Darultawhid

Gönderen Konu: VELA - BERA MEFHUMLARI  (Okunma sayısı 382 defa)

0 Üye ve 2 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimiçi Selefii

  • Özel Üye
  • Üye
  • *
  • İleti: 57
  • Değerlendirme Puanı: +0/-0
VELA - BERA MEFHUMLARI
« : 07.01.2021, 22:15 »
VELA-BERA MEFHUMLARI


Vela Kavramı

Vela lafzı lugatte asıl itibariyle ‘’el Kurb’’ yani yakınlık, yakınlık kurmak, yakınlaşma gibi anlamlara gelir. Nitekim büyük lugat imamı İbni Faris rahimehullah bunu ifade ederek şöyle demiştir: ’’(Vela lafzının kendisinden iştikak ettiği kök harfler olan) Ve-le-ye sahih bir asıldır ve kurbiyete/yakınlığa delalet eder.’’ (Mekayis'ul Luğa V-l-y maddesi)

Vela kelimesinin bu manası onun asli manasıdır. Velaya konu olan ve velanın mahiyetinde bulunan muhabbet, sıdk, ihlas, itaat, yardım,hicret vb gibi hissi ve fiili  tutumlar da bu asıldan neşet etmektedir.

İbni Teymiye (rahimehullah) buna işaret ederek şöyle demiştir: ’’Velayet adavetin/düşmanlığın zıddıdır. Velayetin aslı: Muhabbet ve yakınlıktır. Adavetin/düşmanlığın aslı ise:Buğz ve uzaklıktır.’’ (Furkan s:53)

Şeyh Abdullatif bin Abdurrahman (rahimehullah) da bu minvalde şöyle der: ’’Muvalatın/dostluğun aslı sevgidir. Muadatın/düşmanlığın aslı ise buğz’dur. Muvalatın ve muadatın hakikati kapsamına giren, kalbin ve organların ameli, bu iki husustan neşet eder. Yardım etmek, samimiyet, yardımlaşmak, cihad etmek, hicret etmek ve buna benzer diğer ameller gibi…(Tevhid, Dostluk, Düşmanlık ve İlim Talep Etmenin Keyfiyeti Hakkında Muhtasar Bir Risale)

Bundan dolayı sana sevgi ve yardım hisleriyle yaklaşıp seni hiç terk etmediği için yardımcıya ''Veli'' denilmektedir. Dolayısıyla mesel⠑’falan kimse filan kimseye vela gösterdi’’ denildiğnde bu ‘’ona sevgi, yardım, hicret, ittiba, sahip çıkma hisleriyle ve fiilleriyle yakınlaştı ‘’ manasına gelir. Böylece anlaşılmaktadır ki, vela kelimesinin asli manası ‘’el kurb’’ yani yakınlıktır. Ve velaya konu olan bütün hissi ve fiili tutumlarda bu asıldan doğar ve meydana gelir. Ancak ‘’Kurbiyet/yakınlık’’ çeşitli cihetlerden meydana gelebilir ve farklı alanlarda söz konusu olabilir.

Müfredat müellifi (rahimehullah) buna işaret ederek şöyle der: ’’Mekan yönünden, neseb ve din yönünden, sadâkat/arkadaşlık, itikad ve yardım yönünden olan yakınlığa "velâ" denir.’’ (Müfredat s: 1181)

Yine şöyle demiştir: ’’Kurb/yakınlık ve Bu’d/uzaklık zıt anlamlıdırlar. Bu kökten şöyle denilir: Ona yaklaştım, yaklaşmaktayım.  Bu kelime mekan, zaman, neseb, konum, koruma ve kudret/güç konularında kullanılır...’’ Şeyh rahimehullah böyle dedikten sonra burada zikrettiği yakınlığın çeşitlerini Kurandan örnekler vererek açıklamaya başlar. (Bkn. Müfredat s:833 vd)

Buna göre mekan, neseb, din, arkadaşlık, yardım ve itikad cihetiyle meydana gelen her yakınlığa vela denir. Şeyhin yakınlık çeşitleri arasında ‘’din ve itikad’’ mefhumunu da zikretmesine dikkat edilmelidir. Zira başka hiçbir sebeb olmasa da sadece dini ve itikadi yakınlık bile veladır ki, asıl olan da budur, diğer vela/yakınlık sebebleri isa bu asla tabidir.

