Tevhide Davet

ET-TUHFET'UL MEDENİYYE Fİ'L AKÎDET'İS SELEFİYYE | ŞEYH HAMAD BİN NÂSIR

Başlatan İ'tisam, 23.01.2023, 21:47

« önceki - sonraki »

Tevbekâr ve 18 Ziyaretçiler konuyu incelemekte.

İ'tisam


Ashabı yanında meşhur olan Ebû Hanîfe'nin, "Rabbim semada mıdır, yerde midir bilmiyorum" diyerek duraksayan kimseyi tekfir etmesi hakkındaki bu sözleri üzerinde bir düşünesin! Peki, "ne semadadır ne de yerdedir" diyerek nefyederek inkâr eden kişinin hükmü nicedir? Ebû Hanîfe, bu kişinin küfrüne Allâhu Teâlâ'nın şu buyruğuyla ihticac etmiştir:

﴿الرَّحْمَنُ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوَى﴾

"Rahmân arşa istivâ etti." (Tâ Hâ, 20/5)

Allâh'ın göklerin üstünde Arş'ın üzerinde olduğunu açıklamıştır ve "Arşı göklerinin üstündedir" demiştir. Bununla, Allâhu Teâlâ'nın şu buyruğunun,

﴿عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوَى﴾

"Rahmân arşa istivâ etti." (Tâ Hâ, 20/5)

Allâh'ın Arş'ın üzerinde olduğu anlamına geldiğini açıkladı. Sonra Ebû Hanife, Arş'ın gökte mi yoksa yerde mi olduğu konusunda duraksayan kimsenin de küfrünü ilâve ederek şöyle dedi: "Çünkü Allâh'ın semada olduğunu inkâr etti. Allâhu Teâlâ, yüceler yücesindedir ve O'na dua edilirken yukarıya doğru edilir, aşağıya doğru değil."

Ebû Hanîfe'den sonraki Ebû Yûsuf ve Muhammed gibi ashabı da aynı görüştedir. Nitekim kendilerinden rivayet edilenleri aktardık.

Hişâm bin Ubeydillâh da aynı görüştedir. Nitekim İbnu Ebî Hâtim'in ve Şeyh'ul İslam'ın isnatlarıyla rivayet ettiklerine göre, Muhammed İbn'ul Hasen'in arkadaşı ve Rey kadısı Hişâm bin Ubeydillâh, bir adamı Cehmîlikten dolayı hapsetmişti. Adam tövbe etti. Bunun üzerine imtihan edilmesi için Hişâm'ın yanına getirdiler. Hişâm, "Tövbe ettiği için Allâh'a hamdolsun" dedi. Hişâm onu imtihan ederek şöyle dedi: "Allâh'ın, arşının üzerinde olup mahlûkatından ayrı olduğuna şehadet ediyor musun?" Adam şöyle dedi: "Allâh'ın arşının üzerinde olduğuna şehadet ederim ama mahlûkatından ayrı olması nedir bilmiyorum." Bunun üzerine Hişâm şöyle dedi: "Bunu hapse geri götürün, çünkü tövbe etmemiş."[155]

Tahâvî'nin sözleri de ileride gelecek İnşallâhu Teâla.

El-Fikh'ul Ekber'de Ebû Hanîfe'den yine şöyle nakledilir: "Allâh Subhânehu ve Teâlâ mahlukatın sıfatları ile nitelendirilemez. O'nun eli, O'nun kudretidir veya nimetidir denilemez. Zira bu takdirde sıfat iptal edilmiş olur. Bu, Kader ve İ'tizâl ehlinin görüşüdür. Lakin O'nun eli, keyfiyetine dalınmaksızın O'nun sıfatıdır." [156]
El-Fikh'ul Ekber'de şöyle dedi:

﴿يَدُ اللَّهِ فَوْقَ أَيْدِيهِمْ﴾

"Allâh'ın eli onların ellerinin üzerindedir." (el-Fetih 48/10)

"Mahlukatının elleri gibi değildir. Allâh Celle ve Alâ, ellerin yaratıcısıdır. Allâh'ın yüzü mahlukatının yüzleri gibi değildir. Allâh bütün yüzlerin yaratıcısıdır. Allâh'ın nefsi mahlukatının nefisleri gibi değildir. Allâh nefislerin yaratıcısıdır.

﴿لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَيْءٌ وَهُوَ السَّمِيعُ الْبَصِيرُ﴾

"Benzeri hiçbir şey yoktur. O, işitendir, görendir." (eş-Şûrâ, 42/11) [157]

Yine el-Fikh'ul Ekber'de şöyle dedi: "Allâhu Teâlâ'nın keyfiyetsiz olarak eli, yüzü ve nefsi vardır. Allâhu Teâlâ bunu Kuran'da zikretmiştir. O'nun gazabı, rızası, kazası ve kudreti keyfiyetine dalınmaksızın O'nun sıfatlarındandır. O'nun gazabı O'nun cezalandırmasıdır, rızası da sevabıdır denilemez." [158]

[Harfi harfine yapılan] alıntı sona erdi.


[155] İbnu Teymiyye, Beyânu Telbîs'il Cehmiyye, 3/697-698, 3/32-34.
[156] Yakın lafızlarla el-Fikh'ul Ekber, sf. 27, 159.
[157] Yakın lafızlarla el-Fikh'ul Ekber, sf. 159-161.
[158] Yakın lafızlarla el-Fikh'ul Ekber, sf. 159.

İ'tisam


Hicret Diyarının İmamı, İmam Mâlik bin Enes Radiyallâhu Anh'ın Görüşünün Zikri

Abdullâh bin Nâfi dedi ki: Mâlik bin Enes şöyle dedi: "Allâh semadadır. İlmi her yerdedir ve hiçbir şey ilminden hali değildir."

Bunu, İmam Ahmed'in oğlu Abdullâh rivayet etti.[159]

Ebu'ş Şeyh el-İsbahânî ve Ebû Bekir el-Beyhekî, Yahyâ bin Yahyâ'dan şöyle rivayet ettiler: Mâlik bin Enes'in yanında bulunuyorduk. Bir adam ona gelip şöyle dedi: "Ey Ebû Abdillâh!

﴿الرَّحْمَنُ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوَى﴾

"Rahmân arşa istivâ etti." (Tâ Hâ, 20/5)

Nasıl istivâ etmiştir?"

Mâlik başını öne eğdi ve kendisini ter bastı. Sonra şöyle dedi: "İstivâ meçhul değildir. Keyfiyeti makul değildir. Ona iman etmek vaciptir. Onun hakkında soru sormak bidattir. Seni ancak bir bidatçı olarak görüyorum."

Sonra adamın oradan çıkarılmasını emretti. [160]

Hocası Rabî'a'dan da buna benzer sözler geçmişti. Rabî'a ve Mâlik'in "İstivâ meçhul değildir. Keyfiyeti makul değildir" sözleri, diğerlerinin "onları, keyfiyetsiz olarak geldikleri gibi geçirin" sözüne uygundur. Onlar, sadece keyfiyeti nefyetmişlerdir ve sıfatın hakikatini reddetmemişlerdir.

Eğer bu insanlar -Allâh Azze ve Celle'ye lâyık olduğu şekilde- istivânın manasını anlamadan mücerret bir lafza iman etmiş olsalardı, "İstivâ meçhul değildir. Keyfiyeti makul değildir" demezlerdi. Yine "onları, keyfiyetsiz olarak geçirin" de demezlerdi. Zira o takdirde istivâ bilinen bir şey değil, alfabe konumunda (anlam ifade etmeyen) meçhul olan bir şey olurdu.

Yine bir lafzın manası anlaşılmıyorsa, o lafız, keyfiyetinin nefyedilmesine ihtiyaç duymaz. Ancak sıfatlar isbat edildiği takdirde keyfiyetlerinin nefyedilmesine ihtiyaç duyulur.

Yine, sıfatları nefyeden kimsenin "keyfiyetsiz olarak" demesine ihtiyaç duyulmaz. Öyleyse, selefin mezhebi gerçekte sıfatları nefyetmek olsaydı, onlar "keyfiyetsiz olarak" demezlerdi. Herkim "Allâh, arş üzerinde değildir" derse, "keyfiyetsiz olarak" demesine ihtiyaç duymaz.

Yine onların, "Sıfatları geldiği gibi geçirin" sözleri de bu sıfatların delalet ettiği şeylerin olduğu gibi bırakılmasını gerektirir. Zira bunlar, birtakım anlamlara delalet eden lafızlar olarak gelmişlerdir. Eğer bunların delalet ettiği şeyler nefyedilmiş olsaydı, "mefhumlarının murad edilmediğine itikad ederek lafızları geçirin" denilmesi icap ederdi. Veya "lafızların hakiki anlamda delalet ettiği şeylerle Allâh'ın vasfedilemeyeceğine itikad ederek lafızları geçirin" denilmesi icap ederdi. Bu takdirde "geldikleri gibi geçirilmiş" olmazlardı. Yine bu takdirde "keyfiyetsiz olarak" denilmezdi. Çünkü sabit olmayan bir şeyin keyfiyetini nefyetmek, boş bir sözdür.

