerden ibarettir. Çünkü akidesini Kitap, Sünnet ve İcma’dan delillere dayanarak oluşturduğunu iddia eden birisinin görüşü ancak yine Kitap, Sünnet ve İcma’dan gelen başka bir delille değişir. Kişi şeri delillere dayalı olarak müşriği tekfir etmeyenin müşrik olacağı itikadına sahip olduktan sonra sırf bir iki alimden nakledilen ihtimalli birtakım sözlerle itikadı sarsılıyorsa bunun ilimle ne gibi bir alakası vardır. Ama günümüzde cahiller nezdinde ilim bu olmuştur. Örneğin kişi tağuta muhakemenin küfür olduğuna güya itikad ettikten sonra Serahsi’den gelen bir kavli duyup itikadını değiştirebilmektedir. Bunun gerekçesi olarak da güya Serahsi’yi tekfir etmemek için tağuta muhakemeye küfür demekten vazgeçti denmektedir. Peki daha önce tağuta muhakemeye küfür demesine dayanak teşkil eden deliller ve en başta “la ilahe illallah” kelimesi ne olacaktır? Kafire kafir demeyen kafirdir, kaidesi de bu şekildedir. Biz daha önce bu kaidenin dayandığı delilleri izah ettik. Eğer bu kişiler ve benzerlerinin ilmi varsa o delilleri ve meselenin dayandığı usulu çürütsünler. Aksi takdirde deliller karşısında hiçbir şey diyemeden sırf alimlerden getirdikleri kapalı birtakım sözleri öne sürerek tartışmak ilmi bir yöntem değildir, bunun İslam’la da bir alakası yoktur.

Bu girizgahtan sonra asıl meseleye gelecek olursak; Şeyh Süleyman bin Sehman’ın sözü “Keşf’uş Şubheteyn” adlı eserinin 33-34. Sahifelerinde geçmektedir. Bu sözün hakikatini idrak edebilmek için sözün hangi siyakta geçtiğine bakmak gerekir. İbn Sehman sözkonusu eseri Umman bölgesinde İbadileri, kabirperestleri ve Cehmileri müdafaa eden; onların tekfirine karşı çıkan bazı kimselere reddiye olarak yazmıştır. Bu reddiye yaptığı itirazcı şöyle demektedir:

 
"فلما رأينا ناساً في هذا الزمان جعلوا همتهم وسعيهم في تكفير المسلمين، وإيذائهم، وتفسيقهم، وضيعوا أوقاتهم، ونَفّروا المسلمين عن الصراط المستقيم".

“Biz şu sıralar bazı insanlar görüyoruz ki onlar bütün himmet ve gayretlerini Müslümanları tekfir etmek, onlara eziyet etmek, onları fasıklıkla vasfetmeye adamışlar ve vakitlerini bununla geçirmişlerdir ve bu surette Müslümanları sıratı mustakimden nefret ettirmişlerdir”

Şeyh Süleyman bin Sehman’ın bundan yaklaşık 100 sene önce reddiyede bulunduğu Yusuf el Kuveyti denen bu şahsın söylemleri günümüz Mürcie’sine ne kadar da benzemektedir? Sözkonusu itirazcı ardından sözlerini şöyle devam ettirmektedir:


"ولا يقول يا كافر ويا مشرك ويا جهمي ويا فاسق ويا مبتدع"


“Ey kafir, ey müşrik, ey Cehmi, ey fasık, ey bidatçi demesin!”

Süleyman bin Sehman bu söze karşılık şu cevabı vermektedir:


أقول: أما في حالة الدعوة إلى الله فلا ينبغي أن يكافحهم بهذه الألفاظ ابتداء، بل الواجب أن تكون الدعوة إلى الله بالحكمة والموعظة الحسنة، وأما كون المسلم دائماً مع أعداء الله ورسوله في لين وتلطف فهذا لا يقوله من عرف سيرة رسول الله صلى الله عليه وسلم، وسيرة أصحابه، كما قدمنا أن ذلك منهم قد كان مبدأ الأمر، وحال الضعف، وأما مع قوة شوكة المسلمين ودولتهم، وبعد قيام الحجة، وبلوغ الدعوة فحاشا وكلا بل قد قال صلى الله عليه وسلم لليهود: "يا إخوان القردة والخنازير" وكيف يكون اللين والتلطف دائماً مستمراً

“Derim ki: Allaha davet esnasında onlarla (kafirlerle) bu tarz sözlerle mücadele etmek işin başlangıcında doğru olmaz. Bilakis Allaha davetin hikmetle ve güzel öğütle yapılması gerekir. Müslümanların Allah ve rasulunun düşmanlarıyla sürekli yumuşaklık ve incelik üzere muamele etmesine gelince; Allah Rasulu ve ashabının siretlerini bilen birisi bunu söylemez. Daha önce de bahsettiğimiz gibi bu onlardan ancak işin başlangıcında ve zayıflık halinde sadır olmuştur. Ancak Müslümanların güç, kuvvet ve devlet sahibi olduğu dönemlerde ve de hüccet ikame edilip davet ulaştıktan sonra ise haşa ve kella! Bilakis (sallallahu aleyhi ve sellem) Yahudilere “Ey maymunların ve domuzların kardeşleri” diye hitap etmiştir. (Kafirlere karşı) Sürekli devam eden bir yumuşaklık ve nezaketten nasıl bahsedilebilir!”

Şeyh (rh.a) böyle dedikten sonra başta Kafirun suresi olmak üzere Kuran’dan çeşitli deliller getirmektedir. Bütün bunların ardından sizin naklettiğiniz sözleri sarfetmektedir:


فإن كان مع من يواليهم، ويجالسهم فقوله لأحدهم: يا كافر أو يا جهمي خطأ، فإنه لا يقال هذا إلا لكافر أو جهمي قد قامت عليه الحجة وبعد ذلك كابر وعاند، ومن والاهم وجادل عنهم بعدما تبين له الحق، واتضح له كلام العلماء في تكفيرهم، وتحققوا أنه قد بلغتهم الحجة، وقامت عليهم بإنكار أهل الإسلام عليهم، وإن لم يفهموا الحجة، ثم كابر وعاند

“Bu kimseleri veli edinen, onlarla beraber düşüp kalkanlardan birisine “Ey kafir, Ey Cehmi” demek hata olarak görülüyorsa (bilinmelidir ki) şüphesiz bu söz kendisine hüccet ikame olunmuş ve bundan sonra kibirlenerek inad etmiş olan bir kafir veya Cehmi’den başkasına söylenmez; keza onları dost edinip onları müdafaa eden birisine hak açıklanıp, alimlerin onların tekfiri hakkındaki sözleri izah edildikten sonra, onlara hüccetin ulaştığı da ortaya çıktıysa, İslam ehlinin onları reddettiği (hususundaki hüccet) onlara ikame edildiyse ve onlar –velev ki hücceti anlamamış olsalar dahi- bundan sonra kibirlenerek inad ettilerse (ancak o zaman ey kafir, ey cehmi diye hitap edilir)” (Bkz. Keşf’uş Şubheteyn, 26-34)

Sözün siyakından anlaşıldığı kadarıyla İbn Sehman hüccet ikamesini şirk koşanların veyahut da onları tekfir etmeyenlerin İslam’dan çıktığına hüküm vermek için değil, bilakis zaten müşrik sıfatına haiz olan bu insanların yüzlerine karşı küfürlerini haykırmak ve onlara karşı davet esnasındaki yumuşaklığı terk edip sert davranmaya başlamak için şart koşmaktadır. Zira bu kimse, cehaleti ortadan kaldırılmasına rağmen bile bile hakka karşı inatçılık yapmaktadır. Yoksa hüccet ikame edilmeden şirk koşanlara veya onları tekfir etmeyenlere kafir hükmü verilemez, anlamında değildir. Sözü bu şekilde yorumlamak bizzat bu risalenin yazılış gayesine ters olur. Kısacası burada bahsedilen şey davet metoduyla alakalı bir husustur. Davetin başlangıcında yumuşak davranmak ve tebliğe muhatap olan kafirleri İslamdan soğutacak sert tavırlardan kaçınmak gerektiği Şeyh’in de bahsettiği gibi hem Allah Rasulu’nun ve ashabının siyerinden açıkça görüleceği gibi alimlerin uygulaması da böyle olmuştur. Nitekim torunu Şeyh Abdurrahman bin Hasen’in “İslam Dininin Aslı” risalesinde beyan ettiği gibi “Muhammed b. Abdu'l Vehhab, davetinin başlangıcında birtakım kimselerin Zeyd b. Hattab'tan yardım istediklerini duyduğunda: "Allah Zeyd'den daha hayırlıdır." dedi. Böylece direk olarak karşılarına dikilmedi. Yumuşak sözlerle onları şirkten uzaklaştırmak için çabaladı. Çünkü burada önemli olan maslahattır, yoksa nefret değildir. Allahu a’lem.”

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1916
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Diğer kavle gelince; bu fetva Şeyh Abdullatif’in oğlu Muhammed bin Abdullatif’e aittir. 1359 tarihinde –yanılmıyorsam miladi 1940’lı yıllara tekabul etmektedir- Yemen’li bazı kimselerin sorularına cevap olarak bunları söylemiştir. Sözkonusu sualin içinde yer alan hacda işlenen bazı bidat ve hurafelerle alakalı bir soruya şöyle cevap vermektedir:

المسألة الثانية: فيمن خصص بعض المواضع، كبعض
الأحجار التي يعتقدون فيها، أن من وقف بها نهار تاسع ذي الحجة، كأنما وقف بعرفة، وبذلك يسقط عنه فرض الحج، فهل يكفر معتقد ذلك، أم لا يكفر إلا بعد التعريف، والإصرار على ذلك؟


"İkinci mesele: İnsanların itikad ettikleri bazı taşlar gibi birtakım özel yerler tahsis edenler hakkındadır. Öyle ki bunların iddiasına göre Zilhicce'nin 9. Günü gündüzün bunların yanında duran kişi, Arafatta vakfe yapmış gibidir. Ve bu şekilde o kimseden hac farizası düşmüş olur. Şimdi böyle itikad eden kişiler ve onları tekfir etmeyenler tekfir edilirler mi, yoksa kendilerine anlatıldıktan sonra ısrar ederlerse mi tekfir edilirler?"

الجواب: إن هذه المسألة كالتي قبلها، لأن من خصص بعض المواضع بعبادة، أو اعتقد أن من وقف عندها سقط عنه الحج، كفره لا يستريب فيه من شم رائحة الإسلام؛ ومن شك في كفره، فلا بد من إقامة الحجة عليه، وبيان أن هذا كفر وشرك، وأن اتخاذ هذه الأحجار مضاهاة لشعائر الله، التي جعل الله الوقوف بها عبادة لله، فإذا أقيمت الحجة عليه، وأصر فلا شك في كفره.

