Darultawhid

Gönderen Konu: KURAN MAHLUKTUR DİYEN HERKES MUAYYEN OLARAK TEKFİR EDİLİR Mİ?  (Okunma sayısı 4326 defa)

0 Üye ve 2 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1802
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Bismillahirrahmanirrahim,

Bu bölümde inşallah “Kuran mahluktur” diyen herkes muayyen olarak tekfir edilir mi sorusunun cevabını arayacağız. Bu konuyu açmamızın sebebi son zamanlarda sık sık gündeme gelmiş olmasındandır. Bazı kimseler selef imamlarından nakledilen “Her kim Kuran mahluktur derse kafirdir” hatta onu tekfir etmeyen de kafirdir, veya “Şu köprünün başında Kuran mahluktur diyen herkesin boynunu uçurun” vb sözleri delil getirerek Kuran’ın yaratılmış olduğunu söyleyen herkesin tıpkı puta tapan, Allaha ortak koşan, tağutlara ibadet eden kimseler gibi cehalet, tevil veya taklid içinde olup olmadığına bakılmaksızın muayyen olarak tekfir edileceğini hatta bu hususta şüphe eden kimselerin dahi yine müşrikleri tekfir etmeyenler gibi muayyen olarak tekfir edileceğini iddia etmektedirler. Esasında bu iddiacılar, sadece “Halk’ul Kur’an” meselesinde değil selefin umum manada küfür ismini ıtlak ettiği diğer bütün bidatlerle alakalı böyle bir usul benimsemişler ve bütün bu sözleri zahiri manasında alarak bütün muayyen fertlerle alakalı genel bir hüküm olduğunu zannetmişlerdir.

Halbuki –daha önce de açıkladığımız gibi- bu hususta doğru olan şudur: Kuran’ın yaratılmış olduğu iddiası veya Allahın isim ve sıfatlarına getirilen teviller gibi bidat ehline ait sözler vardıkları netice, meal itibariyle küfür olan yani nassları inkar etmeyi gerektiren sözlerdir. O yüzden alimler bu sözlere küfür hükmünü vermişlerdir. Ancak şurası vardır ki bir çok insan bu sözlerin küfür olan lazımlarını kasdetmeden kendilerince farklı bir mana vererek veyahut da konuyla alakalı şeri hüccetleri idrak etmedikleri için bu sözleri sarfetmektedirler. Bu konular delilleri insanlara kapalı gelen hafi meseleler oldukları için bu tip konularda kişilerin hakka karşı inatçılık yaptıkları açık bir şekilde ortaya çıkmadan tekfirleri sözkonusu olmaz ve de şirk gibi açık, zahir meselelerle bir tutulmazlar. Allaha ibadette şirk koşan birisi ise durumu ne olursa olsun tekfir edilir. Kısacası bidat ehlinin ortaya attığı bu tarz kelamlarda mutlak tekfir ile muayyen tekfir arasında ayrım yapılmaktadır. Meselenin usulu noktasında daha önce de bu minvalde açıklamalarımız olmuştur lakin görüyoruz ki bazı insanlar bu usulu anlamak istememektedirler. Bu bölümde bu usul çerçevesinde alimlerin mutlak olarak verdikleri tekfir hükmünü muayyen şahıslara indirgerken tafsilata gittiklerine dair bazı nakillerde bulunacağız; umulur ki bazı kimselerin hakkı görmesi hususunda bu nakiller faydalı olur. Bu meseleyi hakkıyla fıkh eden kişi sadece Halk’ul Kuran meselesinde değil bidat ehli ile sünnet ehli arasında tartışılan diğer isim ve sıfatlar, iman, kader vb meselelerdeki tekfir usulunu de Allahın izni ile kavramış olur.

Muhaddis imamlardan
İbn Ebi Asım (v.287) bu hususta şöyle demektedir:

وَالْقُرْآنُ كَلَامُ اللَّهِ تَبَارَكَ وَتَعَالَى تَكَلَّمَ اللَّهُ بِهِ لَيْسَ بِمَخْلُوقٍ، وَمَنْ قَالَ: مَخْلُوقٌ، مِمَّنْ قَامَتْ عَلَيْهِ الْحُجَّةُ فَكَافِرٌ بِاللَّهِ الْعَظِيمِ، وَمَنْ قَالَ مِنْ قَبْلِ أَنْ تَقُومَ عَلَيْهِ الْحُجَّةُ فَلَا شَيْءَ عَلَيْهِ.

“Kuran Allahın kendisi vasıtasıyla konuştuğu kelamıdır, kendisine bu hususta hüccet ikame edilmiş olanlardan her kim Ona mahluktur derse Yüce Allahı inkar etmiştir. Kendisine hüccet ikame olunmadan bunu söyleyen kimseye ise bir şey lazım gelmez.” (İbn Ebi Asım, es-Sunne, 2/645)

Görüldüğü gibi bu imam, açık bir şekilde Kuran mahluktur diyen kimsenin tekfirini hüccet ikamesine bağlamaktadır ve bu hususta cahil olan kimseyi aynı küfür sözünü söylediği halde muayyen olarak tekfir etmemektedir.

Alimlerin bu hususta mutlak tekfir ile muayyen tekfirin arasını ayırd ettiklerine diğer bir misal ise Abdulaziz el Kinani’nin Halife Me’mun huzurunda tartışmasıdır.
El-Kinani’nin hayatı ve Halife’nin huzurunda Bişr el Merisi ile yaptığı münazarasının mahiyeti daha önce anlatılmıştı. İmam Şafii, Süfyan bin Uyeyne gibi selef ulemasına talebelik yapmış olan bu zat, insanların ağzını açmaya cesaret edemedikleri “Mihne” döneminde Halifenin huzuruna çıkarak Kuran meselesi hakkında Cehmiye davetçilerinden Bişr el Merisi ile münazara etmeyi başarmış ve Allahın izniyle münazaradan galip olarak ayrılmıştır. Yaptığı münazaranın geniş bir özetini de “el Hayde” adlı eserinde nakletmiştir. Bunun bizim meselemizle alakası şudur: Bu münazara Kuran mahluktur fikrini insanlara kabul ettirmek için mihnet sürecini başlatan ve başta İmam Ahmed olmak üzere bir çok alime bundan dolayı eziyet eden Halife Me’mun’un huzurunda gerçekleşmiştir. Yani Me’mun da bu Kuran’ın mahluk olduğu fikrine bağlı olanlardan hatta davet edenlerden birisidir. Buna rağmen görüyoruz ki Abdulaziz el Kinani (rh.a) münazaranın başından sonuna kadar Me’munu tekfir etmek bir yana onu sürekli “Müminlerin Emiri” olarak vasfetmiş ve yer yer ona dua edip övgülerde bulunmuştur. O, kitabına şu ifadelerle başlamaktadır:

اتصل بي وأنا بمكة ما قد أظهره بشر بن غياث المريسي ببغداد من القول بخلق القرآن، ودعائه الناس إلى موافقته على قوله ومذهبه وتشبيهه على أمير المؤمنين المأمون وعامة الناس وما قد دفع الناس إليه من المحنة، والأخذ في الدخول في هذا الكفر والضلالة

“Ben Mekke’deyken bana ulaştı ki Bağdad’da Bişr bin Gıyas el Merisi , Kuranın mahluk olduğu fikrini ortaya atmış ve insanları bu görüşüne ve mezhebine uymaya çağırmış; Müminlerin Emiri Me’munu ve insanların genelini şüpheye düşürmüş ve insanlar bu hususta imtihan edilmeye başlanmış ve bu küfür ve sapıklığa girmeleri için zorlanmışlar…” (Kinani, el-Hayde, sf 21)

Görüldüğü gibi Kuranın yaratılmış olduğu fikrini küfür ve dalalet olarak vasfettiği halde bu küfür ve dalaletin öncülerinden olan Halife Me’munu da aynı zamanda “Müminlerin Emiri” olarak vasfetmiştir. Kuran mahluktur sözünü tıpkı Allahın ortağı vardır sözü gibi dinde bilinmesi zorunlu olan açık bir küfür olarak değerlendirenlerin buna getirebilecekleri herhangi bir izah yoktur. Devamında da aynı şekilde Halifeye bu şekil övücü cümlelerle hitap etmeye devam etmektedir. Örneğin münazara talebi kabul edildikten sonraki şu ifadeleri:


قال عبد العزيز: فأكثرت حمد الله على ذلك وشكرته وأظهرت الشكر والدعاء لأمير المؤمنين

Abdulaziz (el Kinani) dedi ki: "Bunun üzerine Allaha çokça hamd ve şükür ettim ve de Müminlerin Emirine teşekkür ve dua izhar ettim” (El-hayde, 24)

Daha sonra Halife’nin huzuruna münazara için gitmiş ve Halife münazaraya başlamasını ondan isteyince şu cevabı vermiştir:

قال عبد العزيز: "فقلت السمع والطاعة يا أمير المؤمنين، ولكني أقول شيئا فإن رأى أمير المؤمنين أبقاه الله تعالى أن يأذن لي في ذلك فعلت. فقال: قل ما تريد. فقلت: يا أمير المؤمنين أطال الله بقاك إني رجل عربي، وفي كلامي دقة، ولم يسمع أمير المؤمنين أطال الله بقاه من كلامي شيئا قبل هذا الوقت

Abdulaziz diyor ki: “İşittik ve itaat ettik, ey Müminlerin Emiri. Lakin bir şey söyleyecektim Allah onu baki kılsın Müminlerin Emiri uygun görürlerse bunu yapıyım. Allah onun ömrünü uzatsın. Ben Arap kökenli birisiyim ve sözlerimde incelik vardır. Müminlerin Emiri bu vakte kadar benim sözlerimden bir şey işitmemiştir…” (El-hayde, 29)

Kinani ile Halife arasındaki diyalog böyle sürüp gitmektedir. Münazara boyunca el-Kinani (rh.a) Halife’ye karşı bu saygılı tutumunu asla bırakmamış ve yukardaki misallerde görüleceği üzere müslüman bir yöneticinin tebasından olan bir müslümanın yapması gereken itaat, Emire hürmet, dua vs ne kadar haslet varsa hepsini ona sergilemiştir. Alimlerin Kinani hakkındaki övgülerini daha önce nakletmiştik. Ümmetin takdirine mazhar olmuş böyle bir imamın gidip açık kafir olan bir mülhidin huzurunda ona müdahene ve yaltaklık yapması, onu Müminlerin emiri olarak vasfetmesi olacak bir iş değildir. Böyle bir şey yapmış olduğu farzedilse bile alimler mutlaka bunu kınarlar ve onun el Hayde adlı eserini övüp baş tacı etmezlerdi. Kısacası münazaranın başından sonuna kadar Halife’ye müslüman muamelesi yapmıştır. Halifenin sahip olduğu itikadı küfür ve dalaletle vasfetmesi bununla çelişmez. Çünkü bazen bir söz küfür olabilir, fakat sahibi çeşitli mazeretlerden ötürü kafir olmayabilir. Tevhidin ve dinin aslı olan meselelerin haricindeki kapalı meselelerde bu kaide geçerlidir. Bu kaideyi anlamayanlar ne bu kıssayı, ne de başka hiçbir meseleyi izah edemezler ve sürekli şek şüphe içerisinde bocalayıp dururlar.