Mâlik ve Rabî'a'nın naklettiğimiz sözlerini zikrettikten sonra Zehebî şöyle dedi: "Bu ehlisünnetin tümünün görüşüdür: İstivânın keyfiyetini akledemeyiz hatta bilmeyiz. Kitabında haber verdiği şekilde Allâh'ın istivâsı malumdur ve O'na layık bir şekildedir. Bu hususta ne derine dalarız ne bilgiçlik taslarız ne de nefy ve isbat yönünden bunun gerektirdiklerine dalarız. Aksine susarız, selefin durduğu gibi dururuz ve biliriz ki bunun bir tevili olsaydı, sahabe ve tabiin buna girişirdi ve bu durumda onu ikrar edip, onu (geldiği gibi) geçirip onun hakkında susmaları onlar için mümkün olmazdı. Yine yakinen biliriz ki Allâh Celle Celâluhu'nun, sıfatlarında da istivâsında da nüzulünde de bir benzeri yoktur; O, zalimlerin söylediklerinden münezzehtir ve büyük bir ululukla yücedir." [161]

Velîd bin Muslim'in Mâlik'ten yaptığı ve tekrar zikredilmesine ihtiyaç duyulmayan rivayet geçmişti.
Ebû Hâtim er-Râzî dedi ki: Meymûn bin Yahyâ el-Bekrî bana tahdis edip dedi ki: Mâlik dedi ki: "Kim Kurân mahlûktur derse tövbe etmesi istenir. Tövbe ederse ne âlâ, aksi takdirde boynu vurulur." [162]


[159] Abdullâh bin Ahmed, es-Sunne, 1/280, no: 532, 1/173, no: 213.

[160] Beyhekî, el-Esmâ ve's Sifât, 2/305-306, no: 867.

[161] Yakın lafızlarla Zehebî, el-Uluvv, sf. 139.

[162] Lâlekâ'î, Şerhu Usûl'il İ'tikâd, 2/346, no: 495.

İ'tisam


İmam Muhammed bin İdrîs eş-Şâfi'î Radiyallâhu Anh'ın Görüşünün Zikri

Şeyh'ul İslam Ebu'l Hasan el-Hekkârî, Ebû Şu'ayb ve Ebû Sevr'den rivayet etti, her ikisi de Muhammed bin İdrîs Rahimehullâh'tan şöyle dediğini rivayet etmektedir: "Üzerinde bulunduğum ve Süfyân, Mâlik ve buna benzer gördüğüm kimselerin üzerinde bulunduğu sünnete dair edinilecek görüş, Allâh'tan başka ibadete layık hak ilâh olmadığına ve Muhammed'in Allâh'ın Rasûlü olduğuna şehadet etmeyi ikrar etmek ve Allâh'ın semâsında Arşının üzerinde bulunduğunu, dilediği şekilde mahlûkatına yakınlaşıp dilediği şekilde dünya semasına indiğini ikrar etmektir."

Şâfi'î Rahimehullâh devamında itikada dair diğer hususları zikretti.[163]

İbnu Ebî Hâtim şöyle dedi: Yûnus bin Abd'il A'lâ bize tahdis etti. Şöyle dedi: Şâfi'î'ye sıfatlar ve neye iman ettiği sorulduğunda onu şöyle derken işittim: "Allâhu Teâlâ'nın, Kitabında zikredilen ve nebisinin ümmetine bildirdiği isim ve sıfatları vardır. Allâh'ın mahlukatından kendisine hüccetin ikame edildiği hiç kimsenin bunları reddetmesine imkân yoktur. Çünkü Kuran bunlarla indirilmiş ve adalet sahibi kişilerin rivayet ettiklerine göre Rasûlullâh Sallallâhu Aleyhi ve Sellem'in bunları dile getirdiği sahih olarak rivayet edilmiştir. Kendisine hüccet ikame edilmesinden sonra herkim bunlara muhalefet ederse kâfirdir. Kişinin muhalefeti kendisine hüccetin ikame edilmesinden önceyse cehaleti sebebiyle mazurdur. Çünkü akılla, görmekle ve tefekkür etmekle bunun ilmine ulaşılamaz. Bu husustaki haber kendisine ulaşmadıkça hiç kimse bu husustaki cehaleti sebebiyle tekfir edilmez. Bizler bu sıfatları isbat eder ve teşbih edilmesini nefyederiz. Tıpkı Allâh Subhânehu'nun nefsi hakkında teşbihi nefyedip şöyle buyurduğu gibi:

﴿لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَيْءٌ وَهُوَ السَّمِيعُ الْبَصِيرُ﴾

"Benzeri hiçbir şey yoktur. O, işitendir, görendir." (eş-Şûrâ, 42/11) [164]

Şâfi'î'nin şöyle dediği de sahih olarak rivayet edilmiştir: "Ebû Bekr es-Sıddîk Radiyallâhu Anh'ın hilafeti haktır. Allâh semasında buna hükmetmiş ve kullarının kalpleri bunun üzerinde birleşmiştir."

Şâfi'î'den yapılan alıntı sona erdi. [165]

Hükmedilen şeylerin yeryüzünde olduğu malumdur. Kaza ise Allâh'ın meşietini ve kudretini kapsayan Allâh Subhânehu'nun fiilidir.

Şâfi'î, Risâle'nin girişinde şöyle dedi: "Hamd tümüyle Allâh'a mahsustur. O, kendi nefsini vasfettiği gibidir ve mahlûkatının O'nu vasfettiği şeylerden yücedir." [166]


[163] Zehebî, el-Uluvv, sf. 165, no: 443.

[164] Muvaffak'ud Dîn İbnu Kudâme el-Makdisî, İsbâtu Sifat'il Uluvv, no: 93.

[165] İbnu Teymiyye, el-Fetva'l Hameviyyet'ul Kubrâ, sf. 343.

[166] Şâfi'î, er-Risâle, sf. 7-8.

İ'tisam


İmam Ahmed bin Hanbel Radiyallâhu Anh'ın Görüşünün Zikri

Hallâl, Kitâb'us Sunne isimli eserinde şöyle dedi: Bize Yûsuf bin Mûsâ tahdis etti. Dedi ki: Bize Abdullâh bin Ahmed haber verdi. Babama şöyle dedim: "Rabbimiz Tebârake ve Teâlâ yedinci semanın üstünde arşının üzerinde, yarattıklarından ayrı olmakla beraber kudreti ve ilmi her yerdedir." Babam şöyle dedi: "Evet, hiçbir şey ilminden hali değildir."[167]

Hallâl dedi ki: Bana Meymûnî haber verdi. Dedi ki: Ebû Abdullâh'a "Allâh arşın üzerinde değildir" diyen birisi hakkında sordum. Bunun üzerine şöyle dedi: "Onların sözlerinin hepsi küfrün etrafında dönüp durmaktadır." [168]

Hanbel şöyle dedi: Ebu Abdillâh'a şöyle denildi: "Allâh'ın şu buyruğunun anlamı nedir?

مَا يَكُونُ مِنْ نَجْوَى ثَلَاثَةٍ إِلَّا هُوَ رَابِعُهُمْ﴿

"Üç kişinin gizli konuştuğu yerde dördüncüsü mutlaka O'dur." (el-Mucâdele, 58/7)

Yine Allâh'ın şu buyruğunun anlamı nedir?

وَهُوَ مَعَكُمْ﴿

"O sizinle beraberdir." (el-Hadîd, 57/4)

Ahmed şöyle dedi: "O'nun ilmi her şeyi kuşatmıştır ve Rabbimiz, hiçbir sınır ve sıfat olmaksızın arşın üzerindedir.

وَسِعَ كُرْسِيُّهُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ﴿

"Onun Kürsüsü gökleri ve yeri kuşatmıştır." (el-Bakara, 2/255) [169]

Ebû Tâlib şöyle dedi: Ahmed'e, "Allâh bizimle beraberdir" deyip sonra da şunu tilavet eden kişi hakkında sordum.

مَا يَكُونُ مِنْ نَجْوَى ثَلَاثَةٍ إِلَّا هُوَ رَابِعُهُمْ﴿

"Üç kişinin gizli konuştuğu yerde dördüncüsü mutlaka O'dur." (el-Mucâdele, 58/7)

Ahmed şöyle dedi: "Ayetin sonunu alıp başını bırakıyorlar. Ona şunu okumalıydın!

أَلَمْ ‌تَرَ ‌أَنَّ ‌اللَّهَ ‌يَعْلَمُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ﴿‌

"Göklerdeki her şeyi Allâh'ın bildiğini görmüyor musun?" (el-Mucâdele, 58/7)

İlim ile onlarla beraberdir. Allâh yine Kâf suresinde şöyle buyurmaktadır:

وَنَعْلَمُ مَا تُوَسْوِسُ بِهِ نَفْسُهُ وَنَحْنُ أَقْرَبُ إِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَرِيدِ﴿

"Ve nefsinin kendisine fısıldadıklarını biliriz ve Biz ona şah damarından daha yakınız." (Kâf, 50/16) [170]

Merrûzî şöyle dedi ki: Ebû Abdillâh'a şöyle dedim: Bir adam, "Ben Allâh'ın şöyle buyurduğu gibi derim" der:

مَا يَكُونُ مِنْ نَجْوَى ثَلَاثَةٍ إِلَّا هُوَ رَابِعُهُمْ﴿

"Üç kişinin gizli konuştuğu yerde dördüncüsü mutlaka O'dur." (el-Mucâdele, 58/7)

"Ben bunu söyler ve bunu aşarak başka bir şey söylemem," der.

Ebû Abdillâh şöyle dedi: "Bu Cehmiyye'nin sözdür."

Dedim ki: Peki, şunun hakkında sen ne dersin?

مَا يَكُونُ مِنْ نَجْوَى ثَلَاثَةٍ إِلَّا هُوَ رَابِعُهُمْ وَلَا خَمْسَةٍ إِلَّا هُوَ سَادِسُهُمْ﴿

"Üç kişinin gizli konuştuğu yerde dördüncüsü mutlaka O'dur. Beş kişinin gizli konuştuğu yerde altıncısı mutlaka O'dur." (el-Mucâdele, 58/7)

Şöyle dedi: "O'nun ilmi her yerdedir ve ilmi onlarla beraberdir." Yine şöyle dedi: "Ayetin başı, buradaki kastın O'nun ilmi olduğuna delalet eder." [171]

İmam Ahmed başka bir yerde şöyle dedi: "Ve Allâh Azze ve Celle arşının üzerinde, yedinci semanın üstündedir. Yerin en alt tabakasının altındakilerini bilir ve O mahlûkatından bir şey ile ihtilat [temas] hâlinde değildir. O Tebârake ve Teâlâ mahlûkatından ayrıdır, mahlûkatı da O'ndan ayrıdır." [172]


[167] Yakın lafızlarla İbnu Batta, el-İbânet'ul Kubrâ, 7/158, no: 115.