Nitekim İmam Kurtubi (rahimehullah) Allahu Tealanın ‘’Ey İman edenleri Eğer küfrü İmana tercih ediyorlarsa, babalarınızı ve kardeşlerinizi veli edinmeyin.’’ (Tevbe 23) kavlinin tefsirinde şöyle der: ’’Bu, âyet-i kerimenin zahirinden anlaşılan bunun bütün mü'minlere yönelik bir hitab olmasıdır. Bu âyetin hükmü, mü'minlerle kâfirler arasındaki velayet (dostluk) bağını koparmak bakımından kıyamete kadar bakidir… Allahu Tealanın özellikle babaları ve kardeşleri sözkonusu etmesi ise, bunlardan daha yakın bir akrabanın bulunmayışından dolayıdır. Allahu Teala; "Ey iman edenler, yahudi ve hıristiyanları veli edinmeyin" kavliyle, (yakın akrabalar dışında kalan) diğer insanları veli edinmeyi reddederken, bu kavliyle de yakın akrabalar arasında da (iman bağı olmadığı takdirde) dostluk ve velilik bağını reddetmektedir. Böylelikle asıl akrabalığın, bedeni yakınlık ve akrabalık değil de din akrabalığı/yakınlığı olduğunu açıklamıştır.’’ (Kurtubi Tefsiri)

Şeyhın ‘’Böylelikle asıl akrabalığın, bedeni yakınlık ve akrabalık değil de din akrabalığı olduğunu açıklamıştır.’’ Sözüne dikkat edilmelidir. Zira bu açıklama, velada asıl olanın din ve itikad olduğunu ifade etmektedir.

Kişi yakınlık kurduğu şeye izafe edilerek onun ehlinden kabul edilir. Zira ‘’ehil’’ kelimesi de iki şeyi bir araya getiren ortak vasıf demektir. Bu bir meslek, bir belde yada bir makam olabileceği gibi itikad ve dinde olabilir.

İsfehani (rahimehullah) şöyle der: ’’Ehlur Raculü/adamın ehli’’ (ifadesi) bir kişiyi başkasıyla bir araya getiren soy, din yada onlar gibi işlev gören sanat, ev, şehir gibi şeyler demektir... Ehlul islam ifadesi, islamın birleştirdikleri, bir araya getirdikleri demektir.’’ (Müfredat s:106-107)

Dikkat edilirse Şeyh, ‘’Kurb/Yakınlık’’ kelimesinde olduğu gibi ‘’Ehil’’ kelimesinde de ‘’din ve itikad’’ mefhumunu zikretmiştir. Bu itibarla bir kişi, hangi din ve akide öğretisi/sistemiyle bir araya gelmiş ve onunla yakınlık kurup sahiplenmişse, o kimse o dinin ehlindendir. Bu sebebten dolayı şirkle yakınlık kurdukları ve şirki sahiplendikleri için müşriklere ‘’Ehli Şirk ve Ashab'uş Şirk’’ denir. Keza tevhid ile yakınlık kurdukları ve tevhidi sahiplendikleri içinde müslümanlara ‘’Ehli Tevhid ve Ashab'ut Tevhid’’ denilir. Şirkle yakınlaşanlar, müşriklerin velisidir. Tevhid ile yakınlaşanlar da muvahhidlerin velisidir. Bunun aksinin meydana gelmesi ise asla mümkün değildir. Çünkü bu her iki mefhumdan birinin isbat ve kabul ettiğini diğeri reddedip nefyetmektedir. Bundan dolayı Tevhid akidesiyle/diniyle, şirk akidesi/dini  birbirine münafi ve muhalif iki dindir. Tevhid ve Şirk birbrine  muhalif iki din olunca şüphe yok ki, bu iki dinden birini sahiplenen insanlarda mutlaka birbirine din ve itikad itibariylede muhalif olacaklardır.

İmam Kurtubi (rahimehullah) şöyle demiştir: ’’Her kim bir yol beğenir ve seçerse, o yolun izleyicileri (müntesipleri) onun velileridir.’’ (Kurtubi Tefsiri 7/276)
Görüldüğü üzere hak yada batıl bir yol seçen kişi, şeçtiği yolun ehli ve o yolda bulunanlarda velidir. Bunun oluşması için mekan ve zaman şartı yoktur. Bundan dolayıda, ister yol ve usul itibariyle olsun, istersede söz ve amel itibariyle her kim bir yol edinirse o yolun ehlidir ve o yolun ehlinin de velisidir. Bu hususta mücerred sözlerin bir hükmü de yoktur. Allahu a’lem.