Kaldı ki Kuran mahluktur görüşünü dayatmak için baskı kuran halifelere müslüman muamelesi yapmak, onları müminlerin emiri olarak vasfetmek sadece el-Kinani’nin yaptığı bir amel değildir. Bizzat bu mihne sürecinde Ehli sünnetin görüşünü en ön safta müdafaa eden İmam Ahmed bin Hanbel dahi bu bidatı yaymak için mücadele eden yetkililere “Ey müminlerin emiri” diye hitap etmiştir. Bunu İbn Batta el İbane’de nakletmiştir. (6/253 ve 262) İbn Batta aynı şekilde Halife Vasık’ın huzuruna bir grup alimle beraber giren İbn Mişkeveyh el Hemezani isimli alimin yine “Müminlerin emiri” diye hitap ederek Vasık’ın huzuruna girdiklerini ve ona Kuran Allah kelamıdır mahluk değildir dedikleri vakit halifenin onları ölümle tehdid ettiğini ve buna rağmen bu husustaki kanaatlerini açıklamaya devam ettiklerini nakletmektedir. (6/284) Keza Acurri eş-Şeria’da anlattığı meşhur kıssada mihne sürecinde tutuklanan bir şeyhin halifenin huzuruna selam vererek girdiğini fakat halifenin onun selamını almadığını ve şeyhin onu “Ey müminlerin emiri, bana Allahın edebiyle davranmadın” diyerek yaptığının caiz olmadığı yönünde ikaz etmesi üzerine selamını aldığını anlattıktan sonra şeyhin “Kuran mahluktur sözünü Rasulullah, Ebubekr veya Ömer söyledi mi” diyerek halifeyi ilzam ettiğini aktarmaktadır. (1/453) Bunlar alimlerin Kuran mahluktur görüşüne sahip olan yöneticileri tekfir etmediklerine dair çok basit misallerdir. Hatta belki bunlara dahi gerek yoktur. Çünkü onların dönemin yöneticilerini tekfir etmediklerine dair en büyük karine halifenin mürted olduğu ve azledilmesi, ona karşı kıyam edilmesi yönünde herhangi bir fetva vermemeleri ve hatta bilakis bu doğrultuda talepte bulunan insanları geri çevirip sabrı telkin etmeleridir. İmam Ebubekr el Hallal (v. 311) “es-Sunne” adlın eserinde İmam Ahmed’den şunları rivayet etmektedir:


وَأَخْبَرَنِي عَلِيُّ بْنُ عِيسَى، قَالَ: سَمِعْتُ حَنْبَلًا يَقُولُ فِي وِلَايَةِ الْوَاثِقِ: اجْتَمَعَ فُقَهَاءُ بَغْدَادَ إِلَى أَبِي عَبْدِ اللَّهِ، أَبُو بَكْرِ بْنُ عُبَيْدٍ، وَإِبْرَاهِيمُ بْنُ عَلِيٍّ الْمَطْبَخِيُّ، وَفَضْلُ بْنُ عَاصِمٍ، فَجَاءُوا إِلَى أَبِي عَبْدِ اللَّهِ، فَاسْتَأْذَنْتُ لَهُمْ، فَقَالُوا: يَا أَبَا عَبْدِ اللَّهِ، هَذَا الْأَمْرُ قَدْ تَفَاقَمَ وَفَشَا، يَعْنُونَ إِظْهَارَهُ لِخَلْقِ الْقُرْآنِ وَغَيْرِ ذَلِكَ، فَقَالَ لَهُمْ أَبُو عَبْدِ اللَّهِ: " فَمَا تُرِيدُونَ؟ قَالُوا: أَنْ نُشَاوِرَكَ فِي أَنَّا لَسْنَا نَرْضَى بِإِمْرَتِهِ، وَلَا سُلْطَانِهِ، فَنَاظَرَهُمْ أَبُو عَبْدِ اللَّهِ سَاعَةً، وَقَالَ لَهُمْ: «عَلَيْكُمْ بِالنَّكِرَةِ بِقُلُوبِكُمْ، وَلَا تَخْلَعُوا يَدًا مِنْ طَاعَةٍ، وَلَا تَشُقُّوا عَصَا الْمُسْلِمِينَ، وَلَا تَسْفِكُوا دِمَاءَكُمْ وَدِمَاءَ الْمُسْلِمِينَ مَعَكُمُ، انْظُرُوا فِي عَاقِبَةِ أَمْرِكُمْ، وَاصْبِرُوا حَتَّى يَسْتَرِيحَ بَرٌّ، أَوْ يُسْتَرَاحَ مِنْ فَاجِرٍ» ، وَدَارَ فِي ذَلِكَ كَلَامٌ كَثِيرٌ لَمْ أَحْفَظْهُ وَمَضَوْا، وَدَخَلْتُ أَنَا وَأَبِي عَلَى أَبِي عَبْدِ اللَّهِ بَعْدَمَا مَضَوْا، فَقَالَ أَبِي لِأَبِي عَبْدِ اللَّهِ: نَسْأَلُ اللَّهَ السَّلَامَةَ لَنَا وَلِأُمَّةِ مُحَمَّدٍ، وَمَا أُحِبُّ لِأَحَدٍ أَنْ يَفْعَلَ هَذَا، وَقَالَ أَبِي: يَا أَبَا عَبْدِ اللَّهِ، هَذَا عِنْدَكَ صَوَابٌ، قَالَ: لَا، هَذَا خِلَافُ الْآثَارِ الَّتِي أُمِرْنَا فِيهَا بِالصَّبِرِ "، ثُمَّ ذَكَرَ أَبُو عَبْدِ اللَّهِ قَالَ: قَالَ النَّبِيُّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: «إِنْ ضَرَبَكَ فَاصْبِرْ، وَإِنْ. . . وَإِنْ فَاصْبِرْ» ، فَأَمَرَ بِالصَّبِرِ، قَالَ عَبْدُ اللَّهِ بْنُ مَسْعُودٍ: وَذَكَرَ كَلَامًا لَمْ أَحْفَظُهْ "

“Bize Ali bin İsa haber verdi ve dedi ki: Ben Hanbel’i Vasık’ın yönetimi hakkında şunları söylerken işittim: Bağdad fukahasından Ebubekr bin Ubeyd, İbrahim bin Ali el Matbahi ve Fadl bin Asım toplanıp Ebu Abdillah (İmam Ahmed)’in yanına geldiler. Ben onlar için izin istedim. Dediler ki: “Ey Ebu Abdillah! Bu mesele –yani Halk’ul Kur’an fitnesi vb şeyler- gittikçe yaygınlaştı ve tehlikeli bir hal aldı.” Ebu Abdillah: Ne istiyorsunuz? Deyince onlar şöyle dediler: Biz onun (yani Vasıkın) emirliğine ve sultanlığına razı değiliz ve seninle bu hususta istişare etmek istiyoruz. Ebu Abdillah onlarla bir saat münazara etti ve onlara şöyle dedi: Size düşen kalbinizle inkar etmektir. Sakın ha itaatten el çekmeyin! Müslümanların birliğini parçalamayın! Birbirinizin kanını ve de beraberinizdeki Müslümanların kanlarını dökmeyin! İşinizin varacağı neticeyi gözetleyin. Ya iyi birisi gelip ortamı rahatlatana kadar yahut da kötü birisi tarafından rahatlatılana kadar sabredin. Böylece bu hususta aklımda tutamadığım daha nice sözler sarfetti ve nihayet onlar geçip gittiler. Onlar gidince ben ve babam Ebu Abdillah’ın huzuruna girdik. Babam Ebu Abdillah’a dedi ki: Biz gerek kendimiz için ve gerekse de bütün Muhammed ümmeti için selamet dileriz. Hiç kimsenin böyle bir şey yapmasını istemeyiz. Babam ardından Ebu Abdillah’a dedi ki: Ey Ebu Abdillah! Sence bu (söyledikleri) doğru mudur? Şöyle cevap verdi: Hayır! Bu, bize sabırla emreden rivayetlere zıddır. Sonra Ebu Abdillah şunları zikretti: Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Yönetici sana vursa da şunu şunu da yapsa sabret.” Yani sabretmeyi emretmiştir. Sonra Abdullah bin Mesud da şöyle demiştir, deyip bir söz zikretti ancak onu aklımda tutamadım.” (Hallal es-Sunne, 1/133 no: 90)

Açıkça görüldüğü üzere İmam Ahmed Kuran mahluktur düşüncesinin propagandasını yapan Halife Vasık’a karşı ayaklanma teklifini kabul etmemiş ve bunu kabul etmeme gerekçesi olarak bizzat müslüman yöneticilerle alakalı olan itaat farziyetini gerekçe göstermiştir. Şüphesiz ki bu sapık fikirlere insanları zorlayan Halife onun nezdinde durumu açık olan bir mürted ve kafir olsaydı İmam Ahmed, insanları ona karşı kıyam etmeye çağırma hususunda tereddüd etmeyecekti. Zira Allah Rasulu (sallallahu aleyhi ve sellem) sahabelerin naklettiğine göre insanlardan şu hususlarda biat almıştır:


وَأَنْ لاَ نُنَازِعَ الأَمْرَ أَهْلَهُ، إِلَّا أَنْ تَرَوْا كُفْرًا بَوَاحًا، عِنْدَكُمْ مِنَ اللَّهِ فِيهِ بُرْهَانٌ

"Allahın kitabından bir delile dayanan apaçık bir küfür görmeniz hali müstesna ehil olanlarla emirlik hususunda çekişmeyeceğimiz hususunda…" (Buhari no: 7056)

Şu halde açıkça anlaşılıyor ki İmam Ahmed’in ve diğer imamların nezdinde Kuranın yaratılmış olduğu fikri; şirk ve irtidad gibi Allahın kitabından delillerle sabit olan apaçık bir küfür/kufrun bevah değildir. Buna küfür dense bile bu, küfür olduğu İslam dininden zaruri olarak bilinen bir mesele değil de ancak hüccet ikamesi ve şüphelerin giderilmesini gerektiren daha kapalı bir küfür çeşididir. Bu nakiller üzerinde fıkh eden kişi hem bu tarz kapalı konuları İslamdaki açık küfürlere mukayese edip bizzat beşeri kanunlarla hükmeden tağutlara dahi itaatin vacib olduğunu iddia eden muasır belamların, hem de hakkında küfür hükmü verilen her meselenin aynı seviyede olduğunu zannedip alimlerin verdikleri mutlak küfür hükmünü bütün muayyen şahıslara tatbik eden hatta tatbik etmeyenleri dahi tekfir eden kafası karışık şaşkınların yanlış yolda olduğunu idrak eder. Kuran mahluktur sözü ve buna benzer isim ve sıfatlar bahsindeki ve de diğer meselelerdeki bidatler asla; kabirlerden yardım istemek, Allahtan başkasına teşri yetkisi vermek gibi açık küfürlerle aynı seviyede değerlendirilemez. Birinci nevi hafi (kapalı) sözlerde cehalet, tevil, taklid yerine göre mazeret sayılabilirken ikinci nevi zahir (açık) meselelerde asla mazeret kabul edilemez. Açık ve kapalı meseleler arasındaki farkı anlayan kişi bir çok şüpheden kendisini kurtarmış olur. Vallahu a’lem.


Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1802
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Yanlış anlamalara sebebiyet vermemek için şu hususu tekrar beyan etmek istiyoruz ki burada bahsedilen fırkaların tekfirinde ihtilaf olması, bu fırkaların saptığı meselelerin hafi, kapalı meseleler olmasından dolayıdır. Yoksa daha önce de izah edildiği gibi dinin aslı olan tevhidi ihlal eden, dinin zaruri olarak bilinen açık hükümlerini inkar eden fırkaların tekfirinde herhangi bir ihtilaf mevzu bahis değildir. Ayrıca insanlara verilen hükümler sırf taşıdıkları (Kaderi, Mürcii, Rafızi vb) isimlerden kaynaklanmaz, bilakis sahip oldukları itikaddan kaynaklanır. Eğer kişi Allah ve Rasulunu yalanlayan bir itikada sahipse velev ki kendisine Ehli sünnet de dese kafirdir. Yok kişi Allah ve Rasulunu yalanlamıyorsa ve kendisini mazur kılacak bir teville sapmışsa bu kişi bu bidat fırkalarına da mensup olsa tekfir edilmez. Ayrıca günümüzde bu ismi geçen fırkalarla aynı ismi taşıdıkları halde açık küfür ve şirklere saplanmış toplulukların örneğin günümüzdeki Şiilerin bu konuyla bir alakası yoktur.

İşte çoğu kişi bu noktayı anlamadıkları için ifrat ve tefrit cihetinde sapmaktadırlar. Kimisi tarihteki bazı bidat fırkalarının tekfir edilmemesinden hareketle kendisini İslama nisbet eden hiç kimsenin tekfir edilemeyeceği zannına kapılmış, kimisi de aslında aynı şüpheden hareketle bidat fırkalarının da tekfirinde icma olduğunu ileri sürüp bu fırkaların tekfir edilmediğine dair seleften gelen nakillere de olmadık teviller getirmişlerdir. Halbuki bunların hiç birisine gerek yoktur. Zira çoğu zaman sözlerinin manası bile anlaşılmayan kelamcıların görüşleri ile gayet açık bir şekilde Allaha şirk koşmayı ifade eden batıl ehlinin söz ve fiilleri asla birbirine mukayese edilemez. Mesela "Kuran mahluktur" sözü ne anlama gelir? Muhalifler bunu neden ortaya atmıştır? Bunu günümüzde çoğu ilim talebesi bile düzgün izah edemez. Hatta bu fitne ilk çıktığı dönemlerde dahi çoğuna kapalı gelmişti. O yüzdendir ki Ebu Hatim er-Razi (radiyallahu anh) şöyle demiştir:


وَمَنْ زَعَمَ أَنَّهُ مَخْلُوقٌ مَجْعُولٌ فَهُوَ كَافِرٌ بِاللَّهِ كُفْرًا يَنْقُلُ عَنِ الْمِلَّةِ , وَمَنْ شَكَّ فِي كُفْرِهِ مِمَّنْ يَفْهَمُ وَلَا يَجْهَلُ فَهُوَ كَافِرٌ

“Kuran’ın yaratılmış ve var edilmiş olduğunu iddia eden kişi İslam dininden çıkaran küfürle Allah’ı inkar etmiştir. Cahil olmadığı ve de anladığı halde onun küfründen şüphe eden kişi de kafirdir.” (Lalekai, Şerhu Usuli İtikadi Ehl’is Sunne, 1/202 no: 323)

Görüldüğü gibi Kuran mahluktur sözüne hüküm vermekte tereddüd eden kişinin ancak bu sözün manasını anladıktan sonra tekfir edileceğini söylemektedir. Çünkü bir kişiye bu söz arzedildiğinde manasını idrak edemeyebilir.

Lalekai, bu sözü naklettiği başka bir yerde sözün devamını şu ziyadeyle rivayet etmektedir:


وَمَنْ شَكَّ فِي كَلَامِ اللَّهِ عَزَّ وَجَلَّ فَوَقَفَ شَاكًّا فِيهِ يَقُولُ: لَا أَدْرِي مَخْلُوقٌ أَوْ غَيْرُ مَخْلُوقٍ فَهُوَ جَهْمِيٌّ. وَمَنْ وَقَفَ فِي الْقُرْآنِ جَاهِلًا عُلِّمَ وَبُدِّعَ وَلَمْ يُكَفَّرْ.

“Allah Azze ve Celle’nin kelamı(nın yaratılmış olup olmadığı) hususunda şüphe edip “O, mahluk mudur değil midir bilmiyorum” diyen kişi Cehmi’dir. Her kim cahil olduğu halde Kuran(ın yaratılmışlığı) meselesinde vakfeder, duraksarsa bidatçi sayılır fakat tekfir edilmez.” (Lalekai, Şerhu Usuli İtikadi Ehl’is Sunne, 1/197 no: 321)

Görüldüğü gibi Kuran’ın yaratılmış olup olmadığı konusunda tevakkuf eden kişi de Cehmiye’nin bir çeşidi olduğu halde tekfir edilmemektedir. Çünkü bu husus zahir, açık bir mesele olmadığından dolayı bu konuda duraksayan kişi dinin açık bir meselesinde duraksayan kişi gibi değerlendirilip şüphe küfrüne düşmekle itham edilemez. Hatta İmam Ahmed’den bizzat Kur’an mahluktur diyenler hakkında dahi eğer ki konuştuğu sözün varacağı yeri idrak edemeyen cahil birisi ise ona tarifte bulunulması, öğretilmesi gerektiği nakledilmiştir. Lalekai, onun bu husustaki sözlerini şöyle nakletmektedir:


الْقُرْآنُ مِنْ عِلْمِ اللَّهِ , وَعِلْمُ اللَّهِ غَيْرُ مَخْلُوقٍ , فَمَنْ قَالَ: مَخْلُوقٌ , فَهُوَ كَافِرٌ , فَالْوَاقِفُ الَّذِي يُبْصِرُ الْكَلَامَ وَيَعْرِفُ هُوَ جَهْمِيٌّ , وَالَّذِي لَا يُبْصِرُ وَلَا يَعْرِفُ يُبَصَّرُ

“Kur’an Allah’ın ilmindendir, Allahın ilmi ise yaratılmış değildir. Her kim yaratılmış derse o kişi kafirdir. Bu sözü gördüğü ve bildiği halde hala duraksayan kişi ise Cehmi’dir. Görmeyen ve bilmeyen kişiye ise görmesi sağlanır (anlatılır).” (Lalekai, Şerhu Usuli İtikadi Ehl’is Sunne, 2/391)

Yani Kuran’ın mahluk olduğu sözünün bizzat Allah’ın ilminin sonradan yaratılmış olduğu manasına geldiğini ve bunun da Allah’ın ilmini sonradan elde ettiği sonucunu doğuracağını göremeyen kişiye bunun izahı gereklidir. Zira Cehmiyye çoğu zaman avamı “Kuran Allah mıdır, yoksa Allahtan başka bir şey midir” diyerek imtihan etmekteydi. Hiç bir müslüman Kuranın Allah’ın bizzat kendisi olduğunu söylemeyeceği için de şu halde Kuran Allah olmadığına göre ve de Allahtan başka her şey de mahluk olduğuna göre Kuran da mahluklardan bir mahluktur, diyerek cahilleri ilzam ediyorlardı. Halbuki ilim sahibi olanlar bunun boş bir mugalata olduğunu zira Kuran’ın Allah’ın zatının kendisi olmamakla beraber onun kelam sıfatına dahil olduğunu ve Allahın kelamının da ilminin de yaratılmış olmayacağını söyleyerek buna cevab vermişlerdir. (Tafsilatı için bkz. Nakdul İmam Ebi Said Osman bin Said alel Bişr el Merisi el Anid, 1/547-548)

İşte böyle karmaşık ve çok yönlü bir mesele olan ve bir çoklarının bilmeden ve mezheplerinin lazımının nereye varacağını görmeden düşebilecekleri Kuranın mahluk olduğu inancı ile; bizzat imanın aslını ihlal eden Allahtan başkasına yalvarmak, kurban kesmek, Ondan başkasının hakimiyetini kabul etmek, Onun şeriatından başka şeriatlara muhakeme olmak gibi açık şirk fiilleri nasıl bir tutulabilir? Bir yanda çoğu kimsenin hakiki mahiyetini idrak edemediği birtakım sözler, diğer yanda ise Allahtan başka ilah edinmekten başka hiçbir manaya gelmeyen küfür ve şirk fiilleri… Bu ikisini aynı görenler, imanın küfrün mahiyetini bilmedikleri için bu yola saplanmaktadırlar ve manasından soyutlanmış mücerred isim ve lafızlar üzerinde tartışmaktadırlar. Dinin en açık meseleleri ile kapalı birtakım konuları aynı kefeye koyma hususunda ititifak eden bu sapıklar daha sonra iki kola ayrılmakta ve bir kısmı bu ikisinde de cehalet ve tevilin özür olacağını söylerken; diğerleri de bu ikisinde de mazeret olmayacağını ileri sürmektedir. Bunlar esasta aynı mezhebin farklı kollarıdır ve tekfirci görünenleri de esasta diğer Mürcii zihniyete tabidir, oradan beslenmektedir ve onların inancı hususunda şek şüphe içersindedirler. Bu hususları da böylece zikretmek istedik ki bu bahsettiğimiz meseleler farklı taraflara çekilmesin ve batıl manalar çıkarılmasına yol açmasın…

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1802
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Son yıllarda alimlerin kitaplarının belamlar tarafından tahrif edildiği yönünde birçok iddia ortaya atılmaktadır. Daha önce de değindiğimiz gibi bu iddiaları ortaya atanlar genelde şek şüphe içinde, alimlerin kavillerini anlamaktan aciz kimselerdir. Alimlerden nakledilen müşkil görünümlü bazı sözleri idrak etmedeki acziyetlerini alimlerin kitaplarının tahrif edildiğini ileri sürerek örtbas etmeye çalışmaktadırlar. Şimdi bir okuyucumuzun bize ulaştırmış olduğu bu zihniyetteki birisine ait bir yazıyı paylaşmak istiyorum ki tahriften şikayet eden bu kimselerin bizzat Yahudiler gibi sözleri nasıl tahrif ettikleri, nasıl gizledikleri bir kez daha ortaya çıksın… Şimdi bu iddiacı diyor ki:

Alıntı
“Bir çok insanın kendisine din edindiği Mecmu'ul-Fetava'dan bir mesele hakkında iki farklı nakil sunuyorum...

وكذلك الشافعي لما قال لحفص الفرد حين قال : القرآن مخلوق : كفرت بالله
العظيم . بين له أن هذا القول كفر ولم يحكم بردة حفص بمجرد ذلك ؛ لأنه لم
يتبين له الحجة التي يكفر بها ولو اعتقد أنه مرتد لسعى في قتله

Ve aynı şekilde Hafs el-Ferd,eş-Şafi'i'ye "Kur'an mahluktur"
dediğinde,eş-Şafi'i Hafs'a karşılık "Yüce Allah'a kafir oldun"
demiştir.Burada bu sözü söylerken Hafs'ın sözünün kufr olduğunu söylemek istemiştir ama Hafs'ın kafir olduğuna hükmetmemiştir.Çünkü eş-Şafi'i'ye Hafs'ın kafir olacağına dair bir huccet ortaya çıkmamıştır.Eğer mürted olduğuna itikad etse idi Hafs'ı öldürmeye çalışırdı

Mecmu'ul-Fetava 23/349.