[168] Yakın lafızlarla Ahmed bin Hanbel, el-İlel ve Ma'rifet'ur Ricâl, ed-Dâr'us Selefiyye, sf. 197, no. 349.

[169] Yakın lafızlarla Lâlekâ'î, Şerhu Usûl'il İ'tikâd, 3/446, no: 675.

[170] Yakın lafızlarla İbnu Batta, el-İbânet'ul Kubrâ, 7/159-160, no: 116.

[171] Yakın lafızlarla Zehebî, el-Arş, 2/314.

[172] Yakın lafızlarla İbn'ul Kayyim, İctimâ'ul Cuyûş'il İslâmiyye, Dâru Atâ'ât'il İlm, sf. 305.

İ'tisam


Hallâl'ın rivayet ettiği er-Raddu ale'l Cehmiyyeye isimli kitapta -ki Hallâl, "Bu kitabı İmam Ahmed'in oğlu Abdullâh'ın el yazısından yazdım, Abdullâh da babasının el yazısından bunu yazdı" demiştir- şöyle dedi: "Cehmiyye'nin Allâh'ın Arşı'nın Üzerinde Bulunmasını İnkâr Etmelerinin Beyanı Hakkında Bâb"

Oysa Allâh Subhânehu şöyle buyurmaktadır:

﴿الرَّحْمَنُ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوَى﴾

"Rahmân arşa istivâ etti." (Tâ Hâ, 20/5)

Biz onlara şöyle dedik: "Siz neden Allâh Subhânehu'nun Arşı'nın üzerinde oluşunu inkâr ettiniz?"

Bunun üzerine Cehmîler dedi ki: "Allâh arşın altında olduğu gibi aynı zamanda yerin yedinci tabakasının altındadır, hem göktedir, hem yerdedir [hem de her yerdedir."

Ve şunu okudular:

﴿وَهُوَ اللَّهُ فِي السَّمَاوَاتِ وَفِي الْأَرْضِ﴾

"Göklerde ve yerde Allâh O'dur." (el-En'âm, 6/3)]

Ahmed şöyle dedi: Bunun üzerine [onlara] dedik ki: "Müslümanlar, Rabb'in azametinden hiçbir şeyin bulunmadığı birçok yer biliyorlar. Sizin cisimleriniz, iç organlarınız, tuvaletler ve pislik yerleri Rabb Subhânehu'nun azametinden hiçbir şey olmayan yerlerdir. Allâh Azze ve Celle, bize gökte olduğunu haber vermiştir. Böylelikle Allâh Subhânehu iki ayette şöyle buyurmaktadır:

﴿أَأَمِنْتُمْ مَنْ فِي السَّمَاءِ أَنْ يَخْسِفَ بِكُمُ الْأَرْضَ﴾

"Gökte olanın, sizi yere batırmayacağından emin misiniz? {O zaman yer sarsıldıkça sarsılır. Yahut gökte olanın üzerinize taş yağdıran (bir fırtına) göndermeyeceğinden emin misiniz? İşte (bu) tehdidimin ne demek olduğunu yakında bileceksiniz!}" (el-Mulk, 67/16-17)

Allâh yine şöyle buyurmaktadır:

﴿إِلَيْهِ يَصْعَدُ الْكَلِمُ الطَّيِّبُ

"Güzel sözler O'na yükselir." (Fâtır, 35/10)

[Allâh, Îsâ Aleyh'is Selâm'a şöyle dedi:]

﴿إِنِّي مُتَوَفِّيكَ وَرَافِعُكَ إِلَيَّ

"Seni vefat ettireceğim ve katıma yükselteceğim..." (Âl-i İmrân, 3/55)

[Allâh yine şöyle buyurmaktadır:]

﴿بَلْ رَفَعَهُ اللهُ إِلَيْهِ

"Bilakis Allâh onu, kendi katına kaldırmıştır." (en-Nisâ, 4/158)[173]

Mezkûr kitapta İmam Ahmed yine şöyle dedi:

"Azami derecede dalalete düçar olmuş Cehmiyye'nin inkâr ettiği şeylerden bir tanesi de Allâh'ın arşının üzerinde bulunmasıdır. Oysa Allâhu Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

﴿الرَّحْمَنُ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوَى﴾

"Rahmân arşa istivâ etti." (Tâ Hâ, 20/5)

Allâhu Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

﴿ثُمَّ اسْتَوَى عَلَى الْعَرْشِ﴾

"Ve sonra arşa istivâ etti." (el-Furkân, 25/59; es-Secde, 32/4) [174]

Sonra İmam Ahmed, Kuran'da bulunan delilleri nakledip şöyle dedi:

"Allâh Celle Senâuhu'nun kavlinin anlamı ise şudur:

﴿وَهُوَ اللَّهُ فِي السَّمَاوَاتِ وَفِي الْأَرْضِ﴾

"Göklerde ve yerde Allâh O'dur." (el-En'âm, 6/3)

Allâh şöyle buyurmaktadır: Göktekilerin de ilâhıdır, yerdekilerin de ilâhıdır. O, arşın üzerindedir, ilmi, arşın aşağısını da kuşatmıştır. Allâh'ın ilminden hiçbir mekân gizli kalmaz. Allâh'ın ilminin bir mekânda olup da başka bir mekânda olmaması söz konusu değildir. İşte bu, Allâh'ın şu kavlinden dolayıdır:

﴿لِتَعْلَمُوا أَنَّ اللَّهَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ وَأَنَّ اللَّهَ قَدْ أَحَاطَ بِكُلِّ شَيْءٍ عِلْمًا﴾

"Böylece Allâh'ın her şeye Kadîr olduğunu ve her şeyi ilimle kuşattığını bilesiniz." (et-Talâk, 65/12)

İmam Ahmed dedi ki: Bu hususta kendisinden ibret alınacak şöyle bir misal verilebilir: Bir adamın elinde saf billurdan bir bardak olsa ve içerisinde bir şey bulunsa, âdemoğulları bardağın içerisinde olmaksızın onların bakışları bu bardağı kuşatmıştır. Allâh Subhânehu -ki en yüce misal Allâh'ındır- mahlûkatından herhangi bir şeyin içerisinde bulunmaksızın tüm mahlûkatını ilmen kuşatmıştır." [175]


[173] Yakın lafızlarla Ahmed bin Hanbel, er-Raddu ale'z Zenâdika ve'l Cehmiyye, Dâru Gıras, sf. 287-290.

[174] Yakın lafızlarla Ahmed bin Hanbel, er-Raddu ale'z Zenâdika ve'l Cehmiyye, Dâru Gıras, sf. 287.

[175] Yakın lafızlarla Ahmed bin Hanbel, er-Raddu ale'z Zenâdika ve'l Cehmiyye, Dâru Gıras, sf. 292-294.

İ'tisam


Ahmed Rahimehullâh dedi ki: "Allâhu Teâlâ'nın şu kavli de Cehmiyye'nin tevil ettiği şeylerden bir tanesidir:

﴿مَا يَكُونُ مِنْ نَجْوَى ثَلَاثَةٍ إِلَّا هُوَ رَابِعُهُمْ

"Üç kişinin gizli konuştuğu yerde dördüncüsü mutlaka O'dur." (el-Mucâdele, 58/7)

Cehmîler dedi ki: "Hiç kuşkusuz Allâh Azze ve Celle bizimle beraberdir ve bizim içimizdedir!"

Bunun üzerine onlara dedik ki: "Sizler haberi (ayeti) baş kısmından kopuk olarak naklettiniz zira Allâh haberi (ayeti) ilmiyle açmakta ve yine haberi (ayeti) ilmi ile kapatmaktadır."[176]

Ahmed şöyle dedi: "Eğer bir Cehmî'nin "Allâh her yerdedir, bir yerde olurken başka bir yerde olmaması söz konusu değildir" diye iddia ettiğinde aslında yalan söylediğini anlamak istersen, ona şöyle de:

"[Hiçbir] "şey" [yok iken Allâh var] değil miydi?"

Cehmî şöyle diyecektir: "Evet!"

O zaman ona şöyle de: "Allâh "şeyi" yaratırken onu Kendi Nefsinin içinde mi yarattı, yoksa Kendi Nefsinin dışında mı?"

Böylece Cehmî üç görüşten birine varacaktır:

Eğer "Allâh mahlûkâtı Kendi Nefsinin içinde yarattı" diye iddia ederse, cinlerin, insanların, şeytanların ve iblîsin Allâh'ın Nefsinin içinde olduğunu iddia ettiği için bu durumda küfre girer.

Eğer şöyle derse: "Onları Kendi Nefsinin dışında yarattı, sonra Kendi'si onların içine girdi", Allâh'ın her mekâna ve pis tuvaletlere girdiğini iddia ettikleri için yine küfre girer.