Bera Kavramı

Bera kelimesi vela kelimesinin tam zıddıdır. Bundan dolayı vela hakkında söylediklerimiz zıddıyla bera mefhumu hakkında da geçerlidir. Bu itibarla bera kelimesi de ayrılma,uzaklaşma gibi anlamlara gelir. Bera lafzı lugat itibariyle ‘’el inkita’’ yani kesip koparmak, ayırmak, uzaklaşma, uzaklaştımak gibi anlamlara gelir. Bir insan kendisini bir başkasıyla bir araya getiren yakınlık ve bir araya gelme sebeblerini (bağlantı yollarını) kesip kopardığında beri oldum, teberri ettim anlamında ‘’Beri’tu ‘’ der.

İmam Kurtubi (rahimehullah) şöyle der: ’’Bir kimse bir şeyi nefsinden izale ederse ve onunla kendisi arasındaki sebebleri (bağlantıları) koparırsa şöyle denilir ‘’Beri’tu mineş şey-i/Bir şeyden beri oldum, Ebra-u/beri oluyorum, Bera’aten/beri olmak, Fe ene minhu beri-e/Ben ondan beriyim ifadeleri kullanılır.’’ (Kurtubi Tefsiri 8/120)

Görüldüğü üzere bera, bir kimsenin kendisiyle başkası arasındaki yakınlık/vela sebeblerini ortadan kaldırması ve izale etmesidir. Eğer söz konusu sebebleri izale etmezse o şeyden beri olmuş sayılmaz. Zira bera ‘’el inkita’’ demektir. Bu da daha önce vela meselesinde zikrettiğimiz üzere mekansal, zamansal, fiilsel, şahıs ve özellikle de din ve itikad gibi çeşitli yönlerden meydana gelebilir. Buna göre bir kimse, sahiplendiği bir din ile ve o dinin sahibi ile arasındaki yakınlık/vela sebeblerini ortadan kaldırısa o dinden ve sahibinden beri olmuş olur. Aksi halde beri olmamış olur. Daha önce de işaret ettiğimiz gibi bu hususta mücerred anlamda sözün bir hükmü yoktur. Yani kişinin kendisiyle söz konusu dinle arasındaki velayet sebebleri devam ettiği halde, mücerred anlamda ‘’Ben şu dinden veya şu kişiden beriyim’’ demesinin bir hükmü yoktur. Ta ki kendisini o dinle ve kişiyle bir araya getiren, onları birbirine veli kılan sebebleri izale edinceye kadar. Buna göre burada itibari vasıf (yani illet) velayet sebeblerinin devam etmesi veya son bulmasıdır. Eğer velayet sebebleri devam ediyorsa, o kişi hala o dindendir ve o dinin ehlinin velilerindendir. Aksi halde ise değildir. Burada mücerred sözün ve muhalif bir takım teorilerin ise bir hükmü ve faydası yoktur. Allahu a’lem.


Çevrimiçi Selefii

  • Özel Üye
  • Üye
  • *
  • İleti: 57
  • Değerlendirme Puanı: +0/-0
Ynt: VELA - BERA MEFHUMLARI
« Yanıtla #1 : 17.03.2021, 04:10 »
VELA-BERA’NIN İMAN VE KÜFÜRLE OLAN MÜNASEBETİ


Vela-bera meselesi, iman ve küfrün, tevhid ve şirkin yapısında/mahiyetinde bulunan bir hakikattir. Örneğin tevhid yapısı itibariyle şirkten ayrı ve beridir. Zira tevhid ‘’el infirad/tek kılmak, ayırmak’’ demektir. Şirk ise “ortak kılma ve karıştırma” demektir. Böylece tevhid ve şirk nakidan (1) babından olup asla bir araya gelmeyen, bir arada bulunmayan iki mefhumdur. Tevhid taşıdığı bu yapısından dolayı kendisini sahiplenen tevhid ehlini de küfür/şirkten ve ehlinden ayrı ve beri olmayı gerekli kılmıştır. Öyle bir ayrılık ki, ateşlerinin dahi birbirine gözükmemesi gerekir.