ولذلك قال الشافعي لحفص الفرد – وكان من أصحاب ضرار بن عمرو ممن يقول :
القرآن مخلوق – فلما ناظر الشافعي وقال له : القرآن مخلوق قال له الشافعي –
كفرت بالله العظيم : ذكره ابن أبي حاتم في الرد على الجهمية
وكلاهما أشار إلى الشافعي فسأل الشافعي فاحتج عليه وطالت فيه المناظرة
فقام الشافعي بالحجة بأن القرآن كلام الله غير مخلوق وكفر حفصا الفرد . قال
الربيع : فلقيت حفصا في المسجد بعد هذا فقال : أراد الشافعي قتلي

Hafs el-Ferd "Kur'an mahluktur" diyen Dirar bin Amr’ın ashabından
idi,eş-Şafi'i ile munazara yapınca ve eş-Şafi'i'ye "Kur'an mahluktur"
deyince,eş-Şafi'i Hafs'a "Yüce Allah'a kafir oldun" demiştir.

ve her ikiside (Hafs el-Ferd ve Dirar bin Amr) eş-Şafi'i'ye (munazara
için) işaret ettiler.Bunun üzerine eş-Şafi'i'ye sordular.eş-Şafi'i ise huccet ile galip geldi.Munazaraları uzadı,Ta ki eş-Şafi'i Kur'an’ın Allah’ın kelamı ve mahluk olmadığını ispat etti ve Hafs el-Ferd'i tekfir etti.Rabi dedi ki "Bu olaydan sonra Hafs’ı mescidde gördüm,Bana şöyle dedi "eş-Şafi'i beni öldürmeye çalıştı"

Mecmu'ul-Fetava 12/506.

Bu insanlar ile yahudi ve hristiyanların ortak özelliği din
kaynaklarının tahrif edilmiş olmasıdır... Peki bu insanlar bu iki
nakilden hangisine iman ettiklerine cevap verebilirler mi acaba ¿
Meselenin aslı ise şu şekildedir ;

أَخْبَرَنَا أَبُو عَبْدِ اللَّهِ الْحَافِظُ ، قَالَ : أَخْبَرَنَا أَبُو
الْوَلِيدِ الْفَقِيهُ ، قَالَ : سَمِعْتُ إِبْرَاهِيمَ بْنَ مَحْمُودٍ ،
يَقُولُ : سَمِعْتُ الرَّبِيعَ بْنَ سُلَيْمَانَ ، يَقُولُ : أَخْبَرَنِي
أَبُو شُعَيْبٍ ، أَنَّ حَفْصًا الْفَرْدَ نَاظَرَ الشَّافِعِيَّ ، فَقَالَ
حَفْصٌ : الْقُرْآنُ مَخْلُوقٌ , فَقَالَ لَهُ الشَّافِعِيّ : " كَفَرْتَ
بِاللَّهِ الْعَظِيمِ " ، قَالَ الرَّبِيعُ : وَلَقِيَنِي حَفْصٌ ، فَقَالَ
: مَا أَرَادَ الشَّافِعِيُّ إِلا قَتْلِي .

Ebu Abdullah el-Hafız,Ebu'l-Velid el-Fakihi,Ibrahim bin Muhammed,Rebi
bin Suleyman senedi ile Ebu Şuayb dedi ki ;

Hafs el-Ferd eş-Şafi'i ile tartıştı.Hafs "Kur'an mahluktur"
dedi,eş-Şafi'i Hafs'a "Yüce Allah'a kafir oldun" dedi.Rebi dedi ki "Hafsile karşılaştım,bana dedi ki "eş-Şafi'i beni öldürmek istedi"

el-Beyhaki,Marife'tus-Sunen ve'l-Eser 73.

إن الله لا يغفر أن يشرك به

"ALLAH,Kendisine şirk koşulmasını ASLA bağışlamaz" en-Nisa 48.

"Kişi şirk işlese bile cehaleti ya da tevili varsa mazurdur,kafir
olmaz" diyerek,Allah ve Rasulü'nün,şirk koştukları takdirde cehaletleri ya da tevilleri sebebiyle mazur kabul etmediği kimseleri,cehaletleri ya da tevilleri sebebiyle mazur kabul etmek,kişiyi kufre sokan katmerli cahilliğin ta kendisidir...

والذين كفروا وكذبوا بآياتنا أولئك أصحاب النار هم فيها خالدون

"İnkar edenler ve ayetlerimizi yalanlayanlar var ya ! İşte onlar ateş
ehlidirler ve orada ebedi kalacaklardır"

el-Bakara 39.

Rabbim bu insanlara hallerinden tevbe edip,iman etmelerini nasib
eylesin...

Şimdi Allahın izni ve keremiyle bu iddialara şöyle cevap veriyoruz:

Bismillahirrahmanirrahim,

Biz daha önce de çeşitli vesilelerle ifade ettiğimiz gibi bu sözde hadis ehli diye geçinen fakat bu isimle gerçekte alakası olmayan bu topluluk kadar meseleleri ters yüz eden ve aynı Yahudiler gibi kitabın üstünü kapatıp işlerine gelmeyen kısmı kamufle eden çok az insana raslamışızdır. Şimdi bu şahıs Beyheki’den bu nakli yapıyor fakat her nedense Beyheki’nin bu rivayeti ve bir benzerini verdikten hemen sonraki şu ifadelerini görmezden geliyor:


قَالَ الشَّيْخُ أَحْمَدُ: وَكُلُّ مَنْ لَمْ يَقُلْ مِنْ أَصْحَابِنَا بِتَكْفِيرِ أَهْلِ الْأَهْوَاءِ مِنْ أَهْلِ الْقِبْلَةِ فَإِنَّهُ يَحْمِلُ قَوْلَ السَّلَفِ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُمْ فِي تَكْفِيرِهِمْ عَلَى كُفْرٍ دُونَ كُفْرٍ. كَمَا رُوِيَ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ فِي قَوْلِهِ عَزَّ وَجَلَّ: {وَمَنْ لَمْ يَحْكُمْ بِمَا أَنْزَلَ اللَّهُ فَأُولَئِكَ هُمُ الْكَافِرُونَ} [المائدة: 44] يَعْنِي: كُفْرًا دُونَ كُفْرٍ، وَاللَّهُ أَعْلَمُ

“Şeyh Ahmed (yani Beyheki )dedi ki:  Bizim ashabımızdan (yani Şafiilerden) kıble ehlinden olan heva ehlinin tekfir edilmeyeceğini söyleyen herkes seleften onların tekfirine dair nakledilen şeyleri “kufrun dune kufr” yani küfrün altındaki (dinden çıkartmayan) küfre hamletmişlerdir. Tıpkı İbn Abbas’tan Allahu Teala’nın “Allahın indirdiğiyle hükmetmeyenler kafirlerin ta kendileridir” (Maide: 44) kavli hakkında söylediği rivayet olunan “Kufrun dune kufr” sözü gibi. Vallahu a’lem.”
(Beyheki, Marifet’us Suneni vel Asar, 1/191)

Aynı şeyi Begavi, Şafii’nin Hafs’a söylediği sözü naklettikten sonra Şerh’ussunne’de bizzat kendi görüşü olarak söylüyor:


وَأَجَازَ الشَّافِعِيُّ شَهَادَةَ أَهْلِ الْبِدَعِ، وَالصَّلاةَ خَلْفَهُمْ مَعَ الْكَرَاهِيَةِ عَلَى الإِطْلاقِ، فَهَذَا الْقَوْلُ مِنْهُ دَلِيلٌ عَلَى أَنَّهُ إِنْ أَطْلَقَ عَلَى بَعْضِهِمُ اسْمَ الْكُفْرِ فِي مَوْضِعٍ أَرَادَ بِهِ كُفْرًا دُونَ كُفْرٍ، كَمَا قَالَ اللَّهُ تَعَالَى: {وَمَنْ لَمْ يَحْكُمْ بِمَا أَنْزَلَ اللَّهُ فَأُولَئِكَ هُمُ الْكَافِرُونَ} [الْمَائِدَة: 44].

“Şafii bidat ehlinin şahitliğine ve de kerahetle beraber mutlak olarak onların arkasında namaz kılmaya cevaz vermiştir. İşte onun bu görüşü o, bidat ehlinden bazılarına bir yerde küfür ismini verdiği zaman bununla küfrün aşağısında (dinden çıkartmayan) küfrü kasdettiğinin delilidir. Allahu teala’nın şu kavlinde olduğu gibi: “Allahın indirdiği ile hükmetmeyenler kafirlerin ta kendileridir”
(Begavi, Şerh’us Sunne, 1/228)

İbn Teymiyye ise İmam Şafii’nin sözünün tekfir manasında olmadığını söylediği yerde bu sözün ardından şöyle demektedir:


وَلَوْ اعْتَقَدَ أَنَّهُ مُرْتَدٌّ لَسَعَى فِي قَتْلِهِ وَقَدْ صَرَّحَ فِي كُتُبِهِ بِقَبُولِ شَهَادَةِ أَهْلِ الْأَهْوَاءِ وَالصَّلَاةِ خَلْفَهُمْ.

“Şafii, onun mürted olduğuna inansaydı onun öldürülmesi için çaba sarfederdi. Şüphe yok ki o, kitaplarında bidat ehlinin şahitliğinin kabul edileceğini ve arkalarında namaz kılınacağını açıkça ifade etmiştir.”
(Fetava, 23/349)

Görüldüğü gibi İbn Teymiyye kendi aklından bir şey söylememiş ve Begavi’nin söylediği şeyi aynen tekrar etmiştir. Eğer onun bu sözü tahrif edildiyse aynı tahrifin Begavi’nin kitabında hatta bizzat bu iddiacının alıntı yaptığı Beyheki’nin kitabında da cereyan etmesi gerekmiyor muydu? Beyheki’nin kitabı tahrif edildiyse tahrif edilmiş kitaptan nakil yapmanın anlamı nedir ki? Bu kimseler bu surette alimler arasındaki meşhur bir ihtilaf konusunu – yani bidat ehlinin tekfiri meselesini- hiç yokmuş gibi göstererek hem Yahudi karakterine sahip olduklarını gösteriyorlar hem de kendilerini gülünç duruma düşürüyorlar. Rabbim bizleri böyle bir akibetten muhafaza eylesin. Amin.