"Bu da bir önceki mesele gibidir. Bazı yerleri ibadet için tahsis edip buralarda vakfe yapandan hacc farzının düştüğüne itikad eden kimsenin küfründe iman kokusunu duyan hiç kimse tereddüd etmez. Böylelerinin küfründe şüphe edene hüccet ikamesi ve de bunların küfür ve şirk olduğu, ayrıca bu tip yerlerin, Allah'ın etraflarında vakfe yapmayı ibadet olarak tayin ettiği şiarlarına benzetilmeye çalışıldığı açıklanması gerekir. Bu kimseye hüccet ikamesi yapıldıktan sonra hala ısrar ederse kafir olduğunda şüphe yoktur."  (Durer'us Seniye 10/442-443)

Burada anlaşıldığı kadarıyla doğrudan şirk kapsamında olan bir amelden ziyade falan yerde vakfe yapan kişiden hac mükellefiyeti kalkar şeklindeki bir iddia sözkonusudur. Yani tevhid dışındaki farzlardan birisiyle alakalı olarak batıl bir iddia ortaya atılmaktadır. Bu iddia haccın geçerli olmasını şeriatta var olmayan bir şarta bağlaması hasebiyle küfürdür. Ayrıca burada  birtakım yerlerin tıpkı Allahın evi Mescidi Haram’a benzetilmesi sözkonusudur ki bu da ayrı bir küfürdür. Birtakım insanlar bu sözü ortaya atan kimselerin tam olarak ne kasdettiğini anlamamış olabilirler. Bu görüşün niteliği açıklanıp ortaya çıkarıldığı halde hala bu iddia sahiplerini tekfir etmemekte ısrar eden kişi de tıpkı bunlar gibi kafirdir.

Yeri gelmişken bir hususa işaret etmek istiyoruz. Daha önce izah ettiğimiz üzere “kafiri tekfir etmeyen kafirdir” kaidesi bazı illetlere istinad etmektedir. O illetlerden en başta geleni de Şari’yi yalanlamaktır. Yani kişi küfre iman ismini verirse, Şari’nin kafir olarak vasfettiği kimseleri müslüman olarak vasfederse kafirdir. Kafire kafir demeyen kafir olur, denmesinin sebebi budur. Hiç şüphe yok ki bu da sözkonusu kişilerin yaptığı fiilin mahiyeti yani yaşanan vakıa hakkında bilgi sahibi olmaya bağlıdır. Vakıa hakkındaki cehalet özür olabilir, ancak iman ve küfrün mahiyeti hakkındaki cehalet özür değildir. Allah ve Rasulunun iman ve küfür sınırları hakkında beyan ettiği bütün hususlara iman eden bir kimse bazen olur ki sözdeki veya fiildeki kapalılıktan dolayı o konuda hüküm vermekte tereddüd edebilir. Öyle ki bu şahsa o söz ve fiilin manası açıklandığında hiç tereddüd etmeden onun küfür olduğunu anlayıp tasdik eder. Yukarda bahsedilen vakıada birtakım insanların sahip olduğu bazı küfür itikadlar sözkonusudur. Ancak başka kimseler onların bu itikadının ne anlama geldiğini çözemeyebilir. Onlara bu söz ve fiillerin hakiki manası açıklandığı halde hala tereddüd ediyorlarsa tekfir edilirler. Kısacası anladığımız kadarıyla burada bahsedilen kişiler hükmün cahili değil, olayın cahilidir. Yukardaki fetvadan bizim acizane anladığımız budur. Yoksa burada açık bir şekilde şirk koşan kimseler hakkında tereddüd edenlerden bahsedilmemektedir. Burada açık şirkin haricindeki bazı kimselere kapalı gelebilecek bir konu sözkonusudur. Meseledeki kapalılık izale edildikten sonra sözkonusu fiilin ardında yatan sır yani küfür açığa çıkmış olur ki bundan sonra şüphe etmeye devam eden kişi bizzat din hakkında şüphe etmiş olur. Vallahu a’lem.

Necd davetinin son dönemlerinde yaşamış olan bu alimlerin sözlerinden bizim anlayabildiklerimiz bunlardır. Bunlar özel meselelerle alakalı verilmiş fetvalardır. Eğer kafiri tekfir etmeyen kafirdir kaidesi bazılarının iddia ettiği gibi her meselede hüccet ikamesine bağlı olsaydı alimler bundan bahsederdi. Kısacası bunlarda bu iddiacılara delil teşkil edecek bir şey yoktur. Velev ki bu alimlerin tıpkı günümüzdeki bazı kimseler gibi batıl şeyler kasdettiği bir an için farz olunsa dahi bundan yola çıkarak şeriatın temel kaideleri iptal edilemez. Çünkü alimlerin sözleri delilin kendisi değildir, ancak delile götüren birer vasıtadırlar. Delil ise ancak Şari’nin kelamında ve ümmetin icmasında aranır.

Ahiru da’vana en’il hamdu lillahi rabbil alemin.




ebu....

  • Ziyaretçi
harç tagutlari
« Yanıtla #2 : 23.08.2017, 21:07 »
Durarus Saniyya cilt 1 sayfa 52  de geçen Kharj tagutlari.

Ibn abdulvehhab bunları tekfir ediyor. Ama onları tekfir etmeyenleri tekfir etmiyor. Onları fisk ile itham ediyor.???

Bu nasıl olur?

Birde ibn abdulvehhab bu harç tagutlari üzere öğrenciler den mektup alıyor. Onlar şüphe de kalıyor onların tekfirinden. Ibn teymiyye nin sözünü anlamadı lar.

Buda ar rasail ash shakhsiyya da geçiyor.

Bunları nasıl anlamak lazım? ?

Bu şüpheleri tagutlari özürlü görenler getiriyor.

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1916
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Ynt: harç tagutlari
« Yanıtla #3 : 26.08.2017, 14:51 »
Bismillahirrahmanirrahim. Evvela Şeyh İshak (rh.a)’ın “Muayyen Tekfir” risalesinde ifade ettiği gibi, usuluddin meselelerinde delil; Kitap, sünnet ve selefin icması’dır. Bir alimin şahsı dinde delil olmaz. Şeyh bunu, Muhammed bin Abdilvehhab (rh.a)’ın “Kevvaz Kubbesi” gibi bazı sözlerini getirerek dinin aslında cehaletin özür olacağını iddia edenlere usul yönünden bir cevap olarak zikretmiştir. Aynı kaide, burada da geçerlidir. Tağutları ve müşrikleri tekfir etmenin dinin aslından olmadığını, bu hususta cehalet, tevil vs’nin geçerli olabileceğini iddia edenler öncelikle bu iddialarına Kitap, sünnet ve icma’dan açık deliller getirmeli ve de bunun dinin aslından olduğuna dair getirilen delilleri de çürütmelidirler. Bunu yapmadan sırf alimlerin kapalı birtakım sözlerini getirerek tartışmak, bunu yapanın menhecten sapmış bir kimse olduğunu isbatlamaktan başka bir işe yaramaz. Yani “kafiri tekfir etmeyen kafirdir” kaidesine itiraz edenlerin usul yönünden izah etmesi gereken onlarca mesele varken, bunların hepsini es geçip bilhassa da Necdi alimlerden birtakım nakillerde bulunmakla yetinmenin bir izahı var mıdır? Biz bunun “bakın, sizin tabi olduğunuz Necdi ulema bile bu kaideyi mutlak olarak ele almamışlar, siz de bu davadan vazgeçin” demekten başka bir anlamını göremiyoruz. Böyle bir çağrıya ancak şeriata değil de isimlere ve kalabalıklara tabi olan birisi kulak verir ve bizim ittiba ettiğimiz alimler bile böyle amel etmediyse biz de bunu terk ederiz deyip tevhidin manasına dair bizzat o alimlerden öğrendikleri ne varsa arkalarına atarlar; muhkemleri bırakıp müteşabihlere tabi olur sapar giderler. Tevhidi bilen ve muhkem nasslara tabi olanlar ise akidelerini şüphelere dayanarak değiştirmezler. Kaldı ki aşağıda görüleceği üzere bu getirilen kaviller dahi gerçekçi bir incelemeye tabi tutulup sözkonusu alimlerin muhkem sözlerine arzedilse bu sözlerden onların hevalarına uygun manalar çıkmadığı görülecektir.
Sözkonusu kavillerin tafsilatına gelince; Şeyh Muhammed bin Abdilvehhab (rh.a)’ın Harc adı verilen bölgedeki tağutlarla alakalı kavli şu şekildedir:


إذا عرفتم ذلك، فهؤلاء الطواغيت الذين يعتقد الناس فيهم، من أهل الخرج وغيرهم، مشهورون عندلخاص والعام بذلك، وأنهم يترشحون له، ويأمرون به الناس، كلهم كفار مرتدون عن الإسلام؛ ومن جادل عنهم، أو أنكر على من كفرهم، أو زعم أن فعلهم هذا، لو كان باطلا فلا يخرجهم إلى الكفر، فأقل أحوال هذا المجادل، أنه فاسق لا يقبل خطه ولا شهادته، ولا يصلى خلفه. بل لا يصح دين الإسلام، إلا بالبراءة من هؤلاء وتكفيرهم، كما قال تعالى: {فَمَنْ يَكْفُرْ بِالطَّاغُوتِ وَيُؤْمِنْ بِاللَّهِ فَقَدِ اسْتَمْسَكَ بِالْعُرْوَةِ الْوُثْقَى}


“(Tevhidle alakalı bazı açıklamalar yaptıktan sonra)Bunları eğer öğrendiysen (şunu da bil ki) Harc ve diğer bölgelerdeki insanların kendisine itikad etmiş olduğu tağutlar ki bunlar, avamıyla havassıyla insanlar nezdinde bununla (yani kendilerine itikad edilmesiyle) meşhurdurlar. Onlar bunu (yani bu küfür itikadını) tavsiye ederler ve insanlara bunu emrederler. Bunların hepsi İslam dininden irtidad etmiş kafirlerdir. Onları müdafaa eden veya onları tekfir edenlere karşı çıkıp bunların yaptığı bu ameller batıl olsa bile onları küfre düşürecek seviyeye çıkmadığını iddia edenlere gelince; bu müdafaacıların en düşük hali ne yazısı ne şahitliği kabul edilmeyen, arkasında da namaz kılınmayan birer fasık oluşlarıdır.  Bilakis bunlardan beri olup, bunları tekfir etmeden İslam dini sahih olmaz. Nitekim Allahu Teala şöyle buyurmaktadır: ‘Kim tağutu reddeder Allaha iman ederse kopması olmayan sağlam kulpa yapışmış olur’ (Bakara: 256)” (ed-Durar’us Seniyye, 10/52-53)