Eğer şöyle derse: "Onları Kendi Nefsinin dışında yarattı, sonra Kendi'si onların içine girmedi", bütün görüşlerinden tümüyle dönmüştür ki bu Ehli Sünnet'in görüşüdür." [177]

Ahmed şöyle dedi: "Biz Cehmîler'e dedik ki: Allâh'ın her mekânda olduğunu iddia ettiğinizde, Allâh Azze ve Celle'nin şu kavli hakkında bize haber verin:

﴿فَلَمَّا تَجَلَّى رَبُّهُ لِلْجَبَلِ جَعَلَهُ دَكًّا

"Rabbi, dağa tecelli edince onu darmadağın ediverdi." (el-A'râf 7/143)

Sizin iddianıza göre Allâh dağın içinde miydi? Eğer sizin iddia ettiğiniz gibi olsaydı ona tecelli etmiş olmazdı! Aksine Allâh Subhânehu arşın üzerindedir ve içinde olmadığı bir şeyin üzerine tecelli etti. Dağ da öncesinde katiyyen hiç görmediği bir şeyi gördü." [178]

Er-Raddu ale'l Cehmiyye kitabından yapmış olduğumuz İmam Ahmed'in sözleri sona erdi.


[176] Yakın lafızlarla Ahmed bin Hanbel, er-Raddu ale'z Zenâdika ve'l Cehmiyye, Dâru Gıras, sf. 296-297.

[177] Yakın lafızlarla Ahmed bin Hanbel, er-Raddu ale'z Zenâdika ve'l Cehmiyye, Dâru Gıras, sf. 300-301.

[178] Yakın lafızlarla Ahmed bin Hanbel, er-Raddu ale'z Zenâdika ve'l Cehmiyye, Dâru Gıras, sf. 328-329.

İ'tisam


Hallâl, Hanbel'den rivayet etti. Dedi ki: Ebû Abdillâh yani Ahmed dedi ki: "Allâh'ın keyfiyetsiz, sınırsız ve vasfedenin ulaşabileceği bir sıfat ya da sınırlandıranın çizdiği bir sınır olmaksızın arşın üzerinde olduğuna iman ederiz. Allâh'ın sıfatları O'na aittir ve O'ndandır. O kendi nefsini vasfettiği gibidir. Gözler O'nu bir sınırla veya bir limit ile idrak edemez."[179]

Hanbel yine şöyle dedi: Ebû Abdillâh'a, şu şekilde rivayet edilen hadisler ve benzerleri hakkında soruldu:

«إن الله سبحانه ينزل إلى السماء الدنيا»

"Şüphesiz Allâh Subhânehu dünya semasına nüzul eder." [180]

«إن الله يُرَى في الآخرة»

"Şüphesiz Allâh ahirette görülecektir." [181]

«إن الله يضع قدمه»

"Şüphesiz Allâh ayağını koyar." [182]

Ebû Abdillâh dedi ki: "Bunlara iman eder ve tasdik ederiz. Bunlardan herhangi bir şeyi reddetmeyiz. Rasulün getirdiklerinin hak olduğunu biliriz. Allâh'ın kavillerini reddetmeyiz. Allâh, Kendi nefsini vasıflandırdığından fazlası ile vasıflandırılamaz. Sınırlandırılamaz ve limitlendirilemez.

﴿لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَيْءٌ وَهُوَ السَّمِيعُ الْبَصِيرُ﴾

"Benzeri hiçbir şey yoktur. O, işitendir, görendir." (eş-Şûrâ, 42/11) [183]

Hanbel, bir başka yerde Ahmed'den naklederek şöyle dedi: "Zatında O'nun benzeri hiçbir şey yoktur, O kendisini vasıflandırdığı gibidir. Allâh, kendisi hakkındaki sıfatları mücmel kıldı, kendi nefsi için sıfatlar sınırladı. O'na hiçbir şey benzemez. O'nun sıfatlarının bir sınırı yoktur ve Kendi nefsini vasıflandırdığı şeyler dışında bilinmezler."

Dedi ki: "O, sınırlandırılmaksızın ve ölçülmeksizin işiten ve görendir. Vasıflandıranlar, O'nun sıfatına ulaşamaz ve biz Kuran'ı ve hadisi aşmayız. Allâh'ın buyurduğu gibi der ve Kendi nefsini vasıflandırdığı gibi vasfedip bunu aşmayız. Kur'an'ın, muhkemi ve müteşabihi ile birlikte hepsine iman ederiz. Çirkin görülmüş bir fenalık sebebiyle O'nun sıfatlarından birini izale etmeyiz. Allâh'ın kelam, nüzul, kıyamet gününde kulları ile baş başa kalıp onları himayesi altına almasından kendisini vasfettikleri; işte bunların hepsi Allâh Subhânehu'nun ahirette görüleceğine delalet etmektedir. Bütün bunları sınırlandırmak bidattir. Kendi nefsini vasfettiği şeyler hariç sıfat vermeksizin ve sınırlandırmaksızın teslim olunur. İşitendir, görendir, daima kelam sahibidir, bilendir, bağışlayandır.

‌﴿عَالِمُ ‌الْغَيْبِ ‌وَالشَّهَادَةِ﴾

"Gizliyi ve açığı bilendir." (el-En'âm, 6/73)

﴿عَلَّامُ ‌الْغُيُوبِ﴾

"Gaybleri bilendir." (el-Mâ'ide, 5/109)

Bunlar, kendi nefsini vasfettiği, savuşturulmayan ve reddedilmeyen sıfatlardır. O sınır olmaksınız arşın üzerindedir. Nitekim Allâhu Teâlâ şöyle buyurdu:

﴿ثُمَّ ‌اسْتَوَى ‌عَلَى ‌الْعَرْشِ﴾

"Sonra arşa istivâ etti." (el-A'râf, 7/54)

﴿لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَيْءٌ﴾

"Benzeri hiçbir şey yoktur." (eş-Şûrâ, 42/11)
Allâh,

﴿خَالِقُ ‌كُلِّ ‌شَيْءٍ﴾

"Her şeyin yaratıcısıdır." (el-En'âm, 6/102)

Ve O, sınırlandırmaksızın ve ölçülmeksizin işitendir ve görendir. Kur'an ve hadisi aşmayız. Allâh, Cehmiyye ve Müşebbihe'nin dedikleri şeylerden yücedir."

Ahmed'e dedim ki: Müşebbihe ne der?

Dedi ki: "Allâh'ın görmesi benim görmem gibi, eli benim elim gibi, ayağı benim ayağım gibidir diyen kimse, Allâh'ı mahlûkatına benzetmiştir."

Ahmed'den yapılan alıntı sona erdi. [184]

İmam Ahmed Rahimehullâh'ın bu konu hakkındaki sözleri çoktur. Zira o, Cehmiyye ile imtihan olmuştu.

Allâh ondan ve dinin imamları olan kardeşlerinden razı olsun.


[179] Yakın lafızlarla İbnu Teymiyye, Beyânu Telbîs'il Cehmiyye, 2/621.

[180] Nesâ'î, es-Sunen'ul Kubrâ, Hadis no: 10245.

[181] Manaen Buhârî, Hadis no: 554; Muslim, Hadis no: 633.

[182] Manaen Buhârî, Hadis no: 4849.

[183] Yakın lafızlarla İbn'ul Kayyim, İctimâ'ul Cuyûş'il İslâmiyye, Dâru Atâ'ât'il İlm, sf. 321.

[184] Yakın lafızlarla İbn'ul Kayyim, İctimâ'ul Cuyûş'il İslâmiyye, Dâru Atâ'ât'il İlm, sf. 322-323.

İ'tisam


{Muhammed bin Abd'il Vehhâb Rahimehullâh'ın Akidesine Dair} Fasıl

Daha önce geçtiği şekilde biz -Allâh dönüş günü kendisini firdevse yerleştirsin- Şeyh'ul İslam Muhammed bin Abd'il Vehhâb'ın akidesini açıklamıştık. Onun ve ona tabi olanların akidesini beyan etmiştik ki bu, Allâh'ın aydınlıklarını[185] âlemlerde artırdığı ve sonra gelenler arasında doğrulukla anılanlardan kıldığı sahabe, tabiin ve diğer din imamlarından oluşan önceki nesil olan selefin akidesidir.

Allâh kendisine rahmet etsin, şeyhimiz ve ona tabi olanlar, Allâh Subhânehu ve Teâlâ'yı Kendisini vasfettiği ve Rasûlü Sallallâhu Aleyhi ve Sellem'in O'nu vasfettiği şekilde vasfederler. Kuran'ı ve hadisi aşmazlar, zira onlar tabi olanlardır, bidat çıkartan değil. Bundan dolayı keyfiyetine dalmazlar, teşbih ve ta'tîl de etmezler. Bilakis, Kitap'da zikredilen sıfatların ve sünnette sika ravilerden bu konu ile ilgili gelenlerin hepsini ispat ederler. Onlar, bu sıfatların teşbihten ve ta'tîlden münezzeh olan hakiki sıfatlar olduğuna itikat ederler. Tıpkı Allâh Subhânehu'nun teşbihten ve ta'tîlden münezzeh hakiki bir zatı bulunması gibi. Onların sıfatlar hakkındaki görüşü, zat hakkındaki görüşü gibidir. Nasıl ki O'nun zatı diğer zatlara benzemeyen hakiki bir zatsa, O'nun sıfatları da diğer sıfatlara benzemeyen hakiki birer sıfattır. İşte bu, ümmetin selefinin ve dinin imamlarının itikadıdır ve bu, Müşebbihe'nin ve Mu'attıla'nın itikadına muhaliftir. Bu itikat şunun arasından çıkan (süte) benzer,

﴿مِنْ بَيْنِ فَرْثٍ وَدَمٍ لَبَنًا خَالِصًا سَائِغًا لِلشَّارِبِينَ﴾

"Fışkı ile kan arasından (çıkan) içenlerin boğazından kolayca geçen hâlis bir süt." (en-Nahl, 16/66)

İşte bu itikat, iki taraf arasında vasat, iki dalalet arasında hidayet ve iki bâtıl arasında hak olandır.