Kaldı ki İbn Teymiye’nin iki sözü arasında bir tenakuz yoktur. Çünkü diğer yerde sadece nakil yapmış konuyla alakalı bir yorumda bulunmamıştır. Zira orada sadece Kuran’ın mahluk oluşunu reddeden imamlardan nakil yapmayı hedeflemiştir. Diğerinde ise bizzat bidat ehlinin tekfiri meselesini ele almış ve makam tafsilat makamı olduğu için konunun ayrıntısına girerek bidat ehlinin hüccet ikame olunmadan tekfir edilemeyeceğini izah etmiştir. Nitekim daha önce de izahı geçtiği üzere Hanbelilerin bidat ehliyle alakalı meşhur kavli de budur yani bidatçıların alimi ile cahili arasında ayrım yapılmasıdır. Ayrıca dikkat edilirse “Şafii onu öldürmeye çalışmamıştır” demektedir. Şafii’nin kendisini öldüreceği düşüncesi Hafs’a aittir, ve gördüğümüz kadarıyla Şafii’den bu şahsın öldürülmesi için çaba gösterdiğine dair bir şey nakledilmemiştir. Bütün bunlar en azından Şafii’nin sözkonusu kavlini ihtimalli hale getirmektedir yani Şafii Hafs’ı dinden çıkaran büyük küfürle mi tekfir etti yoksa dinden çıkartmayan küçük küfürle mi ? Veyahut da sözün lazımını küfür olarak sayıp muayyen şahsın tekfirinde mi duraksadı? Alimlerden her biri bu ihtimallerden birisini tercih etmiştir fakat böyle ihtimalli bir sözden yola çıkarak kesin bir kanaat ortaya atmak hatta muhaliflerini de tekfir etmek ancak cahillerin işi olsa gerek!

Bu hadis ehli geçinen taife akılları sıra bu tarz kavillerden yola çıkarak şirk hususunda cehaletin mazeret olacağını ileri süren zındıklara cevap verebilmek için tahrif iddiasına sarılmışlardır halbuki bu bile bu kimselerin şirkin mahiyetinden habersiz olduğunu ortaya koymaktadır çünkü alimlerin bahsettiği şey şirkin aşağısındaki bidatlardır. Şimdi biz bu iddiacılara buradan sesleniyor ve diyoruz ki işte tahrif iddia ettiğiniz meseleyi bizzat İbn Teymiye’den önce yaşamış alimlerden naklettik. Eğer gücünüz yetiyorsa onların kitaplarının tahrif edildiğini de isbat edin. Ve de alimlerden nakil yaparken neden işinize gelen kısmı alıp işinize gelmeyen kısımları es geçtiğinizin de hesabını herkesin önünde verin, işte meydan burasıdır ilgili herkesten cevap bekliyoruz. Vallahu a’lem.



Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1802
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Ebu Nasr es-Siczi (v. 444) Allahın harf ve sesle konuşmadığını iddia eden Eşarilere yazdığı reddiyesinde şöyle demektedir:

واتفق المنتمون إلى السّنة بأجمعهم على أنه غير مخلوق، وأنّ القائل بخلقه كافر، فأكثرهم قال: إنه كافر كفراً ينقل عن الملة، ومنهم من قال: هو كافر بقول غير الحق في هذه المسألة.
والصحيح الأوّل، لأن من قال: إنه مخلوق صار منكراً لصفة من صفات ذات الله عز وجل، ومنكر الصفة كمنكر الذات، فكفره كفر جحود لا غير


“Sünnete bağlı olanların hepsi Kuran’ın yaratılmış olmadığında ve onun mahluk (yaratılmış) olduğunu söyleyenlerin kafir olduğunda ittifak etmişlerdir. Onların çoğu böyle söyleyenlerin İslam milletinden çıkaran küfürle kafir olacağını söylemiştir. Onlardan bir kısmı ise böyle diyenlerin bu meselede (Halk’ul Kur’an meselesinde) hak olmayan bir söz söyledikleri manasında kafir olacağını söylemiştir. Sahih olan birincisidir (yani Kuran mahluktur demenin büyük küfür olacağı görüşüdür) Çünkü Kuran mahluktur diyen kişi Allahın sıfatlarından bir sıfatı inkar etmiştir. Sıfatı inkar eden ise zatı inkar eden gibidir. Böyle birisinin küfrü inkar küfrüdür başka bir şey değildir. (Nimet küfrü vs değildir.)” (Risalet’us Siczi ala men enkera’l harfe ve’s savt, 153)

Açıkça görüldüğü üzere Kur’an mahluktur sözü büyük küfür müdür, yoksa dinden çıkartmayan küçük küfür müdür konusu Ehli sünnet arasında tartışılmıştır. Ekseriyet bunun milletten çıkartan küfür olduğunu söylemiştir. Lakin bu taifelerden hiç birisi birbirlerini bu ihtilaftan dolayı tekfir etmemiştir. Vallahu a'lem.

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1802
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Alıntı
Selam hidayete tabi olanların üzerine olsun sizi Azərbaycandan yazıram. Maksadım sizinle tartışma yapmak diğil sadece sizin bu kuran mahlukmudur olan bir yazınız var onu okudum sonra muhaliflerinizden biri bana bu yazıyı gönderdi sadece bu yazıya karşı ne cevab vereceğimi bilmedim ona göre bu yazıyı size gönderiyorum ki cevabınızı merak ediyorum söylediğinizin tam aksini iddia ediyor. Yazı budur:

Kur'ân mahlûktur küfrü hafi/kapalı bir mesele değildir bilakis zâhir/apaçık bir küfürdür. İmam Ahmed, el-Me'mun'u muayyen olarak tekfir etmiştir. Bunu el-Hallal, es-Sunne'de nakletmiştir. İmam Ahmed'in kendisini affedip dua ettiği Halife Mu'tasım idi. Mu'tasım, el-Me'mun gibi Kur'an Mahluktur akidesini yaymaya we Sünnet imamlarına kabul ettirmeye başladı, etmeyenleri ise hapishanelere atıp işkence ediyordu. Bunların başında da İmam Ahmed vardı. Daha sonra Mu'tasım bu akideden tevbe etti we hapishaneye attığı imamları çıkarmaya başladı. İmam Ahmed de bunu öğrenince sewindi we Mu'tasım'a hakkını helal etti. Bunu Ebu Nuaym'ın el-Hilye'sinden weya İbn Kesir'in el-Bidaye we'n-Nihaye'sinden geniş bir şekilde bulabilirsin.

en-Nadr ibn Şumeyl'e gelince el-Me'mun'a Emiru'l-Mu'minin demesi, el-Me'mun'un bu küfür akidesini sahiplenip yaymadan önceki halinde vuku bulmuştur. Zira en-Nadr ibn Şumeyl, Kur'an Mahluktur akidesinde olanları tekfir ediyordu.


Bismillah..

* Kur'ân mahlûktur küfrü zâhir bir küfürdür..

سمعت أحمد بن حنبل وذُكر عنده كلامُ الناس في القرآنِ أنه مخلوقٌ. فقال: كفرٌ ظاهرٌ. -مرتين -

Harb el-Kirmânî dedi ki: Ahmed ibn Hanbel'in yanında "Kur'ân mahlûktur" sözü zikredildi.
Dedi ki; "Zâhir/Apaçık bir küfürdür."

Mesâil, 358.

İmâm Muhammed b. Abdilvahhâb en-Necdî:

" منكر الصفات، منكر لحقيقة الألوهية "

"Sıfatları inkâr eden, ulûhiyyetin hakîkatini inkar etmektedir."

Duraru's Seniyye-1/113

* Kuranın mahluk olduğunu söyleyen puta tapan bir müşrikdir..

İmam Osman ed-Darimi demiştir:

"فَمَنْ لَمْ يَقْصِدْ بِإِيمَانِهِ وَعِبَادَتِهِ إِلَى اللَّهِ الَّذِي اسْتَوَى عَلَى الْعَرْشِ فَوْقَ سَمَوَاتِهِ، وَبَانَ مِنْ خَلْقِهِ، فَإِنَّمَا يَعْبُدُ غَيْرَ اللَّهِ"

“İmanı ve ibadet ile semaların fevkində arşına istiva eden ve öz mahlukatı haricinde olan Allaha yönelmeyen şahs yalnız Allahtan başkasına ibadet ediyor.”

"Er-Radu alel-Cehmiyye"

İmam İbn Huzeyme rahimehullah demişdir:

"وَمَنْ كَانَ مَعْبُودُهُ غَيْرَ سَمِيعٍ بَصِيرٍ، فَهُوَ كَافِرٌ بِاللَّهِ السَّمِيعِ الْبَصِيرِ، يَعْبُدُ غَيْرَ الْخَالِقِ الْبَارِئِ، الَّذِي هُوَ سِمِيعٌ بَصِيرٌ"

“O şahıski, onun mabudu işitmeyen ve görmeyendir, böylesi işiden ve gören Allaha küfr etmiş kafir olmuş ve yaratan Allahdan başkasına ibadet ediyor. Çünki yaratan işitendir, görendir.”

Kitabut-Tevhid 1/106

Abdullah bin Ahmed bin Hanbel "es-Sunen" eserinde bu konu hakkında demiştir:

" مَنْ زَعَمَ أَنَّ اللَّهَ عَزَّ وَجَلَّ لَا يَتَكَلَّمُ فَهُوَ يَعْبُدُ الْأَصْنَامَ "

“Allahın konuşmadığını iddia eden şahs bütlere ibadet ediyor.”

"Es-Sunen" 166

El-Merruzi demiştir

"مَنْ قَالَ: الْقُرْآنُ مَخْلُوقٌ، فَهُوَ يَعْبُدُ صَنَمًا"

"Kim Kuran mahluktur derse o bute tapiyor."

İbenetul-Kubra 6/36

İmâm Muhammed b. Abdilvahhâb en-Necdî:

" فمن أنكر الصفات، فهو معطل، والمعطل شر من المشرك "

"Sıfatları inkâr eden muattildir. Muattil müşrikten daha şerlidir."

Duraru's Seniyye-1/113

* İmam Ahmed'in, el-Me'mun'u tekfir etmesi..

أَخْبَرَنِي أَحْمَدُ بْنُ مُحَمَّدِ بْنِ مَطَرٍ، قَالَ: ثنا أَبُو طَالِبٍ، قَالَ: قُلْتُ لِأَبِي عَبْدِ اللَّهِ: إِنَّهُمْ مَرُّوا بِطَرَسُوسَ بِقَبْرِ رَجُلٍ، فَقَالَ أَهْلُ طَرَسُوسَ: الْكَافِرُ، لَا رَحِمَهُ اللَّهُ. فَقَالَ أَبُو عَبْدِ اللَّهِ: «نَعَمْ، فَلَا رَحِمَهُ اللَّهُ، هَذَا الَّذِي أَسَّسَ هَذَا، وَجَاءَ بِهَذَا»

el-Hallal dedi ki; Bana Ahmed ibn Muhammed ibn Matar haber verip dedi ki; Bize Ebu Talib tahdis edip dedi ki; "Ebu Abdillah'a dedim ki; "Tarasus Ehli, Tarasus'da bir adamın kabrinin yanından geçerken şöyle diyorlar; "Kafir! Allah ona rahmet etmesin!" Ebu Abdillah da dedi ki; "Ewet! Allah ona rahmet etmesin, o bu işi (Kur'an mahluktur küfrünü) yaydı we getirdi."

es-Sunne, 5/95 no; 1798. Malumdur ki, Kur'an mahluktur küfrünü ortaya çıkaran we yayan, kabri Tarasus da bulunan kişi, el-Me'mun'dur. ez-Zehebi, Siyeru A'lamu'n-Nubela, 10/289'da el-Me'mun'un biyografisine yer verirken bunu belirtmiştir.