Şimdi kavlin ilk kısmına bakılırsa, zahirde Şeyh Muhammed bin Abdilvehhab (rh.a)’ın sözünden tağutları tekfir etmeyen kimselerin bazen fasık statüsünde sayılabileceği anlaşılmaktadır. Bu doğruysa o zaman Şeyh (rh.a) güya müşriklerin tekfirini dinin aslından saymamış olmaktadır ve müşrikleri tekfir etmeyenleri de dinin aslını nakzeden kişiler olarak görmemiş olmaktadır ki muhaliflerin isbatlamaya çalıştığı şey de budur. Bu ise Şeyh’in hemen ardından zikrettiği kavillerine zıttır. Çünkü hemen ardından ya bu tağutları tekfir etmeden, ya da -zamir onlara aitse- bu tekfirde duraksayan fasıkları tekfir etmeden İslam dininin sahih olmayacağını söylemekte –ki bunlardan bahsediyorsa bu, birilerinin silsilenin üçüncü kişisi! Dedikleri şey olmaktadır- ve bunun bizzat tağutu inkarla yani kelime-i tevhidin la ilahe şeklindeki nefy kısmıyla bağlantılı olduğunu vurgulamaktadır. Şimdi bu insanlara göre Şeyh aynı paragrafın içerisinde birbiriyle çelişen sözler mi sarfetmektedir? Öyle ki müşrik ve tağutları tekfir etmenin dinin aslından olduğunu söyleyecek, ondan sonra da tağutları tekfir etmeyen bazı kimselerin dinin aslını yerine getirmiş olan günahkar Müslümanlar olduğunu söyleyecek? Eğer burada Şeyh’in gerçekten tamamen birbiriyle aynı iki meseleden bahsettiğini yani sözkonusu tağut ve müşriklerin şirkini bildiği halde tekfir etmeyen kimselerden bahsettiğini kabul edecek olursak Şeyh’in kendi akidesiyle çeliştiğini kabul edeceğiz veyahut da fasıklardan bahsettiği yerde başka bir meseleden ve tafsilattan bahsettiğini kabul edeceğiz. Zira Şeyh, sadece burada değil, başka birçok yerde tekfirin dinin aslından olduğunu takrir etmektedir. Mesela “İslam dininin aslı” başlıklı risalede şöyle demektedir:

“İslam dininin aslı ve kaidesi iki önemli hususu ihtiva etmektedir.

Birincisi:

Tek olan, ortağı olmayan Allah'a (celle celaluhu) ibadet etmeyi emretmek, buna teşvik etmek, dostluğu bundan dolayı yaparak, bunu terk edenleri tekfir etmektir.

İkincisi:

Allah'a ibadet hususunda şirkten sakındırmak ve bu hususta sert davranmak;  düşmanlığı bundan dolayı yapıp, onu (yani şirki) işleyenleri tekfir etmektir.

Bu sayılan esaslara muhalefet edenler çok çeşitlidir:

1 –Bunların muhalefet bakımından en şiddetli olanları, bu hususların hepsine birden muhalefet edenlerdir.
2 –Onlardan bazıları ise sadece Allah (celle celaluhu)’a ibadet eder, fakat şirki reddetmez ve de şirk işleyenlere düşmanlık göstermez.
3 –Onlardan bazıları ise şirk işleyenlere düşmanlık gösterir, fakat onları tekfir etmez.
4 –Onlardan bir kısmı tevhidi sevmez, fakat ona buğz da etmez.
5- Onlardan bir kısmı tevhid ehlini tekfir etti ve onun (yani tevhidin) salih kimselere sövmek olduğunu iddia etti.
6 –Onlardan bir kısmı şirke buğzetmez ama ona sevgi de duymazlar.
7– Onlardan bir kısmı şirki bilmez ve  inkar da etmez.
8-  Onlardan bir kısmı da tevhidi bilmez ve inkar da etmez.
9 – Bu kimselerin en tehlikeli olanları ise; tevhid’le amel eden, fakat onun kadrini (kıymetini ve değerini) bilmeyen ve de tevhidi terk edenlere buğzetmeyen ve onları tekfir etmeyenlerdir.
10 - Onlardan bazıları; şirki terk eder, onu çirkin görür, fakat şirkin kadrini (mahiyetini ve kötülüğünü bilmez) ve de şirk ehline düşman olmaz, onları tekfir de etmez.

İşte bunlar nebilerin getirdiği Allah’ın dinine muhalefet eden kimselerdir.” (Durer'us Seniyye, 2/22)

Görüldüğü gibi müşrikleri tekfir etmeyi dinin aslından saymış ve bu hususta tereddüd eden kişilerin tüm rasullerin daveti olan tevhide muhalefet ettiğini söylemiştir. Torunu Abdurrahman bin Hasen (rh.a)’ın bu risaleye yaptığı şerhte de aynı şekilde müşrikleri tekfir etmenin bizzat La ilahe illallah’ın içerisinde yer aldığı anlatılmaktadır. Yine Şeyh Muhammed (rh.a) Nevakızul İslam risalesinde şöyle diyor: “Her kim müşrikleri tekfir etmez, onların görüşlerini doğrular veya onların küfründe şüphe ederse icma ile kafir olur.”

Kısacası Şeyh, müşrikleri tekfir etmeyen kimsenin bazı durumlarda Müslüman kalabileceğini söylediyse bu, diğer sözleriyle çelişki arz etmektedir. Akidevi konuda çelişkili konuşması, bir alim için düşünülebilecek en son ihtimal olduğuna göre Şeyh (rh.a) bu Harc ehli hakkındaki kavlinde ne kasdetmiş olabilir? Bizim nezdimizde kuvvetli görünen ihtimal şudur ki Şeyh (rh.a) burada müşriklerin yaptığı şirk fiillerini inkar ya da tevil ederek onların büyük şirk işlemediklerini iddia eden birtakım kimselerden bahsediyor olabilir. Zira böyle tipler günümüzde mevcut olduğu gibi Şeyh zamanında ve sonrasında da mevcuttu. Nitekim sonraki dönem Necdi alimlerden Şeyh Eba Butayn (rh.a) çeşitli şekillerde müşrikleri müdafaa ederek onların kafir olmadığını isbatlamaya çalışan kimselere yönelik “el-İntisar” adlı kitabı te’lif etmiş ve orada bu kişilerin şirkte cehaletin özür olduğu gibi açık küfür olan iddialarının yanı sıra mesela “kabirperestlerin aslında ölülerden yardım istemedikleri” tarzıyla tümüyle yalan ve hakikati ters yüz etme babından olan iddialarına da cevap vermiştir. (İlgili kitabın tercümesinden sf 79 ve devamına bakılabilir.)  Keza vahdet-i vücudçuların önderi ve kendi dönemindeki tağutların başı olan İbn Arabi ve taraftarları hakkında Şeyhulislam İbn Teymiyye (rh.a) “Onları tekfir etmeyenler de Yahudi ve Hristiyanlardan daha kafirdir.” Dediği halde bazı yerlerde ise şöyle demiştir: “Bunlara intisap eden, bunları savunan, övüp yücelten, kitaplarına değer veren, bunlara yardım ve desteğiyle tanınan, bunlar hakkında söz söylemeyi hoş görmeyen veya onların sözlerinin mahiyetini, bu kitabı onun yazıp -yazmadığını bilmediği mazeretiyle ve ancak bir cahilin ya da münafıkın ileri sürebileceği benzeri mazeretlerle onları mazur görmeye kalkışan herkesin cezalandırılması gerekir. Hatta durumlarına vakıf olup da onlara karşı çıkmaya yardımcı olmayan herkesin de cezalandırılması gereklidir.” Yine aynı sözlerinin devamında şöyle demektedir: “Böyleleri hakkında hüsn-ü zan besleyip de onların durumunu bilmediğini iddia eden kimse, onlara muhalefet edip, açıkça onları reddetmese bile, işte artık onların halini bilsin. Aksi halde onlardan kabul edilecek ve onlardan sayılacaktır.” Yine şöyle demiştir: “İslam’ı ve onların söylediklerini öğrendikten sonra onların kafir olduğundan şüphe edenler, müşriklerin, Yahudi ve Hristiyanların küfründen şüphe edenler gibi kafir olurlar.” Bütün bunlar Fetava 2.cildde bulunmaktadır, Türkçe tercümesinden de müracaat edilebilir. Görüldüğü üzere Şeyh (rh.a) vahdet-i vücud taraftarlarının neyi savunduklarını bilerek ve kabul ederek onları müdafaa edenler ile –daha sonraki devirlerde ve günümüzde de sıkça raslandığı gibi- küfür olan görüşleri onlardan tenzih ederek, kitaplarına sokuşturma yapıldığını iddia ederek veya onlar hakkında çeşitli şekillerde hüsnü zan ederek İbn Arabi ve taifesini savunmaya devam edenleri birbirinden ayırmıştır. Bilinçli olarak bunu yapanları tekfir ettiği halde çeşitli şer’i kılıflarla bunu yapanları tekfir etmemiş ancak cezalandırılmaları gerektiğini ifade etmiştir. Çünkü birinci sınıftakiler bizzat küfre iman ismini vererek tekfirden kaçındıkları halde, diğerleri küfrü küfür olarak kabul etmekte lakin bu küfrü İbn Arabi ve emsalinden tenzih etmektedirler. Lakin Şeyh herhalükarda İbn Arabi ve emsalini savunanları tevili ne olursa olsun Salih bir Müslüman olarak görmemiştir. Çünkü aşırı derecede cahil veya azılı bir münafık olmayan herkes İbn Arabi’nin ve diğer vahdeti vücudçuların görüşlerini tesbit eder ve bunların azılı birer kafir olduğunu anlar. Bir kimse bunu anlamıyorsa ve itiraf etmiyorsa ancak hakikati araştırma hususundaki tefritinden, gevşekliğinden ötürü bu duruma düşmüştür. İşte kabirperestleri müdafaa edenlerin durumu da böyledir. Bu kimse bunların ölülerden yardım istemediğini, sadece küçük şirk olan tevessül tarzı bidatlere düştüklerini vesaire iddia ediyorsa bu kimsenin en düşük hali yalancı bir fasık olmaktır, çünkü bu kabirciler hakkında bilinen ve meşhur olan hakikatleri inkar etmektir. Böyle bir kimsenin ise şahitliği de kabul edilmez, fasık olduğu için arkasında namaz da kılınmaz. Bunların şirkini bilip itiraf ettiği halde tekfir etmemeye devam eden kimse ise Şeyh’in de işaret ettiği gibi dinin aslını yerine getirmemiştir, çünkü apaçık küfre İslam ismini vermiştir. Bizim Şeyh’in bu kavlinden anladıklarımız bu şekildedir. Şeyh’in bundan başka bir şey kasdettiğini ve şirk ehlinin işledikleri şirki bilip itiraf ettiği halde tekfir etmemeye devam edenleri fasık saydığını ileri sürenlerin bu iddialarına delil getirmesi gerekir. Farzedelim ki bizim açıklamamız geçersiz bile olsa, neticede bu söz ihtimalli bir sözdür, bize de delil olmaz onlara da, şu halde onlara gereken bu hususta sükut etmektir çünkü ihtimal olan yerde istidlal olmaz.