Cevabın başında akidemizi beyan edip buna dair Kitap ve sünnetten bazı deliller naklettiğimizde, bunun ardından bir fasıl açıp; zikrettiklerimizi teyit eden ve söylediklerimizi doğrulayan sahabe, tabiin ve onlara tabi olanlardan varit olan bazı nakilleri de zikrettik. Zira onlar, dinin ışıkları ve âlemin önderleridirler. Yine onlar fesahate ve Arap diline sahiptirler. Şüphesiz ki sahabe Radiyallâhu Anhum, bizzat Kuran'ın nüzulüne şahit oldular, onu bize naklettiler ve tefsir ettiler. Onlar bunu nebileri Sallallâhu Aleyhi ve Sellem'den öğrendiler ve tabiin de onlardan bu şekilde öğrendi. Onlar sahabeden Kuran'ın lafızlarını manalarıyla birlikte öğrendiler ve onlardan Kuran'ın indirilişini (lafzını) naklettikleri gibi açıklamasını da naklettiler. Sıfatlar hakkında varit olan hadisleri de naklettiler ve onları sıfatları nefyedenlerin tevil ettiği gibi tevil etmediler. Bilakis o sıfatları, Mu'attıla'nın ta'tîlinden ve Müşebbihe'nin teşbihlerinden uzak bir biçimde, Âlemlerin Rabbi için hakiki sıfatlar olarak ispat ettiler. Şüphesiz ki Sahabe Radiyallâhu Anhum, kalp bakımından ümmetin en takvalıları, ilim bakımından en derin olanları ve kendilerini külfete sokmaktan en uzak olanlarıydı. Onlar ümmetin önderleri ve gamları giderenleridir. Müslümanlar, onların rehberliklerini izleyerek hidayet bulurlar ve onların menheclerini takip ederler.

Biz, sahabenin, tabiinin ve onlara tabi olanların sözlerini zikrettiğimizde, bundan hemen sonra bir fasıl açarak mezheplerine tabi olunmuş imamlar olan dört imamın sözlerini zikrettik. Böylece söylediklerimiz ile onlara nispet ettiklerimizin sıhhati açığa çıksın ve amacı hakkı bulmak olan kişi, imamların tek bir akide üzere icma edip selef-i salihine tabi olduklarını bilsin. Bu söylediklerimiz açığa çıkınca ve kabul ettiğimiz şeyler aydınlanınca bu cevabı, onlardan sonra gelen âlimlerin bazı sözlerini ihtiva eden bir fasıl ile bitirmeyi uygun buldum. Böylece, bu cevaba vakıf olan kimse, bilir ki, bizim zikrettiğimiz bu itikad, öncekileriyle sonrakileriyle beraber Ehli Sünnet ve'l Cemaat'in tümünün itikadının bizzat kendisidir. Çünkü onların icması, kendisine muhalefet edilmesi caiz olmayan kat'i bir hüccettir. Buna Kuranî nasslar ve nebevî sünnet şahit olmuşken aksi durum nasıl olabilir? Allâhu Teâla şöyle buyurmuştur:

﴿وَمَنْ يُشَاقِقِ الرَّسُولَ مِنْ بَعْدِ مَا تَبَيَّنَ لَهُ الْهُدَى وَيَتَّبِعْ غَيْرَ سَبِيلِ الْمُؤْمِنِينَ نُوَلِّهِ مَا تَوَلَّى وَنُصْلِهِ جَهَنَّمَ وَسَاءَتْ مَصِيرًا﴾

"Kendisi için doğru yol belli olduktan sonra, kim Rasûl'e karşı çıkar ve müminlerin yolundan başka bir yola giderse, onu o yönde bırakırız ve cehenneme sokarız; o ne kötü bir yerdir." (en-Nisâ, 4/115)


[185] Diğer nüshada "aydınlıklarını," ibaresi yerine "menzillerini" ibaresi geçmektedir.

İ'tisam


Fasıl

{İmam Osmân bin Sa'îd ed-Dârimî Rahimehullâh'ın Görüşünün Zikri}

İmam, doğunun hafızı, Şeyhulislam, Osmân bin Sa'îd ed-Dârimî, en-Nakdu alâ Bişr'il Merîsî adlı eserinde -ki Zehebî, "O bir cilttir ve onu Ebû Hafs (İbn) el-Kavvâs'tan dinledik" dedi- şöyle dedi:

"Müslümanların söz birliği ettiklerine göre Allâh göklerinin üstünde Arşının üzerindedir. Kıyamet gününden önce yeryüzüne nüzul etmez... Müslümanlar, kıyamet gününde kulları arasında hüküm vermek ve onları hesaba çekmek için nüzul edeceğinden ve nüzulünden dolayı gökyüzünün yarılacağından şüphe etmemişlerdir... Müslümanlar, Allâh'ın dünyevî işlerden bir şey için kıyamet gününden önce yeryüzüne nüzul etmediği hususunda şüpheye düşmediklerinde insanlara ceza olarak gelen şeyin de ancak O'nun emri ve azabı olduğunu yakinen bilmişlerdir. Bundan dolayı Allâhu Teâlâ'nın şu buyruğu:

﴿فَأَتَى اللَّهُ بُنْيَانَهُمْ مِنَ الْقَوَاعِدِ﴾

"Allâh, binalarının temellerinden geldi." (en-Nahl, 16/26)

Buradaki (Allâh'ın gelmesi), ancak O'nun emri ve azabının gelmesidir."[186]

Bu kitabının başka bir yerinde, hululden bahsettiğinde şöyle dedi: "Yazıklar olsun sana! O, kemaliyle, cemaliyle, azametiyle ve şanıyla göklerinin üstünde Arşının üzerindedir, yaratılanların hepsinin üzerindedir, en yüksek mekândadır ve en zahir mekândadır, öyle ki orada hiçbir mahluk yoktur, hiçbir insan yoktur ve hiçbir cin yoktur diyen kişinin görüşünün yanında bu görüş mü Allâh'ı kötülüklerden daha iyi tenzih eder? Bu iki topluluktan hangisi, Allâh [ve mekânı] hususunda daha bilgin ve O'na daha fazla tazim ve saygı gösteriyor?" [187]

Bu kitapta dedi ki: "O'nun ilmi, Arşının üzerinden onları kuşatmıştır. Görmesi onlara nüfuz etmiştir. O, kemali ile Arşının üstündedir... Kendisi ile yeryüzü arasındaki mesafenin uzaklığına rağmen yeryüzündekileri bilir." [188]

Başka bir yerde de şöyle dedi: "Kuran, Allâh'ın kelamı ve sıfatlarından bir sıfattır. Kuran, Kendisinden çıkmasını dilediği şekilde çıkmıştır. Allâh; kelamı, ilmi, kudreti, saltanatı ve tüm sıfatlarıyla beraber mahlûk değildir ve de kemaliyle birlikte arşının üzerindedir." [189]

Başka bir yerde, ruh ve kabzedilmesi hakkındaki uzun Berâ bin Âzib hadisini zikretti ki o hadiste şöyle geçer: "(Ölünün) ruhu yükseltilir nihayet yedinci kat semaya ulaşır" ve hadisi zikrederek sonrasında şöyle dedi: "Allâhu Teâlâ'nın:

﴿لَا تُفَتَّحُ لَهُمْ أَبْوَابُ السَّمَاءِ﴾

"Gök kapıları onlar için açılmaz." (el-A'râf, 7/40)

Kavli, Allâh'ın semanın üstünde olduğuna dair açık bir delalettir. Şayet semanın üstünde olmasaydı, ruh ve ameller [semaya] yükseltilmezdi, semanın kapıları bir kavim için kapanmaz, başkaları için de açılmazdı." [190]

Başka bir yerde dedi ki: "Lakin şöyle deriz: Azim bir Rab ve büyük bir meliktir. Göklerin ve yerin nurudur. Göklerin ve yerin ilâhıdır. Onun dışındaki mekânlarda değil de yedinci kat semanın üstündeki azim ve mahlûk olan arşın üzerindedir. Kim O'nu bu şekilde bilmezse, O'nu ve arşını inkâr etmiş olur." [191]

Dedi ki: "Müslümanların ve kâfirlerin sözleri, Allâh'ın semada olduğu hususunda ittifak etmiş ve O'nu bu şekilde tanımıştırlar. Ancak Merîsî ve ashabı bunun dışındadır! Buluğa ermemiş çocuklar bile O'nu bu şekilde bilirler." [192]

Husayn hadisini nakletti:

«كم تعبد؟ قال: ستة في الأرض، وواحدا في السماء، فقال النبي صلى الله عليه وسلم: من الذي تعده لرغبتك ورهبتك؟ قال: الذي في السماء»

"Kaç ilâha ibadet ediyorsun?" Husayn dedi ki: "Yeryüzünde bulunan altı ilâha, semada olan bir ilâha." Nebî Sallallâhu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu: "Arzular ve çekinerek korkma hususlarında bunlardan hangisine ilâh olarak itibar ederdin?" Dedi ki: "Semadakine!" [193] [194]

Rasûlullâh Sallallâhu Aleyhi ve Sellem'in cariyeye söylediği "Allâh nerededir?" kavli [195] hakkında da şöyle söyledi: "Bu hadiste, "O her yerdedir; Allâh nerede şeklinde nitelendirilemez, bilakis O nerededir demek imkânsızdır" diyenin yalanlanması söz konusudur. Allâh mahlûkatından ayrı olarak göklerinin üstündedir. Herkim O'nu bu şekilde bilmezse, kendisine ibadet etmiş olduğu ilâhını bilmiyordur." [196]

Bu sözlerin hepsi Osmân bin Sa'îd [ed-Dârimî'n]in bahsedilen kitabında geçmektedir. [197]

Osmân bin Sa'îd, kendisi hakkında Ebu'l Fadl el-Karrâb'ın şöyle dedi kişidir: "Ben Osmân bin Sa'îd gibisini görmedim. Osmân da kendisi gibisini görmüş değildir." [198]

Edebi İbn'ul A'râbî'den, fıkhı el-Buveytî'den, hadisi ise Yahyâ bin Ma'în ve Alî İbn'ul Medînî'den tahsil etti. İlim ehli onu övmüştür.