İbni Kayyım rahimehullah şöyle demiştir: “İman; kalb ile sabit ve kaim olan, vücudi (var olan) bir iştir. Kalb ile kâim olmadığı anda onun zıddı hasıl olur ki, oda küfürdür. Bu tıpkı ilim ve cehalet gibidir. Zira ilim kaybolursa (mutlaka onun zıddı olan) cehalet meydana gelir. Bu nakideyn (yani birbirine zıdd) olan her şey de böyledir. Biri giderse diğeri gelir.” (Zadul Mead 5/185)

Dolayısıyla vela-bera meselesi bizatihi tevhidin ve imanın yapısından bir cüzdür. Nasıl ki, iman ve küfür, tevhid ve şirk bir araya gelemez, bir arada bulunamaz ise, aynı şekilde iman ehli ile küfür ehlide bir araya gelemez, bir arada bulunamaz, birbirilerine veli/dost olamazlar. Bilakis aralarında iman ve küfrün ayrılığına dayanan bir ayrılık vardır. Bu sebeble iman ehli ile küfür ehli arasında, küfür son buluncaya kadar bir velayet asla söz konusu olamaz. Dolayısıyla vela-bera meselesi dinin aslından olan bir meseledir.

Allah-u Teala şöyle buyurur: “Onların çoğunu kafirleri veli edindiklerini görürsün. Nefislerinin kendileri için takdim ettiği bu durum ne kötüdür. Allah onlara gazab etmiş ve onlar daimi bir azab içinde kalacaklardır. Şayet onlar Allaha, Nebisine ve ona indirilene iman etmiş olsaydılar kafirleri veli edinmezlerdi. Fakat onların bir çoğu fasık kimselerdir.” (Maide 80-81)

Görüldüğü üzere ayette kafirleri veli edinmenin sahih imana münafi olduğu açıklanmakta, kafirleri veli edinen bir kimsenin ise imansız olduğuna hükmedilmektedir. Buda iman için kâfirlerden beri olmanın şart olduğunu, bu şart meydana gelmedikçe imanın sahih olmayacağını isbat etmektedir.

- İbni Teymiyye rahimehullah şöyle demiştir: “Allah-u Teala bu kavli ile imanın bir takım lazımlarının ve zıtlarının olduğunu ayrıca lazımlarının sabit, zıtlarının da bulunmaması gerektiğini icab ettiğini beyan etmektedir.’’ (Feteva 7/160-161)

- Yine şöyle demiştir: “Allah-u Teala kendisine ve Rasulüne imanı, kafirleri veli edinmemeye bağlamıştır. Onların veli edinilmesi durumunda ise o kişide imanın kalmayacağını haber vermiştir. Çünkü imanın varlığı, şartlarının varlığına bağlıdır. Şartlar yerine getirilmediği takdirde iman yoktur.” (Sebilun Necatta Hamd b. Atik rahimehullah nakletmiştir s:23)

Şeyhın “imanın varlığı, şartlarının varlığına bağlıdır. Şartlar yerine getirilmediği takdirde iman yoktur” sözüne dikkat edilmelidir. Zira burada iman için şart koşulan şey kafirleri veli edinmemektir. Dolayısıyla kafirlerden beri olmak imanın sıhhati için şarttır. Bu şart vücud bulmadıkça imanda mevcud olmaz. Buda kafirlerden beri olmanın imanın ve dinin üzerine kaim olduğu aslı ve kaidesi olduğunu göstermektedir. Bu sebeple:

- Muhammed b. Abdulvehhab rahimehullah şöyle demiştir: “İslam dininin aslı ve kaidesi iki önemli hususu ihtiva etmektedir.

Birincisi: Tek olan, ortağı olmayan Allah-u Teâlâ’ya ibadet edip insanları buna davet etmek, velayeti bunun üzerine bina etmek, bunu terk edenleri de tekfir etmektir.