Şeyh’in bahsettikleri diğer kavlinde ise bazı kardeşlerine şu şekilde hitap etmektedir:


بسم الله الرحمن الر حيم
إلى الإخوان، سلام عليكم ورحمة الله وبركاته.
وبعد: ما ذكرتم من قول الشيخ: كل من جحد كذا وكذا، وقامت عليه الحجة، وأنكم شاكون في هؤلاء الطواغيت وأتباعهم، هل قامت عليهم الحجة؟ فهذا من العجب، كيف تشكون في هذا وقد أوضحته لكم مرارا؟! فإن الذي لم تقم عليه الحجة، هو الذي حديث عهد بالإسلام، والذي نشأ ببادية بعيدة، أو يكون ذلك في مسألة خفية، مثل الصرف والعطف، فلا يكفر حتى يعرف.
وأما أصول الدين التي أوضحها الله وأحكمها في كتابه، فإن حجة الله هو القرآن، فمن بلغه القرآن فقد بلغته الحجة؛ ولكن أصل الإشكال، أنكم لم تفرقوا بين قيام الحجة، وبين فهم الحجة، فإن أكثر الكفار والمنافقين من المسلمين، لم يفهموا حجة الله مع قيامها عليهم، كما قال تعالى: {أَمْ تَحْسَبُ أَنَّ أَكْثَرَهُمْ يَسْمَعُونَ أَوْ يَعْقِلُونَ إِنْ هُمْ إِلَّا كَالْأَنْعَامِ بَلْ هُمْ أَضَلُّ سَبِيلاً} 1.
وقيام الحجة نوع، وبلوغها نوع، وقد قامت عليهم، وفهمهم إياها نوع آخر


“Selamun aleykum ve rahmetullahi ve berekatuhu, bundan sonra:

Zikretmiş olduğunuz şeyhin (İbnu Teymiyye’nin): “Şunu, şunu inkâr edenler (hüccet ikâme edilmişse kâfirdir)…” vb. sözlerindendir. Sizler: “Bu tağutlara ve tâbilerine hüccet ikâme edilmiş midir edilmemiş midir?” diye sorarak onlar hakkında şüphe ediyorsunuz. Bu, en acayip durumlardan birisidir! Nasıl bunda şüpheye düşersiniz, sizlere defalarca açıkladım ki hüccetin üzerine ikâme edilmediği kimse, yeni İslam’a girmiş ya da uzak bir bölgede yaşayan veya sarf ve atf gibi kapalı olan meselelerde (hata eden kimse)dir. Bu tür meselelerde, ta’rif edilene kadar tekfir edilmez.

Allah’u Te’âlâ’nın Kitâbı’nda açıkladığı usûluddin meselelerinde ise Allah’ın hücceti Kur’an’dır. Kime Kur’an ulaşırsa hüccet ona ulaşmıştır. Fakat işkâlin kaynağı, sizlerin hüccetin ikâme edilmesiyle hüccetin fehm edilmesini (anlaşılmasını) birbirinden ayırt edememenizdir. Zîrâ kâfirlerin ve münafıkların çoğunluğu, üzerlerine ikâme edilmesine rağmen Allah’ın hüccetini fehm edememişlerdir (anlayamamışlardır). Bu, Allah’u Te’âlâ’nın şu buyruğunda olduğu gibidir:
أَمْ تَحْسَبُ أَنَّ أَكْثَرَهُمْ يَسْمَعُونَ أَوْ يَعْقِلُونَ إِنْ هُمْ إِلَّا كَالْأَنْعَامِ بَلْ هُمْ أَضَلُّ سَبِيلاً
“Sen onların çoğunu dinler ve akıl erdirirler mi sanırsın? Onlar ancak hayvanlar gibidir; hatta onlar yolca daha da sapıktırlar.” (Furkan, 44)

Hüccetin ikâmesi ve ulaşması başka bir şey, fehm edilmesi (anlaşılması) ise başka bir şeydir. ”( Ed-Durar’us Seniyye, 10/93-94.)

Bu da Şeyh’in sözlerini başından sonundan kırparak yaptıkları tahriflerden bir tanesidir. Zira Şeyh her ne kadar bu kişilere kardeşler diye hitap edip selam vermiş olsa bile sözün devamında meseleyi izah ettikten sonra şöyle demektedir:


إذا علمتم ذلك، فإن هذا الذي أنتم فيه كفر: الناس يعبدون الطواغيت، ويعادون دين الإسلام، فيزعمون أنه ليس ردة ، لعلهم ما فهموا الحجة، كل هذا بين.


“Eğer bunları iyice bellediyseniz, (şunu da bilin ki) bu içine düştüğünüz şey küfürdür yani insanlar tağuta ibadet edecek, İslam dinine düşmanlık edecek ve sonra hücceti anlamamış olabilirler gerekçesiyle bunun riddet/dinden çıkmak olmadığını ileri sürecekler! Bütün bunlar açıktır.”

Görüldüğü üzere Şeyh, bu kimselerin hücceti anlamamışlar gerekçesiyle müşrikleri tekfirde tevakkuf etmelerini küfür olarak nitelemektedir. Bu mektup yazdığı kimselere kafir muamelesi yapmamasına gelince; bunun bir çok sebebleri olabilir. Evvela bu zikri geçen küfür görüşleri mektup sahipleri mi savunuyor, yoksa onların kavminde bulunan bazı kimseler mi dile getiriyor ya da bu kimseler bunu savunup sonra tevbe mi ettiler? Vesair daha birçok ihtimal olabilir. Neticede bu mektupta geçen tartışma, muayyen bir meseleyle alakalıdır ve böyle muayyen meselelerden akideyle alakalı genel neticeler çıkarmak ilmi bir yaklaşım değildir. Çünkü muayyen meselede, kendine has bir çok değişik vecih olabilir. Herhangi bir alimin bir konuyla alakalı görüşünü öğrenmek isteyen kimse, muayyen meselede verdiği fetvaya değil, bilakis sözkonusu meseledeki görüşünü açık olarak izah ettiği yerlerdeki sözlerine müracaat etmelidir. Sıradan fıkhi meselelerde dahi usul bu iken, tekfir gibi hassas bir konuda bu ilkeye evleviyetle uyulmalıdır. Necdi davet alimlerinin müşrikleri tekfir etmeyenlerle alakalı usulü anlattıkları yerlerdeki görüşleri açıktır ve tekfiri, İslam dinine girebilmek için gereken zorunlu asıllar arasında saydıkları da aşikardır. Temel kitap ve risalelerdeki kavilleri görmezden gelip alimin mektuplarından, şahsi yazışmalarından medet ummak ancak meseleleri ilmen izah etmekten aciz kalmış kişilerin harcı olabilir. Risalemizi yine Şeyh İshak (rh.a)’ın aynı Muayyen Tekfir risalesinde geçen bir sözüyle noktalamak istiyoruz: “Onların (yani cehaleti mazeret görenlerin) bu hataya düşmesinin sebebi ise Allah en iyisini bilendir, temel kitapları terk etmek, onlara gereken önemi göstermemek ve (haktan) sapmaktan yana korku duymamaktır. Şeyh Muhammed bin Abdilvehhab’ın -Allah Ruhunu Arındırsın- ve onun oğullarının risâlelerinden yüz çevirdiler ki ileride geleceği üzere, bu risâleler gerçekten bu şüphelerin hepsini açıklamaya kefildir!”

Vallahu a’lem. Ahiru da’vana en’il hamdu lillahi Rabb’il alemin.




Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1916
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Bismillahirrahmanirrahim,

Bazı kimseler, Şeyh Süleyman bin Abdillah (rh.a)’ın bir kavlinden yola çıkarak müşrikleri tekfir etmenin dinin aslından olmadığını, bilakis bu hususta hüccet ikamesi gerektiğini ileri sürmektedirler. Şimdi Şeyh Süleyman (rh.a) bu hususta kendisine sorulan bir soruya şöyle cevap vermektedir:

وأما قول السائل: فإن كان ما يقدر من نفسه أن يتلفظ بكفرهم وسبهم، ما حكمه؟
فالجواب: لا يخلو ذلك عن أن يكون شاكاً في كفرهم أو جاهلاً به، أو يقر بأنهم كفرة هم وأشباههم، ولكن لا يقدر على مواجهتهم وتكفيرهم، أو يقول: غيرهم كفار، لا أقول إنهم كفار; فإن كان شاكاً في كفرهم أو جاهلاً بكفرهم، بينت له الأدلة من كتاب الله، وسنة رسوله صلى الله عليه وسلم على كفرهم، فإن شك بعد ذلك أو تردد، فإنه كافر بإجماع العلماء: على أن من شك في كفر الكافر، فهو كافر.
وإن كان يقرّ بكفرهم، ولا يقدر على مواجهتهم بتكفيرهم، فهو مداهن لهم، ويدخل في قوله تعالى: {وَدُّوا لَوْ تُدْهِنُ فَيُدْهِنُونَ} [سورة القلم آية: 9] ، وله حكم أمثاله من أهل الذنوب. وإن كان يقول: أقول غيرهم كفار، ولا أقول هم كفار، فهذا حكم منه بإسلامهم، إذ لا واسطة بين الكفر والإسلام، فإن لم يكونوا كفاراً فهم مسلمون; وحينئذ فمن سمى الكفر إسلاماً، أو سمى الكفار مسلمين، فهو كافر، فيكون هذا كافراً.

"Eğer kişi kendisinde bunların küfrünü açıktan söyleme ve onlara sataşma gücü bulamazsa bunun hükmü nedir?"