[186] Yakın lafızlarla Ebû Sa'îd Osmân bin Sa'id ed-Dârimî, en-Nakdu ala'l Merîsî, el-Mektebet'ul İslâmiyye, sf. 120-121.

[187] Yakın lafızlarla Ebû Sa'îd Osmân bin Sa'id ed-Dârimî, en-Nakdu ala'l Merîsî, el-Mektebet'ul İslâmiyye, sf. 170.

[188] Yakın lafızlarla Ebû Sa'îd Osmân bin Sa'id ed-Dârimî, en-Nakdu ala'l Merîsî, el-Mektebet'ul İslâmiyye, sf. 166.

[189] Ebû Sa'îd Osmân bin Sa'id ed-Dârimî, en-Nakdu ala'l Merîsî, el-Mektebet'ul İslâmiyye, sf. 348.

[190] Yakın lafızlarla Ebû Sa'îd Osmân bin Sa'id ed-Dârimî, er-Raddu ale'l Cehmiyye, el-Mektebet'ul İslâmiyye, sf. 72.

[191] Ebû Sa'îd Osmân bin Sa'id ed-Dârimî, en-Nakdu ala'l Merîsî, el-Mektebet'ul İslâmiyye, sf. 165.

[192] Yakın lafızlarla Ebû Sa'îd Osmân bin Sa'id ed-Dârimî, en-Nakdu ala'l Merîsî, el-Mektebet'ul İslâmiyye, sf. 78.

[193] Yakın lafızlarla Tirmizî, Hadis no: 3483.

[194] Yakın lafızlarla Ebû Sa'îd Osmân bin Sa'id ed-Dârimî, en-Nakdu ala'l Merîsî, el-Mektebet'ul İslâmiyye, sf. 77.

[195] Muslim, Hadis no: 537.

[196] Yakın lafızlarla Ebû Sa'îd Osmân bin Sa'id ed-Dârimî, er-Raddu ale'l Cehmiyye, el-Mektebet'ul İslâmiyye, sf. 52-53.

[197] Müellif Rahimehullâh bu sözlerin hepsini Dârimî'nin "en-Nakdu ala'l Merîsî" ve "er-Raddu ale'l Cehmiyye" isimli kitaplarından nakletmiştir.

[198] Yakın lafızlarla Zehebî, Tezkirat'ul Huffâz, 2/146-147.

İ'tisam


{Hâfız Ebû Îsâ et-Tirmizî Rahimehullâh'ın Görüşünün Zikri}

İmam Hâfız Ebû Îsâ et-Tirmizî, el-Câmi adlı eserinde, Ebû Hurayra Radiyallâhu Anh'ın şu hadisini -ki Zehebî bunun münker bir hadis olduğunu söylemiştir- rivayet ettiğinde,

«لو أدلى أحدكم بحبل لهبط على الله»

"Şayet sizden biri, bir ip ile sarkacak olursa Allâh'ın üzerine iner."[199]

Şöyle dedi: "Bunun manası Allâh'ın ilminin üzerine iner."

Dedi ki: "Allâh'ın ilmi, kudreti ve saltanatı her yerdedir. O, kitabında kendisini vasfettiği gibi arşın üzerindedir."

Ebû Hurayra Radiyallâhu Anh'ın şu hadisi:

«إن الله يقبل الصدقة ويأخذها بيمينه»

"Şüphesiz Allâh sadakayı kabul eder ve onu sağ eli ile alır." [200]

Hakkında şöyle dedi: "Bu hadis ve buna benzer diğer sıfat hadisleri ve Rab Tebârake ve Teâlâ'nın dünya semasına nüzulü hakkında ilim ehlinden birçok kimse şöyle demiştir: Bu hususta rivayetler sabittir. Biz buna iman eder, vehme kapılmaz, nasıl diye de sormayız. İşte, Mâlik'ten, İbnu Uyeyne'den ve İbn'ul Mubârak'dan böyle rivayet edilmiştir. Onlar bu hadisler hakkında şöyle dediler: Onları keyfiyetlendirmeksizin oldukları gibi geçirin.

Sünnet ve cemaat ehlinden ilim ehlinin görüşü de böyledir. Cehmiyye ise bu rivayetleri inkâr ederek, bu teşbihtir deyip bunları ilim ehlinin açıkladıklarından başka türlü açıklamış ve şöyle demişlerdir: Allâh Âdem'i eliyle yaratmamıştır ve burada elin manası nimettir!

İshâk bin Râhveyh dedi ki: Teşbih, ancak "O'nun eli benim elim gibidir" veya "O'nun eli benim elimin bir benzeridir" veya "O'nun işitmesi benim işitmem gibidir" denildiği takdirde söz konusu olur. İşte bu teşbihtir. Ancak Allâh'ın dediği şekilde el, işitme, görme denilirse ve nasıl denilmezse, işitmenin benzeri ve işitmesi gibi şeyler söylenmezse, bu teşbih olmaz. Allâhu Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

﴿لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَيْءٌ وَهُوَ السَّمِيعُ الْبَصِيرُ﴾

"Benzeri hiçbir şey yoktur. O, işitendir, görendir." (eş-Şûrâ, 42/11)

Bunların hepsi, Tirmizî'nin sözleridir.

[Ebû Îsâ et-Tirmizî Rahimehullâh, 279 H senesinde Recep ayında vefat etmiştir.]


[199] Yakın lafızlarla Tirmizî, Hadis no: 3298.

[200] Tirmizî, Hadis no: 662.

İ'tisam


{İmam Ebû Ca'fer bin Cerîr et-Taberî Rahimehullâh'ın Görüşünün Zikri}

İmam Ebû Ca'fer bin Cerîr et-Taberî, Sarîh'us Sunne isimli kitabında şöyle dedi:

"Kişi için Rabbinin, Arşın üzerine istivâ ettiğini bilmesi yeterlidir. Kim bunu aşacak olursa, o kişi ziyan edip hüsrana uğramıştır."[201]

Büyük tefsirinde ise, Allâhu Teâlâ'nın şu buyruğu hakkında şöyle dedi:

‌﴿ثُمَّ ‌اسْتَوَى ‌عَلَى ‌الْعَرْشِ﴾

"Sonra arşa istivâ etti." (el-A'râf, 7/54)

Dedi ki: "Yüksek oldu ve yükseldi." [202]

Allâhu Teâlâ'nın şu buyruğu hakkında ise şöyle dedi:

﴿‌ثُمَّ ‌اسْتَوَى ‌إِلَى ‌السَّمَاءِ﴾

"Sonra semaya istivâ etti." (el-Bakara, 2/29)

"Rabî bin Enes'ten, bunun O yükseldi anlamına geldiği rivayet edilmiştir." [203]

Allâh Azze ve Celle'nin şu buyruğu hakkında ise şöyle dedi:

﴿‌وَقَالَ ‌فِرْعَوْنُ يَاهَامَانُ ابْنِ لِي صَرْحًا لَعَلِّي أَبْلُغُ الْأَسْبَابَ ۞ أَسْبَابَ السَّمَاوَاتِ فَأَطَّلِعَ إِلَى إِلَهِ مُوسَى وَإِنِّي لَأَظُنُّهُ كَاذِبًا﴾

"Firavun: Ey Hâmân, bana yüksek bir kule yap; belki yollara, göklerin yollarına erişirim de Mûsâ'nın İlâhı'nı görürüm! Doğrusu ben onu, yalancı sanıyorum, dedi..." (Gâfir, 40/36-37)

"Diyor ki: Doğrusu ben, Mûsâ'nın, kendisini bize gönderen semada bir rabbi olduğunu söyleyip iddia etmesi hususunda, yalancı olduğunu sanıyorum." [204]

Onun bu tefsiri, sıfatların ispatı hakkında selefin kavilleriyle doludur.


[201] Yakın lafızlarla Taberî, Sarîh'us Sunne, Dâr'ul Hulefâ, sf. 27.
[202] İstivayla alakalı başka ayetlerin tefsirinde yakın lafızlarla Taberî, Tefsîr, Dâru Hecr, 1/456-457, 16/11, 22/387.
[203] Yakın lafızlarla Taberî, Tefsîr, Dâru Hecr, 1/456.
[204] Taberî, Tefsîr, Dâru Hecr, 20/327.

İ'tisam


Et-Tebsîr fî Me'âlim'id Dîn isimli kitabında ise Taberî şöyle dedi:

"Haber yoluyla öğrenilen sıfatlar hakkında söylenecek söz:

Bu da Allâh'ın Semî ve Basîr olduğunu haber vermesine benzer ve şu buyruğunda belirttiği üzere iki elinin bulunmasına benzer:

﴿‌بَلْ ‌يَدَاهُ ‌مَبْسُوطَتَانِ﴾

"Bilakis, O'nun iki eli de açıktır." (el-Mâ'ide, 5/64)

Ayrıca, şu buyruğunda belirttiği üzere vechi olmasına benzer:

﴿‌وَيَبْقَى ‌وَجْهُ ‌رَبِّكَ ‌ذُو ‌الْجَلَالِ ‌وَالْإِكْرَامِ﴾

"Yalnız Rabbinin, celâl ve ikram sahibi vechi (yüzü) baki kalacaktır." (er-Rahmân, 55/27)

Nebî Sallallâhu Aleyhi ve Sellem'in şu buyruğunda belirttiği üzere ayağının bulunmasına benzer:

«حتى يضع رب العزة فيها قدمه»

"Nihayet İzzetin Rabbi, ona (cehenneme) ayağını koyar."[205]

Nebî Sallallâhu Aleyhi ve Sellem'in şu buyruğunda belirttiği üzere gülmesine benzer:

«لقي الله وهو يضحك إليه»

"Allâh'ın huzuruna, Allâh ona güldüğü halde çıkar."