İkincisi: Allah'a ibadet hususunda şirkten sakındırmak ve bu hususta sert davranmak; düşmanlığı bundan dolayı yapıp, onu (yani şirki) işleyenleri tekfir etmektir.” (Aslu’d-Din Risalesi)

 Böylece Şeyh rahimehullah İman ehline velayı ve küfür ehline de berayı dinin aslı olarak zikretmiştir. Aynı noktaya vurgu yaparak Hamd bin Atik rahimehullah da şöyle demiştir: “Bütün rasullerin dininin aslı; "tevhidi yerine getirmek, onu ve ona bağlı olanları sevmek, onlara dost olmak, şirki reddetmek, şirk ehlini tekfir etmek, onlara buğz etmek ve onlara düşmanlık göstermektir.” Allah-u Teâlâ'nın şu kavlinde olduğu gibi: "İbrahim ve beraberinde olanlarda sizler için güzel bir örnek vardır. Onlar kavimlerine şöyle demişlerdi: Biz, sizden ve sizin Allah’tan başka taptıklarınızdan uzağız. Sizi reddettik. Bizimle sizin aranızda, bir olan Allah’a iman edinceye kadar ebedi bir düşmanlık ve kin başlamıştır." (Mumtahine: 4) (Durer'us Seniyye, 8/418 (Cihad babı) Bu hususta daha başka nakiller yapmakta mümkündür.


Sonuç Olarak: Vela-bera konusu iman ve küfrün yapısında bulunan, varlığını bu iki mefhumdan alan bir hakikattir. Bu itibarla tevhid ve iman ehli olan bir kimse, kafirlere veli olamaz, kafirlere veli olan bir kimsede iman ve tevhid ehli olmaz. Şeyh Abdullatif bin Abdurrahman rahimehullah şöyle demiştir: “Tevhidi bilip onunla amel eden bir kimsenin müşriklere düşmanlık etmemesi düşünülemez. Onlara düşmanlık etmeyen bir kişi hakkında da “Tevhid’i biliyor ve onunla amel ediyor” denilemez.” (Ed-Dureru’s-Seniyye, Cihad Bölümü, 167)

Bunun aksini iddia eden kimseler Allaha, Nebilerine ve onlara indirilenlere imanın hakikatini ve yapısını takdir edemeyen, küfrü iman şeklinde telakki eden ve dini yaşamanın külfetinden kurtulmak için, şer’i sınırlarla oynayan münafık ve zındık karakterli kimselerdir. Günümüzde tevhid ehli, selefi olduğunu iddia edenlerin çoğunun durumu budur. Böyle kimseler tevhid ehli olduğunu iddia etmelerine rağmen, vela-bera’nın La ilahe illallah’ın manasında mevcud olan bir hakikat olduğunu ve bu hakikat gerçekleşmeden kişinin Müslüman olamayacağı gerçeğini fıkıh edemezler. Bu sebeple de bu konularda konuşurken bir birini tutmayan, birbirine muhalif düşen kelamlar sarf ederler. Önlerine çıkan müşkilatları çözemezler, batıl usuller ihdas ederler, sahte ilah ve rabler edinen, Allaha küfreden cahil kafirlere İslam hükmü verirler. Tevhid ehlini de sapık ve aşırıcı diye isimlendirirler. Bunlardan bazıları vela-bera’yı ve özellikle beranın olmazsa olmazı tekfiri dinin aslından görmezken, bazıları da teori de bunu dinin aslı olarak görse de pratikte bunun gerekleriyle amel etmez, böyle itikad etmeyenleri meşru ihtilaf iddiasıyla tekfir etmez veya sadece bidat ehli olarak görür ve böylece teoride onların yanın da dinin aslı olan bu meselde kendilerine muhalefet edenleri tekfir etmez ve müslüman olarak kabullenirler.


----------------------------------------------------------------------------------
(1) Nakd zıddan daha umumidir. İkisi bir arda asla bulunmayan, asla bir araya gelmeyen, birinin varlığının mutlak bir şekilde diğerinin yokluğunu gerektiren külli değerdir. Mesela varlık ve yokluk gibi. Zira bir şey ya vardır yada yoktur. Bir şeyin aynı anda hem var hem de yok olması imkansızdır. Şer’i olarak Tevhid ve şirki, iman ve küfrü, ilim ve cehaleti bu babta örnek verebiliriz. Bunlar birbirilerinin nevakıdıdır. Bunlar asla bir araya gelemez ve bir arada bulunamazlar. Bilakis birinin varlığı diğerinin yokluğunu kesin bir şekilde ifade eder.