CEVAP: Bu durum çoğu zaman onların küfürlerinden kuşku duyma veya onların küfrünü bilmeme hallerinde meydana gelir. Veyahut da kişi bunlar ve benzerlerinin kafir olduğunu kabul ediyor fakat onların yüzlerine karşı tekfir etmeye gücü yetmiyor olabilir. Veyahut da bu kişi: “Ben onlardan başkasına kafir diyorum, ancak onlara kafir demiyorum" gibi şeyler söyler. Eğer bu şahıs onların küfründe şüphe ediyor veya işledikleri küfür(lerin hükmü) noktasında cahil ise;

Allah'ın Kitabında ve Rasulü'nün Sünnetinden onların küfürlerine dair deliller ona açıklanır. Bundan sonra şüphe eder veya tereddüt ederse, alimlerin icmaıyla kafir olur. Çünkü; kafirin küfründen şüphe etmek küfürdür.

Eğer bu kimse müşriklerin küfürlerini kabul ettiği halde onların yüzlerine karşı küfürlerini haykırmaya gücü yetmiyorsa, onlara yağcılık ediyor, onlara ödün veriyor demektir. O zaman da şu ayetin hükmüne girer:

"Onlar senin kendilerine yumuşak davranmanı arzu ettiler; o zaman onlar da sana yumuşak davranacaklardı." (Kalem: 68/9). Böylece kendisi gibi günahkar kimselerin hükmüne dahil olur.

Eğer bu kişi: “Ben onlardan başkasına kafir diyorum, ancak onlara kafir demiyorum" derse bu, o kişinin o şahısları müslüman kabul ettiği anlamına gelir. Çünkü İslam ile küfür arasında orta bir yol yoktur. Eğer bu adamlar kafir değillerse müslümanlar demektir. Böyle bir durumda kim küfre İslam adını verir veya kafirlere müslüman derse, o da kafirdir.” (ed- Durer'us Seniyye, 8/160-161)

Daha önce zikrettiğimiz bu kavlin daha kamil tercümesi Allahın izniyle bu şekildedir. Allah’ın izni ve yardımıyla deriz ki: Şeyh’in bu sözleri hakkında söylenecek şey, yukarda zikri geçen alimlere ait diğer kaviller hakkında söylenmiş olan şeylerin aynısıdır. Daha önceki kaviller hakkında söylediğimiz gibi dinde delil nass ve icma’dır, alimlerin kavilleri değildir. Bizler, müşrikleri tekfir etmenin dinin aslından olduğunu açık delillerle ortaya koyduk. Daha önce de çeşitli vesilelerle izah ettiğimiz gibi müşrikleri tekfir etmek, La ilahe illallah’ın bilhassa nefiy yani red rüknü’nün “La ilahe”nin içerisindedir. İlahları reddeden kişi o ilahlara ibadet edenleri yani müşrikleri de reddetmiş olur. Müşrikleri hakkıyla reddeden kişi de onları tekfir etmiş demektir. Bunun tersi ise düşünülemez. Çünkü müşrikleri tekfir etmeyen birisi onları din kardeşi ve veli edinmiştir. Müşriklerle dost olan birisinin onların ilahlarını reddetme iddiası ise geçersizdir. Çünkü ilahları hakkıyla reddetseydi o ilahlara tapanları da reddetmesi gerekirdi. İlahlara ibadet edenlere düşman olmaması, onların ilahlarına da düşman olmadığını gösterir. Böylece müşrikleri tekfir etmeyen birisinin nefy rüknünü yerine getirmediği ortaya çıkmaktadır. Müşrikleri tenkid edip de onları tekfir etmeyen, Müslüman görmeye devam edenin durumu aynı dinin içinde birbirlerini tenkid ettikleri halde birbirlerine Müslüman demeye devam eden farklı mezhep mensuplarının ihtilafından öteye geçmez. İşte bütün bunlardan sonra tekfirin hüccet ikamesine bağlı olduğunu söyleyen herkes La ilahe illallah kelimesine ve kelimeyi tefsir eden nasslara muhalefet etmiş demektir. Hatta Şeyh Süleyman’ın veya başka bir alimin sözünü bu şekilde anlamak, Necdi davet imamlarının tekfiri dinin aslından sayan açık ibarelerine de zıt bir anlayıştır. Şimdi nasıl olabilir ki; Kitap ve sünnetteki deliller bir yana, bizzat Süleyman bin Abdillah’ın dedesi olan Şeyh Muhammed bin Abdilvehhab’ın “İslam dininin aslı” risalesinde müşrikleri tekfir etmeyenlerin İslama giremeyeceğine dair açık beyanları olacak fakat Şeyh Süleyman veya bir başkası, bağlı bulunduğu ilim halkasına böyle açık bir meselede muhalefet ederek kendisi ayrı bir görüş ihdas edecek? Üstelik, bizzat kendisi kavlin devamında kafirlere Müslüman diyenlerin küfre İslam ismini vererek küfre düştüğünü söylemişken?

Ayrıca bu kavlin neresinde kafirleri tekfir etmeyenlere hüccet ikamesini şart koştuğu söyleniyor? Bilinmelidir ki tekfirden önce hüccet ikamesi veya ta’rif, beyan gibi şeyler şer’i kavramlardır, tekfir ahkamıyla alakalıdır. Alimler, bizim gibi rasgele konuşan insanlar değildir, onlar cümlelerini bilerek seçerler. Eğer alim, müşrikleri tekfir etmenin hüccete bağlı bir konu olduğunu anlatmak istese bunu daha açık ifadelerle anlatır. Fakat burada hüccet ikamesinden vs bahsetmiyor, sadece diyor ki “onların küfrüne dair deliller ona açıklanır. Bundan sonra şüphe eder veya tereddüt ederse, alimlerin icmaıyla kafir olur.” Şimdi, ben bu kavli şu şekilde anlasam “Bu kadar delile rağmen kafirleri tekfir etmeyen bir kimse kafirdir” yani şunun gibi “Kendisine Allah’ın birliğine dair deliller anlatıldığı halde hala şüphe eden birisi elbette kafirdir”. Burada maksat delil ikamesinden önce kafir olmaz anlamında değil, adam delillere rağmen hala görüşünde ısrar ediyor, halbuki mesele çok açıktır vs gibisinden durumun vahametini tasvir etmek pekala sözkonusu olabilir. Çünkü bu sözde müşrikleri tekfir etmeyenin hüccet ikamesinden önce tekfir edilemeyeceği hükmü, sözün “mantukundan” yani bizzat söylenmiş olan sözden değil “mefhum”undan yani sözden anlaşılan manadan çıkarılmaktadır. Mefhum ise bilhassa bu şekilde anlaşılmaya engel olan bazı karinelerin mevcut olduğu yerde delil olmaz. Buna dair misaller Kur’an ve Sünnette çoktur. Mesela Mü’minun suresi 117. Ayette “Her kim buna dair bir delili olmadığı halde Allah’tan başka bir ilaha dua ederse, onun hesabı Rabbinin katındadır. Şüphesiz kafirler asla iflah olmayacaktır” buyrulmaktadır. Şimdi bu ayetin mefhumundan, delili olduğu halde Allahtan başka ilahlara yalvaran birisi kafir olmaz, şeklinde anlaşılabilir. Ancak konuyla alakalı diğer delillerden dolayı bu mümkün değildir. Zira hem Allahtan başka ilahlar edinilebileceğine dair delil yoktur, hem de kişi buna dair geçerli olmayan birtakım deliller getirse dahi bütün müşriklerin kafir olduğuna delalet eden diğer delillerden dolayı böyle bir kimse de kafir olmaktan kurtulamaz. Bu meselenin tafsilatı fıkıh usulü kitaplarındadır. Mefhumun delil olup olmadığı veya ne zaman delil olacağı gibi konular her ne kadar şer’i nasslarla alakalı olsa sonuçta bu kaideler alimlerin veya başka herhangi bir kimsenin sözlerine de tatbik edilebilir. İşte, Şeyh Süleyman’ın bu sözünün mefhumundan “açıklama yapılmadan önce müşrikleri tekfir etmeyen kişi kafir olmaz” gibi bir anlam çıkarmak mümkünse de Şeyh Süleyman’ın ve bağlı bulunduğu davet halkasının bu konudaki başka kavillerinden yani başka karinelerden dolayı bu sözü bu şekilde tefsir etmek doğru olmaz.