* İmam Ahmed'in el-Mu'tasım'ı affetmesi..

Bunu İbn İshak, Zikru'l-Minne, sy. 61, 65'de we ez-Zehebi, Siyeru A'lamu'n-Nubela, 11/261'de nakletmişlerdir. İmam Ahmed rahimehullah, el-Mu'tasım'ın Kur'an mahluktur küfründen tevbe ettiğini öğrenince şöyle demiştir; "Ben artık el-Mu'tasım'ı affettim. Zira Allah Te'ala şöyle buyurmuştur:; "Artık affedip, hoş görsünler. Allah'ın sizleri bağışlamasını istemez misiniz?" Nur, 22.

Bunun öncesinde ise el-Mu'tasım, İmam Ahmed'i hapsetmiş we İmam Ahmed'e şiddetli bir şekilde işkence uygulamıştır. Bu kıssayı geniş olarak Ebu Nuaym, Hilyetu'l-Evliya, 9/197-204'de we İbn Kesir, el-Bidaye we'n-Nihaye, 10/556-561'de nakletmişlerdir.

* en-Nadr ibn Şumeyl'in, Kur'an mahluktur diyenleri tekfiri..

النَّضْرَ بْنَ مُحَمَّدٍ ، يَقُولُ : مَنْ قَالَ إِنَّنِي أَنَا اللَّهُ لا إِلَهَ إِلا أَنَا فَاعْبُدْنِي مَخْلُوقٌ فَهُوَ كَافِرٌ

en-Nadr ibn Muhammed rahimehullah dedi ki; "Her kim Allah Te'ala'nın şu kavlinin "Şüphesiz Ben Allah'ım, Benden başka ibadete layık ilah yoktur, Bana ibadet et!" |Ta-Ha, 14| mahluk olduğunu söylerse, kafirdir!" Abdullah ibn Ahmed, es-Sunne, sy. 110 no; 19.

أَبَا الْوَزِيرِ مُحَمَّدَ بْنَ أَعْيَنَ قَالَ : سَمِعْتُ النَّضْرَ بْنَ مُحَمَّدٍ ، يَقُولُ : " مَنْ قَالَ فِي هَذِهِ الآيَةِ : إِنَّنِي أَنَا اللَّهُ لا إِلَهَ إِلا أَنَا فَاعْبُدْنِي سورة طه آية 14 مَخْلُوقٌ ، فَهُوَ كَافِرٌ " ، فَجِئْتُ إِلَى عَبْدِ اللَّهِ بْنِ الْمُبَارَكِ فَأَخْبَرْتُهُ ، قَالَ : صَدَقَ أَبُو مُحَمَّدٍ عَافَاهُ اللَّهُ ، مَا كَانَ اللَّهُ عَزَّ وَجَلَّ يَأْمُرُ أَنْ نَعْبُدَ مَخْلُوقًا

Ebu'l-Vezir Musa ibn A'yan rahimehullah şöyle demiştir; en-Nadr ibn Muhammed'in şöyle dediğini işittim; "Her kim "Şüphesiz Ben Allah'ım, Benden başka ibadete layık ilah yoktur, Bana ibadet et!" Ta-Ha, 14. ayeti hakkında mahluktur derse, kafirdir!" Musa ibn A'yan dedi ki; "Abdullah ibn el-Mubarek'in yanına gittim we bu sözü ona haber verdim." Dedi ki; "Ebu Muhammed doğru söylemiş, Allah ona afiyet versin. Allah Azze we Celle'nin mahluk olana ibadet edilmesini emretmesi olacak bir şey değildir!" Abdullah ibn Ahmed, es-Sunne, sy. 110, 111 no; 20.

Bismillahirrahmanirrahim,

Evvela şunu belirtelim ki bu göndermiş olduğunuz yazıda bizim yazımıza cevap teşkil edecek herhangi bir şey yoktur. Zira biz sözkonusu yazıda imamların, Kur’an mahluktur diyen herkesin tekfir edilemeyeceğine dair daha açık sözlerini naklettik. Bunların hepsini burada tekrar nakledecek değiliz. Ama hatırlatma kabilinden özetleyecek olursak:

-   İbn Ebi Asım (rh.a)’dan Kur’an mahluktur diyenlerin ancak hüccet ikamesinden sonra tekfir edileceğini, hüccete ulaşmamış olanların tekfir edilemeyeceğini,

-   Keza Ebu Hatim er-Razi ve İmam Ahmed’den Kur’an mahluktur diyenlerin ve buna küfür demekte tereddüd edenlerin ancak konu hakkındaki cehaleti giderildikten sonra tekfir edileceğini naklettik.


Bunlar, sünnet imamlarının Kur’an mahluktur diyenlere ancak inkar edenin kafir olacağı şekilde hüccet ikamesi yapıldıktan sonra, şartlar tahakkuk edip maniler de kaldırıldıktan sonra küfür hükmü verileceğine dair açık sözleridir. Ehli sünnetin bu meselede takip ettiği usulü böylece ortaya koyduktan sonra bu usülü vakıada nasıl tatbik ettiklerini de yine açık nasslarla ortaya koyduk ve buna misal olarak şunları verdik:

-   Mihne’den önce değil, bizzat Mihne başladıktan sonra İmam Abdulaziz el Kinani’nin Halife Memun’un huzuruna gidip ona Müminlerin Emiri şeklinde hitap ederek ve Müslüman muamelesi yaparak Halk’ul Kur’an meselesini münazara etmesi,

-   İmam Ahmed bin Hanbel’in, bizzat Mihne’nin devam ettiği dönemde Vasık’a karşı ayaklanmayı teklif edenleri geri çevirmesi ve bunu da yöneticilere itaatin gerektiğine dair nassları hatırlatarak yapması ve Vasık hakkında Müslüman yöneticilere yapılan muameleyi yapması,

-   Keza İmam Ahmed’in ve başka alimlerin de dönemin yöneticilerine Müslüman muamelesi yapmaları, selam vermeleri, Müminlerin Emiri olarak hitap etmeleri…


Bütün bunlar, Ehli sünnet imamlarının Kur’an mahluktur diyen herkesi tekfir etmediklerine dair bizzat yaşanmış muayyen sözler ve vakıalardır. Muhaliflere düşen muayyen konulardaki açık sözlere sizin alıntı yaptığınız türden mutlak ve umum sözlerle cevap vermek değil, bilakis bizim bahsettiğimiz nakilleri izah etmek ve bizzat alimlerin daha açık muayyen sözlerini ortaya koymaktır. Ama böyle bir şey olmadığı için alimlerin söylediği genel bazı sözleri getirmekten başka bir şey yapamıyorlar. Halbuki usulde mukarrer olan kaideye göre her zaman için mutlak, mukayyede; umum hususa, mücmel mübeyyene hamledilir. Yani bir konuda Kitap ve sünnette birbiriyle çelişir gibi görünen iki farklı delil gelse bunlardan mutlak veya umum (genel) yahut mücmel (kapalı) olanı değil, mukayyed (kayıtlı) veya husus (özel) veyahut da mübeyyen (açıklanmış, kapalılığı giderilmiş)  olan tercih edilir. Çünkü bu ikinci sınıftakiler daha açıklayıcıdır, belki genel hükmün istisnasını belirtmektedirler vesaire. Kitap ve sünnet nasslarına bu şekilde yaklaşılacağı gibi, alimlerin hatta sıradan insanların sözlerine dahi bu şekilde yaklaşılmalıdır ki adaletten sapılmasın ve de söylenen sözden asıl maksad ne ise o yerine getirilsin. Esasında bu konu açıktır ve akıl da nakil de bu usule delalet etmektedir. Fakat ne yazık ki biz, alimlerden naklettikleri umum sözlerin vakıada nasıl tatbik edildiğini gösteren hususi muayyen nakiller yaptığımız halde bu kimseler bu usulü tatbik etmemişler ve de bu muayyen vakıaları görmezden gelip mücmel sözlerle meseleyi izah etmeye, daha doğrusu kamufle etmeye çalışmışlardır.

Alimlerden yaptıkları nakiller haktır ve bunların bir kısmı mutlak tekfir kapsamındaki sözlerdir. Fakat biz gerek bu yazımızda gerekse konuyla alakalı başka yazılarımızda mutlak tekfirin her zaman muayyen tekfiri gerektirmeyeceğini ortaya koyduk. Bilhassa Kur’an’ın yaratılmışlığı iddiası ve etrafındaki meseleler gibi bazı kimselere hafi (kapalı) gelebilecek olan mevzularda usul budur. Yani Kuran mahluktur diyen kafirdir, şeklindeki umum sözler böyle diyen her ferdin muayyen olarak kafir olmasını gerektirmez. Aklı başında ve insaf sahibi hiç kimse Halk’ul Kur’an meselesinin kabirlere ibadet etmek, Allahtan başkasına teşri yetkisi vermek gibi açık mesele olduğunu söyleyemez. Bunu söyleyenlerin bir çoğuna tarihteki bu Halk’ul Kur’an meselesi nedir, Ehli sünnet ne diyor, muhalifler ne diyor diye sorup tafsilatlı cevap isteseniz belki cevap veremezler. Soracak kimse bulamazsanız bunu nefsinize sorun. Bu konuları değil avam, ilim talebesi olan çoğu kimse dahi hakkıyla fıkhedememektedir. Bundan dolayı selef alimleri Kuran mahluktur diyenin kafir olmasını meseleyi akletmesine, anlamasına bağlamışlardır. Hal böyleyken Kur’an mahluktur sözünün tıpkı putlara tapmak gibi zahir/açık bir küfür olduğunu hangi aklı başında kimse iddia edebilir? Alimlerden bunun zahir/açık bir küfür olduğunu söyleyenler sözün lazımının, mealinin böyle olduğu manasında söylemişlerdir. Eğer kasıtları puta secde etmek gibi açık bir küfür olduğu olsaydı, aynı imamlardan Kuran mahluktur diyen, hatta buna davet eden birtakım yöneticiler hakkında tevakkuf ettiklerini okumazdık.