Yine, O'nun
«يهبط إلى سماء الدنيا»

"Dünya semasına inmesi." [206] de buna benzer ki, Nebî Sallallâhu Aleyhi ve Sellem bunun haberini vermiştir.

Yine Nebî Sallallâhu Aleyhi ve Sellem'in şu buyruğunda belirttiği üzere Allâh'ın parmağı olması da buna benzer:

«ما من قلب إلا وهو بين إصبعين من أصابع الرحمن»

"Rahmân'ın parmaklarından iki parmak arasında bulunmayan hiçbir kalp yoktur." [207]

Belirtmiş olduğum, Allah'ın Kendi nefsini ve Rasûlü'nün O'nu vasfettiği iyi nitelikler ve benzeri hususlar -ki bunların bilgisinin hakikati, fikir yürütmekle ve düşünmekle tespit edilemez- hakkındaki cehaleti sebebiyle, kendisine bunun bilgisi ulaşana kadar, hiç kimseyi tekfir etmeyiz." [208]

Bu sözleri, Ebû Ya'lâ İbtâl'ut Te'vîl kitabında ondan rivayet etmiştir. [209]

Taberî'nin tefsirinde kendilerinden rivayet ettiği selefin sözlerini bilmek isteyen kişi, Taberî'nin, Allâhu Teâlâ'nın şu buyruğunun tefsirindeki sözlerini mütalaa etsin:

﴿فَلَمَّا تَجَلَّى رَبُّهُ لِلْجَبَلِ

"Rabbi, dağa tecelli edince..." (el-A'râf, 7/143)

Yine Allâhu Teâlâ'nın şu buyruğunun tefsirindeki sözlerini mütalaa etsin:

‌﴿ثُمَّ ‌اسْتَوَى ‌عَلَى ‌الْعَرْشِ﴾

"Sonra arşa istivâ etti." (el-A'râf, 7/54)

Yine Allâhu Teâlâ'nın şu buyruğunun tefsirindeki sözlerini mütalaa etsin:

﴿‌تَكَادُ ‌السَّمَاوَاتُ ‌يَتَفَطَّرْنَ ‌مِنْ ‌فَوْقِهِنَّ﴾

"Gökler neredeyse üstlerinden çatlayacak." (eş-Şûrâ, 42/5)

[Hatîb dedi ki: "İbnu Cerîr, yaşadığı dönemde kimsenin bir araya getiremediği ilimleri kendisinde bir araya getirmiştir. Kuran konusunda bilgili, kelimelerin anlamları konusunda basiretli, ahkam konusunda fakih, sünnetler, sahabenin ve tabiinin kavilleri konusunda bilgisi olan bir kimseydi."

Nihayet şöyle dedi: "Lügatçi Alî bin Ubeydillâh, Muhammed bin Cerîr'in kırk yıl boyunca günde kırk sayfa yazdığını nakletti.

İmamların imamı İbnu Huzeyme şöyle demiştir: "Yeryüzünün üzerinde Muhammed bin Cerîr'den daha alimini bilmiyorum." [210]

Doksan yaşlarındayken 310 H senesinde vefat etti. Allâh kendisine rahmet eylesin!]


[205] Buhârî, Hadis no: 6661; Muslim, Hadis no: 2848.

[206] Bezzâr, Musned, 12/317, Hadis no: 6177.

[207] Yakın lafızlarla Muslim, Hadis no: 2654.

[208] Yakın lafızlarla Taberî, et-Tebsîr fî Me'âlim'id Dîn, sf. 132-139.

[209] Ebû Ya'lâ, İbtâl'ut Te'vîlât, sf. 54-55.

[210] Hatîb Bağdâdî, Târîhu Bağdâd, Dâr'ul Kutub'il İlmiyye, 2/161.

İ'tisam


{İmamların İmamı Ebû Bekr Muhammed bin İshâk bin Huzeyme Rahimehullâh'ın Görüşünün Zikri}

İmamların imamı Ebû Bekr Muhammed bin İshâk bin Huzeyme dedi ki:

"Allâh'ın, yedi kat semasının üzerinde mahlûkatından ayrı olarak arşına istivâ ettiğini ikrar etmeyen bir kimse, kâfirdir. Tövbe etmesi istenilir. Tövbe ederse ne ala, aksi takdirde boynu vurulur ve kokusuyla kıble ehline ve zimmet ehline eza vermemesi için bir çöplüğe atılır."[211]

[İbnu Huzeyme, fıkıhta bir baştı. Fıkhı Muzenî'den öğrendi ki, Muzenî, Şâfi'î'nin mezhebine ettiği yardımla Şâfi'î'nin ashabının faziletlilerindendi. Neredeyse şöyle denilirdi: Şâfi'î'nin ashabı arasında Muzenî'den daha alimi yoktu. İbnu Huzeyme, seksen küsur yaşlarında 311 H senesinde vefat etti. Allâh kendisine rahmet eylesin!]
 


[211] Yakın lafızlarla Ebû Abdillâh el-Hâkim, Ma'rifetu Ulûm'il Hadîs, sf. 84.

İ'tisam


Zamanındaki Şâfi'îlerin İmamı Ebu'l Abbâs bin Surayc Radiyallâhu Anh'ın Görüşünün Zikri

Ebu'l Kâsım Sa'd bin Alî bin Muhammed ez-Zencânî, Mekke'de kendisine sorulan meselelere verdiği cevaplarda dedi ki:

"Evvelde, ahirde, zahirde, batında ve herhâlde hamd Allâh'a mahsustur. Allâh'ın salatı, Muhammed-i Mustafâ'nın, ashabından ve ailesinden en hayırlı ve temiz olanların üzerine olsun.

Allâh seni tevfikiyle desteklesin, Kitap ve sünnette varid olan sıfatlar hususunda selefin ve de halefin salih olanlarının mezhebi olarak, bana göre sahih olanın ne olduğuna dair açıklamalarda bulunmamı istedin. Allâhu Teâlâ'dan hayırlı olanı takdir buyurmasını dileyerek, fukaha imamlarından birisinin cevabı ile sana cevap veriyorum ki bu, Ebu'l Abbâs bin Surayc Rahimehullâh'tır.

Ona bu soruya benzer bir soru sorulduğunda cevaben şöyle dedi:

Derim ki -tevfik Allâh'tandır-: Akılların Allâh'ı misallendirmesi, vehimlerin O'nu sınırlandırması, zanların O'nunla alakalı kesin kanaat belirlemesi, kalplerin O'nun hakkında derinleşmesi, nefislerin O'nu düşünmesi, fikirlerin O'nu kuşatması, Kitabı'nda veya Rasûlü Sallallâhu Aleyhi ve Sellem'in dilinde kendisini nitelendirdiği vasıfların dışında bir vasıf ile akılların O'nu vasfetmesi haramdır.

Zamanımıza kadar şöhret bulmuş raşid hidayete erdiren imamlar olan geçmiş seleften, sahabeden ve tabiinden olan bütün din, sünnet ve cemaat ehli nezdinde Allâh'tan, zatı ve sıfatları hakkında gelen tüm ayetlerin ve Allâh ve sıfatları hakkında Rasûlullâh Sallallâhu Aleyhi ve Sellem'den sadır olan, nakil ehli tarafından sahih addedilmiş sadık haberlerin her birine varid olduğu şekilde iman etmek ve de onların durumunu, emrettiği şekilde Allâh'a havale etmek Müslüman olan birinin üzerine vacip olduğu hususu sahih, kararlaştırılmış ve açıklığa kavuşmuştur. Bu, Allâh Subhânehu'nun şu buyruğuna benzer:

﴿‌هَلْ ‌يَنْظُرُونَ ‌إِلَّا ‌أَنْ ‌يَأْتِيَهُمُ ‌اللَّهُ ‌فِي ‌ظُلَلٍ ‌مِنَ ‌الْغَمَامِ﴾

"Onlar Allâh'ın kendilerine buluttan gölgeler içerisinde gelivermesinden başkasını mı beklerler?" (el-Bakara, 2/210)

Yine Allâh Subhânehu'nun şu buyruğuna benzer:

﴿‌وَجَاءَ ‌رَبُّكَ ‌وَالْمَلَكُ ‌صَفًّا ‌صَفًّا﴾

"Melekler saf saf olduğu halde rabbin geldiği vakit." (el-Fecr, 89/22)

Yine Allâh Subhânehu'nun şu buyruğuna benzer:

﴿‌الرَّحْمَنُ ‌عَلَى ‌الْعَرْشِ ‌اسْتَوَى﴾

"Rahmân arşa istivâ etti." (Tâ Hâ, 20/5)

Yine Allâh Subhânehu'nun şu buyruğuna benzer:

﴿‌وَالْأَرْضُ ‌جَمِيعًا ‌قَبْضَتُهُ ‌يَوْمَ ‌الْقِيَامَةِ ‌وَالسَّمَاوَاتُ ‌مَطْوِيَّاتٌ ‌بِيَمِينِهِ﴾

"Kıyamet günü yer, bütünüyle O'nun avucundadır; gökler de sağ eliyle dürülmüştür." (ez-Zumer, 39/67)

Ve Kuran'ın açıkladığı buna benzer sıfatlar da böyledir. Yukarıda oluş, nefs, iki el, işitmek, görmek, kelam, göz, bakmak, irade, rıza, kızmak, sevmek, kerih görmek, inayet, yakın olmak, uzak olmak, öfkelenmek, icabet etmek[212], iki yay arası kadar veya daha yakın olmak, güzel sözün O'na yükselmesi, meleklerin ve Ruhun O'na yükselmesi, Kuran'ın O'ndan inmesi, nebilere nida etmesi, meleklere söyledikleri, darlık ve bolluk vermesi, ilmi, vahdaniyeti, kudreti, dilemesi, samed oluşu, tek oluşu, evvelliği, ahirliği, zahirliği, batinliği, hayatı, bekası, ezeli oluşu, nuru, tecellisi, yüzü ve Âdem Aleyh'is Selâm'ı eli ile yaratması bunun gibidir.