Ayrıca burada müşriklerin küfründen şüphe eden kimselerin şüphe ettiği şey nedir? Yani bu müşriklerin küfründen şüphe eden kimseler bizzat küfrün küfür oluşunda mı şüphe ediyor yoksa sözkonusu küfrün bu şahıslarda tahakkuk edip etmediğinde mi şüphe ediyorlar? Zira yukarda da beyan ettiğimiz üzere Necdi alimlerin dönemindeki bazı kimseler bilhassa birtakım türbeperestleri müdafaa etmek için onların küfürlerini tevil etme yoluna gidiyorlardı ve onların aslında kabir ehlinden yardım istemediklerini, sadece tevessülde bulunduklarını iddia ediyorlardı. Veyahut da şefaat isteme konusunda olduğu gibi bizatihi amelin kendisinde de kapalılık olabilir. Yani kabir ehlinden şefaat isteyenler bunu birtakım tevillerle bidat olan bir şekilde mi icra ediyorlar, yoksa şefaat yetkisini bizzat onlarda görerek veya onlara ilahi vasıflar yükleyerek şirk olan şekilde mi yapıyorlar vs. Şunu belirtmemiz gerekir ki Necdi ulemanın yaşadığı dönem, bizim yaşadığımız dönem gibi değildi. Çünkü bizim zamanımızda küfür artık alenileşmiş, beşeri kanunlar ve laiklik, dini hayattan tecrid etme, her tarafa yayılmış durumdadır ve bu konuda da insanlar arasında herhangi bir yanlış anlamaya mahal verecek bir kapalılık sözkonusu değildir. Alimlerin zamanında ise zaten beşeri kanunlar yoktu veya varsa da yeni yeni yayılıyordu, şirk ise daha çok kabirlere ve ölülere ibadet şeklinde cereyan ediyordu. Bu ise tevessül, şefaat vb kavramların arkasına sığınılarak genelde icra ediliyordu. Kabir şirklerinden açık olanların yanı sıra bir çoğunun mahiyetinde kapalılık sözkonusu olabiliyordu. İşte Şeyh’in kavlinde geçen, müşriklerin küfründen şüphe eden insanlara anlatılması gereken şey bu adamların yaptığı fiillerin mahiyeti midir, yoksa bizzat bunların şirk oluşu mudur? Eğer şeyhin burada tekfirden önceki hüccet ikamesinden bahsettiği varsayılacak olursa bu birinci ihtimal sözkonusu olabilir. Yani burada müşriklerin küfründen şüphe duyan kimselere müşriklerin yaptığı küfür fiillerin mahiyeti açıklanacaktır. Bu beyan ise elbette ki Kitap ve sünnete dayalı olacaktır, yani müşriklerin yaptığı fiillerin hak olan tevessül, şefaat gibi kavramlardan farkı iyice ortaya konacaktır vs.  Eğer ikincisi ise burada şöyle bir mesele gündeme gelmektedir; bir kimse ölülerden yardım isteyenlerin ne yaptığını çok iyi bildiği halde bunlara müşrik demiyorsa bu kimse zaten şirkin ne olduğunu bilmeyen ve şirkle tevhidin arasını ayıramayan birisidir. Bu kimse bunların fiillerine şirk ismini verdiği halde cehaletlerinden vs’den ötürü bunlara kafir demiyorsa durumu daha da kötüdür, çünkü putlara taptığını bildiği birisine Müslüman demektedir. Hal böyleyken böyle birisi nasıl Müslüman olabilir? Bir kimsenin Müslüman olabilmesi için şirki reddetmesi gerektiği malumdur, şirki bilmeyen, şirkin imana zıt olduğundan, imanla bir arada olmayacağından habersiz olan ve bundan dolayı da şirk ehline Müslüman diyen birisi İslamı ve imanı bilmiyor demektir. İyi düşünülürse büyük şirkte cehaleti mazeret görenlerin yolu ile müşrikleri tekfir etmeme hususunda cehaleti mazeret görenlerin yolu aynı yoldur. Çünkü ikisinde de şirki ve tevhidi, ikisi arasındaki farkı bilmeyen kimselere Müslüman hükmü verme sözkonusudur. Zaten günümüzde kafirleri tekfir etmeyen kafirdir, kaidesini sulandırmaya yönelik bu şüpheleri ortaya atanların çoğu düne kadar bizzat şirkte cehaleti mazeret gören ve müşrikleri tekfir etmeyen kimselerdi. İlim yayıldıkça şirk ehlinin tekfir edilmesinin gerektiğini itiraf etmeye başladılar, ancak bu sefer de kendi geçmişlerini kurtarmak için müşrikleri tekfir etmeyenlerle alakalı mazeretler üretmeye başladılar, bu da meselenin başka bir boyutudur.

Kısacası, Şeyh Süleyman’ın sözü de tıpkı bu hususta şüphecilerin getirdiği diğer kaviller gibi ihtimalli bir sözdür, ihtimalli olan bir şey ise delil getirilemez. Vallahu a’lem.

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1916
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0

Çevrimdışı Ammar

  • Newbie
  • *
  • İleti: 1
  • Değerlendirme Puanı: +0/-0
Cehmiyye'yi Tekfir Etmeyenler Hakkında
« Yanıtla #6 : 18.06.2020, 12:14 »
Bismillahirrahmairrahim

İsmim Ammar ...... ikamet ediyorum uzun zamandır sitenizi takip ediyorum elimde ki bir yazı ile alakalı bilgi almak istedim eğer vaktiniz varsa site de aradım lakin bulamadım vardır belki ben denk gelememişimdir. Allahu alim


Necd davet imamlarından Süleyman bin Sehman (radiyallahu anh) şöyle demiştir: Farz edelim ki âlimlerden birisi, cehmiyyeyi taklit eden cahillerden birisini yahut kabirlere tapan cahillerden birisinin tekfirinde duraklasa; bu kişi hatalı olduğundan ötürü bu kişi mazeretli görmemiz mümkündür. Bu âlim hakkında kâfir oldu demeyiz. Çünkü bu kimse hatadan, günahtan masum (korunmuş) değildir. Hatta bu konuda yani bu kişinin tekfir edilmemesi konusunda icma vardır. Zira bu âlimden daha hayırlı kimseler de hata etmişlerdir. Bundan ötürü bunda garipsenecek bir şey yoktur. Ömer (radiyallahu anh) gibi diğer sahabeler de hata etmişlerdir.

(Keşfül Evham ve-l İltibas, S. 28)

Son zamanlarda cehaleti dinin aslında mazeret görmeyip mazeret görenleri hatalı oldukları için tekfir etmeyen duraksayan bir kişiyle münazara esnasında yolladı arapçası elimde olsa bir şekilde bakacağım ama maalesef yok sizde belki vardır dedim.

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1916
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Ynt: Cehmiyye hakkında
« Yanıtla #7 : 19.06.2020, 18:16 »
Bismillahirrahmanirrahim. Evvela yazıda sayfa numarası yanlış verilmiş. Adı geçen kitabın 70. Sahifesinde Şeyh Süleyman bin Sehman rahimehullah şöyle demektedir (sözün devamıyla birlikte aktarıyorum)

لَو قدر أَن أحدا من الْعلمَاء توقف عَن القَوْل بِكفْر أحد من هَؤُلَاءِ الْجُهَّال المقلدين للجهمية أَو الْجُهَّال المقلدين لعباد الْقُبُور أمكن أَن نعتذر عَنهُ بِأَنَّهُ مخطيء مَعْذُور وَلَا نقُول بِكُفْرِهِ لعدم عصمته من الْخَطَأ وَالْإِجْمَاع فِي ذَلِك قَطْعِيّ وَلَا بدع أَن يغلط فقد غلط من هُوَ خير مِنْهُ كَمثل عمر بن الْخطاب فَلَمَّا نبهته الْمَرْأَة رَجَعَ فِي مَسْأَلَة الْمهْر وَفِي غير ذَلِك وكما غلط غَيره من الصَّحَابَة

“Farz edelim ki âlimlerden birisi, Cehmiyyeyi taklit eden cahillerden birisinin yahut kabirlere tapanları taklid eden cahillerden birisinin tekfirinde duraklasa; bu kişi hatalı ve mazur olduğundan ötürü bu kişiyi mazeretli görmemiz mümkündür. Bu âlim hakkında kâfir oldu demeyiz. Çünkü bu kimse hatadan, günahtan masum (korunmuş) değildir. Bu konudaki (yani hatalı bir kimsenin tekfir edilmemesi konusundaki) icma kat’idir. Bu kimse ilk defa yanlışa düşen kişi değildir. Zira ondan daha hayırlı kimseler de yanlışa düşmüşlerdir. Mesela Ömer bin Hattab kadın kendisini mehir meselesinde ikaz ettiği zaman  ve başka meselelerde hatasından rücu etmiştir. Nitekim ondan başka gibi diğer sahabelerden de yanlışa düşenler olmuştur.”

Devamla şöyle demektedir: 

وأما تكفيره أعني المخطيء والغالط فهو من الكذب والإلزام الباطل فإنه لم يكفر أحد من العلماء أحدا إذا توقف في كفر أحد لسبب من الأسباب التي يعذر بها العالم إذا أخطأ ولم يقم عنده دليل على كفر من قام به هذا الوصف الذي يكفر به من قام به بل إذا بين له ثم    بعد ذلك عاند وكابر وأصر
Onun yani hataya ve yanlışa düşen kimsenin tekfirine gelince, bu yalan ve batıl bir ilzamdır. Zira alimlerden hiç birisi, herhangi birinin küfründe alimin mazur olacağı bir sebebten dolayı duraksadığı için, bilhassa da hata edip bu küfür olan vasfı taşıyan kişinin hakkında kendi katında bir delil olmadığı takdirde, hiç kimsenin küfrüne hükmetmemişlerdir. Bilakis ancak durum kendisine açıkça belli olduğu halde bundan sonra kibirlenerek inad eder ve ısrar ederse tekfir etmişlerdir.” (Keşfül Evham ve’l İltibas, S. 70)

Şeyh Süleyman’ın konuyla ilgili sözlerinin tamamı bu şekildedir. Görüldüğü üzere Şeyh İbnu Sehman’ın sözü muayyen birtakım vakalarla alakalıdır. Muayyen vakalara hüküm vermekte herkes hata edebilir. Eğer vakanın kendisinde kapalılık veya tevil imkanı varsa bundan dolayı bir kimse küfre girmez. Alimlerin bu tarz sözlerini kendilerine delil alanlar ise bunları açık küfür işleyenleri tekfir etmeyenler hakkında ya da bizzat küfre küfür demeyenleri müslüman ilan edebilmek için getirmektedirler. Nitekim siz de bu kavli, “azirin” yani cehaleti mazeret gören, Allah’ın dışında birtakım ilahlar edinenleri cehalet ve tevil gerekçesiyle müslüman gören kimselerin kafir olmayacağını iddia eden kimselerin getirdiğini söylemişsiniz. Bu kimselerin Kitap, Sünnet ve İcmayı bir kenara bırakıp alimlerden getirdikleri kavillerle meseleyi izah etmeye çalışmaları, üstelik bunu da yaparken alimlerin açık sözlerini terkederek ihtimalli sözlerini esas almaları zaten başlı başına bir sapmadır. Alimin sözünü bile esas alsak, bu ancak dediğimiz gibi muayyen vakalar hakkında sözkonusu olur. Mesela falan kişi büyük şirkte cehaleti mazeret görüyor mu görüyor mu? Görüyorsa kafirdir ama diyelim ki birisi, farklı bir teville o kişinin böyle demediğini, sözünün manasının şu veya bu olduğunu ileri sürse, velev ki bu kanaatinde isabetli olmasa bile, kafiri tekfir etmediği için tekfir edilemez. Zira bu kimse küfre iman ismini vermiyor. Küfre küfür diyor lakin sözkonusu muayyen şahısta o küfrün tahakkuk etmediğini iddia ediyor. Bu kavli getiren iddiacılar ise bizatihi küfre iman ismini vermektedirler. Zira onlar putlara tapan birisine müslüman diyen, imanla şirkin bir arada olabileceğini iddia eden birisinin bu haliyle müslüman kalabileceğini söylemektedirler. Kısacası Şeyh rahimehullah’ın kavlinin onların bu iddiasına delalet eder bir tarafı yoktur. Şunu da göz önünde bulundurmak gerekir ki, Şeyhin bu risaleyi yazma sebebi Cehmiye’nin tekfirinde ihtilaf olduğunu iddia eden bazı kimselere reddiyede bulunmaktır. Şeyh bu risalede Cehmiye’nin mutlak anlamda tekfiri yani onların görüşlerinin küfre vardığı hususunda alimler arasında icma olduğunu açıkladıktan sonra, alimler arasındaki ihtilafın sadece onların mukallid cahil avam tabakası hakkında olduğunu izah ederek şöyle demiştir:

وبينا أن الخلاف في نوع من أنواع الجهال المقلدين لهم لا في جميعهم

“Biz, ihtilafın onların hepsi hakkında değil, onları taklid eden cahillerin bir kısmı hakkında olduğunu açıklamıştık.” (Keşfül Evham ve’l İltibas, S. 104)

Yani kitabın mevzusu bir kere, açık şirk işleyen ve dinin zaruri esaslarını bozan kimseler hakkında değil, Cehmiye gibi sıfat inkarcısı birtakım bidat fırkaları hakkındadır. Bu gibi fırkaların bilhassa bilinçsiz avam tabakasının tekfiri hususunda –ilerde zikredileceği üzere- meşhur bir ihtilaf sözkonusudur. Bu ihtilafı alıp, dinin en açık meselelerinde sapan kimselere tatbik etmek ise usulen doğru değildir.