Bu kimselerin alimlerden getirdikleri sözlerin bir kısmı ise bu görüşlerin mealini, vardığı neticeyi, lazımını bildirme amaçlıdır. Yani Allah’ın kelam sıfatını inkar eden herkesin sözünün gereği Allahu Teala’yı konuşmayan putlar seviyesine indirgemektir. Zira Kur’an’ın müşriklere karşı sunduğu en büyük hüccetlerden birisi, taptıkları putların konuşamamasıdır. Allah’ın konuşması inkar edildiğinde Puta tapanlara karşı sunulan en büyük hüccet ortadan kalkmaktadır. Eğer bu alimler, iddia ettikleri gibi Allah’ın kelam sıfatını inkar ederek Kuran’ın yaratılmış bir kelam olduğunu söyleyen herkesin bizzat muayyen olarak puta tapanlarla aynı hükümde olduğunu kasdettilerse konuyla alakalı diğer söz ve uygulamalarını nasıl izah edeceğiz? O zaman bunlara göre alimler bizzat putperest, müşrik yöneticilere itaat etmişler; onlara Müslüman hükmü vermişler, arkalarında namaz kılmışlar ve yine bizzat şirk koşan kimselere hüccet ikamesi gerektiğinden bahsetmişlerdir! Bu, ise günümüzdeki belamların savunduğu şeyin aynısıdır. Çünkü onlar İmam Ahmed’in Kuran mahluktur diyen yöneticilere başkaldırmamasını, onların arkasında namaz kılmaya devam etmesini günümüz tağutlarına da aynı şekilde itaat etmeye delil göstermektedirler. Kuran mahluktur sözünün şirk gibi zahir/açık bir küfür olduğunu savunanların ise bunlara verebileceği hiçbir cevap olmadığı gibi, bizim yaptığımız nakillere de verecekleri hiçbir cevap yoktur. Bu kimseler ya, cehaleti özür görenlerin yaptığı gibi Cehmiye’nin küfürlerinin zahir meselelerde olduğunu lakin imamların bunları cehaletlerinden dolayı tekfir etmediğini söyleyecek ya da imamların birbiriyle çelişkili sözler sarfettiklerini, hatta kendi akidelerinin gereğini yapmadıklarını kabul edecekler ki günümüzde bazı ayak takımından böyle düşünüp selef alimlerini de tekfir edenler mevcuttur! Veyahut da her zamanki gibi sağırları oynayıp bu nakiller yokmuş gibi yollarına devam edecekler ve konu açıldığında da umum sözleri nakledip susacaklardır ki bunun da ilim adına hiçbir şey ifade etmediği ortadadır.

Bu kimseler, İmam Ahmed’in Mutasım’a dua etmesini tevbe etmesine bağlayan bazı nakillerde bulunuyorlar lakin mevzu sadece İmam Ahmed’in Mutasım’a dua etmesinden ibaret değildir. Yukarda naklettiğimiz gibi gerek Me’mun’a gerekse Vasık’a itaate devam edip halife muamelesi yapmaya devam etmesi sözkonusudur. Me’mun’u tekfir etmesine gelince; İmam Ahmed’in onu ve diğer Cehmi akidesindeki halifeleri tekfir edip etmediği konusu ihtilaflıdır. Yukarda naklettiğimiz hususlar, onun bu halifeleri tekfir etmediğini ortaya koymaktadır. Onlardan bir kısmını tekfir ettiyse bile bu, sözkonusu şahıslara hüccet ikame olmasından ve tekfirlerine dair engellerin kalkmasından kaynaklanabilir. Bundan dolayı İbn Teymiyye (rh.a) şöyle demiştir:


إنَّ الْإِمَامَ أَحْمَد دَعَا لِلْخَلِيفَةِ وَغَيْرِهِ. مِمَّنْ ضَرَبَهُ وَحَبَسَهُ وَاسْتَغْفَرَ لَهُمْ وحللهم مِمَّا فَعَلُوهُ بِهِ مِنْ الظُّلْمِ وَالدُّعَاءِ إلَى الْقَوْلِ الَّذِي هُوَ كُفْرٌ وَلَوْ كَانُوا مُرْتَدِّينَ عَنْ الْإِسْلَامِ لَمْ يَجُزْ الِاسْتِغْفَارُ لَهُمْ؛ فَإِنَّ الِاسْتِغْفَارَ لِلْكَفَّارِ لَا يَجُوزُ بِالْكِتَابِ وَالسُّنَّةِ وَالْإِجْمَاعِ وَهَذِهِ الْأَقْوَالُ وَالْأَعْمَالُ مِنْهُ وَمِنْ غَيْرِهِ مِنْ الْأَئِمَّةِ صَرِيحَةٌ فِي أَنَّهُمْ لَمْ يُكَفِّرُوا الْمُعَيَّنِينَ مِنْ الْجَهْمِيَّة الَّذِينَ كَانُوا يَقُولُونَ: الْقُرْآنُ مَخْلُوقٌ وَإِنَّ اللَّهَ لَا يُرَى فِي الْآخِرَةِ وَقَدْ نُقِلَ عَنْ أَحْمَد مَا يَدُلُّ عَلَى أَنَّهُ كَفَّرَ بِهِ قَوْمًا مُعَيَّنِينَ فَأَمَّا أَنْ يُذْكَرَ عَنْهُ فِي الْمَسْأَلَةِ رِوَايَتَانِ فَفِيهِ نَظَرٌ أَوْ يُحْمَلُ الْأَمْرُ عَلَى التَّفْصِيلِ. فَيُقَالُ: مَنْ كَفَّرَهُ بِعَيْنِهِ؛ فَلِقِيَامِ الدَّلِيلِ عَلَى أَنَّهُ وُجِدَتْ فِيهِ شُرُوطُ التَّكْفِيرِ وَانْتَفَتْ مَوَانِعُهُ وَمَنْ لَمْ يُكَفِّرْهُ بِعَيْنِهِ؛ فَلِانْتِفَاءِ ذَلِكَ فِي حَقِّهِ هَذِهِ مَعَ إطْلَاقِ قَوْلِهِ بِالتَّكْفِيرِ عَلَى سَبِيلِ الْعُمُومِ. وَالدَّلِيلُ عَلَى هَذَا الْأَصْلِ: الْكِتَابُ وَالسُّنَّةُ وَالْإِجْمَاعُ وَالِاعْتِبَارُ

“İmam Ahmed, halifeye ve kendisini döven, hapseden başka kimselere dua etmiş, onlar için mağfiret dilemiş, yaptıkları zulümlerden ve de haddi zatında küfür olan bir görüşe davet etmek gibi işlerinden kaynaklanan haklarını helal etmiştir. Eğer onlar İslam’dan irtidad etmiş olsalardı, onlara istiğfar dilemesi caiz olmazdı. Zira kafirlere istiğfar dilemek Kitap, sünnet ve icma ile caiz değildir. İşte, onun ve diğer imamların Cehmiye’den ‘Kur’an mahluktur’ ya da ‘Allah ahirette görülmeyecektir’ diyen muayyen şahısları tekfir etmedikleri yönündeki söz ve amelleri gayet açıktır. Elbette ki İmam Ahmed’den muayyen bir topluluğu bundan dolayı tekfir ettiğine delalet eden şeyler nakledilmiştir. Ondan bu mesele hakkında iki görüş olduğu nakledilmesi ise tartışmalıdır, su götürür. Veyahut da bu konu, tafsilat içerdiğine hamledilir ve şöyle denilir: Onun, muayyen olarak tekfir ettiği kişiler, kendilerinde tekfirin şartlarının bulunduğu ve manilerinin de ortadan kalktığına dair delil olan kimselerdir. Muayyen olarak tekfir etmedikleri ise kendisinde bunların tahakkuk etmediği kimselerdir. Bununla beraber onun tekfire dair mutlak sözler söylemesi, umumu üzeredir (yani genel hükmü ifade etmek içindir.) Bu hususta temel dayanak Kitap, sünnet, icma ve itibardır (yani içtihad, kıyas vs’dir.)” (Feteva, 12/489)

Görüldüğü üzere onlardan bir kısmını tekfir ettiyse bile bu, hepsini muayyen olarak tekfir ettiği anlamına gelmemektedir. Tekfir ettiklerini ise ancak şartlar tahakkuk ettiği için tekfir etmiştir. İmam Ahmed’in ve diğer imamların mutlak tekfire dair sözleri ilgili herkesi muayyen olarak tekfir ettikleri şeklinde anlaşılırsa bunun, yukarda izah etmeye çalıştığımız türden bir çok batıl neticesi olacaktır. Üstelik, tarihte böyle bir uygulama da asla vaki olmamıştır. Selef asrından ve bilhassa sözü geçen Mihne olaylarından sonra –Abbasilerin bazı dönemleri hariç- ta ki hicri 12. Asırda Necd bölgesinde kurulan Suudi devletine kadar neredeyse selef akidesine bağlı bir devlet yapısı sözkonusu olmamıştır. Selçuklular, Memlüklüler, Eyyubiler, Osmanlılar gibi Eşari ve Maturidi akidesine bağlı devletlerin itaati altında bir çok Ehli sünnet alimi yaşadığı halde hiç birinden bu devletleri tekfir ettikleri, onlara karşı huruc etmeyi caiz gördükleri gibi şeyler nakledilmiş değildir. Halbuki bunların akidesi de Cehmiye’den çok farklı değildir. Kuran’ın mahluk olmadığını söylüyor görünseler de kelamın harf ve sesle olmadığını savunmaları hasebiyle vardıkları netice aynıdır. Uluvv,istiva ve diğer sıfatları inkar etmeleri de meşhurdur. Buna rağmen Hanbelilerden ve başkalarından eser ehlinin akidesine sahip olan alimler bu yöneticilere Müslüman hükmü vermiş ve itaate devam etmiştir.

Şeyh Abdullatif bin Abdirrahman (rh.a) yöneticilere itaatın gerekliliğinden bahsettiği bir yerde şöyle demektedir:


والطبقة الثانية من أهل العلم، كأحمد بن حنبل، ومحمد بن إسماعيل، ومحمد بن إدريس، وأحمد بن نصر، وإسحاق بن راهويه، وإخوانهم، وقع في عصرهم من الملوك ما وقع، من البدع العظام، وإنكار الصفات، ودعوا إلى ذلك، وامتحنوا فيه، وقتل من قتل، كأحمد بن نصر؛ ومع ذلك فلا يعلم أن أحداً منهم نزع يداً من طاعة، ولا رأى الخروج عليهم.

“Ahmed bin Hanbel, Muhammed bin İsmail (el-Buhari), Muhammed bin İdris (eş-Şafii), Ahmed bin Nasr, İshak bin Rahuye ve kardeşleri gibi ikinci tabakadan olan ilim ehli, kendi yaşadıkları dönemde yöneticilerden büyük bidatlar ve sıfatların inkarı vaki olduğu ve bunlara davet edilip, bu hususta imtihan edildikleri, Ahmed bin Nasr gibi içlerinden öldürülenler de olduğu halde onlardan hiç birinin itaatten el çektikleri ve yöneticilere karşı huruc etmeyi, ayaklanmayı caiz gördükleri bilinmemektedir.”  (ed-Durar’us Seniyye, 8/380)

Aynı icmayı İbn Hacer (rh.a) da Feth’ul Bari’de (13/ 116) nakletmekte ve sözkonusu mihne olaylarına rağmen hiçbir alimin bu Kuran mahluktur bidatını yayan halifelere isyan etmeyi caiz görmediğini belirtmektedir. İşte bu, sarih bir icma’dır ve onlardan sonraki dönemlerde de tatbikat –ta ki şeriatı değiştiren tağutlar ortaya çıkana kadar-bu şekilde olmuştur. Günümüzde ehli hadis geçinenlerden bazılarının şehid (inşallah) Ahmed bin Nasr el Huzai’nin Memun’a karşı harekete geçmesini örnek göstererek bu icmayı iptal etmeye çalışmaları beyhudedir. İbn Kesir (rh.a) “el-Bidaye ve’n Nihaye’de” h. 231. Senesinin olaylarını anlattığı yerde hadis ashabından olan bu zatın Memun zamanında emri bil maruf nehyi anil münker amacıyla beyat topladığından bahsedilmektedir. Bu zatın Memuna karşı bizzat silahla huruc ettiği hususu açık değildir. Bunun böyle olduğu farzedilse bile bu, sözkonusu alimin kendi içtihadı olup münferid bir hadise olarak kabul edilir. Yukarda nakledildiği üzere İmam Ahmed, bu tarz girişimleri asla tasvib etmemiştir. İcma da bunun hilafınadır, dolayısıyla bunun zıddına olan görüş ve uygulamalar icmaya muhalif şazz bir amel olarak kalır.