Yine Allâh Subhânehu'nun şu buyruğu gibi:

﴿‌أَأَمِنْتُمْ ‌مَنْ ‌فِي ‌السَّمَاءِ﴾

"Gökte olandan emin misiniz?" (el-Mulk, 67/16)

Kendisi dışındakileri işitmesi ve O'nun dışındakilerin de O'nu işitmesi ve bunların dışında, indirilmiş Kitabı'nda zikredilen sıfatları ve sıfatlarından olup Mustafâ Sallallâhu Aleyhi ve Sellem'in söyledikleri de bunlar gibidir. Firdevs cennetini ve Tûbâ ağacını kendi eliyle dikmesi, Tevrat'ı kendi eliyle yazması, gülmesi, hayret etmesi, ayağını koyması, parmaklarının zikredilmiş olması, dünya semasına her gece nüzul etmesi, kıskanması, kulun tövbesine sevinmesi, O'nun tek gözlü olmaması, kerih gördüğü şeyden yüz çevirip ona bakmaması, her iki elinin de sağ olması, iki avuç hadisi, her gün şu kadar kez levh-i mahfuza bakması, Kıyamet gününde kendi avucu ile üç avuç alıp sonra onları cennete sokması ve cehennemden avucuyla hiçbir hayır işlememiş bir kavim çıkartmasına dair hadis gibi.

«إِنَّ اللهَ ‌خَلَقَ ‌آدَمَ ‌عَلَى ‌صُورَتِهِ»

"Hiç kuşkusuz ki Allâh, Âdemi kendi suretinde yarattı." [213]

Hadisi gibi ki başka bir lafızda
«على صورة الرحمن»

"Rahmân'ın suretinde yarattı." [214] şeklinde geçer, harf ve ses ile birlikte konuşmasını ispat etmesi, meleklerle, Âdem'le, Mûsâ'yla, Muhammed'le, şehitlerle, müminlerle hesaba çekerken ve cennette konuşması, Kuran'ın dünya semasına inmesi, Kuran'ın Mushaf'ta olması gibi.

«مَا أَذِنَ اللَّهُ لِشَيْءٍ ‌كأذنهِ لِنَبِيٍّ ‌يَتَغَنَّى ‌بِالْقُرْآنِ»

"Allâh, Kuran okuyan nebisine kulak verdiği gibi hiç kimseye kulak vermemiştir." [215] (hadisi) gibi.

Sözlerin, amellerin ve ruhların O'na yükselmesi, Rasûl Sallallâhu Aleyhi ve Sellem'in bedeni ve ruhuyla birlikte miraca çıkmasına dair hadis ve bunların dışında, Allâh Subhânehu'nun sıfatları hakkında, Nebî Sallallâhu Aleyhi ve Sellem'den varid olmuş müteşabih rivayetlerinden sahih olarak O'ndan gelip de bize ulaşmış bulunan ve ulaşmamış olan ve bunlar gibi Kuran'ın müteşabih ayetleri hakkındaki itikadımız, şöyledir:

Onları kabul eder ve reddetmeyiz. Muhaliflerin bunları tevil ettiği şekilde tevil etmeyiz ve teşbihçilerin teşbihine hamletmeyiz. Onlarda arttırma veya eksiltme yapmayız. Onları tefsir etmeyiz ve keyfiyetlendirmeyiz. Kalpteki düşüncelerle onları anlatmayız. Bilakis, Allâh'ın mutlak bir şekilde zikrettiğini biz de mutlak bir şekilde zikreder, Nebî Sallallâhu Aleyhi ve Sellem'in, ashabının, tabiinin, din ve emanet hususunda tanınmış seleften olan kendilerinden razı olunmuş imamların tefsir ettiklerini de tefsir ederiz. Onların üzerinde icma ettiği hususlarda icma eder, sakındıkları şeylerden sakınırız. Rivayetleri ve ayetleri zahirlerine havale edip Mu'tezile'nin, Eş'arîlerin, Cehmiyye'nin, mülhidlerin, Mücessime'nin, Müşebbihe'nin, Kerrâmiyye'nin ve keyfiyetlendirenlerin yaptığı tevile inanmayız. Bilakis onları tevil etmeden kabul edip onlara temsil yapmadan iman eder ve deriz ki: Onlara iman etmek vacip, [bunları] görüş [edinmek] sünnet, tevilini araştırmak ise bidattır."

Ebu'l Kâsım ez-Zencânî'nin cevaplarında anlattığı Ebu'l Abbâs bin Sureyc'in sözleri, burada bitti. [216]

[İbnu Sureyc, mezhebi bilme hususunda başvuru merciiydi. Öyle ki, Muzenî dahil olmak üzere Şâfi'î'nin ashabının hepsinin önüne geçirilirdi.

Tenbîh isimli kitabın müellifi Ebû İshâk şöyle dedi: "Ebu'l Hasen eş-Şeyracî'yi şöyle derken işittim: Ebu'l Abbâs'ın kitaplarının fihristi, 400 telifi kapsar." [217]

306 H senesinde vefat etti. Allâh kendisine rahmet etsin.]


[212] Diğer nüshada "icabet etmek," ibaresi yerine "hayâ etmek" ibaresi geçmektedir.

[213] Muslim, Hadis no: 2612.

[214] İbnu Ebî Âsım, es-Sunne, 1/228-229, Hadis no: 517.

[215] Yakın lafızlarla Buhârî, Hadis no: 5023-5024, 7482; Muslim, Hadis no: 792.

[216] Yakın lafızlarla İbn'ul Kayyim, İctimâ'ul Cuyûş'il İslâmiyye, Dâru Atâ'ât'il İlm, sf. 252-259.

[217] İbn'ut Tilimsânî, Şerh'ul Me'âlim, 1/10.

İ'tisam


Hadis, Fıkıh ve Selefin Kavillerini Bilme Hususunda Kendi Zamanındaki Hanefîlerin İmamı, İmam Tahâvî'nin Görüşünün Zikri

Hanefîler katında maruf olan akidesinde dedi ki:

"Allâh kendilerinden razı olsun, dinin fukahasından olan Ebû Hanîfe, Ebû Yûsuf ve Muhammed'in mezhebi üzere olan ehlisünnet ve'l cemaat'in akidesinin beyanın zikredilmesi:

Allâh'ın tevhidi hakkında, Allâh'ın tevfikine inanarak deriz ki: Allâh birdir, O'nun hiçbir ortağı yoktur. Hiçbir şey, O'nun benzeri değildir. O, mahlûkatı yaratmadan önce de sıfatlarıyla kadim idi. Kuran, Allâh'ın kelamıdır; keyfiyetsiz ve sözlü olarak O'ndan sadır olmuştur. Nebisine, onu vahiy olarak indirmiştir. Müminler de bu şekilde onu hak bilerek tasdik etmişlerdir. Kuran'ın, hakikî olarak Allâhu Teâlâ'nın kelamı olduğunu, mahlûk olmadığını yakinen bildiler. Her kim, onu işitip de onun beşer kelamı olduğunu iddia ederse kâfir olur. Cennet ehli için ru'yet (Allâh'ı görmek), kuşatma ve keyfiyet söz konusu olmaksızın haktır. Bu hususta Rasûlullâh Sallallâhu Aleyhi ve Sellem'den sahih olarak gelen her hadis, onun buyurduğu gibidir ve bunların manası onun murad ettiği şekildedir. Şahsi görüşlerimizle tevil ederek bu konuya dalmayız. İslam'ın ayağı ancak teslim oluşun ve teslimiyet gösterişin üzerinde sapasağlam durabilir.

Her kim, bilinmesi mahzurlu olan bir bilgiyi elde etmek isteyip, anlayışı ile teslimiyete kanaat göstermeyecek olursa, onun bu amacı kendisinin katıksız tevhide ve sahih imana sahip olmasına engel olur. Her kim (sıfatları) nefyetmekten ve teşbihten kendisini korumayacak olursa, ayağı kayar ve tenzihi isabet ettiremez."[218]

Nihayet şöyle dedi: "Arş ve Kürsî, Allâh'ın Kitabı'nda açıkladığı gibi haktır. Allâh, arştan da arşın altındakilerden de müstağnidir (onlara muhtaç değildir). Her şeyi kuşatmıştır ve her şeyin üstündedir." [219]

Sonrasında diğer inanç esaslarını zikretti.

[Burada zikredilen Tahâvî, Ahmed bin Muhammed bin Selâme el-Ezdî'dir. Zamanında Ebû Hanîfe'nin ashabının reisiydi. İbnu Uyeyne ve İbnu Vehb'in ashabından rivayette bulunmuştur. Tasnifleri meşhurdur. 321 H senesinde 83 yaşında vefat etti. Allâhu Teâlâ kendisine rahmet etsin.]


[218] Tahâvî, Metn'ul Akîdet'it Tahâviyye, sf. 31-44.

[219] Tahâvî, Metn'ul Akîdet'it Tahâviyye, sf. 54-56.

🡱 🡳

Benzer Konular (5)