Şimdi, sizin aktardığınız yazıdaki tercümede bazı eksikler de sözkonusudur. Önemsiz sayılabilecek hataların yanında, bizatihi manayı etkileyecek hatalar yapılmıştır. Sizin naklettiğiniz yazıda  “kabirlere tapan cahillerden birisinin tekfirinde duraklasa…” Denilmiştir. Halbuki doğru tercüme: “kabirlere tapanları taklid eden cahillerden birisinin tekfirinde duraklasa…” şeklinde olacaktı. Bu ikisi arasında büyük fark vardır. Çünkü sizin naklettiğiniz yazıdaki şekliyle bizzat kabirlere tapan birisini mazur gören kişinin tekfir edilmeyeceği söylenirken, Şeyh rahimehullah’ın orjinal ifadesinde kabirlere tapanları taklid eden cahilden ve bunu tekfir etmeyen kişiden bahsedilmektedir. Bu bölümün altını Arapça metinde de çizdik, ehliyeti olanlar bakabilirler. Kabirlere tapmak ayrı bir şey, kabirlere tapanları şuursuzca taklid etmek ayrı bir şeydir. Keza Cehmiye akidesine bilinçli olarak, onların sözlerinin hangi manalara delalet ettiğini bilerek tabi olmak bir şey, bütün bunların bilincinde olmadan sırf söz olarak onların söylediklerini tekrarlamak suretiyle Cehmiyeyi taklid etmek ayrı bir şeydir. Alimlerin Cehmiye’nin ve diğer dalalet fırkalarının öncüleri, bu batılları bilerek sahiplenen davetçileri ile bunların bilinçsiz mukallidlerinin arasını ayırdıkları sözleri zaten meşhurdur. Hanbelilerde meşhur olan görüş, görüşleri küfre varan bidat fırkalarının davetçilerinin tekfir edileceği, mukallidlerin ise fasık kabul edileceğidir. Bundan daha sahih olan ve tahkike daha uygun olan görüş ise Şeyhulislam İbnu Teymiye’nin de tercih ettiği şekilde kendisine hüccet ikame olmuş yani tekfirin şartlarının oluşup engellerinin kalkmış olduğu kimselerin mukallid de olsalar kafir olacağı, bu şekilde olmayan kimselerin ise velev davetçi de olsalar kafir olmayacağı şeklindedir. Tabi ki bütün bunlar, dinin zahir yani açık meseleleri dışındaki hafi yani kapalı meselelerde bidata düşen kimselerle alakalıdır. Aynı usul, bizzat sözkonusu küfür olan bidate düşen kimseler hakkında uygulandığı gibi, bu bidatlere küfür hükmü vermeyen kimseler hakkında da uygulanır. Ebu Hatim er-Razi (radiyallahu anh) şöyle demiştir:


وَمَنْ زَعَمَ أَنَّهُ مَخْلُوقٌ مَجْعُولٌ فَهُوَ كَافِرٌ بِاللَّهِ كُفْرًا يَنْقُلُ عَنِ الْمِلَّةِ , وَمَنْ شَكَّ فِي كُفْرِهِ مِمَّنْ يَفْهَمُ وَلَا يَجْهَلُ فَهُوَ كَافِرٌ

“Kuran’ın yaratılmış ve var edilmiş olduğunu iddia eden kişi İslam dininden çıkaran küfürle Allah’ı inkar etmiştir. Cahil olmadığı ve de anladığı halde onun küfründen şüphe eden kişi de kafirdir.” (Lalekai, Şerhu Usuli İtikadi Ehl’is Sunne, 1/202 no: 323)

Şeyh Süleyman da ilgili risalesinin muhtelif yerlerinde bu sözü iktibas etmiştir. Görüldüğü gibi Kuran mahluktur sözüne hüküm vermekte tereddüd eden kişinin ancak bu sözün manasını anladıktan sonra tekfir edileceğini söylemektedir. Çünkü bir kişiye bu söz arzedildiğinde manasını idrak edemeyebilir.
Bu usul, içinde kapalılık barındıran her meselede –o meselenin adı ne olursa olsun- geçerlidir. Hatta şu alemde bilinen en büyük küfür çeşidi olan vahdet-i vücud yani varlık birliği, bütün herşeyin Allah olduğu düşüncesi hakkında dahi, eğer bir kimse İbnu Arabi ve emsali ittihad ve hulul ehlinin fikirlerinin mahiyetini anlamadığı takdirde bundan dolayı mazur olur. İbnu Teymiyye rahimehullah, bu hususta şöyle demektedir:

وَأَقْوَالُ هَؤُلَاءِ شَرٌّ مِنْ أَقْوَالِ النَّصَارَى وَفِيهَا مِنْ التَّنَاقُضِ مِنْ جِنْسِ مَا فِي أَقْوَالِ النَّصَارَى؛ وَلِهَذَا يَقُولُونَ بِالْحُلُولِ تَارَةً وَبِالِاتِّحَادِ أُخْرَى وَبِالْوَحْدَةِ تَارَةً فَإِنَّهُ مَذْهَبٌ مُتَنَاقِضٌ فِي نَفْسِهِ؛ وَلِهَذَا يَلْبِسُونَ عَلَى مَنْ لَمْ يَفْهَمْهُ. فَهَذَا كُلُّهُ كُفْرٌ بَاطِنًا وَظَاهِرًا بِإِجْمَاعِ كُلِّ مُسْلِمٍ وَمَنْ شَكَّ فِي كُفْرِ هَؤُلَاءِ بَعْدَ مَعْرِفَةِ قَوْلِهِمْ وَمَعْرِفَةِ دِينِ الْإِسْلَامِ فَهُوَ كَافِرٌ كَمَنْ يَشُكُّ فِي كُفْرِ الْيَهُودِ وَالنَّصَارَى وَالْمُشْرِكِينَ.
“Bunların söyledikleri Hristiyanların söylediklerinden daha kötüdür. Tıpkı Hristiyanların söylediklerindeki çelişkiler gibi çelişkiler içerir. Bu nedenle bazen hulul (yaratanın, yaratılan suretinde bulunabilmesi), bazan ittihad, bazan vahdet-i vücud akidesini dillendirirler. Bu, kendi içinde bile çelişkileri olan bir mezheptir. Onların mezheplerini anlamayan kişiler hak ile batılı karıştırabilirler. Bunların tamamı bütün Müslümanların icması ile zahir ve batın olarak küfürdür. İslam’ı ve onların söylediklerini öğrendikten sonra onların kafir olduğundan şüphe edenler, müşriklerin, Yahudi ve Hristiyanların küfründen şüphe edenler gibi kafir olurlar.” (Fetava, 2/368)

Bundan dolayıdır ki alimlerden birçoğu İbnu Arabi ve emsalini tekfir etmedikleri halde tekfir edilmemiştir. Zira bunlar, İbnu Arabi’nin bazı sözlerini tevil etmişler, bazı sözlerini –kitaplarına sonradan sokulduğu vb gerekçelerle- inkar etmişlerdir. Bazıları tevbe ettiğini iddia etmiş, bazıları ise onun ve Hallac-ı Mansur gibi hululcü zındıkların bu sözlerini sekir ve sarhoşluk halinde söylediğini, o esnada akılları başlarında olmadığı için mazur olduklarını söylemişlerdir. Bunların hiç birisi muteber açıklamalar değildir, vakıada doğru olma ihtimalleri de uzaktır. Bununla beraber hatalı da olsalar bu alimleri tekfir etmemiz gerekmez. Şeyhulislam, vahdeti vücudçuların Yahudi ve Hristiyanlardan bile daha şedid kafir olduklarını izah ettiği başka bir yerde onların savunucuları hakkında şöyle demektedir:

وَهَكَذَا هَؤُلَاءِ الِاتِّحَادِيَّةُ: فَرُءُوسُهُمْ هُمْ أَئِمَّةُ كُفْرٍ يَجِبُ قَتْلُهُمْ وَلَا تُقْبَلُ تَوْبَةُ أَحَدٍ مِنْهُمْ إذَا أُخِذَ قَبْلَ التَّوْبَةِ فَإِنَّهُ مِنْ أَعْظَمِ الزَّنَادِقَةِ الَّذِينَ يُظْهِرُونَ الْإِسْلَامَ وَيُبْطِنُونَ أَعْظَمَ الْكُفْرِ وَهُمْ الَّذِينَ يَفْهَمُونَ قَوْلَهُمْ وَمُخَالَفَتَهُمْ لِدِينِ الْمُسْلِمِينَ وَيَجِبُ عُقُوبَةُ كُلِّ مَنْ انْتَسَبَ إلَيْهِمْ أَوْ ذَبَّ عَنْهُمْ أَوْ أَثْنَى عَلَيْهِمْ أَوْ عَظَّمَ كُتُبَهُمْ أَوْ عُرِفَ بِمُسَاعَدَتِهِمْ وَمُعَاوَنَتِهِمْ أَوْ كَرِهَ الْكَلَامَ فِيهِمْ أَوْ أَخَذَ يَعْتَذِرُ لَهُمْ بِأَنَّ هَذَا الْكَلَامَ لَا يَدْرِي مَا هُوَ أَوْ مَنْ قَالَ إنَّهُ صَنَّفَ هَذَا الْكِتَابَ وَأَمْثَالَ هَذِهِ الْمَعَاذِيرِ الَّتِي لَا يَقُولُهَا إلَّا جَاهِلٌ أَوْ مُنَافِقٌ؛ بَلْ تَجِبُ عُقُوبَةُ كُلِّ مَنْ عَرَفَ حَالَهُمْ وَلَمْ يُعَاوِنْ عَلَى الْقِيَامِ عَلَيْهِمْ فَإِنَّ الْقِيَامَ عَلَى هَؤُلَاءِ مِنْ أَعْظَمِ الْوَاجِبَاتِ؛ لِأَنَّهُمْ أَفْسَدُوا الْعُقُولَ وَالْأَدْيَانَ عَلَى خَلْقٍ مِنْ الْمَشَايِخِ وَالْعُلَمَاءِ وَالْمُلُوكِ وَالْأُمَرَاءِ وَهُمْ يَسْعَوْنَ فِي الْأَرْضِ فَسَادًا وَيَصُدُّونَ عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ.