İmam Ahmed’in bu yöneticileri tekfir ettiği farzedilse bile bu, kendi içtihadına dayalı yani şahsın durumu üzerinde düşünerek, onda tekfirin şartlarının oluştuğu kanaatine vararak yaptığı bir tekfir olur. Hadislerde ise yöneticilere başkaldırmak ancak küfr-ü bevah yani açık küfür, hakkında herhangi bir ihtilaf ve tereddüd sözkonusu olmayan bir küfür işlemeleri durumunda meşru kılınmıştır. Küfrü açık olmayan, dindeki zaruri bir hükmü inkar mertebesine varmayan durumlarda ise alimlerden bazıları yöneticinin küfrüne kail olsalar bile böyle ihtilaflı durumlarda yöneticiye başkaldırmak gibi şeylere tevessül etmek büyük bir fitneye yol açacağından dolayı caiz değildir. Tarihte küfrü hakkında ihtilaf edilmiş Haccac gibi yöneticilere karşı alimlerin tavrı bu şekilde olduğu gibi bu ismi geçen Abbasi halifelerine karşı da tavır bu şekilde olmuştur. Kısacası sözkonusu Mihne’yi uygulayan halifeler ister tekfir edilsin, ister edilmesinler durumları şeriatı değiştiren yöneticiler gibi icma edilmiş bir küfür değildir. Eğer böyle olsaydı hiç şüphe yok ki İmam Ahmed ve ashabı, insanları halifeye karşı ayaklanmaya veya buna güçleri yetmiyor olsa bile en azından kafir muamelesi yapmaya, arkalarında namaz kılmamaya, devlet memuriyetinde çalışmamaya vesair kafir yöneticilere yapılacak muameleye davet etmeleri gerekirdi. Böyle bir şey olmadığı ise sabittir. Şu halde İmam Ahmed’in Memun ve benzeri yöneticilerin küfrüne hükmettiği kabul edilse bile bu, bir nevi Huzeyfe gibi sahabeden bazıların münafıkların küfürlerine vakıf olması ve ona göre muamele etmesi gibidir. Diğer sahabeler ise bu bilgiye vakıf olmadıklarından dolayı sözkonusu münafıklara Müslüman muamelesi yapmaya devam etmiştir, çünkü onların küfürleri açık değil gizli idi. Küfrü açık olmayan, şeriatın açık bir hükmünü yalanlamamış olan bütün dalalet ehli hakkında da hüküm böyledir, bunları kendi içtihadına dayanarak tekfir eden olsa bile bu görüşü ancak kendisini bağlar. 

Şeyh Abdullatif bin Abdurrahman (rh.a) İmam Ahmed ve ashabının Cehmiye mensuplarının arkasında namaz kılmalarını gerekçe göstererek onların Cehmiye'yi tekfir etmediğini ileri sürenlere cevap olarak önce onun ve diğer sünnet imamlarının Cehmiye'nin tekfiri ile alakalı görüşlerini nakledip daha sonra da şöyle diyor:


والصلاة خلفهم لا سيما صلاة الجمعة، لا تنافي القول بتكفيرهم، لكن تجب الإعادة حيث لا تمكن الصلاة خلف غيرهم؛ والرواية المشهورة عن الإمام أحمد، هي المنع من الصلاة خلفهم، وقد يفرق بين من قامت عليه الحجة التي يكفر تاركها، وبين من لا شعور له بذلك؛ وهذا القول يميل إليه شيخ الإسلام، في المسائل التي قد يخفى دليلها على بعض الناس.

"Onların arkasında namaz kılmaları ve bilhassa Cuma kılmaları onları tekfir etmeleri ile çelişmez. Fakat başkasının arkasında namaz kılmanın mümkün olmadığı durumlarda (onlarla beraber kılınan) namazın iadesi gerekir. İmam Ahmed'den meşhur olan görüş onların arkasında namaz kılmayı men ettiği doğrultusundadır.Bazen, terkedildiği takdirde küfrü gerektiren hüccetin ikame edildiği şahıs ile bu hüccetin ulaşmadığı şuursuz kişinin arası ayırd edilmektedir. İnsanların bir kısmına delilin kapalı kaldığı meselelerde Şeyhulislam'ın tercihi de bu yöndedir. (Yani tekfir etmeme yönünde)" (ed-Durar'us Seniyye 10/421)

Görüldüğü gibi İmam Ahmed ve ashabı devrinin yöneticilerini ve saptırıcı alimlerini tekfir etmelerine rağmen takiyye ve maslahat gereği arkalarında namaz kılmış olabilecekleri gibi, tekfirin şartları onlarda oluşmadığı için de –savundukları görüşler küfre varmasına rağmen- onları tekfir etmemiş olabilir. Bunlardan daha zahir olan kanaatimizce ikincisidir. Ancak herhalükarda bu iki seçenek de zahir/açık küfrü olan kişilere ve yöneticilere uygulanabilecek şeyler değildir. Bütün bunlar Halk’ul Kur’an fikrinin Allahtan başka ilahlar edinmek gibi zahir bir küfür olduğu iddiasını ortadan kaldırmaktadır.

Şimdi bu muhaliflerin, İmam Ahmed’in Me’muna kafir dediğine dair yaptıkları nakil Hallal’ın Sünne’sinde geçmektedir ve Hallal, bu rivayetin hemen  bir öncesinde 1707 no’lu rivayette şunları aktarmaktadır:


أَخْبَرَنَا أَحْمَدُ بْنُ مُحَمَّدِ بْنِ مَطَرٍ، وَذَكَرَهُ ابْنُ يَحْيَى، أَنَّ أَبَا طَالِبٍ، حَدَّثَهُ، أَنَّهُ قَالَ لِأَبِي عَبْدِ اللَّهِ: قَدْ يَقُولُونَ: نُقَاتِلُهُمْ وَنَخْرُجُ عَلَيْهِمْ. فَقَالَ: «لَا، السَّيْفُ لَا نُرِيدُهُ، تَكُونُ فِتْنَةٌ يُقْتلُ فِيهِ الْبَرِيءُ، الدُّعَاءَ، عَلَيْكُمْ بِهِ»

Ebu Talib’in haber verdiğine göre, Ebu Abdillah’a (yani Ahmed bin Hanbel’e) şöyle demiştir: Onlarla savaşalım ve onlara başkaldıralım, dedikleri oluyor. Bunun üzerine Ahmed şöyle dedi: Hayır, kılıcı istemiyoruz, zira (savaş olursa) öyle bir fitne çıkar ki masumlar da öldürülür. Size düşen ona (yöneticiye) dua etmenizdir.”

Ardından da Memun’un Tarsus’taki kabri hakkında gelen rivayeti aktarmaktadır. Es-Sunne’nin muhakkiki bu iki rivayetin de isnadının sahih olduğunu söylemektedir. Lakin Hallal, iki haberi de kendisinden naklettiği Ahmed bin Muhammed bin Matar hakkında başka bir yerde şöyle demektedir:

عنده عَنْ أبي عبد اللَّه مسائل سمعتها منه وكان فيها غرائب

“Onun yanında Ebu Abdillah (İmam Ahmed)’e ait bazı mesail vardır ki ben onları ondan işitmişimdir, yalnız bunlarda garip hususlar vardır.” (Tabakat’ul Hanabile, 1/75)

Böylece bu zatın, İmam Ahmed’den garip yani başkalarının bahsetmediği orijinal şeyleri naklettiğini ifade etmektedir. Doğrusunu Allah bilir.

Bu rivayetler sahih ise İmam Ahmed, sözkonusu yöneticilere huruc etmeyi caiz görmediği gibi bilakis onlar hakkında hayır duası etmelerini ashabına tavsiye etmiştir. Kaldı ki sözkonusu rivayette Memun’un ismi geçmemektedir, sadece onun da kabrinin Tarsus’ta olmasından hareketle burada Memundan bahsedildiği kabul edilmektedir. Bütün bu ihtimaller göz ardı edilip Memunu bizzat tekfir ettiği kabul edilecek olduğu takdirde de yukardaki açıklamalar geçerli olur. Yani o, tekfirin şartları oluştuğu için Memunu tekfir etmiştir lakin bu, bütün Cehmileri fert fert tekfir ettiği anlamına gelmez.

Şu ana kadar zikrettiğimiz hususlar, alimlerin bu meseleye bakış açıları hakkındadır. Şeyhulislam İbn Teymiye (rh.a)’ın da söylediği gibi nass ve icma, Müslümanlar arasında küfre varan itikadlara sahip olan herkesin, bilhassa da hafi/kapalı meselelerde muayyen olarak tekfir edilemeyeceğine delalet etmektedir. Biz bu mevzuları daha önce Şeyhulislam İbn Teymiye’den naklen ele almıştık. Şu adrese müracaat edilebilir: http://darultawhid.com/tr/forum/index.php?topic=1161.msg3424#msg3424

Burada asıl mevzu, bu adres verdiğimiz yazıda da bahsedilen işin usulüdür. İbn Teymiyye (rh.a), bilhassa da esma ve sıfat bahsi gibi konularda mutlak tekfirin muayyen tekfiri gerektirmeyeceğini delilleriyle izah etmektedir. Eğer bu muhalifler kendilerini illa bir şey açıklamak zorunda hissediyorlarsa bu konuyu izah etmeleri gerekir. Yani her mutlak tekfir muayyen tekfiri gerektirir mi, bu Cehmiye’nin bidatları zahir mesele midir hafi mesele midir vs bunları usulen ortaya koymaları gerekmektedir. Bu işler sadece alimlerden mücmel birkaç nakil atmakla çözülemez, ancak usul yönünden izah edilmesi gerekir. Tabi kendilerince usulü (!) izah etseler bile ümmetin üzerinde ititfak ettiği tatbikatı da izah etmeleri gerekir. Bütün bunları yapamayacakları için de ancak böyle nakil atar dururlar, hiçbir meseleyi ayrıntılı tahkik ve izah edemezler. Vallahu a’lem.

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1802
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Hatırlatma...

 

Related Topics

  Konu / Başlatan Yanıt Son İleti
3 Yanıt
5642 Gösterim
Son İleti 04.02.2019, 07:04
Gönderen: İbn Teymiyye
0 Yanıt
3308 Gösterim
Son İleti 18.02.2016, 00:29
Gönderen: İbn Teymiyye
0 Yanıt
1834 Gösterim
Son İleti 20.11.2016, 01:47
Gönderen: Tevhid Ehli
2 Yanıt
3619 Gösterim
Son İleti 21.05.2017, 21:12
Gönderen: huzeyfe
0 Yanıt
549 Gösterim
Son İleti 20.09.2018, 21:23
Gönderen: abdullah