“Bu vahdet-i vücudçuların durumu da aynıdır: Bunların elebaşıları küfrün önderleri olup öldürülmeleri vaciptir. Tevbe etmeden yakalandığı zaman bunlardan herhangi birinin tevbesi kabul olunmaz. Çünkü bunlar, dıştan müslüman olduklarını söyleyip içlerinde büyük bir küfrü gizli tutan zındıkların önde gelenlerindendirler. Bunlar, ne söylediklerini ve müslümanların dinine muhalefet ettiklerini gayet iyi bilmektedirler. Bu sebeple bunlara intisap eden, bunları savunan, övüp yücelten, kitaplarına değer veren, bunlara yardım ve desteğiyle tanınan, bunlar hakkında söz söylemeyi hoş görmeyen veya onların sözlerinin mahiyetini, bu kitabı onun yazıp -yazmadığını bilmediği mazeretiyle ve ancak bir cahilin ya da münafıkın ileri sürebileceği benzeri mazeretlerle onları mazur görmeye kalkışan herkesin cezalandırılması gerekir. Hatta durumlarına vakıf olup da onlara karşı çıkmaya yardımcı olmayan herkesin de cezalandırılması gereklidir. Çünkü böylelerine karşı kıyam edip mücadelede bulunmak en önemli vecibelerdendir. Zira bunlar bazı şeyhlerin ve alimlerin, hükümdarlar ve devlet adamlarının akıllarını ve dinlerini ifsad etmişlerdir; bunlar yeryüzünde sırf fesat peşinde koşar ve insanları Allah'ın yolundan alıkoyarlar.” (Fetava, 2/131)

İbn Teymiyye (rh.a)’ın vahdeti vücud akidesini savunanları açıkça tekfir ettiği halde çeşitli bahanelerle onları desteklemeye devam eden kişilere ise genel olarak cezayı öngörmesi ve bunların bir kısmını cahil bir kısmını ise münafık olarak vasıflaması üzerinde düşünülmelidir.Yani bu kimselerin hepsi münafık olmayabilir.

Kabirperestlikten daha şedid küfür olan hulul ve ittihad meselesinde durum böyleyse kabirperestler hakkında da aynı usulün uygulanmasına bir mani yoktur. Kabirlerde yapılan şirk fiillerinin hepsi aynı açıklıkta değildir. Bundan dolayı alimler, kabir ehlinden rızık, hidayet, günahların bağışlanması vb şeyleri isteyenler ile mesela şefaat isteyenleri aynı görmemiştir. İşte bundan dolayı Muhammed bin bin Abdulvehhab’ın oğlu Abdullah, tıpkı kendisini Şeyh’in davetine nisbet ettikleri halde bu daveti anlamaktan uzak olan bazı cahiller gibi şefaat konusundaki genel bazı sözleri sanki Rasulullahtan şefaat isteyen herkesi istisnasız tekfir ediyor olarak anlayan muhaliflere şöyle cevap vermektedir:

“İnsanları, haktan ve ona tabi olmaktan uzak tutmak için korkutmaya çalışan bir kimse şöyle derse: Siz; "Ya (ey) Allah’ın Rasulü! Senden şefaat taleb ediyorum!" diyen bir kimseyi, mutlak biçimde kanı dökülmesi mübah olan bir müşrik ilan ediyorsunuz  bu ise ümmetin çoğunluğunun özellikle de haleften olanların küfre düşmesini gerektirir çünkü (haleften olan kimselerin) tabi oldukları alimler bunun mendub olduğunu söylemekteler ve bunun aksini söyleyenleri de eleştirmektedirler.

Derim ki; Bu, bunu gerektirmez şöyle ki, bilindiği üzere: "Lazımu'l-mezheb leyse bi mezheb (mezhebin gerektirdiği, bizzat mezhep değildir)". Örneğin sırf, rivayet olduğu üzere hadiste bahsi geçtiği biçimde Allah’ın uluv’undan ve yönünden bahsettiğimiz için mücessime sayılmayız. 

Bizden önce ölmüş olanlar için, onlar bir ümmetdi gelip geçti deriz. Biz, hak davamızın kendisine ulaştığı ve yolun kendisi için netleştirildiği, hüccetin ikame edildiği (buna rağmen) kibir ve inat ile devam eden kimseden başkasını tekfir etmiyoruz. Bugün bizim kendileriyle savaştığımız kimselerin çoğunluğu Allah’a ortaklar koşmakta direten, dinin farzlarını eda etmeyi reddeden ve açıktan büyük günah ve yasaklanmış amellerde bulunanlardır. (Bu) çoğunluğun dışında kalanlarla ise ancak onların bu kimselere destek olmaları, onları benimsemeleri, onların sayılarını arttırmaları ve bize karşı savaşta onların yanında yer almaları sebebiyle savaşmaktayız. Bu durumda böyle kimseler de kendilerine karşı savaşılma gerekçesini üzerlerinde bulundurmuş olurlar. Biz, bizden önce yaşayıp da hataya düşmüş ancak masum (hata işlemekten korunmuş) olmadıkları gerekçesiyle mazeretli kabul edilmiş kimseleri mazeretli kabul etmekteyiz.”
(…)
“Mevzubahis kimseleri mazeret ehli saymakta bize bir mani yoktur ve bu kişilerin kafir olduğunu söylemiyoruz hakeza daha önceden bahsi geçen kimselerin bu hatasında ısrar etmiş dahi olsa, kendi zamanında bu meseleyle diliyle, kılıcıyla ve mızrağıyla başedebilecek kimsenin bulunmayışı sebebiyle işledikleri hatanın suçlusu olduğunu da söylemiyoruz. Çünkü ne hüccet kaim olunmuş ne de yol belirginleştirilmiş onun için bilakis mevzubahis dönemin yazarlarının çoğunun eğilimi bu konulardaki sünnet ehl-i alimlerin görüşlerini toptan reddetmek şeklinde idi, herkim (alimlerin) sözlerine bakmış olsa daha kalbine bu görüş sirayet etmeden (o dönemin yazarları) buna muhalefette bulunur ve güvenilir kabul edilen kimseler, avama bu konulara bakmayı hepten yasaklar, kralların sultası kalbi (sünnete uygun) bu görüşü kabul eden kimseleri –Allah’ın diledikleri dışında- bundan engellerdi.” (Bkz. ed-Durer'us Seniyye fi’l Ecvibet'in Necdiyye, 1/222-242)

Şeyh Abdullah’ın bu sözünü Şeyh Süleyman bin Sehman da bahsi geçen risalesinin 80. Sayfası ve devamında meseleyi izah etme sadedinde zikretmiştir. Bütün bunlar gösteriyor ki Cehmiye’nin küfür olan bidatlerinden bazıları hüccet ikamesi gerektirebildiği gibi, kabirperestlerin bazı söz ve fiilleri de hüccet ikamesi gerektirebilir. Bundan dolayı halis müşrik olan kabirperestleri taklid eden ancak onların sözlerini farklı yorumlayarak amel eden kişiler olabilir. Mesela İbnu Teymiye rahimehullah zamanında bazı kimseler, medet umma manasına gelen istigase kelimesini tevessül yani aracılık olarak yorumlamışlar ve bundan yola çıkarak “Allah Rasülüyle istigasede bulunmak” gibi ifadelerin caiz olduğunu iddia etmişlerdir. İbnu Teymiye rahimehullah istigasenin bu manaya gelmediğini açıklamak amacıyla “er-Reddu ale’l Bekri” isminde uzunca bir risale kaleme almıştır. Yani bizzat fiilin kendisini işleyen kimse hakkında bazen bu tarz tekfire mani olacak hususlar sözkonusu olabilir. Hal böyleyken bunların tekfirinde duraksayan kimseler için birtakım mazeretlerin sözkonusu olması daha kolaydır. Mesela kişi, bu tarz hafi meselelerde hüccetin kaim olduğu bir kimse hakkında hüccet ikame olunmamış olduğunu zannedebilir veya tekfirin bütün manilerinin kaldırılmış olduğu kimse hakkında bazı manilerin devam ettiğini zannedebilir ilh. İşte böyle birisini tekfirin şart ve manileri hakkında hata ettiği gerekçesiyle tekfir etmek doğru değildir. Bununla beraber tekfirin şart ve manileri hakkında hata etmek de her zaman mazeret olan bir şey değildir. Büyük şirkte cehaleti mazeret görenlerde olduğu gibi, küfre iman ismini verecek şekilde tekfirin manilerinde hata eden birisi de aynı şekilde kafirdir. Bütün bunlar muayyen vakalarda değerlendirilecek meselelerdir. Mutlak tekfirin muayyen tekfiri gerektirmemesi kaidesi, silsile tekfir adı verilen kafire kafir demeyen kafirdir kaidesi hakkında da geçerlidir. Şeyh Süleyman’ın anlattığı şey, bizim anladığımız kadarıyla bundan ibarettir. Vallahu a’lem.



Çevrimdışı İbn Umer

  • Administrator
  • Full Member
  • *****
  • İleti: 178
  • Değerlendirme Puanı: +7/-0
Bismillahirrahmanirrahim
"KAFİRİ TEKFİR ETMEYEN KAFİRDİR" KAİDESİ HAKKINDA ALİMLERİN BAZI MÜŞKİL SÖZLERİ!


Bu değerli risaleyi PDF formatında aşağıdaki linkten indirebilirsiniz.




 

Related Topics

  Konu / Başlatan Yanıt Son İleti
0 Yanıt
4859 Gösterim
Son İleti 09.06.2015, 01:35
Gönderen: Tevhid Ehli
0 Yanıt
5179 Gösterim
Son İleti 19.06.2015, 02:34
Gönderen: Tevhid Ehli
2 Yanıt
3564 Gösterim
Son İleti 02.09.2015, 18:29
Gönderen: Tevhid Ehli
3 Yanıt
3268 Gösterim
Son İleti 05.09.2015, 16:23
Gönderen: Tevhid Ehli
0 Yanıt
4625 Gösterim
Son İleti 11.11.2015, 17:15
Gönderen: İbn Teymiyye